Unutmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Unutmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2019

Unuttuğumuz işgal ve dahası



Bundan çok değil 100 yıl kadar önce bu topraklar büyük bir işgal yaşadı. İşgalin nasıl bir şey olduğunu yaşayan nesil aramızdan çekileli çok oldu. Bizim gibi birinci ağızlardan dinleyenler de yavaş yavaş azalıyor.

Dedemin İngiliz esareti sonrası Yemen’den Antep’e yürüyerek dönüş hikayesini dinlemek çocukluğumun en efsane akşamlarını süslerdi. Sonra ninemin küçük bir kız iken Fransız ablukası altındaki Antep’e giriş-çıkış hatıralarını, köylünün erzaklarını düşmandan korumak için mağaralara saklamasını dinledim hep.

Ninem şöyle anlatırmış anneme:
“Açtık, yokluk vardı, kıtlık vardı. Antep’e alışverişe giderken Fransız kontrol noktasında aranıp geçerdik. Bir seferinde nöbetçi komutan bize jest yapıp, ekmek arasında haşlanmış et dağıtmıştı. Ne yapacağımızı bilmeden elimizde beyaz un ekmeği ve arasında mis kokulu sıcak et haşlama ile ilerledik. Onların bizi görmediği bir noktaya gelince annem; ‘etleri yol kenarına dökün ama ekmekleri yiyebilirsiniz’ demiş. Zira etlerin helal olmadığını düşünüyorduk. Ekmekleri de yemezdik ama çok açtık ve arpa ekmeğinden sonra beyaz un ekmeği çok güzel gelmişti hepimize…”

Adım adım işgal edilmişti şehir ve her köşede, her evin mağarasında örgütlenen bir direniş vardı.

Meşhur Şehit Kamil hadisesi sırasında Fransız askerlerine müdahale eden ve ele geçirdiği tüfek kendisine ganimet olarak hediye edilen Yılankırkan Mustafa’nın oğlu Abdulkadir’in şehit oluncaya kadar kullandığı silahı, henüz direniş başlamadan ele geçirdiği halde, götürüp direniş organizesini de yapan heyete teslim etmesi bunun işaretlerinden biridir.

Sadece Kamil değildir Antep savunmasının çocuk kahramanları; bir çok fedakar ve cefakar çocuk, o günlerde büyük vazifeler icra etmiş ve çoğu da bu yolda canlarını feda etmişlerdi.

İşgalin olduğu bir yerde, sadece erlerin değil eli silah tutan herkesin yapabileceği bir şeyler mutlaka olur. Eli silah tutmayanlar da, elleri neye yeter, güçleri neyi kaldırırsa o kadar direnişe destek verirler.
Cephe gerisinde sağlık hizmetlerinden tutun, silah ve cephane temini ve ulaştırılması gibi, savaşın can damarlarına kan veren büyük ve önemli görevleri, isimleri tarihe geçmeyen ‘küçük’ kahramanlar yerine getirir.

Antep savunması sırasında, cepheye erzak ve cephane taşırken bir değirmende silahsız olarak mahsur kalan ve Fransız birlikleri tarafından kurşuna dizilen 14 çocuğun adları bir kenarda kayıtlı durur. Şüphesiz onlar büyük kahramanların ardındaki küçük dev adamlardır. Onların cephane taşıdığı Şahinbey ve çetesi de zaten son ferdine kadar can verinceye kadar düşmana yol vermemiş yiğitlerdi.

Çocuklar ve yeni yetme gençler için işgal altında yaşamak, başlı başına bir travmadır. Bizim gibi uzun zamandır savaş ve yokluk görmemiş toplumlar için bunu anlamak pek kolay olmaz. Fakat geçmişimizde yaşananları biraz hatırlayınca bugün gerek Filistin gerekse Suriye gibi, acımasız ve dengesiz bir savaşın ve işgalin sürdüğü topraklarda, karşımıza çıkan akıl almaz eylemleri anlamak değil belki ama anlamlandırmak mümkün olabilir.

Bütün değerlerini kaybetmiş, ailesini ve en sevdiklerini kurban vermiş, mukaddes bildiği pek çok şeyi çiğnenirken görmüş bir çocuğun nasıl tepki verebileceğini varsın ruh bilimciler düşünsün. Fakat dünya bu çocuklara ettiklerini çekeceğinden emin olmalıdır. Bunlar sıradan ve uysal vatandaşlar olamayacaklar. En özel eğitimlerden ve terapilerden de geçirilseler, bir yanları hep eksik ve yıkık kalacak.

Bir gün, bir Filistinli çocuğu, elince basit bir bıçakla, tam tesisatlı ve eli tetikte asker grubuna saldırırken gördüğünüzde bunları hatırlayın. Bunlar normal çocuklar değiller ve olamayacaklar. Tıpkı dün bu topraklarda Fransız askerlerinin üstüne taşlarla saldıran bizim dedelerimiz gibi, bunlar da sonunu düşünmüyorlar. Bir hesap ya da planla yapılacak işler değil bunlar, tıpkı Kamil’in annesini müdafaa için süngülerin üstüne atılışı gibi…

Kimsenin bu çocuklar üzerinde bir hesabı olduğunu sanmıyorum, zaten o kadar düşük bir direniş profili direnmeyi de başaramaz. Bir halkın kurtuluş mücadelesi, çocukların omuzlarına, kadınların sırtlarına yüklenemez; yükleniyorsa düşer, yıkılır, kaybedilir.

Uzaktan davulun sesi değildir sadece hoş gelen; bir bombanın, bir savaş uçağının sesi, bir babayı kaybetmenin, annesizliğin acısı, kardeşini kurtarmak için toprağı tırnaklarıyla kazmak zorunda kalmanın çaresizliği ve en sevdiklerinin etlerini taşların arasından toplamanın şoku!

“Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var,
Akıl için son karar; saçlarını yolmak var.” (Necip Fazıl)

09 Mart 2019

Unutkan olduğumuzu da unutuyoruz



İnsan olarak isimlendirilmemize sebep olarak gösterilen açıklamalar arasında aklıma en çok yatanı unutmakla malul oluşumuz olduğundandır, kendim ya da başkaları için unutmayı makul mazeret sayarım.

Unutmanın ne büyük bir nimet olduğunu idrak edebilmek için; bizi darmadağın eden acıları, sevinçten delirten mutlulukları ve sürekli beynimize pompalanan bilgileri unutmama ihtimalinde delireceğimiz gerçeğini hatırlamak yeterli geliyor.

Sürekli bir şeyler öğreniyor, okuyor, konuşuyor ve dinliyoruz. Bütün bunlar beynimize ulaşıyor ve büyük bir kısmını unutuyoruz. Unutmasaydık patlardı herhalde kafamız. Tıpkı sindirim sistemimiz gibi beynimiz de, bilgileri işleyen ve işine yarayacağını umduklarını saklayıp gerisini atan ama pek biyolojik olarak görülmeyen bir usulle çalışıyor.

Kederin de sefanın da unutulması, ruh sağlığımız için gerekliliklerdendir ki; aklını kaybedenlerimiz ya hep güler ya da çok ağlarlar. Akılları başlarındayken, onu taşıran son damlanın keder veya hüzün olduğunu sanmışımdır hep.

Her birimizin kendine özel birer ‘veri tabanı’ var. Kendimizce biçtiğimiz değer sıralamasına göre, bildiklerimizi depoluyoruz. Bilinç altı ya da üstü, neticede bizi biz yapan ve değerlendirmelerimizi, dünyaya bakışımızı, insanlara ve olaylara karşı duruşumuzu belirleyen bu depoda sakladıklarımız.

Unutmak isteyip unutamadıklarımız kadar, unuttuğumuzu bile unuttuğumuz birçok bilgi ve değerlendirme imkanından sıklıkla mahrum kalıyoruz.

Hem dinimiz hem dünyamız için, işlerimizi kolaylaştıracak ve hayatın karmaşık münasebetler ağında çaresiz bir balık gibi hissetmemize engel olacak ve asla unutmamamız gereken gerçeğimiz; insan olduğumuzdur, yani unuttuğumuz…

Keskin yanlarımızı törpüleyecek, tahammül sınırlarımızı genişletecek ama bir o kadar değerli olarak; erdem ve ahlakımızı güzelleştirecek, dünyada ve ahirette değerimizi artıracak işleri/amelleri yapmamızı sağlayacak ‘selim bir kalp’ sahibi olmamız insan olduğumuzu unutmamamızdan besleniyor. Yalnız kendimizin değil tabi; bizi kızdıran, üzen, kıran, sevindiren ve destekleyenlerin de insan olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Unutkanlığın farkında olmadan en çok yaşadığımız şekli; bizim için değerli olan bir bütünün büyüklük ve değerini ondan küçük bir parçaya yükleyerek, kendimizi ve hayatımızı onunla ifade etmektir.

Unuttuğumuz büyük ve asıl bütün yerine, elimizdeki bir küçük parçayla avunmak bize kolay geliyor. Bu da insanlığımızdan elbette. Kolay ve acele elde edileni tercih eder, zor ve uzak olanı unutmayı isteriz; hatta bu zor ve uzak olan çok ama çok daha değerli olsa bile…

Oysa uzun arzu ve emellerimizin bu dünya sınırlarını aşmasından daha akıllıca bir şey yoktur. Sonsuzluğun büyüklüğünü aklında tutmak, kısa günlerin, ayların ve yılların hüzün ve saadetlerini basitleştirebilecek en güzel hatıradır.

Unutmaktan daha kötüsü ve ağırı unutulmak gelir insan oğluna; herhangi birinin değil, unutmasını istemediklerimizin unutmasıdır mesele. Oysa unutmak insanlıktandır. Biz gibi her insanın da unutma gibi bir nimeti vardır.

Tek farkla ki; bizim unutamadıklarımızla başkalarının unutamadıkları her zaman aynı düzlemde kesişmez. Hayat, bir matematik işlemi gibi sabit kuralları ve sonuçları olan bir problem değildir.

Neyse ki unutmak var…

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...