Mümin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mümin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Aralık 2020

Münafıklık özgürlüğü!

 


Hayatın her alanında, hemen hepimizin sıkıntısını çektiği, bütün iyi ve güzel şeylerin tadını kaçıran samimiyetsizliğin, artık kişisel bir ahlaksızlık olmayı aşıp, kurumsallaştığı zamanlardayız.

Devletler arası ilişkilerden tutun, devlet ve vatandaş meselelerine, hatta aileler içindeki en müstesna münasebetlere varıncaya kadar, her yanımızı sarıp sarmalayan bir çirkef gibi, her yere bulaşan bir samimiyetsizlik almış başını gidiyor.

Bütün bunların sonunda, mesele din ve ilahiyata geldiğinde, samimiyetsizliğin en korkunç neticelerinin alınacağı alan açılmış oluyor. Ahlakında samimi olmayanların en azından ahlaksızlıklarında samimi olmalarını bekleyecek kadar düşük bir düzlemde sürünüyoruz.

Münafıklık, kişinin kalbinde olandan başka bir söyleme ve eyleme sahip olmasının adıdır. Müminlik ise, kalbinde olanı dili ile ikrar etme halidir. Dili ile kalbi arasında uyumsuzluk, bir insanın düşebileceği en aşağı halin habercisidir. Ki, ıstılahımızda “esfeli safilin” derecesinin yani “aşağıların en aşağısına” düşmenin sebebidir.

İslam, temel dayanağı olan Kur’an ve Sünnet ile ilk dönemlerin aksine, herkesin ulaşabileceği ve kendi amacına uygun şekilde inceleyip, kullanabileceği bir açıklıkla ortadadır. Bu dinin, gizli saklı ya da sır bir başka altyapısı, kaynağı yoktur. Bunun sonucu, müsteşrik dediğimiz batılıların, kaynaklarımızı bazen bizden daha fazla inceleyerek kendilerince aleyhimize kullanabilecekleri bazı “açıklar” ya da daha doğru tabirle, istismar edebilecekleri konular bulmalarına yol açmıştır.

Uzun yıllar süren bu bir tür saldırı tarzına, bizim salih alimlerimiz de kendi devirlerine ve halklarına göre savunmalar geliştirmişler ve gerek bu dini gerekse mensuplarını koruma uğruna mesai harcamışlardır. Hala da bu saldırılarla ömür tüketenler az değildir, zira İslam’ın yenilemez ve aşılamaz mükemmel hayat düzenine olan imanları sarsmanın tek yolu, onun hakikatleri hakkında şüphe oluşturmaktır.

İmana karışan şüphe, ihlasa bulaşan nifak, teslimiyete karışan isyan; bu dinin tahtı olan gönüllerin bulandırılması sonucunu doğurmuş ve zaten ilmin azaldığı, alimlerin aciz kaldığı ve biz sıradan Müslümanların cehalete teslim olduğu devrimizde, bir de elimizde kalan son su kaynaklarının bulandırılması; ruhumuzun kurutulmasına, dinimizin unutulmasına zemin hazırlama mücadelesinin savunmalarımızı yıkan ağır hamlelerinden biri olarak karşımıza çıkmıştır.

Kur’an ve Sünnete yapılan her saldırının açık düşmanlardan gelmediğine sık şahit olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Kendini Müslüman olarak takdim eden, Müslümanlardan hocalığı sebebiyle saygı bekleyen hatta tefsir ya da hadis çalışmaları nedeniyle maaş alan birilerinin, sahip olduğu sıfat ve makamların tamamını elde ettiği vesileler olan Kitap ve Sünneti, insanların gönüllerinde sorgulanır hale düşürmeye gayret etmesinin, nifaktan başka bir izahını bulamıyorum.

Kur’an ve Sünnete, fizik ya da matematik kurallarından daha gevşek yaklaşabilme cüreti gösterip sonra da, kendini yeni çağın İslam önderi olarak pazarlama gayretine girmenin, aslında tıbbın en temel kurallarını reddedip doktorluk iddiası olduğu kadar, yerçekimini reddederek fizikçi olmak kadar saçma olduğunu söylediğimizde; zatı şahanelerini eleştirmiş hatta linç ediyor sayılmamızın, özgürlükle, fikir hürriyeti ile alakalandırılan ama aslında müsteşrik bir bakış açısı ile Kur’an ve Sünnetin, en aşağı akademik kaliteden bile mahrum bir muameleye tabi tutulması karşısında sessiz kalmanın iman sorunu olacağından korkuyorum.

Sevgili hoşgörülü ve özgürlükçü Müslümanlar, önce bu dine yeniden iman etmemizi teklif ediyorum. Esasen bunu da yine Kur’an’dan aldığım cüret ve cesaretle söylüyorum.

“Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirmiş olduğu Kitap'a ve daha önce indirmiş olduğu Kitap'a iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse derin bir sapıklığın içine düşmüştür.” (Nisa 136)

Kur’an ve Sünnet hakkında ileri geri konuşma edepsizliğinde bulunanların namının ve forsunun ne olduğuna bakmaksızın, eleştirilmesine ve reddedilmesine de en az onlara sahip çıktığınız kadar katlanmanızı bekliyorum. Herhalde, öncelik sıralamanızda Kitap ve Sünnetten önce hocalarınızın sözleri ve fiilleri yer almıyordur değil mi?

Bu dine iman eden hiç ama hiçbir kimse; Allah(cc)’un ayetleri, Rasulü(sas)’in hadisleri hakkında, edebe aykırı, şüpheye yol açan ve hafife alan bir söz ya da tavır sergileyemez. Aksi bir durumda hakkında söyleneceklere katlanmak zorunda kalır.

Kimse bu dine zorla inandırılamaz ve zorla İslam olması istenemez. İman; gönülden gelen ve isteyerek, bilerek, idrak ederek, içine sindirerek kabullenmek demektir. Bu dinin Kitap ve Sünnetten oluşan temellerini kabul etmeyenlerin, bu binada yaşama hakkı olamaz. Kimsenin içinde yaşamaya zorlanmadığı bu binada, temellerine dinamit koymak isteyenlerin saltanat sürmesine razı olmamak, bu din halkının, bu bina sakinlerinin en doğal hakkıdır.

İsteyen ateist olur, isteyen agnostik ama önce ne olduğuna karar verir ve o sıfat ve lakapla karşımızda durur, konuşur. Biz de ona göre muamele eder, tebliğimizi yapar, çekiliriz. Gerisi onunla Rabbi arasındadır.

06 Mayıs 2020

Kardeşlik hukukuna dair



Herhalde en çok başımıza gelen; düşündüklerimizle söylediklerimizin, söylediklerimizle yaptıklarımızın, yaptıklarımızla aslında yapmak istediklerimizin pek birbiriyle aynı olmamasıdır. Her birimiz ve her bir olay için farklı sebeplerle olsa bile, bu çıkmaz sokağa daldığımız olur.

Kendimizle ilgili yani ikinci bir şahsı ya da toplumu ilgilendirmeyen ve onlara bir zararı da olmayan aksamalarımızın hesabını soracak olan merhameti pek büyük Rabbimiz olduğu için bir nebze umutla bakabildiğimiz bir alan oluyor. Allah(cc)’in rahmetinden emin olup kendimizi kaybetmek riski gibi bir tehlikeli yönü de var bu işin tabii ki.

Konu diğer kişi ve toplumların hukuku olunca; akan suların durması, yürüyen ayakların çakılması, konuşan dillerin lal olması gerekiyor. Çünkü dünyada ve ahirette muhatabımız, bizim gibi bir insan olacak ve kazanacak ya da kaybedecek çok değerli şeylerin olması muhtemel bir konuda bizim hesaplaşmamız herhalde hiç kolay olmayacaktır.

Sonuçta herkesin nefsini düşüneceği ve annenin evladından kaçacağı bir hesaplaşmadan bahsediyoruz. Kim kimi tanır, kim kime iltimas geçer?

Biz Müslümanlar için, yakınlık ve hukuk olarak en önde gelenler; aile ve akrabalarımız olduğu gibi, dinde kardeşlerimiz ve komşularımız da büyük hak sahibidirler. Diğer insanlardan uzak durmak gibi bir imkanla hukuklarını çiğnemekten kurtulma ihtimalimiz olsa da, bu yakınlarımız için uzak durma veya terk etme gibi bir durum başlı başına bir hak ihlali olur.

Akrabaları gözetmek ve komşulara iyiliğin yanında, hayatın değişik alanlarında karşımıza çıkan, bir sebeple münasebet kurduğumuz Müslümanların kardeşlik hukukuna da riayet etmek zorundayız.
Özellikle Ramazan ikliminde olduğumuz şu günlerde ve özellikle iletişimin daha çok telefon ya da internet üzerinden sağlandığı izolasyon şartlarında, çok kolay dilimize doladığımız kişi ve olayların amel defterimizin hangi yanına yazıldığına kafa yormamız gerekiyor.

Salih amellerimizi çoğaltmaya çalıştığımız, günahlardan uzaklaşmak için gayret ettiğimiz şu zamanda, bize ve muhataplarımıza hiçbir faydası olmayacak dedikodu ve gıybetlerle altına girdiğimiz vebalin ağırlığını hissetmiyor oluşumuz da ayrı bir dert.

Hakkında kulaktan dolma birkaç cümleyi geçmeyecek bilgi sahibi olduğumuz insanların, görünüşünden başlayarak davranışlarına, fikirlerinden başlayarak dindarlığına kadar, hemen her alanda, alay etmemizin, kafa bulmamızın, sosyal medyada bunu yaymamızın nasıl bir amel olduğunu azıcık düşünmemiz herhalde Müslümanlığımızın güzelliğine yapabileceğimiz en önemli katkılardan biri olacaktır.

Falanın sakalının şekli, filancanın örtüsünün durumu, diğerinin ağzı, ötekinin burnu, birinin sözü, diğerinin susması, bir başkasının yürüyüşü, daha başkasının gülüşü; bütün bunları eğlence meselesi yapmamızın, daha da ileri giderek hakaret ve aşağılama için kullanmamızın bir hesabı olmayacağını nasıl düşünebiliriz?

Düşünüyorsak, bunların helal olduğunu mu sanıyoruz? Ya da helalleşmenin gizli ve özel bir yolunu mu keşfettik?

Hz. Ali(r.a.)’a atfedilen bir darbı meseldir: İnsanlar bizim için iki sınıftır; ya insanlıkta eşitimiz ya da dinde kardeşimizdir.

İnsanlıkta eşimiz olanlar aynı zamanda dinde davetimize muhatap olanlardır. Muhatap olduğumuzda bu açıdan bir sorumluluğumuz olduğunu ve ona karşı her davranış ve duruşumuzun bir şekilde dinimize/davetimize mal edileceğini de hesap etmek zorundayız.

Kendisine hakaretler ve aşağılamalarla söze başladığımız birinin, bizi ve davetimizi can kulağıyla dinlemeyeceği kesindir.

Kardeşimiz olanlara karşı ise belli bir hukukumuz zaten vardır. Yani İslam bize bir mecburiyet koymuştur. Zulme bulaşmadıkça ve düşmanlık etmedikçe her Müslüman bizim için kardeştir. İşlediği günahlar bunu ortadan kaldırmaz. Hoşumuza gitmese de, itikadına zarar vermeyen fikirlere sahip olması bunu değiştirmez.

Hiçbir gerekçe, bir Müslümanla alay etmeyi, onun İslam’ını reddetmeyi, amelleri ya da fikirleriyle eğlenmeyi, sözleri ve fiilleriyle gıybetini yapmayı bize vazife olarak yüklemez. Ancak diğer Müslümanlara ya da insanlara zarar vermesi beklenen bir ameli hakkında ve sadece bu zarardan insanları korumak maksadıyla günahının ifşa edilmesi ve anlatılması mümkün olabilir.

Müslümanlık dille ortaya konan bir haldir ve ancak dille ya da amellerle aksi yapıldığında ortadan kalkar. Yani kişiyi İslam’a getiren bir tek söz olduğu gibi, yine bir tek söz İslam’dan çıkarabilir. Yine kişinin Müslümanlığına delil ve işaret kabul edilen namaz gibi bir tek amel bile yeterli iken, reddine de İslam’ın herhangi bir emrini -mesela zekatı- inkar etmek sebep olabilir.

Bunların dışında diliyle Müslümanlığını ikrar eden herkes bizim için dinde kardeşimizdir. Aleyhine bir delil bulunmadıkça, aksini iddia eden kendini sözü ile mahkum etmiş olur. Ayrıca herhangi bir kardeşimizin aleyhine delil aramak gibi bir vazifemiz olmadığı gibi, böyle bir durumda hüsnü zan ile lehine yorumlamaya çalışmamız emredilmiştir.

Ülke, ırk, kabile, mezhep, meşrep, cemaat, şehir, mahalle, köy, sokak veya soyadı gibi hiçbir ayrım İslam’ın hükümlerini ve kardeşliğin hukukunu ortadan kaldıramaz!

Dünyamızın eğlencesi yaptığımız insanların, ahiretimizin azabı olma ihtimali ne korkunç!

05 Şubat 2020

Dengeyi korumak


Hayatın akışına ve olayların gidişatına, cüzi de olsa bir etkimiz ve katkımız var ya da öyle olduğuna inanıyoruz. Biz herhangi biri gibi, her şeyin bizim kontrolümüzde olduğunu, hayatın merkezinin avucumuzda olduğunu düşünmüyoruz.
Kendini ilahlaştırmak; her şeye güç yetirebileceğini zannetmek, olumlu ya da olumsuz etkileriyle dünyayı değiştirebileceğini düşünmek, hayat ya da ölümün kendi elinden olduğunu vehmetmek, Kadir-i Mutlak olan Allah(cc)’i unutup kendini çok fazla önemli ve değerli görmektir.
Tam aksi yani insan cinsini etkisiz eleman, varlığı anlamsız ve değersiz görmekte büyük bir fikir sapması olur.
Mesele, bu iki uç arasındaki dengeyi  kurmaktadır.
Bu denge, yalnız kişisel meselelerimizde değil, dünyevi ve uhrevi işlerimizde de doğru ile yanlışı, hak ile batılı karıştırmamızı sağlayan oldukça faydalı bir noktadır.
Bazılarımız keskin bıçak gibi yaşar, kimimiz de kör testere gibi, fakat aslolan yerine ve zamanına göre bu hallerden birine bürünebilmektir. Hatta bazen kimseyi incitmeyen bir kauçuk tokmak olmakta mümkün, tabi bir davulcunun eline geçmemek şartıyla; yoksa alem bizden ve gürültümüzden bizar olacaktır.
Davranışlarımızdan da önce hislerimizin dengeli kullanılması gerekiyor ki, başımız daha az ağrısın. Sakındığımız göze çöp batması; ataların irfanı kadar, kaderin bir cilvesidir. Tıpkı güvendiğimiz dağlara yağan karların beyazlığının içimizi karartması gibi…
Sakındıklarımızı dengeli sakınmak, güvendiklerimize dengeli güvenmek, sevdiklerimizi dengeli sevmek, nefret ettiklerimizden dengeli nefret etmek; bize ve onlara hayatı kolaylaştıracaktır.
Fıtrat denge üzerine kuruludur. Bir yana fazla yüklenmek dengeyi bozar. Bir koluna ağır bir poşet alan dengesiz yürür ve daha çok yorulur. Herhangi bir varlığı dengesiz tüketmek, dünyanın da dengesini bozar.
Dengesini kaybeden sendeler, toparlayamazsa serilir yerlere. Bütün bu süreç aslında muhteşem bir nimettir. Allah(cc), acziyet ve zayıflığımızı gösterir bize ki; ayağımızı ona göre uzatalım, adımımızı ona göre atalım.
Sarsılmak nimettir, yıkılmak mihnet; denge nimettir, kaybetmek felaket…
Kişisel ve toplumsal felaketlerimizi de dengeli okumak ve anlamak en hayırlısı. Ne dünya bizim ettiklerimizden yıkılıyor, ısınıyor ya da kuruyor; ne de bütün bu felaketlerde bizim etkimiz yok deyip kenara çekilmemiz mümkün.
Ne kurtulanlar sağlam ve yeterli tedbir alarak hayatta kalır, ne de ölenler ecellerinden önce terk edebilirler dünyayı. Tedbirsiz adım atmak caiz olmazken, takdire boyun eğmeden ve hükme teslim olmadan da Müslüman olunmaz.
Baksanıza geriye bir dönüp; ne sağlam kaleler koruyabildi, ne kalın zırhlar, ecelin oku deldi geçti ciğerlerden. Ne yenilmez ordular aşabildi kaderin tahkimatını, ne cihangir sultanlar geçebildi cılız bir dereyi.
Deryalar aşan kaptanlar, sığ sularda boğuldu; yüzme bilmeyenler sellerden sağ kurtuldu.
Kimse ölümsüzlüğün sırrını bulamadı ve kimse yaşamanın sırrını bulup onunla yetinmedi.
Doğu ile batı, güney ile kuzey bir dengeyi sağlıyor.
Mü’min ile kafir, Müslüman ile münafık bir dengeyi sağlıyor.
Zalim ile mazlum, ensar ile muhacir bir dengeyi sağlıyor.
Ahmak ile akıllı, gafil ile uyanık bir dengeyi sağlıyor.
Akşam ile sabah, gece ile gündüz bir dengeyi sağlıyor.
Ölüm ile hayat, dünya ile ahiret bir dengeyi sağlıyor.
Baksana; dünyayı boşlukta bir dengede tutan Allah(cc), dünyanın içindeki her şeyin de dengesini sağlıyor. O’nun izni olmadan, kudretinin dışında kimse bu dengeyi değiştiremez.
Şimdi derin bir nefes alıp tekrar edeyim:
Allah(cc) her şeye kadirdir, her şeye!

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...