Gazze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gazze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2018

Kudüs kimin olacak?


Mitingler büyük hadiseler karşısında halkın galeyana gelmesiyle ortaya çıkarlarsa devlet gücünü tetikleme görevi icra edebilirler. Ancak devletin gücü halkın iteklemesiyle artmaz. Devletten gücünden fazlasını beklemek hayalcilik olur.

Dün olduğu gibi bugünlerde de müstekbir devlet ve uluslar bizim zayıflık ve korkaklığımızdan faydalanarak kendi hükümlerini icra ediyorlar. Karşılarında durabilecek bir güç ya da devletimiz yok. Bu gerçeği kabullenmek ve ona göre beklentilerimizi dengelemek zorundayız.

Türkiye kalibresinde bir devlet, bu gibi olaylarda en yüksek perdeden kınama ve elçi çekmek gibi diplomatik adımların ötesine geçemez. Ki bu satırları yazdığım saatlerde sadece Türkiye ve Güney Afrika devletleri istişare için elçi çekme adımı atmıştı. Dünyadan hele de İslam dünyasından bu cesareti gösteren  başkası da yok zaten...

Tarihe şöyle bir not düşüldü: Giritli Ortodokslar 16 Ağustos 1866 gecesi Selino kazasındaki bütün Müslümanları (beşiktekiler dahil) katlettiler. Bu katliam karşısında Batı (Bosna ve Kosova’da olduğu gibi) kılını bile kıpırdatmadı. Hıristiyanların meclisi 2 Eylül 1866’da Enosis ilan ederek Yunanistan’ın Girit’i ilhak ettiğini bildirdi.

Böyle başlamıştı malum son ve yıllar sonra Yunanistan adayı tamamen ele geçirdiğinde ve son Osmanlı askerleri de adayı terkettiğinde İstanbul’da dev bir miting düzenlenmişti. ‘Girit bizim canımız, feda olsun kanımız’ sloganı en çok duyulanlardan biri idi. Sonra halk evine döndü. Girit kaybedildi ve bir kaç ay sonra da Sultan 2. Abdulhamid tahttan ilga edildi.

Ramazan’a kavuştuğumuz şu mübarek günlerde mukaddes beldemiz Kudüs’te yaşananlar ve buna karşı seslerini yükseltmeye çalışan Gazzeli müslümanların kurşunlarla biçilmeleri kalplerimizi titretmekte ve Allah’ın gazabından rahmetine koşacağımız bu ayda bizi nelerin beklediğinden korkmamıza sebep olmaktadır.

Rahmet ve bereket ayı Ramazan, ruhlarımıza ve şuurlarımıza Filistin, Kudüs ve şehidlerin mübarek yolunun gölgesini düşürmüş oldu ki; şüphesiz bunlar, rahmetlerin en büyüğü, dünyamızın ve ahiretimizin kurtuluşuna vesile olacak nimetlerdir.

Allah, Abd ve İsrail yahudileri eliyle bize Ramazan’da Kudüs ve şehadet şuuru vermeyi murad etmiştir.

Filistinliler kendilerinden beklenenden fazlasını yapmakta ve silahsız olarak kurşunların üstüne yürüyüp can vermeye devam etmekteler. Onlar için şehadeti dilemek ve dünyada huzur ve rahat yüzü görmeyen bu asil halkın ahiretlerinin mamur olmasını ve şehidlerinin derecelerinin yüksek olmasını dilemekten daha güzel bir temennimiz yoktur.

Kendi adıma yaşarken Mescidi Aksa’nın yıkılışını canlı yayında izlememekten daha güzel bir temennim olmadığını belirtmek istiyorum. Bu gidişin sonunda belki yakın bir gelecekte bunun da yaşanabileceğini ve yine yükselecek cılız bir kaç sesten başka tüm dünyanın gönüllü ya da zorla boyun eğeceğini düşünüyorum.

Gerek Filistin halkının ve kuruluşlarının gerekse umum müslümanların işgali sindirdikleri ve mevcut şartları muhafaza ederek hayatlarını devam ettirmeye razı oldukları ortadadır.

Geçmişte Filistin ziyaretim sırasında yaptığımız muhabbetlerden anladığım kadarıyla Filistinliler o topraklarda varlıklarını devam ettirebilmeyi ana hedef olarak benimsemişler ve daha ötesini hayal bile edemez hale gelmişlerdi. İsrail teröristleri ise onları tamamen silinceye kadar zulüm ve katliamlara devam edecek plan ve hazırlıklar içinde görünüyorlar.

Allah’ın murad ettiği bir zamanda, O’nun mukadddes beldelere varis kılacağı salihler topluluğu gelip oraları kurtarıncaya kadar işgalin devam etmesi mukadderdir.

Andolsun biz Zikir'den(Tevrat’tan) sonra Zebur'da da: 'Şüphesiz yeryüzüne(Kudüs’e) salih kullarım varis olacaklardır' diye yazmıştık. (Enbiya 105)

O salihlerden olamadığımız içindir ki Kudüs’e varis olamıyoruz. Allah’ın va’di haktır ve mutlaka gerçekleşecektir. Müslümanlar salih kullar olduklarında Kudüs yolları açılacaktır.

Rasulullah(sas) buyurdu ki: "Yakında milletler, yemek yiyenlerin çanaklarına davet ettikleri gibi, size karşı biribirlerini davet edecekler."

Birisi: "Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” dedi.

Rasulullah (sas), "Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çörçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak." buyurdu.

Yine bir adam: "Vehn nedir ya Rasûlullah?" diye sorunca:

"Vehn, dünyayı sevmek ve ölümü kötü görmektir." buyurdu. (Ebu Davud)

10 Aralık 2016

Gemiler Yakmak İçindir!

Azatlı bir köle iken kumandanlığına getirildiği ordusunun gemilerini yaktığı günden beri Tarık bin Ziyad, yeryüzünde ‘gemileri yakmak’ diye bir deyim var ve yakılan gemiler kararlılığın, dirayetin ve kahramanlığın sembolü oldular.

Yakılan gemiler yalnız geri dönüşün imkanını yok etmedi, korkuların ve zaafların çürük tahtalarını da kül etti. Ateş, doğru yerde ve doğru hararetle kullanıldığında altını değersiz madenlerden ayırmak için tek yoldur.

Mesele gemiler ve ateş değildir aslında, kasdedilen bir fetihtir ve yanan gemiler onun kazanını kaynatır. Bunun için gerekli olan büyük bir kumandan ve sağlam bir ordudan da ziyade, uğrunda herşeyin yakılabileceği yani herşeyin göze alınabileceği bir davadır, bir davettir.

Her gemi bir şekilde yakılabilir de artık demirden yapılan bazı gemiler yakılamıyor, başı dara düşenler hemen başını sokacak bir gemi bulabiliyor.  Yakılmadan ardımızda bıraktığımız gemiler, ayaklarımıza bağlı demir kütleleriyle bizi aşağılara çekmeye devam ediyorlar!

Mavi Marmara da gemilerden bir gemi idi, onu diğerlerinden farklı kılan yanı 9 Aralık 1917’den sonra bu topraklardan mukaddes ve mübarek topraklara düzenlenen, silahsız da olsa ilk işgal delme gemisi olmasıydı...
Mavi Marmara ile Allah’ın ‘etrafını mübarek kıldığı’ (İsra 1) beldelere yapılan bu seferi yine Allah bereketli kıldı ve yalnız şehidlerimiz sebebiyle bizlerin değil hemen her müslümanın gönlüne bereket oldu.

Anadolu müslümanlarının ümmet ile kardeş olduğunu çok uzun zaman sonra herkes bir kez daha gördü, akan kanlarımız ve verilen canlarımızla bu kardeşlik perçinlendi.

Şahsi şahitliğimdir ki, hemen bir yıl sonraki Hacc mevsiminde Mina’da flamalarımızdan Türkiyeli olduğumuzu anlayan çadırlardaki hacıların yol kenarındaki korkuluklara dizilerek bildikleri herhalde en güzel türkçe tamlama ile bize ‘Mavi Marmara’ diye seslenmeleri o geminin ne olduğunu ve ne yaptığını kesin bir şekilde gösteriyordu.

Daha sonraki Filistin ziyaretimizde de sıkça karşımıza çıkan, bir tür parola gibi tekrarlanan Mavi Marmara kelimeleri sembolleşmiş ve layık olduğu bereketli yeri almıştı. Bundan sonra yapılması gereken bu hayırlı ve bereketli gemiye gölge düşürmemek ve belki de bu gemiyi yakmamaktı.

Mavi Marmara, Akdeniz’in sularına bir işgalci saldırısıyla yanarak batmayı hak etti!

Bizim açımızdan dava ve mesele işgale direnişin bir parçası olmaktan ibaretti ve oldu da...

Devletin bu gemiyi sahiplenmesi yahut içinde bulunan vatandaşlarının hukukunu korumak için fiili müdahalede bulunması o günlerde hemen herkesin hoşuna gitmişti. Yaralılar ambulans uçaklarla taşınmış, bir anda sivil bir gemi sırtında devlet gücünü hissetmişti. Ayırmakta hata ettiğimiz nokta ise bu hareketin resmi bir eylem olmadığı ve daha sonra sahip çıkılmasının da bu harekete resmiyet kazandırmayacağı, ileride bu desteğin çekilmesinin mümkün olduğu ve o durumda da Mavi Marmara’nın davasının başladığı gibi devam etmesi gerektiği gerçeği idi.

Daha net bir ifadeyle; Allah için yapılan işlerde ne resmi ne de gayri resmi birilerine sırt dayamak işin sırrına terstir ve neticede ihlasın zedelenmesi en büyük hayırlar için bile ateş gibidir, yakar ve kül eder herşeyi.
Yok eğer gerektiğinde, gerektiği kadar destek alınmış ve yola devam edilmişse o halde kimsenin kimseye kızmaya hakkı yoktur. Beklentileri düşük tutmak hayal kırıklıklarını önlemek için güzel bir formüldür, hele de yanımızdaki bir devlet ise...

Neticede Mavi Marmara gemisini devlet kendisi için yakmıştır, belki de o da kendince birtakım fetihler hedefliyordur ve elindeki yakılması en kolay olan gemiyi yakmıştır. Mavi Marmara’yı sivil toplum kuruluşlarımız yakmıştırlar; daha sonra düzenlenen seferlere katılmayarak yıllardır bir limanda zincirli tutarak hem de ve belki de kendilerince başka birtakım fetihler hedefliyorlardır. Kimsenin niyetini bilemiyoruz. Tek emin olduğumuz, ihlasla o gemide can veren ve kan dökenlerin ecirlerini Allah’ın zayi etmeyecek olduğudur.


Bu vesileyle limanlarımızdaki kendi gemilerimize bir göz atalım; hangi gemi Nuh(a)’undur ve bizi kurtarır bu tufanlardan ve günü geldiğinde hangilerini yakacağız, yakabileceğiz?

10 Şubat 2012

Şehirlerin Yusuf’u; Kudüs!

Yusuf kuyuda bu kadar kalır mı, kalırsa buna can dayanır mı? Yusuf’u kuyudan çıkartanlar dost olsa satarlar mı O’nu? Yusuf’u canı bilen, evladı bilen O’nu zindana atar mı?

Yusuf’un hikayesini bilmeyen var mıdır? Sanmam ama yine de hatırlatmakta fayda var. Babasının en sevgili evladı iken bir kıskançlığa kurban edilip kuyuya atılır Yusuf! Sonra bulunur kendini bilmezler tarafından… Kendini bilmeyen Yusuf’un kadrini bilir mi? Satarlar O’nu! Alan tutulur Yusuf’un güzelliğine ama her tutku gibi muhatabının mahvına sebeb olur bu da. Atılır zindana Yusuf! Sonra gün olur devran döner, zindandan saraylara varır yolu… Babası Yakub’un (aleyhisselam) gözleri dayanamaz bu ayrılığa ve kan ağlamaktan kör olur! Yusuf’un kokusu gerektir yeniden görebilmek için! Ve hain kardeşler gün olur diz çökerler önünde Yusuf’un (aleyhisselam)…

Kısaca bu Yusuf’un hikayesi…

Bana şehirlerin Yusuf’u Kudüs dedirten, Kudüs’ün kaderi olsa gerek… Ne kadar da benzer Yusuf peygambere (aleyhisselam)!

Birinci Dünya Savaşı’nda yüzbinlerce Osmanlı askerine mezar olan Kudüs! Sonra İngilizler’in kuyuda bulunmuş bir güzel çocuk gibi sattığı Kudüs! Ardından da 1967’deki 6 gün savaşları ile zindana atılan Yusuf gibi, büyük bir mahpushaneye dönen Kudüs! Bugünlerde tam da 40 yılını dolduran bir çilenin adı Kudüs!

Kudüs’ün vefakar evlatları tam 40 yıldır O’nun şanını ayakta tutuyorlar! Allah’ın çevresini mübarek kıldığı bu güzel beldenin zindanda da olsa alnı ak, elleri ve ayakları kelepçeli de olsa yüreği pak! Yüzüne bulaşan toza, toprağa ve hatta kana rağmen Kudüs’ün asaleti yetiyor insanlığa…

Kudüs şimdi hain kardeşlerinin hatalarını anlayıp da önünde diz çökecekleri günü bekliyor. Kudüs’ün kaderi de evladı Yusuf gibi olacak inşaallah! Birgün özgür Kudüs, sadece müslümanların değil bütün insanlığın hürriyet sembolü olacak! Tıpkı tarih boyunca olduğu gibi…

Kudüs’ün kapısına İbrahim Halilullah adını biz yazmıştık! Hem de taşlara kazıyarak! Bu inceliği anlamaktan mahrum olanlarsa Kudüs’ün toprağını kanlarla boyadılar sadece…

Yüreğimizin bir yanı hep Kudüs, hep hüzün… Tıpkı şarkın en yiğit sultanı, saraysız sultanı Selahaddin gibi hüznümüz Kudüs özgür olana kadar devam edecek! Avrupa’nın en şanlı krallarını savaş meydanlarında olduğu kadar, gösterdiği alicenaplık ile de ezen bu büyük adamın, tarihin gördüğü nadir kahramanlardan biri olduğunu bugün eğer o kralların torunları bile itiraf etmek zorunda kalıyorlarsa, bilin ki bunun tek sebebi O’nun Kudüs’e özgürlük getirmesindendir!

Halen İslam coğrafyasının hangi parçasına kulak verseniz, iki adamdan; iki adam gibi adamdan hasret ve övgüyle bahsedilir bulacaksınız. Biri Kudüs’ün özgürlüğü için kendini feda eden büyük kahraman Selahaddin Eyyubi, diğeri ise Kudüs’ten bir avuç toprağı satmamak için tahtını feda eden büyük sultan 2. Abdulhamid’dir.

Osmanlı’nın en zor dönemlerini yaşadığı, ekonomisinin nerdeyse çöktüğü bir dönemde, Kudüs’ten bir çiftlik arazisi kadar toprak karşılığında hem bütün devlet borçlarının ödenmesi ve bir o kadar da şahsına hediye edilmesi teklifini, bir Osmanlı tokadı gibi cevapla geriye çeviren ve değil bir çiftlik arazisi bir avuç toprağı bile satmayacağını yahudi temsilcisinin suratına çarpan büyük hakan 2. Abdulhamid!

Kudüs, bir mihenk taşıdır adeta! O taşa vurulmadan elmasla çakıl birbirinden ayırt edilmez!

Filistin, bizim vatanımızsa Kudüs’te başkenttir! Çünkü biz, İbrahim’in (aleyhisselam) yolunun yolcuları, Musa’nın (aleyhisselam) arkadaşları, İsa’nın (aleyhisselam) havarileriyiz! Hiçkimse Yakub’un (aleyhisselam) acısını bizim kadar anlayamaz, Yusuf’u (aleyhisselam) bizim kadar sevemez! Bizim bir yanımız hep orada!

Kudüs’ün koparılan her yaprağı, her gülü bizim canımızı acıtır! Kudüs’te can veren her evladın hem annesi hem babası biziz! Her vurulan çocuk bizim evladımız, her yıkılan ev bizim hanemiz!

Kudüs’ün mahzun evlatlarının acısına ortak olmak için ne doğulu olmak şarttır, ne de müslüman olmak! Yüreği olan, vicdan taşıyan bir insan olmak yeter!

16 mart 2003’te, Gazze şeridinde buldozerler 23 yaşında genç bir kadını ezdiler! Hatta öldüğünden emin olmak için defalarca üzerinden geçtikleri bu genç bedenin sahibi ne doğulu idi ve belki ne de müslüman! Daha da ilginci bir Amerikalı idi bu kadın! Rachel Corrie’den bahsediyorum. Kimdir, necidir, ne için can vermiştir diye merak edenler bir arama motoruna adını yazsalar yeter!

Kudüs’ü anlamak ve hissetmek için insan olmak yeter!

Şiir adetimizi hakkında en çok şiir yazılan şehirlerden olan Kudüs için de uygulayalım…

kurşunlar el altında bir yerde dursun,

kütüklükte bir atımlık sevda daha kaldı!

insanlar birbirlerini yüreklerinden vursun,

silahımın namlusu gül kusmaktan usandı!

uyandırın öfkeleri kudursun,

söyleyin anama ölecek çocuklar doğursun,

bugün yine kan verdim yeryüzünün damarlarına

bugün yine ben vuruldum… (M. İslamoğlu)



Ufuk Gazetesi - Haziran 2007

22 Eylül 2011

Vicdan ve Onur

Halimizi, hatırımızı soracak olursanız artık çok iyiyiz. Gözümüzü kapatmadan bu dünyaya, bir geniş nefes alabilmiş olmanın ferahlığı ile can vereceğiz inşaallah. Bunca zaman hüzünle ağlamadan sonra, sevincimizden ağlama zevkini tatmış olmanın tatlı huzurundayız... Hıncımızı, hırsımızı bir geniş nefes ile zalimlerin suratına tükürmüş olmanın dayanılmaz hafifliğinde, ayaklarımız yerden kesildi artık.
Ebu Zer’in yalnızlığını paylaşarak herbirimiz, dünyanın en ucra köşelerinde, çekilmiş karanlık köşelerine evlerimizin, bir büyük utancın altında ezilirken; kulaklarımız, gözlerimiz ve gönüllerimiz, bir büyük hasretin son buluşuna şahit oldu.

Koca iki değirmen taşının arasında ezilip, ruhumuzun un gibi öğütülüşünü çaresiz izlerken; bir dev kudretli elin bizi taşların arasından bir hamlede, bir yüce hışımla çıkarışını yaşadık.

Saman çöpü misali yüzerken koca bir nehrin üzerinde Akdeniz’den gelen kan kokusu ile uyandık, silkindik ve suyun akışına karşı kulaç atmaya başladık. Ciğerlerimize çektiğimiz acı ve keder, kanımıza karıştı... Karıştı da dizlerimize derman, gözlerimize fer geldi; ayaklandık!

Can verdik, her zaman olduğu gibi öldürülen, ezilen biziz... Değişmez olgularına tarihin yenilerini ekledik. Bir farkla ki; bu defa başımız eğik değil, boynumuz bükük kalmadı. Dillerimizle ve ellerimizle dualara durduk, gecelerimiz aydınlandı, gündüzlerimiz pırıl pırıl terlerle ıslandı. Mavi denizin suyu ısındı, karlar ısındı, toprak ısındı, yollar ve dağlar için için kaynadı. Taşlar yuvarlandı, parçalar koptu ve uçuştu dünyanın dört bir yanına... Gazze’den binlerce kilometre uzaklarda küçük bir çocuk avucuna küçücük bir taş aldı ve Gazze’nin çocuklarının hatırasına bir karanlık köşeye fırlattı.

İnsanlık onurunun sahipleri yerlerinden doğruldu, dağlar gibi dikildi ve yürüdü, gitti... Yürekler dile geldi, dudaklar sustu, adımlar yola dizildi, yer titredi ve tozunu silkti. Tarihin tozlu raflarında kaldığı sanılan bir onur duruşu yerini buldu, yeniden sahne aldı.

Kıyısında dikilip Nil’i tersine akıttık, Ölü Deniz’i gözyaşlarıyla doldurduk, Tur dağına tırmanıp emirleri getirdik gündemine yalan dünyanın...

Halilurrahman şehrinin sokaklarına İbrahim bereketini taşıyıp, Filistin’in mukaddes toprağına kabirden sonra biçilecek tohumlar ektik! Gazze’nin etrafındaki telörgüleri çıplak ellerimizle söktük, yüreğimizden akan kanı avuçlarımıza doldurup yüzümüzü ilk kıbleye döndük ve ahidler verdik.

Çağın panayırlarında vicdanları satılığa çıkarılan insan müsveddelerini seyredip daha bir bilendik. Mekke ve Medine’nin, İstanbul ve Şam’ın, Bağdat ve Kahire’nin sokaklarına ayak izlerimiz kazındı. Ecnebi şehirlerin meydanlarında tanıdık sesler ve yüzler gördük; Londra’dan Paris’e, Amsterdam’dan Berlin’e bir büyük ses yankılandı...

İnsanlık adına sevinçliyiz, yeryüzünde insan olarak kalmanın anlamı yeniden tayin edildi. Gazze, kimyasal değil insani bir turnusol kağıdı oldu ve renkler ortaya çıktı. Kana susayanlar ve insan kanıyla beslenmeyi adet edinenler daha bir kızardı! Avuçlarında kanla uyananlar, dünyanın gündüzlerini kızıl kana boyadı! Güneş, toprağa akıttığımız kana yansıyıp alınlarımızı aydınlattı, barut kokusundan genizleri yanan bir nesil; zulmü ve aşağılık zalimi tanıdı.
Ölü toprağını attık üzerimizden, küllerimizden yeniden doğuyoruz. Alınlarımıza biriken tozları bir hamlede silip attık, ak alınlı ve gümüş bilekli bir akıncının ardından yürüyoruz Gazze’ye doğru...

Adımlarımızın sadakalarını ödedik, yere sağlam basıyoruz. Allah’ın mülkünde, O’nun kullarına, O’nun verdiği güçle, O’nun rızası için sahip çıkmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Hürriyet ve adalete sevdalı bir ümmetin ayak seslerini duyurduk dünyaya, kardeş olmanın bedelini anladık ve anlattık aleme...

İşte bu yüzden sevinçliyiz ve bu yüzden alnımız ak! Nesillerimize bırakacak emanetlerimiz vardı; bizzat kendi ellerimizle göstere göstere aktardık sevdamızı.

Akdeniz’de can verenler, koca bir ümmete can oldu! Tek bir beden olduk, tek bir ses ve tek bir adım... Yedi düvel duydu sesimizi, yedi deniz titredi, yedi dağ yürüdü ve dikildi Gazze’nin etrafına, surlar gibi...

Kan, ter ve gözyaşı ile doldurup kurak toprakları, yeniden demir aldık asırlık limanlardan ve yelken açtık eski ufuklara... İnsanlığın gündemine ‘insanlık’ getirdik, dünyanın merkezine bir yeni bakış ve bir yeni duruşla vardık. Zamana ve insana hükmetmeye kalkanlara, zamanın ve insanın ve dahası kainatın Sahibi’ni hatırlatıp; bir kez daha yeniden iman ettik!

Elhamdulillah!.. İyiyiz, diyorum ya; iyiyiz hakikaten. İyi olduğumuz için iyiyiz, diyorum. Zulme karşı durabildiğimiz için iyiyiz, direnebildiğimiz için iyiyiz!

Ülkendeki kuslardan ne haber vardır

Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır

Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır

Yoktanda vardan da ötede bir Var vardır

Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır

O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır

Sakin kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili... (Sezai Karakoç)

Ufuk Gazetesi (Haziran - 2010)

14 Eylül 2011

Bir Demokrasi Masalı...

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Böyle başlardı eskiden masallar. Çoğumuza hala tanıdıktır bu anlaşılmaz görünen ama anlaşılmasa da kulakta hoş bir yankı bırakan kısa ve sade cümleler.

Bizim masalımız böyle başlamıyor ne yazık ki!

Bir demokrasi masalı varmış, herkesin hayran olduğu. Bütün kölelerin her akşam dinleyip dinleyip uyuduğu, efendilerin devam etmesi için türlü hokkabazlara her türlü desteği sağladığı bir masal... Masal hep aynı cümlelerle başlarmış; bütün insanların insanca yaşama hakları vardır, bütün insanların inançlarını hiçbir baskı ve kınamaya tabi olmadan uygulama hakları vardır, bütün insanların fikirlerini özgürce beyan etme ve savunma hakları vardır... Böyle uzayıp gidermiş masal. Bu cümlelerin uzunluğu masalı dinleyen kölenin uyanık kalma direncine göre ayarlanırmış. Sonra devam masala...

Demokrasi masalına göre insanlar, kendilerini yönetecek olanları kendileri seçerlermiş. Ancak tek şartla seçilecek olanları başkaları belirlermiş. Yani başkalarının beğendikleri arasından halk kendine en uygun olanı seçermiş. Hiçbirini beğenmezse susup oturmaktan başka yapacak bir şey kalmazmış. Demokrasi ya bu, ya katılırsın ya dışarda kalırsın. Müdahele edip kuralları değiştirme ya da adayları beğenmeme lüksü yokmuş...

Aykırı fikir sahiplerinin sonu belli imiş zaten. Ya mutlu(!) demokrat toplumdan dışlanır, yalnızlığa itilirlermiş ya da bu da yetmezse onları hapishane hücrelerindeki yalnızlık paklarmış.

Dünyanın değişik yerlerinde demokrasi masalı ile uyumayanlar için değişik 'yola getirme', 'adam etme' taktikleri uygulanır ve bu metodlar sonu ölümde olsa mukaddes demokrasi masalı için yapıldıklarından mübah sayılırlarmış.

Bu uygulamaların en son ve en büyük örneğini dünya halkları Irak'ta seyretmiş zaten. Demokrasi masalı oraya öyle bir gelmiş ki; hızından önüne çıkanı ezer geçermiş. Demokrasi masalı ile uyumayan kadınlar ve kızların ırzlarına geçilir, çocukların beyni kurşunlar ve bombalarla paramparça edilirmiş! Erkeklerin eğer eziyetlerden kafayı yemeyenleri kalırsa onların da sağlam organları alındıktan sonra bir şekilde hakları verilirmiş...

Demokrasi masalı bu imiş der kafamızı bir o yana bir bu yana sallarmışız da, bu kafa sallama da masala muhalefet sayılıp sallanan kafalar uygun kalınlıkta iplerle darağaçlarında sallandırılırmış!

Gün gelmiş Filistin halkı da bu masala muhalefet ederek masalcının istediklerini değil kendi içinden kendisi gibi insanları başına yönetici yapmaya kalkmış. Oldu mu şimdi, diye dünya masalcıları ayağa kalkmışlar! Yanlış(!) adamları seçtikleri için oyunu kuralına göre oynamayan Filistin halkını cezalandırmaya karar vermişler... Ambargolar derinleşmiş ve alenileşmiş ama yetmemiş! Narkozsuz ameliyatlar yapılmış ama masalcının istekleri yerine gelmemiş. Son çare her zaman ki gibi demokratik bombalarla denenmeye başlanmış... Masala direnmenin cezası olarak elektrikleri kesilmiş, suları kurutulmuş, kafasını sallayanın kafası da kesilmiş... Koca koca tanklarla evleri başlarına yıkılmış...

Ama nafile! Bu özgürlük sevdalısı halk adam edilememiş! Ufacık çocuklarının gözleri önünde bombardımanlarla ebeveynleri katledilmiş ki bu çocuklar dersini daha bu yaşlarda alsınlar!

Göklerden yağan ölümleri ninni bilip mışıl mışıl uyusunlar!

Ve dünyanyn bütün hür(!) ve gelişmiş(!) halkları masal gereği seyretsinler olanları! Demokrasi havarilerinin dilleri tutulsun! İnsan hakları savunucularının nutukları! Göğüs kafesinde bir yürek taşıyanların vicdanları kanasın! Bulutlar ağlasın, denizler dalgalarını kayalara vursunlar! Rüzgarlar bir feryadı, bir çığlığı taşısınlar dünyanın dört bir yanına! Yanardağlar homurdansın ve içlerini yakan ateşi kussunlar! Yer üstünde olanların utancıyla sarsılsın!

Ve bütün masalların bütün kahramanlarını utandıracak bir kahramanın sözlerine kulak versin insanlık!

‘ALLAH'ım!

Ümmetin suskunluğunu sana şikayet ediyorum!

Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!

Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!

Ben ki saçları ağarmış, ömrünün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belalarının estiği biriyim!

Tek isteğim benim gibi, müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!

Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helak olmuş ölüler!

Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felaketler karşısında?

Bir halk yok mu?

Hiç mi kimse yok, ALLAH için ve ümmetin namusu için kızacak?

Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak!

Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken?

Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!

Omuzlarımıza el verecek ve göz yaşlarımızı silecek bir bakış!

Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilatları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı!?

Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye;

Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mümin kullarına yardym et! diye çağıramaz mı!?

Buna da mı gücünüz yetmiyor!?

Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:

Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!

Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek!

Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!

Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin!

Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!

Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!

Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin!

Temennimiz, ALLAH’ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır!

Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!

Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!

ALLAH'ım! Sana şikayette bulunuyorum! Sana şikayette bulunuyorum! Sana şikayette bulunuyorum!

Gücümün azlığını, imkanımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı sana şikayet ediyorum!

Sen mustazafların Rabb'isin! Sen bizim Rabb'imizsin! Bizi kime bırakıyorsun?

Bize cehennem olacak uzaklara mı?

Veya düşmana mı?

ALLAH'ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çişnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına sana şikayette bulunuyorum.

Sana şikayette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı! Birliğimiz bozuldu! Yollarımız ayrıldı! Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini sana şikayet ediyoruz!’

(Ahmed Yasin)

Ey masal ülkelerinin evlatları, uyanın! Dinlediğiniz sadece masaldır, bunu bilin yeter! Yaşananlardan ibret alın! Ve dua edin!

Sahi bir masal mı anlatıyorduk? Hayır biz o masalı yaşıyoruz!

Ufuk Gazetesi (Temmuz - 2006)

02 Ağustos 2011

Binbirsurat Dünya, Lanet Sana!

Özelde Gazze için genelde Filistin için söylenecek sözlerin bittiği bir dönemde yazmak zorunda olmak ne kadar tatsız tahmin edemezsiniz. Evet sözün bittiği ve anlamını yitirdiği bir tarih devresinden geçiyoruz. Ne desek boş, ne yazsak yetersiz… Günlerdir bütün kalem erbabı belki de yazılacakların hepsini yazdılar ve söz bitti artık!
Evlatlarının cesetleri başında yığılıp kalmış bir anne ya da babayı hangi söz teselli edebilir ki? Hangi güzel cümle, baba ve anne kelimelerini henüz ağzına bile alamadan daha, onları kaybeden bir bebenin hislerine tercüman olabilir ki? Tahmin edebilir misiniz nasıl bir duygudur; başka çocukları anne ya da baba diye seslenirken duyan ama kendisi için böyle bir ihtimal olmayan bir çocuğun halini, iç dünyasını, yüreciğinde kopacak fırtınaları…
Sonra kalkıp ayağa kocaman kocaman adamlar utanmadan bu çocuklara ‘terörist’ diyecekler ve biz de tasdik edeceğiz öyle mi?
Geçiniz efendiler, geçiniz… Yeryüzünün binbirsurat maymunları ve bukalemunları geçiniz. Size artık kimse inanmayacak! İnananlar da insanlık sıfatı zaten kalmayacak!
Bütün hücrelerimle dünyanın bu alçak mensuplarına lanetler okuyorum. Allah(cc)’ın, meleklerinin ve lanet etme şanına sahip olanların tamamının laneti, zalimlere ve onlara çanak tutan işbirlikçilerine olsun!
Bu yazıyı yazmak için bilgisayar başında oturduğum süre boyunca kaç cana daha kıyıldığının haberlerini okumaktan yazıyı tamamlamam ilk defa bu kadar uzun sürdü. Ve belki de her paragrafta, her enter tuşuna tıklamamda bir mendil daha ıslattım gözyaşlarıyla. Gazze’nin yiğit evlatlarına mı yoksa onlar seyirci kalan dünya müslümanlarının haline mi ağlıyorum emin değilim…
Müslümanlığımızdan dolayı üzerimize düşenleri yazmayacağım, çünkü çok iyi biliyorum ki bunları yapmaya ne benim ne de sizlerin gücü yetecek. Bu yüzden insanlığınıza sesleniyorum:
Lütfen birşeyler yapın!
Bir sms gönderin,
Bir mail atın,
Bir mektup yazın,
Duyduğunuz her yürüyüşe ve protestoya mutlaka katılın,
Cebinize kıyın bu defa ve onlar için yapılan her çağrıya katkıda bulunun,
Bir taş alın bir yerlerden ve atın bir yerlere Gazze niyetine,
Geceleri iki damla da olsa güzyaşı dökün,
Sokaklara çıkın, kapıları çalın birşeyler toplayın,
Çocuklarınızı da yanınıza alarak camilere koşun, dualara amin deyin,
Ama mutlaka birşeyler yapın…
Benim yapacaklarımla birşey değişmeyecek diye asla düşünmeyin. Unutmayın İbrahim(as)’i yakacak ateşe bir damlacık su ile de olsa saldıran karıncanın hikayesini ve geriye dönüp baktığınızda ‘evet, ben tarafımı belirledim ve gereğini yerine getirdim’ diyebilenlerden olun.
Bu bir Furkan savaşıdır, safların belirlendiği, insanlığını kaybedenlerle insan kalanların ortaya çıkacağı günlerdeyiz. Hak ile batılın ayrıldığı ve Hakk’ın herşeye rağmen üstün geleceğini bütün dünyanın göreceği günlerdeyiz.
Zira Gazze şimdiden kazanmıştır! Yok olsa da kazanmıştır! İnsanlığın tarihini yazarak kazanmıştır, onurun savaşını vererek, zulme boyun eğmeme dersi vererek kazanmıştır. Hür olarak ölmeyi zelil bir hayata tercih ederek kazanmıştır.
Ve hepsinden önemlisi Beni Amir vadisinde sırtından saplanan mızrağın göğsünden çıktığını gören sahabenin ‘Kabe’nin Rabb’ine yemin ederim ki ben kazandım’ cümlesi ile tarihe kazınan bir zaferle kazanmıştır Gazze!
Henüz dünyanın pisliklerini tanımadan, daha 4 yaşın yani meleklik yaşının üstüne bile varmadan cennete yolladığı çocuklarıyla Gazze kazanmıştır…
Geriye kalan bizim imtihanımızdır, insanlığın sınavıdır. Kim ne kadar insan ve kim ne kadar müslüman?
Yazmaya utansam da yazıyorum; geçtiğimiz hafta başlatılan yardım kampanyasında şehrimiz Deventer’in tüm Hollanda sehirlerini geride bıraktığını öğrendim. Halbuki insan ve müslüman nüfusu açısından çok kalabalık değil bu şehir… O halde herkesi Deventer’i geride bırakmaya davet etmekten başka bir yol kalmıyor.

her taşın dibine bir yıldız gömmüşler
şu denizden hala kırbaç sesi gelir
atlıları en son ne zaman görmüştün Nuveyba
ne zaman öpmüştün ayağını Selahaddin’in

Ramallah’ta tarlalara çocuk ektik Nuveyba
taşlarıyla ebabiller dönüştü tomurcuğa
güz ekinidir bilirsin verirse Mevlâ
yüreklerin buz kestiği bir mevsimin ardından
her bir çiçek kesebilir çocuğa (M.I.)
Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Ocak 2009)

İnsanlığın gündemine ‘insanlık’ geldi!

Halimizi, hatırımızı soracak olursanız artık çok iyiyiz. Gözümüzü kapatmadan bu dünyaya, bir geniş nefes alabilmiş olmanın ferahlığı ile can vereceğiz inşaallah. Bunca zaman hüzünlerimizle ağlamaktan sonra, sevincimizden ağlama zevkini tatmış olmanın tatlı huzurundayız… Hıncımızı, hırsımızı bir geniş nefes ile zalimlerin suratına tükürmüş olmanın dayanılmaz hafifliğinde, ayaklarımız yerden kesildi artık.

Ebu Zer’in yalnızlığını paylaşarak herbirimiz, dünyanın en ucra köşelerinde, çekilmiş karanlık köşelerine evlerimizin, bir büyük utancın altında ezilirken; kulaklarımız, gözlerimiz ve gönüllerimiz, bir büyük hasretin son buluşuna şahit oldu.

Koca iki değirmen taşının arasında ezilip, ruhumuzun un gibi öğütülüşünü caresiz izlerken; bir dev kudretli elin bizi taşların arasından bir hamlede, bir yüce hışımla çıkarışını yaşadık.

Saman çöpü misali yüzerken koca bir nehrin üzerinde Gazze’den gelen kan kokusu ile uyandık, silkindik ve suyun akışına karşı kulaç atmaya başladık. Ciğerlerimize çektiğimiz acı ve keder, kanımıza karıştı… Karıştı da dizlerimize derman, gözlerimize fer geldi; ayaklandık!

Can verdik, her zaman olduğu gibi öldürülen, ezilen biziz… Değişmez olgularına tarihin yenilerini ekledik. Bir farkla ki; bu defa başımız eğik değil, boynumuz bükük kalmadı. Dillerimizle ve ellerimizle dualara durduk, gecelerimiz aydınlandı, gündüzlerimiz pırıl pırıl terlerle ıslandı. Kışın soğuğu ısındı, karlar ısındı, toprak ve su ısındı, yollar ve dağlar için için kaynadı. Taşlar yuvarlandı, parçalar koptu ve uçuştu dünyanın dört bir yanına… Gazze’den binlerce kilometre uzaklarda küçük bir çocuk avucuna küçücük bir taş aldı ve Gazze’nin çocuklarının hatırasına bir karanlık köşeye fırlattı.

İnsanlık onurunun sahipleri yerlerinden doğruldu, dağlar gibi dikildi ve yürüdü, gitti… Yürekler dile geldi, dudaklar sustu, adımlar yola dizildi, yer titredi ve tozunu silkti. Tarihin tozlu raflarında kaldığı sanılan bir onur duruşu yerini buldu, yeniden sahne aldı.

Kıyısında dikilip Nil’i tersine akıttık, Ölü Deniz’i gözyaşlarıyla doldurduk, Tur dağına tırmanıp emirleri getirdik gündemine yalan dünyanın…

Halilurrahman şehrinin sokaklarına İbrahim bereketini taşıyıp, Filistin’in mukaddes toprağına kabirden sonra biçilecek tohumlar ektik! Gazze’nin etrafındaki telörgüleri çıplak ellerimizle söktük, yüreğimizden akan kanı avuçlarımıza doldurup yüzümüzü ilk kıbleye döndük ve ahidler verdik.

Çağın panayırlarında vicdanları satılığa çıkarılan insan müsveddelerini seyredip daha bir bilendik. Mekke ve Medine’nin, İstanbul ve Şam’ın, Bağdat ve Kahire’nin sokaklarına ayak izlerimiz kazındı. Ecnebi şehirlerin meydanlarında tanıdık sesler ve yüzler gördük; Londra’dan Paris’e, Amsterdam’dan Berlin’e bir büyük ses yankılandı…

İnsanlık adına sevinçliyiz, yeryüzünde insan olarak kalmanın anlamı yeniden tayin edildi. Gazze, kimyasal değil insani bir turnusol kağıdı oldu ve renkler ortaya çıktı. Kana susayanlar ve insan kanıyla beslenmeyi adet edinenler daha bir kızardı! Avuçlarında kanla uyananlar, dünyanın gündüzlerini kızıl kana boyadı! Güneş, toprağa akıttığımız kana yansıyıp alınlarımızı aydınlattı, barut kokusundan genizleri yanan bir nesil; zulmü ve aşağılık zalimi tanıdı.
Ölü toprağını attık üzerimizden, küllerimizden yeniden doğuyoruz. Alınlarımıza biriken tozları bir hamlede silip attık, ak alınlı ve gümüş bilekli bir akıncının ardından yürüyoruz Gazze’ye doğru…

Adımlarımızın sadakalarını ödedik, yere sağlam basıyoruz. Allah’ın mülkünde, O’nun kullarına, O’nun verdiği güçle, O’nun rızası için sahip çıkmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Hürriyet ve adalete sevdalı bir ümmetin ayak seslerini duyurduk dünyaya, kardeş olmanın bedelini anladık ve anlattık aleme…

İşte bu yüzden sevinçliyiz ve bu yüzden alnımız ak! Nesillerimize bırakacak emanetlerimiz vardı; bizzat kendi ellerimizle göstere göstere aktardık sevdamızı.

Gazze’de can verenler, koca bir ümmete can oldu! Tek bir beden olduk, tek bir ses ve tek bir adım… Yedi düvel duydu sesimizi, yedi deniz titredi, yedi dağ yürüdü ve dikildi Gazze’nin etrafına, surlar gibi…

Kan, ter ve gözyaşı ile doldurup kurak toprakları, yeniden demir aldık asırlık limanlardan ve yelken açtık eski ufuklara… İnsanlığın gündemine ‘insanlık’ getirdik, dünyanın merkezine bir yeni bakış ve bir yeni duruşla vardık. Zamana ve insana hükmetmeye kalkanlara, zamanın ve insanın ve dahası kainatın Sahibi’ni hatırlatıp; bir kez daha yeniden iman ettik!

İyiyiz, diyorum ya; iyiyiz hakikaten. İyi olduğumuz için iyiyiz, diyorum. Zulme karşı durabildiğimiz için iyiyiz, direnebildiğimiz için iyiyiz!

Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Şubat 2009)

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...