Vahdet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vahdet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Aralık 2018

Vahdet ama kimle ve nasıl?


Kısaca ‘Müslümanların birliği’ olarak tarif edebileceğimiz vahdet tabiri herhalde siyasi ihtilafların çıktığı ilk asırdan bu yana en çok dillendirilen hedef olmuştur. Ve fakat herhalde en çok ızdırap çekme sebeplerimizden de biridir.

Farklı coğrafyalarda farklı isimler altında bir beylik yahut devlet kuran her güç ve iktidar sahibi sair Müslümanların kendisine bağlanması gerektiğini düşünmüş, iddia etmiş hatta bu uğurda savaşmıştır. İktidar kavgalarının en büyükleri haliyle devletler arasında çıkmış ve bazen çok uzun yıllarımıza ve canlarımıza mal olmuştur.

Temelde hiçbir farklılıkları olmayan ama yalnızca kendi hakimiyetlerini güçlendirmek isteyen emirlerin hayalleri güç ve zaman kaybımızın maalesef ana sebeplerinden biri olmuştur.

Yine tarihi bir gerçeklik olarak; Müslümanlar arasında sağlanan, -tamamını kapsamasa bile- kahir ekseriyetinin dahil olduğu bir vahdetin sağlanması durumunda, dünyaya ve insanlığa adalet ve medeniyet getiren, güçlü ve büyük idareler kurmuşuzdur.

Geçmişin orduları ve şehirleri idare eden emir sahiplerinin savaşlarını anlamak için günümüze bakmak yeterlidir. Yakın tarihimizde işgal edilen Afganistan tecrübesi, Suriye savaşı ve benzeri coğrafyalarda düşmanlara değil kendimize; nefislerimize ve dünyalık heveslerimize yenildik.

Yine bugünlerde sıkça rastladığımız, gerek akidevi gerekse ameli sapmaların temelleri de tarihidir ve çoğunlukla siyasidir. Kendi iktidarlarını destekletmek maksadıyla siyasiler, görüşlerden bazılarını benimseyip hâkim kılmış ve idaresi altındakileri o görüşler etrafında toplayarak saltanatlarını sürdürmüşler.

Benzer yolları takip eden günümüz sulta sevdalıları, bu sebeple olsa gerek; önce Ehli Sünnet akidesini hedef alıyorlar. Direkt olarak saldıramadıkları için dolaylı olarak belamları eliyle önce akide kabuğumuzu kırmaya çalışıyorlar.

“Size anlatılan din uydurma, gerçek din bu değil” başlığı ile girişilen bu şeytani kampanya, sahabeden başlayarak salih önderlerimizi küçültme, değersizleştirme faaliyetleri ile devam ediyor. Teorik olarak sünnete ve kaynağı hadise saldırırken, bir yandan da Kur’an-ı kendi hedeflerine uygun şekilde tefsir etmeye çalışıyorlar.

Kur’an, onların keyiflerine yetmeyince, onun da eksik olduğunu iddia etmekten geri kalmıyorlar.

Gelenek diye aşağıladıkları aslında İslam’ın yüzyıllar boyu devam edegelen temel kaynaklarına dayanan ve Müslümanların pratik hayatlarına sinmiş olarak aktarılan birçok hakikati reddetmeyi marifet olarak sunuyorlar.

Ezan’ı eksik göstermeleri yetmiyor, sahabeye küfür ve hakareti sıradanlaştırıyorlar.

Sünnet bilincini yok etmek için; “peygamberin de annesi yoktu, bu da sünnet, hadi annenizi öldürün” diyebilecek kadar akıl ve mantıktan yoksun bu edepsiz ve kalitesiz kampanya Sünniliği yok etmeyi hedeflediği için en son noktada bir Şiilik daveti geliyor. Henüz o aşamaya gelmeyenlere takiye yapılarak avutulmaları sağlanıyor.

Bunları konuşanlar ve yazanlar ise mezhepçilik yapmakla suçlanarak diskalifiye edilmeye çalışıyor. Vahdet masalları söyleyenlerle gerçekten Müslümanların vahdetini amaçlayanlar arasında süren bu anlamsız ama maalesef taraftarı bol tartışmaların sonu gelmeyecektir. Mezhepçiliğin en alasını yapan ve kendi fitnelerini örtebilmek için başkalarını suçlayan bu uyanık “vahdetçiler”,aslında birilerinin siyasi emellerine hizmet ettiklerini düşünmeden propaganda yapmaya devam ediyorlar.

Ehli Sünnet akidesinden koparılan, kendi ülkesinden nefret eden ve her ortam ve şartta suçluyu kendi içinde arayan ama asla ve kat’a, asıl fitne merkezlerine laf edemeyen, çok güzel bir anti-emperyalizm sömürücüsü ve hatta en büyük Abd düşmanı geçinen ama aslında makbul dost gören bir Müslüman kitle oluşturmak istiyorlar.

Tarih boyunca emperyalist müstekbirlerle savaşmamış, bir şekilde onlarla anlaşarak hep Müslümanların aleyhine dolaplar çevirmiş, bütün gayesi kendi sultasını kurup, geçmişte Müslümanlar tarafından tarihe gömülen müşrik ve zalim devletlerini canlandırmak olan bu karanlık yapılarla kurulabilecek herhangi bir vahdetin olmadığını her akıl sahibi idrak edecektir.

Tarihi tersine çevirmek veya Fırat’ı tersine akıtmak isteyenler buyursunlar bu boş hayal uğruna kendilerini heba etsinler. Biz biliyoruz ki; onların orijinal fikir, harika tespit sandığı o saçmalıklar, tarih boyunca ne kadar bid’atçı sapkın kişi ve grup varsa onlar tarafından dile getirilmiş, saldırı aracı olarak kullanılmış ve hak ettikleri cevapları da almışlar, tarihimizin çöplüğünde yeterince var onlardan!

12 Ocak 2018

Ümmet, Kardeşlik ve Vahdet

Doğu halkları olarak bir konuda anlaşabiliriz; kardeşlerimizle pek iyi geçinemeyiz ama ağabeylerimize saygı duyar, hoşlanmasakta sözlerini dinleriz. Neticede nasıl olsa kafamıza göre hareket edeceğimiz için pekte zor olmaz bu efendi kardeş duruşu!

Yeni zamanlarda tabi her şey gibi bu akrabalık ilişkileri de sarsıntılar ve değişimler geçirdi. Ağabeylik edebilmenin, büyüklüğün kabulünün bazı gerekçeleri ortaya çıktı. Biraz güç mesela, ya da biraz para gibi yan etkenler saygı görmenin, makbul akraba olmanın neredeyse şartları haline geldi.

İşin bu kısmı sosyologların işi elbette, onlar düşünsün; neden bu hale geldi dünya ve insanlık, nasıl kurtulur da normal aileler ve toplumlara oluruz?

Bizi ilgilendiren kısmına gelince, kardeşlik mefhumunu aile kavramı olmaktan çıkaran bir dine mensubuz. Dahası anneliği de ekleyerek ümmet yapan bir dinimiz var. Buraya kadar genel bir kabulümüz ister istemez var tabii ki, zira bunlar tartışılmaz kaynaklarımızda yani Kur’an ve Sünnette sabit olarak bulunan gerçekler.

Hepimiz kardeşiz ve bir tek ümmete mensubuz.

Aramızda paylaşılacak bir menfaat yahut dünyalık ortaya çıkıncaya kadar geçerli bir kardeşlik hemen hiç birimizi rahatsız etmiyor. Nasıl olsa bir sıkıntı olunca rafa kaldırılabilecek bir kardeşlikten bahsetmek çok kolay! Canımızı sıkanı, lafımıza ters düşeni hatta yolu başka bir kaldırıma düşeni elimizin tersiyle kardeşlik sınırlarından atabiliyoruz.

Aleyhinde konuştuğumuz yahut iş yaptığımız adamlar genelde kardeşimiz olmuyor, olsaydı yapamazdık zaten... Sorulduğunda dilimizin ucuyla tabii ki kardeşiz deyip geçiştirdiğimiz ama aramızda kardeşlik hukukunun esamesi okunmayan bir çok ‘sözde’ kardeşimiz var.

Kardeşler arasına ‘sui zan’ düşünce, aynı annenin evlatları olmayı gerektiren ümmet olma ihtimalimiz da azalıyor. Oysa bu dinin paylaşıldıkça çoğalan ve  büyüyen bir mirası var. Kardeşlerimize verdikçe bizim hanemizdekinin arttığı bir miras bu, verdikçe çoğalıyor!

İster mana olsun ister madde, farketmiyor!

Yeter ki kardeşine ver, çoğalıyor!

Vermek yerine yermek ve saldırmak, sevmek yerine dövmek ve uzaklaştırmak kardeşçe olamıyor oysa...

Peki bu kardeşliğin bir sınırı yok mu, elbette var. Kardeş bildiklerimiz sınırı aşmadıkça, çiğnemedikçe bizim dokunamadığımız bir hudud var. İlk hamleyi, ilk saldırıyı yapan kaybediyor! Dünyada kazansa da kaybediyor, hem de ta Kabil’den bu yana kaybediyor.

Kardeşine kıymak için elini uzatanları teneşir değil cehennem paklıyor!

Sulha yanaşmaksızın, ısrarla kan içmeye meyleden, zulmeden ve sınırları tanımayan kardeş olamıyor, olmuyor da zaten. Ordularla değil insanlarla savaşan, galibiyet değil katliam hatta bir tür soykırım peşinde koşan bir kardeş, kardeş olamıyor, olmuyor!

Ümmetin zayıf zamanında fitne ve tuzaklarla insanları katleden, yurtlarımızı karıştıran ve menfaatleri İslam olmayan, diliyle öyle söylese bile pratikte müslümanların menfaatini gözetmeyen bir kardeşle vahdet olamıyor, olmuyor.

Kadın ve çocuklara zulmeden, dillendirmekten nefret ettiğimiz işkenceleri zevkle uygulayan, çocuk katilleriyle kardeş olunamıyor, vahdette kuralamıyor, kurulmuyor.

Aynı anne-babanın çocukları da kavga eder ve döner barışırlar belki ama damarlarında katlettikleri garibanların kanı dolaşanlarla kardeş olunamıyor, vahdet kurulamıyor, kurulmuyor.

‘Onlarda bu kuyruk acısı, bizde de bu evlat acısı’ varken kardeş olunamıyor, vahdet kurulamıyor, kurulmuyor!

Evlat acısı olmayan, kan görmeye dayanamadığı için değil dökülen kanları kendinden bilip hissedemediği için vampirlerle kolkola olmakta bir sakınca görmeyen, hatta eleştirilmelerine bile dayanamayan, rahat koltuklarına yaslanmış ellerindekilerle yetinmenin yolunu dilleriyle zalimleri savunmakta ve mazlumların etini çiğnemekte gören, mustaz’afların kardeşliğini bilemeyen, idrak edemeyen, ümmet olmak veya vahdet kurmak hayaline haysiyet ve kardeşliğini heba edenlere yazıklar olsun...

‘Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur; sonra yardım da göremezsiniz.’ (Hud 113)

26 Nisan 2017

Patron hoca, şirket cemaat

Müslümanlar, geçen yüzyıl boyunca pek çok şeyini kaybetti ama herhalde en ağır kaybımız "hikmetli siyaset" idi ve hala arıyoruz onu...

Kayıplarımız ya da bozulmalarımız elbette ‘baş’tan başladı ki bu da şu meşhur hadisin bir bakıma tevilidir: ‘Bu din ilik ilik sökülecektir; sökülecek ilk ilik idare, son ilik ise namazdır.’

‘Ehli Sünnet ve Cemaat’ olmanın ilk şartı ve sıfatı olan ‘sünnet’ kadar vazgeçilmez tamamlayıcısı olan ‘cemaat olmak’ bu dinin ilk vahyedildiği günden beri en değerli bağımız olmuştur. İslam toplumlarında devlet başkanından başlayan ve halka halka tüm kesimleri içine alan bir cemaatleşme sözkonusudur.

İdareciler, alimler, tüccarlar ve sair meslek erbabı bile kendi aralarında cemaatler oluştururlar. Aynı şekilde mahalle halkı da muhteşem bir cemaattir. Mahalle mescidleri bu cemaatin toplantı mekanıdır ve hatta mescidde ücretle görev yapan bir imam yoktur. Onu yerine mesela mahallenin ayakkabıcısı namazları kıldırır, o yoksa fırıncı geçer mihraba ve cemaat olur mahalle sakinleri...

Değişik beldelerde ilmi ve ifranı ile öne çıkan, kendini hayra davete ve iyiliği emredip kötülüğü nehyetmeye vakfetmiş bir çok faziletli insan sürekli toplumun dünya ve ahiret işlerine faydası olacak nasihatler ve örnekliklerle cemaat hayatını diri ve sağlıklı tutmaya vesile olurlar.

Sözün başında bahsettiğimiz İslami idari boşluk sonucu ise özetlediğimiz bu kurumsal ve toplumsal bağlar ya yok oldu ya da çürüdü gitti. Yeni bir sosyal doku oluşturulurken geçmişten gelen ve İslam ahlakıyla bezenmiş örnekler ve önderler hayattan çıkarıldı. Cami cemaati bile İslam’ın emrettiği gibi kardeşliklerden oluşan bir yapı olamadı. Mahalleler ve komşuluklar zamanın getirdiği zorluklar ve mücadelelerin gölgesinde kaldı.

Legal sahadan silinen, İslam toplumunun dinamik yapısının temel taşları cemaatlerin ortadan kalkması büyük bir boşluk oluşturdu ve dünyanın genel kanunu icabı boşluk birileri tarafından doldurulmaya çalışıldı. Hiçbir kontrol ve denetleme mekanizması olmayan yeraltı yapılanmaları gibi bir sürece girildi ve İslami cemaatler ortaya çıktı. Gerek menfaat temini gibi dünyalık maksatlar gerekse zaten zor durumda olan İslam halkının dini ve ahlaki durumunu daha da bozmaya yönelik maksatlı yapılanmalar hızla çoğaldı ve üzerinde belki ileride dev çalışmalar yapılmasını gerektiren merhaleler yaşanarak bugünlere gelindi.

Geldiğimiz noktada, bir İslami cemaatin, İsrail ya da Abd ile işbirliği yaparak kendi halkının dünya ve ahiret menfaatlerini peşkeş çekebileceğini örneğiyle yaşayarak öğrendik.

Yine örneğiyle, bir cemaat liderinin peygamberlik iddiasında bulunmasını ve bunu canlı yayınlarda inen vahiylerle(!) ispatlanmaya çalışmasını gördük.

Halifelik ilan edenler oldu; kimisi kraldı kimisi terörist, ama hiçbiri bırakın sadra şifa olmayı kendilerine bile faydaları olmadı.

Mehdilik iddia edenlerin sayısını belki internet arama motorlaarı biliyordur ama en meşhurlarına hepimiz güldük geçtik.

Hemen hepsi mutlaka itikadi sapmalarla taraftar toplayan bu cemaatler yaşadığımız son cahiliye yüzyılının meyveleri olarak kalplerimizi yakmaya devam ediyorlar.

Tüm bu kaymalar, sapmalar var olan cemaatlerin daha da içe kapanmasına ve itaat gibi İslami gerekliliklerin kendine uygun yorumlamalarıyla kullanılmasına sebep oldu. Her bir cemaat tek hak grubun kendileri olduğunu ve onların hocasına tabi olununca herşeyin düzeleceğini ya da en azından maksadın hasıl olacağını iddia ettiler. Tabii ki diğer cemaatlerin büyük çoğunluğu sapıktı! Hadi bazı iyileri varsa da onların da mutlaka çok ağır hataları ve eksikleri vardı, mazaallah uzak durmak gerekirdi yoksa helak olurduk.

Cemaat mensupları, şirket yöneticisi olan hocanın sermayesi idiler; öyle herkese verilemezlerdi. Hangi akıllı işadamı sermayesini rakibine kaptırırdı ki?

Kimin tv’si varsa o büyüktü, kimin kitapları daha kaliteli basılıyorsa ve daha çok satılıyorsa o makbuldu, öyleyse tüm şirket elemanları pardon cemaat mensupları kendi yayınlarını sürekli satın almalı ve satılması için de reklam yapmalıydı. Kör olası dünyada para olmadan islami hizmet yapılamıyordu ne de olsa.

Cemaat liderini eleştirmek mi? Aklına getiren kendini kapıda bulur, selam kesilir, alışverişten bile dışlanır; ardından gelsin tekfirler, gitsin nifaklar...

Hocalar hata edebilirdi ama bizimki etmezdi, peygamberlerden başka herkes günah işleyebilirdi ama bizimkinin bir günahını görebilemezdik; hatta en fıtri, en insani bazı haller bile bizim hocadan uzaktı. Melek mi idi bilemezdik tabi ama Hızır değilse de en azından evliya idi, istisnasız her cemaatin hocası hem de.

Bu kadar büyük adamın önderlik ettiği bu muhteşem cemaatler için başarısızlık düşünülemezdi, sünnetullah ve gayretullah hocaların iki dudağı arasındaydı, haşa!

Fakat Allah, herkese layığını veriyordu, şikayet etme hakkımız yoktu...

Hocamız patron, cemaati şirket elemanları; ne kadar büyürsek o kadar başarı, ne çok kazanırsak o kadar büyümek. Kapitalist değiliz tabii ki, biz Allah için kazanıyor ve Allah’ın kullarından saklıyoruz! Allah’ın dinine davet ediyor ama Allah’ın kullarının hocalara kul olmasını istiyoruz!

Patron hocalar bozuk para gibi ümmetin gençlerini harcıyor, nesillerimizi tüketiyorlar. Kendi hevalarıyla kurdukları hayali dünyada verdikleri İslami mücadelede hep bizim evlatlarımız ve bizim hayatlarımız tüketiliyor.


Allah hepimizi ıslah etsin, ilk önce de hocalarımızı...

18 Nisan 2017

Taassup Belimizi Büktü

Fitnelerin ana kaynaklarından biri olan kavmiyetcilik veya kabilecilik gibi asabiyetleri körü körüne savunmak anlamında ıstılahımızda yer alan taassup, giderek dermansız bir hastalık gibi tüm yapılarımıza sızdı ve iğrenç bir bakteri gibi ele geçirdiği unsurlarımızı kendine asker edinerek bizimle savaşmaya devam ediyor.

Geçtiğimiz hicri asrın başlarında kavmiyetçilik hastalığımız dışardan yapılan müdahalelerle uzuvlarımızın bedenden kopmasına kadar ilerlemişti. Ancak o kadar teslim olduk ki bu mikroba, kopan organlarımız da içten içe envai türden asabiyetlerle kavgaya, dağılmaya ve yok olmaya mahkum oldu.

Hani biz ‘müslümanlar bir bedenin azaları’ idik ya, işte o minvalde bakınca halimize ortaya her bir uzvu bir başka köşeye düşmüş ve kendi yaralarıyla kıvranan başsız bir beden görüyoruz.

Bu vahim tablonun sonucu olarakta acı, kan ve gözyaşı semtimizden eksik olmuyor...

Hal bu ise, bizden beklenen en normal davranış iyileşmek ve bütünleşmek için gayret etmek olmalıyken ortaya koyduğumuz duruş ve özellikle birbirimize karşı sergilediğimiz kardeşlik hukukuna sığmaz tavır, aslında daha kötüsünü hak etmişken Allah’ın rahmeti ve lütfuyle bu halimizin devam ettiğini bir kere daha itiraf etmek zorundayız. Hak etmediğimiz nimetler ve rahatlıklar içinde yüzerken, şükrünü eda etmekten aciz kaldığımız imkanları kullanmaya bile tenezzül etmezken, kendi iç dünyamızdaki pişmanlık duygusunu birbirimize saldırarak bastırmaya çalışıyoruz.

Hepimiz bir diğerinin ne kadar az iman ettiği, ne kadar az salih amel ve ne çok günah işlediği, ne kadar kötü müslüman olduğuyla meşgulüz. Cemaatlerimiz ve hocalarımız tartışılmaz en önemli aidiyet duygularımızı temsil ediyorlar. En doğru olan biziz, kesinlikle!

İçimizden bir zümreye göre kendilerinden başka herkes zaten kafir. Biraz derin sorguladığımızda neredeyse her grubun böyle düşündüğünü ya da gönlünde gizlediği gerçeğin bu olduğunu görmek mümkün.

Bir gruba göre ise iman ve tahkiki imandan daha önemli bir mesele yok, olamaz. Halbuki her grubumuza göre en doğru şekilde iman eden yine kendi grubu olduğundan bu noktada da anlaşma sağlanamıyor.

Bir başka gruba göre zikir ve nefis tezkiyesi ile meşgul olup nefsini kurtarmaktan daha önemli bir vazifemiz yoktur. Ancak bunu da ancak her grubun şeyhine tabi olunarak yapmak mümkün yoksa kurtulmak hayal oluyor.

Bir diğerine göre elinde silah olmayan zaten baştan kaybetmiştir. Herkes silaha sarılmalı ve savaşmalıdır yoksa kurtuluş mümkün değildir. Bunu da tabii ki yine herkesin kendi grubuyla yapması gerekiyor yoksa cihad bile olmuyor.

Tabii ki ayrılıklarımız bunlardan ibaret değil, saymaya devam etsek kimbilir daha kaç çeşit İslami yapı ve düşünce var. Her bir grup ya da fikir yapısının ayrıca kendi içinde de sayısız türlere ayrıştığını hepimiz biliyoruz.

Onların partisine oy vermeyenleri tekfir edenler, şeyhlerine bağlanmayanı şeytanın müridi ilan edenler, lliderlerine beyat etmeyeni cahiliye ölümüyle öldürenler ve hatta kafir gördüğü için şehadet kelimesini söylerken bir mü’minin başını kesenler...

Tabii ki hepimizin Kur’an ve Sünnet’ten sayısız delilleri var.

Bazılarımıza göre Nebi(sas), kuşu ölün bir çocuğa taziyeye giden bir şefkat abidesi iken bir başkasına göre elinde mızrakla Uhud meydanında bizzat eliyle müşrik öldüren bir mücahid, bir diğerine göre ise O, tüm vaktini tevbe ile geçiren, namaz kılmaktan ayakları şişen muhteşem bir abid kul, çok iyi bir eş ve baba olarak tanıyanlarımız da var tabii ki.

Hepimiz kendi yaramıza merhem olan dermanı O’nun eczanesinden alıyoruz ve bunda bir sorun yok hatta yapmamız gereken de bu zaten. Ancak O’nu ve dinini elimizdekinden ve bizim hoşumuza gidenden ibaret saymamız en büyük hatamız.

Bu noktada en büyük sorumluluk ve vebal elbetteki cemaatlerin liderlerine ve hocalarına, daha ıstılahi ifadesiyle alimlere ve emir sahiplerine düşüyor.

Herşeye rağmen alimlerimizden, hocalarımızdan umutluyuz, umutlu olmak zorundayız; onlar bizi toparlayacak, birleştirecek ve hayra davet edecek olanlar, onlar bizim yolumuzu aydınlatan kandiller olacaklar. Kendilerine hürmet etmeyi marifet sayacağız ki onlar bize rehberlik marifeti gösterebilsinler.


İslam’ın en büyük garipliği; bu dinin önderlerinin acziyeti ve bu dinin evlatlarının cehaletidir. Bu garabetten kurtulmadan başka birşeyden kurtulmamız mümkün görünmüyor.

14 Nisan 2017

İslami siyaset veya İslami hareket

Müslümanlar olarak vahyin direk düzeltmeleriyle eğitilen birinci nesilden itibaren ihtilaflarımızın devam ettiği bariz bir gerçektir. Birileri hatalar yapmıştır ve yeni nesiller de mutlaka yapacaktır. Biz günahsız veya hatasız bir ümmet veya toplum hayal etmiyoruz dahası bunun imkansız olduğunu da kesin olarak biliyoruz.

Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tevbe eden kullar yaratırdı. (Müslim)

İnsanlar arasındaki en yaygın ihtilaf, insanların idaresi ve ülkelerin zenginliklerinin sahiplenilmesi gibi konularda çıkmıştır. İslam’ın müslümanlardan istediği ise yeryüzünde adaletin ikame edilmesi ve Allah’ın dini ile insanlar arasında engel olarak bulunan kişi, kurum yahut devletlerin aradan çıkartılmasıdır ki buna islam ıstılahında cihad denilir. Engeller ortadan kadırıldıktan sonra insanlar İslam’ın davetine muhatap olur ve kendi tercihleriyle kabul yahut reddederler.

İslam ümmetinin tarih boyunca ayrılık ve savaşlarına baktığımızda genel manzara, fikir veyahut meşrep hususlarında birbirleriyle anlaşamasalar bile sözkonusu İslam coğrafyası ve halkı olduğunda, müslümanların maslahat ve menfaatlerini temin için biraraya geldiklerini görebiliyoruz. Zaten bu birliği gerçekleştirdiğimiz devirlerde hem biz hem de dünya huzur ve güvene kavuşmuş, bizim dağıldığımız dönemlerde ise hem ümmet hem de dünya halkları ifsad ile helak olup gitmişlerdir.

Büyük bir iddia gibi görünen bu son cümlelerin şahidi hem uzak tarih hem de neredeyse günü gününe bildiğimiz yakın tarihtir. Sadece son 100 yılda İslam’ın izzet ve aadaletini temsil eden bir otoriteden mahrum kalan yeryüzünde, gerek özelde İslam coğrafyasında gerekse genelde tüm dünyada yaşanan katliam ve soykırımlar bu büyük gerçeği anlatıyor.

Biz neyi kaybettiysek onu yine kendimizde bulmak zorundayız. Bu sebeple her bir ferdimiz kendini ve en küçüğünden en büyüğüne her bir cemaat, meşrep, tarikat yahut mezhepte kendini, duruşunu ve mensuplarını sigaya çekmek durumundadır.

İhtilaflarımız olacaktır; kavgalar edilecek, tartışma ve ayrışmalar yaşanacaktır. Allah’ın her birimiz ve her bir toplumumuz için tayin ettiği imtihan ve belalarla karşılaşacak ve sabırla ahiret yolculuğumuza devam edeceğiz.
Bizi bir arada tutacak yegane bağ, umumi olarak hepimizin salah ve menfaatine olan şeyde birleşmemizdir. Bunu alimlerimiz siyaset olarak tarif ederler. Bu konuda herhalde en net izahlardan birini Osmanlı’nın son devir alimlerinden, Hanefi fıkhının güzide fakihi, İslam’ın ve ilmin parlak ışığı İbni Abidin(ra) yapar:

Siyaset; halkı, dünya ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmek, onların salah ve menfaatlerine çalışmaktır.

İşte tam da burada eklemek istediğim, hakkında pek çok söz söylenen İslami hareket mefhumunun aslında bu siyaset tarifinden ibaret olduğu yahut olması gerektiğidir. Yani ortada İslam hareket, cemaat, tarikat ve meşrep namına ne kadar farklı metod veya yol var olursa olsun, nihayetinde tamamı bu çizgiye uymak zorundadır.

İslam adına hareket eden, konuşan veya yürüyen herkesin, ümmetin dünya ve ahiret kurtuluşuna vesile olmak, kurtuluş ve faydaları için çalışmak zorunluluğu vardır. Aksi halde kendini İslam’a, İslami harekete izafe edemez, etse de bizden kabul görmemesi gerekir.

İslami siyaset veya hareketin dünya ve ahiret temelli iki ayrı menfaat ve kurtuluş hedeflemesi asla gözardı edilemeyecek bir özelliğidir. Sözkonusu İslam ümmeti olunca dünyada da ahirette de kurtuluş ve menfaatlerinin gerçekleşmesi her müslümanın ana hedefidir. Ne dünyada bir ümmetin helakına göz yumulabilir ne de ahirette bir tek ferdin helakı hoş görülebilir.

Allah’ın bizi tayin ettiği vazife; dünyada imar ve ıslah, ahirette ise felahtır, yani kurtuluş...

Biz her ne kadar gözardı etsekte dünyaya Allah’ın çizdiği nizam böyle yürüyor. Gayri müslimler yahut müstekbir zalimler bize baktıklarında bu kıstasla bakıyorlar. Çok garip ve ilginç değil midir, bir gecede binlerce mazlumu vahşi şekilde katlederek iktidarı ele geçiren, zalim bir diktatör olan  Mısır’ın Sisi’sinin batıda bağırlara basılması! Ve yine çok garip değil midir, kendilerinin tayin ettiği demokratik metodlarla iktidara gelen Türkiye’nin Erdoğan’ı veya Mısır’ın Mursi’sinin hatta Filistin’in Heniyye’sinin asla makbul lider görülememesi... Daha da ileri gidilerek bunların diktatörlükle yaftalanmaya çalışılması size de komik gelmiyor mu?

İşte tam da bu noktada batının olaya bakışındaki berraklık bizim de zihinlerimizi açacaktır. Kim batıya ve batıla hizmet ediyorsa, yönetim şeklinin, mezhebinin, meşrebinin dahası halkına reva gördüğü zulümlerin hiçbir mahzuru ve önemi yoktur. Kim de islam’ın ve müslümanların salah ve menfaatlerine dair bir iş tutuyorsa veya öyle bir ihtimal varsa meğer ki kendi çizdikleri yoldan gelmiş olsun asla kabul görmeyecek ve tabiri caizse şeytanlaştırılıp taşlanacaktır.

Bu noktada sözü uzatmadan bize getirelim; halk ve alimler olarak biz müslümanların ihtilaf veya kişisel/cemaatsel menfaatlerimiz eğer bizim için umum ümmetin salah ve menfaatinden değerli ise biz bu ümmete ve islami harekete/siyasete mensup değiliz demektir.

Mensup olduğumuz yapılar ve peşinden gittiğimiz şahıslar, bizi dünya ve ahirette kurtuluş ve menfaatimize olacak bir yola iletiyor ve bunu tüm ümmet için istiyor, hedefliyor ve bu uğurda gayret ediyorlarsa doğru yerdeyiz demektir.

Bu yazılanları çok söz söylenmesi gereken bir konuya giriş kabul edelim.


20 Aralık 2016

Dost ve Düşman

Gündelik olaylar ve hatta dünyanın neredeyse tamamını ilgilendiren büyük hadiseler biz müslümanlar için nihayetinde bu aleme ait ve burada kalacak, ahiretle mukayese bile edilemeyecek derecede küçük ve basit işlerdir. Bizce bu dünyanın en mühim işi Allah(cc)’ın emri gereğince ve rızası mucibince yaşayıp bu hayatı tamamlamaktan ibarettir. Bunun nerede ve hangi şartlar altında olacağını elbette biz de insanlar olarak bilmek ve hatta kolaylaştırmak isteriz ancak kader bizim idaremizde olmadığı gibi düşmanlarımızın da kontrolünde değildir.

Alemlerin Rabb’inin Allah(cc) olduğunu iman etmenin, her durumda hamde götüren ve küfür ile dalalet istisnasıyla herşeye hamdettiren bir huzur kaynağı olması en büyük avantajımızdır. Baksanıza herşeyini kaybetmiş ufacık bir Suriyeli çocuk, hepimize hamd ile ders vermektedir!

Bu hengameli dünyada hele de bugünler gibi herşeyin biraz daha karmaşık olduğu zamanlarda dostumuzu ve düşmanımızı tanımamız ve onlarla Allah(cc)’ın koyduğu ölçülerle münasebet kurmamız gerekir. Bu ıstılahımızda ‘el-vera ve’l bera’ olarak tabir edilen akidevi bir husustur. Bu sebeple dostluk ve düşmanlığımızı öncelikle inancımız belirler. Biz mü’min bildiklerimizi dost bilir ve güveniriz. Aynı şekilde gayri müslimleri düşman biliriz ve dost olmayız, güvenmeyiz. Bu kısaca ifade ettiğim bakış açısı elbette İslam hukukunda detaylandırılmış ve mü’min bildiklerimizin nasıl dostluğumuzu kaybedeceği ve gayri müslimlere hangi şartlarda ne şekilde güvenebileceğimiz anlatılmıştır.

Günümüzde müslümanların dünya genelinde duruş ve davranışlarını belirleyecek bir tek otoriteden yoksun olmaları diğer tabirle umumi idareyi yürüten bir halifenin olmayışı ve müslümanların çoğunlukla İslami esaslara dayanmayan devletlerin vatandaşları olarak yaşamaları dost ve düşman tayininde de zorluklara hatta sapkınlıklara yol açıyor.

Yaşadığımız coğrafyadan ve toplumdan bağımsız olmamız elbette düşünülemez ancak akidemiz bizim her türlü bağdan üstün ve değerli olmasıyla hayatımızın her anına ve fikir dünyamızın her ayrıntısına hükmeder.
Devletlerin politikaları veya anlaşmaları bizim kalplerimize hükmedemez! Seküler devletlerin vatandaşları olarak kalplerimizi, resmi anlaşmalar yahut düşmanlıklarla değil Allah(cc)’in sevilmesini istediklerini severek, düşman olarak tayin ettiklerinden de yüz çevirerek temizlemek durumundayız. Zira devletler dün düşman göründüklerine bugün dost olabilir ve yine menfaatleri icabınca yarın tekrar düşman olabilirler.

Bizim dostluk ve düşmanlık kriterlerimiz ise bellidir ve akidevi ilkelere dayanır. Maslahat ve menfaatler gereği yapılan anlaşmalar ise ancak resmi kurumları bağlar, biz Allah(cc) için sever ve yine O’nun için buğzederiz.
Ehli Sünnet nazarında insanlar dostluk ve düşmanlık bakımından üç sınıftır.

1.       Sevilecek olanlar: Allah(cc)’a ve Rasulüne(sas) iman ile salih amelleri ihlasla yerine getirenler. Allah(cc) için seven, Allah(cc) için buğzeden ve kim olursa olsun Rasulullah(sas)’ın sözünü herkesin sözünden önce ve üstün kabul edenler.

2.       Bazan sevilen bazan buğzedilenler: Müslüman oldukları halde salih amellerle haram ve fıskı karıştıranlardır. Bunların imanları sebebiyle günahlarına buğzedilir ve düşmanlık gösterilirken salih amelleri sebebiyle de dostluk gösterilir.

3.       Her bakımdan buğzedilenler: Allah(cc)’ı , meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ile kafir olan, kadere iman etmeyenlerdir.

Bunların yanısıra bir başka zümre vardır ki onlara ulemamız bid’atçiler diyerek ayrıca sınıflandırmış ve onların hukukunu ayrıca anlatmışlardır. Zira onlardan bazıları küfür olan bid’atler işlerken bazıları da mekruh olanları işlerler. Hükümleri de buna göredir.

Mesela dünyadan el çekerek sürekli oruçlu olarak evlenmeyi de terkedenlerin hali günahkarlıktır ancak küfre sebep olmaz. Veya Cuma hutbelerinde devrin sultanının ismini anmak gibi mekruh sayılan bid’atleri işleyenler bu sebeple müslümanların dostluğunu kaybetmezler.

Ancak vahiyle sabit bazı hakikatlerin zıddına itikat sahibi olan bid’atçiler bu sebeple küfre düştüklerinden onlardan yukarıda sayılan 3. sınıf gibi uzak durmak ve dostluk değil düşmanlık beklemek ve göstermek vacip olur. Buna en güzel örnek ise ayetlerle iftira olduğu kesin olduğu halde Aişe(r.anha) annemize zina iftirası atan bid’atçilerdir ki bunlara şiiler diyoruz.

Bunlar Ebu Bekir(ra) ve Ömer(ra)’ın imametlerini kabul etmedikleri için ‘rafizi’ olarakta isimlendirilirler. En rezil bid’atleri sahabeyi sevmemeleri ve onlara hakaret ve küfür etmeyi marifet bilmeleridir. Ali(ra), Ammar(ra), Mikdad(ra) ve Selman(ra) dışındaki sahabeleri düşman bilirler. Oysa bu sayılan sahabeler ve Ehli Beyt onların yalanlarından ve bid’atlerinden uzaktırlar.

Bu rezil taife dostluk ve düşmanlık konusunu kendi bid’at akidelerine katarak salih, sıddik ve mucahid selefimiz olan ve yolumuzun önderleri ve örnekleri olarak bildiğimiz sahabeye düşmanlık etmeyenlerin bu dine dahil olamayacağına ve Ehli Beyt’e yakın olamayacağına inanırlar.

Onlar dostluk ve düşmanlıklarını kendi heva ve heveslerine, sapkın itikatlerine ve lanetlik hayallerine göre tayin ederler. Sahabeyi sevenleri düşman bilen bu zümreyi dost bilmek ya da dost olabileceklerine inanmak onların yine itikat bildikleri takiyyelerine kanmak olur. Değişik isim ve gruplarla temsil edildikleri halde biz onları bu düşmanlıklarından tanırız.

Onlar kalplerinde müslümanlara karşı sevgi duymaz ve fırsat bulduklarında İslam’ın ve müslümanların düşmanlarıyla işbirliği yaparak en aşağılık zulüm ve işkencelerle katledilmelerine hem yardımcı olur hem de bizzat bu katliamları işlerler. Bugün Suriye’de karşımıza çıkan Nusayri zümresi de tarih boyu ihanetlerinin sonucu Şam bölgesini ele geçirmelerine batılı müstekbirlerin göz yumduğu zalimlerdirler.

‘Ehli Sünnet ve Cemaat, Allah(cc)’ın Rasulü(sas)’nün ashabını(radiyellahu anhum ecmain) sevenlerdir. Sevmekte de aşırılığa gitmeyenlerdir. Hepsini sever ve hepsine dostluk gösterirler. Ehli Sünnet sahabeye buğzedene buğzeder, zira özellikle şeyhayni (Ebu Bekir ve Ömer) sevmenin dinin, imanın ve ihsanın gereği olduğunu bilirler. Yine onlara buğzetmenin ise küfür, nifak ve tuğyan olduğunu da bilirler.’ (İbni Kesir)


İslam’a ve müslümanlara ihanet ederek zulüm görmelerine yol açan ve bizzat zulmeden, akidesi bozuk, ameli bozuk, geçmişi bozuk bu bid’at ehli sapıklara buğzetmek imanın gereği salih bir ameldir. Allah(cc) kalplerimizi hidayettennn ayırmasın!

12 Eylül 2016

Vahdet değil cemaat

İnsan varlığını devam ettirebilmek ve ideallerini yaşatmak için birileriyle olmaya mecbur ve mahkumdur. Yaratılışımızdan sahip olduğumuz birlikte yaşama hassamızı özellikle zor zamanlarda korunak olarak kullanmak, hiç düşünmeden ve gurura kapılmadan hepimizin tercih ettiği en geçerli yoldur.

Sevinçlerimizi ve hüzünlerimizi ilk paylaştığımız en küçük ve çekirdek çevremizden dünyaya ve hayata nihai duruşumuzu temsil eden toplum ve devlet temelli geniş sığınağımıza kadar her yerde aradığımız bir emniyet ve aidiyet duygusudur. Kabullenilmek ve desteklenmek bir bakıma. Ve tabii ki emin olmak, varlığımızın ve duygularımızın devamlılığına bir zarar gelmeyeceğinden emin olmak...

İşte biz buna aslında imandan kaynaklanan bir kardeşlik diyoruz ve aslında mü’min olmak dünyevi ve uhrevi emniyet arzusuna sahip olmak demektir. İman bir açıdan ‘en çok Allah’a güvenmek’ demek değil midir? Ve iman kendini yalnız Allah’ın saltanatının hüküm ferma olduğu bir dünyayı kurmaya memur ve mecbur görmek değil midir?

Ve ‘muhakkak ki mü’minler kardeş’ (Hucurat 10) değil midir?
Mü’min elinden ve dilinden diğer insanların emin olduğu kişidir! (Tirmizi ve Nesei)

Ortak kaygı ve idealler insanları birarada tutan en değerli bağlardır. Birarada olmaya İslam ıstılahında ilk günlerden beri hep cemaat denilegelmiştir. Bunda şüphesiz birlikteliğimizin en net göstergesi olan namazlarımızdaki cemaatlerimiz ve bunu gerçekleştirdiğimiz mekanlarımız olan camilerimiz yalnız uhrevi bir birlikteliğin değil dünyalık ihtiyaç duyduğumuz birlikte yaşama ve toplumsal güveni arayacağımız ilk yerler olmuştur. Bugün birçok bakımdan yıpranmış veya yıkılmış toplumsal yapımıza rağmen herhangi bir coğrafyamızda bir Cuma cemaatinin arasına karıştığınızda dışarıda kaba-saba gördüğümüz insanların cami ve cemaat arasında ne kadar munis ve efendi mensuplara dönüştüklerini görmek mümkündür.

İşte bu sebepledir ki, İslam coğrafyasının fitnelerle ve saldırılarla yıpranmaya ve müslümanlar dünyanın çirkin yüzüyle karşılaşmaya başladığı ilk zamanlardan bu yana itikadi ya da siyasi duruşumuza olması gerektiği gibi ‘Ehli Sünnet ve Cemaat’ demişiz! Bu bir isimlendirme değil bir anlayışın ve duruşun, ruh ve vücut bulmasının ortaya koyduğu sıfatıdır. Ruhumuz sünnet vücudumuz ise cemaattir yani ne ruhsuz bir beden ne de bedensiz bir ruh değiliz ve olamayız...

En kısa tarifiyle Ehli Sünnet; İslam’ı, Allah’ın Rasulü(sas) ve ashanının(r.anhum) anladığı ve yaşadığı gibi anlamak ve yaşamaya gayret etmektir. İslam, hayatın her kesimine hükmeden topyekun bir nizam olduğu için ferdi, siyasi ya da ictimai gibi ayrımlara gitmeden tüm alanlarında Ehli Sünnet duruşunu sergilemek bizim müslümanlığımızın gereği ve sonucudur.

Burada tabir ve sıfat olarak gözden kaçırmamamız gereken ayrıntı, Ehli Sünnet olmanın cemaat olmaktan önce geldiğidir. Bir diğer ifadeyle Ehli Sünnet olmayanların cemaat olmalarının mümkün olamayacağıdir. Her aklı selim sahibi kabul eder ki, dünyevi ve uhrevi kedef ve kaygıları ortak olmayan, aynı inanca ve bunun yaşantısına sahip olmayan toplulukları birarada tutacak birtakım yollar ve isimler bulunabilse de bunlar bizim İslam ile öğrendiğimiz cemaat olmazlar, olamazlar. Mesela vatandaşlık gibi siyasi isimler kullanılabilir.

Bu girişten sonra son devirlerin revaçta kavramlarından vahdeti inceleyebiliriz. Bu noktada vahdetten kastımız, siyasi olarak sık sık gündeme getirilen ve özellikle farklı inanç gruplarının mezheplerarası birlikteliğidir.

Eğer vahdetle hedeflenen bir tür cemaat olmak ise bunun pratikte mümkün olamayacağı çok basit ortada olduğundan bunu hemen eleyelim. Zira cemaat olabilmenin ilk ve asla gerçekleşmeden aşılamayacak şartı yukarıda kısaca izah etmeye çalıştığımız gibi Ehli Sünnet olmaktır. Cemaat olamadıklarımızla dinimize dayalı bir birliktelik/vahdet ancak bir ütopya olur. Bu noktanın mefhumu muhalifi ise, cemaat olabildiklerimizle birlikte olmamız gerektiğidir.

Yani bir vahdet arıyorsak doğru adresler, herhangi bir siyasi ya da fıkhi sebeple ihtilafa düşmüş yahut fitnelerle düşürülmüş, coğrafya ve ırklardan bağımsız olarak Ehli Sünnet ve Cemaat ehli mü’minlerdir, müslümanlardır. Sevinci ve hüznü bir hatta düşmanı da bir olan bu toplumun vahdetini/birliğini sağlamak herbirimizin üzerine bir vecibedir.

Evet çok net ve kesin olarak söylüyorum ki, İslam dini nasıl Muhammed(sas)’e indirilmiş ise en doğru anlayış ve yaşayışta O’nun ve ashabının anlayış ve yaşayışıdır. Birilerinin sonradan keşfedeceği hiçbir hakikat yoktur. Bu din mükemmel kılınmış ve mükemmel olarak anlaşılmış ve mükemmel olarak yaşanmıştır. Bu temel anlayışta birlikte olamadığımız insanlarla vahdet ya da başka bir isimle bu dine dayalı bir birlikteliğimiz olmamıştır ve olamayacaktır.

Tarih, buna şahittir! Bu şahitliği izaha sayfalar yetmez ancak şu kadarını söylemek kafidir: 14 asırlık tarihimiz boyunca hep bizimle savaşmış ama düşmanlarımızla barışmış bir duruş ve anlayışla karşı karşıyayız. Tarihi tersine çevirmek veya Fırat’ı tersine akıtmak isteyenler buyursunlar bu beyhude hedef uğruna enerjilerini sarfetsinler.

Biz dinimizi yani Kur’an’ımızı yani sünnetimizi yani dünyamızı yani ahiretimizi kendilerinden aldığımız ve kendilerine kendimizden çok güvendiğimiz sahabeye küfür ve hakareti ‘dini’ ya da mezhebi bir gereklilik görenlerle hangi din ya da isim altında bir vahdet oluşturabiliriz! Oluştursak bile bu nefret ve kin üzerine bina edilmiş inanç yapısına ne kadar katlanabiliriz veya neden katlanalım?

İslam, suçun ve cezanın şahsiliği prensibini fıtri bir hukuk kuralı olarak yeryüzüne getiren dindir! Babaların ve ataların günahlarının vebalini evlatlara yüklemeyi kabul etmediği içindir ki en azılı düşmanlarının çocukları bile en değerli müslümanlar zümresine girmiştir. Buna rağmen Ehli Sünnet’in Nebi(sas)’in ciğerparelerine yapılan zulüm ve katlin sorumlusu olduğunu iddia eden ve intikam için her fırsatta beşikteki bebelerimize kadar vahşice katleden bir inanç grubuyla neyin vahdetini kurabiliriz? Ki onlarla Ehli Beyt’in kimler olduğu hususunda bile bir birlikteliğimiz yoktur.

İslam, kavmiyetçiliği mutlak olarak yasaklayan ve kardeşlik için imanı esas alan dindir! Bu sebepledir ki bu din ilk yıllarında en yakınlarından işkence gören ve sonra en yakınlarıyla savaşan sahabe neslinin sırtlarında taşınmıştır. Böyleyken sadece İran-Safevi saltanatına son verdiği için bir güzide sahabeye küfretmeyi inanç esası sayanlarla nerede bir vahdet sağlanabilir? Bizim adaletiyle itibar ettiğimiz birine hakareti şart görenlerle ne işimiz olabilir?

İslam, emniyet ve samimiyet dinidir! Kur’an’la yalan ve ifitra olduğu ilan edilen bir hadisede (Nur 11-20) mü’minlerin annesine iftira atmayı ve aslında farkında olarak ya da olmayarak bu şekilde insanların en temizine hakareti normal gören bir inanç temsilcileriyle hangi noktada birlikteliği sağlayabiliriz? Bizi dünyaya getiren annemize iftira eden ve küfreden birini bugün nasıl ve ne kadar kardeşimiz görüyor ve birlikte hareket edebiliyorsak o kadar belki!

Bütün bunların üstüne şunları eklemek gerekiyor:

Ehli Sünnet, bir mezhep değildir hele de Şia ile muadil konuma düşürülerek eşdeğer görülüp terazinin bir kefesine konularak tartılacak bir mezhep hiç değildir. Ehli Sünnet eğer mezhep olarak görülecekse ancak sahabenin mezhebidir denilse yakışırdı.  Zira mezhep, takip edilen yol demektir ve biz onların yolunu takip etmeyi kendimize yol edinmiş olmakla onların mezhebine izafe edilmeyi en çok hakedenleriz. Pratikte onların benzerleri olmayı beceremesekte teoride yolları yolumuzdur ve biz onları örnek ve önder biliriz.

Ehli Sünnet ya da sünnilik bir diğer ifade ile Muhammedilik’tir ancak geçmiş ümmetlerin sapkınlıkları ve nebileri ilah edinmeleri sebebiyle kullanılan İsevilik ya da Musevilik gibi bir dalalete engel olmak ve sapıtmanın yolunu kapatmak için kullanılmaz. Manası itibariyle Muhammed(sas)’e tabiiyeti ifade etmek şartıyla belki... Ama ulemamız bunun yerine en cahilimizi bile korumayı hedefleyen Ehli Sünnet tanımlamasını kullanmış ve olası karmaşaya meydan vermemişlerdir. Allah onlardan razı olsun.

Muhammedilik tabirini dünyaya bakışımız ve dünyaya karşı duruşumuz olarak kullanan Yahya bin Muaz(ra) ne güzel söylemişti:

‘Ey insanlar!
Görüyorum ki, evleriniz Rum kayserine, lükse hayranlığınız Kisra‘ya, servet peşinde koşmanız Karun’a, saltanatınız Firavun‘a, nefisleriniz Ebu Cehil‘e, gururunuz Ebrehe‘ye, yaşayışınız sefihlere benziyor.
Allah için söyleyin! Muhammedî olanlar nerede?’

Ve sözün nihayetinde biz;  eli kanlı katillerin yanında saf tutarak, yeryüzünün en zalim devletleriyle yanyana, yalnızca onların politik çıkarlarını kabullenmediği için, Ehli Sünnet evladı olmaktan başka hiçbir vebali olmayan kadın ve çocukları, yaşlıları ve gençleri, çaresiz ve güçsüzleri en ağır bombardımanlarla yokeden bir iğrenç zulmün temsilcileri ile el sıkışmak gibi ahmak bir maksatla elimizi o çarkın dişlileri arasında sokmayacağız!

Tarih, katilleri ve zalimleri lanetlerken bizim adlarımızı zalimlerin kan ve gözyaşıyla yazılmış çirkef adlarının yanına yazamayacak!

Ve elbette kıyamet gününde hem kendi ellerimiz ve ayaklarımız, hem de mazlumların makbul dualarını seslendiren dilleri ve zulmün ağırlığı ile yaşaran gözleri bizi zalimlerle yanyana görmeyecek, kaydetmeyecek ve anmayacak!


Adaletin onuruna leke sürmeyen bir anlayışın adı olarak Ehli Sünnet ve Cemaat olarak yaşayacak ve ad ve hal üzere terkedeceğiz dünyayı...

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...