Vahdet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vahdet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
08 Aralık 2018
Vahdet ama kimle ve nasıl?
Kısaca ‘Müslümanların birliği’ olarak tarif edebileceğimiz vahdet tabiri herhalde siyasi ihtilafların çıktığı ilk asırdan bu yana en çok dillendirilen hedef olmuştur. Ve fakat herhalde en çok ızdırap çekme sebeplerimizden de biridir.
Farklı coğrafyalarda farklı isimler altında bir beylik yahut devlet kuran her güç ve iktidar sahibi sair Müslümanların kendisine bağlanması gerektiğini düşünmüş, iddia etmiş hatta bu uğurda savaşmıştır. İktidar kavgalarının en büyükleri haliyle devletler arasında çıkmış ve bazen çok uzun yıllarımıza ve canlarımıza mal olmuştur.
Temelde hiçbir farklılıkları olmayan ama yalnızca kendi hakimiyetlerini güçlendirmek isteyen emirlerin hayalleri güç ve zaman kaybımızın maalesef ana sebeplerinden biri olmuştur.
Yine tarihi bir gerçeklik olarak; Müslümanlar arasında sağlanan, -tamamını kapsamasa bile- kahir ekseriyetinin dahil olduğu bir vahdetin sağlanması durumunda, dünyaya ve insanlığa adalet ve medeniyet getiren, güçlü ve büyük idareler kurmuşuzdur.
Geçmişin orduları ve şehirleri idare eden emir sahiplerinin savaşlarını anlamak için günümüze bakmak yeterlidir. Yakın tarihimizde işgal edilen Afganistan tecrübesi, Suriye savaşı ve benzeri coğrafyalarda düşmanlara değil kendimize; nefislerimize ve dünyalık heveslerimize yenildik.
Yine bugünlerde sıkça rastladığımız, gerek akidevi gerekse ameli sapmaların temelleri de tarihidir ve çoğunlukla siyasidir. Kendi iktidarlarını destekletmek maksadıyla siyasiler, görüşlerden bazılarını benimseyip hâkim kılmış ve idaresi altındakileri o görüşler etrafında toplayarak saltanatlarını sürdürmüşler.
Benzer yolları takip eden günümüz sulta sevdalıları, bu sebeple olsa gerek; önce Ehli Sünnet akidesini hedef alıyorlar. Direkt olarak saldıramadıkları için dolaylı olarak belamları eliyle önce akide kabuğumuzu kırmaya çalışıyorlar.
“Size anlatılan din uydurma, gerçek din bu değil” başlığı ile girişilen bu şeytani kampanya, sahabeden başlayarak salih önderlerimizi küçültme, değersizleştirme faaliyetleri ile devam ediyor. Teorik olarak sünnete ve kaynağı hadise saldırırken, bir yandan da Kur’an-ı kendi hedeflerine uygun şekilde tefsir etmeye çalışıyorlar.
Kur’an, onların keyiflerine yetmeyince, onun da eksik olduğunu iddia etmekten geri kalmıyorlar.
Gelenek diye aşağıladıkları aslında İslam’ın yüzyıllar boyu devam edegelen temel kaynaklarına dayanan ve Müslümanların pratik hayatlarına sinmiş olarak aktarılan birçok hakikati reddetmeyi marifet olarak sunuyorlar.
Ezan’ı eksik göstermeleri yetmiyor, sahabeye küfür ve hakareti sıradanlaştırıyorlar.
Sünnet bilincini yok etmek için; “peygamberin de annesi yoktu, bu da sünnet, hadi annenizi öldürün” diyebilecek kadar akıl ve mantıktan yoksun bu edepsiz ve kalitesiz kampanya Sünniliği yok etmeyi hedeflediği için en son noktada bir Şiilik daveti geliyor. Henüz o aşamaya gelmeyenlere takiye yapılarak avutulmaları sağlanıyor.
Bunları konuşanlar ve yazanlar ise mezhepçilik yapmakla suçlanarak diskalifiye edilmeye çalışıyor. Vahdet masalları söyleyenlerle gerçekten Müslümanların vahdetini amaçlayanlar arasında süren bu anlamsız ama maalesef taraftarı bol tartışmaların sonu gelmeyecektir. Mezhepçiliğin en alasını yapan ve kendi fitnelerini örtebilmek için başkalarını suçlayan bu uyanık “vahdetçiler”,aslında birilerinin siyasi emellerine hizmet ettiklerini düşünmeden propaganda yapmaya devam ediyorlar.
Ehli Sünnet akidesinden koparılan, kendi ülkesinden nefret eden ve her ortam ve şartta suçluyu kendi içinde arayan ama asla ve kat’a, asıl fitne merkezlerine laf edemeyen, çok güzel bir anti-emperyalizm sömürücüsü ve hatta en büyük Abd düşmanı geçinen ama aslında makbul dost gören bir Müslüman kitle oluşturmak istiyorlar.
Tarih boyunca emperyalist müstekbirlerle savaşmamış, bir şekilde onlarla anlaşarak hep Müslümanların aleyhine dolaplar çevirmiş, bütün gayesi kendi sultasını kurup, geçmişte Müslümanlar tarafından tarihe gömülen müşrik ve zalim devletlerini canlandırmak olan bu karanlık yapılarla kurulabilecek herhangi bir vahdetin olmadığını her akıl sahibi idrak edecektir.
Tarihi tersine çevirmek veya Fırat’ı tersine akıtmak isteyenler buyursunlar bu boş hayal uğruna kendilerini heba etsinler. Biz biliyoruz ki; onların orijinal fikir, harika tespit sandığı o saçmalıklar, tarih boyunca ne kadar bid’atçı sapkın kişi ve grup varsa onlar tarafından dile getirilmiş, saldırı aracı olarak kullanılmış ve hak ettikleri cevapları da almışlar, tarihimizin çöplüğünde yeterince var onlardan!
12 Ocak 2018
Ümmet, Kardeşlik ve Vahdet
Doğu halkları olarak bir konuda anlaşabiliriz; kardeşlerimizle pek iyi geçinemeyiz ama ağabeylerimize saygı duyar, hoşlanmasakta sözlerini dinleriz. Neticede nasıl olsa kafamıza göre hareket edeceğimiz için pekte zor olmaz bu efendi kardeş duruşu!
Yeni zamanlarda tabi her şey gibi bu akrabalık ilişkileri de sarsıntılar ve değişimler geçirdi. Ağabeylik edebilmenin, büyüklüğün kabulünün bazı gerekçeleri ortaya çıktı. Biraz güç mesela, ya da biraz para gibi yan etkenler saygı görmenin, makbul akraba olmanın neredeyse şartları haline geldi.
İşin bu kısmı sosyologların işi elbette, onlar düşünsün; neden bu hale geldi dünya ve insanlık, nasıl kurtulur da normal aileler ve toplumlara oluruz?
Bizi ilgilendiren kısmına gelince, kardeşlik mefhumunu aile kavramı olmaktan çıkaran bir dine mensubuz. Dahası anneliği de ekleyerek ümmet yapan bir dinimiz var. Buraya kadar genel bir kabulümüz ister istemez var tabii ki, zira bunlar tartışılmaz kaynaklarımızda yani Kur’an ve Sünnette sabit olarak bulunan gerçekler.
Hepimiz kardeşiz ve bir tek ümmete mensubuz.
Aramızda paylaşılacak bir menfaat yahut dünyalık ortaya çıkıncaya kadar geçerli bir kardeşlik hemen hiç birimizi rahatsız etmiyor. Nasıl olsa bir sıkıntı olunca rafa kaldırılabilecek bir kardeşlikten bahsetmek çok kolay! Canımızı sıkanı, lafımıza ters düşeni hatta yolu başka bir kaldırıma düşeni elimizin tersiyle kardeşlik sınırlarından atabiliyoruz.
Aleyhinde konuştuğumuz yahut iş yaptığımız adamlar genelde kardeşimiz olmuyor, olsaydı yapamazdık zaten... Sorulduğunda dilimizin ucuyla tabii ki kardeşiz deyip geçiştirdiğimiz ama aramızda kardeşlik hukukunun esamesi okunmayan bir çok ‘sözde’ kardeşimiz var.
Kardeşler arasına ‘sui zan’ düşünce, aynı annenin evlatları olmayı gerektiren ümmet olma ihtimalimiz da azalıyor. Oysa bu dinin paylaşıldıkça çoğalan ve büyüyen bir mirası var. Kardeşlerimize verdikçe bizim hanemizdekinin arttığı bir miras bu, verdikçe çoğalıyor!
İster mana olsun ister madde, farketmiyor!
Yeter ki kardeşine ver, çoğalıyor!
Vermek yerine yermek ve saldırmak, sevmek yerine dövmek ve uzaklaştırmak kardeşçe olamıyor oysa...
Peki bu kardeşliğin bir sınırı yok mu, elbette var. Kardeş bildiklerimiz sınırı aşmadıkça, çiğnemedikçe bizim dokunamadığımız bir hudud var. İlk hamleyi, ilk saldırıyı yapan kaybediyor! Dünyada kazansa da kaybediyor, hem de ta Kabil’den bu yana kaybediyor.
Kardeşine kıymak için elini uzatanları teneşir değil cehennem paklıyor!
Sulha yanaşmaksızın, ısrarla kan içmeye meyleden, zulmeden ve sınırları tanımayan kardeş olamıyor, olmuyor da zaten. Ordularla değil insanlarla savaşan, galibiyet değil katliam hatta bir tür soykırım peşinde koşan bir kardeş, kardeş olamıyor, olmuyor!
Ümmetin zayıf zamanında fitne ve tuzaklarla insanları katleden, yurtlarımızı karıştıran ve menfaatleri İslam olmayan, diliyle öyle söylese bile pratikte müslümanların menfaatini gözetmeyen bir kardeşle vahdet olamıyor, olmuyor.
Kadın ve çocuklara zulmeden, dillendirmekten nefret ettiğimiz işkenceleri zevkle uygulayan, çocuk katilleriyle kardeş olunamıyor, vahdette kuralamıyor, kurulmuyor.
Aynı anne-babanın çocukları da kavga eder ve döner barışırlar belki ama damarlarında katlettikleri garibanların kanı dolaşanlarla kardeş olunamıyor, vahdet kurulamıyor, kurulmuyor.
‘Onlarda bu kuyruk acısı, bizde de bu evlat acısı’ varken kardeş olunamıyor, vahdet kurulamıyor, kurulmuyor!
Evlat acısı olmayan, kan görmeye dayanamadığı için değil dökülen kanları kendinden bilip hissedemediği için vampirlerle kolkola olmakta bir sakınca görmeyen, hatta eleştirilmelerine bile dayanamayan, rahat koltuklarına yaslanmış ellerindekilerle yetinmenin yolunu dilleriyle zalimleri savunmakta ve mazlumların etini çiğnemekte gören, mustaz’afların kardeşliğini bilemeyen, idrak edemeyen, ümmet olmak veya vahdet kurmak hayaline haysiyet ve kardeşliğini heba edenlere yazıklar olsun...
‘Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur; sonra yardım da göremezsiniz.’ (Hud 113)
Yeni zamanlarda tabi her şey gibi bu akrabalık ilişkileri de sarsıntılar ve değişimler geçirdi. Ağabeylik edebilmenin, büyüklüğün kabulünün bazı gerekçeleri ortaya çıktı. Biraz güç mesela, ya da biraz para gibi yan etkenler saygı görmenin, makbul akraba olmanın neredeyse şartları haline geldi.
İşin bu kısmı sosyologların işi elbette, onlar düşünsün; neden bu hale geldi dünya ve insanlık, nasıl kurtulur da normal aileler ve toplumlara oluruz?
Bizi ilgilendiren kısmına gelince, kardeşlik mefhumunu aile kavramı olmaktan çıkaran bir dine mensubuz. Dahası anneliği de ekleyerek ümmet yapan bir dinimiz var. Buraya kadar genel bir kabulümüz ister istemez var tabii ki, zira bunlar tartışılmaz kaynaklarımızda yani Kur’an ve Sünnette sabit olarak bulunan gerçekler.
Hepimiz kardeşiz ve bir tek ümmete mensubuz.
Aramızda paylaşılacak bir menfaat yahut dünyalık ortaya çıkıncaya kadar geçerli bir kardeşlik hemen hiç birimizi rahatsız etmiyor. Nasıl olsa bir sıkıntı olunca rafa kaldırılabilecek bir kardeşlikten bahsetmek çok kolay! Canımızı sıkanı, lafımıza ters düşeni hatta yolu başka bir kaldırıma düşeni elimizin tersiyle kardeşlik sınırlarından atabiliyoruz.
Aleyhinde konuştuğumuz yahut iş yaptığımız adamlar genelde kardeşimiz olmuyor, olsaydı yapamazdık zaten... Sorulduğunda dilimizin ucuyla tabii ki kardeşiz deyip geçiştirdiğimiz ama aramızda kardeşlik hukukunun esamesi okunmayan bir çok ‘sözde’ kardeşimiz var.
Kardeşler arasına ‘sui zan’ düşünce, aynı annenin evlatları olmayı gerektiren ümmet olma ihtimalimiz da azalıyor. Oysa bu dinin paylaşıldıkça çoğalan ve büyüyen bir mirası var. Kardeşlerimize verdikçe bizim hanemizdekinin arttığı bir miras bu, verdikçe çoğalıyor!
İster mana olsun ister madde, farketmiyor!
Yeter ki kardeşine ver, çoğalıyor!
Vermek yerine yermek ve saldırmak, sevmek yerine dövmek ve uzaklaştırmak kardeşçe olamıyor oysa...
Peki bu kardeşliğin bir sınırı yok mu, elbette var. Kardeş bildiklerimiz sınırı aşmadıkça, çiğnemedikçe bizim dokunamadığımız bir hudud var. İlk hamleyi, ilk saldırıyı yapan kaybediyor! Dünyada kazansa da kaybediyor, hem de ta Kabil’den bu yana kaybediyor.
Kardeşine kıymak için elini uzatanları teneşir değil cehennem paklıyor!
Sulha yanaşmaksızın, ısrarla kan içmeye meyleden, zulmeden ve sınırları tanımayan kardeş olamıyor, olmuyor da zaten. Ordularla değil insanlarla savaşan, galibiyet değil katliam hatta bir tür soykırım peşinde koşan bir kardeş, kardeş olamıyor, olmuyor!
Ümmetin zayıf zamanında fitne ve tuzaklarla insanları katleden, yurtlarımızı karıştıran ve menfaatleri İslam olmayan, diliyle öyle söylese bile pratikte müslümanların menfaatini gözetmeyen bir kardeşle vahdet olamıyor, olmuyor.
Kadın ve çocuklara zulmeden, dillendirmekten nefret ettiğimiz işkenceleri zevkle uygulayan, çocuk katilleriyle kardeş olunamıyor, vahdette kuralamıyor, kurulmuyor.
Aynı anne-babanın çocukları da kavga eder ve döner barışırlar belki ama damarlarında katlettikleri garibanların kanı dolaşanlarla kardeş olunamıyor, vahdet kurulamıyor, kurulmuyor.
‘Onlarda bu kuyruk acısı, bizde de bu evlat acısı’ varken kardeş olunamıyor, vahdet kurulamıyor, kurulmuyor!
Evlat acısı olmayan, kan görmeye dayanamadığı için değil dökülen kanları kendinden bilip hissedemediği için vampirlerle kolkola olmakta bir sakınca görmeyen, hatta eleştirilmelerine bile dayanamayan, rahat koltuklarına yaslanmış ellerindekilerle yetinmenin yolunu dilleriyle zalimleri savunmakta ve mazlumların etini çiğnemekte gören, mustaz’afların kardeşliğini bilemeyen, idrak edemeyen, ümmet olmak veya vahdet kurmak hayaline haysiyet ve kardeşliğini heba edenlere yazıklar olsun...
‘Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur; sonra yardım da göremezsiniz.’ (Hud 113)
26 Nisan 2017
Patron hoca, şirket cemaat
Müslümanlar,
geçen yüzyıl boyunca pek çok şeyini kaybetti ama herhalde en ağır kaybımız
"hikmetli siyaset" idi ve hala arıyoruz onu...
Kayıplarımız ya
da bozulmalarımız elbette ‘baş’tan başladı ki bu da şu meşhur hadisin bir bakıma
tevilidir: ‘Bu din ilik ilik sökülecektir; sökülecek ilk ilik idare, son ilik
ise namazdır.’
‘Ehli Sünnet ve
Cemaat’ olmanın ilk şartı ve sıfatı olan ‘sünnet’ kadar vazgeçilmez
tamamlayıcısı olan ‘cemaat olmak’ bu dinin ilk vahyedildiği günden beri en
değerli bağımız olmuştur. İslam toplumlarında devlet başkanından başlayan ve
halka halka tüm kesimleri içine alan bir cemaatleşme sözkonusudur.
İdareciler,
alimler, tüccarlar ve sair meslek erbabı bile kendi aralarında cemaatler
oluştururlar. Aynı şekilde mahalle halkı da muhteşem bir cemaattir. Mahalle
mescidleri bu cemaatin toplantı mekanıdır ve hatta mescidde ücretle görev yapan
bir imam yoktur. Onu yerine mesela mahallenin ayakkabıcısı namazları kıldırır,
o yoksa fırıncı geçer mihraba ve cemaat olur mahalle sakinleri...
Değişik
beldelerde ilmi ve ifranı ile öne çıkan, kendini hayra davete ve iyiliği
emredip kötülüğü nehyetmeye vakfetmiş bir çok faziletli insan sürekli toplumun
dünya ve ahiret işlerine faydası olacak nasihatler ve örnekliklerle cemaat hayatını
diri ve sağlıklı tutmaya vesile olurlar.
Sözün başında
bahsettiğimiz İslami idari boşluk sonucu ise özetlediğimiz bu kurumsal ve
toplumsal bağlar ya yok oldu ya da çürüdü gitti. Yeni bir sosyal doku
oluşturulurken geçmişten gelen ve İslam ahlakıyla bezenmiş örnekler ve önderler
hayattan çıkarıldı. Cami cemaati bile İslam’ın emrettiği gibi kardeşliklerden
oluşan bir yapı olamadı. Mahalleler ve komşuluklar zamanın getirdiği zorluklar
ve mücadelelerin gölgesinde kaldı.
Legal sahadan
silinen, İslam toplumunun dinamik yapısının temel taşları cemaatlerin ortadan
kalkması büyük bir boşluk oluşturdu ve dünyanın genel kanunu icabı boşluk
birileri tarafından doldurulmaya çalışıldı. Hiçbir kontrol ve denetleme
mekanizması olmayan yeraltı yapılanmaları gibi bir sürece girildi ve İslami
cemaatler ortaya çıktı. Gerek menfaat temini gibi dünyalık maksatlar gerekse
zaten zor durumda olan İslam halkının dini ve ahlaki durumunu daha da bozmaya
yönelik maksatlı yapılanmalar hızla çoğaldı ve üzerinde belki ileride dev çalışmalar
yapılmasını gerektiren merhaleler yaşanarak bugünlere gelindi.
Geldiğimiz
noktada, bir İslami cemaatin, İsrail ya da Abd ile işbirliği yaparak kendi
halkının dünya ve ahiret menfaatlerini peşkeş çekebileceğini örneğiyle
yaşayarak öğrendik.
Yine örneğiyle,
bir cemaat liderinin peygamberlik iddiasında bulunmasını ve bunu canlı
yayınlarda inen vahiylerle(!) ispatlanmaya çalışmasını gördük.
Halifelik ilan
edenler oldu; kimisi kraldı kimisi terörist, ama hiçbiri bırakın sadra şifa
olmayı kendilerine bile faydaları olmadı.
Mehdilik iddia
edenlerin sayısını belki internet arama motorlaarı biliyordur ama en
meşhurlarına hepimiz güldük geçtik.
Hemen hepsi
mutlaka itikadi sapmalarla taraftar toplayan bu cemaatler yaşadığımız son
cahiliye yüzyılının meyveleri olarak kalplerimizi yakmaya devam ediyorlar.
Tüm bu kaymalar,
sapmalar var olan cemaatlerin daha da içe kapanmasına ve itaat gibi İslami
gerekliliklerin kendine uygun yorumlamalarıyla kullanılmasına sebep oldu. Her
bir cemaat tek hak grubun kendileri olduğunu ve onların hocasına tabi olununca
herşeyin düzeleceğini ya da en azından maksadın hasıl olacağını iddia ettiler.
Tabii ki diğer cemaatlerin büyük çoğunluğu sapıktı! Hadi bazı iyileri varsa da
onların da mutlaka çok ağır hataları ve eksikleri vardı, mazaallah uzak durmak
gerekirdi yoksa helak olurduk.
Cemaat
mensupları, şirket yöneticisi olan hocanın sermayesi idiler; öyle herkese
verilemezlerdi. Hangi akıllı işadamı sermayesini rakibine kaptırırdı ki?
Kimin tv’si varsa
o büyüktü, kimin kitapları daha kaliteli basılıyorsa ve daha çok satılıyorsa o
makbuldu, öyleyse tüm şirket elemanları pardon cemaat mensupları kendi
yayınlarını sürekli satın almalı ve satılması için de reklam yapmalıydı. Kör
olası dünyada para olmadan islami hizmet yapılamıyordu ne de olsa.
Cemaat liderini
eleştirmek mi? Aklına getiren kendini kapıda bulur, selam kesilir, alışverişten
bile dışlanır; ardından gelsin tekfirler, gitsin nifaklar...
Hocalar hata
edebilirdi ama bizimki etmezdi, peygamberlerden başka herkes günah işleyebilirdi
ama bizimkinin bir günahını görebilemezdik; hatta en fıtri, en insani bazı
haller bile bizim hocadan uzaktı. Melek mi idi bilemezdik tabi ama Hızır
değilse de en azından evliya idi, istisnasız her cemaatin hocası hem de.
Bu kadar büyük
adamın önderlik ettiği bu muhteşem cemaatler için başarısızlık düşünülemezdi,
sünnetullah ve gayretullah hocaların iki dudağı arasındaydı, haşa!
Fakat Allah,
herkese layığını veriyordu, şikayet etme hakkımız yoktu...
Hocamız patron,
cemaati şirket elemanları; ne kadar büyürsek o kadar başarı, ne çok kazanırsak
o kadar büyümek. Kapitalist değiliz tabii ki, biz Allah için kazanıyor ve
Allah’ın kullarından saklıyoruz! Allah’ın dinine davet ediyor ama Allah’ın
kullarının hocalara kul olmasını istiyoruz!
Patron hocalar
bozuk para gibi ümmetin gençlerini harcıyor, nesillerimizi tüketiyorlar. Kendi
hevalarıyla kurdukları hayali dünyada verdikleri İslami mücadelede hep bizim
evlatlarımız ve bizim hayatlarımız tüketiliyor.
Allah hepimizi
ıslah etsin, ilk önce de hocalarımızı...
18 Nisan 2017
Taassup Belimizi Büktü
Fitnelerin ana
kaynaklarından biri olan kavmiyetcilik veya kabilecilik gibi asabiyetleri körü
körüne savunmak anlamında ıstılahımızda yer alan taassup, giderek dermansız bir
hastalık gibi tüm yapılarımıza sızdı ve iğrenç bir bakteri gibi ele geçirdiği
unsurlarımızı kendine asker edinerek bizimle savaşmaya devam ediyor.
Geçtiğimiz hicri
asrın başlarında kavmiyetçilik hastalığımız dışardan yapılan müdahalelerle
uzuvlarımızın bedenden kopmasına kadar ilerlemişti. Ancak o kadar teslim olduk
ki bu mikroba, kopan organlarımız da içten içe envai türden asabiyetlerle kavgaya,
dağılmaya ve yok olmaya mahkum oldu.
Hani biz ‘müslümanlar
bir bedenin azaları’ idik ya, işte o minvalde bakınca halimize ortaya her bir
uzvu bir başka köşeye düşmüş ve kendi yaralarıyla kıvranan başsız bir beden
görüyoruz.
Bu vahim tablonun
sonucu olarakta acı, kan ve gözyaşı semtimizden eksik olmuyor...
Hal bu ise,
bizden beklenen en normal davranış iyileşmek ve bütünleşmek için gayret etmek olmalıyken
ortaya koyduğumuz duruş ve özellikle birbirimize karşı sergilediğimiz kardeşlik
hukukuna sığmaz tavır, aslında daha kötüsünü hak etmişken Allah’ın rahmeti ve
lütfuyle bu halimizin devam ettiğini bir kere daha itiraf etmek zorundayız. Hak
etmediğimiz nimetler ve rahatlıklar içinde yüzerken, şükrünü eda etmekten aciz
kaldığımız imkanları kullanmaya bile tenezzül etmezken, kendi iç dünyamızdaki
pişmanlık duygusunu birbirimize saldırarak bastırmaya çalışıyoruz.
Hepimiz bir
diğerinin ne kadar az iman ettiği, ne kadar az salih amel ve ne çok günah
işlediği, ne kadar kötü müslüman olduğuyla meşgulüz. Cemaatlerimiz ve
hocalarımız tartışılmaz en önemli aidiyet duygularımızı temsil ediyorlar. En
doğru olan biziz, kesinlikle!
İçimizden bir
zümreye göre kendilerinden başka herkes zaten kafir. Biraz derin sorguladığımızda
neredeyse her grubun böyle düşündüğünü ya da gönlünde gizlediği gerçeğin bu
olduğunu görmek mümkün.
Bir gruba göre
ise iman ve tahkiki imandan daha önemli bir mesele yok, olamaz. Halbuki her
grubumuza göre en doğru şekilde iman eden yine kendi grubu olduğundan bu
noktada da anlaşma sağlanamıyor.
Bir başka gruba
göre zikir ve nefis tezkiyesi ile meşgul olup nefsini kurtarmaktan daha önemli
bir vazifemiz yoktur. Ancak bunu da ancak her grubun şeyhine tabi olunarak
yapmak mümkün yoksa kurtulmak hayal oluyor.
Bir diğerine göre
elinde silah olmayan zaten baştan kaybetmiştir. Herkes silaha sarılmalı ve
savaşmalıdır yoksa kurtuluş mümkün değildir. Bunu da tabii ki yine herkesin
kendi grubuyla yapması gerekiyor yoksa cihad bile olmuyor.
Tabii ki
ayrılıklarımız bunlardan ibaret değil, saymaya devam etsek kimbilir daha kaç
çeşit İslami yapı ve düşünce var. Her bir grup ya da fikir yapısının ayrıca
kendi içinde de sayısız türlere ayrıştığını hepimiz biliyoruz.
Onların partisine
oy vermeyenleri tekfir edenler, şeyhlerine bağlanmayanı şeytanın müridi ilan
edenler, lliderlerine beyat etmeyeni cahiliye ölümüyle öldürenler ve hatta
kafir gördüğü için şehadet kelimesini söylerken bir mü’minin başını kesenler...
Tabii ki
hepimizin Kur’an ve Sünnet’ten sayısız delilleri var.
Bazılarımıza göre
Nebi(sas), kuşu ölün bir çocuğa taziyeye giden bir şefkat abidesi iken bir
başkasına göre elinde mızrakla Uhud meydanında bizzat eliyle müşrik öldüren bir
mücahid, bir diğerine göre ise O, tüm vaktini tevbe ile geçiren, namaz
kılmaktan ayakları şişen muhteşem bir abid kul, çok iyi bir eş ve baba olarak
tanıyanlarımız da var tabii ki.
Hepimiz kendi
yaramıza merhem olan dermanı O’nun eczanesinden alıyoruz ve bunda bir sorun yok
hatta yapmamız gereken de bu zaten. Ancak O’nu ve dinini elimizdekinden ve
bizim hoşumuza gidenden ibaret saymamız en büyük hatamız.
Bu noktada en
büyük sorumluluk ve vebal elbetteki cemaatlerin liderlerine ve hocalarına, daha
ıstılahi ifadesiyle alimlere ve emir sahiplerine düşüyor.
Herşeye rağmen
alimlerimizden, hocalarımızdan umutluyuz, umutlu olmak zorundayız; onlar bizi
toparlayacak, birleştirecek ve hayra davet edecek olanlar, onlar bizim yolumuzu
aydınlatan kandiller olacaklar. Kendilerine hürmet etmeyi marifet sayacağız ki
onlar bize rehberlik marifeti gösterebilsinler.
İslam’ın en büyük
garipliği; bu dinin önderlerinin acziyeti ve bu dinin evlatlarının cehaletidir.
Bu garabetten kurtulmadan başka birşeyden kurtulmamız mümkün görünmüyor.
14 Nisan 2017
İslami siyaset veya İslami hareket
Müslümanlar
olarak vahyin direk düzeltmeleriyle eğitilen birinci nesilden itibaren
ihtilaflarımızın devam ettiği bariz bir gerçektir. Birileri hatalar yapmıştır
ve yeni nesiller de mutlaka yapacaktır. Biz günahsız veya hatasız bir ümmet
veya toplum hayal etmiyoruz dahası bunun imkansız olduğunu da kesin olarak
biliyoruz.
Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak
eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tevbe eden kullar yaratırdı. (Müslim)
İnsanlar arasındaki
en yaygın ihtilaf, insanların idaresi ve ülkelerin zenginliklerinin
sahiplenilmesi gibi konularda çıkmıştır. İslam’ın müslümanlardan istediği ise
yeryüzünde adaletin ikame edilmesi ve Allah’ın dini ile insanlar arasında engel
olarak bulunan kişi, kurum yahut devletlerin aradan çıkartılmasıdır ki buna
islam ıstılahında cihad denilir. Engeller ortadan kadırıldıktan sonra insanlar
İslam’ın davetine muhatap olur ve kendi tercihleriyle kabul yahut reddederler.
İslam ümmetinin
tarih boyunca ayrılık ve savaşlarına baktığımızda genel manzara, fikir veyahut
meşrep hususlarında birbirleriyle anlaşamasalar bile sözkonusu İslam coğrafyası
ve halkı olduğunda, müslümanların maslahat ve menfaatlerini temin için biraraya
geldiklerini görebiliyoruz. Zaten bu birliği gerçekleştirdiğimiz devirlerde hem
biz hem de dünya huzur ve güvene kavuşmuş, bizim dağıldığımız dönemlerde ise
hem ümmet hem de dünya halkları ifsad ile helak olup gitmişlerdir.
Büyük bir iddia
gibi görünen bu son cümlelerin şahidi hem uzak tarih hem de neredeyse günü
gününe bildiğimiz yakın tarihtir. Sadece son 100 yılda İslam’ın izzet ve
aadaletini temsil eden bir otoriteden mahrum kalan yeryüzünde, gerek özelde
İslam coğrafyasında gerekse genelde tüm dünyada yaşanan katliam ve soykırımlar
bu büyük gerçeği anlatıyor.
Biz neyi
kaybettiysek onu yine kendimizde bulmak zorundayız. Bu sebeple her bir ferdimiz
kendini ve en küçüğünden en büyüğüne her bir cemaat, meşrep, tarikat yahut
mezhepte kendini, duruşunu ve mensuplarını sigaya çekmek durumundadır.
İhtilaflarımız
olacaktır; kavgalar edilecek, tartışma ve ayrışmalar yaşanacaktır. Allah’ın her
birimiz ve her bir toplumumuz için tayin ettiği imtihan ve belalarla
karşılaşacak ve sabırla ahiret yolculuğumuza devam edeceğiz.
Bizi bir arada
tutacak yegane bağ, umumi olarak hepimizin salah ve menfaatine olan şeyde
birleşmemizdir. Bunu alimlerimiz siyaset olarak tarif ederler. Bu konuda
herhalde en net izahlardan birini Osmanlı’nın son devir alimlerinden, Hanefi
fıkhının güzide fakihi, İslam’ın ve ilmin parlak ışığı İbni Abidin(ra) yapar:
Siyaset; halkı, dünya ve ahirette kurtulacakları
yola irşad etmek, onların salah ve menfaatlerine çalışmaktır.
İşte tam da
burada eklemek istediğim, hakkında pek çok söz söylenen İslami hareket
mefhumunun aslında bu siyaset tarifinden ibaret olduğu yahut olması
gerektiğidir. Yani ortada İslam hareket, cemaat, tarikat ve meşrep namına ne
kadar farklı metod veya yol var olursa olsun, nihayetinde tamamı bu çizgiye
uymak zorundadır.
İslam adına
hareket eden, konuşan veya yürüyen herkesin, ümmetin dünya ve ahiret
kurtuluşuna vesile olmak, kurtuluş ve faydaları için çalışmak zorunluluğu
vardır. Aksi halde kendini İslam’a, İslami harekete izafe edemez, etse de
bizden kabul görmemesi gerekir.
İslami siyaset
veya hareketin dünya ve ahiret temelli iki ayrı menfaat ve kurtuluş hedeflemesi
asla gözardı edilemeyecek bir özelliğidir. Sözkonusu İslam ümmeti olunca
dünyada da ahirette de kurtuluş ve menfaatlerinin gerçekleşmesi her müslümanın
ana hedefidir. Ne dünyada bir ümmetin helakına göz yumulabilir ne de ahirette
bir tek ferdin helakı hoş görülebilir.
Allah’ın bizi
tayin ettiği vazife; dünyada imar ve ıslah, ahirette ise felahtır, yani
kurtuluş...
Biz her ne kadar
gözardı etsekte dünyaya Allah’ın çizdiği nizam böyle yürüyor. Gayri müslimler
yahut müstekbir zalimler bize baktıklarında bu kıstasla bakıyorlar. Çok garip
ve ilginç değil midir, bir gecede binlerce mazlumu vahşi şekilde katlederek
iktidarı ele geçiren, zalim bir diktatör olan
Mısır’ın Sisi’sinin batıda bağırlara basılması! Ve yine çok garip değil
midir, kendilerinin tayin ettiği demokratik metodlarla iktidara gelen
Türkiye’nin Erdoğan’ı veya Mısır’ın Mursi’sinin hatta Filistin’in Heniyye’sinin
asla makbul lider görülememesi... Daha da ileri gidilerek bunların
diktatörlükle yaftalanmaya çalışılması size de komik gelmiyor mu?
İşte tam da bu
noktada batının olaya bakışındaki berraklık bizim de zihinlerimizi açacaktır.
Kim batıya ve batıla hizmet ediyorsa, yönetim şeklinin, mezhebinin, meşrebinin
dahası halkına reva gördüğü zulümlerin hiçbir mahzuru ve önemi yoktur. Kim de
islam’ın ve müslümanların salah ve menfaatlerine dair bir iş tutuyorsa veya
öyle bir ihtimal varsa meğer ki kendi çizdikleri yoldan gelmiş olsun asla kabul
görmeyecek ve tabiri caizse şeytanlaştırılıp taşlanacaktır.
Bu noktada sözü
uzatmadan bize getirelim; halk ve alimler olarak biz müslümanların ihtilaf veya
kişisel/cemaatsel menfaatlerimiz eğer bizim için umum ümmetin salah ve
menfaatinden değerli ise biz bu ümmete ve islami harekete/siyasete mensup
değiliz demektir.
Mensup olduğumuz
yapılar ve peşinden gittiğimiz şahıslar, bizi dünya ve ahirette kurtuluş ve
menfaatimize olacak bir yola iletiyor ve bunu tüm ümmet için istiyor,
hedefliyor ve bu uğurda gayret ediyorlarsa doğru yerdeyiz demektir.
Bu yazılanları
çok söz söylenmesi gereken bir konuya giriş kabul edelim.
20 Aralık 2016
Dost ve Düşman
Gündelik olaylar
ve hatta dünyanın neredeyse tamamını ilgilendiren büyük hadiseler biz
müslümanlar için nihayetinde bu aleme ait ve burada kalacak, ahiretle mukayese
bile edilemeyecek derecede küçük ve basit işlerdir. Bizce bu dünyanın en mühim
işi Allah(cc)’ın emri gereğince ve rızası mucibince yaşayıp bu hayatı
tamamlamaktan ibarettir. Bunun nerede ve hangi şartlar altında olacağını
elbette biz de insanlar olarak bilmek ve hatta kolaylaştırmak isteriz ancak
kader bizim idaremizde olmadığı gibi düşmanlarımızın da kontrolünde değildir.
Alemlerin Rabb’inin
Allah(cc) olduğunu iman etmenin, her durumda hamde götüren ve küfür ile dalalet
istisnasıyla herşeye hamdettiren bir huzur kaynağı olması en büyük
avantajımızdır. Baksanıza herşeyini kaybetmiş ufacık bir Suriyeli çocuk,
hepimize hamd ile ders vermektedir!
Bu hengameli
dünyada hele de bugünler gibi herşeyin biraz daha karmaşık olduğu zamanlarda
dostumuzu ve düşmanımızı tanımamız ve onlarla Allah(cc)’ın koyduğu ölçülerle münasebet
kurmamız gerekir. Bu ıstılahımızda ‘el-vera ve’l bera’ olarak tabir edilen akidevi
bir husustur. Bu sebeple dostluk ve düşmanlığımızı öncelikle inancımız belirler.
Biz mü’min bildiklerimizi dost bilir ve güveniriz. Aynı şekilde gayri
müslimleri düşman biliriz ve dost olmayız, güvenmeyiz. Bu kısaca ifade ettiğim
bakış açısı elbette İslam hukukunda detaylandırılmış ve mü’min bildiklerimizin
nasıl dostluğumuzu kaybedeceği ve gayri müslimlere hangi şartlarda ne şekilde
güvenebileceğimiz anlatılmıştır.
Günümüzde
müslümanların dünya genelinde duruş ve davranışlarını belirleyecek bir tek
otoriteden yoksun olmaları diğer tabirle umumi idareyi yürüten bir halifenin
olmayışı ve müslümanların çoğunlukla İslami esaslara dayanmayan devletlerin
vatandaşları olarak yaşamaları dost ve düşman tayininde de zorluklara hatta
sapkınlıklara yol açıyor.
Yaşadığımız
coğrafyadan ve toplumdan bağımsız olmamız elbette düşünülemez ancak akidemiz
bizim her türlü bağdan üstün ve değerli olmasıyla hayatımızın her anına ve
fikir dünyamızın her ayrıntısına hükmeder.
Devletlerin
politikaları veya anlaşmaları bizim kalplerimize hükmedemez! Seküler
devletlerin vatandaşları olarak kalplerimizi, resmi anlaşmalar yahut
düşmanlıklarla değil Allah(cc)’in sevilmesini istediklerini severek, düşman
olarak tayin ettiklerinden de yüz çevirerek temizlemek durumundayız. Zira
devletler dün düşman göründüklerine bugün dost olabilir ve yine menfaatleri
icabınca yarın tekrar düşman olabilirler.
Bizim dostluk ve
düşmanlık kriterlerimiz ise bellidir ve akidevi ilkelere dayanır. Maslahat ve
menfaatler gereği yapılan anlaşmalar ise ancak resmi kurumları bağlar, biz
Allah(cc) için sever ve yine O’nun için buğzederiz.
Ehli Sünnet
nazarında insanlar dostluk ve düşmanlık bakımından üç sınıftır.
1. Sevilecek
olanlar: Allah(cc)’a ve Rasulüne(sas) iman ile salih amelleri ihlasla yerine
getirenler. Allah(cc) için seven, Allah(cc) için buğzeden ve kim olursa olsun
Rasulullah(sas)’ın sözünü herkesin sözünden önce ve üstün kabul edenler.
2.
Bazan
sevilen bazan buğzedilenler: Müslüman oldukları halde salih amellerle haram ve
fıskı karıştıranlardır. Bunların imanları sebebiyle günahlarına buğzedilir ve
düşmanlık gösterilirken salih amelleri sebebiyle de dostluk gösterilir.
3.
Her
bakımdan buğzedilenler: Allah(cc)’ı , meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini
ve ahiret gününü inkar ile kafir olan, kadere iman etmeyenlerdir.
Bunların yanısıra
bir başka zümre vardır ki onlara ulemamız bid’atçiler diyerek ayrıca
sınıflandırmış ve onların hukukunu ayrıca anlatmışlardır. Zira onlardan
bazıları küfür olan bid’atler işlerken bazıları da mekruh olanları işlerler.
Hükümleri de buna göredir.
Mesela dünyadan
el çekerek sürekli oruçlu olarak evlenmeyi de terkedenlerin hali günahkarlıktır
ancak küfre sebep olmaz. Veya Cuma hutbelerinde devrin sultanının ismini anmak
gibi mekruh sayılan bid’atleri işleyenler bu sebeple müslümanların dostluğunu
kaybetmezler.
Ancak vahiyle
sabit bazı hakikatlerin zıddına itikat sahibi olan bid’atçiler bu sebeple küfre
düştüklerinden onlardan yukarıda sayılan 3. sınıf gibi uzak durmak ve dostluk
değil düşmanlık beklemek ve göstermek vacip olur. Buna en güzel örnek ise
ayetlerle iftira olduğu kesin olduğu halde Aişe(r.anha) annemize zina iftirası
atan bid’atçilerdir ki bunlara şiiler diyoruz.
Bunlar Ebu Bekir(ra)
ve Ömer(ra)’ın imametlerini kabul etmedikleri için ‘rafizi’ olarakta
isimlendirilirler. En rezil bid’atleri sahabeyi sevmemeleri ve onlara hakaret
ve küfür etmeyi marifet bilmeleridir. Ali(ra), Ammar(ra), Mikdad(ra) ve Selman(ra)
dışındaki sahabeleri düşman bilirler. Oysa bu sayılan sahabeler ve Ehli Beyt
onların yalanlarından ve bid’atlerinden uzaktırlar.
Bu rezil taife
dostluk ve düşmanlık konusunu kendi bid’at akidelerine katarak salih, sıddik ve
mucahid selefimiz olan ve yolumuzun önderleri ve örnekleri olarak bildiğimiz sahabeye
düşmanlık etmeyenlerin bu dine dahil olamayacağına ve Ehli Beyt’e yakın
olamayacağına inanırlar.
Onlar dostluk ve
düşmanlıklarını kendi heva ve heveslerine, sapkın itikatlerine ve lanetlik
hayallerine göre tayin ederler. Sahabeyi sevenleri düşman bilen bu zümreyi dost
bilmek ya da dost olabileceklerine inanmak onların yine itikat bildikleri
takiyyelerine kanmak olur. Değişik isim ve gruplarla temsil edildikleri halde
biz onları bu düşmanlıklarından tanırız.
Onlar kalplerinde
müslümanlara karşı sevgi duymaz ve fırsat bulduklarında İslam’ın ve
müslümanların düşmanlarıyla işbirliği yaparak en aşağılık zulüm ve işkencelerle
katledilmelerine hem yardımcı olur hem de bizzat bu katliamları işlerler. Bugün
Suriye’de karşımıza çıkan Nusayri zümresi de tarih boyu ihanetlerinin sonucu
Şam bölgesini ele geçirmelerine batılı müstekbirlerin göz yumduğu
zalimlerdirler.
‘Ehli Sünnet ve
Cemaat, Allah(cc)’ın Rasulü(sas)’nün ashabını(radiyellahu anhum ecmain)
sevenlerdir. Sevmekte de aşırılığa gitmeyenlerdir. Hepsini sever ve hepsine
dostluk gösterirler. Ehli Sünnet sahabeye buğzedene buğzeder, zira özellikle
şeyhayni (Ebu Bekir ve Ömer) sevmenin dinin, imanın ve ihsanın gereği olduğunu
bilirler. Yine onlara buğzetmenin ise küfür, nifak ve tuğyan olduğunu da
bilirler.’ (İbni Kesir)
İslam’a ve
müslümanlara ihanet ederek zulüm görmelerine yol açan ve bizzat zulmeden,
akidesi bozuk, ameli bozuk, geçmişi bozuk bu bid’at ehli sapıklara buğzetmek
imanın gereği salih bir ameldir. Allah(cc) kalplerimizi hidayettennn ayırmasın!
12 Eylül 2016
Vahdet değil cemaat
İnsan varlığını
devam ettirebilmek ve ideallerini yaşatmak için birileriyle olmaya mecbur ve
mahkumdur. Yaratılışımızdan sahip olduğumuz birlikte yaşama hassamızı özellikle
zor zamanlarda korunak olarak kullanmak, hiç düşünmeden ve gurura kapılmadan
hepimizin tercih ettiği en geçerli yoldur.
Sevinçlerimizi ve
hüzünlerimizi ilk paylaştığımız en küçük ve çekirdek çevremizden dünyaya ve
hayata nihai duruşumuzu temsil eden toplum ve devlet temelli geniş sığınağımıza
kadar her yerde aradığımız bir emniyet ve aidiyet duygusudur. Kabullenilmek ve
desteklenmek bir bakıma. Ve tabii ki emin olmak, varlığımızın ve duygularımızın
devamlılığına bir zarar gelmeyeceğinden emin olmak...
İşte biz buna
aslında imandan kaynaklanan bir kardeşlik diyoruz ve aslında mü’min olmak
dünyevi ve uhrevi emniyet arzusuna sahip olmak demektir. İman bir açıdan ‘en
çok Allah’a güvenmek’ demek değil midir? Ve iman kendini yalnız Allah’ın
saltanatının hüküm ferma olduğu bir dünyayı kurmaya memur ve mecbur görmek
değil midir?
Ve ‘muhakkak ki mü’minler kardeş’ (Hucurat
10) değil midir?
Mü’min elinden ve dilinden diğer insanların emin
olduğu kişidir! (Tirmizi
ve Nesei)
Ortak kaygı ve
idealler insanları birarada tutan en değerli bağlardır. Birarada olmaya İslam
ıstılahında ilk günlerden beri hep cemaat denilegelmiştir. Bunda şüphesiz
birlikteliğimizin en net göstergesi olan namazlarımızdaki cemaatlerimiz ve bunu
gerçekleştirdiğimiz mekanlarımız olan camilerimiz yalnız uhrevi bir
birlikteliğin değil dünyalık ihtiyaç duyduğumuz birlikte yaşama ve toplumsal
güveni arayacağımız ilk yerler olmuştur. Bugün birçok bakımdan yıpranmış veya
yıkılmış toplumsal yapımıza rağmen herhangi bir coğrafyamızda bir Cuma
cemaatinin arasına karıştığınızda dışarıda kaba-saba gördüğümüz insanların cami
ve cemaat arasında ne kadar munis ve efendi mensuplara dönüştüklerini görmek
mümkündür.
İşte bu
sebepledir ki, İslam coğrafyasının fitnelerle ve saldırılarla yıpranmaya ve
müslümanlar dünyanın çirkin yüzüyle karşılaşmaya başladığı ilk zamanlardan bu
yana itikadi ya da siyasi duruşumuza olması gerektiği gibi ‘Ehli Sünnet ve
Cemaat’ demişiz! Bu bir isimlendirme değil bir anlayışın ve duruşun, ruh ve
vücut bulmasının ortaya koyduğu sıfatıdır. Ruhumuz sünnet vücudumuz ise
cemaattir yani ne ruhsuz bir beden ne de bedensiz bir ruh değiliz ve
olamayız...
En kısa tarifiyle
Ehli Sünnet; İslam’ı, Allah’ın Rasulü(sas) ve ashanının(r.anhum) anladığı ve
yaşadığı gibi anlamak ve yaşamaya gayret etmektir. İslam, hayatın her kesimine
hükmeden topyekun bir nizam olduğu için ferdi, siyasi ya da ictimai gibi
ayrımlara gitmeden tüm alanlarında Ehli Sünnet duruşunu sergilemek bizim
müslümanlığımızın gereği ve sonucudur.
Burada tabir ve
sıfat olarak gözden kaçırmamamız gereken ayrıntı, Ehli Sünnet olmanın cemaat
olmaktan önce geldiğidir. Bir diğer ifadeyle Ehli Sünnet olmayanların cemaat
olmalarının mümkün olamayacağıdir. Her aklı selim sahibi kabul eder ki, dünyevi
ve uhrevi kedef ve kaygıları ortak olmayan, aynı inanca ve bunun yaşantısına
sahip olmayan toplulukları birarada tutacak birtakım yollar ve isimler
bulunabilse de bunlar bizim İslam ile öğrendiğimiz cemaat olmazlar, olamazlar.
Mesela vatandaşlık gibi siyasi isimler kullanılabilir.
Bu girişten sonra
son devirlerin revaçta kavramlarından vahdeti inceleyebiliriz. Bu noktada
vahdetten kastımız, siyasi olarak sık sık gündeme getirilen ve özellikle farklı
inanç gruplarının mezheplerarası birlikteliğidir.
Eğer vahdetle
hedeflenen bir tür cemaat olmak ise bunun pratikte mümkün olamayacağı çok basit
ortada olduğundan bunu hemen eleyelim. Zira cemaat olabilmenin ilk ve asla
gerçekleşmeden aşılamayacak şartı yukarıda kısaca izah etmeye çalıştığımız gibi
Ehli Sünnet olmaktır. Cemaat olamadıklarımızla dinimize dayalı bir
birliktelik/vahdet ancak bir ütopya olur. Bu noktanın mefhumu muhalifi ise,
cemaat olabildiklerimizle birlikte olmamız gerektiğidir.
Yani bir vahdet
arıyorsak doğru adresler, herhangi bir siyasi ya da fıkhi sebeple ihtilafa düşmüş
yahut fitnelerle düşürülmüş, coğrafya ve ırklardan bağımsız olarak Ehli Sünnet
ve Cemaat ehli mü’minlerdir, müslümanlardır. Sevinci ve hüznü bir hatta düşmanı
da bir olan bu toplumun vahdetini/birliğini sağlamak herbirimizin üzerine bir
vecibedir.
Evet çok net ve
kesin olarak söylüyorum ki, İslam dini nasıl Muhammed(sas)’e indirilmiş ise en
doğru anlayış ve yaşayışta O’nun ve ashabının anlayış ve yaşayışıdır.
Birilerinin sonradan keşfedeceği hiçbir hakikat yoktur. Bu din mükemmel
kılınmış ve mükemmel olarak anlaşılmış ve mükemmel olarak yaşanmıştır. Bu temel
anlayışta birlikte olamadığımız insanlarla vahdet ya da başka bir isimle bu
dine dayalı bir birlikteliğimiz olmamıştır ve olamayacaktır.
Tarih, buna
şahittir! Bu şahitliği izaha sayfalar yetmez ancak şu kadarını söylemek
kafidir: 14 asırlık tarihimiz boyunca hep bizimle savaşmış ama düşmanlarımızla
barışmış bir duruş ve anlayışla karşı karşıyayız. Tarihi tersine çevirmek veya
Fırat’ı tersine akıtmak isteyenler buyursunlar bu beyhude hedef uğruna enerjilerini
sarfetsinler.
Biz dinimizi yani
Kur’an’ımızı yani sünnetimizi yani dünyamızı yani ahiretimizi kendilerinden
aldığımız ve kendilerine kendimizden çok güvendiğimiz sahabeye küfür ve
hakareti ‘dini’ ya da mezhebi bir gereklilik görenlerle hangi din ya da isim
altında bir vahdet oluşturabiliriz! Oluştursak bile bu nefret ve kin üzerine
bina edilmiş inanç yapısına ne kadar katlanabiliriz veya neden katlanalım?
İslam, suçun ve
cezanın şahsiliği prensibini fıtri bir hukuk kuralı olarak yeryüzüne getiren
dindir! Babaların ve ataların günahlarının vebalini evlatlara yüklemeyi kabul
etmediği içindir ki en azılı düşmanlarının çocukları bile en değerli
müslümanlar zümresine girmiştir. Buna rağmen Ehli Sünnet’in Nebi(sas)’in
ciğerparelerine yapılan zulüm ve katlin sorumlusu olduğunu iddia eden ve
intikam için her fırsatta beşikteki bebelerimize kadar vahşice katleden bir
inanç grubuyla neyin vahdetini kurabiliriz? Ki onlarla Ehli Beyt’in kimler
olduğu hususunda bile bir birlikteliğimiz yoktur.
İslam,
kavmiyetçiliği mutlak olarak yasaklayan ve kardeşlik için imanı esas alan
dindir! Bu sebepledir ki bu din ilk yıllarında en yakınlarından işkence gören
ve sonra en yakınlarıyla savaşan sahabe neslinin sırtlarında taşınmıştır.
Böyleyken sadece İran-Safevi saltanatına son verdiği için bir güzide sahabeye
küfretmeyi inanç esası sayanlarla nerede bir vahdet sağlanabilir? Bizim
adaletiyle itibar ettiğimiz birine hakareti şart görenlerle ne işimiz olabilir?
İslam, emniyet ve
samimiyet dinidir! Kur’an’la yalan ve ifitra olduğu ilan edilen bir hadisede (Nur
11-20) mü’minlerin annesine iftira atmayı ve aslında farkında olarak ya da
olmayarak bu şekilde insanların en temizine hakareti normal gören bir inanç
temsilcileriyle hangi noktada birlikteliği sağlayabiliriz? Bizi dünyaya getiren
annemize iftira eden ve küfreden birini bugün nasıl ve ne kadar kardeşimiz
görüyor ve birlikte hareket edebiliyorsak o kadar belki!
Bütün bunların
üstüne şunları eklemek gerekiyor:
Ehli Sünnet, bir
mezhep değildir hele de Şia ile muadil konuma düşürülerek eşdeğer görülüp
terazinin bir kefesine konularak tartılacak bir mezhep hiç değildir. Ehli
Sünnet eğer mezhep olarak görülecekse ancak sahabenin mezhebidir denilse
yakışırdı. Zira mezhep, takip edilen yol
demektir ve biz onların yolunu takip etmeyi kendimize yol edinmiş olmakla
onların mezhebine izafe edilmeyi en çok hakedenleriz. Pratikte onların
benzerleri olmayı beceremesekte teoride yolları yolumuzdur ve biz onları örnek
ve önder biliriz.
Ehli Sünnet ya da
sünnilik bir diğer ifade ile Muhammedilik’tir ancak geçmiş ümmetlerin
sapkınlıkları ve nebileri ilah edinmeleri sebebiyle kullanılan İsevilik ya da
Musevilik gibi bir dalalete engel olmak ve sapıtmanın yolunu kapatmak için
kullanılmaz. Manası itibariyle Muhammed(sas)’e tabiiyeti ifade etmek şartıyla
belki... Ama ulemamız bunun yerine en cahilimizi bile korumayı hedefleyen Ehli
Sünnet tanımlamasını kullanmış ve olası karmaşaya meydan vermemişlerdir. Allah
onlardan razı olsun.
Muhammedilik
tabirini dünyaya bakışımız ve dünyaya karşı duruşumuz olarak kullanan Yahya bin
Muaz(ra) ne güzel söylemişti:
‘Ey insanlar!
Görüyorum ki, evleriniz Rum kayserine, lükse
hayranlığınız Kisra‘ya, servet peşinde koşmanız Karun’a, saltanatınız Firavun‘a,
nefisleriniz Ebu Cehil‘e, gururunuz Ebrehe‘ye, yaşayışınız sefihlere benziyor.
Allah için söyleyin! Muhammedî olanlar nerede?’
Ve sözün
nihayetinde biz; eli kanlı katillerin
yanında saf tutarak, yeryüzünün en zalim devletleriyle yanyana, yalnızca
onların politik çıkarlarını kabullenmediği için, Ehli Sünnet evladı olmaktan
başka hiçbir vebali olmayan kadın ve çocukları, yaşlıları ve gençleri, çaresiz
ve güçsüzleri en ağır bombardımanlarla yokeden bir iğrenç zulmün temsilcileri
ile el sıkışmak gibi ahmak bir maksatla elimizi o çarkın dişlileri arasında
sokmayacağız!
Tarih, katilleri
ve zalimleri lanetlerken bizim adlarımızı zalimlerin kan ve gözyaşıyla yazılmış
çirkef adlarının yanına yazamayacak!
Ve elbette
kıyamet gününde hem kendi ellerimiz ve ayaklarımız, hem de mazlumların makbul
dualarını seslendiren dilleri ve zulmün ağırlığı ile yaşaran gözleri bizi
zalimlerle yanyana görmeyecek, kaydetmeyecek ve anmayacak!
Adaletin onuruna
leke sürmeyen bir anlayışın adı olarak Ehli Sünnet ve Cemaat olarak yaşayacak
ve ad ve hal üzere terkedeceğiz dünyayı...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin
Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...
-
İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz. İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğr...
-
İslam; Kur'an ve sünnet ile va'zolunan, selefimizin icması ve kıyasları ile fıkholunan dinin adıdır. Bunlarda bulunmayan dinden deği...
-
İmam Buhari olarak meşhur olan hadis alimimizin eseridir. İslam akaidinin müdafası da denilebilecek olan eser Yusuf Özbek tarafından İlahi ...
