Umut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Umut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2019

Bizim ve onların normali


Dünya hayatı, sebepler üzerine inşa edilmiştir. Yağmurlara bulutlar sebep olur ama biz rahmet için Allah(cc)’a hamd ederiz. Toprakta yetişen muhteşem lezzetlerle beslenir ama yine Allah(cc)’a hamd ederiz. Hayvanların topraktan beslenerek semirdiği etlerinden, kanlarından süzülen sütlerinden ve onlardan üretilen nice çeşit nimetten faydalanır ama koyunlara ya da ineklere değil sadece Allah(cc)’a hamd ederiz.

İnsanlığın Allah(cc)’ın kulları olduğuna inanır ve tamamının bu anlamda eşit olduğuna ve üstünlük olarak, dünyalık nimetlerin değil ahiretlik mertebelerin geçerli olduğunu düşünürüz.

Kimsenin neslinin aslına, sahip olduğu imkan ya da zenginliklere bakmayız, rengine ya da yüzünün şekline göre davranmayız. Normal insanlar olmak ve öyle kalmak için gayret ederiz.

Dünya düzeninin de normal olmasını; adalet ve zulmün karışmamasını, güçlünün haklı olan zayıf karşısında boynunun bükük, zayıfın haklı olduğunda dünyanın en dik duruşlu insanı olabilmesini isteriz.

Her insanın, bir şekilde yoldan çıkabileceğini, insanlar gibi toplumların da hata ve sapkınlıkları benimseyebileceğini biliriz.

Bu yüzden, bir hesap sorma sisteminin varlığına ve bu sistemin mutlak adalet sahibi Allah(cc)’in sınırları içinde olması gerektiğine inanır, bunun dışında aranacak çözümlerin zulme kapı açacağını söyleriz.

Onlar, kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar. İşlerin sonu Allah’ındır. (Hacc 41)

İyiliği emretmenin ve kötülüğü yasaklamanın temel vazifemiz olduğunu öğrenir ve öğretiriz. İyilikleri yaymanın ve çoğaltmanın yeryüzünde iyiliğin hakimiyetine; kötülükleri yaymanın ve çoğaltmanın da kötülüğün hakimiyetine kapı veya yol açacağını düşünürüz.

Dünyada selametin, ancak iyilerin kötülere galebe çalması ile mümkün olduğunu ve kötülerin iyiler tarafından hesaba çekilmesi gerektiğini, cezalandırılması gerektiğini biliriz.

Bütün bunların normal insanlar için geçerli olduğunu ve halen dünyada egemen olan batılı emperyalistlerin bu normalin dışında kaldıklarına inandıklarını ve bunu normal gördüklerini görüyoruz.

Dünyanın egemen güçleri olarak; batılıların normal insanlar, ülkelerinin normal ülkeler, askerlerini normal askerler zannetmek bizim için büyük bir yanılgı olacaktır, çünkü onlar öyle düşünmüyor.

Batılı bir emperyalist kafaya göre; onlar için normal kanun ve kurallar geçerli olmaz, hesap sorulamaz ve hatta kınanamazlar, işgal ve sömürgecilik en tabi haklarıdır. Dünyanın herhangi bir yerini işgal edebilir, katliam ya da soykırım uygulayabilirler. İstedikleri ülkenin yeraltı ve yer üstünde bulunan tüm zenginliklerine el koyabilirler.

Sadece diğer insanlar için değil, bu sisteme karşı çıkan kendi insanları için de gayet acımasız davranabilir, gerektiğinde bir şekilde sistem muhaliflerini yok edebilirler.

Mesele; bizim, normal kural ve kanunlara onların da tabi olduğuna ve dünyaya böylece nizam verileceğine ve batının bir medeniyet olduğuna inanacak kadar “salak” olup olmadığımızla ilgilidir.

Bu sebeple, sosyoloji veya uluslararası ilişkiler gibi bilimlerle meşgul olmadan önce veya onların yerine, vahşi yaşam belgeseli izlememiz gerekiyor. Orman kanunlarını ve vahşi hayatın düzenini kavradığımızda, batılı emperyalistlerin dünyasında karşılaşacağımız olaylar, biraz daha kolay anlaşılır olacaktır.

Gerçi hayvanlar arasında bulunan normal denge ve düzen bile, bugün dünyamızda yok, çünkü dünyayı “belhum adal/onlardan aşağı” olanlar yönetiyor.

Batılı bir milyonerin kanı ile doğulu bir garip köylünün kanı eşitleninceye kadar bu böyle…

İnsanlık, doğunun herhangi bir köşesinde bombalarla yıkılan evlerinin enkazından, kanlar içinde çıkartılan ve yaşama hakkı için, paramparça olan çocukların hakkı için, başlarına geçirilen tüm değerlerin hakkı için, ses çıkarmadığı garip insanların hayatlarının hesabını verinceye kadar bu böyle…

Bu denge belki de kıyamete kadar sağlanamayacak ama biz, insanlık onurunu ayakta tutan fikrin ve duruşun bu olduğuna inanmaya ve bunu temin için nefes alıp vermeye nesiller boyu devam edeceğiz. Çünkü bu dünyaya, her gelen gidecek, her yaşayan ölecek, marifet; iyi olmanın ve iyiliğin tarafından olmanın huzuruyla yaşayıp, ömrünü bu hal üzereyken bitirmektedir.

25 Eylül 2019

Doğu ile batı eşitliği



Güneş doğudan doğar ve öncesinde ufukta bir kızıllık belirir, batıdan batar ve sonrasında ufukta bir kızıllık görülür. Üzerinde tefekkür etmek isteyenler için, Allah’ın kainata koyduğu düzenin her biri ayrı ayrı ayetlerdir. Tıpkı Kur’an ayetleri gibi, herkesin gönlüne ve aklına hitap eden ayetler.

Bir kere bu düzenin insanoğlu var olduğundan beri, aksamadan ve değişmeden devam ediyor olması, akıl sahipleri için büyük bir ayettir ve ancak iman ve acziyetini fark etmeye vesile olur.

Baksanıza dünya, kendi etrafında dönüyor, diğer gezegenlerle birlikte güneş etrafında dönüyor, güneşle birlikte galaksi içinde dönüyor, galaksimizle birlikte samanyolu içinde yol alıyor ve biz her akşam aynı yıldızları, aynı noktada bize göz kırparken buluyoruz, yerleri insanoğlu gökyüzünü takip etmeye başladığından beri milim değişmiyor.

Ve hiç bir güç, Allah’ın koyduğu düzene müdahale edemiyor, değiştiremiyor, durduramıyor!

Güneş, hayatımızı yönlendirdiğimiz zamanın ayetidir ve zaman dediğimiz hayatımızın en değerli varlığı onu hiç ilgilendirmiyor. Yaratılış maksadına uygun olarak duruyor öylece…

Doğuş ve batış bize göredir, güneşin bunlardan haberi bile yok!

Ufuklardaki kızıllık bizim gözlerimize göredir; ne güneşin, ne ufukların, ne de kızıllığın bundan haberi bile yok!

Zamanı saydığımız günler, saatler ve dakikalar, dahası haftalar ve aylar, yıllar ve yüzyıllar bize göre geçiyor; güneşin ve gökyüzünün bunlardan haberi bile yok!

Biz, bize göre yaşıyoruz; dünyanın bundan haberi bile yok!

Öldüğümüzde de bize göre ölmüş olacağız; yaşayanların bundan haberi bile yok!

Başkasının ölümü yaşanabilir bir duygu değildir çünkü, çünkü başkasının acısı hissedilemez, başkasının sevinci hissedilemez. Güneşin bizim yanan tenimizi hissetmediği gibi, karanlığın bizim göremeyen gözlerimizden haberinin olmayışı gibi…

Batının müreffeh ve özgür, zengin ve şımarık bireylerinin; doğunun garip ve şaşkın, fakir ve ezik halklarının acılarını ya da sevinçlerinin hissetmeleri de mümkün olmaz, olmadı da.

Doğu ile batının eşit olduğu zaman, sadece güneşin doğduğu ve battığı zamanlarda görülen kızıllıkların benzerliği kadardır.

İnsan olmak bakımından eşit gibiyizdir, lakin batılılar daha bir eşittir sanki. Canlarımız olması bakımından da eşit yaratılmışızdır, fakat bir batılının canının kaç doğulunun canına eşit olduğunu hesaplayamaz makinalar ve bombalar.

Seslerimizin çıkması bakımından da eşitizdir, ama bir batılının sesi kadar uzağa ulaşamaz bizim seslerimiz, hiçbir zaman!

Onlar; dünyayı ve yaşayanlarını sömürür ve iliklerini kurutur sonra da karşımıza geçip yaşanabilir bir dünya için neler yapmamız ve yapmamamız gerektiğini bize dikte ederler.

Onlar; canlarının ve çocuklarının derdinde olan doğuluların acısını hissedemezler ama bizim de onlar kadar gamsız olup, buzulları ve balinaları dert edinmemizi isterler.

Onlar; dünyayı kendileri için yaşanır, başkaları için cehenneme çevirip, yaktıkları ateşte pişirdikleri yemeklerinin lezzetli olması için insanları atarlar ocaklarına, sonra da çıkan dumandan genizleri yanınca bize kızarlar, neden dumansız ve sessiz yanıp kül olmuyoruz diye…

Her şeye rağmen, güneş doğup batmaya devam ediyor ve günler yani zaman hem onlar hem bizim için geçiyor. Devirler değişiyor. Tarihin ibresinin bizden yana dönme zamanı yaklaşıyor, sabahın yaklaştığı gibi.

Doğu ile batı yeniden eşitlenecek ve güneş doğudan doğmaya devam edecek. Biz doğuşun kızıllığının sevincini yaşayacağız, onlar batışın kızıllığının hüznünü. Engellemez bir kudret devranı değiştiriyor!

Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehitler edinmesi için, bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez. (Ali İmran 140)

14 Eylül 2019

Herhangi biri ile her şeyi



Olaylara ve insanlara biraz fazla bencil bakıyoruz. Değerlendirmelerimiz ve davranışlarımız da bu bencilliğe göre şekilleniyor. Kendi bakış açımız ve görüş kapasitemizi esas kabul edince, bizden başkasının ne dediğinin de ve aslında ne düşündüğünün de bir değeri kalmıyor.

Bizim için ciğer paresi, gözümüzün içi, gönlümüzün sultanı, başımızın tacı olan birinin ya da bir şeyin; bir başkası için sıradan ve herhangi biri olabileceği gibi, dikkate değer bir olay bile olmaması mümkün oluyor.

Kalabalık bir şehrin, günde binlerce hastanın ve yakınlarının gelip geçtiği büyük bir hastanesinde, birkaç dakikada bir hasta muayene etmek zorunda olan bir doktor için; her gelen hasta herhangi biridir. Rutin işini yapar, biraz enerjisi varsa birkaç espri ya da gülümseme ile gönül bile alır ama neticede kapıyı gösterir.

Halbuki o hasta erkek ise, kim bilir kimlerin sırtını dayadığı yıkılmaz kaledir de onun sarsılması kimlerin ciğerlerini titretir bilinmez. Kadınsa, kimlerin annesidir, ablasıdır, belki teyzesidir annesiz birilerinin; onun hastalığı kaç hayatı alt üst eder tahmin edilemez.

Çocuksa, annesiyle babasının yürek sızısıdır, ailenin diğer büyükleri için üzerine titrenilen bir taze çiçek gibidir. Kim bilir, kaç evin, kaç bahçenin, kaç akşamın ve kaç sabahın neşesi ve umududur bilinmez.

O hasta, o doktor için herhangi bir hasta iken; başkaları için hayatın anlamı, ciğerin parçası ve umudun canlı timsalidir; başına bir iş gelmesi  kaç ocağı viran eder, kim bilir…

Binlerce öğrencinin koridorlarında dolaştığı, ortalığın ana-baba gününe döndüğü, gürültünün ve hengamenin katlanılmaz boyutlara ulaştığı bir okulda; bir yönetici ya da öğretmen için, kızılıp susturulan ya da kulağı çekilen, kızılan veya aşağılanan, okumaya ve belki de insanlara küstürülen herhangi bir öğrenci vardır ve o öğrenci kim bilir kimlerin yolunu gözlediği mukayese edilmez bir değer, üzerine titrediği bir pırlantadır, bilinmez.

Öğretmenleri için yüzlerin veya binlerin arasında herhangi biridir o öğrenci ama birileri için her şeydir, kim bilir…

Pek hazzetmediğimiz mülteciler dolaşır ortalıkta, çoğunun üstü başı da kirli paslıdır. Yüzleri gülmez, gözleri yerdedir çoğu zaman ve gücü yetenlerimiz iter-kakar hatta döverler. Detaylandırmaktan utanacağımız muameleler yapılır kadınlara ve çocuklara. İşte bunların her biri de bizim için herhangi bir Suriyeli olduğu gibi birilerinin her şeyidir.

Biz kızıp nefret edebiliriz. Varlıklarından rahatsız olabiliriz. Ne ki; bunca insan, bunca acı, bunca yetim ve bunca yıkımın altından çıkıp gelen bu insanların her biri birilerinin her şeyidir.

Bu bakışımız kolay kolay değişmiyor maalesef. Bir haber bülteninde çatışmada şehit ya da kazada ölü diye birkaç cümleye sığdırılan her insan evladının birilerinin her şeyi olduğu gerçeğini unutuyoruz.

İnsanların sayılaştırılması modern hayatın acımasızlığının en bariz ifade şeklidir. Varlığın en değerlisi olan insan, istatistiklere konu sayılar haline getirildiğinde; geriye çiğnenemeyecek onur, unutulamayacak varlık, harcanamayacak değer kalmayıveriyor.

Kapitalizmin insanlığı getirdiği ve alıştırdığı bu nokta, birkaç yüzyıllık batı hakimiyetinin de devamının sigortasıdır adeta. Düşünsenize; batılı bir azgın devlet, ‘yanlışlıkla’ onlarca insanı vurabilir, kasıtlı olarak ülkeleri işgal edebilir ve milyonlarcasını öldürebilir ve bunlar kayıtlara sayılar olarak geçer. Aslında dünyanın yıkılması gereken katliam ve yıkımlar sadece istatistiki bilgilerdir artık!

Her bir sayının etkilediği sayısız insan vardır oysa ve göz ardı edilirler! Fakat insandır bu, unutmaz. Unutsa da bilinç altında bir yerlerde farkında olmadan kin ve nefret büyütür.

Dünyanın geldiği yer, insanların kin ve nefretle dolu olduğu ve en ufak bir ateşlemede büyük öfke patlamalarının yaşandığı bir felaketin kapısıdır.

İnsanlık için bu kapıdan dönüş ve yaratılış gerçeğine yani fıtratının hakikatine ulaşmak yegane kurtuluştur. Ne ki, bunun seslendirenler sesleri cılız, bilekleri zayıftır. Sesimizi çoğaltmak ve bileklerimizi kuvvetlendirmek zorundayız, belki de tarihin hiçbir devrinde olmadığımız kadar mecburuz buna.

Bencillikten vazgeçmek ve “dünya bensiz de dünya” demek gerekiyor…

10 Haziran 2019

Platonik batı sevdası


İnsanlar, dünyanın farklı yerlerinde ve tarihin farklı devirlerinde, Allah(cc)’in zamanın akışı içinde tayin ettiği dönemlerde, farklı medeniyetler inşa ederler ve yıkarlar. Bu günler insanlar arasında dolaşır durur. (Ali İmran 140) Bir devrin muhteşem güçleri bir sonraki devirde yer ile yeksan olurlar. Bir bakarsınız adı sanı duyulmamış bir başkası öne geçer, üstün gelir ve bir medeniyet inşa eder.

Medeniyet kavramını, güç ve otorite ile kurulan zenginlik ve gelişmişlik olarak kullanıyorum. Aslında bizim açımızdan medeniyet; Medine menşeli bir hayat tarzının insanlığa sunduğu hayat tarzı ve neticesinde ortaya çıkan toplumun meyvesidir.

Bu deverana örnek olarak, Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı gibi hemen hepimizin bildiği medeniyetleri gösterebiliriz. Diğer yandan, batının da kurduğu ve yaydığı medeniyetleri olmuş ve onlar da gelmiş ve geçmiştir.

Bugün ise dünyanın geldiği noktada, güç ve gelişmişliği temsil eden batı medeniyetidir. Onunla rekabet etme ihtimali bulunan doğunun Rusya veya Çin gibi güçlerinin, henüz bir denge sağlayabildiklerini söylemek zor olur. İslam medeniyetinin ise bir fetret devri yaşadığı malumunuzdur.

Son iki dünya savaşının ortaya çıkardığı bu durumun doğal sonucu olarak; zenginlik ve gelişmişlik batıya kaymış ve dünyanın geri kalanı, -tıpkı daha önceki devirlerde farklı coğrafya ve medeniyetlerden aldıkları gibi- batıdan bir çok şeyi alır ve onlara imrenir hale gelmişlerdir.

Bu doğal gidişat sonucunda, maalesef mağlup olan ve geri kalan milletlerin nesilleri, tarihe Allah(cc)’in çizdiği bu hali, çoğunlukla yanlış yorumlayarak, batıya platonik bir aşkla ve hayranlıkla bakıyorlar. Tarihi ve hayatı, sadece bugün gördükleriyle ve sadece maddi açıdan değerlendirince, onlara oldukça mantıklı gelen bir hal, son 100 yıldır iyice yer ettiği doğulu benliklerin eziklik psikolojisini kamçılıyor.

Bilim ve gelişmişliği batının gökten zembille indirdiğini zannedecek kadar gerçeklikten kopuk, çoğu da batı dillerine vakıf ve hatta batı üniversitelerinde tahsil görmüş, bizim ülkelerimizi ve halklarımızı küçümseyen, bir tür aşk sarhoşu “Jön-Türk” kafasıyla batıya melül melül bakan, her fırsatta bizi aşağılayıp batıyı yücelten bir “sürü” insan yetiştirdik.

İyilik ve güzellik anlayışları da batıya endeksli bu mecnun kafaların, hayata ve insanlığa bakışına tipik bir örnek olarak, kısa bir tartışma yaşadığım batı hayranı bir tarihçinin halini aktarayım.
Kendisi bir deniz savaşında, Osmanlı gemilerinden İtalyan gemilerine portakal atıldığını yazmıştı. Ancak portakal, Osmanlı’ya bahsettiği savaştan yaklaşık 100 yıl sonra gelmişti. Bunu kendisine söylediğimde cevabı bilimsel ya da akılcı değil tamamen batıya gönlünü, aklını, kalbini ve vicdanını kaptırmış bir adamın masumane itirafı idi:

“Bunu bir İtalyan gemici hatıralarında yazmıştı.”

İtalyan gemicinin hatıraları, tarihin ve hayatın gerçeklerinden daha doğru olabilir miydi? Bana sorarsanız hayır ama bir batı aşığı akademisyen bunu kabullenmekte hiç zorlanmıyor ve batılı bir karalamayı kendi atalarını aşağılamak için kullanıyordu.

Ne yazık ki; kendi medeniyet ve tarihine yabancı bir eğitim sistemi içinde yetiştirilen nesillerimiz,  platonik kara sevdaya kapılıp, atalarına küfretmeyi gelişmişlik olarak görecek kadar ezik bir ruh ile yetişiyorlar.

Elbette istisnalar var ve olacak. Aksi düşünülemez bile. Umudumuzu ayakta tutacak kadar güzel bir nesil de geliyor ve hep gelecek. Biz kökü en sağlam ağacın dallarına tutunuyoruz. Kurumayacak ve meyve vermeye devam edeceğiz.

Gün gelip tekrar ormanı kaplayacağımız güne kadar yaşayacak ve sürgünler vereceğiz. Hep yeşil kalacak yapraklarımız ve rastgele dökülen her meyvemiz, düştüğü yere kök salıp bir fidan olarak boy verecek.

Kaç nesil sürecek bilemeyiz, bilmemiz de gerekmiyor. Kaç yıl, kaç asır önemli değil. Mutlaka devran dönecek ve insanlık tekrar bizim medeniyetimizle buluşacak.

09 Mayıs 2019

Şehre Ramazan geldi

Hepimizin malumu bir adam vardır Kur’an’da anlatılan; şehre koşarak gelen bir adamın hikayesidir bu. Sevgili bir adamın hikayesidir. Adını işkence ile katledilen adaşı Habib(ra) hakkında Rasulullah(sas)’in buyurduğu “Yasin sahibinin ecrine ulaştı” ölçüsünden biliriz; Habib’tir o da.
Ne yapmıştır ve nasıl yapmıştır ki; kendisinden asırlar sonra gelecek bir başka şehidin ecrini tarif ederken, onun seviyesi kıstas alınmıştır.
Kıssa kısaca şöyle; şehre koşarak gelen bir adam, halkının taşlayarak öldürmek istediği peygamberlerin önüne geçmiş ve onlarla aynı sonu paylaşmıştır. Ayrıntılarını merak edenler Kur’an ayında olmamızın bereketiyle Yasin suresinden okuyabilirler.
Önemli olan o duruştur. Peygamberlerin önüne geçmek ve onların davasına omuz verip, birlikte cennete buyur edilmektir.
O mübarek adamın koşarak gelişi bir misal olmuştur hep; kim, nerede ve ne zaman, Allah(cc) için koştururken canını feda ederse, Yasin sahibinin ecrine denk bir dereceye ulaşması umut edilir.
Koşarak gelmenin bizzat Allah(cc) tarafından övülen bir yanı vardır. Gayretin Allah(cc) yanında bir değeri vardır. Allah(cc) kendi davası için koşuşturanı seçmiş ve Kitab-ı Kerim’inde bize örnek kıssa olarak aktarmıştır.
İşte Ramazan ayı da ayların koşarak geleni gibidir; gelip bize peygamberlerin yolunu hatırlatanı, kendini o yola feda edenidir ayların. Ramazan, zamanın Allah(cc)’in dinine adanan dilimidir.
İnsanlar zamanı içinde yaşanan olaylarla anarlar, bunun tek istisnası Ramazan ayıdır. Ramazan ayı, yaşananların tamamına galebe çalan bir üstünlükle anılır. Gündem ne olursa olsun, gelen Ramazan ayı ise; her şey ve herkes bir kenara çekilmek zorundadır.
Öyledir, zira kaçırıldığında bir yenisi gelene kadar yerine konacak başka bir eş değer vakit yoktur.
Şehirlerimize koşarak gelen bu mübarek ay, her yanımızı sardı hamdolsun. Her şeye ve herkese rağmen; caddelerimizde bile hissedilen bir Ramazan yaşıyoruz. İftar vakitlerinde adeta bütün şehir oruçlu imiş gibi bir sükûnet geliyor şehre ve Ramazan her gün bir kere daha hayatımıza, gündemimize, şehirlerimize ve en önemlisi de gönüllerimize koşarak geliyor.
Hep öyle bir büyük resim merakımız vardır ya, işte o büyük resim budur; hayata hükmeden bir Ramazan ayı yaşıyoruz.
Bu mübarek zaman diliminde esas gündemimiz Kur’an, oruç ve diğer salih amellerdir. Namazdır asıl gündem aynı zamanda, sadakadır, zekattır.
Günlük çekişmelere, politik tartışmalara feda edilemeyecek kadar büyük ve değerli bir zamandayız. Zamanın yani bu ayın kadrini bilenlerin, bu ay içinde Kadir gecesini bulma umudu ve ihtimali çok daha yüksek olacaktır.
Kur’an ile bağını bu ayda güçlendirenlerin, bu Kur’an’ın davasını idraki ve Rasulü(sas) ile irtibatını artıranların Yasin sahibi Habib(ra)’in yoldaşlığına olan arzusu ve derecesine ulaşma umudu artacaktır.
Yasin, Kur’an’ın kalbidir; Ramazan ise zamanın kalbi…

25 Mart 2019

Bu da geçer ya hu!



Geçtiğimiz yüzyıla biraz sıkıntılı başlamıştık ya, aslında öncesinden biriken, yüzyıllar boyu devam eden, geri geri giden ayaklarımızın yeryüzünde bıraktığı izler vardı.

İber yarımadasından Balkan yarımadasına, yarım kalan bir medeniyet yürüyüşü ya da eşyanın tabiatı gereği, dünyanın zirvesine kadar ulaşınca çaresiz bir düşüş, geriye gidiş, içine kapanış vardı.

Yer çekiyordu bizi, toprak çekiyordu!

Büyük yenilgiler aldık, sayılarını doğru düzgün hesap edemediğimiz kayıplar verdik. Adeta yüzyıla omuzlayacak gençliği toprağa gömdük te geçtik buraya. Okulların mezun veremediği yıllar geçirdik.

Sonra devletimizi yıktılar; bütün birikimi ile, bütün ihtişamı, bütün yükü, bütün ağırlığı ile yıktılar, üstümüze yıkıldı koca bir imparatorluk!

Kırık-dökük bir ülke, ezik bir halk olarak kaldık geriye…

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer var olamadı, yenilgi yenilgi büyüyen bir eziklik kaldı.

Dile kolaydı; hemen her birimizin dedelerinin arasında imparatorluğun bir cephesinde kalanlar vardı, yarım bedenlerle dönenler, bütün varlığını artık bizim olmayan topraklarda bırakanlar.

Fakirdik, on yıllar boyu daha da fakirleştik. Hiç bir şey üretemedik, daha da ezildik zira neyimiz varsa onlara borçluyduk. Borçluyduk hakikaten, Demokles’in kılıcı dolara dönüşüp ensemizde sallanır oldu.

Batı’ya borçluyduk ve onlar gibi olursak kurtulacaktık güya. Ne onlar gibi olabildik ne de kurtulabildik borçtan. Bir koca yüzyıl daha geçti ama hala başladığımız yerdeyiz.

Kıyafetlerimizden yediklerimize, dilimizden dişimize, fabrikamızdan köyümüze, tarlamızdan tohumumuza; neyimiz varsa hepsine onların istediği gibi nizam verdik. Olan 3-5 parça şeyi de onların kredileriyle yapmıştık zaten, mecburduk onların istediği gibi olmaya…

Eziktik her bakımdan!

Kullandığımız eşyaları ve teknolojiyi onlar üretiyordu, biz sadece kullanıcıydık, kullanılıyorduk haliyle.

Dünyayı onlar yönetiyordu, biz ezik ezik seyrediyorduk.

O kadar tuhaf bir eziklikti ki bu; onlardan biri Müslüman olunca daha çok seviniyor, onlardan biri bizi sevse dünyalar bizim oluyordu. Oysa, bizden bir kişinin imanını muhafaza edebilmesi onlardan bin kişinin Müslüman olmasından daha değerliydi.

Onlardan biri bizi öldürüp bir diğeri de öldürene kızınca acımız geçiyordu. Onlardan birinin bizi savunması pek değerliydi.

Sahip oldukları pek çok şeyi bizden çaldıklarını unutuyorduk. Teknoloji diye ürettikleri neredeyse her şeyin altında bizim koyduğumuz temellerin olduğunu bilmiyorduk.

Bir de güçlü orduları ve çok öldüren silahları vardı. Galiba biraz da korkuyorduk onlardan! Çünkü acımıyorlardı; asker-sivil ayrımı bir yana, kadın ya da çocuk tanımıyorlardı öldürürken.

Durumumuz pek parlak değildi, hala da değil. Bugünden yarına büyük değişiklikler olabileceğine dair pek net ve büyük işaretler de yok. Aksine umutsuzluk büyütmek için gerekli bir çok sebep var.
Oysa bu gibi durumlar için dünyanın kaderini tayin eden, Aziz ve Celil olan Allah(cc)’ın uyarısı vardı:

Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara dokunmuştur. İşte bu günleri biz insanlar arasında dolaştırıp dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri belirtip ayırması ve sizden şehitler edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez. (Ali İmran 140)

Bu günler geçecek, işte bu kesin!

Bir zamanlar; Avrupalıların Bağdat’tan gelen saatin büyüsünü çözmeye çalıştıkları günler tersine dönmüş durumda.

Bir zamanlar; Avrupalıların arapça öğrenmek için, Endülüs’e yolculuk yaptıkları günler tersine dönmüş durumda.

Bir zamanlar; Avrupalı asilzadelerin İstanbul’da Sultan’ın eteğini öpmekle övündüğü günler de tersine dönmüş durumda.

Tekrar tersine dönecek!

İşte buna iman ediyoruz biz; mutlaka ama mutlaka Allah(cc)’ın vaadi yerine gelecek.

Bu günler de geçecek ya hu!

29 Aralık 2018

Neticede insanız


İyilik ya da kötülük yapmaya meyyal yaratılmış, bir gün iyi ertesi gün kötü olabilen, bazen bir ömür iyi kalıp son anda yön değiştiren ya da tam tersi hayatını kötülüklerle heba etse de hayırlı ve iyi bir finalle toprağın altına gidebilen, yaratılışı en güzel ancak yaşayışı buna nispetle en kötü olabilen, olma ihtimali bulunan tek canlıyız.

Herhangi bir hayvan istese de insan kadar iyi ya da insan kadar kötü olamaz, esasen isteyemez de bunu; zira onlar yaratıcılarından aldıkları vahye itirazsız tabi olurlar, itiraz etme, sapma insana verilmiş bir imtihandır.

Bal yapmak arının varlık sebebidir, yapmazsa yok olur. Varlık sebebi ibadet olan insan da aslında yapmazsa yok olmaktadır ancak bunu anlaması için ölmesi gerekir.

İyiliklerden iyilik seçme imkânımız olan zamanlar en iyi anlarımızdır, hangisini seçersek seçelim iyidir zira. İyiliklerden birini terk edince bir başkasını yapamama gibi bir yasağımız da yoktur. Bu hem dinde hem insanlıkta böyledir.

Herhangi bir dini vecibeyi yerine getirmeyen birinin bir başkasını yapmasına bir mani yoktur. Oruç tutmayanın namaz kılabilmesi gibi.

Aynı şekilde herhangi bir kötülüğü ya da günah işleyenin de, diğer kötülük ya da günahlardan kaçınma imkân ve ihtimali vardır.

Kötülüklerden kötülük seçmek, haramlardan haram beğenmek ya da herhangi haram ya da kötülüğü küçümsemek; haramların ve kötülüklerin en tehlikelisidir.

Bir haramı ya da kötülüğü yapmıyor olmak kişiye başka bir haramı işleme ya da kötülük yapma serbestiyeti vermez.

Yine iyiliklerden bir iyiliği küçük görmek, gereksiz saymak ya da bir iyiliği yapmamanın başka bir iyiliğe engel olacağını sanmakta aynı derecede hata olur.

Bir iyiliği yapmıyor olmak kişiye başka iyiliklerin yolunu kapatmaz.

Neticede insanız, bir yanımız temiz bir yanımız kirli.

Kış günlerindeyiz, soğuğun ve doğal hadiselerin bölge bölge hayatı zorlaştırdığı hele de bazıları için çok daha zorlaştırdığı zamanlardayız. Evsizler ve evlerini ısıtma imkânı olmayanlar için yapılacak her iyilik şu an en güzel iyiliktir, en gerekli iyiliktir.

Çok uzaklarda değil, sadece sınırlarımızın ötesinde sellerin bastığı çadırlarda, dizlerine kadar sular içinde on binlerce insan yaşamaya çalışıyor.

İyilik yapabilmek için Allah(cc) herkese fırsat vermez, herkese imkân da vermez. Olsa da versem diyenlerimiz çok olduğu gibi, rastlasam da gerçekten ihtiyaç sahiplerine yardım etsem diyenlerimiz de vardır.

İyilik yapma imkânı ve fırsatı olanların kaçırmaması için her zaman doğru zamandır, her iyilik büyüktür ve her kötülükte öyle…

İyilik ibadettir, kötülük isyan; iyilik fazilettir, kötülük rezalet.

İyilik huzur ve sükûnet, kötülük kaygı ve telâşedir.

İyilik aydınlık ve ferahlıktır, kötülük karanlık ve sıkıntı.

“Yarım hurma ile de olsa cehennemden korunun!”

15 Aralık 2018

Toplumsal değişim; beklenti ve hüsran



Öyle ya da böyle hepimizin hayallerini dolduran, hayatlarımızın hedefi haline getirdiğimiz birtakım toplumsal değişimler vardır. Doğru ya da yanlış kısmından bağımsız, hepimizin içinde bir aslan yatar. Bazılarımızın içindekinin, çakal ya da sırtlan olduğu elimize fırsat geçtiğinde anlaşılır.

Bir kısmımız bu hayalleri gerçekleştirmek için ciddi adımlar atar ve elde ettikleri semerelerle sevinir, şevke gelir, daha ötesi için mücadele ederken; diğer bir yanımız, birilerinin nasılsa bu işi de yapacağı umuduyla beklemeyi tercih eder.

Sırtlanlar en çok başka asil avcıların avını çalarak beslenir, bu da fıtratının bir gereğidir, kimse ondan bir aslan asaleti beklemez zaten!

İnsan olarak ömrümüz çok uzun değildir. Toplumlar da insanların şekillendirdiği canlı birer varlık gibidirler. Biz ne isek, yaşadığımız toplumu da ona dönüştürürüz. Dönüştüremiyor ya da değiştiremiyor isek; ya biz sandığımız değilizdir ya da değişim için yaptıklarımız yanlıştır.

Neticede en ideal toplumların bile bir ömrü vardır ve vakti geldiğinde son bulur.

Güzellik ve iyiliğin dünyada ömrü kısadır, gerçi dünyada her şeyin ömrü kısadır. Çünkü dünyanın ömrü kısadır…

Bizlerin fertler olarak samimiyetle durduğumuz yerin, yaşadığımız toplumdaki değeri, temsil ettiğimiz idealin de geleceğini belirliyor.

Kendimizde bulduğumuz hakikat ve samimiyetin, muhataplarımızda bulacağımız cevap ve değişim ile aynı oranda olduğunu bilmemiz gerekiyor.

Aynı minvalde; yürüdüğümüz yol, uyguladığımız metot, sözlerimizin doğruluğu, işlerimizin gerçekliği ve niyetimizin samimiyeti, sonucu belirleyen sebepler olarak, başkalarından önce kendimize bakmamız gerektiğini hatırlatıyor.

On yıllar boyu tahrip edilen toplumları kısa bir sürede hayallerimizin ufkuna taşıyamayınca hüsrana kapılmamız gereksiz olur. Batılın ve kötülüğün ilmek ilmek işlenmesi gibi hakkın ve iyiliğin de dimağlara ilmek ilmek işlenmesi gerekiyor.

Bugünden yarına, sihirli bir el ile kalpler evrilip çevrilmeyecek! Sebepler yerine gelmeden bir nefes bile almamız ihtimal dahilinde değil.

Kalpler Allah(cc)’ın elindedir. O’nun bozduğunu düzeltebilecek yoktur, O’nun yaptığını yıkabilecekte yoktur.

Biz Müslümanların hayalindeki ideal toplum, tepeden inmeyecek! Aksine gönüllerden çıkıp tepelere hakim olacaktır.

Tohumların en ideal ortamı topraktır. Serada yetiştirilen meyveler ve sebzeler tatsızdır, gerçeklikten uzaktır. Fikir ve ideallerin seralarda yetiştirilmesi ise genetik cinayettir.

Biz köklerimizi toprağımıza salmak ve başımızı çıkarmak zorundayız. Güneşi verecek olan, O’nun ve bizim rabbimiz olan Allah(cc)’tır. Suyu yağdıracak, rüzgarı çevirecek, gölgelerimizi atacak, yüzümüzü ağartacak O’dur.

En büyük hüsran, başarı ya da başarısızlığı kendimizden, çevremizden ve sair insanlardan bilmek olur.

23 Kasım 2018

Hürmetsiz/saygısız olmuyor


Okuduğumuz, dinlediğimiz, sevdiğimiz ve beğendiğimiz ne kadar güzel insan varsa, istisnasız hepsinde bir şahsiyet kalitesi ve göstergesi olarak, insanlara saygı ve değer yani hürmet görürüz.

İster arka planına İslam’ın haramlarını ekleyerek güçlendirilmiş bir hürmet deyin, ister kuru batılı insan hakları bağlamında saygı deyin, hangi kelimeyle söylendiğinden bağımsız olan gerçek; muhataplarımıza asgari de olsa değer vermeden herhangi bir muamele yaptığımızda karşılığının dostluk ya da yakınlık olmayacağıdır.

Biz vahiy temelli düşünen Müslümanlar için ise, davranış ve değer yargılarımızı tayin eden temel mihenk elbette Allah(cc)’in tayin ettiği kural ve kanunlar bütünü olarak dindir. Din bize, diğer insanlar, hatta canlılar ve daha da ötesinde tüm varlıklar için bakış açısı, davranış biçimi tayin eder.

Yeryüzü ve gökyüzü bize bir emanet olarak verilen, kullanımı bize ait lakin, sahibi bizim ve her varlığın Rabbi Allah(cc) olan, geçici kullanım haklarını elde edebileceğimiz varlıklardır. İnsan temelli kullanımlarda bile başkalarının hukukunu çiğnememek olarak, mutlaka göz önünde bulunduracağımız bir kural vardır.

Hiç kimse, yalnız kendi menfaat ya da kazancını düşünerek, başkalarının zarar görmesine sebep olma hakkına sahip olamaz. Kişisel haklarımız yani helallerimiz başkalarının kişisel hakları ile sınırlıdır yani haram kılınmıştır.

Tarlasının sınırını komşusunun tarlası içine kaydırmak, kaldırımda yürüyenlerin yoluna engel koymak, trafikte hakkı olan yolu birinden gasp etmek, kasten birini korkutmak hatta bir hayvanı ürkütmek gibi günlük karşılaşabileceğimiz ve bize basit gibi görünen hak ihlalleri hesap gününde karşımıza çıktığında çok şaşıracağımız kesin gibi…

Düşünsenize, mahşer meydanında bin bir cefa ile geçmiş, tam hesaplar başlamışken, ben de kendime baya güveniyorum zaten, hayırlısıyla cennete gideceğim umuduyla ilerlerken, aniden biri çıksa karşımıza; ‘sen falan gün falan yolda ilerlerken arabanı üstüme sürüp beni korkutmuştun, ver hakkımı yoksa gidemezsin’ dese!

Bu sadece bir değil, beş değil, neredeyse her gün defalarca tekrar etmiş ve kitaplar küçük ya da büyük ne varsa kaydetmiş, her bir adımın, kelimenin ve hatta nefesin hesabı soruluyor!

Kitap (amel defteri) konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden dolayı korkuya kapıldıklarını görürsün. ‘Yazık bize! Bu kitaba da ne oluyor ki, küçük büyük hiçbir şey bırakmayıp saymış’ derler. Yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez. (Kehf 49)

Biz dünyada sorulacak hesaplardan çok ahirette verilecek hesabın endişesini taşıdığımız için farklıyız.

Biz işte tam da bu yüzden; insanlara, hayvanlara ve tüm kainata karşı herkesten daha hürmetkar ve herkesten daha sadık ve herkesten daha saygılıyız.

Biz işte tam da, kul hakkı dediğimiz ve ancak ilgili kula hakkı ödenmesi karşılığında ya da helal edilmesi şartıyla hesabından kurtulacağımız bir değere, bir kurala ve hatta bir kanuna sahip olduğumuz için; yerin ve göklerin, insanların ve hayvanların hukukunu koruyan medeniyetler inşa ederiz.

Kurdun kuzu ile yoldaşlık edişinin bir efsane olmaktan çıkması, ancak bizim bu anlayışımızla kuracağımız bir toplumla mümkün olabilecektir.

Ahiretin hesabını hesaptan çıkardığımızda, geriye bizden pek özel bir şey kalmaz! Kendileriyle yarışma azminde olduğumuz çağdaş emperyal sistemlere karşı dünyalık hesaplarla başarılı olma ihtimalimiz de pek yoktur.

Emiru’l Mu’minin Ömer(ra)’in savaşa giden orduya yazdığı mektupta dediği gibi; ‘onlara ancak haramlardan sakınmamız, farzlara sarılmamız ile üstün gelebiliriz.’ Takva yalnız ahirette değil dünyada da üstünlüğün tek yoludur, ölçüsüdür.

11 Ekim 2018

Ne vadediyoruz?


Fertler ve toplum olarak kendimize, yakın çevremize ve hatta dünyaya ne vadediyoruz?

Bir başka deyişle; kendimizden biz ne bekliyoruz, dost, akraba ve arkadaş çevremiz ne bekliyor?

Yaşadığımız toplum bizden ne istiyor?

Ne gibi umutlar var bizimle ilgili?

Ya da yok mu?

Umutsuz vaka mıyız?

Düşünce ve hayat tarzı olarak kim bizden ne kadar umutlu ya da umutsuz?

Mü’min ve Müslüman oluşumuzun sair insanlar için alameti farikası nedir?

Hollanda’dan hatırlıyorum! Sıradan vatandaşlara sorulduğunda bizimle ilgili kalıplaşmış birkaç tarifleri vardı. Müslümanlar/Türkler söz verdiklerinde yerine getirmezler, randevularına vaktinde gelmezler ve sokaklarda kadınları erkeklerden 5 metre arkada yürür.

Aksi örnekler elbette çok vardı ama önyargılı bakışlar her zaman en kötüleri tüm topluma şamil kılar.

Yukarıdaki soruları kendi toplumumuz için cevaplarken, hepimizin aklına zaten saldırmak ve aşağılamak için bahane arayanların istemedikleri kadar malzeme verdiğimizi fark edebiliriz.

Tabii ki; sadece önyargılı yahut bizzat düşmanca yaklaşanların değil tüm insanların bakışlarının ölçü olamayacağını unutmuyorum. Ancak bir adalet ve emniyet toplumunda yaşamak için onların da bizden emin olmaları gerekiyor.

Başkalarının ne olduğundan ve bizden ne beklediğinden bağımsız olarak; biz, kendimize ve toplumumuza emniyet ve güven vadetmek zorundayız.

Kendimize vadetmediğimiz ve yerine getirmediğimiz bir erdemi başkalarına gösteremeyeceğimizi biliyoruz. Bu sebeptendir, nefsini hesaba çekmek ve bu sebeptendir, tefekkür ve tezekkürün bu kadar değerli oluşu…

Muhataplarına emniyet hissi vermeyen birinin ağzından dökülen güzel sözün değeri, pis bir kapta sunulan enfes bir yemek kadardır.

Büyük hedeflere ve büyük cümlelere gerek yok! Biz önce kendi nefislerimize sonra çevremize karşı dürüst olacak ve ahlaklı davranışlar sergileyeceğiz. Bunu birilerinin hoşuna gitsin için değil, öyle olmamız gerektiği için yapacağız. Hoşumuza gitmese de, birilerini rahatsız etse de…

Söyleyecek sözü olan ve sözü dinlenen kim varsa, fertlere ve topluma ahlaklı olmayı tavsiye etsin; emniyet ve adaletin temeli ahlaktır zira.

Kendimizden emin kılamadıklarımıza vadedecek başka bir gerçeğimiz olamayacak!

‘Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların zarar görmediği kimsedir. Muhacir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir.’ (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai)

Kanun budur, ölçü budur, gerisi boş laftır!

12 Eylül 2018

Şuurumuz köreldi!


Keskin bir bıçak gibiyiz, genç bir delikanlı gibi; hızlı, dengesiz, deli ve kanlı cümleler kurmaya bayılıyoruz!

Mangalda kül, bahçede gül, kafeste bülbül bırakmıyoruz…

Her konuda sözümüz, her fikre eleştirimiz, her teze bir antitezimiz var.

Hep haklıyız, hep üstün, hep en masum, hep en fiyakalı, hep bir başkayız biz!

Kimseler bizim kadar anlayamadı şu hayatı; şu dini ve şu dünyayı.

Eşimiz, dengimiz gelmedi aleme, boy ölçüşmek kimin haddine kibrimizle.

Dünyanın bütün sorunlarının tek çözümü var; bütün insanlar bizim klonlarımız kadar bize benzemeli, yoksa düzelmez bu devran…

İnandığımız ahirette de kesinlikle; biz en salih, en takva ve en cennetlik olanlarız.Biz girmezsek başka kim girebilir ki zaten cennete? İnandığımızdan çok eminiz, dahası cennet zaten bizim için yaratılmıştır.

Her şeyden çok eminiz, çünkü mü’miniz biz!

Alem de zaten bize teslim olmalı, zira Müslümanız biz!

Ters giden konuların bizle alakası olmasa gerek, bu kadar mükemmel ve kusursuz bir toplumda leke ne arar? Varsa da o biz değilizdir, aramıza karışmış birtakım soysuz, huysuz ve hırsızlardır işte.

Bütün mesele şu ki; kendimizi bile kandırabiliriz ama Allah’ı asla!

Akıbetimizden endişe etmek ve aslında sonumuzun korkusuyla titremek durumundayız.

Allahsız bir adamın rahatlığıyla dünyada saltanat sürebilmek bizim felaketimizdir.

Ahiretsiz bir neslin keyfinde bir nesil yetiştirmek bizim sonumuz demektir.

Hayatın tüm alanlarında peygambersiz insanlarla yarışıyor olmak, bizim yenildiğimizin delilidir.

Bu kadar sözü uzatmanın ve lafı gevelemenin anlamı da yok, neticede anlatmak istediğimiz her şey sözleri de kendi gibi güzel ve büyük, Allah’ınRasulü’nün dilinden gelmiş bize:

‘Bir kavme benzeyen onlardandır.’ (Ebu Davud)

Allah sonumuzu hayır eylesin…

17 Kasım 2017

Rüzgarımız gitti

Bizi diğer insanlardan ayıran herhangi bir olağanüstü gücümüz yoktur,olması da muhtemel değildir zaten. Allah’ın(cc) bütün insanlık için tayin ve tespit ettiği kanuna ister istemez uyarak yaşar ve yine o düzene göre dünyamızı değiştiririz. ‘Her şeye kadir olan’ bir Allah’a(cc) iman ediyor oluşumuz bize hayatın ve ölümün gerçekliğini öğretir, hikmetini kavratır, ruhumuzu rahatlatır ve dünyamızı da ahiretimizi de kolaylaştırır.

Tarihimizin derinliklerinde az ya da çok biraz dolaşmış olanlarımız bilirler ki; çok büyük ve örnek medeniyetler kurmuş, insanlığa eşine az rastlanır hizmetler sunmuş, ilim ve teknolojide tüm dünyaya ışık olmuşuzdur.

Doğudan batıya adım attığımız topraklar yeşermiş, çiçekler açmış ve payidar olmuşlardır.

Yine aynı tarihimizde çoklukla kendimizle yaptığımız kavgalardan dolayı yenilmiş, yıkılmış ve medeniyetlerimiz yeryüzünden silinmiştir. Bu yenilgi ve yıkımların temel nedeni bizim toplumsal bozulmalarımız ve düşmanlarımıza benzemelerimiz olmuştur. Biz onlara benzeyince Allah’ın dünya için koyduğu kanun gereği mahvedilmişiz, yok edilmişiz, tarumar olmuşuz...

Allah ve Resul'üne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da rüzgarınız/kuvvetiniz/devletiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. (Enfal 46)

İtaat etmemiz gereken makama isyan edince birbirimize düşüyor, birbirimize düşünce korkuya kapılıyormuşuz ve netice de rüzgarımız/devletimiz/kuvvetimiz gidiyormuş! Bir de sabretmeyi bilmiyor ya da terk ediyormuşuz.

Hastalıklarımız belli, neticesi belli.

Tersinden okunursa; devletimizin/kuvvetimizin/rüzgarımızın gitmemesi için Allah’a(cc) ve Rasul’üne(sas) itaat edecek, birbirimize düşmeyip kardeş olacağız ve sabredeceğiz. Formül kısa gibi görünse de basit değil asla!

Özellikle Allah(cc) ve Rasul’üne(sas) itaat temelini kurmakta gereğinden fazla zorlandığımız aşikar. Zaten nefislerimizin ve şeytanın meyil ve vesveseleri ile savaş halinde iken bir de şeytanın gönüllü ordusu olarak hizmet veren ve sağ cenahtan yaklaşan bir güruh var. Bunların farklı türleri olsa da ortak saldırı noktası Rasul’e(sas) itaat direğimizi yıkmak, bağımızı/halkamızı koparmak!

Şeytan ve avanesi de gönüllü ordusu da çok iyi biliyorlar ki sünnet/hadis üzerinden saldırarak Rasul’e(sas) itaat halkasını kopardıklarında geriye bizden bir şey kalmayacak.

Bunlara dinde sünnetin yerini anlatmak fayda etmiyor, hadisin ilmi altyapısını ve değerini ispatlamak yetmiyor. Israrla ve illa varmak istedikleri noktaya vuruyorlar. Bütün istedikleri Rasulullah’ın(sas) sıradan bir insan hatta sıradan bir postacı konumuna düşürülmesi!

Haşa ve kella!

Kur’an ve din hakkında bunların konuşması gerekiyor ama Allah’ın(cc) Rasulü(sas) konuşmuşsa acabalar ve saldırılarla susturulmalı!

Haşa ve kella!

Bunların her biri ciltler sahifeler dolusu kitaplar yazarak dini ve Kur’an’ı anlatmalı ve herkes onların dediğine uymalı aksi halde dinsizlik en hafif hakaret olmalı ama Allah’ın(cc) seçtiği(Bakara 252), örnek alın diye emrettiği(Ahzab 21), itaat edin ki sizi seveyim dediği(Ali İmran 31), itaat etmezseniz yok olursunuz diye uyardığı(Enfal 46), en güzel örnek, en müstesna insan, peygamberlerin mührü Muhammed(sas) konuşursa reddedilmeli!

De ki: Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah kafirleri sevmez. (Ali İmran 32)

Haşa ve kella!

Bütün mesele kesin ve yakin bir iman aslında... Gerisi kitaplarımızda kayıtlıdır; bu gibi insanlara ne muamelesi yapılması gerektiği, sözlerine ve kitaplarına nasıl mesafe koyacağımız, neslimizi ve ehlimizi bunların şerrinden nasıl muhafaza edeceğimiz. Bizim meselemiz bu olmalıdır. Zira rüzgarımız gitmiştir ve bunlarla mücadele edecek alimlerimiz azdır, cemaatlerimizin ve vakıflarımızın daha önemli işleri(!) vardır. Allah(cc) nasılsa kitabını koruyacaktır, biz keyfimize bakabiliriz!

Allah(cc) ve Rasul’üne(sas) itaat ve muhabbet elbette kalbi imanlı dolu insanların vasfıdır. Bunlardan birini diğerinden ayırmaya kalkmak, dindeki yerlerini sorgulamak, kalplerdeki muhabbetine saldırmak, -bizzat veya cemaat olarak- Allah’a(cc), Rasul’üne ve dini mubini İslam’a savaş açmaktır.

‘Ya ama hadisler de bazen sahih olmuyor’, ‘Ebu Hanife de adam ben de adamım’ gibi şeytanın sağ sinyalini gördüğünüzde kalbinizi, kulaklarınızı ve ehlinizi uzak tutun; ey Allah’ın(cc) kulları kurtuluş ve esenlik Allah’ın(cc)Kitabı ve Rasul’ünün sünnetindedir. Bunlara sarılmak dünyada hayata, ahirette cennete tutunmaktır.

Hayır. Rabb'ine yemin olsun, onlar aralarında çıkan meselelerde seni hakem tayin etmedikleri, senin verdiğin hüküm konusunda içlerinde bir sıkıntı duymayacak derecede tam bir teslimiyetle teslim olmadıkları sürece iman etmiş sayılamazlar. (Nisa 65)

13 Ekim 2017

Savaş ve umut

İnsanoğlu daha dünyaya gelmeden bilgisi gelmiş ve kan döküp fesat çıkaracağı bilinmişti. Kabil’den bu yana kan dökmeye devam ediyoruz ve bunun kıyamete kadar son bulmayacağı da malum. Savaşsız bir dünya romantik bir hayalden ibarettir ve çoğunlukla sömürge ülkelerinde halkların tesellisi olarak gündeme gelir. Müstekbir zalimler için zaten savaşların bitmesi onların da sonu olacağından düşünmek bile istemezler, zira kanla beslenen bu vampirler için savaş besin kaynağıdır.

Müslümanlar içinse savaşın hoşumuza gitmeyen bi şey olduğunu (bakara 216) bildiren ayetten de anladığımız üzere savaş pek insanoğlunun seveceği bir şey değildir ancak fıtratı tahrif olanlar müstesna! Hayır ve şerrin keyiflere tabi olmadığını da buraya ekleyerek devam edelim.

Hulasa biz savaşı sevmeyiz, istemeyiz ancak başımıza gelirse de sabreder ve mücadeleye devam ederiz. Büyük günahların birinin de savaştan kaçmak olduğunu biliriz.

Savaş özellikle günümüzde kitle imha silahları sebebiyle adaletini kaybetmiştir. Masumların korunmadığı ve herhangi bir hukukun geçerli olmadığı savaş dönemlerinde halklar büyük acılara muhatap oldular ve halen olmaya devam ediyorlar. Sahipsiz Müslüman yurtlarının tarumar edilmesiyle Müslüman halkların katliam ve sürgünlerle sistematik soykırımlarıyla karşı karşıya olduğu bir devirde herhalde kimse savaşın iyi bir şey olduğunu savunmayacaktır. Elbette savunma ve varlığını muhafaza için saldırma gibi temel savaş gereklerini istisna tutuyorum.

Güncel haberlerin peşpeşe görüntülerini gözlerimize soktuğu bu adaletsiz ve hukuksuz savaşların insanları ne büyük ızdıraplarla boğduğunu görüyoruz. Can verenlerin kurtuldu kabul edileceği bir zillet ve meskenet devrindeyiz.

Temel insani refleks olarak hepimiz yaşamak isteriz. Daha da ilerisi aile ve yakın çevremizden başlayarak yurtlarımızın halklarının yok edilmesini göze alamayız.Sukunet içindekulluğunu ikame etmek arzusu hiçte garipsenmeyecek bir temennidir.

Yakınımızda olması ve bizleri de direkt etkilemesi sebebiyle Suriye örneği karşımızda ders gibi duruyor. Sürgünler ve ölümlerle yıllarını geçiren bu halkın sığındıkları ülkelerde muhatap oldukları zillet ayrı bir musibet iken, yurtlarında kalmayı tercih edenlerin bombalardan korunmak ve belki de normal bir hayat sürebilmek için ne kadar küçük olsa da bir umut ışığına ihtiyaçları elle tutulur derecede coğrafyayı kaplıyor.

Savaştan önceki hayatlarını hayıfla arayanlar hiçte az değilken bizim bunları kınamak gibi bir lüksümüz yoktur. Bedel ödeyenlerin ve kan dökenlerin seyredenlerden daha çok konuşma hakkının olduğunu tartışmaya bile gerek yok. Uzaktan hoş gelen yalnız davulun sesi değil, aynı zamanda bombaların ve mermilerin de sesi uzaktan hoş geliyor olabilir.

Fakat gerçek hayatta savaş film setlerinden oldukça farklıdır…

Umuda gelince özellikle çaresiz bir girdaba tutulmuş gibi savaşın pençesindeki ülkelerde hayatta kalmak ve geleceğe dair hayaller kurabilmek için her türlü umut geçer akçedir. Herşeyini kaybetse de umudunu yitirmediği sürece insanoğlu bir gün bir yerde ayağa kalkar ve kendine ait olanı yeniden ister ve alır. Bunun ömürlerle ve nesillerle de alakası pek azdır. Bazen geri dönüşler kısa sürerken, büyük yıkımlardan sonraki dönüşler nesiller boyu sürebilmektedir. Devirlerden devirlere aktarılagelenve nesilden nesle devredilen davalar için bu pek zor bir iş değildir. Dünya kurulalı beri bu günler insanlar arasında dönüp durmaktadır. (Ali İmran 140)

Filistin’de en çok şaşırdığım şeylerden biri, çocukların ve gençlerin bir dizi oyuncusu hayranlığı idi. Öyle ya hayatın işgal altında, her gün öldürülüyorsun, hanen başına yıkılıyor, mescidlerine izinsiz giremiyorsun, temel insani hayat standartlarından neredeyse tamamen mahrumsun ama bir dizi oyuncusunun hele de tamamını hiç izlemediğin bir hikayenin hayali kahramanının hayranısın. Yeterince garip evet ama onlar bunu düşünmüyorlardı, bütün mesele senaryo gereği de olsa onların işgalci düşmanına dışarda bir el kurşun atmıştı. Tanıdık ve sevilen bir el…

İşte umudun insanı nasıl ve nerelere bağlayabileceğine dair şahit olduğum en ilginç örneklerden biri bu idi.

Evet savaş iyi bir yol değil, işgaller ve katliamlar yaşamayanlar için masal gibi, sürgünler ve vatansızlık bir roman adına benziyor olabilir ama hayata tutunmak ve sevilecek şeyleri sevmek, kayıplara kederlenmek, sahip olduklarını özlemek çok insani ve masum duygular. Anlamaya çalışmak en iyisi…

27 Eylül 2017

Küçük düşünüyorum

Modern dünyanın biz insanlara sunduğu hayat tarzı ve bizim aslında yaşamak istediğimiz hayat düzeni arasındaki makas açıldıkça seçmekte ve duruş tayin etmekte zorlandığımız bir vakıa. İstemediğimiz şeyleri kabullenmek, tolerans göstermek bir yana bizzat biz onları yaşamak zorunda kalabiliyoruz.

Büyük olayları ya da büyük toplumları hayal ettiğimiz şekle büründürmek hayalden öteye geçemiyor ve biz bunu kabullenmekte ya da bu gerçeğe inanmakta zorluk çekiyoruz. Bir bakıma hepimiz biraz hayalperestiz ama bunu da kabullenemediğimizden kendimize ütopik isimler yakıştırıyoruz.
Kurguladığımız bu hayali dünyada kendimize layık gördüğümüz ve tabii ki senaryosunu kendimiz yazdığımız rolü gayet başarılı biir şekilde ortaya koyuyoruz. Orta oyunumuz bir de çevremizden alkış aldı mı değmesin kimseler keyfimize; bizden iyisi zor bulunur zaten!

Sorumlu olmadığımız ve dünya da ya da ahirette hakkında hesaba çekilmeyeceğimiz o kadar çok meşgalemiz var ki, bunlardan bir kısmından kurtulsak belki de en çok şikayet ettiğimiz vakit derdimiz yahut stres gibi çağdaş rahatsızlıklarımız son bulacak. Bütün mesele bu meşguliyetlerimizin gerçekten hakkında hesaba çekileceğimiz konular olup olmadığını doğru tayin etmekten ibaret aslında. Ve tabi ki buna önce kendimiz inanacağız, inandığımız gibi de pratiğe dökeceğiz ki netice alabilelim.

Her birimiz kendi çapında çok değerli ve eşi benzeri olmayan insanlarız, bu konuda sanırım kimseyle ihtilafımız yoktur. Ancak gücümüzü biraz abarttığımız da pek tartışılmayacak kadar net olarak ortadadır.

Sıradan bir insan ve kendi halinde bir müslüman olarak dünyanın seyrini etkileme şansımız olmadı pekte olacak gibi görünmüyor. Bu biraz ergen devrimci hayali olarak gençlerde yaşamaya devam etse de hayatın getirdikleriyle götürdükleri arasında denge kurabilmiş olanlar bu cevval fikir fırtınasının ancak baştan saç götürmeye yarayan bir etki yaptığını bilirler.

Öyleyse boş işlerle uğraşmaktan biraz kaçınmak ve kendi çap ve gücümüze uygun ve kesin olarak hakkında hesaba çekileceğimizden emin olduğumuz konularla ilgilenmek gayet akıllıca bir iştir.
Dünyası hakkında bu hassasiyeti hemen herkes edinmiştir de din hususunda pek genel bir duruşumuz yoktur. Mesela hakkında hepimizin fert fert hesaba çekileceğinden kimsenin kuşkusu olmayan konulara en net örnek namazdır yahut oruçtur. Bunlara göstermediğimiz hassasiyeti dünyaya İslam davetini ulaştırmaya hatta adalet götürmeye kalkışarak telafi edeceğimizi sanmamız büyük bir gaflettir.

Sözün kısası; hepimiz küçük düşünerek kendi işimize bakabilirsek dünyamız için olduğu kadar ahiretimizi için de hayırlı olacaktır.

Kendimiz ve ailemiz için elde edeceğimiz hayırlar hakkında hesaba çekileceğimiz en önemli işlerdendir. Ehlimizi cehennem ateşinden korumak hususunda mazeretimizin olması ihtimali çok azdır.

Bu sebeplerle küçük düşünüyorum ve büyük konular yerine küçük şeylerle uğraşıyorum. Kendim ve sevdiklerim için temennim budur:Hesaba çekilmeyeceğim işlerle meşgul olmaktan Allah'a sığınırım, hesaba çekileceğim işlerle amel etmeyi umuyor ve istiyorum...

18 Nisan 2017

Taassup Belimizi Büktü

Fitnelerin ana kaynaklarından biri olan kavmiyetcilik veya kabilecilik gibi asabiyetleri körü körüne savunmak anlamında ıstılahımızda yer alan taassup, giderek dermansız bir hastalık gibi tüm yapılarımıza sızdı ve iğrenç bir bakteri gibi ele geçirdiği unsurlarımızı kendine asker edinerek bizimle savaşmaya devam ediyor.

Geçtiğimiz hicri asrın başlarında kavmiyetçilik hastalığımız dışardan yapılan müdahalelerle uzuvlarımızın bedenden kopmasına kadar ilerlemişti. Ancak o kadar teslim olduk ki bu mikroba, kopan organlarımız da içten içe envai türden asabiyetlerle kavgaya, dağılmaya ve yok olmaya mahkum oldu.

Hani biz ‘müslümanlar bir bedenin azaları’ idik ya, işte o minvalde bakınca halimize ortaya her bir uzvu bir başka köşeye düşmüş ve kendi yaralarıyla kıvranan başsız bir beden görüyoruz.

Bu vahim tablonun sonucu olarakta acı, kan ve gözyaşı semtimizden eksik olmuyor...

Hal bu ise, bizden beklenen en normal davranış iyileşmek ve bütünleşmek için gayret etmek olmalıyken ortaya koyduğumuz duruş ve özellikle birbirimize karşı sergilediğimiz kardeşlik hukukuna sığmaz tavır, aslında daha kötüsünü hak etmişken Allah’ın rahmeti ve lütfuyle bu halimizin devam ettiğini bir kere daha itiraf etmek zorundayız. Hak etmediğimiz nimetler ve rahatlıklar içinde yüzerken, şükrünü eda etmekten aciz kaldığımız imkanları kullanmaya bile tenezzül etmezken, kendi iç dünyamızdaki pişmanlık duygusunu birbirimize saldırarak bastırmaya çalışıyoruz.

Hepimiz bir diğerinin ne kadar az iman ettiği, ne kadar az salih amel ve ne çok günah işlediği, ne kadar kötü müslüman olduğuyla meşgulüz. Cemaatlerimiz ve hocalarımız tartışılmaz en önemli aidiyet duygularımızı temsil ediyorlar. En doğru olan biziz, kesinlikle!

İçimizden bir zümreye göre kendilerinden başka herkes zaten kafir. Biraz derin sorguladığımızda neredeyse her grubun böyle düşündüğünü ya da gönlünde gizlediği gerçeğin bu olduğunu görmek mümkün.

Bir gruba göre ise iman ve tahkiki imandan daha önemli bir mesele yok, olamaz. Halbuki her grubumuza göre en doğru şekilde iman eden yine kendi grubu olduğundan bu noktada da anlaşma sağlanamıyor.

Bir başka gruba göre zikir ve nefis tezkiyesi ile meşgul olup nefsini kurtarmaktan daha önemli bir vazifemiz yoktur. Ancak bunu da ancak her grubun şeyhine tabi olunarak yapmak mümkün yoksa kurtulmak hayal oluyor.

Bir diğerine göre elinde silah olmayan zaten baştan kaybetmiştir. Herkes silaha sarılmalı ve savaşmalıdır yoksa kurtuluş mümkün değildir. Bunu da tabii ki yine herkesin kendi grubuyla yapması gerekiyor yoksa cihad bile olmuyor.

Tabii ki ayrılıklarımız bunlardan ibaret değil, saymaya devam etsek kimbilir daha kaç çeşit İslami yapı ve düşünce var. Her bir grup ya da fikir yapısının ayrıca kendi içinde de sayısız türlere ayrıştığını hepimiz biliyoruz.

Onların partisine oy vermeyenleri tekfir edenler, şeyhlerine bağlanmayanı şeytanın müridi ilan edenler, lliderlerine beyat etmeyeni cahiliye ölümüyle öldürenler ve hatta kafir gördüğü için şehadet kelimesini söylerken bir mü’minin başını kesenler...

Tabii ki hepimizin Kur’an ve Sünnet’ten sayısız delilleri var.

Bazılarımıza göre Nebi(sas), kuşu ölün bir çocuğa taziyeye giden bir şefkat abidesi iken bir başkasına göre elinde mızrakla Uhud meydanında bizzat eliyle müşrik öldüren bir mücahid, bir diğerine göre ise O, tüm vaktini tevbe ile geçiren, namaz kılmaktan ayakları şişen muhteşem bir abid kul, çok iyi bir eş ve baba olarak tanıyanlarımız da var tabii ki.

Hepimiz kendi yaramıza merhem olan dermanı O’nun eczanesinden alıyoruz ve bunda bir sorun yok hatta yapmamız gereken de bu zaten. Ancak O’nu ve dinini elimizdekinden ve bizim hoşumuza gidenden ibaret saymamız en büyük hatamız.

Bu noktada en büyük sorumluluk ve vebal elbetteki cemaatlerin liderlerine ve hocalarına, daha ıstılahi ifadesiyle alimlere ve emir sahiplerine düşüyor.

Herşeye rağmen alimlerimizden, hocalarımızdan umutluyuz, umutlu olmak zorundayız; onlar bizi toparlayacak, birleştirecek ve hayra davet edecek olanlar, onlar bizim yolumuzu aydınlatan kandiller olacaklar. Kendilerine hürmet etmeyi marifet sayacağız ki onlar bize rehberlik marifeti gösterebilsinler.


İslam’ın en büyük garipliği; bu dinin önderlerinin acziyeti ve bu dinin evlatlarının cehaletidir. Bu garabetten kurtulmadan başka birşeyden kurtulmamız mümkün görünmüyor.

16 Mart 2017

Avrupa Rüyasının Sonu

Yüzyıllık bir uykunun sonundayız, uyanınca rüyalar da bitecek fakat uyanmamak için direniyoruz. Biraz okula gitmek istemediği ama mecbur olduğu için zorla uyandırılan, ödevlerini bitirmemiş, uykusunu alamamış, mahmur gözlerini açmamak için direnen, mızmız ve haylaz bir talebe gibiyiz. Gözlerimizi tam olarak açtığımızda bize uykuyu sevdiren o güzel rüyanın da sona ereceğini bal gibi biliyoruz.

Uyumak, dünyaya yenilmektir; batıya teslim olmak, kontrolünü kaybetmek, sorumluluklardan kaçmak ve en önemlisi rüyalarla avunmaktır. Sadık olmayan ve gerçekleşme ihtimali de bulunmayan rüyalar...

Uyumak; Avrupa Birliği’ne, Birleşmiş Milletler’e ve Nato’ya inanmaktır.

Uyumak; tek dişi kalmış bir canavara aşık olmaktır.

Uyumak; batılı ve batıl rüyalar görmektir.

Uyumak; insan olmanın ve kul olmanın gereklerini yerine getirmemektir.

Uyumak; zulme gözünü kapatmak, mazlumları duymamak, coğrafyamızda patlayan bombaları ninni olarak algılamaktır.

Uyumak; bilinçsiz hareketler yapmak, anlaşılmaz sözler mırıldanmak ve sağa mı sola mı döndüğünden bile haberdar olmamaktır.

Şimdi tıpkı Amerikan rüyasından uyandırılmamız gibi bir kere daha uyandırılıyoruz. Amerikan rüyasından uyanmak, işgaller ve ardından verdiğimiz milyonlarca cana, yıkılan ülkelerimize, yok edilen nesillerimize ve yağmalanan zenginliklerimize mal oldu.

Aklı selim sahibi olanlarımız, bu rüyaları hiç görmeyenlerimiz için sorun yok, onlar zaten uyanıktılar ve hala uyanıklar. Ama halklarımızın büyük çoğunluğunun batının süslenmiş vahşi cazibesine kapıldığı gerçeğini gözardı edemeyiz.

Uyumakta ısrar etmenin faydası yok, zira bu döşek batılının ve onlar artık ayaklarımızdan çekiştirerek hatta gerekirse sürüyerek bizi uyandıracaklar ki bundan dolayı belki de gelecek nesillerimiz çokça Allah’a hamdedecekler, kimbilir...

Batının geldiği noktayı sadece idarecilerinin politik hevesleri ya da geçici birtakım gelişmeler zannetmek vahim bir hata olur. Avrupalı halklar zannettiğimiz kadar gelişmiş ya da medeni değillerdir. Çok uzun zaman aralarında yaşadıktan sonra söyleyebileceğim şey şudur ki, eğer devletlerinin onlara vereceği cezalardan korkmasalar hiç bir kurala ya da ahlaki norma uymazlar. Avrupa, uzun yıllar mezhep savaşlarıyla sarsılmış ve dinden biraz da kiliselerin sömürü ve tecavüzleri sebebiyle tiksinmiş bir kitledir. Büyük çoğunluğu için tek değer yargısı paradır. Örneğin bir Hollandalı işçi için en önemli gerçek haftasonu evine bir kasa bira ile gidip gidemeyeceğidir. O bira kasası için çalışır, oy verir ya da vermez ama o kasa varsa sorun yoktur.

Akademik çevreleri tekdüze bir çizgide yalpalamadan ilerlemeyi marifet sayarlar. Yıllar önce Polonya’dan İngiltere’ye kadar bir geniş çerçevede ‘faizsiz ekonomi’ modelini tartışırlarken hasbelkader İslam’ın yeryüzünde tek faizsiz sistem emreden ekonomik model olması hasebiyle bu ‘fikri’ temsilen bir dizi programa katılmıştım. Hemen hepsi İslam’ın modelinin ideal olduğunda birleşmiş ama bunu yüksek sesle dillendirmeye cesaret bile edememişlerdi.

Avrupalı politikacılar lider değillerdir; bizim anladığımız manada bir liderlik herhalde Hitler’le birlikte son bulmuştur. Dün hiç adını duymadığınız biri, yarın bir ülkeyi yönetir, iyi de becerir mesela, ama bir bakmışsınız bir başkası onun yerini almış gidenin esamesi okunmuyor. Bunu en basit anlatan şey ise yürüyen bir sistemlerinin olmasıdır. Tren gibi sabit bir hat üstünde ilerleyen, arada sadece dur-kalk yapması gereken bir yolculuktadır Avrupa politikası, bu yüzden de kimin ön koltukta oturduğu çok önemli değildir.

Tabii ki onlarda da arada sorunlar çıkmıyor değil. Yine Hollanda’da 2002 yılı seçimleri arifesinde yaşananlar bunun güzel bir örneği idi. Aşırı sağcı, monarşi ve Avrupa Birliği karşıtı bir politikacı olan Pim Fortuyn seçimlere mutlak galibiyet ihtimaliyle giriyordu. Tüm anketlere göre 9 gün sonra ülkenin kaderi değişecek hatta AB’nin temeline dinamit konulacaktı. Tam o gün yani seçimlere 9 gün kala, Pim Fortuyn devlet radyosundaki röportajından çıktı ve henüz bahçedeyken bir Hollandalı tarafından vurularak öldürüldü. Katil komşularının anlattığına göre çok iyiliksever, sempatik ve kimseye zararı olmayan kendi halinde bir adamdı. Şimdilerse cezası bitti ve özgür hatta. Ama Pim yok edildi ve ülke hatta AB kurtarıldı.

Son seçimlerde yine o günlerdekine benzer bir manzara vardı ama aynı senaryoyu uygulamak uygunsuz olacağından yeni bir malzeme bulundu. Türkiye ile kriz sağ seçmenin gönlünü okşamak için bulunmaz bir fırsattı. Bakanlara yapılan muameleler ve üstüne Fas asıllı belediye başkanının seçimlerden bir kaç gün önce, bakan Kaya’nın etrafındaki 12 korumanın ne tür silahlar taşıdıklarını bilmediklerinden, ellerini bellerine atmaları durumunda tamamının öldürülmesi izninin/talimatının verildiğini açıklaması çok ‘yerinde’ bir hamleydi. Çevresindeki 12 koruma öldürülürken bakanın ne olacağını sorgulamaya gerek yoktu. Uluslararası hukuk dediğiniz nedir ki? Adamlar 9 gün sonra ülkeye başbakan olacak birini temizlemişken hemde!

Neyse ki ucuz atlatıldı ve kimse ölmedi o gece.

Artık bu Avrupa’nın bize uyanın diye salladığı son tekmeden sonra hala ve ısrarla bir Avrupalı değerlere inanarak uyumaya devam etmek isteyenlere iyi uykular dilemekten başka elden gelen birşey yok.

Biraz akıl ve biraz hamiyyet duygusu sahibi herkes ülkesine ve bu topraklara nasıl bir yön verilmesi gerektiğini idrak edecektir.


Kalkmak düşmeden önceki haline geri dönmektir, uyanmak sadece gözlerini açmak değil yatağından fırlamaktır.

27 Ocak 2017

Adalet Herşeyin Temelidir

Allah(cc)’ın adıyla; Rahman ve Rahim’dir ki yarattıklarının yeryüzünde çıkardığı ve çıkaracağı fesadın ve döktüğü ve dökeceği kanlara, işleyeceği zulümlere rağmen rahmetiyle dünyanın devranını devam ettirendir. Kalemi yaratan ve onunla yazı yazmayı belleten(Alak 3) Allah, emanetinin taşıyıcıları olarak zalim ve cahil oluşumuza rağmen ahirimizde rahmetiyle muamele etmesini umduğumuzdur ki O’ndan umudunu kesenin başka bir yardımcısı olmadığı gibi herhangi bir nasibi de yoktur... (Yusuf 87)

Salat ve selam; hidayet rehberimiz, dünyada ve ahirette peşinden gitmekten gayrı hedefimiz olmayan, sünnet ve şefaat sahibi Muhammed(sas)’e, ashabına ve kıyamete kadar onların yolu üzere yürümeye iman ile azmeden salih mü’minlerin üzerine olsun.

Şüphesiz bütün sözler ve yazılar, tıpkı namazlar ve diğer ibadetler gibi tıpkı hayatımız ve ölümümüz gibi alemlerin rabbi Allah(cc) içindir. (En’am 162)

Orada onların duaları: 'Ey Allah'ım! Senin şanın pek yücedir!' demektir. Aralarındaki dilekleri de 'selâm'dır. Dualarının sonu ise: 'Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun' (sözü)dür. (Yunus 10)

Yeryüzünün en karmaşık devresinde değiliz, zulümler ve ölümlerin de zirve yaptığı çok zamanlar geldi ve geçti. Bizden öncekiler arasında hemen her konuda bizi hayrette bırakacak hadiseler yaşandı ve dünyanın düzeni devam etti ve yıldızlar semada asılı kandiller gibi alemi süslediler. Ne hendeklere doldurulup yakılan halklar ne de aralarındaki henüz süt çağındayken ateşlere atılan bebekler bitmedi, dünya durdukça da bitmeyecek! Demir taraklarla etleri bedenlerinden taranarak ayrılanlar ve testerelerle başları kesilenler de Allah(cc)’ın kullarıydılar.

Allah(cc), aramızdan şehitler edinmeyi murad ettiğinde (Ali İmran 140) bu günleri insanlar arasında dolaştırıp duracak ve bizden öncekilerin başına gelenler bizim de başımıza gelecek ki cennet yolları açılsın... (Bakara 214)

Dünyanın sevinçleri de acıları da geçicidir ve asıl mutluluk yurdu ancak ve sadece ahirette elde edilebileceğine olan imanımız bizim başkalarından en büyük farkımızdır.

Ve fakat biz de insanız, zaaflarımızın en büyüğü hayatımızdır. Onu devam ettirmek ve kendimize göre güzelleştirmek bizi insan yapan yanımız olarak ölünceye kadar çıkmayacak bir huyumuzdur. Hatta bir kaç dakika sonra üzerine yağacak bomba ve mermilerle son nefesini vermeyi bekleyen herhangi bir savaşçı da yattığı siperin rahatlığını azami ölçüde sağlamaya gayret edecektir.

Kendimizi ve hayatımızı emniyet altına almamızla da bitmeyen sorunlarımızın ikincisi ise sevdiklerimizin korunması ve kollanması için elimizden geleni yapma gayreti göstermektir.

Dünyada var oluşumuzdan bugüne tüm imar faaliyetlerimiz ve gelişmelerimiz aslında kendimizi ve sevdiklerimizi emniyete alma hedefine matuftur. Ferdi olarak bunu temin etmemizin fıtri olarak en tabii gereği içinde bulunduğumuz toplumun adalet temelleri üzerine bina edilmiş bir sosyal düzen ile idare ediliyor olması geliyor.

Adaletin tesis edilemediği toplumlarda kimse emniyet içinde olamayacaktır. Yaratılışımız gereği taşımakla yükümlü olduğumuz heveslerimiz ve dizginlediğimiz ihtiraslarımız fesadın ve haksızlıkların kaynağı olsalar da vazgeçilmez insani vasıflarımızdır. Hepimiz insanlar olarak yaratıldık ve o hal üzre can vereceğiz, içimizden kimse yaşarken bu halden çıkamayacak yani hiçbirimiz melek olamayacağız.

Bu girişten sonra adalet mefhumunu öncelikle ıstılahi manası ile anlamaya çalışalım. İslam’da adalet kavramı temel olarak itikadi bir meseledir zira Allah(cc)’in Esmau’l Husna’sından biri de el-Adl’dır. Bu esmayı el-Adil şeklinde nakledenler olsa da Tirmizi’de rivayet edilen meşhur esma hadisinde el-Adl olarak zikredilmektedir. Kelime diğer esmalarda karşımıza çıkan sıfat yahut ism-i fail formatlarında değil bizzat isim olarak Allah(cc) için zikredilmektedir. Bu da bu esmaya çok daha özel bir bakışı mecburi hale getiriyor.

Adl esması, mutlak adalet sahibinin adaleti kendine isim olarak alması ile adaletin değerinin en güzel ifadesidir. Adalet denilince akla O(cc) gelmelidir! Allah(cc) mutlak adildir ve asla zulmetmez(Yunus 44, Enfal 51), adil olanları sever(Maide 42, Hucurat 9) ve zalimleri sevmez(Ali İmran 57, Şura 40).

Adalet zulmün zıddıdır. Zulüm kelimesinde, incitme, can yakma manası vardır. Zulmetmeyerek herkese hakkını vermek, hakları hikmet ve maslahata uygun olarak yerine koymak da adalet demektir.

Zulüm konusunu uzun uzun detaylandırmak konumuzu dağıtabilir endişesi ile konunun hassasiyetini anlatan ve bırakın zalim olmayı zalimlere meyletmeyi bile şiddetle yasaklayan Allah(cc)’in şu uyarısını idrak etmeye çalışalım:

Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz. (Hud 113)

Esasen Allah(cc)’in yeryüzünde insanlar ve diğer canlılar için adaleti tesis etmek maksadıyla peygamberler ve kitaplar gönderdiğini ve indirdiğini bilmek bile adaletin gerek dünya gerekse ahiret için ne derece ehemmiyetli olduğunu anlamamızı kolaylaştıracaktır.

Adaleti temin etmek dinin en temel hedefidir(Hadid 25). Öyle ki müslüman, adil insandır denilse uygun olur. Allah(cc)’a karşı adil olmak O’na hiçbir varlığı eş koşmadan yalnız O’na kulluk etmektir yani Kitab-i Kerim’ine mutlak tabiiyyettir. Rasulullah(sas)’e karşı adalet ise hayat rehberi olarak O’nu tayin etmek ve başkasının söz ve fiillerine asla O’nunkiyle eşdeğer görmemektir yani sünnetine sarılmak ve O’nun getirdiklerine teslim olmaktır. Müslümanlara karşı adalet, onları kardeş bilmek ve bu kardeşliğin yüklediği her türlü ferdi ve ictimai sorumlulukları yerine getirmektir. Sair insanlara karşı adalet, düşmanlık edip saldırmadıkları sürece onların ellimizden ve dilimizden emin olmaları ve insan olmaları hasebiyle Allah(cc)’in davetine muhatap olarak onlara yaklaşmamız ve güzel muamele etmemizdir.

İslam devlet düzeninde adalet, hukuk önünde herkese eşit davranmak, kültür, bilgi ve mevki farklılıklarından dolayı insanlara başka başka davranmamak demektir. Herkesi taşıdıkları tüm isim ve sıfatlardan önce birer Allah(cc) kulu olarak gören İslam sistemi hukukta adalet konusunu temelden çözmektedir. Sultanla gedayı yanyana saf tuttururken de onları dizdize mahkemede kadı önünde yere çöktürürken de insan fıtratına en uygun ve en ideal sistem olmasının ve tabii ki adaleti tesis ve temin edebilecek en mükemmel sistem olmasının da işaretini sunuyor.

İslam toplumunda her fert, tüm sıfat ve lakaplarının üstünde kuldur, Allah(cc)’ın kulu! Bu en kesin manada dünyada yapılan her türlü muamelenin ahirette Allah(cc) katında ortaya konulacağı ve adaletin yerini bulacağının garantisidir. Buna iman eden bir toplumda kulların birbirlerine zulmetmeleri akıl alacak iş değildir. Tüm ideal uygulamalarına rağmen elbette dünyada tesis edilemeyen adalet mutlaka ahirette yerini bulacaktır. Fakat bu mutlak sonuç bize dünyada adaleti tesis etmekten ve bu uğurda mücadele etmekten alıkoymamalıdır çünkü adalet için atılan her adımın Allah(cc) nezdinde mükafatı hesapsız ve sınırsızdır.

Her hak sahibine hakkını vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkı alınacaktır. (Tirmizi)

Bize İslam, ahirette boynuzsuz koçun hakkının boynuzludan alınacağını öğretti. Bununla hedefi bizim koçların kavgalarını takip ederek boynuzluları korumamızı tembihlemek değil bizlerin yani insanoğlunun dahası müslümanların muamele ve hatta kavgalarında bile adalete riayet etmeleri gerektiğini öğretmekti. Ve adaletten sapmaların cezasız kalmayacağını hatırlatmak...

Adalet mefhumunu anlarken eşitlik ile karıştırmamakta oldukça önemlidir. Eşitlik her zaman adalet değilken adalet aslında en muhteşem eşitliktir. Bir ekmeği bir babayiğit pehlivan ile cılız bir adam arasında paylaştırırken her ikisine yarım ekmek olarak bölmek adalet olmayacaktır. Bir başka açıdan ise bir atın önüne et yığmakta adaletle muamele değildir.

Herkese hakkını ve hak olarak ona tayin edileni teslim etmektir adalet...

Allah(cc)’in insanları değişik sıfatlarda ve hallerde yaratması adalettir ve yine aynı şekilde zenginlerin mallarından zekat alınıp fakirlere verilmesi de adalettendir, bunu terketmek zulümdür.

Adaletin kişisel olarak tesis edilmesi için İslam’ın koyduğu temel ölçülerden biri de ‘kul hakkı’ kavramıdır. Zulmetmemek adaletin ilk adımı olunca kul hakkına riayet etmekte adaletin en değerli hizmetkarıdır. Evinde ya da sokaklarda münasebeti olan insanlara karşı kul haklarına riayet ederek muamele etmek İslam toplumunun en müstesna ıslah metodudur. Herkesin başına polis dikemezsiniz klişesini temin eden yöntem cezalar değil kul hakkı anlayışıdır.

İnsanların haklarını kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. (Şuara 183)
Ölçüyü tartıyı tam yapın ve insanların eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın. (Hud 85)

En basit örneğiyle, kul hakkına titizlikle riayet eden bir müslüman hatalı sollama yaptığında korkuttuğu ya da rahatsız ettiği belki de hiç tanımadığı bir şahısla ahiret divanında muhakemeye tabi tutulacağını düşünür ve bu düşünce o an onu doğruya yönlendirmeye yeter. Misalleri çoğaltmadan yine en keskin uyarıyla anlamaya çalışalım: Allah’ın affetmeyeceği günah sadece şirk iken, kul hakkını da kula bırakması ve hatta şehitlik  veya kabul olunmuş bir hac yapanların bile ‘günahlarının kul hakkı hariç affedildiği’ vurgusu herşeyi anlatmaya yeterli.

Tarihimizin değişik devirlerinde genel olarak adaleti tesis edebildiğimizde payidar olmuş ve maalesef adaletten saptığımızda Allah(cc) bizi zayıf düşürmüş ve hatta zelil etmiştir. Bu konuda sahabeden başlayarak adaletle muamele hakkında destana dönüşen hatıralarımız olduğu gibi zulme bulaşarak utancımız olarak kayıtlara geçen olaylar da vardır.

Şunu kesin olarak bilelim ve gönül huzuruyla savunalım ki; İslam temel olarak adaleti emreder (Maide 8, Nisa 135, Nahl 90) ve adaleti mülkün yani devletin ve milletin temeli olarak görür. Hakim olduğu beldelerde ve hatta gayri müslim ülkelerde insanlığa adalet ve onun tabii sonucu olarak müreffeh ve huzurlu bir hayat sunmuştur.

İnsanların dinlerini ve canlarını emniyete almak, nesilllerini ve mallarını korumak bu dinin temel hedefleridir. Bu temeller tesis edildiği içindir ki yüzyıllar boyu islam idaresinde kalan memleketlerde insanların dinleri, dilleri ve adetleri kaybolmamış, nesilleri ve malları kendilerine ait olarak kalmıştır. Bir de aksi halde kalan yani gayri müslimlerin idaresine geçen yurtlarımıza bakın ki oralarda müslümanlara reva görülen katliamlar, sürgünler ve yasaklar olmuştur; nesiller yok edilmiş, mallar yağmalanmış, din yasaklanmış  ve canlar yakılmıştır.

Adalet bizim Mevla’mızın adıdır; yolumuzun adı, dinimizin sıfatı, dünyamızın ve ahiretimizin felahı ona bağlıdır. Biz adaletin savaşçıları olmakla ve adil şahitler olarak hayat sürüp gerektiğinde adalet için hayatımızı vermekle emrolunanlarız.

Herşeye rağmen, hayatta kaldığımız sürece topraklarımızın bir gün emniyet ve adalet yurdu olacağından umudumuzu kesmeyeceğiz! Yağmurlar toprağı sulamaya devam ettikçe her yeşeren tohum, bizim için dünyaya bir müjde ahirete ise bir iman tazeleme vesiledir.

Umut dediysem öylesine değil; biz kıyamete kadar devam edecek bir dinin ahirette de yüzü gülenlerinden olmayı kasdediyoruz, biz kazanacağız, başka bir ihtimal yok, olmayacakta! (Mu’minun 1) İmanımız umudumuzdur bizim, onu kaybetmedikçe hiçbir kavgayı kaybetmeyeceğiz!

Tarih şahit; biz yaptık onlar yıktı, dünya yıkılana kadar da öyle devam edecek, bu fani alem nihayete erdiğinde sevinen biz olacağız... Şehirlerimizi yerle yeksan edecekler, nesillerimizi ekin gibi biçecekler ama biz öldürmekle bitmeyeceğiz, çünkü şehidlerin ölmediğine iman ediyoruz; nefes almayan, kalbi atmayan, yürümeyen, konuşmayan, bedeninde hiçbir bildiğimiz hayat emaresi kalmayan adamların yaşadığına iman ediyoruz biz! Dahası rızıklandırılmaya devam ettiklerine de iman ediyoruz! (Ali İmran 169)

‘Bu günler insanlar arasında dönüp duracak(Ali İmran 140)’ yazgısı mutlaktır, değiştirmeye ne Amerika ne Rusya ne İran ne Çin ne de Avrupa güç yetiremeyecek, devran bir gün mutlaka bizim olacak...

Onların bitirdik sandığı devirlerde dünyanın hiç beklemedikleri köşelerinden yine biz çıkacağız ve yeneceğiz onları, kaçamayacaklar sondan! Onlara rahat yüzü vermeyeceğiz, batılın ve zalimlerin kabuslarında bizim adlarımız dolaşacak, en mutlu hayallari bizsiz bir dünya olanların dünyasını karartacağız! Zalimlerin kabusu olmaya devam edeceğiz!

Onlara ve bize karşı savaşmayan tüm insanlara yalnız adalet vadediyoruz...

Hiç objektif olamayacağız ve hiç tarafsız değiliz ve olmaya da niyetimiz yok! Hadise ve insanları dinimiz mihengiyle tartarız ve mutlaka iman edenlerden yana olmak durumundayız. Ve biz adaletin tarafındayız! Haksızlık kimden gelirse gelsin karşısında olacağız, kardeşimiz zulmettiğinde ona mani olmayı ona yardım etmek olarak bilen bir ümmetiz. Zalimlere bizden de olsa payanda olmayacağız! Mazlumlara bizden olmasalar da sahip çıkacak ve haklarını savunacağız.

Allah(cc)’tan her birimiz için yüreklerimizde taşıdığımız maksada ulaşmayı nasip etmesini diliyorum.


Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan hakimler ve adaletle şahidlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe götürmesin. Adıl olun, o takvaya en yakın olandır. Allah’dan korkun. Çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Maide 8)

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...