Kur'an Meali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kur'an Meali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2019

Kur’an’ı anlamak ve meal sorunumuz



Çağımız bizden pek çok şeyi aldı. Yediklerimiz, içtiklerimiz ve giydiklerimiz artık pek doğal değil. Bunlar bize çeşitli hastalıklar ve çaresiz zafiyetler olarak döndü, dönüyor. Nesillerimiz ifsat oldu. Genlerimiz bozuldu. Fıtratımızla oynuyorlar ve nihayetinde “Allah’ın yarattığını değiştirmek” istiyorlar.

Bütün dertlerimize deva, hastalarımıza şifa ve evvelimizi ve ahirimizi payidar eden, müstesna kaynağımız, vahyin satırlarla elimize geldiği, her gün dilediğimiz kadar faydalanabildiğimiz, bitmez, tükenmez, kurumaz ve bozulmaz bir delilimiz, kıstasımız, mihenk taşımız var ki, o da Kur’an’dır.
“Allah’ın yarattığını değiştirmek” isteyen şeytan ve avanesinin, Allah’ın indirdiği kelamı Kur’an’ın metnini değiştirme umut ve ihtimali olmadığını -biz ve onlar- çok iyi biliyoruz.

Son yüzyılda yaşadığımız kültürel yıkım sonrasında, anlamakta zorlandığımız hatta çoğumuzun hiç anlamadığı, bir mukaddes metin olarak hayatımızda var olan ama aslında olamayan Kur’an’ı idrak etmek için okuduğumuzu anlamamız gerektiği en basit gerçektir.

Bu sebeple, Kur’an’ı anlamak için ortaya konan her gayret, girişilen her iş hayırdır diyerek, destek olmak ve özellikle temel arapça bilgisinin artık bir zaruret olarak görmek, hiç yanlış olmayacaktır.
Ancak, herkesin Kur’an’ı anlayacak kadar arapça öğrenmesi yakın zamanda gerçekleşmesi muhtemel bir hedef değildir. Bu durumda anlama gayretlerimizin bizi, kendi dilimizdeki tercüme ve tefsirlere yönlendirmesi gayet normaldir.

Kitap’ını anlamayı dert edinen her Müslümanın, kendi imkanları ölçüsünde bir yol araması da kaçınılmaz sonuçtur.

Mesele şu ki; anlamak ve idrak etmek için tuttuğumuz ya da tutacağımız yol, bizi hayra ve hakka götürmelidir. En azından baştan buna emin olmak zorundayız. Aksi halde bal yerken zehirlenmemiz de mümkündür.

Geçmişte ve günümüzde, Kur’an üzerinden sapmalar olmuştur ve olmaya devem ediyor. Belki de tamamen halis niyetlerle insanlar, Kur’an okuyor ama dinlerinden oluyorlar.

Bu durumun tek sebebinin mealler olduğunu söylemek abartılı olursa da; meallerin bu alanda bir kara delik oluşturduğunu söylemek zorundayım.

Tefsir derinliğinden mahrum bir yaklaşımla ama hazırlayanın bilgi ve teviline göre anlamlandırılan mealler, Kur’an’ın metnini birebir karşılayan kalitede dahi olsalar, manayı idrak ve hüküm çıkarma hususunda, hiçbir yetki ve ilim oluşturmazlar.

Kur’an, anlaşılması için indirilmiş ve dil bilgisi sorunu yaşamayan herkesin gayet rahat anlayabileceği bir kitaptır. Bunda asla şüphe yok! Ancak kastedilen manayı idrak ve hüküm çıkarma noktasında, bir yetkinlik ve bir alt yapı istediği de kaçınılmaz ve reddedilemez hakikattir.
Bu altyapı, sadece ilim değil aynı zamanda derin bir ihlas ve hikmetleri kavrama gücü de gerektirir. 

Bu konuda en çok bilinen örnek olarak şu tefsir örneğini aktarmak belki bir fikir verecektir.

Kur’an’ın son nazil olan surelerinden, Nasr Suresi insanlara okunduğunda sahabenin sevinciyle, Ebu Bekir(ra)’ın ağlayışının kaynağı aynı ayetlerdir. Bir kısmının güldüğüne birisi ağlamaktadır. Ne onları güldüren ne de bir kişiyi ağlatan manada ve tefsirde bir yanlışlık yoktur. O bu sureden, Rasulullah(sas)’in ömrünün sonuna gelindiğini anlayacak hikmete sahiptir, diğerlerinin o an idrak edemediği bir hikmettir bu ve bu bir tefsirdir. Mealle asla anlaşılamayacak bir tefsir. İsterseniz bin defa Nasr Suresi’nin mealini okuyun, orada bunu görebilmek için başka bir ilim ve hikmet gerektiği gerçeğini göreceksiniz.

Yüzyıllardır her ilim sahibinin yeniden tefsir etmesiyle tazelik ve hikmetleri bitmeyen Kur’an’ın, başka bir dile aktarılırken kaybolan derinliklerini keşfetmek şarttır. Bunun da mealle olması mümkün değildir.

Sadece mealle yetinmenin bir başka büyük tehlikesi de; yüzeysel tercüme ve anlam sığlığının vahyin büyük ve muhteşem manasını yok etmesidir. Anlamından koparılan, karşılığı meali yazanın seçtiği kelimelerden oluşan “ayetlerin”, gerek gönül dünyamızda gerekse amel hayatımızda bir karşılıkları olmadığı hepimizin bildiği bir gerçekliktir.

Kur’an’ı anlamakta temel olan, vahyin bizzat kendisine nazil olduğu Rasulullah(sas)’in ve O’ndan aldıkları usul ve terbiye ile Kur’an’ı anlayan ve amel eden sahabenin, ardından gelen nesiller boyunca bu temel üzerine bina edilen, hikmet ve hükümleri bilmeden yahut bir kenara koyarak, sadece meale dayanarak yahut bu temelden yoksun bir tefsir uydurarak varılacak yer, hakikat değil sapkınlık olacaktır.

Bir diğer tehlike olarak; Kur’an’ın bütünlüğünden mahrum olarak herhangi bir ayetin mealini okuduğumuzda, kendimizce anladığımızı sandığımız şeyin, Allah(cc)’in maksadı olduğunu zannetmek büyük bir gaflet olur. Her ayet, kendi başına, anlaşılabilir özel bir mana ihtiva ettiği gibi, sureler kendi içinde, surelerin içindeki bölümler kendi arasında, bazı surelerin oluşturduğu bütünlük toplamında ve nihayetinde Kur’an’ın tamamının sünnetle şekle bürünen, bir mana olarak anlaşılmasının zaruret olduğunu asla unutmamak gerekiyor.

Kur’an’ın anlaşılmasında en değerli bilgi şüphesiz “esbab-ı nüzul” olarak ıstılahımızda kayıtlara geçen ayetlerin iniş sebebidir. İşte bahsettiğim şey, bizzat bu sebepleri yaşayan, ayetler kendileri üstüne inen mübarek neslin idrakinden mahrum ve uzak bir anlam çıkartma gayreti temelsiz bina gibidir ve bir nisyan, bir tuğyan yahut bir şeytani iğva ile yerle bir olabilir.

Sadece ayetlerin çeşitleri hakkında bile yeterli bilgiye sahip olmayan bazılarımızın, Kur’an’ı anlama iddiası gerçekten çok büyük bir cürettir. Bunların varlığını bilmek ve haklarında yeterli ilme sahip olmamak, kendini bilen her Müslümana yeterli bir işarettir.

Her şeye rağmen, Kur’an’ı anlama gayreti saygı duyulacak bir derttir. Meramım derdin dermanını doğru yerde ve doğru şekilde arama zaruretini hatırlatmaktan ibarettir. Öyle ya; bünyemizde bir ağrı olduğunda, hangi hastaneye veya doktora gideceğimizi çok iyi araştırırız. Ne kendimiz teşhis ve tedaviye kalkışır ne de kendimizi ameliyat ederiz. Bunu deneyenler intihar etmiş olurlar. İntihar eden ise, dünyasını da ahiretini yıkar!

13 Haziran 2017

Kur’an’ı anlamak

Kur’an’dan bir ayet ile söze başlamak ilk bakışta hep güzeldir. Ya söyleyeceklerimizin kaynağıdır bu ayet ya da sözümüzü denetlememizi sağlayan mihenk taşı! Sözlerimizi ayetlerle süslemek cümlelerimizin kıymetini artırır, dinleyenlerin dikkatini çeker. Hatta tesirini bile artırabilir...

Lakin kendi hikayemizin arasına sıkıştırdığımız ayetlerin mutlak hakikat olduğunu unutmaya başladığımızda hem sözlerimiz zıvanadan çıkar, hem de o ayet ya da ayetler bizim sözlerimizi desteklemek için kullandığımız sıradan cümlelere dönüşür. Rabbi`nin sözünü kullanılır duruma düşüren kul ne kadar acınacak durumdadır.
Konuşur, konuşuruz ve sonunda bak zaten Kur’an’da şöyle buyurulur diyerek anlattıklarımızı Kitab-ı Kerim’e de tasdik ettiririz. Peki bu iş bu kadar kolay mıdır? Yani kendi doğrularımızı Kitab’ın ayetleri ile pazarlamak normal midir? Aynı ayetin değişik meşreplerden müslümanların dillerinde birbirine kurşun misali ateşlendiği günümüzde herhalde bu konuyu yazıyor olmak mı anormaldir? Yani bu Kur’an-ı dileyen dilediği gibi anlar ve dilediği yerde dilediği gibi kullanabilir mi? Yahut yüzyılardır süregelen ve bir ilim dalı olarak ortaya çıkan tefsir, bugünün müslümanı için ne ifade etmektedir? Müfessir yani tefsir işini yapan kişi; hangi ilmi kariyere sahip olmak zorundadır?

Hayatı boyunca hiçbir tefsiri baştan sona okuyamamış bir kişinin, sadece bir ayetin mealini okuyarak, ayeti anladığını iddia etmesi hatta daha da ileri giderek başkalarının yanlış anladığını varsayması ne ile açıklanabilir. Dinin maksattan ziyade boş vakitlerin anlamlı bir şekilde doldurulmasını sağlayan bir hobiye dönüşmesi büyük bir felaket değil midir?

Kimlerin Kur’an ve ayetleri hakkında konuşma yetkileri olduğunu ayrıntıları ile anlatmak başlıbaşına bir ilim dalı (Tefsir Usulü) olmuşken, bizim de aynı hataya düşerek bir yazıda bu konuyu altından girip üstünden çıkabileceğimizi kimse beklemesin. Maksat zihinlerde sorular oluşmasını sağlamak ve bu soruların kişileri merak ile öğrenmeye yöneltmesini temin etmekten ibarettir.

Bu girişten sonra, hep birlikte şu ayeti okuyalım:

Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Onun başında gayet katı, şiddetli, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyi yapan melekler vardır. (Tahrim suresi – ayet 6)

Şimdi buyrun bu ayetle ilgili söz söylemek isteyenlere sorularımızı sıralayalım:

1.       Bu ayetin sebeb-i nüzulu nedir? (Sebeb-i nüzul kelimesini anlamayan ya da bu ayetin sebeb-i nüzulunu bilmeyenlerin konuşma hakkı kalmadı.)

2.       Ayetin ilk kelimesi olan ‘ey’ ne demektir? Neden orjinal metinde ‘ya eyyu he’ olan bu tabir sadece ‘ey’ olarak tercüme edilmiştir?

3.       Kelimelere devam edelim: ‘iman edenler’ kimlerdir; vasıfları, cinsiyetleri, yaşları başta olmak üzere kimler bu sınıfa dahildirler? Kelime müzekkerdir, acaba müennesler bu hitaba muhatab değil midir?

4.       Ayetin metninde ‘nefs’ olarak kullanılan ve türcümede ‘kendinizi’ diye aktarılan nefs ne demektir? Bu kelimeden maksat nadir?

5.       Yine ayetin orjinal metninde ‘ehl’ olarak geçen ve çoğunlukla ailenizi diye tercüme edilen bu kelimenin manalarına neler ve kimler dahildir.

6.       Nefs ve ehl kelimelerinin arasında bulunan ‘ve’ ne işe yarar?

7.       (Biraz hızlandıralım.) Yakıt, bizim bildiğimiz manada mıdır? Cehennemin yakıtı bitince o da söner mi? Peki taşlar nasıl yanar?

8.       Melekleri biz latif ve kibar yaratıklar olarak tanımıştık, bu katı ve şiddetli melekler de nasıl oluyor?

9.       Ve en başta soracağımız en önemli soru; nasıl koruyacağız kendimizi ve ehlimizi? Ateş yakar, ondan korunmak mümkün müdür? Cehennemi maşa ile kenara mı çekeceğiz? Yahut bir kova su alıp söndürecek miyiz, bize sıra geldiğinde…

10.   Ve on numaralık soru: Bu ayeti, Rasul-u Ekrem (s.a.v.) ve ashabı (r.anhum) nasıl anlamışlardır?

Bu sorular hiçbir ön hazırlık olmadan sadece ayetin mealine bakıldığında hemen herkesin aklına gelebilecek sorular aslında. Vurgulamak istediğimiz bu ve diğer bütün ayetleri okuyup da bu ayetler üzerinden ahkam kesmeden önce birtakım ilimlerin tahsil edilmiş olmasının şart olduğudur.

Birtakım konularda herbirimizin farklı düşünme ve konuşma haklarımız elbette ki vardır. Bu fikirlerimizi savunma hakkımız da doğal olarak vardır. Ancak hiçbirimizin işimize gelen noktalarda, işimize gelen ayetleri, işimize geldiği gibi anlayarak, işimize geldiği gibi anlatma selahiyetimiz yoktur ve Kur’an indiğinden bu yana da hiçkimsenin olmamıştır zaten!

Efendiler, bu Kitab; Allah’ın kelamıdır, size ya da bize hediye edilmiş bir boyama ya da masal kitabı değil! Bu Kitab’ı eğmek, bükmek onu yakmaktan daha büyük bir vebaldir.

Kur’an’a hürmet, onu süslemek ya da süslü muhafazalarda saklamakla olsaydı bütün mücellidler evliya olurdu herhalde.

Biz daha Kur’an’ın ilk suresinde hem de günde onlarca defa okuduğumuz Fatiha suresinde, dalalete düşen Hristiyanlar’a ve ğadaba uğrayan Yahudiler’e benzememeyi istemiyor muyuz? Nedir peki onların en önemli ortak özellikleri? Kitablarını keyiflerine uydurmaları değil mi?

Öyleyse, bizim Kur’an hakkında konuşurken veya konuşanları dinlerken ya da ayetleri sözlerimizin arasında okurken göstereceğimiz hassasiyet; imanımızın ve ilmimizin göstergesi olacaktır. Biz kendi Kitab’ımıza hakkıyla saygı gösterir ve hakkıyla anlamaya çalışırsak, O’na inanmayanların tavırları da bambaşka olacaktır. Çocuklarımızın Kur’an okumayı öğrenmesine gösterdiğimiz duyarlılığı, kendimiz için de bir adım öteye götürür ve anlama noktasında gayret sarfedersek, emin olalım hem Kur’an’a bakışımız değişecek hem de hayatımız.

Kur’an ayımız bereketlerle devam eylesin!

05 Temmuz 2015

Fakirlik Vakıa'sı

Abdullah b. Mesud(ra)'u, ölüm hastalığında ziyâret eden Osman(r.a): "Sana bir bağışta bulunulmasını emredeyim mi?" dedi. Abdullah, buna ihtiyacı olmadığını söyledi. Osman; "Senden sonra kızlarına kalır" dedi. O zaman Abdullah onu su cevabı verdi: "Sen kızlarımdan korkma. Ben onlara Vakıa suresini okumalarını emrettim." Peygamber(s.a.s)'in söyle dedigini işitmiştim:
"Her kim her gece Vâkıa suresini okursa, ona fakirlik dokunmaz."
(İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, IV, 282)

Bu rivayetin benzerleri farklı varyasyonlarla bazı kitaplarda daha yer almakla birlikte hadis ulemasınca sure ve ayetlerin faziletleri ile ilgili tüm hadislerin zayıflığı tespit edilmiş olup bu hadisin de sahih olmadığı beyan edilmiştir. Ancak konunun bu kısmını ehline havale edip bu rivayet üzerine bina edilen ve çoğunlukla Kur'an-ı anlamaktan uzak yeni devir yurdum müslümanları arasında yayılan, fakirlik görmemek maksadıyla Vakıa okumak adeti üzerine birkaç kelam edelim.

Bu rivayetler üzerine yaygınlaşan ve sırf fakirlikten kurtulmak yahut fakirliğe düşmemek için Vakıa suresi okuyan ve bunu ilan eden hatta tavsiye eden birçok müslümana rastlıyoruz. Şüphesiz herşey gibi duaların en güzelleri de Kitabullah'tadır. Ancak Vakıa suresi incelendiğinde içeriğinde herhangi bir dua ayeti bulunmadığı dahası fakirlik yahut rızık genişliği ile ilgili bir konunun da anlatılmadığı görülecektir.

Sure ismini veren kelime olarak Vakıa yani bir olaydan bahseder ki bundan maksadın kıyamet olduğu açıktır. Giriş kısmında bu Vakıa'nın şiddeti sonucu dünyada yaşanacak değişikliklerden bahsedildikten sonra insanların oluşturacağı sınıflar anlatılır. Ve devamında bu sınıfların ahirette görecekleri muamele ve elde edecekleri nimet ve cezalarla sure devam eder. Öldükten sonra dirilmenin anlatıldığı kısmın devamında ise Allah(cc)'in yaratmasına muhteşem örnekler verilerek imanlarımız tahkim edilir. Son kısımda ise ölüm anı ve devamında yaşanacaklar anlatılır. Cennet ve cehennem ehli kısa ama çok ağır ve şiddetli ifadelerle müjdelenir ve korkutulur. Tesbihat ile sure sona erer.

Bu bir paragrafta özetlemeye çalıştığım içeriği mutlaka ama mutlaka mealden ve tefsirden okumak gerekir ki sure doğru anlaşılsın ve hikmetlerinden faydalanılsın.

Şimdi gerek bu mana ve gerekse sahabenin bu sure ile ilgili söylediklerini yanyana getirdiğimizde karşımıza bir rızık duası yahut fakirlikten kurtulmak için okunacak bir dua çıkmadığı farkedilecektir.

Öncelikle fakirlik anlayışımızı kısaca mukayese edelim; sahabeye göre bir günlük yiyeceği yahut rızkı olan fakir olduğunu düşünmez ve günlar veya aylar sonrasının geçimini düşünmek ise 'tuli emel' sayılırdı. Yukarıda kendisinden Vakıa suresiyle ilgili sözler rivayet edilen Abdullah bin Mesud(ra) da Ebu Zer(ra) de zengin değillerdi, hatta bizim bakışımızla fakir idiler. Ki Osman(ra)'ın birşeyler vermeyi teklif etmesi de bunun delilidir. Ebu Zer(ra), çölde yalnız olarak vefat ederken o da çocuklarına Vakıa suresini öğrettiğini söylerken bizim kasdettiğimiz bir fakirlik ve zenginlikten bahsetmiyordu.

Daha basit söylersek; Vakıa suresi onu insanlar içinde ilk öğrenen, en iyi anlayan ve en güzel yaşayan sahabenin fakirliğini gidermesine vesile olmamıştı. Şüphesiz Kur'an okuyuşunu Nebi(sas)'in de çok beğendiği Abdullah bin Mesud(ra) da Vakıa suresi çokça okumuştu ama bizim kurtulmak için Vakıa suresi okuduğumuz fakirlikten kurtulmadan vefat etmişti.

Şimdi biz hangi özellik ve güzelliğimizle sahabenin elde edemediği bir hayrı Kur'an-dan elde edebileceğiz sorusu ortada dursun!..

Sahabe için fakirlikten kurtulmak Kur'an bilmekti zira... Zaten pek çoğumuzun bildiği 'içinde Kur'an okunmayan ev harabedir' hadisinin kasdettiği haraplıkta duvarlarının yıkılması ya da boyalarının dökülmesi değil.

Vakıa'nın asıl anlattığı idrak edildiğinde ise zaten fakirlik ve zenginlik anlayışlarımız değişecek ve Vakıa okuduğumuzda dünyalık isteyecek halimiz ve mecalimiz kalmayacaktır.

Bütün bunlardan sonra unutulmamalıdır ki; fakirlikten kurtulmak için dua etmek elbette gerekli ve caizdir. Kur'an-dan bir ayet ya da sureyi bu maksatla okuyan birisinin niyet ve duasına icabet edecek olan Rahman olan Allah'tır. O dilerse hiç ilgisiz bir dua sebebiyle de sadece niyeti için bir kuluna lütfeder.

Öyleyse fakirlikten kurtulmak için Vakıa okuyan ve okunması gerektiğini düşünen kardeşlerimize teklifim mutlaka bu surenin meal ve/veya tefsirini de mutlaka okumaları ve okutmalarıdır.

Şimdi buyrun birlikte okuyalım Vakıa suresini:

1 - Olacak vak'a olduğu zaman

2 - Onun oluşunu yalanlayacak kimse yoktur.

3 - O, alçaltıcıdır, yükselticidir.

4 - Yer şiddetle sarsıldığı

5 - Dağlar serpildikçe serpildiği

6 - Dağılıp toz duman haline geldiği

7 - Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman

8 - Sağın adamları (var ya) ne mutludurlar onlar!

9 - Solun adamları ise ne uğursuzdurlar onlar!

10 - Önde olanlar (var ya), onlar öncüdürler.

11 - İşte o yaklaştırılanlar,

12 - Nimet cennetlerindedirler.

13 - Çoğu önceki ümmetlerden,

14 - Birazı da sonrakilerden.

15 - (Onlar) cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.

16 - Karşılıklı olarak onların üzerinde yaslanırlar.

17 - Çevrelerinde, ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dolaşırlar.

18 - Kaynağından doldurulmuş, testiler, ibrikler ve kadehlerle.

19 - Ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.

20 - Beğendikleri meyvalar,

21 - Canlarının çektiği kuş etleri,

22 - İri gözlü hûriler,

23 - Saklı inciler gibi,

24 - Yaptıklarına karşılık olarak verilir.

25 - Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler.

26 - Duydukları söz, yalnız "selam", "selam" dır.

27 - Sağın adamları, nedir o sağın adamları!

28 - Dalbastı kirazlar,

29 - Meyva dizili muzlar,

30 - Uzamış gölgeler,

31 - Fışkıran sular.

32 - Pek çok meyva arasında,

33 - Tükenmeyen ve yasaklanmayan

34 - Ve yükseltilmiş döşekler üstündedirler.

35 - Biz kadınları yeniden inşa ettik (yarattık).

36 - Onları bâkireler yaptık.

37 - Hep yaşıt sevgililer,

38 - Sağın adamları içindir.

39 - Bir çoğu öncekilerdendir.

40 - Bir çoğu da sonrakilerdendir.

41 - Solun adamları, nedir o solcular!

42 - İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar şu içinde,

43 - Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.

44 - Ki ne serindir, ne de faydalı.

45 - Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefâhete dalmışlardı.

46 - Büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı.

47 - Ve diyorlardı ki: "Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?"

48 - "Önceki atalarımızda mı?"

49 - De ki: "Öncekiler ve sonrakiler"

50 - "Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır."

51 - Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar!

52 - Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.

53 - Karınlarınızı hep onunla dolduracaksınız.

54 - Üstüne de kaynar su içeceksiniz.

55 - Susuzluk illetine tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.

56 - İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur.

57 - Biz sizi yarattık; tasdik etmeniz gerekmez mi?

58 - Attığınız meniyi gördünüz mü?

59 - Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?

60 - Aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmez.

61 - Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar var edelim diye (böyle yapıyoruz).

62 - Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

63 - Ektiğinizi gördünüz mü?

64 - Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

65 - Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık. Hayret eder dururdunuz.

66 - "Doğrusu borç altına girdik."

67 - "Doğrusu, biz yoksul bırakıldık" (derdiniz).

68 - İçtiğiniz suya baktınız mı?

69 - Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

70 - Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretseniz ya!

71 - Bir de o çaktığınız ateşi gördünüz mü?

72 - Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

73 - Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık.

74 - Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.

75 - Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim.

76 - Bilirseniz bu büyük bir yemindir.

77 - O, elbette şerefli bir Kur'ân'dır.

78 - Korunmuş bir kitaptadır.

79 - Ona temizlenenlerden başkası el süremez.

80 - (O), âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.

81 - Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?

82 - Rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?

83 - Can boğaza dayandığı zaman

84 - Ki o zaman siz (ölmek üzere olana) bakar durursunuz.

85 - Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.

86 - Eğer cezalandırılmayacak iseniz,

87 - Onu geri çevirsenize; şayet iddianızda doğru iseniz.

88 - Fakat ölen kişiye gelince, eğer o rahmete yaklaştırılanlardan ise,

89 - Ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.

90 - Eğer O, sağın adamlarından ise,

91 - "(Ey sağcı), sana sağcılardan selam!"

92 - Ama yalanlayıcı sapıklardan ise;

93 - İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.

94 - Ve cehenneme atılma vardır.

95 - Kesin gerçek budur işte.

96 - Öyle ise Rabbini o büyük ismiyle tesbih et.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali

23 Ocak 2014

100 - Adiyat

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا


1. Soluk soluğa koşanlara andolsun,

فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا


2.  Ateş çıkaranlara,

فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا


3. Sabah vakti baskın yapanlara,

فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا


4. Tozu dumana katanlara,

فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا


5. Onunla bir topluluğun tam ortasına dalanlara ki,

إِنَّ الْإِنسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ


6. Muhakkak insan Rabbine karşı çok nankördür.

وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ


7. Ve muhakkako da buna şahittir.

وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ


8. Muhakkak ki onun mal sevgisi de pek şiddetlidir.

أَفَلَا يَعْلَمُ إِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ


9. Bilmez mi ki, kabirlerde olanlar dışarı çıkarıldığında,

وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِ


10. Gönüllerdekiler ortaya konduğu zaman,

إِنَّ رَبَّهُم بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَّخَبِيرٌ


11. Muhakak işte o gün Rableri onlardan haberdardır.

07 Ocak 2014

101 - Karia

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


الْقَارِعَةُ


1. Korkunç felaket!

مَا الْقَارِعَةُ


2. Nedir korkunç felaket?

وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْقَارِعَةُ


3. Sen o korkunç felaketin ne olduğunu bilir misin?

يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ


4. O gün insanlar yayılmış pervaneler gibi olurlar.

وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفُوشِ


5. Ve dağlar da atılmış renkli yün gibi olur.

فَأَمَّا مَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ


6. Artık kimin tartıları ağır gelirse,

فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَّاضِيَةٍ


7. İşte o razı olacağı bir hayat içindedir.

وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ


8. Kimin de tartıları hafif gelirse,

فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ


9. Onun da anası 'haviye'dir.

وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ


10. Sen onun ne olduğunu bilir misin?

نَارٌ حَامِيَةٌ


11. Kızgın bir ateştir.

102- Tekasur

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ


1. Çoklukla övünmek sizi oyaladı,

حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ


2. Öyle ki kabirleri bile ziyaret ettiniz.

كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ


3. Hayır. yakında bileceksiniz.

ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ


4. Sonra yine hayır. yakında bileceksiniz.

كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ


5. Hayır; eğer siz kesin bir bilgiyle bilmiş olsaydınız.

لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ


6. Kesinlikle o çılgın ateşi göreceksiniz.

ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ


7. Sonra onu kesin bir görüşle göreceksiniz.

ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ


8. Sonra o gün nimetten kesinlikle sorguya çekileceksiniz.

103 - Asr

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


وَالْعَصْرِ


1. Asra yemin olsun ki,

إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ


2. Muhakkak insan ziyan içindedir.

إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ


3. Ancak iman edip salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesna.

104 - Humeze

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


وَيْلٌ لِّكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ


1. Arkadan çekiştiren, kaş göz hareketleri yaparak alay eden her kişinin vay haline!

الَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ


2. O mal biriktirdi ve onu sayıp durdu.

يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ


3. Malının kendisini ölümsüz kılacağını hesaplar.

كَلَّا لَيُنبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ


4. Hayır. kesinlikle o Hutame'ye atılacaktır.

وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ


5. Sen Hutame'nin ne olduğunu bilir misin?

نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ


6. Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir.

الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ


7. O gönüllere kadar işler.

إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّؤْصَدَةٌ


8. O, onların üzerine kilitlenecektir,

فِي عَمَدٍ مُّمَدَّدَةٍ


9. Uzatılmış sütunlarda.

 

13 Ekim 2013

105 - Fil

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحَابِ الْفِيلِ


1. Rabbinin Fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?

أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ


2. Onların planlarını boşa çıkarmadı mı?

وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا أَبَابِيلَ


3. Onların üzerine ebabil kuşlarını gönderdi.

تَرْمِيهِم بِحِجَارَةٍ مِّن سِجِّيلٍ


4. Onlar onların üzerine pişirilmiş balçıktan taşlar atıyorlardı.

فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَّأْكُولٍ


5. Sonuçta onları yenik ekin yaprağı gibi yaptı.

106 - Kureyş

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


لِإِيلَافِ قُرَيْشٍ


1. Kureyş'in uzlaşıp anlaşması için,

إِيلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَاء وَالصَّيْفِ


2. Yaz ve kış yolculuklarında uzlaşıp anlaşması için.

فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ


3. Şu evin Rabbine ibadet etsinler,

الَّذِي أَطْعَمَهُم مِّن جُوعٍ وَآمَنَهُم مِّنْ خَوْفٍ


4. Ki o kendilerini açlıktan doyurmuş ve onları korkudan güvene kavuşturmuştur.

23 Eylül 2013

107 - Maun

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


أَرَأَيْتَ الَّذِي يُكَذِّبُ بِالدِّينِ


1. Dini yalanlayanı gördün mü?

فَذَلِكَ الَّذِي يَدُعُّ الْيَتِيمَ


2. İşte o yetimi iter kakar.

وَلَا يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ


3. Yoksulu doyurmaya teşvik etmez.

فَوَيْلٌ لِّلْمُصَلِّينَ


4. Yazıklar olsun o namaz kılanlara,

الَّذِينَ هُمْ عَن صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ


5. Ki onlar namazlarından habersizdirler,

الَّذِينَ هُمْ يُرَاؤُونَ


6. Onlar gösteriş yaparlar,

وَيَمْنَعُونَ الْمَاعُونَ


7. Ve yardımı da engellerler.

108 - Kevser

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ


1. Muhakkak ki Biz, sana Kevser'i verdik.

Kevser, çok hayırlar manasında tefsir edilmiş ve cennetteki bir ırmak olduğu da rivayet edilmiştir. Ancak surenin neslin devamı ile ilgili son ayetinden mülhem olarak Kevser'in Hz. Fatıma(ra) olduğu da ortaya çıkar. Zira onun nesli Peygamber(sav)'in soyunun kesilmemesi ile devam eden bir nehir gibi süregelmiştir.

Allah(cc) hikmetini mutlak olarak onun bildiği bir sebeple Adem(as)'dan beri devam eden peygamber neslinin erkeklerini onunla bitirmiş ve kızından soyunu devam ettirmiştir ki halen genel-geçer bir adet olarak neslin erkekten devam ettiği kabul edilir ve hatta en çağdaş toplumlarda bile çocuklar babaların soyadını alırlar. Halbuki insanların en değerlisinin nesli kızından devam etmekte ve halen tanınıp bilinmektedir. İşte bu Kevser'dir.

Ümmeti için ise Kevser elbette farklı nimetler ve şekillerle lutfedilecektir. Marifet odur ki, herkes kendi Kevser'ini bilip şükrünü eda edebilsin.

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ


2. O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.

إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ


3. Doğrusu asıl sonu kesik olan, sana kin besleyendir.

Mal ve çocukların çokluğuyla övünmeyi bir şiar olarak ortaya cahili müşrik kültüre bu kısacık surede toplam 4 kelimeyle indirilmiş en büyük darbe bu ayettir. Kevser'i elde eden ve Rabb'i için namaz kılıp kurban kesenlerin nesli tükenmeyecektir. İman edenlerin gönüllerine ferahlık, kafirlere öfke olacak bu ayetler kıyamete kadar sürecek bir davanın da ilanıdır.

109 - Kafirun

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ


1. De ki: Ey kafirler,

لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ


2. Ben sizin kulluk ettiğinize kulluk etmem.

وَلَا أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ


3. Siz de benim kulluk ettiğime kulluk etmezsiniz.

وَلَا أَنَا عَابِدٌ مَّا عَبَدتُّمْ


4. Ve ben sizin kulluk ettiğinize kulluk edecek değilim.

وَلَا أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ


5. Siz de benim kulluk ettiğime kulluk etmezsiniz.

لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ


6. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.

27 Haziran 2013

110 - Nasr

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


 

إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ


1. Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman,

وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا


2. İnsanların gruplar halinde Allah'ın dinine girdiklerini görürsün.

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا


3. Rabb'ini hamd ile tesbih et ve ona istiğfar et; O tevbeleri kabul edendir.

111 - Mesed

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


 

 تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ


1. Ebu Leheb'in elleri kurusun, kurudu da.

مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ


2. Malı ve yaptıkları ona fayda sağlamadı.

سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ


3. Alevli bir ateşe atılacak

وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ


4. Ve odun taşıyan karısı da

فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِّن مَّسَدٍ


5. Liflerden örülmüş ipi boynunda

26 Haziran 2013

112 - İhlas

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


 

قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ


1. De ki, O Allah Ahad'dır.

Varlığı, birliği, sıfatları ve fiilleri ile tektir.

اللَّهُ الصَّمَدُ


2. Allah, Samed'dir.

Samed, herşeyin ve herkesin kendisine muhtaç olduğu ve O'nun kimseye ve hiç birşeye muhtaç olmadığı manasındadır.

لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ


3. Doğurmadı ve doğurullmadı.

وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ


4. O'nun hiçbir dengi yoktur.

 

113 - Felak

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


 

 قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ


1. De ki, felakın Rabb'ine sağınırım,

Felak, karanlığı yokeden nur, sabah aydınlığı..

مِن شَرِّ مَا خَلَقَ


2. Yarattıklarının şerrinden,

وَمِن شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ


3. Çöktüğü zaman karanlığın şerrinden,

وَمِن شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ


4. Düğümlere üfleyenlerin şerrinden,

وَمِن شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ


5. Kıskandığı zaman hasedçinin şerrinden..

114 - Nas

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


 

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ


1. De ki, insanların Rabb'ine sığınırım,

مَلِكِ النَّاسِ


2. İnsanların Melik'ine,

إِلَهِ النَّاسِ


3. İnsanların İlah'ına,

مِن شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ


4. Sinsi vesvesenin şerrinden,

الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ


5. O, insanların gönüllerindeki vesvesedir,

مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ


6. Cinlerden ve insanlardan...

25 Nisan 2013

49 - Hucurat

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ


1. Ey iman edenler, Allah'ın ve Peygamber'inin önüne geçmeyin ve Allah'tan takva edin. Şüphesiz Allah semi'dir, alimdir.

Takva için en güzel tarif muhakkak ki Allah'ın Rasulü (sav) tarafından yapılan tariftir. 'Dikenli bir yolda yürümek'tir. Çıplak ayakları dikenlerden sakınır gibi haramlardan korunmaya çalışmak ve bunu Allah'ın rıza ve muhabbetini kaybetme korkusuyla yapmaktır.

Semi' yani işitmek sıfatı olan, herşeyi mutlaka işitendir. Alim ise bilginin kaynaklığı ve mutlak bilginin sahibi manasındadır ki 'i' harfinin uzatmasıyla söylenmelidir. 'A' harfi uzatılarak söylenmesi insanlar için uygundur. Zira o halde ilmini başkasından almış olan, ya da öğrenilmiş olanları bilen demek olur ki Zat-ı Zu'l Celal için 'öğrenmek' tabirini kullanmak imana muhaliftir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ


2. Ey iman edenler, seslerinizi Peygamber'in sesinin üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi ona da bağırmayın. Yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider.

Bu O'nun devrinde yaşayanlar için fi'li bir durumu ifade ederse de O'nun hükmüne/sözüne muhalif olmamak manasında da anlaşılmalıdır. Birbirinizin sözleri hakkında konuştuğunuz gibi O'nun sözleri hakkında konuşmayın. Sadece bir sosyal adab öğretisi değil bir akidevi duruştur bu. Amelleri boşa götürecek kadar tehlikeli bir hal!

إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ


3. Muhakkak ki, Allah'ın Rasul'ünün yanında seslerini kısanlar var ya; Allah onların kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlar için bağışlama ve büyük ecir vardır.

Yani Allah'ın Rasul'ünün hükmü karşısında boyun eğerek teslim olanlar, itirazı kalblerinden bile geçirmeyenler takva için güçlendirilmiştir, yahut kalbleri takva imtihanını kazanmıştır. 

إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِن وَرَاء الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ


4. Şüphesiz seni odaların arkasından çağıranların çoğu akıl etmeyenlerdir.

Odaların arkalarından, ya da çağların ötelerinden.. Tüm zamanlarda ve tüm mekanlarda geçerli yegane hikmetin Rasulü'nün hükmüne muhalefet edenler ahmaklardır.

وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ


5. Eğer onlar sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Allah ğafurdur, rahimdir.

Senin onlar için çıkardığın hükme sabırla teslim olsaydılar bu onlar için daha hayırlı olurdu. Allah mağfiret yani günahları ecre dönüştüren ve rahim olan yani ahirette rahmeti yalnız mü'minler için olandır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن جَاءكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَن تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ


6. Ey iman edenler, eğer bir fasık size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.

Fasık, itikat yahut amelde Allah'ın sınırlarını çiğnemiş olanlar için kullanılan Kur'an kavramıdır. Istılahımızda daha çok amellerinde bir farzı terketmeyi yahut bir haramı işlemeyi adet haline getiren kişilere fasık denilmiştir.

Bu tariften yola çıkarak Allah'a verdiği iman ve salih amel ahdini bozmayı adet haline getiren birisinin bize doğru veya sahih bir haberle geleceğine güvenemeyiz ki ayet bunu emretmekle zaten akli gerekçeye ihtiyaç olmaksızın fasıkların haberlerine itimat edilmemesi gerektiğini tenbih etmektedir.

وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِّنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُوْلَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ


7. Ve bilin ki Allah'ın Rasulü içinizdedir. Eğer o birçok işte size uysaydı muhakkak sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsledi ve inkarı, fıskı ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte onlar doğru yolda olanlardır.

Allah'ın Rasulü içinizdedir, yani gönlünüzde bulunan iman ile yüreklerinizdedir. Kitap ve hikmeti yani Kur'an ve sünneti ile aranızdadır. Kardeşlik hukukunu tayin eden risaletiyle aranızdadır. Bir bakıma aranızdaki bağdır. Aranızda yürüyen, konuşan velhasıl yaşayan Kur'an'dır.

Allah'ın Rasulü'nün tebliğ ve hükümlerinin çoğu sizin hoşunuza gitmeyebilir, nefsinize ağır gelebilir. Bunları sizin hoşlanacağınız şekle büründürmek gibi bir durum sözkonusu olmayacaktır. Ancak Allah, size iman sevdirerek kalblerinize onu güzel gösterecek şeylerle süsledi ve inkar, fısk ve isyanı ise çirkin göstererek uzaklaştırdı. İmanı seven ve buna kalbini açan için Allah'ın Rasulü'nün tebliğ ve hükümleri de sevimli olacak ve onları değiştirme yahut terketme gibi bir gaflete düşmeyecektir.

فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ


8. Allah'tan bir fazl ve nimettir. Allah alimdir, hakimdir.

وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِن بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِن فَاءتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ


9. Eğer mü'minlerden iki grup savaşırlarsa aralarını düzeltin. Biri diğerine karşı sınırları aşarsa, sınırı aşanlarla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve hükmünüzde adil olun. Muhakkak Allah adaletele hükmedenleri sever.

Adalet, iki kişi ya da topluluk arasında Allah'ın hükümleri ile hükmetmektir. Bu hükmü çiğneyenler 'tuğyan' ile ifade edilmiştir ki; sınırları aşan, taşan manasında olup, bu durumda kendileriyle savaşılması emredilmiştir. 

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ


10. Muhakkak ki mü'minler kardeştirler, o halde kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan takva edin. Umulur ki merhamet olunursunuz.

İhtilaflarda bu kardeşliğin hatırlatılması hem hüküm verecek yahut arayı bulacak kişinin adaletinin ölçüsünü tayin eder hem de ihtilaf sahiplerine nihayetinde tıpkı kan bağı gibi ortadan kaldırılamaz bir kardeşlik bağı ile kardeş olduklarını hatırlatır.

Eğer haklarında hüküm verdiğiniz iki tarafın her biri sizin kan kardeşiniz olsaydı nasıl birinden birini tercih edemez idiyseniz imanda kardeşiniz olanlar için de aynı tavrı sergilemek zorundasınız. Yine aynı şekilde aranızda bir anlaşmazlık bulunan kan kardeşiniz olsaydı nasıl ki o ihtilaf kardeşliğinizi ortadan kaldırmaz ve çözme zorunluluğu getirirse iman kardeşliği de aynı şekilde bir sorumluluktur.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَومٌ مِّن قَوْمٍ عَسَى أَن يَكُونُوا خَيْرًا مِّنْهُمْ وَلَا نِسَاء مِّن نِّسَاء عَسَى أَن يَكُنَّ خَيْرًا مِّنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الاِسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَن لَّمْ يَتُبْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ


11. Ey iman edenler, bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da kadınları. Belki o kadınlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Birbirinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü addır! Kim tevbe etmezse işte onlar zalimlerdendir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ


12. Ey iman edenler, zannın çoğundan sakının. Muhakkak bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın. Bazılarınız bazılarınızın ğıybetini yapmasın. Biriniz ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte tiksindiniz. Allah'tan takva edin. Allah tevvabdır, rahimdir.


Zan, hakkında kesin bilgi sahibi olunmayan bir konuda bir kişi yahut topluluk hakkında yürütülen kötü tahmin yahut düşüncedir. 


Ğıybet, kişinin kardeşinin ğıyabında onu ayıplaması veya kınamasıdır. Duyduğunda hoşuna gitmeyecek söz söylemesidir şeklinde de tarif edilmiştir. Ğıybet edilen sıfat kişide bulunmazsa buna iftira denilir, olan şeyi söylemek ğıybettir. Ğıybet, 'kardeşinin etini yemek' olarak tarif edilerek iğrençliği hiç bir ihtimale yer bırakmayacak bir üslupla açıklanmıştır.

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ


13. Ey insanlar, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz en çok takva sahibi olanınızdır. Allah alimdir, habirdir.

Irk ve kabileler ile üstünlük kurma yahut bunları mukaddes değer zannetme gibi cahili fikirleri reddeden bu ayet ile aslında bu değişikliklerin tanınma ve bilinme için olduğu öğretilmiştir. Irkçılık her halukarda reddedilmiş bir cahiliye adetidir. Zaten insanın kendi tercihi yahut gayreti olmaksızın verilen bir hal ile başkalarına üstünlük iddiası komiktir. Hiçbirimiz ırklarımızı yahut renklerimizi kendimiz seçmedik... Meğer ki seçmiş olsa idik bile bununla gururlanmanın caiz olmayacağı ve bizim için asıl ölçünün takva olduğu kesindir. Takvanın ölçüsünü ise bilecek olan yalnız Allah'tır ve o sebeple kimin daha muttaki olduğu da muhaldir. Yani kimsenin kimseye karşı övünme vesilesi edebileceği bir üstünlüğü yoktur.

قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِن تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُم مِّنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ


14. Araplar, 'İman ettik' dediler. De ki: 'Siz iman etmediniz, ancak 'teslim olduk' deyin ve iman henüz kalplerinize girmemiştir. Eğer Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederseniz O sizin amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz Allah ğafurdur, rahimdir.'

İslam olduğu halde iman kalplerine yerleşmemiş olan bir zümreden bahseden bu ayet aslında günümüzde de sıkça rastlanılan bir durumdur. Yani iman ettik dedikleri halde iman hakikatlerine veya Kur'an hükümlerine itiraz edebilen, Rasul'ün sünnetine sırt çeviren, hatta şeriatten Allah'a sığınan insanların varlığı bir vakıadır. 

Ancak yine de bunlar kalblerine yer etmeyen imanlarıyla bir salih amel işlediklerinde bunun boşa gitmeyeceği de bu ayetin bir müjdesidir. Bir çoğumuzun bu halde olma ihtimalini tefekkür etmek ise halimizin vehametini ortaya koymaktadır. Ya biz de bu zümreden isek? 

Amellerimizdeki huşu ve huzur eksikliğinin yanında muamelelerimizde Allah'ın hükümleri ile amel edemiyor oluşumuza alışmış olmamız korkarım ki bu zümreden olduğumuza işaret ediyor.

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ


15. Muhakkak mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Rasulü'ne iman etmiş sonra şüphe etmemiş ve mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmişlerdir. İşte onlar sadıklardır.

Ve işte mü'min tarifi! Sadıklardan olmakla muttasıf mü'minler... Olmakla emrolunduğumuz şey budur.

قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ


16. De ki: 'Allah'a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde ve yerde ne varsa bilir. Allah her şeyi bilendir.'

Hala 'hık-mık' edenlere bu ayet bir 'sus' emri...

يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُل لَّا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلَامَكُم بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ


17. Müslüman oldular diye sana minnet ediyorlar. De ki: 'Müslüman olmanızı bana minnet etmeyin, bilakis Allah, sizi imana yöneltmesi dolayısıyla size minnet eder, eğer sadıklar iseniz.

Zannettiğimiz gibi cennetlik müslümanlar olmadığımızı farkettiğimizde, kendi halimizden memnun olmadığımızda, başvurduğumuz bu 'minnet' yolu tıkalıdır, kapalıdır.

إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ


18. Muhakkak Allah göklerin ve yerin ğaybını bilir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

İhsan (Allah'ın her an bizi gördüğünü unutmadan) üzere yaşamayı gerektiren, emreden işte bu bilgidir. O her halimizi görmektedir! Gizli yahut açık her şeyimizi... Göklerin ve yerin ğaybını bilen bizi mi bilmeyecektir!

18 Nisan 2013

62 - Cum'a

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ


1. Göklerde ve yerde ne varsa; melik, kuddüs, aziz ve hakim olan Allah'ı tesbih eder.

Melik; mutlak iktidar sahibi. 
Kuddüs; eksikliklerden münezzeh olan.
Aziz; işlerde mutlak ğalib olan.
Hakim; hikmet ve hüküm sahibi.

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوا مِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ


2. O, ümmiler  içinde kendilerinden, onlara ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.

Ümmi, üç ayrı anlamda kullanılır: 
1. Annesinden doğduğu gibi kalan; hem safiyet hem de okur-yazar olmamak olarak anlaşılır.

2. Mekkeli demektir ki, Mekke'nin Ümmü'l Kura olmasına atfen kullanılır.

3. Arapların geneline verilen isim olarak kullanılır ki, genel olarak okur-yazarlık ve sair ilimlerden mahrum olmaları sebebiyle onlara bu isim verilmiştir.

وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ


3. Henüz onlara katılmamış olan diğerlerine de. O azizdir, hakimdir.

ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ


4. Bu Allah'ın dilediğine verdiği fazlıdır, Allah büyük fazıl sahibidir.

Fazıl ya da fazl, Allâh'ın lütuf, ihsan ve keremi demektir. Kur'ân'da fazlın Allah'ın elinde bulunduğu, onu dilediğine verdiği (Âl-i İmrân, 73; Hadid, 29) ifade edilmekte, O'nun fazlına engel olabilecek kimsenin olmadığı belirtilmektedir (Yunus, 107). Çeşitli ayetlerde dünya ve ahiret mutluluğu, cennet ve cennet nimetleri, Allah'ın bazı günahkarları cezalandırmada acele etmemesi, günahlarını bağışlaması ya da azaplarını hafifletmesi, hüsrandan koruması, hidayete erdirmesi, bilmediğini öğretmesi, iyiliklere fazlasıyla sevap vermesi, İslam, iman, vahiy, şefaat ve peygamberlik gibi Allah'ın insanlığa büyük lütuf ve ihsanları, çeşitli varlık ve imkanlar fazl kavramı içerisinde gösterilmiştir (Nisa, 69, 70, 83, 95; Neml, 15-16; Hucurât,7-8).



مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ


5. Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların durumu kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlayan topluluğun durumu ne kötüdür! Allah zalimler topluluğunu doğru yola eriştirmez.

قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِن زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاء لِلَّهِ مِن دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ


6. De ki: 'Ey yahudiler! Siz insanlardan ayrı olarak kendinizin Allah'ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, eğer doğru sözlüler iseniz ölümü dileyin.'

Ölümü istemenin dostluk iddiasında bir delil olarak sunulması; Evliyaullah'ın ölümden korkmaması ve hatta 'şehid' olarak can vermeyi arzulaması olarak anlarız. Bu tıpkı 'münafıklık alametleri' gibi 'Eyliyalık' alametlerinden biridir.

وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ


7. Onlar daha önce yaptıkları sebebiyle bunu asla dilemezler, Allah zalimleri bilir.

قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ


8. De ki: 'Kendisinden kaçtığınız o ölüm, mutlaka sizi bulacaktır. Sonra gizli olanı da açık olanı da bilene döndürülürsünüz; O size yaptıklarınızı bildirir'.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ


9. Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağrıldığınızda Allah'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın, bu bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللَّهِ وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيرًا لَّعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ


10. Namaz kılındığında artık yeryüzüne dağılın Allah'ın fazlından isteyin ve Allah'ı çokça zikredin, umulur ki kurtulursunuz.

وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ


11. Bir ticaret veya eğlence gördüklerinde hemen oraya yönelip dağıldılar ve seni ayakta bıraktılar. De ki: 'Allah katında olan eğlenceden de ticaretten de hayırlıdır, Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.'

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...