Yol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2020

Yolcu yolunda gerek; buyurun!

 


Bazılarımızın üstünde hep gitmeye hazır bir yolcu hali vardır. Bir ayağı eşikte, gözleri kapıda, kulakları haberde; gitmek için hazırdır kimilerimiz.

Yolculuğa karar verenin hazırlık yapmasından daha normal ne olabilir ki? İşe gitmek için hazırlanmak gibi, yemek için sofraya oturmak gibi, çayını içmek için karıştırmak gibidir bu biraz. Bir hareketin, bir devamlığın, bir duramamanın, mecburi bir gidişin ayak üstü nefeslenişidir belki de bu…

Sorun onlarda değil aslında, asıl sıkıntı; gitmeyi hiç düşünmüyorken, hiçbir hazırlık yapmamışken, apansız kapıya dayanan bir kolluk kuvveti zorlamasıyla gider gibi, gözü ve gönlü ardında kalarak, eli boş ve güçsüz, üstü başı alelade ve düzensiz, saçları bile taranmadan yolu revan olanlardadır.

Hazırlıksız yakalanmak, bir deyimdir ve her zaman geçerli olduğu tek an; ölümdür.

Suçlular ve günahkarlar hazırlıksız yakalanmaz, bilirler elbet bir gün başlarına gelecek olanın geleceğini. Masumlar için kapının beklenmedik bir vakitte çalınması ve beklenmedik bir zanla oradan oraya gitmek zorunda kalmak, gerçekten beklenmedik bir gelişmedir.

Ahirete iman edenlerle iman etmeyenlerin, ahiret konusundaki tek ortak yanı; ikisinin de beklenmedik bir anda bu yola çıkmasıdır belki de. İnkar edenlerin bütün umutlarının söndüğü o an, iman edenlerin bütün umutlarının gerçekleştiği andır.

Hazırlıksız ve habersiz, hatta yolu ve yolculuğu, dahası menzili bile inkar edenlerin, yola çıkmak zorunda kaldıkları andaki halleriyle; bilerek ve isteyerek, bekleyerek ve özleyerek, hazırlanarak ve toparlanarak, yine de apansız çıktıkları yola çıkma anının birbirine benzememesi gerekir.

Birinin düğüne diğerinin cenazeye gidiş, birinin kurtuluşa diğerinin felakete uğramasındaki benzeyiş, birinin yüz aydınlığı diğerinin karanlığı olan kapıdan geçiş, birinin said diğerinin şaki yazgısının büyük harfler ve parlak ışıklar altında, gözden kaçmayan bir tabela gibi dikiliş anı…

Yol hayattır, hayat yol; insan yolcudur, yolcu insan.

Geriye kalanın hepsi, o yolun aksesuarları, süsleri ya da engelleridir. Geriye kalanın hepsi, insanın yoldaşıdır; yol değil, yolcu değil…

Dünya, yol ya da yolcu değildir;

yolda bir durak,

bir nefeslik bir oturak,

bir kavgada sığınak,

bir hengamede barınaktır.

Bir savaşta şehadet,

bir sabırda metanet,

bir barışta mühlet,

bir hikayede ibret,

bir açlıkta nimet,

bir acıda mihnet,

bir zulümde cinnet,

bir tebessümde saadet,

bir işgalde zillet,

bir işte ücret yeridir dünya…

Bir hayatta yaşamak ve ecelde ölmek yeridir dünya.

Yürümek ya da sürünmek, koşmak ya da uçmak bir gidiş şeklidir. Oturmak ise sabır değil, duruştur. Duruş dediysem; bir anlam ve eylemin, bir fikir ya da aksiyonun duruşu değil, öylesine kelimenin basit ve temel anlamıyla, kuru kuruya ve boşu boşuna bir durmak işte.

Hiç değilse kalbinde ve beyninde yolda olmalıdır insan, gitmelidir. Yoksa yolcu sayılmaz. Niyetlenmelidir, hazırlanmalıdır. Yola çıkmayı istemelidir. Hedefe kavuşmayı arzulamalıdır insan.

Hem insan dediğimizi insan yapan şey; ayrıldığına, özlediğine, ait olduğu yere, geldiği mekana, aslına dönme hissidir belki de.

Hepimizin genlerinde, Adem(a) babamızdan kalan bir anavatan hasreti vardır. Vatan hainliğine kimse normal bakmaz, vatanına dönmeyi istemeyene şaşılır, aleyhinde olana kızılır, babasının mirasına sahip çıkmayana ya da boş yere heba edene aptal denir hatta.

 

07 Aralık 2019

İnsan gerçekten basit biri



Neye kulak kesildiysek, bir diğerine sağırız; neye gözümüzü diktiysek, başka şeyleri bulanık görüyoruz; neye bağladıysak gönlümüzü, ondan gayrısına kapıları değil, pencereleri de kapatıyoruz.

Hemen her konuda, önceliklerimize ve menfaatlerimize/faydamıza uygun olanlara takılıp, gerisini biraz hatta tamamen erteleyebiliyoruz.

Sözlerimiz böyle, fiillerimiz böyle, dünyamız böyle, ahiretimiz böyle, akrabalığımız böyle, arkadaşlığımız böyle.

Kapasitemiz bu kadar demek ki; bir nesneye odaklanabiliyoruz, gerisini baştan savma, üstünkörü, dostlar iş başında görsün hesabı yapıp geçiyoruz, çok şey söyler gibi konuşup susuyoruz.

Büyük laflar etmeyi seviyoruz, büyük işler yapıyormuş gibi görünmeyi, çok becerikli zannedilmeyi, çok bilen biri muamelesi görmeyi, beğenilmeyi, övülmeyi, sevilmeyi seviyoruz.

Samimiyetimiz; şehrimizin varoşları kadar bakımsız ve geri, gülümsemelerimiz plastik cerrahlar eliyle onarılmış oyuncaklar kadar başarılı, bakışlarımız atmosferdeki hava boşlukları kadar boş ve türbülans sebebi, hayatlarımız bir Firavun bencilliğinde, Nemrud hırsında, Karun cimriliğinde, Belam yüzsüzlüğünde devam ediyor.

Hepimiz aynı olduğumuzdandır belki de; hiç birimiz sırıtmıyoruz bu ortamda, uyum sağlamak insan cinsinin en iyi becerdiği şeydir, diyoruz.

Yok birbirimizden farkımız, insanız ve pek basitiz. Allah(cc) bizi “adam” yerine koyup dünyayı ayaklarımıza sermiş, biz dünyanın ayaklarına kapanmışız. Gördüğümüz dünyanın kokuşmuş ayaklarına kapanmak, göremediğimiz ahiretin saltanatından sevimli ve kabul edilebilir gelmiş. İnanmış gibi yapıp, yokmuş gibi yaşadığımız ahiret, uzak gelmiş bize, ölüm uzak…

Bu basitlikle yeryüzünde sürdürdüğümüz hayatın 2 metre yeraltında, kemikleri toprağa karışmış geçmişin varlığını unutmak, yaşamışların ve yaşamamış gibi unutulmuşların halinin başımıza geleceğini de önemsememek biz insanlara has bir yetenek.

Doğup büyüdüğüm semtin Düztepe’sinin sadece bundan 100 yıl önce mezarlık olduğunu ve bugün orada yaşayanlardan can verenlerin, başka bir tepe olan Yeşiltepe’ye gömülüyor olmaları gerçeği bana bundan çok değil 100 yıl sonra, yaşadığımızın değil öldüğümüzün bile unutulacak olduğunu söylüyor.

İşte bu basit hikaye, kimseye minnet etmemeyi ve kimseyi minnet altında bırakmamayı gerektirecek kadar.

İşte bu basit insan, çok fazla kendini bir şey zannetmemeyi ve başkalarını da çok fazla bir şey görmemeyi öğrenecek kadar.

İşte bu basit hayat, çok fazla dünyanın gamını çekmemeyi ve çok fazla kimselere gam olmamayı anlatacak kadar.

İşte bu basit dünya, çok fazla takılmaya değmeyecek ve çok fazla sahiplenmeyi kabul etmeyecek kadar.

Rahat olun; hikayenin sonunu hepimiz biliyoruz, bilmez gibi yaşamaya devam edeceğiz, sorun değil insanız, basit bir insan…

27 Temmuz 2019

Göç dünyanın kanunudur


Hayatın sahibi Allah(cc)’in kanunlarını koyduğu bir hayat sürüyoruz. Doğum ve ölüm arasında geçecek sürenin bazı noktalarında irademizle bazı detayları değiştirme hakkımız olsa da, geldik ve gidiyoruz bu dünyadan. Gelip kalan olmadı hiç, olmayacak, olamayacak.

Dünya, konanın göçtüğü, gelenin gittiği bir durak, bir konaklama yerinden ibaret. Bütün süsüne, nimetlerine ve aldatan lezzetlerine rağmen; geçici, bitici, yok olucu bir süreç. Sonunda asıl hayata, buradan sonrasına, ahirine hazırlanılan ve güç toplanılan bir kamp yeri.

Geldik, yedik, içtik, oynadık, eğlendik, ağladık, üzüldük derken; bitiverecek ve hiç yaşanmamış gibi ya da bir gün hatta daha az yaşanmış gibi olacağımız, aslında ahirete nispetle çok ama çok kısa bir devran dünya.

Dünyanın kanunlarındandır, kimse kalıcı olamaz burada; kuşlar göçer, geyikler de, kartallar bile göçer hatta aslanlar da. İnsanlar da göçer, sadece ölüm değildir göç, mekan mekan dolaşır dururuz. Birileri için ekmek kaygısı iken, birileri için ise davet ve tebliğ yoludur göç. Öyle ya; insanlığın yüzakı, alemlere rahmet Rasulullah(sas) de göç etmişti. Bütün peygamberler gibi…

Dünyaya çok alışılmaması bir terbiye metodudur bizim anlayışımızda. Çok bel bağlanmaz dünyaya, çok kalıcı imiş gibi yaşanmaz ama ardından gelecekler de hesap edilir. Nesillere temiz bir dünya bırakılmak istenir; şirkten ve her türlü pislikten arınmış bir dünya bırakmak bir nevi davasıdır erdemli insanların. Şirk, insanlığın fıtrat onurunu çiğneyen her türlü anlayışın en tepesi ve sembol adıdır.

Dünyadan nasibimize düşen mekanları vatan ediniriz, insanız ve buna ihtiyaç duyarız. Korunaklı ve emniyetli bir yerde yaşamak arzumuz, fıtratımızdandır. Ancak bazen işler istediğimiz, beklediğimiz gibi gitmez. Yaşadığımız topraklar bize zindan olur. Gerek coğrafi şartlar, gerekse siyasi sebeplerle ortaya çıkan savaş ve benzeri çekişmeler yaşadığımız yerlerden ayrılmayı, göç etmeyi ve yeni yerleri vatan ve yurt edinmeyi gerektirir.

Dünya tarihi hakkında ortalama bilgisi olan herkes bu gerçeği bilir. Kendi ırkımız bazında bildiğimiz çok daha fazladır. Türklerin Orta Asya steplerinden Anadolu topraklarına göç ettiklerini ilkokul seviyesinde öğrendik hepimiz.

Bu ve benzeri büyük göçler birkaç yılda ya da birkaç nesilde gerçekleşmeyecek kadar büyük ve kapsamlıdır. Yollar boyunca bazı bölgelerde kalanlar olsa da, dönüp dolaşıp büyük çoğunluğu Anadolu’da karar kılmış ya da şartlar bunu gerektirmiştir.

Yakın geçmiş diyebileceğimiz son 2 yüzyılda, devletimizin zayıflaması ve yurt edindiğimiz toprakların şirk ve zulüm ile dolması neticesinde ortaya çıkan zulümlerden kaçan milyonlarca insan, göç ederek Anadolu’ya sığındılar.

Dünya müstekbirlerinin aleme hükümdar olduğu ya da bir başka deyişle eşkıyanın dünyaya hükümdar olduğu bu devirde, insanlık acılardan ve zulümlerden sürekli kaçmaya çalıştı ve hala kaçıyor. Bu dünyayı saran ve sarsan gidişatın bizi etkilememesi düşünülemezdi.

Yakın ya da uzak coğrafyalardan hala pek çok insan göç ediyor. Zaman zaman dünyanın geçiş noktasında oluşumuz sebebiyle gururlanırken, işin bu yönü ile de yüzleşmek durumunda kaldık. Tam da bu göçle yüzleştiğimiz ve bunu bir sorun olarak gördüğümüz anda unutmamamız gereken değişmez gerçek, dünyanın kimseye yar olmadığıdır.

Yaşadığımız topraklar bugün bizim, dün değildiler, yarın kimlerin olacak bilemeyiz. Çok uzun ve meşakkatli bir seferin sonunda, nesiller boyu süren mücadeleler neticesinde konduğumuz, bu topraklar Allah(cc)’in mülküdür ve biz sadece O’nun kiracıları gibiyiz. Dilediği zaman bize kapıyı gösterir. Fert ve toplumların kaderi O’nun elindedir. Ecelin vaktini O bilir ve o vakit geldiğinde ertelenmez.

Endülüs, 800 yıldan fazla bizimdi, artık değil. Sırplar Niş’i istediklerinde; “bari İstanbul’u isteseydiniz” diyecek kadar Niş bizimdi, artık adını bile unuttu nesillerimiz. Örnekleri çoğaltmak tarih bilgimize kalmış ama bu gerçek ortada öylece duruyor.

Yaşadığımız ve vatan edindiğimiz toprakların hakkını vermek durumundayız. Bizden önceki nesiller bu hakkı ödedikleri için biz bugün buralardayız. Bizden sonrakilerin de buralarda yaşamaya devam edebilmesi için ödenmesi gereken bedel bizim vazifemizdir.

Biz her birimiz birer göçmeniz; annelerimizin rahimlerden dünyaya, dünyadan da ahirete devam eden göçümüzün dünya durağındayız. Kimse baki kalmayacak, oyalanıp gideceğiz. Geride kalacak bir güzel hatıradan değerli bir şey bırakmayacağız.

Velhasılı kelam; göç dünyanın kanunudur, göçmenlik insanın kaderi hatta varlığın kaderidir. Baki olan yalnız Allah(cc)’dir…

09 Mayıs 2019

Şehre Ramazan geldi

Hepimizin malumu bir adam vardır Kur’an’da anlatılan; şehre koşarak gelen bir adamın hikayesidir bu. Sevgili bir adamın hikayesidir. Adını işkence ile katledilen adaşı Habib(ra) hakkında Rasulullah(sas)’in buyurduğu “Yasin sahibinin ecrine ulaştı” ölçüsünden biliriz; Habib’tir o da.
Ne yapmıştır ve nasıl yapmıştır ki; kendisinden asırlar sonra gelecek bir başka şehidin ecrini tarif ederken, onun seviyesi kıstas alınmıştır.
Kıssa kısaca şöyle; şehre koşarak gelen bir adam, halkının taşlayarak öldürmek istediği peygamberlerin önüne geçmiş ve onlarla aynı sonu paylaşmıştır. Ayrıntılarını merak edenler Kur’an ayında olmamızın bereketiyle Yasin suresinden okuyabilirler.
Önemli olan o duruştur. Peygamberlerin önüne geçmek ve onların davasına omuz verip, birlikte cennete buyur edilmektir.
O mübarek adamın koşarak gelişi bir misal olmuştur hep; kim, nerede ve ne zaman, Allah(cc) için koştururken canını feda ederse, Yasin sahibinin ecrine denk bir dereceye ulaşması umut edilir.
Koşarak gelmenin bizzat Allah(cc) tarafından övülen bir yanı vardır. Gayretin Allah(cc) yanında bir değeri vardır. Allah(cc) kendi davası için koşuşturanı seçmiş ve Kitab-ı Kerim’inde bize örnek kıssa olarak aktarmıştır.
İşte Ramazan ayı da ayların koşarak geleni gibidir; gelip bize peygamberlerin yolunu hatırlatanı, kendini o yola feda edenidir ayların. Ramazan, zamanın Allah(cc)’in dinine adanan dilimidir.
İnsanlar zamanı içinde yaşanan olaylarla anarlar, bunun tek istisnası Ramazan ayıdır. Ramazan ayı, yaşananların tamamına galebe çalan bir üstünlükle anılır. Gündem ne olursa olsun, gelen Ramazan ayı ise; her şey ve herkes bir kenara çekilmek zorundadır.
Öyledir, zira kaçırıldığında bir yenisi gelene kadar yerine konacak başka bir eş değer vakit yoktur.
Şehirlerimize koşarak gelen bu mübarek ay, her yanımızı sardı hamdolsun. Her şeye ve herkese rağmen; caddelerimizde bile hissedilen bir Ramazan yaşıyoruz. İftar vakitlerinde adeta bütün şehir oruçlu imiş gibi bir sükûnet geliyor şehre ve Ramazan her gün bir kere daha hayatımıza, gündemimize, şehirlerimize ve en önemlisi de gönüllerimize koşarak geliyor.
Hep öyle bir büyük resim merakımız vardır ya, işte o büyük resim budur; hayata hükmeden bir Ramazan ayı yaşıyoruz.
Bu mübarek zaman diliminde esas gündemimiz Kur’an, oruç ve diğer salih amellerdir. Namazdır asıl gündem aynı zamanda, sadakadır, zekattır.
Günlük çekişmelere, politik tartışmalara feda edilemeyecek kadar büyük ve değerli bir zamandayız. Zamanın yani bu ayın kadrini bilenlerin, bu ay içinde Kadir gecesini bulma umudu ve ihtimali çok daha yüksek olacaktır.
Kur’an ile bağını bu ayda güçlendirenlerin, bu Kur’an’ın davasını idraki ve Rasulü(sas) ile irtibatını artıranların Yasin sahibi Habib(ra)’in yoldaşlığına olan arzusu ve derecesine ulaşma umudu artacaktır.
Yasin, Kur’an’ın kalbidir; Ramazan ise zamanın kalbi…

02 Şubat 2019

Trafik aynadır


Meşhur bir söz vardır, ‘yol medeniyettir’ diye. Oysa yolun yapılışı, malzemeleri ya da şekli, ne kadar kaliteli ya da güzel olursa olsun, üzerinde akan trafik vahşi ise medeniyetten değil medeni bir vahşetten söz edebiliriz.

Yine benzer bir kelam-ı kibar vardır; ‘yol bir yere gitmez, o bir duruş şeklidir’ diye. Evet yol bir yere gitmez; durur ve onu kullananlar, yolun medeniyete katkısı olurlar.

Yol, bir şekilde bazı şeyleri gösterir bize. Bu anlamda asfaltın kalitesinden, kaldırımlara kadar; rögar kapaklarının düzgünlüğünden, şerit çizgilerine kadar uzanan bir göstergedir, aynadır.

Yollar medeniyetten çok şehrin idarecilerinin çalışma kalitelerinin ve ileri görüşlü planlamalarının göstergelerindendir. Hep söylerim; herhangi bir şehre ilk kez gittiğinizde yollara, kaldırımlara ve özellikle rögar kapaklarına bakın, o şehirde işlerin nasıl yürüdüğünün en masum şahitleri onlardır.

Çukurlarla dolu yolları, bazısı yüksek bazısı çökük rögarları, kırık-dökük kaldırımları, terkedilmiş orta refüjleri olan bir şehrin, yöneticileri hakkında insanlardan önce konuşan ve şikayet edenleri var demektir. Belki de o yüzdendir, bir yetkili gelmeden önce yolların düzenlenmesi.

Başka işlerin de nasıl yürüdüğünü yine buradan anlayabiliriz. Demek ki, düzeltilmesi gerekenler ancak daha etkili ve yetkili birisi orayı göreceği zaman yapılmaktadır.

Doğru ve net trafik şerit çizgileri olmayan belediyelerin işlerinin de doğru ve net olmadığını çıkarmak kesinlikle altı boş bir hayal değildir.

İdarecileri bize anlatan yollar kadar, insanları bize tarif eden bir önemli şahitte trafiktir.

Kurallara uymak için kamera ya da bir kontrole ihtiyaç duyan bir halk çok şaşırtıcı değildir. İnsan fıtratı gereği kontrol edilmediğinde yoldan çıkmaya meyyaldir zira. Kameraların görmediği noktalarda kural tanımayanları bir şekilde anlamak mümkünse de; diğer insanların haklarını gasp edenlerin izahı yoktur.

En çok rastladığımız örneklerdendir; sıradan bir trafik lambasında herkesin normal şeritlerinde durduğu bir anda, kendini uyanık zanneden biri, en sağda ambulans veya emniyet araçlarının acil geçişlerini kolaylaştırmak amacıyla bırakılan şerit boşluğuna girebilmektedir. Daha da vahimi o boşluğun olmadığı yollarda, şeride yandan burnunu sokarak birilerini rahatsız edip hatta korkutarak öne geçmeye, yol almaya çalışabilmektedir. Oysa bu;bir tür hırsızlık, gasp ya da en hafifinden diğer insanlara hakarettir.

İdarecilerin yolları kurallara uygun inşa etmek ve yine kurallara uyulması için gerekli şerit çizgileri, tabelalar ve ışıklandırma gibi eklemeleri yapmak gibi bir mecburiyetleri olduğu gibi; vatandaşların da bunlara uymak mecburiyetleri vardır.

Tam bu noktada, yol değil onu kullanma şeklimiz medeniyet seviyemizi gösterir demek doğru olacaktır. Öyle ya; en gelişmiş silahlarla en vahşi katliamları işleyenlerin medeni değil aşağılık katiller olduğunu hepimiz biliyoruz. En gelişmiş yollarda, trafik teröristleri pek çok insanın canına mal olan vahşilikler işleyebiliyorlar.

Her yerde ve her zaman, az ya da çok kural tanımayan, kendinin ve başkalarının haklarını bilmeyen insanlar vardır ve olacaktır. Ancak ekseriyetin tavrı, genel durumu hepimiz için daha güzel ve daha yaşanır hale getirebilir.

Hiç unutamadığım bir anımdır; 90’ların sonunda Gaziantep’te ilk kez araç kullanırken, kırmızı ışıkta durunca arkada kopan vaveyla beni çok şaşırtmıştı. Yanımdaki yeğenime, ‘ne oluyor’ diye sorduğumda, cevap oldukça ilginçti. Meğer kırmızı ışıkta durmama kızıyorlarmış.

Bugün gelinen noktada, gerek yol kalitesi, gerekse denetleme mekanizmalarının çalışması ile bazı şeyler normalleşti. En azından kırmızı ışıkta durana korna çalmıyor kimse. Demek ki öğrenebiliyoruz.

Şahsen umutluyum; önümüzdeki nesil daha güzel yollarda ve daha güzel bir trafikte araç kullanacak. Uyum sağlayamayanlar ayıplanacak ve kınanacak. Bizim kültürümüzde ayıp, para cezasından daha etkindir.

Trafikteki tavırlarımız, insan olarak kalitemizi ve şehrimizin medeniyet seviyesini gösteren bir aynadır; lütfen ayıp etmeyelim…

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...