Kargaya yavrusunun şahin göründüğünü biz uydurmuşuzdur. Karga nasıl göründüğüne bakmaz halbuki yavrusunun... Annedir ve olay bitmiştir! Yavrunun herşeyi tatlı ve güzeldir.
Anneleri farklı kılan nedir diye çok düşünüyorum...
Yaratan bize kendinden sıfatlar vermiş. O Semi'dir, biz de işitiriz. O Basar'dır, biz de görürüz. O Hayy'dır, biz de yaşarız. O Muhalefet'un lil-Havadis'tir, biz de birbirimizden mutlaka bir yönümüzle ayrıyız. O Alemlerin Rabb'idir, biz sahip olduklarımızın efendileri... Bu örnekleri uzatabildiğiniz kadar uzatın, sonuçta ortaya çıkan O'nun bize kendi sıfatlarından birer parça verdiğidir. Bütün bu sıfatlar herhangi bir cinsiyet ayrımı olmaksızın herkese verilmiştir. Bir tek sıfat var ki o sadece annelere özeldir.
Sadece ve yalnızca annelerin bağrında yaratılır yavrular!
Ve yavrularını en çok hep anneler sever, en çok anneler düşünür, en çok anneler ağlar. Kimsenin gönlü bir anne kadar rikkat sahibi olamaz evladına karşı ve kimsenin kulakları onunkiler kadar hassas olamaz, gözleri onunki gibi göremez.
Bir çocuğa en çok anne sahip çıkar, görür, gözetir ve adeta hayatını kuşatır. İstemeden ihtiyaçlarını bilen odur, sormadan cevaplayan ve mutlaka ama mutlaka sonsuz ve sınırsız sevecek olan annedir.
Tıpkı Mevla’nın kullarına olan merhameti gibidir anne merhameti, kızsa da verir, cezalandırsa da yine onun bağrında yaralar sarılır ve ağlanır. Rahim esmasının en büyük tecellisi anneden evlada tevcih edildiği içindir ki çocuğun barındığı anne karnındaki mustesna organa ‘rahim’ adı verilir.
Ve annelerin herşeyi güzeldir ve belki de herşeyin en güzelini anneler yapar. Annelerin hüneri evlatlarına olan merhamet ve muhabbetlerinde gizlidir. O hünerle ortaya çıkardıkları dünyanın en basit yemeği de olsa tadı bir daha başkası tarafından taklit edilemeyecek kadar güzeldir.
Güzel yemek yoktur, annenin yemeğine benzeyen yemek vardır..
Ve çocuklar..
Herbiri bir annenin ciğerparesi, herbiri bir başka güzel.
Çocuk çiçek, çocuk sevgi, çocuk umut, çocuk hayat demek.
Çocuk sabır, çocuk hasret, çocuk gülücük, çocuk gözyaşı demek.
Çocuk can, çocuk canan, çocuk yâr, çocuk yaren demek.
Çocuk anne, çocuk baba, çocuk kardeş, çocuk arkadaş demek.
Çocuk su, çocuk hava, çocuk ışık, çocuk nefes demek.
Çocuk fidan, çocuk yaprak, çocuk tomurcuk, çocuk meyve demek.
Çocuk anne kalbinden beslenen bir yavru demek.
Çocuk ılık bahar yağmurunun şekle bürünüp yürümesi demek.
Çocuk bir sabah esen tatlı esintinin yanakları okşaması demek.
Çocuk yüce dağlarda eriyen karın ovaya inmesi demek.
Çocuk mutluluk, çocuk huzur, çocuk aile demek.
Çocuk tarih, çocuk gelecek, çocuk bugün demek.
Çocuk sokak, çocuk şehir, çocuk ülke demek...
Çocuk dünya demek!
Çocuk dünyadaki herşey demek!
Bütün çocukların bir daha asla ellerine geçmeyecek olan o dönemi en güzel şekilde yaşamaya hakları var. Bütün çocukların annelerinin şefkat ve sevgisini doya doya hissetmeye hakları var. Bütün çocukların iyi eğitilmeye hakları var. Bütün çocukların öldürülmeme hakları var. Bütün çocukların büyüklerin savaşlarında arada ezilmeme hakları var. Oynamaya, gülmeye, sevilmeye hakları var.
Bütün çocukların çocuk olmaya hakları var. Filistinli, Çeçenistanlı, Iraklı ya da Suriyeli yahut nereli olurlarsa olsunlar bütün çocukların çocuk muamelesi görmeye hakları var. Bütün çocukların doyuncaya kadar yemeye, canları istediği kadar içmeye hakları var. Bazan bir yemeği beğenmeyip gül dudaklarını bükmeye hakları var. Bütün çocukların elbise beğenmemeye, birini çıkartıp diğerini giymeye hakları var.
Bütün çocukların annesinin elinden tutarak yürümeye hakları var!
Bütün çocukların canları yandığında 'anne' diye çığlık atmaya hakları var.
Bütün çocukların şeker yemeye, bisiklete binmeye, oyuncaklardan bir dünya kurmaya hakları var.
Bütün çocukların nazlanmaya hakları var!
Her çocuk güzeldir aslında, olay güzel anne olabilmekte.
‘Her doğan fıtrat üzere doğar, bundan sonra annesi ve babası onu ya Yahudi, ya Hristiyan, yahut Mecusi olarak yetiştirirler.’ (Sahih-i Muslim – 4803)
Fıtrat, yani yaratılıştaki mahiyeti itibariyle her insan lekesiz, tertemiz ve imana en müsait bir haldedir.
10 Kasım 2012
Kırmızı ışıkta durmak caiz midir?
Dünyada bir müslüman için aslolanın dinini ikame etmek -yaşamak ve yaşanmasına engel olan gerekçelerden uzak olmak- olduğunu hatırlayarak söze başlayalım. Her ne gerekçe ile olursa olsun dinini yaşayabileceği bir ortam edinmek de bu anlamda her müslümanın kişisel bir sorumluluğudur. Gayr-i müslim bir ülkede ikamet etme durumunda bulunan müslümanların bile nerede ne şekilde dinlerini ikame edecekleri konusunda üzerlerine düşeni yapmaları beklenir. Örnek olarak namazın cemaat ile ikamesi için mescidler inşa etmek yahut çocuklarını islam üzere yetiştirmek gibi..
Bunun yanısıra böyle bir ülkede yaşayan müslümanların tabi oldukları hukuk ile alakalı dinlerinden kaynaklanan bazı sınırlamalara ya da serbestliklere de muhatab olmaları kaçınılmazdır. Şunu hemen tespit ederek sözlerimize devam edelim: Bir müslüman anlaşmalı olarak (pasaport ve vize ile ya da vatandaşlığına geçerek) bir gayr-i müslim ülkede ikamet ederse, bu şahsın o ülkenin asayiş ve sair kanunlarına tabi olması sebebiyle ortaya çıkan durumlarda İslam gayet net ve açık hükümler belirlemiştir.
Basit bir örnek verelim: Cuma namazına yetişmek için arabasıyla yolculuk eden bir müslüman; 'ben cumaya gidiyorum, yetişemezsem iadesi de yok' diyerek yolculuk sırasında karşılaştığı kırmızı ışıklara uymayabilir mi? Bunu yaparsa iyi bir iş mi yapmış olur? Hiçbir ilmihal kitabında cumaya giderken trafik kurallarına uyma ile ilgili bir fetva bulamayabilirsiniz. Ama bu dinin temelinde en önemli olan kuralın kul hakkı olduğunu bilirseniz bu bile yeter konuyu anlamaya! Bir tek kişiyi rahatsız etmeniz ve onun hakkını çiğnemeniz hele de bu kişi gayr-i müslim ise ve helalleşme imkanı bulmanız da oldukça zorsa cuma namazını kaçırmaktan çok daha büyük bir tehlikenin işaretidir. Ayrıyeten sebeb olduğunuz bu durumdan dolayı müslümanların geneli hakkında bir olumsuz kanaatin oluşması durumunda ise daha büyük bir vebal altına girersiniz. Sizin kural çiğnediğinizi gören birinin 'işte müslümanlar böyle, işte İslam böyle bir din' demesine sebep olmanın vebali bir ömür kılacağınız cumaların getireceği hayrı örtebilir!
Hanefi mezhebinin 19. yüzyılın başlarında yaşamış önemli alimlerinden İbn-i Abidin(vefatı 1836) bu konuda şu fetvayı verir: Gayrı müslim ülkelerde, onların kanunlarına itaat etmek (karşı gelmemek) zarureti vardır. Mallarına, canlarına, ırzlarına saldırmak asla caiz değildir. (Reddu'l Muhtar)
Yine onun hocalarından Abdulğani Nablusi de benzer bir fetva verir: Hükümet mubah bir işi yasak ederse, bu emre itaat vacip olur. Kendini tehlikeye atmak caiz olmaz! (Hadika)
Muhammed Hadimi de nerdeyse aynı cümle ile konuyu bağlar: Hükümetin emrettiği her mubahı yapmak millete vacip olur. (Berika)
Bütün bu fetvalar mubahlar konusundadır, bunların dışında İslam'ın kesin hükmü bulunan haramlarda hiç kimseye, hiç bir ortamda itaat edilemez! Dinini ya da dininin kesin bir hükmünü çiğnemeye davet edilen bir müslümanın itaati onun felaketi olur.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün elbette. Yalan söyleyen ya da resmi bir kurumu dolandıran müslümanın vebali sadece kendi üzerinde kalmamakta ve İslam'ın ve müslümanların genelinin adının lekelenmesine sebep olmaktaysa sonuçlarına ahirette katlanmak durumundadır. İşte bizim için asıl 'fitne' budur!
Sözün burasında 'fitne' kelimesini incelemekte ve doğru olarak anlamakta fayda var. Fitne; topraktan çıkarılan altın gibi kıymetli madenlerin içine karıştıkları diğer değersiz şeylerden arınmaları için ateşte eritilmeleri manasına gelir. Bu işlem sonucunda altın eriyip akar ve ayrılır diğerlerinden... Dindeki manasına gelince; kısaca imtihan demektir. Anarşi, bozgunculuk, günah, şirk, bela ve daha başka manalara gelirse de, ekseriya bölücülük, bozgunculuk anlamında kullanılır. Abdulğani Nablusi fitneyi şöyle tarif eder: Fitne, Müslümanlar arasında bölücülük yapmak, onları sıkıntıya, zarara, günaha sokmak, insanları isyana kışkırtmak demektir. (Hadika) İmam Birgivi de Tarikat-ı Muhammediye adlı eserinde fitneyi böyle tarif eder.
Bu tarifle fitnenin sözlük manası arasında tatlı nüansı görmemek elde değil! Ateşe atılan altın, gereksiz ve değersiz olanlardan ayrılır. Fitneye muhatap olan insanların ise içlerindeki altın değerinde olanlar ayrılır, ortaya çıkarlar! Sıradan olanlar ise ateşi gördüklerinde daha da sıradanlaşır... Sonuç güzel görünse de fitne asla istenecek bir durum değildir. Ateşe atılarak imtihan edilmeyi hiçbir insan elbette tercih etmeyecektir. Bu sebeple islam 'fitne'yi haram kılmıştır! Ne maksatla olursa olsun insanları bir konuda zorlamak insan fıtratına ters düştüğünden asla tavsiye edilmez. Aksine ikna ve iman yolu gösterilerek teklifde bulunmak daha uygundur. Hatta bu sebeple İslam, fitnenin ortadan kaldırılması için savaşmayı bile emretmiştir. (Bakara, 193) İnsanların arasını bozmak haram olunca; insan ile Allah(cc)'ın arasını bozmak için 'fitne' ise haliyle tamamen haram olur! Yine Kur'an-da 'fitne' adam öldürmekten daha çirkin görülerek (Bakara, 191) müslümanların uzak durmaları emredilmiştir. Hadislerde ise 'fitne' çıkaranlara lanetler okuyan Peygamberimiz (sav), bizi uyanık olmaya davet eder.
Fitne ile savaş arasında yakın bir dostluk vardır. Fitnecilerin temel amacı insanları birbirine karşı kışkırtarak savaşmalarını sağlamak ve bu yolla kendi menfaatlerine ya da iktidarlarına zemin hazırlamaktır. Akl-ı selim sahibi her müslüman başkalarının kendi emellerine ulaşmak için yaktıkları 'fitne' ateşine düşmemeli, İslam'ın ve müslümanların adını ve güvenliğini ön planda tutmalıdır.
İslam; insanların can, akıl, mal, nesil ve dinlerini korumayı görev edinmektir. Bunların sağlanabilmesi için ise yine şu temel kuralları tesis eder:
1. İyiliklerin yayılması,
2. Kötülüklerin önlenmesi,
3. Emanetlerin ehline verilmesi,
4. Adaletin ihya edilmesi.
Bizim olacaksa anayasamızın temelleri bunlar olacaktır.
İslam'ın gerektiğinde savaşı emrettiği noktalar da buralardır.
İslam, bir yerde iyiliklerin yayılmasına engel olanlar varsa o engeli kaldırmak için savaşmayı emreder. Bir müslüman bir garibana ekmek götürmüşse ve birileri o ekmeğin açların midelerine girmesine engel olursa onlarla savaşılır!
Yine İslam kötülükleri önlemek için de savaşmayı emreder. Gariban bir milletin memleketi işgal edilir, kadınlarına tecavüz edilir, malları yağmalanır ve nesilleri yokedilmek istenirken müslüman seyirci kalmaz!
Zulmün kimin tarafından yapıldığı ya da mazlumun ırkı ve dini sorulmaz! Meğer ki haksızlığı yapan müslüman ama bu zulme maruz kalan gayr-i müslim dahi olsa savaşılması gereken zalimdir! Onun müslümanlığı zulmüne rıza gösterilmesini gerektirmez. Müslüman zulme ve zalimlere meyletmez, onun yeri mazlumların yanıdır. Bu insani olduğu kadar da İslami bir vasıftır. Zaten İslam, vicdanlara hitap eden bir dindir... Merhamet ve savaşı bu kadar güzel bir incelikle başka kimse birleştiremez. Bizim savaşımızın sebebi de yine merhamettir çünkü!
Bugün yeryüzünde devam eden ve müslümanların da karıştığı bütün savaşları inceleyen herkes görecektir ki; bu savaşların çıkış sebebi müslümanlar olmamıştır. Aksine müslümanlar ya ihanete uğrayan ya da saldırıya uğrayan taraftırlar... İslamın merhametli bağrına hançer saplayanlar üzerlerine sıçrayan kandan neden şikayet ederler, anlamak mümkün değil! Halbuki hiçbir kasabın üzerine bulaşan kan kendisine ait olmadığı gibi, birilerinin ona haksızlık yaptığını da söylemek mümkün olmaz!
Biz müslümanlar Kur'an-da savaşı istememekle emrolunduk! Savaşa sebep olmamakla emrolunduk... Haddi aşmamak yani başkalarının sınırlarını çiğnememekle emrolunduk. Bu bizim pısırıklığımızdan ya da korkaklığımızdan değil elbette. Kainatın Sahibi öyle istedi, biz de itirazsız kabul ettik... Ancak saldırıya uğradığımızda da ne pahasına olursa olsun; kendimizi ve dinimizi savunuruz! Tıpkı dünyanın bütün mazlumlarını savunacağımız gibi. Hiç kimse bize felanca yerdeki savaşın bizi ilgilendirmeğini söyleyemez. Nerde bir gözyaşı ya da kan akıyorsa biz ondan sorumluyuz. Çünkü müslüman yeryüzünde Allah(cc)'ın halifesi olduğunu iddia eden insandır! Allah(cc), zulmü ve zalimleri sevmez, biz de sevmeyiz! Allah(cc), haddi aşanları sevmez, biz de sevmeyiz. Allah(cc) bozguncuları sevmez, biz de sevmeyiz... Kısacası Allah(cc)'ın sevmediklerini sevmeyiz...
Birilerinin keyfi uğruna; garibanların canlarına kıyılmasına, akıllarının zayi edilmesine, mallarının talan edilmesine, nesilllerinin yokedilmesine ve dinlerine saldırılmasına göz yummak müslümanların izzet ve şerefine ters düşer! Bu saldırıların bizzat müslümanlara yapılması durumunda ise kimse bizden öbür yanağımızı çevirmemizi beklememelidir...
Başlıkta sorduğumuz sorunun cevabı umarım anlaşılmıştır; evet, kırmızı ışıkta durmak caizdir..
Bunun yanısıra böyle bir ülkede yaşayan müslümanların tabi oldukları hukuk ile alakalı dinlerinden kaynaklanan bazı sınırlamalara ya da serbestliklere de muhatab olmaları kaçınılmazdır. Şunu hemen tespit ederek sözlerimize devam edelim: Bir müslüman anlaşmalı olarak (pasaport ve vize ile ya da vatandaşlığına geçerek) bir gayr-i müslim ülkede ikamet ederse, bu şahsın o ülkenin asayiş ve sair kanunlarına tabi olması sebebiyle ortaya çıkan durumlarda İslam gayet net ve açık hükümler belirlemiştir.
Basit bir örnek verelim: Cuma namazına yetişmek için arabasıyla yolculuk eden bir müslüman; 'ben cumaya gidiyorum, yetişemezsem iadesi de yok' diyerek yolculuk sırasında karşılaştığı kırmızı ışıklara uymayabilir mi? Bunu yaparsa iyi bir iş mi yapmış olur? Hiçbir ilmihal kitabında cumaya giderken trafik kurallarına uyma ile ilgili bir fetva bulamayabilirsiniz. Ama bu dinin temelinde en önemli olan kuralın kul hakkı olduğunu bilirseniz bu bile yeter konuyu anlamaya! Bir tek kişiyi rahatsız etmeniz ve onun hakkını çiğnemeniz hele de bu kişi gayr-i müslim ise ve helalleşme imkanı bulmanız da oldukça zorsa cuma namazını kaçırmaktan çok daha büyük bir tehlikenin işaretidir. Ayrıyeten sebeb olduğunuz bu durumdan dolayı müslümanların geneli hakkında bir olumsuz kanaatin oluşması durumunda ise daha büyük bir vebal altına girersiniz. Sizin kural çiğnediğinizi gören birinin 'işte müslümanlar böyle, işte İslam böyle bir din' demesine sebep olmanın vebali bir ömür kılacağınız cumaların getireceği hayrı örtebilir!
Hanefi mezhebinin 19. yüzyılın başlarında yaşamış önemli alimlerinden İbn-i Abidin(vefatı 1836) bu konuda şu fetvayı verir: Gayrı müslim ülkelerde, onların kanunlarına itaat etmek (karşı gelmemek) zarureti vardır. Mallarına, canlarına, ırzlarına saldırmak asla caiz değildir. (Reddu'l Muhtar)
Yine onun hocalarından Abdulğani Nablusi de benzer bir fetva verir: Hükümet mubah bir işi yasak ederse, bu emre itaat vacip olur. Kendini tehlikeye atmak caiz olmaz! (Hadika)
Muhammed Hadimi de nerdeyse aynı cümle ile konuyu bağlar: Hükümetin emrettiği her mubahı yapmak millete vacip olur. (Berika)
Bütün bu fetvalar mubahlar konusundadır, bunların dışında İslam'ın kesin hükmü bulunan haramlarda hiç kimseye, hiç bir ortamda itaat edilemez! Dinini ya da dininin kesin bir hükmünü çiğnemeye davet edilen bir müslümanın itaati onun felaketi olur.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün elbette. Yalan söyleyen ya da resmi bir kurumu dolandıran müslümanın vebali sadece kendi üzerinde kalmamakta ve İslam'ın ve müslümanların genelinin adının lekelenmesine sebep olmaktaysa sonuçlarına ahirette katlanmak durumundadır. İşte bizim için asıl 'fitne' budur!
Sözün burasında 'fitne' kelimesini incelemekte ve doğru olarak anlamakta fayda var. Fitne; topraktan çıkarılan altın gibi kıymetli madenlerin içine karıştıkları diğer değersiz şeylerden arınmaları için ateşte eritilmeleri manasına gelir. Bu işlem sonucunda altın eriyip akar ve ayrılır diğerlerinden... Dindeki manasına gelince; kısaca imtihan demektir. Anarşi, bozgunculuk, günah, şirk, bela ve daha başka manalara gelirse de, ekseriya bölücülük, bozgunculuk anlamında kullanılır. Abdulğani Nablusi fitneyi şöyle tarif eder: Fitne, Müslümanlar arasında bölücülük yapmak, onları sıkıntıya, zarara, günaha sokmak, insanları isyana kışkırtmak demektir. (Hadika) İmam Birgivi de Tarikat-ı Muhammediye adlı eserinde fitneyi böyle tarif eder.
Bu tarifle fitnenin sözlük manası arasında tatlı nüansı görmemek elde değil! Ateşe atılan altın, gereksiz ve değersiz olanlardan ayrılır. Fitneye muhatap olan insanların ise içlerindeki altın değerinde olanlar ayrılır, ortaya çıkarlar! Sıradan olanlar ise ateşi gördüklerinde daha da sıradanlaşır... Sonuç güzel görünse de fitne asla istenecek bir durum değildir. Ateşe atılarak imtihan edilmeyi hiçbir insan elbette tercih etmeyecektir. Bu sebeple islam 'fitne'yi haram kılmıştır! Ne maksatla olursa olsun insanları bir konuda zorlamak insan fıtratına ters düştüğünden asla tavsiye edilmez. Aksine ikna ve iman yolu gösterilerek teklifde bulunmak daha uygundur. Hatta bu sebeple İslam, fitnenin ortadan kaldırılması için savaşmayı bile emretmiştir. (Bakara, 193) İnsanların arasını bozmak haram olunca; insan ile Allah(cc)'ın arasını bozmak için 'fitne' ise haliyle tamamen haram olur! Yine Kur'an-da 'fitne' adam öldürmekten daha çirkin görülerek (Bakara, 191) müslümanların uzak durmaları emredilmiştir. Hadislerde ise 'fitne' çıkaranlara lanetler okuyan Peygamberimiz (sav), bizi uyanık olmaya davet eder.
Fitne ile savaş arasında yakın bir dostluk vardır. Fitnecilerin temel amacı insanları birbirine karşı kışkırtarak savaşmalarını sağlamak ve bu yolla kendi menfaatlerine ya da iktidarlarına zemin hazırlamaktır. Akl-ı selim sahibi her müslüman başkalarının kendi emellerine ulaşmak için yaktıkları 'fitne' ateşine düşmemeli, İslam'ın ve müslümanların adını ve güvenliğini ön planda tutmalıdır.
İslam; insanların can, akıl, mal, nesil ve dinlerini korumayı görev edinmektir. Bunların sağlanabilmesi için ise yine şu temel kuralları tesis eder:
1. İyiliklerin yayılması,
2. Kötülüklerin önlenmesi,
3. Emanetlerin ehline verilmesi,
4. Adaletin ihya edilmesi.
Bizim olacaksa anayasamızın temelleri bunlar olacaktır.
İslam'ın gerektiğinde savaşı emrettiği noktalar da buralardır.
İslam, bir yerde iyiliklerin yayılmasına engel olanlar varsa o engeli kaldırmak için savaşmayı emreder. Bir müslüman bir garibana ekmek götürmüşse ve birileri o ekmeğin açların midelerine girmesine engel olursa onlarla savaşılır!
Yine İslam kötülükleri önlemek için de savaşmayı emreder. Gariban bir milletin memleketi işgal edilir, kadınlarına tecavüz edilir, malları yağmalanır ve nesilleri yokedilmek istenirken müslüman seyirci kalmaz!
Zulmün kimin tarafından yapıldığı ya da mazlumun ırkı ve dini sorulmaz! Meğer ki haksızlığı yapan müslüman ama bu zulme maruz kalan gayr-i müslim dahi olsa savaşılması gereken zalimdir! Onun müslümanlığı zulmüne rıza gösterilmesini gerektirmez. Müslüman zulme ve zalimlere meyletmez, onun yeri mazlumların yanıdır. Bu insani olduğu kadar da İslami bir vasıftır. Zaten İslam, vicdanlara hitap eden bir dindir... Merhamet ve savaşı bu kadar güzel bir incelikle başka kimse birleştiremez. Bizim savaşımızın sebebi de yine merhamettir çünkü!
Bugün yeryüzünde devam eden ve müslümanların da karıştığı bütün savaşları inceleyen herkes görecektir ki; bu savaşların çıkış sebebi müslümanlar olmamıştır. Aksine müslümanlar ya ihanete uğrayan ya da saldırıya uğrayan taraftırlar... İslamın merhametli bağrına hançer saplayanlar üzerlerine sıçrayan kandan neden şikayet ederler, anlamak mümkün değil! Halbuki hiçbir kasabın üzerine bulaşan kan kendisine ait olmadığı gibi, birilerinin ona haksızlık yaptığını da söylemek mümkün olmaz!
Biz müslümanlar Kur'an-da savaşı istememekle emrolunduk! Savaşa sebep olmamakla emrolunduk... Haddi aşmamak yani başkalarının sınırlarını çiğnememekle emrolunduk. Bu bizim pısırıklığımızdan ya da korkaklığımızdan değil elbette. Kainatın Sahibi öyle istedi, biz de itirazsız kabul ettik... Ancak saldırıya uğradığımızda da ne pahasına olursa olsun; kendimizi ve dinimizi savunuruz! Tıpkı dünyanın bütün mazlumlarını savunacağımız gibi. Hiç kimse bize felanca yerdeki savaşın bizi ilgilendirmeğini söyleyemez. Nerde bir gözyaşı ya da kan akıyorsa biz ondan sorumluyuz. Çünkü müslüman yeryüzünde Allah(cc)'ın halifesi olduğunu iddia eden insandır! Allah(cc), zulmü ve zalimleri sevmez, biz de sevmeyiz! Allah(cc), haddi aşanları sevmez, biz de sevmeyiz. Allah(cc) bozguncuları sevmez, biz de sevmeyiz... Kısacası Allah(cc)'ın sevmediklerini sevmeyiz...
Birilerinin keyfi uğruna; garibanların canlarına kıyılmasına, akıllarının zayi edilmesine, mallarının talan edilmesine, nesilllerinin yokedilmesine ve dinlerine saldırılmasına göz yummak müslümanların izzet ve şerefine ters düşer! Bu saldırıların bizzat müslümanlara yapılması durumunda ise kimse bizden öbür yanağımızı çevirmemizi beklememelidir...
Başlıkta sorduğumuz sorunun cevabı umarım anlaşılmıştır; evet, kırmızı ışıkta durmak caizdir..
03 Kasım 2012
Tehlikeye atmak mı dediniz?
Hicri takvim 52. yılı (bazı tarihçiler 50 veya 55 olduğunu kaydederler) gösterdiğinde islam orduları Kostantıniyye'yi kuşatmıştı.. Hayatlarını Allah'ın dinine adamış sahabeler Sevgili(sav)'nin Rabb'ine irtihalinden sonra Medine'de durmayıp en uzak seferlere kadar katılmışlardı ki; Kostantıniyye seferi de bunlardan biridir. Ebu Eyyub Halid bin Zeyd(ra) ya da bizim bildiğimiz adıyla Eyyub el-Ensari de bu orduya katılan erlerden biri idi.
Sefere katılanlardan Ebu İmran şöyle anlatıyor:
Biz Kostantiniyye seferindeydik. Mısır ordusunun başında Ukbe bin Amir vardı. Şam ordusunun başında Fudale bin Ubeyd vardı. Kostantiniyye’den büyük bir ordu çıkarak saf tuttu. Biz de onlarla savaşmak üzere saf tuttuk. Müslümanlardan bir kişi Rumlara hücumda bulundu; onların arasına tek başına daldı, sonra dönerek geri geldi. Halk o kişiye bağırarak, 'Subhanallah! Bu kişi kendi eliyle kendisini tehlikeye attı' dediler ve Bakara suresinin 195. ayetini okudular.
Bu sözler karşısında Ebu Eyyub el-Ensari ayağa kalktı ve 'Ey İnsanlar! Siz bu ayeti yanlış anlıyorsunuz. Halbuki bu ayet biz Ensar hakkında nazil oldu' dedi. Devamla 'Allah dinini aziz kıldıktan ve yardımcılarını çoğalttıktan sonra biz de Peygamber’den gizli olarak bir kısmımız diğerine ‘Bizim mallarımız tamamen gitti. Biz mallarımızın arasında bulunsak, zayi olan mallarımızı yeniden kazansak ne güzel olur!' dedik. Bunun üzerine Allah Teâlâ 'Allah yolunda mallarınızı sarf ediniz. Fakat kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin, çünkü Allah iyilik edenleri sever' (Bakara 195) ayetini bizim yanlışımızı reddetmek maksadıyla indirdi. Böylece anlaşıldı ki, cihadı terk edip mallarımızla uğraşmak bizi tehlikeye sürükleyecek bir davranıştır.' Bu sebepledir ki sahabenin tamamı gibi Ebu Eyyub el-Ensari de, ölünceye kadar Allah yolunda savaştı.
Tehlike büyük bir ordunun üstüne şehid olmayı göze alarak hatta kesin olarak bilerek yürümek ve saldırmak değil, cihadı terkederek toprağa ve hayvanlara kapılıp yerinde oturmaktır.
Gerek ordular karşı karşıya gelip savaşlar çıktığında gerekse müslümanlar mustaz'af konumlara düşüp ezilip horlandıklarında mucahid yiğitleri şehadetii göze alıp düşmana saldırmazlarsa ümmetin selameti neyle temin edilebilir ki? Yahut nedir bu insanlardaki şehadet korkusu? Neden şehid olmaktan ictinab edelim ki?
Güç ve kuvvet ile zafer kazanmak bu ümmetin şiarından değildir aksine az topluluklarla büyük orduları mağlub etmek İbrahimî milletlerin sünnetidir. Bunun en mustesna sebebi ise müslümanların şehid olmak için savaşmaları düşmanlarının ise savaştan sağ kurtulmak için gayret sarfetmeleridir.
... Allah'a kavuşacakları kanaatini taşıyanlar ise: 'Nice az topluluk vardır ki, Allah'ın izniyle, kalabalık topluluğa üstün gelmiştir. Allah da sabredenlerle beraberdir' dediler. (Bakara 249)
Evet müslümanlar için yeryüzünde iki güzelden başka biri ihtimal yoktur.
De ki: ' Allah'ın bizim için yazdığından başkası başımıza gelmez. O bizim dostumuzdur. Mü'minler yalnız Allah'a güvensinler.' (Tevbe 51)
De ki: 'Siz bize iki güzellikten biri dışında bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz? Bizse Allah'ın ya kendi katından veya bizim ellerimizle sizi bir azaba uğratmasını bekliyoruz. Haydi bekleyin, biz de sizinle birlikte beklemekteyiz!' (Tevbe 52)
Sefere katılanlardan Ebu İmran şöyle anlatıyor:
Biz Kostantiniyye seferindeydik. Mısır ordusunun başında Ukbe bin Amir vardı. Şam ordusunun başında Fudale bin Ubeyd vardı. Kostantiniyye’den büyük bir ordu çıkarak saf tuttu. Biz de onlarla savaşmak üzere saf tuttuk. Müslümanlardan bir kişi Rumlara hücumda bulundu; onların arasına tek başına daldı, sonra dönerek geri geldi. Halk o kişiye bağırarak, 'Subhanallah! Bu kişi kendi eliyle kendisini tehlikeye attı' dediler ve Bakara suresinin 195. ayetini okudular.
Bu sözler karşısında Ebu Eyyub el-Ensari ayağa kalktı ve 'Ey İnsanlar! Siz bu ayeti yanlış anlıyorsunuz. Halbuki bu ayet biz Ensar hakkında nazil oldu' dedi. Devamla 'Allah dinini aziz kıldıktan ve yardımcılarını çoğalttıktan sonra biz de Peygamber’den gizli olarak bir kısmımız diğerine ‘Bizim mallarımız tamamen gitti. Biz mallarımızın arasında bulunsak, zayi olan mallarımızı yeniden kazansak ne güzel olur!' dedik. Bunun üzerine Allah Teâlâ 'Allah yolunda mallarınızı sarf ediniz. Fakat kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin, çünkü Allah iyilik edenleri sever' (Bakara 195) ayetini bizim yanlışımızı reddetmek maksadıyla indirdi. Böylece anlaşıldı ki, cihadı terk edip mallarımızla uğraşmak bizi tehlikeye sürükleyecek bir davranıştır.' Bu sebepledir ki sahabenin tamamı gibi Ebu Eyyub el-Ensari de, ölünceye kadar Allah yolunda savaştı.
Tehlike büyük bir ordunun üstüne şehid olmayı göze alarak hatta kesin olarak bilerek yürümek ve saldırmak değil, cihadı terkederek toprağa ve hayvanlara kapılıp yerinde oturmaktır.
Gerek ordular karşı karşıya gelip savaşlar çıktığında gerekse müslümanlar mustaz'af konumlara düşüp ezilip horlandıklarında mucahid yiğitleri şehadetii göze alıp düşmana saldırmazlarsa ümmetin selameti neyle temin edilebilir ki? Yahut nedir bu insanlardaki şehadet korkusu? Neden şehid olmaktan ictinab edelim ki?
Güç ve kuvvet ile zafer kazanmak bu ümmetin şiarından değildir aksine az topluluklarla büyük orduları mağlub etmek İbrahimî milletlerin sünnetidir. Bunun en mustesna sebebi ise müslümanların şehid olmak için savaşmaları düşmanlarının ise savaştan sağ kurtulmak için gayret sarfetmeleridir.
... Allah'a kavuşacakları kanaatini taşıyanlar ise: 'Nice az topluluk vardır ki, Allah'ın izniyle, kalabalık topluluğa üstün gelmiştir. Allah da sabredenlerle beraberdir' dediler. (Bakara 249)
Evet müslümanlar için yeryüzünde iki güzelden başka biri ihtimal yoktur.
De ki: ' Allah'ın bizim için yazdığından başkası başımıza gelmez. O bizim dostumuzdur. Mü'minler yalnız Allah'a güvensinler.' (Tevbe 51)
De ki: 'Siz bize iki güzellikten biri dışında bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz? Bizse Allah'ın ya kendi katından veya bizim ellerimizle sizi bir azaba uğratmasını bekliyoruz. Haydi bekleyin, biz de sizinle birlikte beklemekteyiz!' (Tevbe 52)
02 Kasım 2012
Allah adına karar vermek!
İnsan olarak sürekli etrafımızda olan bitenle ilgili kararlar, hükümler vermekteyiz. Müslüman olarak ise çevremizde olanları vahiy kaynaklı bir literatürle okumak mecburiyetindeyiz. Özellikle mevzubahis olan kavramlar direk Allah Teala ile ilgili ise bu nokta çok daha önem kazanır. Zira O'nu kendisinin razı olduğu ile isimlendirmek, sıfatlandırmak veya tefekkür etmek şarttır.
İnsanların Allah Teala karşısındaki durumlarına gelince bunları da yine O'nun razı olduğu şekilde yapmak imanın bir gereğidir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken husus uhrevi ve dünyevi ya da zahir ve batın gibi iki ayrı yüzü olmasıdır. İnsanlar bizim gözümüzde yani dünyalık/zahide kimdirler ve ne ile isimlendirilirler sorıusunun cevabı yine vahiyden alınmalıdır.
Bu isimler hemen hepimizin bildiği mu'min, kafir veya munafık kavramlarıdır ki kendi içlerinde çoğalsalar da temelde bu üç sınıf vahyin insanları dünyada isimlendirme metodunun temelidir. Ahiretteki hallerini ise Allah Teala bilir!
Biz insanların dünyadaki hallerine, duruşlarına bakarak ve kalplerinde olanı Allah Teala'ya havale ederek bu isimlendirmelerden birisi ile muamele edebiliriz. İman ettiğini ifade eden ve bunun gereklerini yaptığını gözlemlediğimiz birinii mu'min olarak isimlendirirken aksini kafirlikle ifade ederiz. Ancak munafıklık kalbi bir durum olduğundan emin olamayacağımız için kullanmaktan imtina ederiz.
Takva sahibi bir mu'mine muttaki, salih amellerle yaşayana salih insan deriz. Kalblerde olanı ancak Allah Teala bilir.
Günümüzde çokça kullanılan iki kavram olan velayet ve şehadet ya da daha türkçesi velilik ve şehidlik tamamen Allah Teala'nın zatını ilgilendiren iki kavram olarak karşımıza çıkar. Zira veliyyullah manasında kullanılan Allah dostu diye tercüme ettiğimiz velilik makamının muhatabı bizzat Zat-ı Zu'l-Celal'dir.
Kabul etmemiz gerekir ki kimin kiminle dost olduğunu en o iki kişi bilir. Allah Teala'nın kiminle dost olduğunu da yalnız O ve O'nun vahiyle bildirdikleri bilebilir. Daha net ifadeyle, felanca zat velidir derken kastımız o kişinin Allah dostu olduğu ise bu büyük bir iddiadır. Hiçbirimizin elinde o zatın Allah Teala'nın dostu olduğuna dair vahiyle yahut başka bir yolla ulaşmış bir delilimiz yoktur. Öyleyse bu iddiada bulunabilme cesaretimizi kontrol etmemiz ve bundan sakınmamız gerekir.
Aynı şekilde şehidlik makamı ancak ve sadece vahiyle bildirildiğinde kesinleşen bir makamdır. Zira şehid, can verirken Allah rızasından başka maksadı olmadığına Allah'ın şahitlik ettiği kimsedir. Dolayısıyla kimse Allah adına karar verme ve bunu bilip ilan etme hakkına sahip değildir.
Bu konuda güzel bir örnek olarak Uhud savaşında büyük yararlıklar gösterdiği ve can verdiği halde Peygamber(sav)'in 'şehid değildir' dediği Kuzman isimli Medinelidir. Kuzman, Uhud için yola çıkan İslam ordusundan geri kalmış ve ancak Medineli kadınların onu kınamaları sonucu savaşa katılma kararı almış biridir. Yani Kuzman, Allah için değil Medinli kadınlar onu kınamasınlar için ölmüştür ve dolayısıyla şehid olmamıştır. Peygamber(sav) emriyle diğer şehidlerden ayrılmış ve Medine'ye yollanmıştır. Yani defnedilirken bile şehidlerin yanına defnedimemiştir.
Hz. Ömer(ra) savaşta ölenlere şehid diyenleri: Biz Peygamber(sav)'e bakardık o şehid derse biz de şehid derdik siz de şehiddir demeyin ancak umulur ki şehiddir deyin, diye uyarmıştır. Bunu şehiddir inşaallah şeklinde formüle ederek kullanmak takva ve hayanın gereğidir. Allah adına konuşmak veya karar vermek bize düşen bir iş değildir. Bırakalım zaten yeterince sorumluluğumuz varken bir de delilsiz Allah adına kararlar vermek gibi bir cesaret(!) göstermeyi..
'Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. Bütün işler O'na döndürülür. O'na kulluk et ve O'na dayan. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.' Hud - 123
İnsanların Allah Teala karşısındaki durumlarına gelince bunları da yine O'nun razı olduğu şekilde yapmak imanın bir gereğidir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken husus uhrevi ve dünyevi ya da zahir ve batın gibi iki ayrı yüzü olmasıdır. İnsanlar bizim gözümüzde yani dünyalık/zahide kimdirler ve ne ile isimlendirilirler sorıusunun cevabı yine vahiyden alınmalıdır.
Bu isimler hemen hepimizin bildiği mu'min, kafir veya munafık kavramlarıdır ki kendi içlerinde çoğalsalar da temelde bu üç sınıf vahyin insanları dünyada isimlendirme metodunun temelidir. Ahiretteki hallerini ise Allah Teala bilir!
Biz insanların dünyadaki hallerine, duruşlarına bakarak ve kalplerinde olanı Allah Teala'ya havale ederek bu isimlendirmelerden birisi ile muamele edebiliriz. İman ettiğini ifade eden ve bunun gereklerini yaptığını gözlemlediğimiz birinii mu'min olarak isimlendirirken aksini kafirlikle ifade ederiz. Ancak munafıklık kalbi bir durum olduğundan emin olamayacağımız için kullanmaktan imtina ederiz.
Takva sahibi bir mu'mine muttaki, salih amellerle yaşayana salih insan deriz. Kalblerde olanı ancak Allah Teala bilir.
Günümüzde çokça kullanılan iki kavram olan velayet ve şehadet ya da daha türkçesi velilik ve şehidlik tamamen Allah Teala'nın zatını ilgilendiren iki kavram olarak karşımıza çıkar. Zira veliyyullah manasında kullanılan Allah dostu diye tercüme ettiğimiz velilik makamının muhatabı bizzat Zat-ı Zu'l-Celal'dir.
Kabul etmemiz gerekir ki kimin kiminle dost olduğunu en o iki kişi bilir. Allah Teala'nın kiminle dost olduğunu da yalnız O ve O'nun vahiyle bildirdikleri bilebilir. Daha net ifadeyle, felanca zat velidir derken kastımız o kişinin Allah dostu olduğu ise bu büyük bir iddiadır. Hiçbirimizin elinde o zatın Allah Teala'nın dostu olduğuna dair vahiyle yahut başka bir yolla ulaşmış bir delilimiz yoktur. Öyleyse bu iddiada bulunabilme cesaretimizi kontrol etmemiz ve bundan sakınmamız gerekir.
Aynı şekilde şehidlik makamı ancak ve sadece vahiyle bildirildiğinde kesinleşen bir makamdır. Zira şehid, can verirken Allah rızasından başka maksadı olmadığına Allah'ın şahitlik ettiği kimsedir. Dolayısıyla kimse Allah adına karar verme ve bunu bilip ilan etme hakkına sahip değildir.
Bu konuda güzel bir örnek olarak Uhud savaşında büyük yararlıklar gösterdiği ve can verdiği halde Peygamber(sav)'in 'şehid değildir' dediği Kuzman isimli Medinelidir. Kuzman, Uhud için yola çıkan İslam ordusundan geri kalmış ve ancak Medineli kadınların onu kınamaları sonucu savaşa katılma kararı almış biridir. Yani Kuzman, Allah için değil Medinli kadınlar onu kınamasınlar için ölmüştür ve dolayısıyla şehid olmamıştır. Peygamber(sav) emriyle diğer şehidlerden ayrılmış ve Medine'ye yollanmıştır. Yani defnedilirken bile şehidlerin yanına defnedimemiştir.
Hz. Ömer(ra) savaşta ölenlere şehid diyenleri: Biz Peygamber(sav)'e bakardık o şehid derse biz de şehid derdik siz de şehiddir demeyin ancak umulur ki şehiddir deyin, diye uyarmıştır. Bunu şehiddir inşaallah şeklinde formüle ederek kullanmak takva ve hayanın gereğidir. Allah adına konuşmak veya karar vermek bize düşen bir iş değildir. Bırakalım zaten yeterince sorumluluğumuz varken bir de delilsiz Allah adına kararlar vermek gibi bir cesaret(!) göstermeyi..
'Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. Bütün işler O'na döndürülür. O'na kulluk et ve O'na dayan. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.' Hud - 123
21 Ekim 2012
101 - Karia
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
اَلْقَارِعَةُ
1- Korkunç olay!
Felaket, facia, ortalığı dağıtacak, tar-u mar edecek dehşetli an! Gürültüler koparacak bela...
مَاالْقَارِعَةُ
2- Korkunç olay nedir?
Bildiklerinin hepsini bir kenara koy zira bu onların hiçbirine benzemeyecek!
وَمَا اَدْريكَ مَاالْقَارِعَةُ
3- O korkunç olayın ne olduğunu anlayabilir misin?
Ne olduğunu, ne olacağını tahminle, fikirle, zanla, aklınla ya da sahip olduğun başka bir yetenekle anlayabileceğini mi düşünüyorsun?
يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ
4- O gün insanlar uçuşan kelebekler gibi olurlar.
Bataklıklar üzerinde sürüler halinde uçuşan sayısı belirsiz kelebekler, kanatlı karıncalar yahut pervaneler gibi basit ve çok ama o kadar hafif ve o kadar küçücük varlıklar olarak savrulacak insanlar!
وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ
5- Ve dağlar dağılmış yünler gibi olurlar.
Zannetmeki insanların bu hali onların cüssesinin küçüklüğündendir, hafifliğindendir; zira yeryüzünün en ağır kütleleleri olarak gördüğün dağlar bile o gün rüzgarda savrulup dağılan yünler gibi uçuşacaklar.
فَاَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازينُهُ
6- Kimin tartıları ağır gelirse,
O gün tartılmaya değer amelleri ağır gelenler, salih amelleri olanlar var ya işte onlar...
فَهُوَ فى عيشَةٍ رَاضِيَةٍ
7- O razı olunacak bir hayattadır.
Hoşlarına gidecek bir yaşantıyı elde edecekler, memnun olacakları bir hayata kavuşacaklar..
وَاَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازينُهُ
8- Ve kimin de tartıları hafif gelirse,
Kimin de tartılacak amelleri, salih amelleri hafif olursa, az ise...
فَاُمُّهُ هَاوِيَةٌ
9- Onun yeri cehennemin dibidir.
Onu sarıp sarmalayıp kucaklayacak olan, bağrına basacak olan, hem de hiç bırakmamak arzusuyla sahiplenecek olan bir çukurdur.
وَمَا اَدْريكَ مَاهِيَهْ
10- Onun ne olduğunu anlayabilir misin?
O da bildiklerine benzeyen ya da sahip olduğıun yeteneklerinle anlaşılacak bir yer değildir. Anlayabilir misin?
نَارٌ حَامِيَةٌ
11- Kızgın ateştir.
Ateşin kızgın olmayanı elbette yoktur, ancak bu ateşin şiddeti senin bildiklerinden de fazladır. Yahut cehennemde başka türden azaplar da vardır da bu kısmı en kızgın olan kısmıdır..
1 - Fatiha
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
1. Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismi ile...
O'nun ismiyle başlar ve O'nun Rahman ve Rahim olduğunu zikreder, hatırlatır. Rahman dünyaya ve varlıklara her türlü rahmeti yaratan olarak tecelli ettiğinin ifadesi iken; Rahim ismi ile kendinden kabul ettiği, kulu saydıklarına özel uhrevi rahmetleri ifade eder. İsim, bir şey hakkındaki bütün bilgi ve içeriği özetleyen kelime olmakla Allah lafzının başlanılan isim olarak seçilmesinden de bu lafzın O'nun hakkındaki herşeyi ihata eden bir kelime olduğu anlaşılır.
اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمينَ
2. Hamd alemlerin Rabb'i Allah'adır.
Hamd yani övgü ve senaların tamamı O'nun içindir. Alemlerin Rabb'ı olması zaten alemlerde O'nun kontrol ve idaresinde dışında hiçbir şeyin olamayacağını beyan eder. O'nun kontrolü dışında hiçbir şey yokken bir başkasının O'nun gibi övülmesi yahut hamde muhatap kabul edilmesi mümkün değildir. Rablik Fir'avn ve benzerlerinin de sahip olmak için ortaya çıktıkları bir sıfattır. Aynı şekilde hayatın idare ve düzenlemesini ifade eden rububiyet doğal olarak kabirde sorulacak ilk soru olarakta ortaya çıkar. Yaşadığı sürece kişinin kimi rab edindiği ahiretteki halinin ne olacağının en mühim balangıç noktasıdır. Bu anlamda 'men rabbuke' sorusu, iman ile küfrü ayıran bir beyan ile cevaplanacaktır. Rabbim Allah diyenlerle rabbi nefsi veya bir başkası olanlar arasında fark imandır. Hamdin rububiyet ile bize dönük alakası ise acziyet ve kulluk bilincidir.
اَلرَّحْمنِ الرَّحيمِ
3. Rahman ve Rahim.
Alemlerin rabbi olan Allah, Rahman ve Rahim'dir. Rabliği gerek Rahman ile dünyadaki bütün hadise ve yaratılmışlarla ortaya konduğu gibi ahirette de Rahim ile ortaya çıkacak ve eşitlik ile adalet kavramları Rahman ve Rahim ile anlaşılacaktır. Rahman, rablik ve diğer esmai ve sıfat tecellilerinde mu'min ile kafiri hatta canlı ile cansızı bile ayırt etmeden eşit olarak rahmet eylemektedir. Rahim ise amellerin karşılığını adalet ile verecek olandır.
مَالِكِ يَوْمِ الدّينِ
4. Din gününün sahibi.
Zira 'din günü' yani uhrevi açıdan mahşer günü yegane hükümdar O'dur. Bunda iman ve akıl sahipleri için en ufak bir tereddüt bile yoktur. Dünyevi açıdan ise O'nun dininin bi-hakkın uygulanması ve yaşanmasında da O'ndan başkasının hükümranlığı sözkonusu olmayacaktır. O gün de 'din günü'dür. O'nun Peygamber'i ve ashabı hangi konumda olurlarsa olsunlar hükümdar gibi değil kul gibi yaşamayı şiar edinmeleri ile dünyada 'din günü'nün pratik uygulamasına örneklik etmişlerdir.
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعينُ
5. Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.
Dünya ve ahiretin Rabb'i, Rahman ve Rahim olan Allah'tan başkasına ibadet sözkonusu olamaz ancak O'na kulluk edilir ki bunu istemek gerekir. Öğretilmiş bir duadır bu. İmandan kaynaklanan bir ilandır aynı zamanda. İbadet ve istiane yalnız O'nadır. Zira alemlerin Rabb'i O'dur. İbadetin temeli hayatın kurallarıdır. Yani helallar ve haramlar veya emirler ve yasaklar dediğimiz kurallarımızı kim koyuyor ve biz onun tayin ettikleriyle hayatımızı devam ettiriyorsak o bizim rabbimiz olur ve ona ibadet etmiş oluruz. Namaz yahut bir başka farzın da bu ibadet mentalitesindeki yeri böyledir. O emrettiyse yerine getirilir, yasakladıysa uzak durulur. Yalnız O'ndan istenir. İstemek, dua ve ibadetin halidir.
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقيمَ
6. Bizi sırat-ı mustaqime hidayet et.
Hidayet, bir yönlendirme veya bir işarettir ki bunun sahibi de Allah'tır. Sırat-ı Mustaqim ise en kısa anlamıyla hedefe götüren yoldur. Burada hedef O'nun rızası olunca istenen hidayet o rızaya götürecek olan yoldur. İstikamet sabit yön ifade ettiği gibi bizim yollarımız gibi rıza yolu da elbette engeller, engebeler, eziyetler ve hatta kazalarla imtihan olunan bir yoldur. Yani Sırat-ı Mustaqim doğru yöne götüren yoldur, fiziksel olarak bir düzlüğü ve rahatlığı ifade etmez.
صِرَاطَ الَّذينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَاالضَّالّينَ
7. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, ğadaba uğrayanların ve dalalete düşenlerin değil.
Bu yol kendilerine nimet verilenlerin yoludur. Onların kim olduğu ise Nisa suresinin 69. ayetinde izah edilmiştir: Nebiler, sıddıqler, şehidler ve salihler. Ğadaba uğrayanlar ve dalalete düşenlerin yolunu istemiyoruz yani onların hallerine düşmek istemiyoruz. Nedir o hal özetleyelim: Allah'ın dinini kendi hevesleri doğrultusunda yorumlayarak yasakları aşmak veya emirleri yoketmektir ki bu hal yahudilerin halidir ve sonuçları malumdur. Aynı şekilde hristiyanların gerek İsa ve gerekse annesi Meryem hakkındaki itikatleri ve dinlerinin bütün amellerini tatil etmeleri sebebiyledir ki onların hali de dalalete düşmeye örnek gösterilmiştir. Burada ğadabın dalaletten önce zikredilmesi diğerlerinin yani emir ve yasaklarla alay edenlerin halinin bunları yokedenlerden daha çirkin olduğuna da işarettir.
İstediğimizin ne olduğunu bilmek istemenin gerçek anlamıdır. Fatiha ile istediklerimiz bunlar olunca ve bunları sürekli namazlarda tekrarlayarak sürekli bir farkındalık hali gerçekleşmek durumundadır.
06 Ekim 2012
‘... siracen munira’
Bazı konular vardır aslında yazmayı ve üzerinde düşünmeyi bırakın gündeme gelmesi bile rahatsız edicidir. Ruhumuzun sinir uçlarını test eden, gönül dünyamızın okyanuslarında fırtınalar kopartan konular.
Delikanlılığın en deli devrinde kılıç elinde koşturan bir yiğit Mekke sokaklarından yıldırım gibi akmaktadır. Aldığı haber kanını dondurmuş ve genç bir yürek kılıcını kaptığı gibi meydana yürümüştür.. Kabe’ye yaklaştığında bir kutlu el bileğinden tutacak ve sadece ‘hayır’ diyecek ve bir anda Fırat’ın önüne kurulan bir baraj gibi duracak herşey.
Bu koşan Ali(ra)’dir, Mekke’nin reisi Ebu Talib’in oğlu! Onu durduran, bileğini tutup kılıcını indirten ise uğruna Mekke’yi bile yakabileceği peygamberi Muhammed(as)...
Ona ‘deli’ dediler, sihirbaz ve yalancı dediler. İnsanların en eminine hem de! Saldırdılar ve eziyetler ettiler. İnsanlar çok incittiler onu. Kabe’nin hemen yanıbaşında secdede iken başına deve işkembesi koymuşlardı o gün, Ali(ra)’nin yalınkılıç koştuğu, Fatıma(ra)’nın ‘babam’ feryatlarını Kabe’nin duyduğu bir gün. Yine de kılıçlar kınlarında kalacaktır.
Zira ‘savaş’ izni verilmemiştir. Ölünecek ama öldürülmeyecektir.
‘Bir gün bizlerle sizlerin arasında bir savaş çıktığında seni ben öldüreceğim’ diyen küstah müşriğe ‘hayır, o gün inşaallah ben seni öldüreceğim’ diyecektir Peygamber(as).. Ama o gün sadece diyecek ve her dediği doğru olduğu gibi günü geldiğinde bu dediğinin de doğru olduğu ortaya çıkacaktır.
Savaş meydanında ‘bana Muhammed(as)’i gösterin onu ben öldüreceğim’ diye böğürerek atını süren o zavallı adamın karşısına çıkmak isteyen ‘fedailer’ine ‘kenara çekilin, onu ben öldüreceğim’ diyecek ve yanındaki dostunun elinden aldığı kısa mızrağı ‘bismillah’ diyerek atacak ve tüm bedeni zırhlarla kaplı süvariyi boynundaki açıklıktan vurarak ‘saduq-ul va’d’ olduğunu bir kere daha gösterecektir.
Bir başka seferinde ise müslümanlara saldırmak için ordu toplayan ve şiirleriyle Peygamber(as)’i inciten bir adam için fedaileriyle oturduğu bir sohbet sırasında ‘bizi Ka’b’in dilinden kim kurtaracak’ diye soracak. Sıradağ gibi dizili yiğitlerden Muhammed bin Mesleme(ra) ayağa kalkıp; ‘Ey Allah’ın Rasulü, o adam çok iyi korunan bir kalede saklanmakta ve yanında korumalarıyla dolaşmaktadır, bana sizin hakkınızda kötü sözler söyleme izni verirseniz ben biiznillah onu sustururum’ diyecek ve gereken izin alınıp, Ka’b kandırılarak kalesinden dışarı çıkartılarak Muhammed bin Mesleme(ra) tarafından öldürülecektir.
Çünkü ‘savaş’ izni verilmiştir. İslamı ve müslümanları muhafaza etmek için gerekirse ölünecek ve öldürülecektir.
Yukarıda bahsettiğimiz durumların değişik şekillerde tekrarları sözkonusu olmuştur. Ancak Peygamber(as) ne Mekke’de zayıf olduğu için sahabesini savaştan uzak tutmuş ne de Medine’de güçlü olduğu için savaşmıştır. Bütün işleri gibi savaş ve barışta vahiy konrolündedir.
Gerektiğinde müdafaa gerektiğinde hücum yapılmış olup savaşın bütün yönlerine ve metodlarına başvurulmuştur. Hem kılıçlar bilenip zırhlar giyilmiş hem de geceler boyu namaz ve dualarla zafer istenmiştir.
Peygamber(as) bazan Bedir’de olduğu gibi hiç savaşa katılmamış ama bazan da Uhud’da olduğu gibi bizzat katılarak adam öldürmüştür. Bize düşen onu cici göstermeye çalışmak değil olduğu gibi anlamaya ve anlatmaya çalışmaktan ibarettir.
O rahmet ve savaş peygamberidir.
Bir köpek ve yavruları için ordusunun yoluna bekçi koyarak rahatsız edilmelerini engellediği gibi düşmanın üzerine ordular gönderip onları perişan etmelerini de emretmiştir. Bunları İslam’ı tatlı göstermek adına kimsenin gizlemesi yahut yokmuş gibi davranması mümkün olmadığı gibi risalet makamını da doğru anlamamaya ve hatta tahribe sebep olabilmektedir.
Günümüzde gerek müşriklerin gerekse mülhidlerin İslam’a ve Peygamber(as)’ine saldırıları aynen ilk zamanlardaki gibi devam etmektedir. O gün söylenenlerle bugünkiler arasında pek bir fark yoktur. Hatta çok büyük benzerlikler vardır. O gün bedbahtların ‘eğer güzel kadınlarla evlenmek için bu işe kalkıştıysan’ diye başlayan ve en güzel onlarca kadınla evlendirme vaadi ile biten ahmakça müşrik zanlarının bugün aynı ahmaklıkla bir başka kefere tarafından dile getiriliyor olması ‘küfür’ ve ‘şirk’ mentalitesinin bir adım bile mesafe alamadığının göstergesidir.
Ve fakat O(as)’nun verdiği cevapta halen güncelliğini korumaktadır hem de ilk gün söylendiği gibi:
‘Ey amca! Vallahi güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine bu tebliğden vazgeçmem! Ya Allah, bu dini hakim kılar, yahut ben bu uğurda helak olurum!" (İbn-i Hişam, 1-266 ve Taberi, 2-220)
Elbette benzer hadiselerde müslümanlar da benzer tepkiler vermeye devam edecektir. Pratikte Mekke benzeri bir ortamda yaşayan müslümanlar içlerinden çıkan Ali’lerin bileklerinden tutacak ve kılıçları kınlarına kan bulaşmadan geri döndüreceklerdir. Ancak ‘eğer bir gün aramızda bir savaş çıkarsa, karşıma çıktığında inşaallah seni ben öldüreceğim’ demekten de çekinmenin ya da bunu diyenleri kınamanın da bir anlamı olmadığı aşikardır.
Bizim, ‘müslümanlar hakkında kötü izlenim oluşturacağız’ endişesiyle Peygamber(as)’imize yapılan hakaretleri sineye çekmemizi bekleyenler, pısmış ve boyun eğmiş koca bir topluluğun ‘suyun üzerindeki saman çöpleri’ gibi hafife alınacağını unutmamalıdırlar.
Tabiidir ki herbirimiz bir Ali(ra) olamayacağız ve yine tabiidir ki Muhammed bin Mesleme(ra) kadar sadık fedailer olmanın yolu hep açık kalacaktır.
Asr-ı Saadet’te yaşanan hiçbir olay tarihi bir süs olsun için yaşanmamıştır. Yani eski keferelerin Kur’an için kullandıkları ‘eskilerin masalları’ ibaresini biz müslümanlar Peygamber(as) ve sahabesinin hatıraları için kullanacak kadar düşmeyeceğiz! Her hadisenin zaman ve zemine göre bize gösterdiklerini almaya ve uygulamaya devam edeceğiz. Zira biz yeryüzünde adaleti ayakta tutmanın ve adaletin şahitleri olmanın tek yolunun bu olduğunu biliyoruz.
O’nun ve sadık dostlarının izlerini bulup, olası tozlardan temizleyerek kendimiz ve nesillerimiz için istikamet tayin edeceğiz ve sonra yapılacak en doğru işi yapıp o izlere basarak yolumuzu bulacağız. Karanlıkla kavgası olanın dostu ve en büyük destekçisi, yardımcısı hiç şüphesiz ‘siracen munira’ olan Peygamber(as) olacaktır.
‘Ey peygamber! Biz seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı ve O'nun izniyle Allah'a çağıran ve aydınlatıcı bir kandil (siracen munira) olarak gönderdik. Mü'minlere, Allah'tan kendilerine büyük bir lütuf olduğunu müjdele. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Onların eziyetlerine de aldırma. Allah'a güven. Vekil olarak Allah yeter. ‘ (Ahzab 45-48)
Delikanlılığın en deli devrinde kılıç elinde koşturan bir yiğit Mekke sokaklarından yıldırım gibi akmaktadır. Aldığı haber kanını dondurmuş ve genç bir yürek kılıcını kaptığı gibi meydana yürümüştür.. Kabe’ye yaklaştığında bir kutlu el bileğinden tutacak ve sadece ‘hayır’ diyecek ve bir anda Fırat’ın önüne kurulan bir baraj gibi duracak herşey.
Bu koşan Ali(ra)’dir, Mekke’nin reisi Ebu Talib’in oğlu! Onu durduran, bileğini tutup kılıcını indirten ise uğruna Mekke’yi bile yakabileceği peygamberi Muhammed(as)...
Ona ‘deli’ dediler, sihirbaz ve yalancı dediler. İnsanların en eminine hem de! Saldırdılar ve eziyetler ettiler. İnsanlar çok incittiler onu. Kabe’nin hemen yanıbaşında secdede iken başına deve işkembesi koymuşlardı o gün, Ali(ra)’nin yalınkılıç koştuğu, Fatıma(ra)’nın ‘babam’ feryatlarını Kabe’nin duyduğu bir gün. Yine de kılıçlar kınlarında kalacaktır.
Zira ‘savaş’ izni verilmemiştir. Ölünecek ama öldürülmeyecektir.
‘Bir gün bizlerle sizlerin arasında bir savaş çıktığında seni ben öldüreceğim’ diyen küstah müşriğe ‘hayır, o gün inşaallah ben seni öldüreceğim’ diyecektir Peygamber(as).. Ama o gün sadece diyecek ve her dediği doğru olduğu gibi günü geldiğinde bu dediğinin de doğru olduğu ortaya çıkacaktır.
Savaş meydanında ‘bana Muhammed(as)’i gösterin onu ben öldüreceğim’ diye böğürerek atını süren o zavallı adamın karşısına çıkmak isteyen ‘fedailer’ine ‘kenara çekilin, onu ben öldüreceğim’ diyecek ve yanındaki dostunun elinden aldığı kısa mızrağı ‘bismillah’ diyerek atacak ve tüm bedeni zırhlarla kaplı süvariyi boynundaki açıklıktan vurarak ‘saduq-ul va’d’ olduğunu bir kere daha gösterecektir.
Bir başka seferinde ise müslümanlara saldırmak için ordu toplayan ve şiirleriyle Peygamber(as)’i inciten bir adam için fedaileriyle oturduğu bir sohbet sırasında ‘bizi Ka’b’in dilinden kim kurtaracak’ diye soracak. Sıradağ gibi dizili yiğitlerden Muhammed bin Mesleme(ra) ayağa kalkıp; ‘Ey Allah’ın Rasulü, o adam çok iyi korunan bir kalede saklanmakta ve yanında korumalarıyla dolaşmaktadır, bana sizin hakkınızda kötü sözler söyleme izni verirseniz ben biiznillah onu sustururum’ diyecek ve gereken izin alınıp, Ka’b kandırılarak kalesinden dışarı çıkartılarak Muhammed bin Mesleme(ra) tarafından öldürülecektir.
Çünkü ‘savaş’ izni verilmiştir. İslamı ve müslümanları muhafaza etmek için gerekirse ölünecek ve öldürülecektir.
Yukarıda bahsettiğimiz durumların değişik şekillerde tekrarları sözkonusu olmuştur. Ancak Peygamber(as) ne Mekke’de zayıf olduğu için sahabesini savaştan uzak tutmuş ne de Medine’de güçlü olduğu için savaşmıştır. Bütün işleri gibi savaş ve barışta vahiy konrolündedir.
Gerektiğinde müdafaa gerektiğinde hücum yapılmış olup savaşın bütün yönlerine ve metodlarına başvurulmuştur. Hem kılıçlar bilenip zırhlar giyilmiş hem de geceler boyu namaz ve dualarla zafer istenmiştir.
Peygamber(as) bazan Bedir’de olduğu gibi hiç savaşa katılmamış ama bazan da Uhud’da olduğu gibi bizzat katılarak adam öldürmüştür. Bize düşen onu cici göstermeye çalışmak değil olduğu gibi anlamaya ve anlatmaya çalışmaktan ibarettir.
O rahmet ve savaş peygamberidir.
Bir köpek ve yavruları için ordusunun yoluna bekçi koyarak rahatsız edilmelerini engellediği gibi düşmanın üzerine ordular gönderip onları perişan etmelerini de emretmiştir. Bunları İslam’ı tatlı göstermek adına kimsenin gizlemesi yahut yokmuş gibi davranması mümkün olmadığı gibi risalet makamını da doğru anlamamaya ve hatta tahribe sebep olabilmektedir.
Günümüzde gerek müşriklerin gerekse mülhidlerin İslam’a ve Peygamber(as)’ine saldırıları aynen ilk zamanlardaki gibi devam etmektedir. O gün söylenenlerle bugünkiler arasında pek bir fark yoktur. Hatta çok büyük benzerlikler vardır. O gün bedbahtların ‘eğer güzel kadınlarla evlenmek için bu işe kalkıştıysan’ diye başlayan ve en güzel onlarca kadınla evlendirme vaadi ile biten ahmakça müşrik zanlarının bugün aynı ahmaklıkla bir başka kefere tarafından dile getiriliyor olması ‘küfür’ ve ‘şirk’ mentalitesinin bir adım bile mesafe alamadığının göstergesidir.
Ve fakat O(as)’nun verdiği cevapta halen güncelliğini korumaktadır hem de ilk gün söylendiği gibi:
‘Ey amca! Vallahi güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine bu tebliğden vazgeçmem! Ya Allah, bu dini hakim kılar, yahut ben bu uğurda helak olurum!" (İbn-i Hişam, 1-266 ve Taberi, 2-220)
Elbette benzer hadiselerde müslümanlar da benzer tepkiler vermeye devam edecektir. Pratikte Mekke benzeri bir ortamda yaşayan müslümanlar içlerinden çıkan Ali’lerin bileklerinden tutacak ve kılıçları kınlarına kan bulaşmadan geri döndüreceklerdir. Ancak ‘eğer bir gün aramızda bir savaş çıkarsa, karşıma çıktığında inşaallah seni ben öldüreceğim’ demekten de çekinmenin ya da bunu diyenleri kınamanın da bir anlamı olmadığı aşikardır.
Bizim, ‘müslümanlar hakkında kötü izlenim oluşturacağız’ endişesiyle Peygamber(as)’imize yapılan hakaretleri sineye çekmemizi bekleyenler, pısmış ve boyun eğmiş koca bir topluluğun ‘suyun üzerindeki saman çöpleri’ gibi hafife alınacağını unutmamalıdırlar.
Tabiidir ki herbirimiz bir Ali(ra) olamayacağız ve yine tabiidir ki Muhammed bin Mesleme(ra) kadar sadık fedailer olmanın yolu hep açık kalacaktır.
Asr-ı Saadet’te yaşanan hiçbir olay tarihi bir süs olsun için yaşanmamıştır. Yani eski keferelerin Kur’an için kullandıkları ‘eskilerin masalları’ ibaresini biz müslümanlar Peygamber(as) ve sahabesinin hatıraları için kullanacak kadar düşmeyeceğiz! Her hadisenin zaman ve zemine göre bize gösterdiklerini almaya ve uygulamaya devam edeceğiz. Zira biz yeryüzünde adaleti ayakta tutmanın ve adaletin şahitleri olmanın tek yolunun bu olduğunu biliyoruz.
O’nun ve sadık dostlarının izlerini bulup, olası tozlardan temizleyerek kendimiz ve nesillerimiz için istikamet tayin edeceğiz ve sonra yapılacak en doğru işi yapıp o izlere basarak yolumuzu bulacağız. Karanlıkla kavgası olanın dostu ve en büyük destekçisi, yardımcısı hiç şüphesiz ‘siracen munira’ olan Peygamber(as) olacaktır.
‘Ey peygamber! Biz seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı ve O'nun izniyle Allah'a çağıran ve aydınlatıcı bir kandil (siracen munira) olarak gönderdik. Mü'minlere, Allah'tan kendilerine büyük bir lütuf olduğunu müjdele. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Onların eziyetlerine de aldırma. Allah'a güven. Vekil olarak Allah yeter. ‘ (Ahzab 45-48)
03 Eylül 2012
Evs ve Hazreç
İnsanları birbirinden ayıran en mühim özellik ne onların renkleri ne de sahip oldukları dünyalıklarıdır. Bunlarla ya da bunlara benzer diğer basit ve çoğunlukla tercih sebebi olmayan sıfatlarla insan ayrımı yapmak ne vahye, ne insanlığa ne de akla uygundur. Mahlukatın en şereflisi olmaklığıyla övündüğümüz insanlığımızı en belirgin gösteren sıfatımız nedir o halde?
İnsan olmanın en önemli yanı bir değer yargısına sahip olmaktır. Karşılaştığı hadise ve problemleri ne ile çözdüğü ya da hangi değerlerle muhakeme ederek tavır aldığına bakarak bir insanın ne kadar insan olduğuna ya da ne kadar değer taşıdığına dair net bir kanaat elde edebiliriz.
Yeryüzündeki en basit suçtan en büyük cinayetlere kadar her bir kötülüğün bir ya da birçok failleri de insandırlar. Karınca incitmekten cekinenler olduğu gibi fil hatta filleri bir hamlede yoketmeye hazır ve meyyal olanlar da vardır.
Biz müslümanlar için bu konuda ölçü çok nettir:
Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve sizden olan yöneticilere de. Bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah'a ve Peygamber'e götürün. Bu daha hayırlı ve sonuç bakımından da daha güzeldir. (Nisa-59)
Bu ayetin çizdiği keskin çizgi, anlaşmazlıkların çözüm adresini hiçbir tartışma ya da şüpheye yer bırakmayacak şekilde gösteriyor. Aramızdaki sorunları Allah’a ve Rasul’üne götürmek mecburiyeti keyfe tabi bir tercih olarak değil, imanın gereği olarak ortaya konulmuştur. Bu gerek bu ayetle gerekse benzer ayetler ve hadislerle sabit kılınmış ve üzerinde tartışma bulunmayan bir hakikattır.
Bu bağlamda abdest alış şeklimizi öğrendiğimiz gibi etnik sorunlarımızı da Kur’an ve sünnet ile çözmek zorundayız.
Ne yazık ki geçmiş yüzyılda aleme düzen vermeye kalkan batının en rezil eseri, ırkçı ve faşist düşüncelerini müslümanların çoğunlukta olduğu topraklara da ekmiş olmalarıdır. İkame ettikleri temelde onlara bağımlı ve aslında hep bir diktaya ve zulme dayanan idareler eliyle de sürekli bu fitneyi körükleyenler herhalde şimdi tam olarak keyfini sürüyorlardır eserlerinin.
Özellikle yakinen takip ettiğimiz Türkiye’de yaşananlardan bu sürecin vehametini görmemiz mümkündür. Herkesin bir ucundan tutup çekiştirdiği büyük bir hengamedir gidiyor. Bu karmaşada en garip olanı ise müslümanlardan olmaklığıyla onur duyan birçok kardeşimizin de zaman zaman esen ırkçı rüzgarlara kapılıp oraya-buraya savrulmalarıdır.
Halbuki bizim için durum herkesten daha net ve tavır almamız da herkesten daha kolaydır. Hiç tereddüt ve endişe duymadan, Allah’ın yarattıklarının tamamının O’nun verdiği renk ve dil ile tartışılmaz bir şekilde, mensub oldukları ırk mevzubahis dahi olmadan hayatlarını idame ettirebilmeleridir. Bizim için bazı insanları diğerlerinden özel kılabilen tek sıfat onların Allah’a olan takvalarıdır.
Kendi akraba ve neslimize öncelikle muhabbet ve yardım ise yine Kur’an-ın bize emridir. (Nahl-90) Bu başkalarını hor görmeyi ve incitmeyi asla gerektirmeyen bir emirdir.
Sorun şuradaki islami hayat mümkün olabildiğince yok sayılarak yaşanan bir ülkede insanların birgün başları sıkıştığında çareyi dinde aramaları doğru olsa da çok geç ve sonuçsuz bir çırpınıştır.
Onyıllarca dinsiz ve ahlaksız bir nesil yetiştirmek için adeta devlet imkanlarıyla seferber olduktan sonra ortaya çıkan ne idüğü belirsiz nesillere çeki düzen vermek için dine sarılmak, -gayet yerli bir söz ile ‘ağaç yaşken eğilir’- boşa çıkmaktadır.
Değer yargılarını ellerinden gerektiğinde başlarını kopararak aldığınız bir halktan şimdi yeniden iman etmesini istiyorsunuz öyle mi? Herkes yeniden iman edecek! Hatta dağdaki teröristler de dahil... Öyle ya sorunun büyük kısmı onlar. Sonra? Sonra herkes iman edince açacağız Kur’an-ı ve ‘Mu’minler kardeştir, öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin..’ (Hucurat-10) emrini hatırlatacağız ve o an eller yana düşecek ve birbirine vuramayacak kimse! Öyle mi? Gerçekten buna inanan var mıdır?
Daha da ileri gideceğiz, hepimiz yeniden iman ettik ya.. Asil kan yoktur Allah’ın yaratmasında, kutsal dil de yoktur, herkes dilediği dili konuşsun, yazsın, okusun vs.
Evet, bu mümkün olabilirdi. Ancak bunun ilk ve mutlak şartı herkesin yeniden iman etmesindedir ki bu konuda da yine sahabeden mustesna bir örnek olarak karşımızda Evs ve Hazreç kabileleri çıkmaktadır. Bu iki kabile Yesrib(Medine) şehrinin hakimleri idiler, onların birlikteliğinden etkisini kaybetme korkusu yaşayan yahudilerin de fitneleri ile düşman olmuşlardı. Allah onlara merhamet etti de Rasul’ünü oraya hicret ettirdi. Ve onları Al-i İmran 103’te anlattığı gibi kardeş kıldı. Bir ateş çukurunun kenarıdaydılar, onları oradan kurtardı. Onları ‘Ensar’ adıyla birleştirdi ve kıyamete kadar hayırlı yad edilenlerden kıldı. Ensar ismini ilk kullanan İsa(as)’ın havarileri gibi Pergamber(sav)’in çevresinden ayrılmadılar. Bedir savaşı öncesinde Sa’d bin Muaz(ra)’ın dediği üzre; ‘denizi gösterse dalacak, ateşi gösterse girecek’tiler ve sözlerini yerine getirenlerden oldular.
Yaşadıklarımız Ensar’ın yaşadıklarına çok benziyor evet ama var mı şimdi öyle yiğitler? Ensar’ın bu iki yiğit kabilesi gibi yalnız ve sadece iman üzerinde ittifak edip sonra da bütün sorunlarını Kur’an ve sünnetle çözecek olanlar var mı? Yok diyorsanız hayal kurmanın alemi de yok demeliyiz.
Şeytanın peşinden giderken kaybedilen yolda Kur’an rehberliği ile hayırlı ve güzel bir sona ulaşmak yoktur. Yolu değiştirmek gerekir.
İnsan olmanın en önemli yanı bir değer yargısına sahip olmaktır. Karşılaştığı hadise ve problemleri ne ile çözdüğü ya da hangi değerlerle muhakeme ederek tavır aldığına bakarak bir insanın ne kadar insan olduğuna ya da ne kadar değer taşıdığına dair net bir kanaat elde edebiliriz.
Yeryüzündeki en basit suçtan en büyük cinayetlere kadar her bir kötülüğün bir ya da birçok failleri de insandırlar. Karınca incitmekten cekinenler olduğu gibi fil hatta filleri bir hamlede yoketmeye hazır ve meyyal olanlar da vardır.
Biz müslümanlar için bu konuda ölçü çok nettir:
Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve sizden olan yöneticilere de. Bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah'a ve Peygamber'e götürün. Bu daha hayırlı ve sonuç bakımından da daha güzeldir. (Nisa-59)
Bu ayetin çizdiği keskin çizgi, anlaşmazlıkların çözüm adresini hiçbir tartışma ya da şüpheye yer bırakmayacak şekilde gösteriyor. Aramızdaki sorunları Allah’a ve Rasul’üne götürmek mecburiyeti keyfe tabi bir tercih olarak değil, imanın gereği olarak ortaya konulmuştur. Bu gerek bu ayetle gerekse benzer ayetler ve hadislerle sabit kılınmış ve üzerinde tartışma bulunmayan bir hakikattır.
Bu bağlamda abdest alış şeklimizi öğrendiğimiz gibi etnik sorunlarımızı da Kur’an ve sünnet ile çözmek zorundayız.
Ne yazık ki geçmiş yüzyılda aleme düzen vermeye kalkan batının en rezil eseri, ırkçı ve faşist düşüncelerini müslümanların çoğunlukta olduğu topraklara da ekmiş olmalarıdır. İkame ettikleri temelde onlara bağımlı ve aslında hep bir diktaya ve zulme dayanan idareler eliyle de sürekli bu fitneyi körükleyenler herhalde şimdi tam olarak keyfini sürüyorlardır eserlerinin.
Özellikle yakinen takip ettiğimiz Türkiye’de yaşananlardan bu sürecin vehametini görmemiz mümkündür. Herkesin bir ucundan tutup çekiştirdiği büyük bir hengamedir gidiyor. Bu karmaşada en garip olanı ise müslümanlardan olmaklığıyla onur duyan birçok kardeşimizin de zaman zaman esen ırkçı rüzgarlara kapılıp oraya-buraya savrulmalarıdır.
Halbuki bizim için durum herkesten daha net ve tavır almamız da herkesten daha kolaydır. Hiç tereddüt ve endişe duymadan, Allah’ın yarattıklarının tamamının O’nun verdiği renk ve dil ile tartışılmaz bir şekilde, mensub oldukları ırk mevzubahis dahi olmadan hayatlarını idame ettirebilmeleridir. Bizim için bazı insanları diğerlerinden özel kılabilen tek sıfat onların Allah’a olan takvalarıdır.
Kendi akraba ve neslimize öncelikle muhabbet ve yardım ise yine Kur’an-ın bize emridir. (Nahl-90) Bu başkalarını hor görmeyi ve incitmeyi asla gerektirmeyen bir emirdir.
Sorun şuradaki islami hayat mümkün olabildiğince yok sayılarak yaşanan bir ülkede insanların birgün başları sıkıştığında çareyi dinde aramaları doğru olsa da çok geç ve sonuçsuz bir çırpınıştır.
Onyıllarca dinsiz ve ahlaksız bir nesil yetiştirmek için adeta devlet imkanlarıyla seferber olduktan sonra ortaya çıkan ne idüğü belirsiz nesillere çeki düzen vermek için dine sarılmak, -gayet yerli bir söz ile ‘ağaç yaşken eğilir’- boşa çıkmaktadır.
Değer yargılarını ellerinden gerektiğinde başlarını kopararak aldığınız bir halktan şimdi yeniden iman etmesini istiyorsunuz öyle mi? Herkes yeniden iman edecek! Hatta dağdaki teröristler de dahil... Öyle ya sorunun büyük kısmı onlar. Sonra? Sonra herkes iman edince açacağız Kur’an-ı ve ‘Mu’minler kardeştir, öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin..’ (Hucurat-10) emrini hatırlatacağız ve o an eller yana düşecek ve birbirine vuramayacak kimse! Öyle mi? Gerçekten buna inanan var mıdır?
Daha da ileri gideceğiz, hepimiz yeniden iman ettik ya.. Asil kan yoktur Allah’ın yaratmasında, kutsal dil de yoktur, herkes dilediği dili konuşsun, yazsın, okusun vs.
Evet, bu mümkün olabilirdi. Ancak bunun ilk ve mutlak şartı herkesin yeniden iman etmesindedir ki bu konuda da yine sahabeden mustesna bir örnek olarak karşımızda Evs ve Hazreç kabileleri çıkmaktadır. Bu iki kabile Yesrib(Medine) şehrinin hakimleri idiler, onların birlikteliğinden etkisini kaybetme korkusu yaşayan yahudilerin de fitneleri ile düşman olmuşlardı. Allah onlara merhamet etti de Rasul’ünü oraya hicret ettirdi. Ve onları Al-i İmran 103’te anlattığı gibi kardeş kıldı. Bir ateş çukurunun kenarıdaydılar, onları oradan kurtardı. Onları ‘Ensar’ adıyla birleştirdi ve kıyamete kadar hayırlı yad edilenlerden kıldı. Ensar ismini ilk kullanan İsa(as)’ın havarileri gibi Pergamber(sav)’in çevresinden ayrılmadılar. Bedir savaşı öncesinde Sa’d bin Muaz(ra)’ın dediği üzre; ‘denizi gösterse dalacak, ateşi gösterse girecek’tiler ve sözlerini yerine getirenlerden oldular.
Yaşadıklarımız Ensar’ın yaşadıklarına çok benziyor evet ama var mı şimdi öyle yiğitler? Ensar’ın bu iki yiğit kabilesi gibi yalnız ve sadece iman üzerinde ittifak edip sonra da bütün sorunlarını Kur’an ve sünnetle çözecek olanlar var mı? Yok diyorsanız hayal kurmanın alemi de yok demeliyiz.
Şeytanın peşinden giderken kaybedilen yolda Kur’an rehberliği ile hayırlı ve güzel bir sona ulaşmak yoktur. Yolu değiştirmek gerekir.
29 Temmuz 2012
Tek Kale Maç!
Ahmat Altan, Dini alanı kastederek "bizim de o bahçelerde arada bir dolaşmamızın kime zararı var?" demiş. Ateist olduğunu iddia eden Altan ve benzerlerinin Dini alanda gezinmelerinin bir zararı yok. Ayrıca eleştirilen bu gezinme çabası da değil! Eleştirilen, misafir olunduğu beyan edilen alanda, sizce paylaşılmayan anlam haritalarına bağlı İnsanlara, o haritalara dair ahkam kesmek!
Çocukluğum Almanya'da geçti, orayla hala temasım var. Türkiye ile paralel din karşıtı akımları başta Almanya merkezli hala takip ederim. Batılı bir ateist, deist ya da agnostik ile varoluş, dünyayı algılayış, hayata bakış vb konuları müzakere ettiğinizde şunu görürsünüz:
1-Anti-Teist değildir.
2-Yaşamını İncil-Tevrat'ı yanlışlamaya vakfetmemiştir.
3-Bireysel pozisyonunu kendi kaynaklarına dayandırabilmiştir.
İstisnalar elbette vardır ama bu 3 hususu genelde görürsünüz ve bunlar içinde bence en önemlisi 3.maddedir. Ve Türkiye ateistinde bu yoktur.
Bunu, kendilerini Türk ateizminin kalesi ilan etmiş td forumlarında, forum.ateizm gibi bir küfür/hakaret çukuru ve benzeri bazı alanlarda, defalarca müşahede etmiş ve kendi çapında bunlarla mücadele etmiş birisiyim. Bu İnsanlara daima şunu söyledim: Ben ve kaynağım, buradayız. İslam ve tarihi, ahlakı, kaynakları ortada. Kur'an elinizin altında, Peygamber ve sünneti malumunuz. Bunları alabildiğince eleştiriyorsunuz. Varolan kollektiviteden hareketle bunlarla beni ve diğer Müslümanları da, kendinizce yargılayabiliyorsunuz. Peki ya biz? Biz sizi eleştirirken neyi mihenk alacağız? Ortaklaştığınız bir kaynak mevcut mu? Kendinizi tanımlamak için öteki kıldığınız İslam dışında bir kaynak mevcut mu? Mevcutsa kimi davranış&pozisyon alışlarınız o kaynak ile örtüşüyor mu? Bu ve benzeri sorulara müspet cevaplar alamadık.
Kısacası ortada tek kale bir maç var. İslam ve kaynakları, değerleri üzerinden Müslümanlarla yapılan tek kale bir maç.
Türk ateizminin Din eleştirisi bahsinde faili olduğu en büyük hokkabazlık budur! Bu bağlamda en can alıcı konu da Ahlak bahsidir.
Ahmet Altan'ın da sık sık yaptığı "ahlaki tenkit" konusu anti-teist ve aslında anti-İslam Türk ateistinin en sık başvurduğu konudur.
Bu silaha sık sık başvururken akış daha önce ifade ettiğim "tek kale maç" zihniyetinde cereyan eder.
Ateist bu taaruzda ahlaki referansını ortaya koyma, böylece ahlaki tenkide ne denli ehil olduğunu beyan etme mükellefiyetinden kendini sıyırır. Tek kale maç risksizdir, mağlup olmak mümkün değildir. Bu silahın, imtiyazın elinden alınmak istenmesine ateist çok buzulur, sinirlenir.
Oysa ben, muhatabımla o ancak ahlak eleştirisi yapabilme ehliyetine sahip ise bunu müzakere etmeliyim. Bunu tespit edebilmek için de onun ahlakının kaynağını, neye refere ettiğini bilmeliyim.
Muhatabımın ahlaki referansı, üzerinde ortaklaşma bulunan bir değerler manzumesi midir, yoksa son tahlilde kendisine refere eden şahsi pozisyon alışı mıdır? 1. ise tartışmanın bir anlamı vardır, 2. ise tartışmanın bir anlamı yoktur, çok daha muhimi muhatabın ahlaki tenkit ehliyeti bulunmamaktadır. Genelde iyi-kötü kabulleri olarak ifade edebileceğimiz ahlaki yargılar kişinin nefsine dayanıyorsa bu ancak o kişiyi bağlar. Ben bunu neden kıymetli göreyim ve o kişinin x tutumu ahlaki, y tutumu gayrı ahlaki bulmasını neden dert edineyim? Mesele temelde budur.
Sözü Altan'a getireceğim. Ahmet Altan'ın sözlerini değersiz kılan şey, onun ateist olması değil, hangi referansla Müslümanların ahlakını eleştirdiğini beyandan kaçınmasıdır. Andığım forumlarda, materyalist bir ateistin örneğin çok eşliliği hangi referansla eleştirdiğini izah edememesi, daha doğrusu "referansım" dediği değerlerin, bu eleştiri ile ilgisizliği gibi, Altan'da hangi anlam haritalarına yaslandığını, bu haritanın nefsinden başka bir referansı olup olmadığını ortaya koymadan büyük otorite kürsüsünden muhataplarını yargılıyor ve ne hazin, bir Allah'ın kulu da çıkıp "dur bakalım, sen bu işe mezun musun bir görelim" demiyor.
Dolayısıyla mesele Altan'ın söylediği gibi “Bir dinsiz bizi nasıl dinle yargılar” meselesi değildir. Mesele, yaşadığı toplumdan miras/ödünç aldığı değerlerin farkında olmadan ve o değerleri paylaşmadığını da beyan etmiş iken, o değerlerden başka bir referans da zikretmeden kişinin, o değerlere bağlı olduğunu iddia eden insanları eleştirme garabetidir.
Bu, bu kadar açık seçik bir çelişkidir.
Altan, tek kale maç imtiyazının verdiği risksizlik öz güveni ile, cephaneliğini doldurduğu kaynağı bombalama gibi fikri bir sefalet içinde.
Hüseyin Akdoğan @hakdogan
Çocukluğum Almanya'da geçti, orayla hala temasım var. Türkiye ile paralel din karşıtı akımları başta Almanya merkezli hala takip ederim. Batılı bir ateist, deist ya da agnostik ile varoluş, dünyayı algılayış, hayata bakış vb konuları müzakere ettiğinizde şunu görürsünüz:
1-Anti-Teist değildir.
2-Yaşamını İncil-Tevrat'ı yanlışlamaya vakfetmemiştir.
3-Bireysel pozisyonunu kendi kaynaklarına dayandırabilmiştir.
İstisnalar elbette vardır ama bu 3 hususu genelde görürsünüz ve bunlar içinde bence en önemlisi 3.maddedir. Ve Türkiye ateistinde bu yoktur.
Bunu, kendilerini Türk ateizminin kalesi ilan etmiş td forumlarında, forum.ateizm gibi bir küfür/hakaret çukuru ve benzeri bazı alanlarda, defalarca müşahede etmiş ve kendi çapında bunlarla mücadele etmiş birisiyim. Bu İnsanlara daima şunu söyledim: Ben ve kaynağım, buradayız. İslam ve tarihi, ahlakı, kaynakları ortada. Kur'an elinizin altında, Peygamber ve sünneti malumunuz. Bunları alabildiğince eleştiriyorsunuz. Varolan kollektiviteden hareketle bunlarla beni ve diğer Müslümanları da, kendinizce yargılayabiliyorsunuz. Peki ya biz? Biz sizi eleştirirken neyi mihenk alacağız? Ortaklaştığınız bir kaynak mevcut mu? Kendinizi tanımlamak için öteki kıldığınız İslam dışında bir kaynak mevcut mu? Mevcutsa kimi davranış&pozisyon alışlarınız o kaynak ile örtüşüyor mu? Bu ve benzeri sorulara müspet cevaplar alamadık.
Kısacası ortada tek kale bir maç var. İslam ve kaynakları, değerleri üzerinden Müslümanlarla yapılan tek kale bir maç.
Türk ateizminin Din eleştirisi bahsinde faili olduğu en büyük hokkabazlık budur! Bu bağlamda en can alıcı konu da Ahlak bahsidir.
Ahmet Altan'ın da sık sık yaptığı "ahlaki tenkit" konusu anti-teist ve aslında anti-İslam Türk ateistinin en sık başvurduğu konudur.
Bu silaha sık sık başvururken akış daha önce ifade ettiğim "tek kale maç" zihniyetinde cereyan eder.
Ateist bu taaruzda ahlaki referansını ortaya koyma, böylece ahlaki tenkide ne denli ehil olduğunu beyan etme mükellefiyetinden kendini sıyırır. Tek kale maç risksizdir, mağlup olmak mümkün değildir. Bu silahın, imtiyazın elinden alınmak istenmesine ateist çok buzulur, sinirlenir.
Oysa ben, muhatabımla o ancak ahlak eleştirisi yapabilme ehliyetine sahip ise bunu müzakere etmeliyim. Bunu tespit edebilmek için de onun ahlakının kaynağını, neye refere ettiğini bilmeliyim.
Muhatabımın ahlaki referansı, üzerinde ortaklaşma bulunan bir değerler manzumesi midir, yoksa son tahlilde kendisine refere eden şahsi pozisyon alışı mıdır? 1. ise tartışmanın bir anlamı vardır, 2. ise tartışmanın bir anlamı yoktur, çok daha muhimi muhatabın ahlaki tenkit ehliyeti bulunmamaktadır. Genelde iyi-kötü kabulleri olarak ifade edebileceğimiz ahlaki yargılar kişinin nefsine dayanıyorsa bu ancak o kişiyi bağlar. Ben bunu neden kıymetli göreyim ve o kişinin x tutumu ahlaki, y tutumu gayrı ahlaki bulmasını neden dert edineyim? Mesele temelde budur.
Sözü Altan'a getireceğim. Ahmet Altan'ın sözlerini değersiz kılan şey, onun ateist olması değil, hangi referansla Müslümanların ahlakını eleştirdiğini beyandan kaçınmasıdır. Andığım forumlarda, materyalist bir ateistin örneğin çok eşliliği hangi referansla eleştirdiğini izah edememesi, daha doğrusu "referansım" dediği değerlerin, bu eleştiri ile ilgisizliği gibi, Altan'da hangi anlam haritalarına yaslandığını, bu haritanın nefsinden başka bir referansı olup olmadığını ortaya koymadan büyük otorite kürsüsünden muhataplarını yargılıyor ve ne hazin, bir Allah'ın kulu da çıkıp "dur bakalım, sen bu işe mezun musun bir görelim" demiyor.
Dolayısıyla mesele Altan'ın söylediği gibi “Bir dinsiz bizi nasıl dinle yargılar” meselesi değildir. Mesele, yaşadığı toplumdan miras/ödünç aldığı değerlerin farkında olmadan ve o değerleri paylaşmadığını da beyan etmiş iken, o değerlerden başka bir referans da zikretmeden kişinin, o değerlere bağlı olduğunu iddia eden insanları eleştirme garabetidir.
Bu, bu kadar açık seçik bir çelişkidir.
Altan, tek kale maç imtiyazının verdiği risksizlik öz güveni ile, cephaneliğini doldurduğu kaynağı bombalama gibi fikri bir sefalet içinde.
Hüseyin Akdoğan @hakdogan
28 Mayıs 2012
Kitabullah'a sarılmak
Yahudiler ve Hristiyanlar önce alimlerinin yazdıklarına Allah'ın kitabından daha çok değer vermeye başlamışlardı, sonra da bunu Allah'ın kitabını terketmek takip etti. Ve gün geldi o alimler(!) Allah'ın kitabıdır diye insanlara kendi yazdıklarını sundular ve kabul gördüler. Onları Yahudileştiren ve Hristiyanlaştıran süreç kısaca böyle gelişti.
Hadisle sabittir ki bu ümmet adım adım onların yolunda gitmektedir. Önce Kur'an-ı anlamaktan mahrum kaldılar. Sonra kendi aralarındaki kendilerinden olanların kitaplarını diğerlerinden üstün görüp dini kendi alimlerine ve kitaplarına has kıldılar ve hatta birbirini sapkınlıkla itham ettiler. Süreç halen devam ediyor.
Tek avantajımız Kur'an-ın korunması vesilesiyle üzerinde lafz olarak tahribat yapılamaması ancak bunu da yanlış tercüme ve tefsirlerle aşıyor şeytan ve avanesi.. Yanlışlığı tesbitin en garantili yolu olan sünnet bilgisinden mahrum olanlar ise farkında olmadan değiştirilen tercüme ve tefsirlere tabi olup üzerinde tefekkür dahi etmeden ayetleri okuyup geçmeye başladılar. Hatta birçoğumuz meal ya da tefsir okuma ihtiyacı da duymuyor artık maalesef..
Hadisle sabittir ki bu ümmet adım adım onların yolunda gitmektedir. Önce Kur'an-ı anlamaktan mahrum kaldılar. Sonra kendi aralarındaki kendilerinden olanların kitaplarını diğerlerinden üstün görüp dini kendi alimlerine ve kitaplarına has kıldılar ve hatta birbirini sapkınlıkla itham ettiler. Süreç halen devam ediyor.
Tek avantajımız Kur'an-ın korunması vesilesiyle üzerinde lafz olarak tahribat yapılamaması ancak bunu da yanlış tercüme ve tefsirlerle aşıyor şeytan ve avanesi.. Yanlışlığı tesbitin en garantili yolu olan sünnet bilgisinden mahrum olanlar ise farkında olmadan değiştirilen tercüme ve tefsirlere tabi olup üzerinde tefekkür dahi etmeden ayetleri okuyup geçmeye başladılar. Hatta birçoğumuz meal ya da tefsir okuma ihtiyacı da duymuyor artık maalesef..
09 Mayıs 2012
İslam ‘yara bandı’ değildir
Sorunlar ve çözüm arayışları insan hayatının neredeyse tamamını kapsayan bir durumdur. Hatta hayatın kendisi bizzat dünyada olma sorununa çözüm bulmaktan ibaret olduğu gibi, ahirette nereye gideceğin hususunda da bir çözüm ve yol izleme yeridir. Ancak ölündüğünde biten bir yığın sorunlar yumağı olan hayatın en muhteşem sorun çözme yöntemi hiç kuşkusuz ‘din’dir.
Başımıza gelen işlerin ve karşılıklarını bulamadığımız soruların cevabını bulmakta en kolay metodumuz dine müracaattır zira her konuda en doğru çözüm hazır beklemektedir bizi. Bu iman ehli için olmazsa olmaz ve aslında çok normal bir davranış şeklidir. Ancak ‘araf’ta kalanlar da bir çok sorunlarını ve çıkmazlarını din ile çözmeyi severler. Bunun pek çok sebepleri varsa da en tutulan sebep dini çözümlerin toplumsal kabulünün kolaylığındandır. Zira imanın hakikatını elde edemeyen bir fert için toplumsal kabul oldukça önemlidir.
İman edenler zaten bir emir ve gereklilik olarak gerek şahsi meselelerini gerekse kendi sosyal münasebetleri sebebiyle karşılaştıkları meseleleri Allah’a ve Rasul’üne götürürler. Bu anlayışın hakim olduğu bir toplum da yine olası sorunlarını aynı metodla çözüverir. Bu işin teorik kısmıdır ve pratikte böyle bir-iki cümle ile ifade edildiği kadar kolay olmadığını tarihi tecrübeler ve günümüz dünyası bizlere göstermektedir. Fakat her halukarda işin aslı budur. Pratik bozukluklar temel değerleri ve kuralları değiştiremez.
Toplumsal alanlarda ortaya çıkan sorunlar da aynı şekilde çözülebilecektir. Ancak günümüz dünyasında hem ferdi hayatında hem de sosyal hayatında tam olarak İslami bir yaşantı kurmakta zorlanan müslümanlar, içinde yaşadıkları gayr-i müslim toplumların doğal olarak sahip olduğu pek çok sorunu İslam ile çözmeye çalışıyorlar.
Henüz kendi yaşantısında oluşan zıtlıkları ve çatışmaları bile bitiremeyen bir çok müslüman hasbelkader içinde bulunduğu toplumların büyük bir kısmı sadece Allah’ın sınırlarının çiğnenmesiyle ortaya çıkmış sorunlarını Allah’ın dini ile çözmek gibi bir gayrete girmiş olmalarını anlamak mümkün görünmüyor.
Bunun Hollanda bazında en kolay anlaşılır örneği, alkol ve uyuşturucu gibi mutlak yasak olan şeylerin serbestçe tüketildiği bir toplum yapısında aldıkları eğitim ve yaşadıkları çevre gibi sosyal etkenlere yenik düşen müslüman gençleri bunlardan uzaklaştırmak için devletin cami veya imamlardan destek isteyerek dinin yasaklarını gündeme getirmeleridir. Bunu onlar yaptığında durumun saçmalığını daha kolay farkediyoruz. Hem serbest bırakacaksın gençleri ve her türlü mel’anete bulaşmalarına imkan ve ortam hazırlayacaksın, sonra da iş içinden çıkılmaz duruma gelince ‘yetişin, yardım edin’ diye, aslında hiç te dikkate almadığın ve ilgilenmediğin bir dini çağıracaksın.
Benzer bir durum Hollanda gibi gayr-i müslim olmayan ve hatta halkının %99’u müslüman olan ülkelerde de –örneğin Türkiye- yaşanmaktadır.
Basit bir örnek, ‘fuhşu’ bir meslek olarak gören ve bundan vergi alan devlet aynı anda maaş vererek çalıştırdığı imamlar diliyle insanlara zina etmenin dinen yasak olduğunu anlatmaya çalışıyor.
Bu gibi tenakuzlar farkında olarak ya da olmayarak biz müslümanların da içine yerleşiyor ve yaşanan gayr-i İslami hayatın/düzenin getirdiği sorunlara İslami çözümler üretmek için kafa patlatıyoruz.
Elbette İslam’ın çözümleri parça parça bile uygulansalar o alanlardaki sorunlara varolan en güzel çareler olarak ortaya çıkarlar. Ancak hakim hayat düsturunun gölgesinde kullanılacak İslami çareler daha çok mevcut tarzın/düzenin devamına payanda olarak kullanılmış olacaktır ki, İslam yekpare bir nizam iken onu çok daha aşağılarda yer alan birtakım düzenlerin/ideolojilerin destek olarak kullanmasına göz yummak, izin vermek ve hatta bizzat bunu kendin yapmak müslüman için derin bir gafletin ve büyük bir utancın alametidir.
Gerek fikir, gerekse sosyal hayat olarak tıkanan ve artık kendini tüketmeye başlayan günümüz ‘cahiliyye’ toplumlarının onlarca hatta yüzlerce yıldır öğüttüğü nesillerin ve toplumların kokan kalıntıları artık hiç bir parfümle ya da makyajla yüzüne bakılır bir hale gelemeyecek kadar çürümüştür.
Barındırdığı etnik ya da kültürel yapıları bunca zamandır kültüründen ve kimliğinden koparmak için gayret eden, ortaya ‘ucube’ bir toplum çıkmasını öyle ya da böyle sağlayan bir devletin, yine kendi oluşturduğu toplumsal düşmanlıklar ve etnik kavgalar karşısında tükenen enerji ve çıkış yollarının sonunda ‘İslam kardeşliği’ gibi bir argümanı yıkıntı ve döküntülerine ‘yara bandı’ niyetine veya ‘yama’ niyetine kullanmaya kalkması ve dahası buna müslümanların da alkış tutması ve bu yaklaşımdan İslam ve müslümanlar adına ‘izzet’ beklemesi ne garip bir haldir.
Olması gereken ya da asgari planda müslümanların dillendirmesi gereken şey, bu dinin topyekun olarak özgürce uygulanması ve toplumsal hayatın her yanına ve her köşesine yetkin ve etkin olarak yerleşmesi gerektiğidir. Ancak böylesi bir ortamda gerek kardeşlik ve gerekse diğer kişisel ve sosyal boyutları ile ‘İslami çözüm’den bahsetmek mümkün olacaktır.
Bir diğer deyişle İslam’ın sosyal hayatta birebir uygulanmadığı bir ortamda; örneğin, bütün kurumları ile ekonomiyi İslam’ın düzenlemediği bir toplumda, hırsızlık yapanlara İslami bir ceza vermeye kalkışmak adalet olmayacaktır. Bu diğer İslami cezalar için de geçerli genel bir durumdur. Önleyici tedbirlerini İslam’ın almadığı bir halin sonucunu İslam ile bitirmeye çalışmak anlamsızdır.
Az önceki hırsızlık örneğini açarsak, kişilere helal dairesinde bütün imkanları sunan, zekat ve sadaka gibi müesseselerle kimseyi insani temel ihtiyaçlar konusunda mağdur etmeyen, ‘beyt-ul mal’ ile ekonomik destekler sunan, işyeri açmaktan tutun evlenmeye kadar yardımlar yapan, adil bir mal dağılımını sağlayan ve çalışanların emeklerinin karşılığını hem de en hızlı şekilde aldığı bir toplumda hala hırsızlık gibi adi bir işe bulaşan adam elbette cezanın alasını haketmiştir ve verilmelidir.
Aynı şekilde, bulunması gereken temel insani hak ve hürriyetlere sahip, yani; canı, aklı, nesli, malı ve dini koruma altına alınmış bir halk ta dünyevi anlamda sağlanabilecek en sahih yaşama alanına sahip olmuştur. Bu 5 temel esas geniş ve sağlam bir şekilde korunduğunda insanların bütün ihtiyaçlarına ve sorunlarına cevap verilmiş olacağı İslami, tarihi ve insani bir gerçekliktir.
Tabii ki bunları kendi içinde açarak anlamak gerekir. Örneğin canı korumak için gerekli bütün şartlar hazırlanmalıdır ki, can korunuyor diyebilelim. Yeme-içme hususundaki helal ve temizlikten başlayarak bütün sağlık hizmetleri bu kategoride ele alınabilir. Aynı şekilde nesli korumak için de bütün gerekli eğitim olanak ve ortamları ile haramlardan arındırılmış sosyal hayat ve hatta İslam’a aykırı olmayan adetlerin yaşanabilmesi ve elbette dil ve kültür korunmalıdır ki insanların nesilleri korunmuş olabilsin.
Bu ayrıntılar genişletilerek ele alınmalı ve bulundukları toplumların sorunlarına İslami çözüm sunma gayreti gösteren müslümanlar ‘etrafına cami ve ağyarına mani’ bir nizam olan İslam’ı topyekun savunmalı ve ortaya koymalıdırlar.
Ufuk Gazetesi - Mayıs 2012
Başımıza gelen işlerin ve karşılıklarını bulamadığımız soruların cevabını bulmakta en kolay metodumuz dine müracaattır zira her konuda en doğru çözüm hazır beklemektedir bizi. Bu iman ehli için olmazsa olmaz ve aslında çok normal bir davranış şeklidir. Ancak ‘araf’ta kalanlar da bir çok sorunlarını ve çıkmazlarını din ile çözmeyi severler. Bunun pek çok sebepleri varsa da en tutulan sebep dini çözümlerin toplumsal kabulünün kolaylığındandır. Zira imanın hakikatını elde edemeyen bir fert için toplumsal kabul oldukça önemlidir.
İman edenler zaten bir emir ve gereklilik olarak gerek şahsi meselelerini gerekse kendi sosyal münasebetleri sebebiyle karşılaştıkları meseleleri Allah’a ve Rasul’üne götürürler. Bu anlayışın hakim olduğu bir toplum da yine olası sorunlarını aynı metodla çözüverir. Bu işin teorik kısmıdır ve pratikte böyle bir-iki cümle ile ifade edildiği kadar kolay olmadığını tarihi tecrübeler ve günümüz dünyası bizlere göstermektedir. Fakat her halukarda işin aslı budur. Pratik bozukluklar temel değerleri ve kuralları değiştiremez.
Toplumsal alanlarda ortaya çıkan sorunlar da aynı şekilde çözülebilecektir. Ancak günümüz dünyasında hem ferdi hayatında hem de sosyal hayatında tam olarak İslami bir yaşantı kurmakta zorlanan müslümanlar, içinde yaşadıkları gayr-i müslim toplumların doğal olarak sahip olduğu pek çok sorunu İslam ile çözmeye çalışıyorlar.
Henüz kendi yaşantısında oluşan zıtlıkları ve çatışmaları bile bitiremeyen bir çok müslüman hasbelkader içinde bulunduğu toplumların büyük bir kısmı sadece Allah’ın sınırlarının çiğnenmesiyle ortaya çıkmış sorunlarını Allah’ın dini ile çözmek gibi bir gayrete girmiş olmalarını anlamak mümkün görünmüyor.
Bunun Hollanda bazında en kolay anlaşılır örneği, alkol ve uyuşturucu gibi mutlak yasak olan şeylerin serbestçe tüketildiği bir toplum yapısında aldıkları eğitim ve yaşadıkları çevre gibi sosyal etkenlere yenik düşen müslüman gençleri bunlardan uzaklaştırmak için devletin cami veya imamlardan destek isteyerek dinin yasaklarını gündeme getirmeleridir. Bunu onlar yaptığında durumun saçmalığını daha kolay farkediyoruz. Hem serbest bırakacaksın gençleri ve her türlü mel’anete bulaşmalarına imkan ve ortam hazırlayacaksın, sonra da iş içinden çıkılmaz duruma gelince ‘yetişin, yardım edin’ diye, aslında hiç te dikkate almadığın ve ilgilenmediğin bir dini çağıracaksın.
Benzer bir durum Hollanda gibi gayr-i müslim olmayan ve hatta halkının %99’u müslüman olan ülkelerde de –örneğin Türkiye- yaşanmaktadır.
Basit bir örnek, ‘fuhşu’ bir meslek olarak gören ve bundan vergi alan devlet aynı anda maaş vererek çalıştırdığı imamlar diliyle insanlara zina etmenin dinen yasak olduğunu anlatmaya çalışıyor.
Bu gibi tenakuzlar farkında olarak ya da olmayarak biz müslümanların da içine yerleşiyor ve yaşanan gayr-i İslami hayatın/düzenin getirdiği sorunlara İslami çözümler üretmek için kafa patlatıyoruz.
Elbette İslam’ın çözümleri parça parça bile uygulansalar o alanlardaki sorunlara varolan en güzel çareler olarak ortaya çıkarlar. Ancak hakim hayat düsturunun gölgesinde kullanılacak İslami çareler daha çok mevcut tarzın/düzenin devamına payanda olarak kullanılmış olacaktır ki, İslam yekpare bir nizam iken onu çok daha aşağılarda yer alan birtakım düzenlerin/ideolojilerin destek olarak kullanmasına göz yummak, izin vermek ve hatta bizzat bunu kendin yapmak müslüman için derin bir gafletin ve büyük bir utancın alametidir.
Gerek fikir, gerekse sosyal hayat olarak tıkanan ve artık kendini tüketmeye başlayan günümüz ‘cahiliyye’ toplumlarının onlarca hatta yüzlerce yıldır öğüttüğü nesillerin ve toplumların kokan kalıntıları artık hiç bir parfümle ya da makyajla yüzüne bakılır bir hale gelemeyecek kadar çürümüştür.
Barındırdığı etnik ya da kültürel yapıları bunca zamandır kültüründen ve kimliğinden koparmak için gayret eden, ortaya ‘ucube’ bir toplum çıkmasını öyle ya da böyle sağlayan bir devletin, yine kendi oluşturduğu toplumsal düşmanlıklar ve etnik kavgalar karşısında tükenen enerji ve çıkış yollarının sonunda ‘İslam kardeşliği’ gibi bir argümanı yıkıntı ve döküntülerine ‘yara bandı’ niyetine veya ‘yama’ niyetine kullanmaya kalkması ve dahası buna müslümanların da alkış tutması ve bu yaklaşımdan İslam ve müslümanlar adına ‘izzet’ beklemesi ne garip bir haldir.
Olması gereken ya da asgari planda müslümanların dillendirmesi gereken şey, bu dinin topyekun olarak özgürce uygulanması ve toplumsal hayatın her yanına ve her köşesine yetkin ve etkin olarak yerleşmesi gerektiğidir. Ancak böylesi bir ortamda gerek kardeşlik ve gerekse diğer kişisel ve sosyal boyutları ile ‘İslami çözüm’den bahsetmek mümkün olacaktır.
Bir diğer deyişle İslam’ın sosyal hayatta birebir uygulanmadığı bir ortamda; örneğin, bütün kurumları ile ekonomiyi İslam’ın düzenlemediği bir toplumda, hırsızlık yapanlara İslami bir ceza vermeye kalkışmak adalet olmayacaktır. Bu diğer İslami cezalar için de geçerli genel bir durumdur. Önleyici tedbirlerini İslam’ın almadığı bir halin sonucunu İslam ile bitirmeye çalışmak anlamsızdır.
Az önceki hırsızlık örneğini açarsak, kişilere helal dairesinde bütün imkanları sunan, zekat ve sadaka gibi müesseselerle kimseyi insani temel ihtiyaçlar konusunda mağdur etmeyen, ‘beyt-ul mal’ ile ekonomik destekler sunan, işyeri açmaktan tutun evlenmeye kadar yardımlar yapan, adil bir mal dağılımını sağlayan ve çalışanların emeklerinin karşılığını hem de en hızlı şekilde aldığı bir toplumda hala hırsızlık gibi adi bir işe bulaşan adam elbette cezanın alasını haketmiştir ve verilmelidir.
Aynı şekilde, bulunması gereken temel insani hak ve hürriyetlere sahip, yani; canı, aklı, nesli, malı ve dini koruma altına alınmış bir halk ta dünyevi anlamda sağlanabilecek en sahih yaşama alanına sahip olmuştur. Bu 5 temel esas geniş ve sağlam bir şekilde korunduğunda insanların bütün ihtiyaçlarına ve sorunlarına cevap verilmiş olacağı İslami, tarihi ve insani bir gerçekliktir.
Tabii ki bunları kendi içinde açarak anlamak gerekir. Örneğin canı korumak için gerekli bütün şartlar hazırlanmalıdır ki, can korunuyor diyebilelim. Yeme-içme hususundaki helal ve temizlikten başlayarak bütün sağlık hizmetleri bu kategoride ele alınabilir. Aynı şekilde nesli korumak için de bütün gerekli eğitim olanak ve ortamları ile haramlardan arındırılmış sosyal hayat ve hatta İslam’a aykırı olmayan adetlerin yaşanabilmesi ve elbette dil ve kültür korunmalıdır ki insanların nesilleri korunmuş olabilsin.
Bu ayrıntılar genişletilerek ele alınmalı ve bulundukları toplumların sorunlarına İslami çözüm sunma gayreti gösteren müslümanlar ‘etrafına cami ve ağyarına mani’ bir nizam olan İslam’ı topyekun savunmalı ve ortaya koymalıdırlar.
Ufuk Gazetesi - Mayıs 2012
06 Nisan 2012
Bahar(!) neden Suriye'ye gelemedi?
Hepimizin duya duya bıktığı sözlerden biri ile başlamak istiyorum:
'Filler savaşır çimenler ezilir, develer kavga eder karıncalar ezilir.'
Elbette değişik versiyonlarından birini de duymuş olabilirsiniz ancak hakikatte anlattığı mevzu değişmiyor. Dünyanın gördüğü bunca kanlı katliam ve savaşların özeti kabilinden bu cümle ile bakalım olaylara biraz ve karıncaları ezen develeri de hiç değilse görelim.
Arap baharının çok öncesinde Irak işgal edildiğinde ne Çin ne de Rusya karşı çıkmadıkları ya da sessiz kalarak onadıkları için Baas rejimi ve mimarı Saddam bütün tahminleri alt-üst ederek adeta tek kurşun atmadan ülkesini teslim etmişti. Bu işgalden sonra yaşananları hiç kimse tam olarak anlamdıramadı. Irak kan gölüne döndü ve hala bu felaket devam ediyor. Kim kimi neden öldürüyor eminim bizzat bombaları patlatanlar kadar o emirleri verenler de bilmiyor. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir raporda geçen mart ayının işgalin başlamasından bu yana en az ölüm yaşandığı ay olmasına insanların sevindiğini ve aslında bu sevinilen ölümlerin 112 kişi olduğunu okuyunca geldiğimiz noktanın insan genzini yakan bir barut kokusu ve damaklarında kalan ölüm tadı olduğunu, aslında ateşin bu konuda düştüğü yeri yaktığını farkediyorum. Bir ay içinde yaralılar bir yana resmi ölü sayısı 112 ve buna seviniyor insanlar... Ve bu ölümler silahlı ya da bombalı saldırılar sonucu yaşananlar, işgalin getirdiği diğer olumsuzlukların sonuçlarını zaten kimse bilmiyor ve bilmek te istemiyor.
Gerek Irak ve gerekse Afgan işgallerinin hesabını soracak bir kuvvet yok gibi görünüyor. Ancak bu işgallerden en büyük dersi de küresel zalimlerin aldığını ve artık işgal gibi masraflı bir işten vazgeçtiklerini ya da vazgeçer gibi yaptıklarını görüyoruz.
Bu noktada model ülke olarak kendisinden bahsedilen Türkiye'nin II. Dünya Savaşı sonrasından bu yana ne tür bir model olduğunu düşünürsek yakın gelecekte düzenlenecek onların diliyle 'ortadoğu' bölgesinde hedeflenen yapıların ne olduğunu anlamaya başlarız.
1960'tan bu yana darbelerle ve müdahelelerle ama hep onların istediği çizgide yürüyen Türkiye modelinin hızlı bir şekilde Kuzey Afrika'dan başlayarak Suriye'ye kadar gelişine hepimiz şahitlik ettik. Fakat ne olduysa orada bir tıkanma yaşandı. Tunus ve Mısır başarısının ardından yaşanan ve tıkanıklık büyük ihtimalle baharda açacak çiçeklerin tohumlarını besleyenlerin de hesap etmediği bir şey idi. Görünürde Çin ve Rusya engeline takıldığı lanse edilen ama yine de inanmakta haliyle zorluk çektiğimiz bir durum.
Libya'da tıkanıklığı kısa sürede aldıkları kararlarla anında silahlarla açıveren küresel güçleri bu defa durduran nedir? Suriye'de yaşanan sivil katliamlarının onlara yeterince kanlı gelmediğini düşünmüyoruz. Ya da iran ve Suriye arasındaki ortak savunma ve karşılıklı saldırıları kendine kabul etme anlaşmalarının etkin olduğunu düşünürsek işin içince İran korkusu da var diyebiliriz. Ve tabii ki bunların da üstünde Akdeniz'e gönderilen Rus savaş gemilerinin rolü de öne çıkıyor. Bütün bunlar alt alta yazıldığında Suriye'ye dış müdahele ihtimali oldukça azalıyor.
Bu noktada bütün hamasi açıklamalara rağmen Türkiye'nin henüz kendi başına bir karar alabilecek kadar 'ergen' bir ülke olmadığını hepimiz biliyoruz. Öyle bile olsa iç karışıklıklar sebebiyle komşusuna müdahele etmek yani alenen savaş ilanı kolay bir karar değildir. Hele de Türkiye'nin sahip olduğu geçmişe ve mevcut şartlara sahip bir ülke için bugün gelinen noktanın henüz ergenlik çağı olabileceğidir.
Suriye'ye gelenin bahar olmadığı artık iyice netleşti. Orada yaşananların kimin planladığı ya da planlamadığı olaylar olduğunun hiçbir önemi kalmadı. Zira işgal atlındaki Irak ile Suriye arasında şu an fiilen bir fark kalmadı ve her gün insanlar ölmeye devam ediyor.
Suriye'ye müdahele edilmesini gerektiğini söyleyen herkes biliyor ki bu ancak Nato şemsiyesi altında mümkün olabilecek. Suriye'ye müdaheleyi bir yana bırakın Esed rejiminin desteklenmesi gerektiğini düşünenler 'Natocu' olmakla suçladıkları zümreye henüz bir başka çözüm önerisi sunamadılar. Onlara göre bırakılmalı ve Esed bir şekilde yeniden ülkesinde otoriteyi sağlamalı. Bunun maliyetinin kaç bin insanın kanı olacağıyla ilgilenmiyorlar. Nasılsa ellerinde çok güçlü(!) bir argüman var.
'Nato bir işgal gücüdür ve Abd menfaatlerini müdafaa eder.' Öyleyse bırakalım Esed öldürsün. Afganistan'a girdiler sonuç ortada, Libya'ya müdahele ettiler sonuç yine ortada. Suriye'ye müdahele edilirse durumun farklı olacağını neden düşünelim? Gayet haklısınız. Nasılsa konuşanlar olarak seyretmekten başka birşey yaptığımız yok o halde seyretmeye devam edelim.
Bize düşen hiç değilse zalimden yana olmamak ve hiç değilse zalimlere meyletmemektir.
'Filler savaşır çimenler ezilir, develer kavga eder karıncalar ezilir.'
Elbette değişik versiyonlarından birini de duymuş olabilirsiniz ancak hakikatte anlattığı mevzu değişmiyor. Dünyanın gördüğü bunca kanlı katliam ve savaşların özeti kabilinden bu cümle ile bakalım olaylara biraz ve karıncaları ezen develeri de hiç değilse görelim.
Arap baharının çok öncesinde Irak işgal edildiğinde ne Çin ne de Rusya karşı çıkmadıkları ya da sessiz kalarak onadıkları için Baas rejimi ve mimarı Saddam bütün tahminleri alt-üst ederek adeta tek kurşun atmadan ülkesini teslim etmişti. Bu işgalden sonra yaşananları hiç kimse tam olarak anlamdıramadı. Irak kan gölüne döndü ve hala bu felaket devam ediyor. Kim kimi neden öldürüyor eminim bizzat bombaları patlatanlar kadar o emirleri verenler de bilmiyor. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir raporda geçen mart ayının işgalin başlamasından bu yana en az ölüm yaşandığı ay olmasına insanların sevindiğini ve aslında bu sevinilen ölümlerin 112 kişi olduğunu okuyunca geldiğimiz noktanın insan genzini yakan bir barut kokusu ve damaklarında kalan ölüm tadı olduğunu, aslında ateşin bu konuda düştüğü yeri yaktığını farkediyorum. Bir ay içinde yaralılar bir yana resmi ölü sayısı 112 ve buna seviniyor insanlar... Ve bu ölümler silahlı ya da bombalı saldırılar sonucu yaşananlar, işgalin getirdiği diğer olumsuzlukların sonuçlarını zaten kimse bilmiyor ve bilmek te istemiyor.
Gerek Irak ve gerekse Afgan işgallerinin hesabını soracak bir kuvvet yok gibi görünüyor. Ancak bu işgallerden en büyük dersi de küresel zalimlerin aldığını ve artık işgal gibi masraflı bir işten vazgeçtiklerini ya da vazgeçer gibi yaptıklarını görüyoruz.
Bu noktada model ülke olarak kendisinden bahsedilen Türkiye'nin II. Dünya Savaşı sonrasından bu yana ne tür bir model olduğunu düşünürsek yakın gelecekte düzenlenecek onların diliyle 'ortadoğu' bölgesinde hedeflenen yapıların ne olduğunu anlamaya başlarız.
1960'tan bu yana darbelerle ve müdahelelerle ama hep onların istediği çizgide yürüyen Türkiye modelinin hızlı bir şekilde Kuzey Afrika'dan başlayarak Suriye'ye kadar gelişine hepimiz şahitlik ettik. Fakat ne olduysa orada bir tıkanma yaşandı. Tunus ve Mısır başarısının ardından yaşanan ve tıkanıklık büyük ihtimalle baharda açacak çiçeklerin tohumlarını besleyenlerin de hesap etmediği bir şey idi. Görünürde Çin ve Rusya engeline takıldığı lanse edilen ama yine de inanmakta haliyle zorluk çektiğimiz bir durum.
Libya'da tıkanıklığı kısa sürede aldıkları kararlarla anında silahlarla açıveren küresel güçleri bu defa durduran nedir? Suriye'de yaşanan sivil katliamlarının onlara yeterince kanlı gelmediğini düşünmüyoruz. Ya da iran ve Suriye arasındaki ortak savunma ve karşılıklı saldırıları kendine kabul etme anlaşmalarının etkin olduğunu düşünürsek işin içince İran korkusu da var diyebiliriz. Ve tabii ki bunların da üstünde Akdeniz'e gönderilen Rus savaş gemilerinin rolü de öne çıkıyor. Bütün bunlar alt alta yazıldığında Suriye'ye dış müdahele ihtimali oldukça azalıyor.
Bu noktada bütün hamasi açıklamalara rağmen Türkiye'nin henüz kendi başına bir karar alabilecek kadar 'ergen' bir ülke olmadığını hepimiz biliyoruz. Öyle bile olsa iç karışıklıklar sebebiyle komşusuna müdahele etmek yani alenen savaş ilanı kolay bir karar değildir. Hele de Türkiye'nin sahip olduğu geçmişe ve mevcut şartlara sahip bir ülke için bugün gelinen noktanın henüz ergenlik çağı olabileceğidir.
Suriye'ye gelenin bahar olmadığı artık iyice netleşti. Orada yaşananların kimin planladığı ya da planlamadığı olaylar olduğunun hiçbir önemi kalmadı. Zira işgal atlındaki Irak ile Suriye arasında şu an fiilen bir fark kalmadı ve her gün insanlar ölmeye devam ediyor.
Suriye'ye müdahele edilmesini gerektiğini söyleyen herkes biliyor ki bu ancak Nato şemsiyesi altında mümkün olabilecek. Suriye'ye müdaheleyi bir yana bırakın Esed rejiminin desteklenmesi gerektiğini düşünenler 'Natocu' olmakla suçladıkları zümreye henüz bir başka çözüm önerisi sunamadılar. Onlara göre bırakılmalı ve Esed bir şekilde yeniden ülkesinde otoriteyi sağlamalı. Bunun maliyetinin kaç bin insanın kanı olacağıyla ilgilenmiyorlar. Nasılsa ellerinde çok güçlü(!) bir argüman var.
'Nato bir işgal gücüdür ve Abd menfaatlerini müdafaa eder.' Öyleyse bırakalım Esed öldürsün. Afganistan'a girdiler sonuç ortada, Libya'ya müdahele ettiler sonuç yine ortada. Suriye'ye müdahele edilirse durumun farklı olacağını neden düşünelim? Gayet haklısınız. Nasılsa konuşanlar olarak seyretmekten başka birşey yaptığımız yok o halde seyretmeye devam edelim.
Bize düşen hiç değilse zalimden yana olmamak ve hiç değilse zalimlere meyletmemektir.
29 Mart 2012
Söylediğini yapmamak ya da yapmak
Yıllar yılı değişmeyen en gelişmiş toplumsal özelliğimiz nedir diye bir soru olsaydı hiç düşünmeden cevabım, 'her birimizin her konuda söyleyecek mutlaka bir sözü olduğu' olurdu. Öyle ki, sözümüz hiç tükenmedi.
Yaptıklarımızı, yapacaklarımızı hatta hayallerimizi konuşmaktan bıkmadık.
Öğrendiğimiz hakikatler bizi daha bir çenebaz yaptı. Kur'an, okunan bir kitap iken biz okumadan üzerinde konuşmayı tercih ettik çoğu zaman. Elimizdeki en mukaddes metne bile yaklaşımımız bu olunca gerisini hiç toparlayamadık ve hep konuştuk.
Hira'da Cebrail(as) tarafından 3 kez sarılıp, sıkılmayla okur-yazar olunduğunu zannederek okumayı da yanlış okuduk. Ama hiç susmadık, hep konuştuk.
Ve tabiidir ki konuşmayı bunca çok severken elimize geçen her yere, her ortama sözlerimizi yazı olarak dökmeyi de unutmadık, o yüzden bunları da konuşmak olarak isimlendiriyorum.
Bazılarımız ellerine/gözlerine tutuşturulan bir kaç ayet ile bütün bir hayatı ve bütün bir dini anladı ve okumayı bırakıp konuşmaya başladı. Bazılarımız ise biraz daha bedbaht olarak ayetlerden de mahrum herhangi bir yazarın bir ya da birkaç kitabını aldı eline ve gözüne...
Konuşanlarımız sözleri bitmesin için sürekli vahiy desteği aldılar. Allah'ın ayetlerini okumak yerine, sözlerine onları payanda yapmaktan çekinmediler. Üzerine biraz da hadis boyası ile çok cilalı konuşmalarımız oldu kulaklar doyuran!
Kitab-ı Kerim'in, iman binalarımızı sarsan, kardeşlik yapımızın depremi olarak saydığı, 'söylediklerini yapmamak ve yapmadıklarını söylemek' gafletinin, 'fi sebilillah' Allah tarafından sevilmememize vesile olabilecek dehşetli bir tehlike olduğunu ilan ve tembih etmesine rağmen bunu da okumaktan aciz kaldık.
Okuyalım:
1. Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih etmektedir. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
2. Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?
3. Allah katında en nefret edilen şey, yapmayacağınız şeyi söylemenizdir.
4. Şüphesiz Allah kendi yolunda kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saf Suresi)
Sabah-akşam savaşı diline dolayan ve bunu her ortamda dile getiren klavye mucahidleri de dahil olmak üzere herbirimiz sözümüzü artık tamamlayalım. Konuştuğumuzla amel etmeyeceksek hiç değilse susalım. Bütün sözlerini bulundukları ülkenin 'dar'ul harp' olması temeline dayandırarak büyük laflar edenler hiç değilse bir adım sonrasını da öğrenip sussunlar. Ya da kalkıp yollara düşsünler de sözlerinin eri olduklarını bilelim.
Ya söylediklerimizi yapalım, ya da sadece yaptıklarımızı söyleyelim ve bakalım sözümüz o zaman da bu kadar çok olabilecek mi?
Şüphesiz istila hukukunda 'nefir-i am' hususu vardır ve belki de son yüzyılda defalarca şartları oluşmuş ancak müslümanların dağınıklığı sebebiyle uygulanamamıştır. Birçok islam beldesi zalimlerce işgal edilmiş ve insan aklının düşünebileceği bütün eziyetler icra edilmişken, sessizce köşesinde bekleyen dev bir 'ümmet' vardır.
'Nefir-i am' güncel anlamıyla 'genel seferberlik' olarak tercüme edilebilir.
Bu konudaki en kısa bilgi şöyledir:
Herhangi bir islam beldesi kafirler/zalimler tarafından işgal edilirse o beldeye en yakın olanlardan başlamak üzere bu işgali kaldırmak halka halka tüm ümmete şamil olacak şekilde genişletilir. Ta ki sonunda bütün ümmeti kapsayan bir cihada dönüşür. Bu gidişatı ümmetin halifesi tayin eder. İhtiyaç duyulması durumunda daha yolun başındayken yani işgal ya da zulüm icra edilmeden 'nefir-i am' ilan ederek bunu engellemesi de mümkündür.
Buna uygun en son örnek Osmanlı'nın son ve zayıf dönemlerinde yaşanan Fransa'da gündeme gelen bir tiyatro ile alakalı Sultan 2. Abdulhamid'in 'nefir-i am' tehdididir. Halen Topkapı Sarayı'nda bulunan 'Peygamber(sav)'in sancağını açarak ümmet-i Muhammed'e cihad-ı ekber ilan etme' tehdidi işe yaramış ve olay kapanmıştır.
Halen mevcut durumda ümmet-i Muhammed için ne bir 'nefir-i am' ne de bir 'cihad-ı ekber' ilan edecek otoritenin bulunmayışı sebebiyle, başta alim ve liderleri olmak üzere dünya üzerinde ümmete yönelik işlenen bütün zulümlerden hepimizin fert olarak sorumlu olduğunu ve vebal altında kaldığımızı ve bütün bunların hesabını teker teker vereceğimizi unutmamakta fayda var.
Yaptıklarımızı, yapacaklarımızı hatta hayallerimizi konuşmaktan bıkmadık.
Öğrendiğimiz hakikatler bizi daha bir çenebaz yaptı. Kur'an, okunan bir kitap iken biz okumadan üzerinde konuşmayı tercih ettik çoğu zaman. Elimizdeki en mukaddes metne bile yaklaşımımız bu olunca gerisini hiç toparlayamadık ve hep konuştuk.
Hira'da Cebrail(as) tarafından 3 kez sarılıp, sıkılmayla okur-yazar olunduğunu zannederek okumayı da yanlış okuduk. Ama hiç susmadık, hep konuştuk.
Ve tabiidir ki konuşmayı bunca çok severken elimize geçen her yere, her ortama sözlerimizi yazı olarak dökmeyi de unutmadık, o yüzden bunları da konuşmak olarak isimlendiriyorum.
Bazılarımız ellerine/gözlerine tutuşturulan bir kaç ayet ile bütün bir hayatı ve bütün bir dini anladı ve okumayı bırakıp konuşmaya başladı. Bazılarımız ise biraz daha bedbaht olarak ayetlerden de mahrum herhangi bir yazarın bir ya da birkaç kitabını aldı eline ve gözüne...
Konuşanlarımız sözleri bitmesin için sürekli vahiy desteği aldılar. Allah'ın ayetlerini okumak yerine, sözlerine onları payanda yapmaktan çekinmediler. Üzerine biraz da hadis boyası ile çok cilalı konuşmalarımız oldu kulaklar doyuran!
Kitab-ı Kerim'in, iman binalarımızı sarsan, kardeşlik yapımızın depremi olarak saydığı, 'söylediklerini yapmamak ve yapmadıklarını söylemek' gafletinin, 'fi sebilillah' Allah tarafından sevilmememize vesile olabilecek dehşetli bir tehlike olduğunu ilan ve tembih etmesine rağmen bunu da okumaktan aciz kaldık.
Okuyalım:
1. Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih etmektedir. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
2. Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?
3. Allah katında en nefret edilen şey, yapmayacağınız şeyi söylemenizdir.
4. Şüphesiz Allah kendi yolunda kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saf Suresi)
Sabah-akşam savaşı diline dolayan ve bunu her ortamda dile getiren klavye mucahidleri de dahil olmak üzere herbirimiz sözümüzü artık tamamlayalım. Konuştuğumuzla amel etmeyeceksek hiç değilse susalım. Bütün sözlerini bulundukları ülkenin 'dar'ul harp' olması temeline dayandırarak büyük laflar edenler hiç değilse bir adım sonrasını da öğrenip sussunlar. Ya da kalkıp yollara düşsünler de sözlerinin eri olduklarını bilelim.
Ya söylediklerimizi yapalım, ya da sadece yaptıklarımızı söyleyelim ve bakalım sözümüz o zaman da bu kadar çok olabilecek mi?
Şüphesiz istila hukukunda 'nefir-i am' hususu vardır ve belki de son yüzyılda defalarca şartları oluşmuş ancak müslümanların dağınıklığı sebebiyle uygulanamamıştır. Birçok islam beldesi zalimlerce işgal edilmiş ve insan aklının düşünebileceği bütün eziyetler icra edilmişken, sessizce köşesinde bekleyen dev bir 'ümmet' vardır.
'Nefir-i am' güncel anlamıyla 'genel seferberlik' olarak tercüme edilebilir.
Bu konudaki en kısa bilgi şöyledir:
Herhangi bir islam beldesi kafirler/zalimler tarafından işgal edilirse o beldeye en yakın olanlardan başlamak üzere bu işgali kaldırmak halka halka tüm ümmete şamil olacak şekilde genişletilir. Ta ki sonunda bütün ümmeti kapsayan bir cihada dönüşür. Bu gidişatı ümmetin halifesi tayin eder. İhtiyaç duyulması durumunda daha yolun başındayken yani işgal ya da zulüm icra edilmeden 'nefir-i am' ilan ederek bunu engellemesi de mümkündür.
Buna uygun en son örnek Osmanlı'nın son ve zayıf dönemlerinde yaşanan Fransa'da gündeme gelen bir tiyatro ile alakalı Sultan 2. Abdulhamid'in 'nefir-i am' tehdididir. Halen Topkapı Sarayı'nda bulunan 'Peygamber(sav)'in sancağını açarak ümmet-i Muhammed'e cihad-ı ekber ilan etme' tehdidi işe yaramış ve olay kapanmıştır.
Halen mevcut durumda ümmet-i Muhammed için ne bir 'nefir-i am' ne de bir 'cihad-ı ekber' ilan edecek otoritenin bulunmayışı sebebiyle, başta alim ve liderleri olmak üzere dünya üzerinde ümmete yönelik işlenen bütün zulümlerden hepimizin fert olarak sorumlu olduğunu ve vebal altında kaldığımızı ve bütün bunların hesabını teker teker vereceğimizi unutmamakta fayda var.
12 Mart 2012
Taassub, ırkçılık, -culuk, -çülük
İnsanlar arasındaki münasebet ve muameleleri düzenleyen bakış açıları ya da kurallar hatta kanunlar bir noktada mutlaka ‘fıtrat’ dediğimiz yaratılıştan Mevla’nın kullarına verdiği özellik ve meziyetlere uymak zorundadır. Aksi halde genel kabul görmeleri mümkün değildir. Ancak zorbalıkla yahut insan heva ve hevesine hitap ederek belirli dönemlerde yaşama şansı bulabilirler.
En eski zorlama ve zorbalık şekillerinden birisi olaral ‘kölelik’ müessesinin geçmişte ya da günümüzde uygulanan bütün versiyon ve şekilleri insan olma fıtratına muhalif olduğundan hiç bir vicdanda ma’kes bulamamıştır.
En yeni ya da en çok yaşanan ve rastlanan haliyle fıtrata en ters yaklaşım tarzı ise ‘taassub’tur.
Taassub, temelde bağnazca ve inatla bir şeye körü körüne bağlanarak ondan başkasına hayat hakkı tanımamak gibi anlamlara geliyor. Genel kullanım olarak ise ‘ırkçılık’ yani kendi ırkını diğerlerinden üstün görmek yerine geçiyor.
Elbette taassubun en katısı ve en kötüsü ırkçılıktır.
Hiçbir insan kendi seçmediği ve hiçbir etkisi ve yetkisi olmadan yalnız ve sadece Allah(cc)’ın kendisini öyle yaratması sebebiyle sahip olduğu herhangi bir özellikten dolayı kınanamazken, herhangi bir ırktan olan birisinin o ırktan olmasıyla diğer insanlara karşı övünmesi de en az kınanması kadar akıl almaz ve insan fıtratına uymaz bir davranış şeklidir.
Ne teninin renginden dolayı kimse kimseye üstündür ne de birisi teninin renginden dolayı kınanıp küçük görülebilir. Irkçılığın her şekil ve açıdan anlaşılması dine muhaliftir, din dışıdır. Allah(cc)’ın Kitab’ında ve Rasulu’nün hadislerinde tebliğ ettiği islamda ırkçılık yoktur! Bu dine iman eden herkes öncelikle benim ırkım, neslim vs. gibi ırkçı yaklaşımlardan kurtulmak ve hepsine ‘la’ demek zorundadır.
Irkçılığın en mühim ve sinsi yaklaşımlarından biri ise, ‘ben ırkımı seviyorum onunla övünüyorum ama ırkçı değilim kimseyi küçük görmüyorum’ şeklinde ortaya konulan yaklaşımdır. Bu tarz söylemlerin altında ırkçılık gizliden gizliye sırıtır. Kendi ırkını överken muhataplarını da buna tahrik ve teşvik edenler toplumlarda ırkçılığın yayılmasına vesile olurlar. Böylesi bir kötülüğün ateşini yakan ise iflah olmaz.
Kişi kendi ailesini, çevresini ve hatta neslini/ırkını yakın bulur ki bu çok doğaldir. Bununla övünmenin ya da başkalarını kendininkilerden aşağı görmenin anlaşılır bir tarafı yoktur. Herhangi birimiz küçük gördüğümüz hatta hakaret ettiğimiz bir başka ırktan yaratılabilirdik zira mevcut ırkımızı da biz seçmedik.
Bu noktada ırkçılığın çıkış noktalarından bize yakın bir örneği hatırlamakta fayda var:
Peygamber(sav) risaletini ilan ettiğinde buna karşı yahudilerin tepkisinin en temel kaynağı O’nun İsmail(as) neslinden olması idi, zira onlara göre İbrahim(as)’in soyu Sara’nın oğlu İshak(as)’tan devam ediyordu ve Hacer’in oğlu İsmail(as) peygamber neslinden olmadığından Muhammed(sav)’de peygamber olamıyordu. Hatta bazı yahudi alimleri O’nun risaletini duyduklarında ‘eyvah peygamberlik israil oğullarından gitti’ şeklinde feryat etmişlerdi.
Yine Mekke’de yaşanan risalet karşıtı kavgada baş aktörlerden olan Ebu Cehil, O’nun risaletini reddederken, ‘O’nun kavmi ile biz hep yarıştık, ama şimdi onlar bir peygamber çıkardılar ben nereden bulayım peygamberi’ diyecektir.
İmparatorlukları yıkan ve toplulukları dağıtan ırkçılık son yüzyılın en büyük ve en kanlı savaşlarının da sebeplerinin başında gelmektedir. Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini gibi faşist liderler ırkçılık temelli dünya görüşleriyle milyonlarca cana ve görülmemiş yıkımlara sebep olmuşlardı.
Türkiye’de ise temel iki unsuru birbirine düşürme niyetiyle Ziya Gökalp adını alan bir kürt milliyetçisi Tekin Alp (Moiz Kohen) isimli bir yahudi tarafından önce kürtçülük yaptırılarak ırkçılık fitnesi yakılmak istenmiş ancak başarılı olunamayınca, hemen karşı propağanda yapmak niyetiyle kürt ırkçısı hızla türk ırkçısına dönüşmüş ve türkçülükle kürtlere hakarete başlamıştır. Nihayetinde de hem kürt hem de türk ırkçılarının ortaya çıkması için fitne ocağına gerekli ateş atılmıştır. Halen bu ateş yanmaya devam etmektedir.
Taassubun diğer şekilleri de en az ırkçılık kadar tehlikeli ve anlamsızdır. Özellikle dini cemaatlerin insanları islamdan çok kendi cemaatlerine davet etmeleri ve hatta kendileri dışındakileri nerdeyse din-dışı görerek ya da göstererek cemaat ya da tarikatlarini tek doğru ilan etmeleri taassubun bu alandaki zirvesidir. İnsanları islama değil kendi liderlerine ve cemaatlerine davet edenler herhalde kalplerini avutacak bir bahane bulmuşlardır.Taassubun temel mantığı içinde ‘en doğrusu benimki, o halde benimkine çağırmakla hakka çağırmış oluyorum’ cevabını çok duymuşluğumuz vardır.
Bu alanda en doğru yaklaşım ise, ‘ben hak olan islama mensubum ama hak benden ve benim mensubiyetimden ibaret değildir yani tek hak ben değilim ama ben haktanım’ demektir. Hak yalnız benim, benim camiam, partim, tarikatım diyen mutaassıptır. Doğrusu benim cemaatim/tarikatım vs. haktandır demektir, hak ben degilim ben haktanım.
Daha asgari bir örnek ise takım taassubudur ki, günümüz cahiiliyesinin zirve zırvalıklarından biridir. İnsanlar dinlerini, ırklarını bile aşan bir taassubla takımlarına bağlanabilmekte ve taraftarlık yeni bir din ya da hayat nizamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Takımı sözkonusu olduğunda cezbeye kapılmış dervişleri bile kıskandıracak bir transa geçen, adeta bir sarhoşluk haliyle, cinnet geçiriyormuşçasına bağırıp çağıran ve hatta Kur’an okuyan ve dua eden dilleriyle iğrenç küfürler edebilen insanlara ne denebilir ya da bu taraftarlık tarzının adı nedir bunu iz’an sahiplerine bırakıyorum.
Dinde taassubun her türlüsü tel'in edilerek yasaklanmıştır; bunların içinde ırk, dil, renk, aşiret, takım, aile vs. vs. hersey vardır. Müslüman dünyalık hiçbir şeyin fanatiği olamaz! Bağımlısı olamaz! Olmuşsa imanını kontrol etmek zorundadır.
‘İnsanları taassuba çağıran bizden değildir. Taassub uğruna savaşan bizden değildir. Taassub uğruna ölen bizden değildir.’ (Sünen-i Ebî Davud, Kitab El-Edeb, Irkçılık Babı, H. No: 5121, c. 5, s.5121, c. 5, s. 354. Müslim-Kitab El-İmare, H. No: 1848)
Mart 2012
En eski zorlama ve zorbalık şekillerinden birisi olaral ‘kölelik’ müessesinin geçmişte ya da günümüzde uygulanan bütün versiyon ve şekilleri insan olma fıtratına muhalif olduğundan hiç bir vicdanda ma’kes bulamamıştır.
En yeni ya da en çok yaşanan ve rastlanan haliyle fıtrata en ters yaklaşım tarzı ise ‘taassub’tur.
Taassub, temelde bağnazca ve inatla bir şeye körü körüne bağlanarak ondan başkasına hayat hakkı tanımamak gibi anlamlara geliyor. Genel kullanım olarak ise ‘ırkçılık’ yani kendi ırkını diğerlerinden üstün görmek yerine geçiyor.
Elbette taassubun en katısı ve en kötüsü ırkçılıktır.
Hiçbir insan kendi seçmediği ve hiçbir etkisi ve yetkisi olmadan yalnız ve sadece Allah(cc)’ın kendisini öyle yaratması sebebiyle sahip olduğu herhangi bir özellikten dolayı kınanamazken, herhangi bir ırktan olan birisinin o ırktan olmasıyla diğer insanlara karşı övünmesi de en az kınanması kadar akıl almaz ve insan fıtratına uymaz bir davranış şeklidir.
Ne teninin renginden dolayı kimse kimseye üstündür ne de birisi teninin renginden dolayı kınanıp küçük görülebilir. Irkçılığın her şekil ve açıdan anlaşılması dine muhaliftir, din dışıdır. Allah(cc)’ın Kitab’ında ve Rasulu’nün hadislerinde tebliğ ettiği islamda ırkçılık yoktur! Bu dine iman eden herkes öncelikle benim ırkım, neslim vs. gibi ırkçı yaklaşımlardan kurtulmak ve hepsine ‘la’ demek zorundadır.
Irkçılığın en mühim ve sinsi yaklaşımlarından biri ise, ‘ben ırkımı seviyorum onunla övünüyorum ama ırkçı değilim kimseyi küçük görmüyorum’ şeklinde ortaya konulan yaklaşımdır. Bu tarz söylemlerin altında ırkçılık gizliden gizliye sırıtır. Kendi ırkını överken muhataplarını da buna tahrik ve teşvik edenler toplumlarda ırkçılığın yayılmasına vesile olurlar. Böylesi bir kötülüğün ateşini yakan ise iflah olmaz.
Kişi kendi ailesini, çevresini ve hatta neslini/ırkını yakın bulur ki bu çok doğaldir. Bununla övünmenin ya da başkalarını kendininkilerden aşağı görmenin anlaşılır bir tarafı yoktur. Herhangi birimiz küçük gördüğümüz hatta hakaret ettiğimiz bir başka ırktan yaratılabilirdik zira mevcut ırkımızı da biz seçmedik.
Bu noktada ırkçılığın çıkış noktalarından bize yakın bir örneği hatırlamakta fayda var:
Peygamber(sav) risaletini ilan ettiğinde buna karşı yahudilerin tepkisinin en temel kaynağı O’nun İsmail(as) neslinden olması idi, zira onlara göre İbrahim(as)’in soyu Sara’nın oğlu İshak(as)’tan devam ediyordu ve Hacer’in oğlu İsmail(as) peygamber neslinden olmadığından Muhammed(sav)’de peygamber olamıyordu. Hatta bazı yahudi alimleri O’nun risaletini duyduklarında ‘eyvah peygamberlik israil oğullarından gitti’ şeklinde feryat etmişlerdi.
Yine Mekke’de yaşanan risalet karşıtı kavgada baş aktörlerden olan Ebu Cehil, O’nun risaletini reddederken, ‘O’nun kavmi ile biz hep yarıştık, ama şimdi onlar bir peygamber çıkardılar ben nereden bulayım peygamberi’ diyecektir.
İmparatorlukları yıkan ve toplulukları dağıtan ırkçılık son yüzyılın en büyük ve en kanlı savaşlarının da sebeplerinin başında gelmektedir. Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini gibi faşist liderler ırkçılık temelli dünya görüşleriyle milyonlarca cana ve görülmemiş yıkımlara sebep olmuşlardı.
Türkiye’de ise temel iki unsuru birbirine düşürme niyetiyle Ziya Gökalp adını alan bir kürt milliyetçisi Tekin Alp (Moiz Kohen) isimli bir yahudi tarafından önce kürtçülük yaptırılarak ırkçılık fitnesi yakılmak istenmiş ancak başarılı olunamayınca, hemen karşı propağanda yapmak niyetiyle kürt ırkçısı hızla türk ırkçısına dönüşmüş ve türkçülükle kürtlere hakarete başlamıştır. Nihayetinde de hem kürt hem de türk ırkçılarının ortaya çıkması için fitne ocağına gerekli ateş atılmıştır. Halen bu ateş yanmaya devam etmektedir.
Taassubun diğer şekilleri de en az ırkçılık kadar tehlikeli ve anlamsızdır. Özellikle dini cemaatlerin insanları islamdan çok kendi cemaatlerine davet etmeleri ve hatta kendileri dışındakileri nerdeyse din-dışı görerek ya da göstererek cemaat ya da tarikatlarini tek doğru ilan etmeleri taassubun bu alandaki zirvesidir. İnsanları islama değil kendi liderlerine ve cemaatlerine davet edenler herhalde kalplerini avutacak bir bahane bulmuşlardır.Taassubun temel mantığı içinde ‘en doğrusu benimki, o halde benimkine çağırmakla hakka çağırmış oluyorum’ cevabını çok duymuşluğumuz vardır.
Bu alanda en doğru yaklaşım ise, ‘ben hak olan islama mensubum ama hak benden ve benim mensubiyetimden ibaret değildir yani tek hak ben değilim ama ben haktanım’ demektir. Hak yalnız benim, benim camiam, partim, tarikatım diyen mutaassıptır. Doğrusu benim cemaatim/tarikatım vs. haktandır demektir, hak ben degilim ben haktanım.
Daha asgari bir örnek ise takım taassubudur ki, günümüz cahiiliyesinin zirve zırvalıklarından biridir. İnsanlar dinlerini, ırklarını bile aşan bir taassubla takımlarına bağlanabilmekte ve taraftarlık yeni bir din ya da hayat nizamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Takımı sözkonusu olduğunda cezbeye kapılmış dervişleri bile kıskandıracak bir transa geçen, adeta bir sarhoşluk haliyle, cinnet geçiriyormuşçasına bağırıp çağıran ve hatta Kur’an okuyan ve dua eden dilleriyle iğrenç küfürler edebilen insanlara ne denebilir ya da bu taraftarlık tarzının adı nedir bunu iz’an sahiplerine bırakıyorum.
Dinde taassubun her türlüsü tel'in edilerek yasaklanmıştır; bunların içinde ırk, dil, renk, aşiret, takım, aile vs. vs. hersey vardır. Müslüman dünyalık hiçbir şeyin fanatiği olamaz! Bağımlısı olamaz! Olmuşsa imanını kontrol etmek zorundadır.
‘İnsanları taassuba çağıran bizden değildir. Taassub uğruna savaşan bizden değildir. Taassub uğruna ölen bizden değildir.’ (Sünen-i Ebî Davud, Kitab El-Edeb, Irkçılık Babı, H. No: 5121, c. 5, s.5121, c. 5, s. 354. Müslim-Kitab El-İmare, H. No: 1848)
Mart 2012
09 Mart 2012
Bu din kimin?
İnsanoğlu bir çok konuda garip davranışlar sergiler ki bu onun insanlığının doğal sonucudur. Yaşar, yaşadığını farketmeden ve dahası yaşatanı bilmeden ve merak etmeden. Dünyadan nefret etse de ölmek istemez genellikle, tezatlar insan olmanın gereğidir sanki. Sıcakta soğuğu, soğukta sıcağı; gecelerde gündüzü, gündüzlerde ise geceyi aramak...
İnsan olarak hepimizin düştüğü en komik hata ise birşeylerin bizim olduğunu sanmaktır. Hayatı ve onu yaşarken elde ettiklerimizi bizim sanıp bir ömür geçiririz, sonra da geride kaldıklarını görüp ardımıza baka baka öteki aleme gideriz. Bizden öncekilerin bu hallerinden ibret almak çok azımızın aklına gelir. Bu halin en acıklı yanı ise; bizim sandıklarımızı dünyada iken kaybettiğimizde gösterdiğimiz anlaşılmaz cinnet halidir. Zaten bizim olmayan ve bir süreliğine emanet olarak bize verilen şeyleri o kadar sahiplenmişizdir ki, kaybetmek felaket gibi gelir.
Dünya kısa bir süre için kalınan ve metaından faydanılan, sonra da geçip gidilen bir yerdir. Dünya metaı dediğimiz şey, geçici olarak dünyada verilen; mal ve evlat gibi sevilen ve bir süreliğine emanet edilen şeylerdir. Vakti geldiğinde elimizden alınırlar ve hiçbir çaba yahut kuvvet Mevla’nın aldığını yerine koyamaz veya almasına engel olamaz!
Bizim sandığımız şeylerin en mukaddesi şüphesiz dinimizdir. Bazan sahiplenmek yani benim diye üzerine titremek ve korumak gibi normal hassasiyetleri ifade etse de, farkında olmadan dinimizi bize ait sandığımız diğer eşyalar gibi kaybetme korkusu ve başkalarından sakınma güdüsü ortaya çıkmaktadır.
Bu durumda ‘bu dinin kimin olduğu’nu doğru tespit etmek hayatımızı kolaylaştıracaktır. Hepimiz bilir ve tasdik ederiz ki bu din Allah(cc)’ındır. Fakat bakış açıları hidayetle yönlendirilmeyenler içinde bulundukları kibirle ve biraz da islam dünyasının ezilen ve fakir bırakılan kısımlarına bakarak bu dini aşağılamaya ve 3. Dünya ülkelerinin gariban halklarının dini olarak yaftalayıp reddetmeye çalışırlar. Hakikatini bilmek ya da sorgulamak yerine küçümseyerek yüz çevirmek onlara daha kolay gelir.
Daha da ilginci biz müslümanların da bunu kabullenir konumudur ki birçoğumuz bunun farkında bile olmadan savunuculuğunu yaparız. Tarihçilerimiz ilk iman edenleri sayarken not düşerler, genelde gençler ve fakirlerdi, diye. Hatta, ‘islam garip olarak başladı ve garip olarak devam edecektir, gariplere müjdeler olsun’ hadisini müslümanların maddi güçten mahrum ve hep ezilip hor görülenler olacakları seklinde te’vil ederek, kanıksayan ve bu şekilde tebliğ eden akedemisyenlerimiz vardır.
Sırf olası ihtimalleri reddetmek için de olsa şunu kaydedelim, bu din arapların ya da herhangi bir ırkın değildir ve olamaz. Zira temel nüansı denge olan islamın herhangi bir üstün sınıfı yoktur. Bu bağlamda peygamberi ırk olarak türkleştirme gayretinde olanların da islam ile alakaları olmadığı ortadadır. Mukaddes beldelerin bugünkü sakinlerinin arap olması oraların onların toprağı olduğu anlamına gelmez. Tıpkı peygamberlerin ortak daveti olan tevhid inancı gibi o topraklar da insanlığın ortak mirasıdır.
İslam’ın garip olması bizim anladığımız anlamda kenar mahalle/varoş dini olduğu anlamına gelmiyor. Tam aksine aslında ilk dönemlerden itibaren bütün toplumlarda bu dini kabullenenler kişisel meziyetleri yüksek, toplumlarının akil insanları olmuştur. Ancak her halukarda ezilen toplum kesimlerinin de bu dine koşması eşyanın doğası gereğidir ki, toplumsal adaletin garantisi olan bir inanca elbette buna hasret kalanlar ve yokluğunu hissedenler duyarsız kalamazlar.
İslam’ın ilk dönemlerinde zannedildiği gibi fakir ve ezilenler değil Mekke’nin önde gelen zenginleri ve saygın şahsiyetleri de Peygamber(SAV)’in çevresindedirler. Şöyle bir kaç isim hatırlatıldığında birçoğumuz daha kolay idrak edecektir.
En yakın örnek Haticet’ul Kübra(r.anha)’dır ki dönemin tartışmasız en zengin hanımlarındandır. Kendine ait kervanları olan bu hanımefendi, eğitimi, görgüsü ve topyekün kültürüyle aslında bir anlamda o toplumun ‘beyaz’ kesimindendi.
Aynı şekilde bizim büyük ve önder sahabiler olarak tanıdıklarımıza bakalım; Ebu Bekr(r.a.), Ömer(r.a.) yahut Osman(r.a.) ve hatta Ali(r.a.)... Kimlerdir bunlar? Hulefa-i Raşidin diye bildiklerimiz ve dönemin yine en zengin ve kültürlü kesiminden geliyorlar. Saymaya devam edebilirsiniz, Abdurrahman bin Avf(r.a.) ve ya Sa’d bin Muaz(r.a.) yahut Es’ad bin Murare(r.a.) gibi önder isimler de yine aynıdır ve aslında bugün burjuva yahut ‘beyaz’ olarak isimlendirilen toplum kesimindendirler.
İşte bu noktada islam’ın adalet ve denge unsuru devreye giriyor ve ne namaz saflarında ne de hayatın başka bir yerinde hiçkimsenin etiket yahut şöhretiyle öne geçmesine izin vermiyor. Bu denge ve imandır ki, Halid bin Velid(r.a.) gibi dönemin en meşhur komutanının kafasını bir zamanların kölesi Bilal(r.a.)’ın geçeceği eşiğe koyduruyor.
Zira iman ve islam başlıbaşına bir değer yargısı ve takva üstünlüklerin yegane ölçüsü oluveriyor. Toplumun hangi kesiminden gelirse gelsin her mü’min özel ve saygıdeğer bir fert olmakla birlikte, islam’ın sunduğu fıtrata uygun hayat ile de zaten içinde bulunduğu toplumun en saygın ve modern ferdi haline geliyor. Çok uçuk değil bu gerçek, buyrun şu örnekle düşünelim: Her açıdan daha ileride gözüken ama kendi elleriyle yaptığı putların önünde gerdan kıran Ebu Cehil mi daha moderndir, yoksa kendi özgür iradesi ile kabul ettiği inancı canı pahasına terketmeyen Yasir(r.a.) ile Sumeyye(r.a.) mi? Günümüzün ‘beyaz’larına sorulacak en basit soru belki de budur.. Ve bu anlamda bu din, evet, toplumun aydın ve önder kesimleri tarafından kabul edilen ve din edinilen bir akidedir.
İnsanların kafalarının içidir aslolan, yoksa elbette gariban bir gecekondu sakini ile dev bir malikhanede ikamet eden ve kedilerine sıradan bir evin bir günlük mutfak masrafı kadar harcama yapabilen biri mal varlığı olarak mukayese edilemez. Fakat sabahın ilk ısıklarında sokaklarda yalnız iki sınıf insan görürsünüz:
Bir zümre vardır ki; çok rahat bir saltanat ile hayat sürmekte ve kelimenin tam da anlamıyla ‘yediği önünde, yemediği arkasında’dır. Avrupa’da cokça vardır bunlardan ve onları sabahın erken saatlerinde köpeklerinin peşinden bakarken görebilirsiniz.
Diğer bir zümre ise, aynı saatlerde ya evlerinin bir köşesinde yahut mescidlerde Aziz ve Celil olan bir Allah’a ibadet pesindedirler. Şimdi hangi akıl veya vicdan sahibi, bu iki zümreyi mukayese edip bunlardan köpek peşinde koşanları daha modern ve gelişmiş sayabilir ki? Hatta bir adım daha ileri gidelim, bunlardan hangisi acınacak halde ve garibandır? Mevla’nın kendisini köpeğe hizmetçi kıldığı adam mı yoksa O’ndan başkasına boyun eğmeyi zillet gören mi?
Medeniyet denilen şey, insanlık onurunu yüceltmek ise şayet; bir tek Allah’a kulluktur bu!
Ufuk Gazetesi - Mayıs 2011
İnsan olarak hepimizin düştüğü en komik hata ise birşeylerin bizim olduğunu sanmaktır. Hayatı ve onu yaşarken elde ettiklerimizi bizim sanıp bir ömür geçiririz, sonra da geride kaldıklarını görüp ardımıza baka baka öteki aleme gideriz. Bizden öncekilerin bu hallerinden ibret almak çok azımızın aklına gelir. Bu halin en acıklı yanı ise; bizim sandıklarımızı dünyada iken kaybettiğimizde gösterdiğimiz anlaşılmaz cinnet halidir. Zaten bizim olmayan ve bir süreliğine emanet olarak bize verilen şeyleri o kadar sahiplenmişizdir ki, kaybetmek felaket gibi gelir.
Dünya kısa bir süre için kalınan ve metaından faydanılan, sonra da geçip gidilen bir yerdir. Dünya metaı dediğimiz şey, geçici olarak dünyada verilen; mal ve evlat gibi sevilen ve bir süreliğine emanet edilen şeylerdir. Vakti geldiğinde elimizden alınırlar ve hiçbir çaba yahut kuvvet Mevla’nın aldığını yerine koyamaz veya almasına engel olamaz!
Bizim sandığımız şeylerin en mukaddesi şüphesiz dinimizdir. Bazan sahiplenmek yani benim diye üzerine titremek ve korumak gibi normal hassasiyetleri ifade etse de, farkında olmadan dinimizi bize ait sandığımız diğer eşyalar gibi kaybetme korkusu ve başkalarından sakınma güdüsü ortaya çıkmaktadır.
Bu durumda ‘bu dinin kimin olduğu’nu doğru tespit etmek hayatımızı kolaylaştıracaktır. Hepimiz bilir ve tasdik ederiz ki bu din Allah(cc)’ındır. Fakat bakış açıları hidayetle yönlendirilmeyenler içinde bulundukları kibirle ve biraz da islam dünyasının ezilen ve fakir bırakılan kısımlarına bakarak bu dini aşağılamaya ve 3. Dünya ülkelerinin gariban halklarının dini olarak yaftalayıp reddetmeye çalışırlar. Hakikatini bilmek ya da sorgulamak yerine küçümseyerek yüz çevirmek onlara daha kolay gelir.
Daha da ilginci biz müslümanların da bunu kabullenir konumudur ki birçoğumuz bunun farkında bile olmadan savunuculuğunu yaparız. Tarihçilerimiz ilk iman edenleri sayarken not düşerler, genelde gençler ve fakirlerdi, diye. Hatta, ‘islam garip olarak başladı ve garip olarak devam edecektir, gariplere müjdeler olsun’ hadisini müslümanların maddi güçten mahrum ve hep ezilip hor görülenler olacakları seklinde te’vil ederek, kanıksayan ve bu şekilde tebliğ eden akedemisyenlerimiz vardır.
Sırf olası ihtimalleri reddetmek için de olsa şunu kaydedelim, bu din arapların ya da herhangi bir ırkın değildir ve olamaz. Zira temel nüansı denge olan islamın herhangi bir üstün sınıfı yoktur. Bu bağlamda peygamberi ırk olarak türkleştirme gayretinde olanların da islam ile alakaları olmadığı ortadadır. Mukaddes beldelerin bugünkü sakinlerinin arap olması oraların onların toprağı olduğu anlamına gelmez. Tıpkı peygamberlerin ortak daveti olan tevhid inancı gibi o topraklar da insanlığın ortak mirasıdır.
İslam’ın garip olması bizim anladığımız anlamda kenar mahalle/varoş dini olduğu anlamına gelmiyor. Tam aksine aslında ilk dönemlerden itibaren bütün toplumlarda bu dini kabullenenler kişisel meziyetleri yüksek, toplumlarının akil insanları olmuştur. Ancak her halukarda ezilen toplum kesimlerinin de bu dine koşması eşyanın doğası gereğidir ki, toplumsal adaletin garantisi olan bir inanca elbette buna hasret kalanlar ve yokluğunu hissedenler duyarsız kalamazlar.
İslam’ın ilk dönemlerinde zannedildiği gibi fakir ve ezilenler değil Mekke’nin önde gelen zenginleri ve saygın şahsiyetleri de Peygamber(SAV)’in çevresindedirler. Şöyle bir kaç isim hatırlatıldığında birçoğumuz daha kolay idrak edecektir.
En yakın örnek Haticet’ul Kübra(r.anha)’dır ki dönemin tartışmasız en zengin hanımlarındandır. Kendine ait kervanları olan bu hanımefendi, eğitimi, görgüsü ve topyekün kültürüyle aslında bir anlamda o toplumun ‘beyaz’ kesimindendi.
Aynı şekilde bizim büyük ve önder sahabiler olarak tanıdıklarımıza bakalım; Ebu Bekr(r.a.), Ömer(r.a.) yahut Osman(r.a.) ve hatta Ali(r.a.)... Kimlerdir bunlar? Hulefa-i Raşidin diye bildiklerimiz ve dönemin yine en zengin ve kültürlü kesiminden geliyorlar. Saymaya devam edebilirsiniz, Abdurrahman bin Avf(r.a.) ve ya Sa’d bin Muaz(r.a.) yahut Es’ad bin Murare(r.a.) gibi önder isimler de yine aynıdır ve aslında bugün burjuva yahut ‘beyaz’ olarak isimlendirilen toplum kesimindendirler.
İşte bu noktada islam’ın adalet ve denge unsuru devreye giriyor ve ne namaz saflarında ne de hayatın başka bir yerinde hiçkimsenin etiket yahut şöhretiyle öne geçmesine izin vermiyor. Bu denge ve imandır ki, Halid bin Velid(r.a.) gibi dönemin en meşhur komutanının kafasını bir zamanların kölesi Bilal(r.a.)’ın geçeceği eşiğe koyduruyor.
Zira iman ve islam başlıbaşına bir değer yargısı ve takva üstünlüklerin yegane ölçüsü oluveriyor. Toplumun hangi kesiminden gelirse gelsin her mü’min özel ve saygıdeğer bir fert olmakla birlikte, islam’ın sunduğu fıtrata uygun hayat ile de zaten içinde bulunduğu toplumun en saygın ve modern ferdi haline geliyor. Çok uçuk değil bu gerçek, buyrun şu örnekle düşünelim: Her açıdan daha ileride gözüken ama kendi elleriyle yaptığı putların önünde gerdan kıran Ebu Cehil mi daha moderndir, yoksa kendi özgür iradesi ile kabul ettiği inancı canı pahasına terketmeyen Yasir(r.a.) ile Sumeyye(r.a.) mi? Günümüzün ‘beyaz’larına sorulacak en basit soru belki de budur.. Ve bu anlamda bu din, evet, toplumun aydın ve önder kesimleri tarafından kabul edilen ve din edinilen bir akidedir.
İnsanların kafalarının içidir aslolan, yoksa elbette gariban bir gecekondu sakini ile dev bir malikhanede ikamet eden ve kedilerine sıradan bir evin bir günlük mutfak masrafı kadar harcama yapabilen biri mal varlığı olarak mukayese edilemez. Fakat sabahın ilk ısıklarında sokaklarda yalnız iki sınıf insan görürsünüz:
Bir zümre vardır ki; çok rahat bir saltanat ile hayat sürmekte ve kelimenin tam da anlamıyla ‘yediği önünde, yemediği arkasında’dır. Avrupa’da cokça vardır bunlardan ve onları sabahın erken saatlerinde köpeklerinin peşinden bakarken görebilirsiniz.
Diğer bir zümre ise, aynı saatlerde ya evlerinin bir köşesinde yahut mescidlerde Aziz ve Celil olan bir Allah’a ibadet pesindedirler. Şimdi hangi akıl veya vicdan sahibi, bu iki zümreyi mukayese edip bunlardan köpek peşinde koşanları daha modern ve gelişmiş sayabilir ki? Hatta bir adım daha ileri gidelim, bunlardan hangisi acınacak halde ve garibandır? Mevla’nın kendisini köpeğe hizmetçi kıldığı adam mı yoksa O’ndan başkasına boyun eğmeyi zillet gören mi?
Medeniyet denilen şey, insanlık onurunu yüceltmek ise şayet; bir tek Allah’a kulluktur bu!
Ufuk Gazetesi - Mayıs 2011
Ramazan’a Veda
Bu yıldan başlayarak Ramazan ve izin muhabbetleri birbirine girecek iyice. Önümüzdeki yıllarda izinli Ramazanlar yaşanacak bu anlamda. Memlekette tadına baktığımız o ‘sıcak’ Ramazan haliyle burada yerini ‘soğuk’ Ramazan’a bıraktı.
Ramazan bir zamanın adı, zaman içinden seçilmiş özel bir parçanın adı! Ona bu özelliği veren makamın kudsiyetine sırtını dayamış, kendinden emin ve mağrur bir zaman Ramazan. Ramazan kimseye aldırmadan her yıl yeniden hem de daha yıl olmadan yeniden gelmeye devam ediyor ve edecek. Onun her seferinde bize daha erken gelmesi bizim marifetimizden değil Ramazan’ın Rabb’inin rahmetindendir. Hak ederiz ya da etmeyiz ama o her seferinde gelir, bize bir ay boyunca sürecek bir muhabbet sunar. Ki o bir ayda doldurulacak gönüller sonraki onbir ay boyunca ayaklı rahmet temsilcileri olarak gezerler yeryüzünde.
Tam da bu noktada ‘soğuk’ memleketlerin ‘soğuk’ Ramazan’larını yaşayan milyonlarca müslümanın yüreğini ‘soğuk’ sarıveriyor. Rahmet ve muhabbetin ısıtamadığı yüreklerimizle zamanın bu en tatlı devresini üşüyerek geçiriveriyoruz. Güneş gibi Ramazan da bizim buraları ısıtmıyor sanki.
Fakat herşeye rağmen, aramızdaki salihlerin hürmetine bu sevinci yaşamaya devam ediyoruz. Ramazan günleri ve geceleri hala bir neşenin hükmünü yürüttüğü, hiç birşeyin bu saltanatı sarsamadığı bir devrin adı.
Herbirimiz belki de hakettiğimiz kadar, hatta hakettiğimizden daha fazla Ramazan yaşıyoruz. Kısmetimizi aldık ve vedalaşıyoruz her yıl olduğu gibi. Bir dahakine hangimiz, ne kadarı ile müşerref olacağımızı bilmeden ayrılıyoruz.
Ramazan sonrası hayata verdiğimiz özel mola sanki sona erecek ve herşey üzerimize üşüşecek gibi görünüyor. Gerek Hollanda’da gerekse memlekette çok şey değişecek. Hollanda son kırk yılında yaşamadığı kadar büyük bir kırılma noktasına geldi. Hiç olmadığı kadar sağcı bir hükümet kuruluyor, hiç olmadığı kadar çünkü bu hükümetin aşırı sağcılığı kendinden değil dışardan kaynaklanıyor. Hayatiyetini devam ettirebilmek için yapmak zorunda kalacaklarını tahmin etmek hiç zor değil.
Bunun tam aksine genel beklentiler gerçekleşirse memlekette birtakım güzel gelişmeler yaşanacak. Artık uzaklara imrenenlerin ve kaçamayanların ülkesi olmaktan çıkma yolunda büyük bir adım atılmış olacak. Ve belki de uzaklardan memlekete imrenerek bakanlarımız olacak. Avrupa duraklama devrinin sonlarına yaklaşırken biz güzel ülkemizin ‘kuruluş’unu görmenin gururunu yaşayacağız.
Bayram, ‘Ramazan’ bayramı geldi, siz bu satırları okurken belki de geçmiş olacak. Zaten güzel günler çok hızlıdır, saatler gibi geçer. Umarım bu bayram ve sonrasında yaşanacak gelişmeler keyiflerimizi kaçırmaz. Ama eğer birşeyler istediğimiz gibi gitmemeye başlarsa yine gamlanmaya gerek yok, yıllardır sürdüğümüz ama bedelini ödemediğimiz sefamıza sayalım.
Ve unutmamız gereken bakış açısı: Biz işlerin istediğimiz gibi gittiğini düşündüğümüz zamanlarda da tam tersi durumlarda da aslında işler tamamen bizim istediğimizle şekillenmiyor! Hep bizim kararlarımızın çok üstünde bir karar mercii var.
Zamanı durdurmayı bırakın hızını değiştirmeye bile gücümüz yok ve olamaz da zaten. Devran hükmünü icra edecek; her yeni eskiyecek, her doğan birgün ölecek ve geride güzel bir hatıra bırakmak marifet...
Bu vesileyle bayramınızı tebrik eder, sevdiklerinizle nice mutlu bayramlar yaşamanızı dilerim.
Ufuk Gazetesi - Eylül 2010
Ramazan bir zamanın adı, zaman içinden seçilmiş özel bir parçanın adı! Ona bu özelliği veren makamın kudsiyetine sırtını dayamış, kendinden emin ve mağrur bir zaman Ramazan. Ramazan kimseye aldırmadan her yıl yeniden hem de daha yıl olmadan yeniden gelmeye devam ediyor ve edecek. Onun her seferinde bize daha erken gelmesi bizim marifetimizden değil Ramazan’ın Rabb’inin rahmetindendir. Hak ederiz ya da etmeyiz ama o her seferinde gelir, bize bir ay boyunca sürecek bir muhabbet sunar. Ki o bir ayda doldurulacak gönüller sonraki onbir ay boyunca ayaklı rahmet temsilcileri olarak gezerler yeryüzünde.
Tam da bu noktada ‘soğuk’ memleketlerin ‘soğuk’ Ramazan’larını yaşayan milyonlarca müslümanın yüreğini ‘soğuk’ sarıveriyor. Rahmet ve muhabbetin ısıtamadığı yüreklerimizle zamanın bu en tatlı devresini üşüyerek geçiriveriyoruz. Güneş gibi Ramazan da bizim buraları ısıtmıyor sanki.
Fakat herşeye rağmen, aramızdaki salihlerin hürmetine bu sevinci yaşamaya devam ediyoruz. Ramazan günleri ve geceleri hala bir neşenin hükmünü yürüttüğü, hiç birşeyin bu saltanatı sarsamadığı bir devrin adı.
Herbirimiz belki de hakettiğimiz kadar, hatta hakettiğimizden daha fazla Ramazan yaşıyoruz. Kısmetimizi aldık ve vedalaşıyoruz her yıl olduğu gibi. Bir dahakine hangimiz, ne kadarı ile müşerref olacağımızı bilmeden ayrılıyoruz.
Ramazan sonrası hayata verdiğimiz özel mola sanki sona erecek ve herşey üzerimize üşüşecek gibi görünüyor. Gerek Hollanda’da gerekse memlekette çok şey değişecek. Hollanda son kırk yılında yaşamadığı kadar büyük bir kırılma noktasına geldi. Hiç olmadığı kadar sağcı bir hükümet kuruluyor, hiç olmadığı kadar çünkü bu hükümetin aşırı sağcılığı kendinden değil dışardan kaynaklanıyor. Hayatiyetini devam ettirebilmek için yapmak zorunda kalacaklarını tahmin etmek hiç zor değil.
Bunun tam aksine genel beklentiler gerçekleşirse memlekette birtakım güzel gelişmeler yaşanacak. Artık uzaklara imrenenlerin ve kaçamayanların ülkesi olmaktan çıkma yolunda büyük bir adım atılmış olacak. Ve belki de uzaklardan memlekete imrenerek bakanlarımız olacak. Avrupa duraklama devrinin sonlarına yaklaşırken biz güzel ülkemizin ‘kuruluş’unu görmenin gururunu yaşayacağız.
Bayram, ‘Ramazan’ bayramı geldi, siz bu satırları okurken belki de geçmiş olacak. Zaten güzel günler çok hızlıdır, saatler gibi geçer. Umarım bu bayram ve sonrasında yaşanacak gelişmeler keyiflerimizi kaçırmaz. Ama eğer birşeyler istediğimiz gibi gitmemeye başlarsa yine gamlanmaya gerek yok, yıllardır sürdüğümüz ama bedelini ödemediğimiz sefamıza sayalım.
Ve unutmamız gereken bakış açısı: Biz işlerin istediğimiz gibi gittiğini düşündüğümüz zamanlarda da tam tersi durumlarda da aslında işler tamamen bizim istediğimizle şekillenmiyor! Hep bizim kararlarımızın çok üstünde bir karar mercii var.
Zamanı durdurmayı bırakın hızını değiştirmeye bile gücümüz yok ve olamaz da zaten. Devran hükmünü icra edecek; her yeni eskiyecek, her doğan birgün ölecek ve geride güzel bir hatıra bırakmak marifet...
Bu vesileyle bayramınızı tebrik eder, sevdiklerinizle nice mutlu bayramlar yaşamanızı dilerim.
Ufuk Gazetesi - Eylül 2010
Ramazan’a Veda Ederken
“Muhakkak ki, Biz onu kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu nereden bileceksin? Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.” (Kadir Suresi, 1-2-3)
Allah'ın kullarına bir lütfu olan Ramazan ayı, tüm insanlığa rehber olarak gönderilen, Kuran'ın indirildiği ve içinde, “bin aydan daha hayırlı olan,” Kadir Gecesi'nin bulunduğu bereket ayıdır. Yüce Allah, ibadetlerin özü olan namazdan sonra oruç tutmayı, sağlıklı olan her Müslüman'a farz kılmıştır. Allah'ın oruç ibadetini Müslümanlara farz kıldığı gibi, bizden önce gelen diğer ümmetlere de çeşitli şekillerde farz kılınmıştır.
"Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı)." (Bakara Suresi, 183) İçinde birçok hikmet bulunan Ramazan ayının en önemli olanları ise, kişinin gün boyunca Allah'a daha çok yakın olması, verdiği nimetlere şükürle karşılık vermesi, kendi acizliğini fark etmesi, tüm alışkanlıklarında, nefsine karşı sabırla mücadele etmeyi öğrenmesidir.
Oruç ibadetinin, henüz bizim bilmediğimiz çeşitli faydaları olduğu gibi, birçok fiziki ve manevi şifası olan önemli bir ibadettir.
Oruç sadece belli bir zaman diliminde aç kalmak değildir. Sabır, affetmek, aşırılıktan kaçınmak, ikramda bulunmak, paylaşmak ve açlığı tatmak gibi, sayısız faydalarının olduğu bilinmektedir. Oruç kişiyi kin, öfke, nefret, kıskançlık, aşırı hırs gibi olumsuz tavırlardan uzaklaştırmaktadır. Ayrıca içki, kumar, sigara gibi alışkanlıkları bırakmak için de, büyük bir fırsattır. Oruç tutarak sakin ve huzurlu olan insan, depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklardan da uzak kalır.
Oruç insanın şefkat ve merhamet duygularını geliştirir. İnsanın yaratılışında zaten var olan, ancak günlük hayat koşuşturması ve beraberinde gelen stresle üzeri kapatılan bu güzel duygular, oruçla tekrar hayat bulur. Bunun topluma yansıması ise sevgi, paylaşım ve yardımlaşma şeklinde oluşur. Bu da, mutlu insanlar ve huzurlu toplum demektir.
“Ruhuna uygun olarak tutulan oruç, gerek kişisel, gerekse toplumsal bazda, hem fiziksel, hem de ruhta oluşan sağlıklı etkilerle, bizleri bayrama ulaştırır.”
Tüm kötülüklerin başı Allah'ı unutmaktır. Bir aylık manevi eğitim, insanı Allah'a daha da çok yaklaştırır. Oruç tutarak iyi ve güzel huylar kazanırız. İç dünyamıza dönüp, iç hesaplaşmasıyla, ahlak eğitimi yaparız. İrademizi güçlendirerek, köklü bir ahlak terbiyesiyle, üzerimizde var olan kötü alışkanlıkları temizleriz.
Oruç, ruh ve beden sağlığını dengeye koyar ve bedeni arındırıp, dinlenmesini sağlar.
Sindirim sisteminin dinlendirip, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar.
Özüne uygun beslenilirse, kanın temizlenmesi ve vücuttan toksinlerin atılmasını sağlar.
Allah, Ramazan dışında da, bazı durumlar da insanlara oruç tutmayı emretmiştir. Bunlar bazen fidye olarak, bazen de adaklarını yerine getirmek için tutulur. Yerine getirilmeyen yeminler için ve kefaret olarak tutulan oruçlar vardır. Bazen de yapılan hataların, henüz dünyadayken affı için Allah'ın rahmeti olarak, insanlara farz kıldığı oruçlar vardır. Hatta ayette belirttiği gibi, Hz, İsa'nın doğumu üzerine, Hz. Meryem'e müjde olarak vahyettiği, “kimseyle konuşmama orucu” da vardır. Görüldüğü gibi, Allah'ın bir lütfu olan oruç, bizim algılayamadığımız çeşitli hikmetlerle doludur.
“Artık, ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: "Ben Rahman (olan Allah) a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım."(Meryem Suresi, 26)
“(Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun)…”(Bakara Suresi,184)
“Ancak buna (imkan) bulamayanlar (için de) birbirleriyle temas etmeden önce, kesintisiz iki ay oruç(yüklenmiştir); buna güç yetiremeyenler altmış yoksulu doyursun. …”(Mücadele Suresi, 4)
“…Onun (yeminin) kefareti, ailenizdekilere yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. (Bunlara imkan) Bulamayan (için) üç gün oruç (vardır.) Bu, yemin ettiğinizde (bozduğunuz) yeminlerinizin keffaretidir. Yeminlerinizi koruyunuz...”(Maide Suresi, 89)
Rasûlullah (s.a.v.) Ebû Hüreyre'den aktarılan bir haris-i şerifte oruçla ilgili: “Âdemoğlunun her amelinin sevabı on mislinden yedi yüze kadar katlanır. Allah buyurdu ki: (Ancak oruç müstesna. Çünkü o benim içimdir; onun mükâfatını ancak ben vereceğim. Çünkü o, şehvetini ve yemesini sırf benim için terk ediyor.)” buyurur.
Başka bir hadiste: “Oruç, oruçluya yakışmayan şeylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandır.” buyurur. Burada orucun ne ile zedeleneceği sorulmuş: “Yalan ve gıybet ile” buyrulmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir başka hadiste de: “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.” buyurur.
Yine bir hadis-i şerifte: “Kim bu ayda kendini muhafaza edip de içki içmezse, iftira ve bühtanla bir mü'mini rahatsız etmezse, hata ve günahlardan da sakınırsa, Allah ona her gece, yüz tane huri verir, ayrıca ona altın, gümüş, yakut ve zebercedden bir köşk yapar. Bütün dünya bir araya getirilip de o köşke konsa, bir keçi bağlanacak kadar yer işgal ederdi.
Kim de Ramazan ayında içki içer, bir mü'mine iftira eder ya da bir günah ve hata işlerse, bir senelik amelini Allah iptal eder. Onun için Ramazan ayına karşı dikkatli olun. Zira o, Allah'ın ayıdır. O ayda aşırı davranmamanız gerekir. Tam on bir ay yiyorsunuz, içiyorsunuz her türlü nimet ve zevkten faydalanıyorsunuz, bari Ramazan'da kendinize çekidüzen verip kendinize gelin. Nefsanî arzu ve hevâyı temayüllerden uzak durun!” buyrulur.
Bu güzelliklerin yakın bir zaman içinde bizi terkedeceklerini bilmenin hüznünü ve affedilmiş, günahlarını geride bırakmış olmanın tadını hissedenlerden olmamız umuduyla şimdiden Ramazan Bayramı'nızı tebrik ederim…
Aslında bu köşeye alabileceğim, günlerdir haber bültenlerinden inmeyen sıcak konular vardı. Ama hepsine inat, Ramazan'ın mukaddesiyatına hürmeten, orucun şerefini ilan için gündemimiz sadece Ramazan ve Oruç!
Ufuk Gazetesi - Ekim 2006
Allah'ın kullarına bir lütfu olan Ramazan ayı, tüm insanlığa rehber olarak gönderilen, Kuran'ın indirildiği ve içinde, “bin aydan daha hayırlı olan,” Kadir Gecesi'nin bulunduğu bereket ayıdır. Yüce Allah, ibadetlerin özü olan namazdan sonra oruç tutmayı, sağlıklı olan her Müslüman'a farz kılmıştır. Allah'ın oruç ibadetini Müslümanlara farz kıldığı gibi, bizden önce gelen diğer ümmetlere de çeşitli şekillerde farz kılınmıştır.
"Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı)." (Bakara Suresi, 183) İçinde birçok hikmet bulunan Ramazan ayının en önemli olanları ise, kişinin gün boyunca Allah'a daha çok yakın olması, verdiği nimetlere şükürle karşılık vermesi, kendi acizliğini fark etmesi, tüm alışkanlıklarında, nefsine karşı sabırla mücadele etmeyi öğrenmesidir.
Oruç ibadetinin, henüz bizim bilmediğimiz çeşitli faydaları olduğu gibi, birçok fiziki ve manevi şifası olan önemli bir ibadettir.
Oruç sadece belli bir zaman diliminde aç kalmak değildir. Sabır, affetmek, aşırılıktan kaçınmak, ikramda bulunmak, paylaşmak ve açlığı tatmak gibi, sayısız faydalarının olduğu bilinmektedir. Oruç kişiyi kin, öfke, nefret, kıskançlık, aşırı hırs gibi olumsuz tavırlardan uzaklaştırmaktadır. Ayrıca içki, kumar, sigara gibi alışkanlıkları bırakmak için de, büyük bir fırsattır. Oruç tutarak sakin ve huzurlu olan insan, depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklardan da uzak kalır.
Oruç insanın şefkat ve merhamet duygularını geliştirir. İnsanın yaratılışında zaten var olan, ancak günlük hayat koşuşturması ve beraberinde gelen stresle üzeri kapatılan bu güzel duygular, oruçla tekrar hayat bulur. Bunun topluma yansıması ise sevgi, paylaşım ve yardımlaşma şeklinde oluşur. Bu da, mutlu insanlar ve huzurlu toplum demektir.
“Ruhuna uygun olarak tutulan oruç, gerek kişisel, gerekse toplumsal bazda, hem fiziksel, hem de ruhta oluşan sağlıklı etkilerle, bizleri bayrama ulaştırır.”
Tüm kötülüklerin başı Allah'ı unutmaktır. Bir aylık manevi eğitim, insanı Allah'a daha da çok yaklaştırır. Oruç tutarak iyi ve güzel huylar kazanırız. İç dünyamıza dönüp, iç hesaplaşmasıyla, ahlak eğitimi yaparız. İrademizi güçlendirerek, köklü bir ahlak terbiyesiyle, üzerimizde var olan kötü alışkanlıkları temizleriz.
Oruç, ruh ve beden sağlığını dengeye koyar ve bedeni arındırıp, dinlenmesini sağlar.
Sindirim sisteminin dinlendirip, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar.
Özüne uygun beslenilirse, kanın temizlenmesi ve vücuttan toksinlerin atılmasını sağlar.
Allah, Ramazan dışında da, bazı durumlar da insanlara oruç tutmayı emretmiştir. Bunlar bazen fidye olarak, bazen de adaklarını yerine getirmek için tutulur. Yerine getirilmeyen yeminler için ve kefaret olarak tutulan oruçlar vardır. Bazen de yapılan hataların, henüz dünyadayken affı için Allah'ın rahmeti olarak, insanlara farz kıldığı oruçlar vardır. Hatta ayette belirttiği gibi, Hz, İsa'nın doğumu üzerine, Hz. Meryem'e müjde olarak vahyettiği, “kimseyle konuşmama orucu” da vardır. Görüldüğü gibi, Allah'ın bir lütfu olan oruç, bizim algılayamadığımız çeşitli hikmetlerle doludur.
“Artık, ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: "Ben Rahman (olan Allah) a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım."(Meryem Suresi, 26)
“(Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun)…”(Bakara Suresi,184)
“Ancak buna (imkan) bulamayanlar (için de) birbirleriyle temas etmeden önce, kesintisiz iki ay oruç(yüklenmiştir); buna güç yetiremeyenler altmış yoksulu doyursun. …”(Mücadele Suresi, 4)
“…Onun (yeminin) kefareti, ailenizdekilere yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. (Bunlara imkan) Bulamayan (için) üç gün oruç (vardır.) Bu, yemin ettiğinizde (bozduğunuz) yeminlerinizin keffaretidir. Yeminlerinizi koruyunuz...”(Maide Suresi, 89)
Rasûlullah (s.a.v.) Ebû Hüreyre'den aktarılan bir haris-i şerifte oruçla ilgili: “Âdemoğlunun her amelinin sevabı on mislinden yedi yüze kadar katlanır. Allah buyurdu ki: (Ancak oruç müstesna. Çünkü o benim içimdir; onun mükâfatını ancak ben vereceğim. Çünkü o, şehvetini ve yemesini sırf benim için terk ediyor.)” buyurur.
Başka bir hadiste: “Oruç, oruçluya yakışmayan şeylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandır.” buyurur. Burada orucun ne ile zedeleneceği sorulmuş: “Yalan ve gıybet ile” buyrulmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir başka hadiste de: “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.” buyurur.
Yine bir hadis-i şerifte: “Kim bu ayda kendini muhafaza edip de içki içmezse, iftira ve bühtanla bir mü'mini rahatsız etmezse, hata ve günahlardan da sakınırsa, Allah ona her gece, yüz tane huri verir, ayrıca ona altın, gümüş, yakut ve zebercedden bir köşk yapar. Bütün dünya bir araya getirilip de o köşke konsa, bir keçi bağlanacak kadar yer işgal ederdi.
Kim de Ramazan ayında içki içer, bir mü'mine iftira eder ya da bir günah ve hata işlerse, bir senelik amelini Allah iptal eder. Onun için Ramazan ayına karşı dikkatli olun. Zira o, Allah'ın ayıdır. O ayda aşırı davranmamanız gerekir. Tam on bir ay yiyorsunuz, içiyorsunuz her türlü nimet ve zevkten faydalanıyorsunuz, bari Ramazan'da kendinize çekidüzen verip kendinize gelin. Nefsanî arzu ve hevâyı temayüllerden uzak durun!” buyrulur.
Bu güzelliklerin yakın bir zaman içinde bizi terkedeceklerini bilmenin hüznünü ve affedilmiş, günahlarını geride bırakmış olmanın tadını hissedenlerden olmamız umuduyla şimdiden Ramazan Bayramı'nızı tebrik ederim…
Aslında bu köşeye alabileceğim, günlerdir haber bültenlerinden inmeyen sıcak konular vardı. Ama hepsine inat, Ramazan'ın mukaddesiyatına hürmeten, orucun şerefini ilan için gündemimiz sadece Ramazan ve Oruç!
Ufuk Gazetesi - Ekim 2006
01 Mart 2012
Sahabe nedir, sahabe kimdir?
Sahabe kelimesi, sözlüklerde arkadaşlık etmek, birlikte birşeyler yapmak, sohbet etmiş olmak manalarına geldiği gibi; sahib kelimesinden türemesi sebebiyle arkadaşlığı ön plana çıkarır. İslam ıstılahında ise "Peygamber(sav)'in arkadaşları" için, daha geniş kapsamıyla Resulullah'ı gören müminler için kullanılmıştır. Sahabi ve çoğulu olan ashab terimleri de aynı manayı ifade eder.
Bu tarif üzerinden yola çıkan alimlerimiz sahabenin Peygamber(sav)'e yakınlığı ve arkadaşlığı temelli bir sınıflandırma ile onları tabakalara ayırmışlardır. Kur'an temelli bu ayrım faziletler ve iman etmede öncelik gibi gayet net bir sınıflandırmadır. Yine bu ayrıma sebep olan Ömer(ra)'ın hilafeti döneminde yaşanan bir hadisede de ortaya çıkmaktadır.
Bir gün bazı sahabiler Emir-el Müminin olan Ömer(ra)’le görüşmek istiyorlar. Bilali Habeşi(ra) içeri giriyor ve Ömer(ra)’e; Ya Emirel Müminin dışarıda falanca falanca isimler var sizinle görüşmek istiyorlar. Ömer(ra)’in cevabı 'Önce bana Ammar'ı getir, sonra Süheyb’i getir, sonra Ebu Süfyan’ı getir, sonra da Süheyl bin Amr’ı getir'. Bilal(ra) bunu söyleyince Ebu Süfyan buna çok sinirlenir; 'Hiç bu kadar hayatım boyunca küçük düşürüldüğümü hatırlamıyorum' der. Suheyl ibni Amr ise; 'yavaş ol, o insanlar Muhammed(sav)’in davetine koşarlarken biz o davete karşı çıkıyorduk. Şimdi elbetteki içeriye girme sırası onların yani bizden daha öncedir' der.
Bir diğer hadisede ise Peygamber(sav)'in sahabe yaklaşımını görüyoruz. Halid bin Velid(ra) ile Bilal(ra) arasında oluşan bir anlaşmazlıkta Peygamber(sav), 'ashabımı üzmeyin' diyerek aslında Halid(ra)'ın şahsında kendisinin kimleri ashabından gördüğünü ifade etmiştir. Karşısındakini de ashabından görseydi, birbirinizi üzmeyin ya da benzeri bir ifade kullanabilirdi.
Peygamber(sav)'in 'Sümeyye'nin oğlunu azgın bir topluluk öldürecektir' ifadesinde bahsedilen Ammar(ra)'ın Muaviye ordusu tarafından öldürüldüğü tarihi bir gerçek olduğu gibi o savaş sırasında Ammar(ra)'ın Amr bin As'a; 'Amr! Mısır valiliğini ele geçirmek karşılığında dinini sattın!' diye seslenmesi de olaya bakışını göstermektedir.
Bütün bunların üstüne Hucurat suresinden 14. ayeti hatırlayalım:
'Araplar 'inandık' dediler. De ki, iman etmediniz, ama 'teslim olduk' deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve Rasulune itaat ederseniz, Allah amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.'
Bu ayette bahsedilen araplar ayetin metninden de anlaşıldığı gibi Peygamber(sav)'in huzurunda iman ettik diyenlerdendirler. Ancak temel asgari sahabe olma şartı olan iman onlardan kabul edilmemiş ve teslim oldukları ifade edilmiştir. Bu durumda bu insanlar sahabe değillerdir. Bunların kim olduklarından çok bu halin adının sahabe olmadığını yani Peygamber(sav)'i her görenin ve iman ettim diyenin sahabe olmadığını kolaylıkla anlayabiliriz.
Sahabe, Peygamber(sav)'le arkadaşlık edenlerin adıdır. Arkadaşlık etmenin insan gönlünde karşılığı bir kerecik bile olsa görmek değildir. O(sav)'nu görmekten maksadın, bakışlarına mazhar olmak olduğunu ve O(sav)'ndan tasavvufi tabirle 'nazar almak' olayı ise ancak hidayete tabidir. Yani iman olmaksızın Peygamber(sav)'i görmenin ve onunla sohbet etmenin de bir anlamı ve değeri yoktur.
Tevbe suresindeki 101. ayet münafıklarla ilgili ayetlerden sadece birisidir:
'Çevrenizdeki Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet kazanmışlardır. Sen onları bilmezsin, biz biliriz onları. Onlara iki kez azap edeceğiz, sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir.'
Kimsenin elinde bir münafık listesi olmadığından bu konuda ne denilse boştur.
Bütün bunları yazmamızın sebebine gelince, bazıları 'ashabım yıldızlar gibidirler, hangisine uyarsanız kurtulursunuz' hadisini esas alarak dünya saltanat ve şatafatına dalmaya Muaviye bin Ebu Sufyan'dan örnek verebiliyorsa ve bunu da yukardaki hadise dayandırarak 'örnek yıldız' sıfatıyla taçlandırdığı birinin saltanat ve dünyevi şatafatını örnek aldığını söyleyebiliyorsa, bizim de sahabe tanımını ve anlayışımızı gözden geçirmemiz gerekiyor demektir.
Genel kabul gören sahabe tabakalarını sıralayacak olursak:
1. Mekke'de iman eden ilk müslümanlar (Mustafa Asım Köksal kitabında sayılarının 129 olduğunu tespt etmiştir.)
2. Ömer(ra)'ın müslüman oluşundan sonra müslüman olanlar
3. Habeşistan hicretine katılanlar (1. Habeş hicretine katılan 11 erkek ve 4 hanım ile 2. Habeş hicretine katılan 83 müslüman bunlara dahildir.)
4. Birinci Akabe bey'atında bulunanlar (12 kişi)
5. İkinci Akabe bey'atında bulunanlar (73 veya 75 kişi)
6. Peygamber daha Kuba’da iken Medîne’ye giren Muhacirler
7. Bedir savaşına katılanlar (314 kişi)
8. Bedir savaşı ile Hudeybiye musalahası arasında hicret edenler
9. Hudeybiye'de ağacın altında Peygamber(sav)'e ölünceye kadar savaşmak hususunda bey'at edenler (1500 kişi civarında)
10. Hudeybiye bey'atı ile Mekke'nin fethi arasında hicret edenler
11. Mekke'nin fethinden sonra müslüman olanlar (Peygamber(sav) bunları tuleka(1) olarak isimlendirmiştir.)
12. Veda haccında Peygamber(sav)'i görenler ve dinleyenler.
Ashab'ın faziletine ve hayatlarına dair bir çok eser yazılmıştır. Bunlar içerisinde en hacimli ve muhtevalısı, İbn Hacer el-Askalani'nin el-İsâbe fi Temyizi 's-Sahabe adlı kitabıdır. Bunun dışında şu iki kaynak da büyük önem taşımaktadır: İbn Abdilberr, el-İstîâb fî Ma'rifeti'l-Ashab ve İbnu'l-Esîr, Üsdu'l-Gâbe fî Ma'rifeti's-Sahabe.
Tabiinden olan Said b. Musayyib, sahabenin bir veya iki yıl peygamber ile birlikte bulunan bir veya iki savaşta onunla birlikte savaşan kimse olduğunu söylemektedir.
Eş'ari ulemasından Bakıllani ise şöyle demektedir: 'Ümmet arasında yerleşen örfe göre sahabe, peygamberle uzun süre beraber olan kimsedir. Sadece birkaç saat peygamberle kalan peygamber ile birlikte birkaç adım yol yürüyen ve hadis işiten kimse sahabe değildir.'
Bu tarif üzerinden yola çıkan alimlerimiz sahabenin Peygamber(sav)'e yakınlığı ve arkadaşlığı temelli bir sınıflandırma ile onları tabakalara ayırmışlardır. Kur'an temelli bu ayrım faziletler ve iman etmede öncelik gibi gayet net bir sınıflandırmadır. Yine bu ayrıma sebep olan Ömer(ra)'ın hilafeti döneminde yaşanan bir hadisede de ortaya çıkmaktadır.
Bir gün bazı sahabiler Emir-el Müminin olan Ömer(ra)’le görüşmek istiyorlar. Bilali Habeşi(ra) içeri giriyor ve Ömer(ra)’e; Ya Emirel Müminin dışarıda falanca falanca isimler var sizinle görüşmek istiyorlar. Ömer(ra)’in cevabı 'Önce bana Ammar'ı getir, sonra Süheyb’i getir, sonra Ebu Süfyan’ı getir, sonra da Süheyl bin Amr’ı getir'. Bilal(ra) bunu söyleyince Ebu Süfyan buna çok sinirlenir; 'Hiç bu kadar hayatım boyunca küçük düşürüldüğümü hatırlamıyorum' der. Suheyl ibni Amr ise; 'yavaş ol, o insanlar Muhammed(sav)’in davetine koşarlarken biz o davete karşı çıkıyorduk. Şimdi elbetteki içeriye girme sırası onların yani bizden daha öncedir' der.
Bir diğer hadisede ise Peygamber(sav)'in sahabe yaklaşımını görüyoruz. Halid bin Velid(ra) ile Bilal(ra) arasında oluşan bir anlaşmazlıkta Peygamber(sav), 'ashabımı üzmeyin' diyerek aslında Halid(ra)'ın şahsında kendisinin kimleri ashabından gördüğünü ifade etmiştir. Karşısındakini de ashabından görseydi, birbirinizi üzmeyin ya da benzeri bir ifade kullanabilirdi.
Peygamber(sav)'in 'Sümeyye'nin oğlunu azgın bir topluluk öldürecektir' ifadesinde bahsedilen Ammar(ra)'ın Muaviye ordusu tarafından öldürüldüğü tarihi bir gerçek olduğu gibi o savaş sırasında Ammar(ra)'ın Amr bin As'a; 'Amr! Mısır valiliğini ele geçirmek karşılığında dinini sattın!' diye seslenmesi de olaya bakışını göstermektedir.
Bütün bunların üstüne Hucurat suresinden 14. ayeti hatırlayalım:
'Araplar 'inandık' dediler. De ki, iman etmediniz, ama 'teslim olduk' deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve Rasulune itaat ederseniz, Allah amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.'
Bu ayette bahsedilen araplar ayetin metninden de anlaşıldığı gibi Peygamber(sav)'in huzurunda iman ettik diyenlerdendirler. Ancak temel asgari sahabe olma şartı olan iman onlardan kabul edilmemiş ve teslim oldukları ifade edilmiştir. Bu durumda bu insanlar sahabe değillerdir. Bunların kim olduklarından çok bu halin adının sahabe olmadığını yani Peygamber(sav)'i her görenin ve iman ettim diyenin sahabe olmadığını kolaylıkla anlayabiliriz.
Sahabe, Peygamber(sav)'le arkadaşlık edenlerin adıdır. Arkadaşlık etmenin insan gönlünde karşılığı bir kerecik bile olsa görmek değildir. O(sav)'nu görmekten maksadın, bakışlarına mazhar olmak olduğunu ve O(sav)'ndan tasavvufi tabirle 'nazar almak' olayı ise ancak hidayete tabidir. Yani iman olmaksızın Peygamber(sav)'i görmenin ve onunla sohbet etmenin de bir anlamı ve değeri yoktur.
Tevbe suresindeki 101. ayet münafıklarla ilgili ayetlerden sadece birisidir:
'Çevrenizdeki Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet kazanmışlardır. Sen onları bilmezsin, biz biliriz onları. Onlara iki kez azap edeceğiz, sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir.'
Kimsenin elinde bir münafık listesi olmadığından bu konuda ne denilse boştur.
Bütün bunları yazmamızın sebebine gelince, bazıları 'ashabım yıldızlar gibidirler, hangisine uyarsanız kurtulursunuz' hadisini esas alarak dünya saltanat ve şatafatına dalmaya Muaviye bin Ebu Sufyan'dan örnek verebiliyorsa ve bunu da yukardaki hadise dayandırarak 'örnek yıldız' sıfatıyla taçlandırdığı birinin saltanat ve dünyevi şatafatını örnek aldığını söyleyebiliyorsa, bizim de sahabe tanımını ve anlayışımızı gözden geçirmemiz gerekiyor demektir.
Genel kabul gören sahabe tabakalarını sıralayacak olursak:
1. Mekke'de iman eden ilk müslümanlar (Mustafa Asım Köksal kitabında sayılarının 129 olduğunu tespt etmiştir.)
2. Ömer(ra)'ın müslüman oluşundan sonra müslüman olanlar
3. Habeşistan hicretine katılanlar (1. Habeş hicretine katılan 11 erkek ve 4 hanım ile 2. Habeş hicretine katılan 83 müslüman bunlara dahildir.)
4. Birinci Akabe bey'atında bulunanlar (12 kişi)
5. İkinci Akabe bey'atında bulunanlar (73 veya 75 kişi)
6. Peygamber daha Kuba’da iken Medîne’ye giren Muhacirler
7. Bedir savaşına katılanlar (314 kişi)
8. Bedir savaşı ile Hudeybiye musalahası arasında hicret edenler
9. Hudeybiye'de ağacın altında Peygamber(sav)'e ölünceye kadar savaşmak hususunda bey'at edenler (1500 kişi civarında)
10. Hudeybiye bey'atı ile Mekke'nin fethi arasında hicret edenler
11. Mekke'nin fethinden sonra müslüman olanlar (Peygamber(sav) bunları tuleka(1) olarak isimlendirmiştir.)
12. Veda haccında Peygamber(sav)'i görenler ve dinleyenler.
Ashab'ın faziletine ve hayatlarına dair bir çok eser yazılmıştır. Bunlar içerisinde en hacimli ve muhtevalısı, İbn Hacer el-Askalani'nin el-İsâbe fi Temyizi 's-Sahabe adlı kitabıdır. Bunun dışında şu iki kaynak da büyük önem taşımaktadır: İbn Abdilberr, el-İstîâb fî Ma'rifeti'l-Ashab ve İbnu'l-Esîr, Üsdu'l-Gâbe fî Ma'rifeti's-Sahabe.
Tabiinden olan Said b. Musayyib, sahabenin bir veya iki yıl peygamber ile birlikte bulunan bir veya iki savaşta onunla birlikte savaşan kimse olduğunu söylemektedir.
Eş'ari ulemasından Bakıllani ise şöyle demektedir: 'Ümmet arasında yerleşen örfe göre sahabe, peygamberle uzun süre beraber olan kimsedir. Sadece birkaç saat peygamberle kalan peygamber ile birlikte birkaç adım yol yürüyen ve hadis işiten kimse sahabe değildir.'
İmam Ahmed b. Hanbel, Aişe(ra) ile Ali(ra) arasında cereyan eden vakadan sorulunca şöyle cevap vermiştir.
'Onlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.' (Bakara, 134) mealindeki ayet-i kerimeyi okuyarak soruyu cevaplamıştır.
Bazıları Peygamber(sav)'in veda haccı sırasında hutbelerinde bir kaç kez 'ashabım' hitabını kullanmasından yola çıkarak bütün dinleyenlerin sahabe olduğuna hükmetmişse de aynı hutbelerde tekrarlanan 'ey insanlar' ibarelerini de orda bulunmayan diğerlerine yönelik şeklinde yorumlamışlardır. Halbuki gayet açıktır ki, Peygamber(sav) orada bulunanların arasından bazılarına 'ashabım' diye seslenirken, diğerlerine de 'ey insanlar' diye hitap etmiştir.
Bütün bunların üstüne şunu belirtmekkte fayda var: Ashabın kendi arasında da ihtilaflar ve anlaşmazlıklar olmuştur ve hatta Cemel ve Sıffın vakalarında olduğu gibi kan bile dökülmüştür. Bu konularda konuşmak ve o zamanların fitnelerini bugünlere taşımak bir fayda sağlamayacağı gibi, onları yargılayıp hüküm verme mecburiyetimiz de yoktur. Yukarıda naklettiğimiz İmam Ahmed'in tavrı güzel bir örnektir.
Onlar bizden önceki ümmettiler, geldiler ve geçip gittiler. Hesaplarını bize değil Allah(cc)'a verecekler. Örnek alacağımız halleri onların bize Kur'an ve sünnetten bizzat yaşayarak aktardıklarıdır.
(1) Tuleka: Savaşlarda esir edildiği halde düşmanı tarafından serbest bırakılan esir, yahut artık iş göremez hale gelen hayvanların çiftçiler tarafından serbest bırakılmaları ile onlara verilen isim.
29 Şubat 2012
Bir yad-ı cemil: Kurban
Binlerce yıldır kimler geldi, kimler geçti... Tarih sayfaları, gelip-geçenlerin hikayeleriyle doludur. Ardından söylenenlerden ve söyleneceklerden hiçbirinin haberi olmadı. İçlerinden kimileri bunu da dert edindi ve ardında bir güzel hatıra(yad-ı cemil) bırakabilmek için gayret sarfetti.
İşte peygamberler bu noktada da hep bütün insanlığa örnek oldular. İnsanlık bütün güzellikleri onlardan öğrendi! Geldiler, ama bir daha hiç gitmediler... Adem, Nuh, İbrahim, Musa ya da İsa denildiğinde kim oldukları hemen bilindi. Hep güzel hatıralarla anıldılar. Muhammed(sav) denilince baharın bütün goncaları patladı!
İbrahim(as) onlardan biri, hanımı Hacer ve oğlu İsmail(as) ile öyle hatıralar bıraktılar ki; Allah onların hatıralarını insanlara 'din' kıldı!
İbrahim(as), dost bir peygamber, güzel bir eş, fedakar bir baba idi. Bir emirle getirip Hacer ve minik İsmail'i kuru ve kara taşlarla dolu bir ıssız vadiye bırakıp gitti. Sonra bir emirle eline bıçağı alıp ciğerparesini yatırdı yere... Sonra bir emirle geldi, Kabe'yi İsmail(as) ile birlikte inşa etti yeniden... Haccı ilan etti bütün dünyaya! Vakfeyi ve tavafı hatıra bıraktı... Ateşin bile yakamadığı bir büyük hatıra oldu!
Hacer, ne büyük bir kadındı! Hacer, siyah tenli idi... Hacer, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, kurtuluşu, umudu, peygamberlerin duası, meleklerin sevdası Muhammed(sav)'in soyuna anne oldu... Öyle bir kadın idi ki; Allah onun evladı için koşuşturmasını bize ibadet kıldı. O gün bugündür insanlık Hacer gibi koşar durur Safa ile Merve arasında... Neslinin felahı için dualarla! Zemzem, Hacer o suya 'zemzem' dediği için hala zemzem! Allah onun duasına öyle bir icabet etti ki; cennet pınarlarından dünyaya su gönderdi. Bununla da bitmedi, o suya Hacer 'zem(dur)' dedi diye durdu su... İçilmekle eksilmez ama hiç te taşmaz bir pınar oldu!
İsmail(as), kurban oldu, kurban olmayı öğretti! Başını, Alemlerin Rabb'inin emrine öyle bir eğdi ki; semada melekler bile gıbta ettiler. Kurban olmanın adı oldu İsmail! İki kurbanlığın çocuğu Muhammed(sav)'e atalık etme şanına ulaştı... Mekke gibi bir şehir kurdu. Peygamber oldu, haccı öğretti insanlığa.
Bir baba, bir anne ve bir kurban çocuk, tarihe yön verdiler... Geldiler, ama hiç gitmediler ve asla gitmeyecekler! Öyle büyük hatıraları var ki; hem anlatılır, hem yaşanır, ama her nesille yeniden canlanır, yeniden büyür!
Kurban ve Hacc onların hatırası olarak kıyamete kadar devam edecek... Kurban kesmeye her niyetlenen bir İbrahim olup, kendi İsmail'ini alacak bıçak altına!
Atamız İbrahim(as)'e selam olsun!
O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin öksüzü Muhammed(sav)'e selam olsun!
Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!
Kurbanların bayramı mübarek olsun…
Ufuk Gazetesi - Aralık 2006
İşte peygamberler bu noktada da hep bütün insanlığa örnek oldular. İnsanlık bütün güzellikleri onlardan öğrendi! Geldiler, ama bir daha hiç gitmediler... Adem, Nuh, İbrahim, Musa ya da İsa denildiğinde kim oldukları hemen bilindi. Hep güzel hatıralarla anıldılar. Muhammed(sav) denilince baharın bütün goncaları patladı!
İbrahim(as) onlardan biri, hanımı Hacer ve oğlu İsmail(as) ile öyle hatıralar bıraktılar ki; Allah onların hatıralarını insanlara 'din' kıldı!
İbrahim(as), dost bir peygamber, güzel bir eş, fedakar bir baba idi. Bir emirle getirip Hacer ve minik İsmail'i kuru ve kara taşlarla dolu bir ıssız vadiye bırakıp gitti. Sonra bir emirle eline bıçağı alıp ciğerparesini yatırdı yere... Sonra bir emirle geldi, Kabe'yi İsmail(as) ile birlikte inşa etti yeniden... Haccı ilan etti bütün dünyaya! Vakfeyi ve tavafı hatıra bıraktı... Ateşin bile yakamadığı bir büyük hatıra oldu!
Hacer, ne büyük bir kadındı! Hacer, siyah tenli idi... Hacer, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, kurtuluşu, umudu, peygamberlerin duası, meleklerin sevdası Muhammed(sav)'in soyuna anne oldu... Öyle bir kadın idi ki; Allah onun evladı için koşuşturmasını bize ibadet kıldı. O gün bugündür insanlık Hacer gibi koşar durur Safa ile Merve arasında... Neslinin felahı için dualarla! Zemzem, Hacer o suya 'zemzem' dediği için hala zemzem! Allah onun duasına öyle bir icabet etti ki; cennet pınarlarından dünyaya su gönderdi. Bununla da bitmedi, o suya Hacer 'zem(dur)' dedi diye durdu su... İçilmekle eksilmez ama hiç te taşmaz bir pınar oldu!
İsmail(as), kurban oldu, kurban olmayı öğretti! Başını, Alemlerin Rabb'inin emrine öyle bir eğdi ki; semada melekler bile gıbta ettiler. Kurban olmanın adı oldu İsmail! İki kurbanlığın çocuğu Muhammed(sav)'e atalık etme şanına ulaştı... Mekke gibi bir şehir kurdu. Peygamber oldu, haccı öğretti insanlığa.
Bir baba, bir anne ve bir kurban çocuk, tarihe yön verdiler... Geldiler, ama hiç gitmediler ve asla gitmeyecekler! Öyle büyük hatıraları var ki; hem anlatılır, hem yaşanır, ama her nesille yeniden canlanır, yeniden büyür!
Kurban ve Hacc onların hatırası olarak kıyamete kadar devam edecek... Kurban kesmeye her niyetlenen bir İbrahim olup, kendi İsmail'ini alacak bıçak altına!
Atamız İbrahim(as)'e selam olsun!
O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin öksüzü Muhammed(sav)'e selam olsun!
Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!
Kurbanların bayramı mübarek olsun…
Ufuk Gazetesi - Aralık 2006
Gurbet mi, Sıla mı?
Geldiğimiz yere gidenlere selam olsun. Ağlayarak gelenlere, gülerek gidenlere selam olsun. Selam olsun dönülmez göçe hazırlananlara, selam olsun sılasını özleyen herkese...
Her acıya bir hasret kalır, binlerce hasret bırakır yarınlar.
Ayrılmak bitip gitmek midir acaba? Yitip yokolmak mı? Ölüm ne ki? Her gece perdelerimi uçuran rüzgar yoktur oysa. Oysa sabah yine aynı sabah, akşam yine aynı akşam.
Alışkanlık, zor dedirten ayrılığın son noktasındadır. Bakar durur gözlerinin içine ama sen anlayamazsın.
Nelere alışmadın ki!
İnsanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, dizlerin dermanı, gözlerin ferinin yokluğuna bile alıştıktan sonra neye alışılmaz ki?
Kimse anlamak zorunda değil beni diye düşünürüm çoğu zaman. Hem anlasa ne olur, anlamasa ne olur. Okusa da okumasa da unutulur gider insanın içinde o kendisini kabul ettirmek isteyen zamanın kabul edilemez dürtüsü.
Bağırırsın ya, belki duyan olur. Duysa ne olur onu da bana söyle. Kaç karış büyürsün bu hayata. Kaç karış mezarın olur.
Herşey gözlerimin önünde işte. Duvarların yalnızlığı, ışıkların anlamsızlığı…
Sadece dünyaya sığanlar için sılanın da gurbetin de dünyadan ibaret olduğunu bilmek bazan ağır bir işkence gibi gelir bana. Değil mi? Sonunda hala dünyada kaldığına göre ha sıla ha gurbet ne farkeder ki?
Asıl hasretine yandıkların dünyada değil ki! Asıl özlenenler, özlenmeye değecekler yok ki burada. Ya da burada olanların özlenmesi için illa da terketmeleri, ayrılmaları mı gerekiyor dünyadan.
Ve bu yüzden 40 yıllık gurbet hikayeleri bana saçma geliyor hep. Oysa gurbet yakınlık demek, yakınlaşmak demek… Hangi garibanın bağrından çaldıysak bu gurbeti bir an önce iade etsek iyi olacak gibi. Malumunuz gariblerin ahı yerde kalmıyor.
Farkında mısınız, gurbet ve garib kelimeleri hatta (g)kurban kelimesi hep arapça ve hep bizim tarafımızdan asıl anlamından çıkartılmış kelimeler… Öyle ya kurban denince hayvan kesmeyi anlayanın gurbet deyince ayrılık/uzaklık anlamasına niye şaşıyorum ki ?
Daha fazla kafalarınızı yormadan meramımı anlatayım en iyisi… Gurbeti de genel geçer anlamında kullanalım ki başka kelime arama zahmetimiz olmasın.
Hiçbir gurbet kişinin kendine, kardeşlerine, ehline, ailesine, memleketine, dostlarına yabancılaşması kadar ağır ve acı olamaz. Bu anlamda hepimizim kendine has yeteri kadar gurbet misyonu var sanırım.
Evet işte orası, hani her gittiğinizde daha bir yabancı kaldığınızı, dostlarınızın azaldığı ama sizin ve bizim gurbetimizin bittiğini sandığımız yer aslında artık bizim gurbetimiz olmak üzere… Büyük bir yol ayrımındayız aslında. Ya da çoğumuz kendi köşelerini döndüler bile.
Biz gurbetimizi kendimiz kurduk, kimse sürmedi bizi yurtlarımızdan. Son 50 yıla kadar hiç böyle bir gurbeti de yaşamamıştık oysa. Gittiğimiz heryer bizim olmuştu ya hani, artık olmayınca biz de ne yapacağımızı şaşırdık kaldık… Biz atalarımızdan böyle görmemiştik ki.
Ya da bizim buralara gelişimizle Tuna'yı geçen akıncıların arasında bir fark var galiba. Bu fark zilletle izzet kadar büyük, bu fark madde ile mana kadar birbirine zıt, bu fark kalble mide kadar biribirine alt üst…
Sonra oturup hüzünlenelim, vay gurbet, hain gurbet… Ömrümüzü yedi bitirdi, neslimizi çürüttü, kuruttu. Biz masum, gurbet idamlık sanık!
Gelin gurbeti bir de yurtlarından sürülenlere, analarından, evlatlarından, evlerinden kovulanlara soralım. Mesela Çeçenlere soralım mı? Nesiller boyu sürgünü, yıllar yılı hasreti… Ya da evleri başlarına yıkılan Filistinli analara soralım mı? İyisi mi sormayalım, yoksa bize gurbet türküsü yakmaya sebeb kalmayacak gibi.
Ve gelelim gerçeklere :
Dünyada gurbet yoktur aslında, biz kendimizi avutmak ve içimizdeki acı çekme ihtiyacını gidermek için buluruz lazım oldukça böyle bir sebeb işte! Ya da dünya asıl gurbettir ya onu unutmak için, onu saklamak, kendimizi kandırmak için uydururuz bir gurbet hikayesi. Aslında özlenmesi gerekenler hep gider dünyadan, ya da gitmelidirler…
Sıla bildiğimiz memleket aslında bizim izin tatil beldesi olmuştur bile. Gider güneş görür geliriz. Aman dikkat fazla güneşte kalmayın, renginiz daha da koyulaşırsa uyum sağlamanız zorlaşır değil mi buralara? Bir de orada iken bile kendi aranızda yabancı dillerle konuşun, farkınız olsun! Ya da daha masum bir sebeb, maksat unutmamak, yoksa gizlimiz saklımız mı var…
Bir nesil sonra neler olacak düşünelim mi ? Çocuklarımızın memleketten tanıdıkları ya hiç olmayacak ya da hiç dostları… Bizden en az on kat daha yabancı olacaklar hem burada hem orada… Zaten anadilleri çoktan değişti. Artık analarının dilini bilmiyorlar nerdeyse. Ondandır ki herhalde annelerini de dinlemez buranın yiğitleri.
Anne ben Türkiye'ye gitmek var mıyım? Anne ben kimim? Burası neresi? Neden buradayım? Neden benim adım buradakilerin adlarına benzemiyor? Neden ben sana anne diyorum, bak komşunun oğlu annesini adı ile çağırıyor! Neden evimizde ayakkabılarımızı çıkartıyoruz ki, namaz mı kılacağız evin heryerinde yoksa? Neden ben iki dilli olmak zorundayım? Neden anne? Neden baba? Neden müslümanız biz? Neden camilerde kızıyorlar ki bize? Kilisede de kızarlar mı ki çocuklara anne?
Sormakla bitmeyen, cevapları 10 puanlık sorular. Ve ne yana baksam ışıklı tabelalarda bir kocaman yazı: 'Kendi düşen ağlamaz!' Biz böyle değildik! Şafaklarımızı hasret rengine boyadılar. İncitmekten korktuğumuz goncaları soldurup, yerine hicran tohumları bıraktılar. Umutlar çağlardı içimizde, özlem setleri örüp ömrümüze, hayallerimizi, ümitlerimizi unutturdular...
...
Ufuk Gazetesi - Nisan 2011
Her acıya bir hasret kalır, binlerce hasret bırakır yarınlar.
Ayrılmak bitip gitmek midir acaba? Yitip yokolmak mı? Ölüm ne ki? Her gece perdelerimi uçuran rüzgar yoktur oysa. Oysa sabah yine aynı sabah, akşam yine aynı akşam.
Alışkanlık, zor dedirten ayrılığın son noktasındadır. Bakar durur gözlerinin içine ama sen anlayamazsın.
Nelere alışmadın ki!
İnsanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, dizlerin dermanı, gözlerin ferinin yokluğuna bile alıştıktan sonra neye alışılmaz ki?
Kimse anlamak zorunda değil beni diye düşünürüm çoğu zaman. Hem anlasa ne olur, anlamasa ne olur. Okusa da okumasa da unutulur gider insanın içinde o kendisini kabul ettirmek isteyen zamanın kabul edilemez dürtüsü.
Bağırırsın ya, belki duyan olur. Duysa ne olur onu da bana söyle. Kaç karış büyürsün bu hayata. Kaç karış mezarın olur.
Herşey gözlerimin önünde işte. Duvarların yalnızlığı, ışıkların anlamsızlığı…
Sadece dünyaya sığanlar için sılanın da gurbetin de dünyadan ibaret olduğunu bilmek bazan ağır bir işkence gibi gelir bana. Değil mi? Sonunda hala dünyada kaldığına göre ha sıla ha gurbet ne farkeder ki?
Asıl hasretine yandıkların dünyada değil ki! Asıl özlenenler, özlenmeye değecekler yok ki burada. Ya da burada olanların özlenmesi için illa da terketmeleri, ayrılmaları mı gerekiyor dünyadan.
Ve bu yüzden 40 yıllık gurbet hikayeleri bana saçma geliyor hep. Oysa gurbet yakınlık demek, yakınlaşmak demek… Hangi garibanın bağrından çaldıysak bu gurbeti bir an önce iade etsek iyi olacak gibi. Malumunuz gariblerin ahı yerde kalmıyor.
Farkında mısınız, gurbet ve garib kelimeleri hatta (g)kurban kelimesi hep arapça ve hep bizim tarafımızdan asıl anlamından çıkartılmış kelimeler… Öyle ya kurban denince hayvan kesmeyi anlayanın gurbet deyince ayrılık/uzaklık anlamasına niye şaşıyorum ki ?
Daha fazla kafalarınızı yormadan meramımı anlatayım en iyisi… Gurbeti de genel geçer anlamında kullanalım ki başka kelime arama zahmetimiz olmasın.
Hiçbir gurbet kişinin kendine, kardeşlerine, ehline, ailesine, memleketine, dostlarına yabancılaşması kadar ağır ve acı olamaz. Bu anlamda hepimizim kendine has yeteri kadar gurbet misyonu var sanırım.
Evet işte orası, hani her gittiğinizde daha bir yabancı kaldığınızı, dostlarınızın azaldığı ama sizin ve bizim gurbetimizin bittiğini sandığımız yer aslında artık bizim gurbetimiz olmak üzere… Büyük bir yol ayrımındayız aslında. Ya da çoğumuz kendi köşelerini döndüler bile.
Biz gurbetimizi kendimiz kurduk, kimse sürmedi bizi yurtlarımızdan. Son 50 yıla kadar hiç böyle bir gurbeti de yaşamamıştık oysa. Gittiğimiz heryer bizim olmuştu ya hani, artık olmayınca biz de ne yapacağımızı şaşırdık kaldık… Biz atalarımızdan böyle görmemiştik ki.
Ya da bizim buralara gelişimizle Tuna'yı geçen akıncıların arasında bir fark var galiba. Bu fark zilletle izzet kadar büyük, bu fark madde ile mana kadar birbirine zıt, bu fark kalble mide kadar biribirine alt üst…
Sonra oturup hüzünlenelim, vay gurbet, hain gurbet… Ömrümüzü yedi bitirdi, neslimizi çürüttü, kuruttu. Biz masum, gurbet idamlık sanık!
Gelin gurbeti bir de yurtlarından sürülenlere, analarından, evlatlarından, evlerinden kovulanlara soralım. Mesela Çeçenlere soralım mı? Nesiller boyu sürgünü, yıllar yılı hasreti… Ya da evleri başlarına yıkılan Filistinli analara soralım mı? İyisi mi sormayalım, yoksa bize gurbet türküsü yakmaya sebeb kalmayacak gibi.
Ve gelelim gerçeklere :
Dünyada gurbet yoktur aslında, biz kendimizi avutmak ve içimizdeki acı çekme ihtiyacını gidermek için buluruz lazım oldukça böyle bir sebeb işte! Ya da dünya asıl gurbettir ya onu unutmak için, onu saklamak, kendimizi kandırmak için uydururuz bir gurbet hikayesi. Aslında özlenmesi gerekenler hep gider dünyadan, ya da gitmelidirler…
Sıla bildiğimiz memleket aslında bizim izin tatil beldesi olmuştur bile. Gider güneş görür geliriz. Aman dikkat fazla güneşte kalmayın, renginiz daha da koyulaşırsa uyum sağlamanız zorlaşır değil mi buralara? Bir de orada iken bile kendi aranızda yabancı dillerle konuşun, farkınız olsun! Ya da daha masum bir sebeb, maksat unutmamak, yoksa gizlimiz saklımız mı var…
Bir nesil sonra neler olacak düşünelim mi ? Çocuklarımızın memleketten tanıdıkları ya hiç olmayacak ya da hiç dostları… Bizden en az on kat daha yabancı olacaklar hem burada hem orada… Zaten anadilleri çoktan değişti. Artık analarının dilini bilmiyorlar nerdeyse. Ondandır ki herhalde annelerini de dinlemez buranın yiğitleri.
Anne ben Türkiye'ye gitmek var mıyım? Anne ben kimim? Burası neresi? Neden buradayım? Neden benim adım buradakilerin adlarına benzemiyor? Neden ben sana anne diyorum, bak komşunun oğlu annesini adı ile çağırıyor! Neden evimizde ayakkabılarımızı çıkartıyoruz ki, namaz mı kılacağız evin heryerinde yoksa? Neden ben iki dilli olmak zorundayım? Neden anne? Neden baba? Neden müslümanız biz? Neden camilerde kızıyorlar ki bize? Kilisede de kızarlar mı ki çocuklara anne?
Sormakla bitmeyen, cevapları 10 puanlık sorular. Ve ne yana baksam ışıklı tabelalarda bir kocaman yazı: 'Kendi düşen ağlamaz!' Biz böyle değildik! Şafaklarımızı hasret rengine boyadılar. İncitmekten korktuğumuz goncaları soldurup, yerine hicran tohumları bıraktılar. Umutlar çağlardı içimizde, özlem setleri örüp ömrümüze, hayallerimizi, ümitlerimizi unutturdular...
...
Ufuk Gazetesi - Nisan 2011
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin
Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...
-
İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz. İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğr...
-
İmam Buhari olarak meşhur olan hadis alimimizin eseridir. İslam akaidinin müdafası da denilebilecek olan eser Yusuf Özbek tarafından İlahi ...
-
Hemen her konuda az çok bilgimiz var ama hayatta kalmak için en gerekli bilgileri çoğu zaman önemsemiyoruz bile. Bir felaket anında, k...