Irkçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Irkçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2020

Adem(a)’in çocuklarıyız!

 


İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz.

İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğru muhabbetin yanında, diğer Müslümanlara ve sair insanlara hürmet ve muhabbetin dengesini muhteşem bir şekilde kurmayı öğretti.

İslam, bizden aslımızı neslimizi inkar etmeyi değil, aksine onlara sahip çıkmayı, akrabayı gözetmeyi, ırkından olan insanların iyiliklerini istemeyi, onların hayırlarından memnun olmayı öğretti.

İslam, bizden kendimizden olanlardan uzak durmamayı, aksine herkesten çok bizim akrabalık bağlarını gözetmemizi, ihtiyacı olanlara el uzatmamızı, hayırlı işlerinde onlara yardımcı olmamızı istedi.

İslam, bizden kendi ırk ya da dilimiz gibi, Allah(cc)’unun ayetlerinden birer ayet olan nimetlerini ve imtihanlarını reddetmemizi değil, her lütuf gibi baş tacı ederek taşımamızı istedi.

İslam, ırkçılık yapmayı da yasakladı bize, ırkımızdan kaçmayı da, ırkımızdan utanmayı da! Başkalarının ırkını hor görmeyi, aşağılamayı, herhangi bir sebep ya da şekille küçümsemeyi yasakladı bize.

İslam, uğrunda savaştığımızın şeyin hak ve adalet olmasını istedi bizden, mensubu olduğumuzun kavmin bayrak ya da sembollerini taşımayı yasaklamadı, onların altında savaşmakta bir mahsur görmedi.

İslam’ın yasakladığı ırkçılık; zalim iken ve haksızlık yaparken, akrabamıza ya da kendi ırkımızdan olanlara yardım etmekti. Mazlum birine, sahip çıkmak için ırkını sormayı yasakladı bize.

Çünkü İslam bize; Habeşi Bilal’in, Rumi Süheyb’in, Farisi Selman’ın ve diğer ırk ve türden Arap ya da Acem sahabenin, elleri, dilleri ve hayatları ile ulaştı. İslam bize; erdemin, ırk ve renkle değil, gönül ve amelle elde edildiğini, dünya ve ahirette ölçünün takva olduğunu öğretti.

İslam bize, neslimizin ve ecdadımızın hayırları ve iyilikleri ile sevinmeyi yasaklamadı. Ancak başkalarının da hayır ve iyiliklerini de takdir etmeyi, saygı duymayı ve Allah(cc) için yapılan her meşru hayrı, kimin yaptığına bakmadan desteklemeyi emretti.

Bariz bir örnek olarak; Selçuklu ya da Osmanlıların, tarihe mal olan adalet ve merhamet medeniyetlerinden ne kadar onur duyuyor ve sahip çıkıyorsam, Endülüs’te Emevilerin kurduğu ve Avrupa’nın gördüğü, göreceği en müstesna medeniyetten de o derece gurur duyuyorum.

Neslimin bir şekilde bu güzel ve hayırlı insanlardan gelmesinden elbette memnun olurum. Ancak bu memnuniyet, hasbelkader bir başka ırktan gelmiş hatta bilinen tarihinde ecdadı hakkında iyilik ve hayır namına bir bilgi bulunmayan birinden daha iyi ya da hayırlı birisi olduğum anlamına gelmez.

Ecdadımın iyilik ve hayırları, bana ancak güzel bir hatıra, doğru bir örnek ve şerefli bir mazidir. Geleceğime ve ahiretime herhangi bir etkisi ya da katkısı olmayacaktır.

Eğer onların iyilik ve hayırlarında peşlerinden gider, onların elde ettiği dünyalık ve ahirete yönelik maksatlara ulaşırsam, bu benim için onların soyundan gelmekten elbette daha hayırlıdır.

İstanbul’un fethini, yüzyıllar boyu kutlamak ve buna sevinmek gayet insani bir davranıştır, olabilir. Ancak kutlamalarla yeni bir fetih yapıldığını tarih yazmamıştır.

Sultan Alparslan’a, Melikşah’a, Osman Gazi’ye, Fatih’e, Yavuz’a veya adını yad etmenin bile bize sevinç verdiği ecdadın nadide diğer liderlerine hayranlık duymak, sevmek, onlardan bahsetmek; hayat ve mücadelelerinden, yiğitlik ve adaletlerinden, kahramanlık ve merhametlerinden nasip almadıkça, kuru bir iddiadan ibarettir.

Velhasılı kelam; neslimizi ve ecdadımızı sevmek noktasında da İslam, bizden itidal sahibi olmamızı istiyor. Sevme ve gurur duyma iddiamızı ispatlamamızı bekliyor.

İslam, bizden Allah(cc)unun verdiği her şeyi olduğu gibi kabullenmemizi, sahip çıkmamızı ve saygı duymamızı bekliyor. Bunlar arasında, soyumuz, dilimiz, coğrafyamız, akrabalarımız ve ailemiz de var. Bizimkilere olduğu kadar, başkalarının da bu değerlerinin saygıyı hak ettiğini unutmamamız gerekiyor.

Adem(a)’in çocuklarının kardeş olduğunu unutmamamız gerekiyor.

09 Haziran 2020

Bilal'in akrabalarını seviyoruz



Tarih okuyor ya da dinliyorsak veya en azından seyrediyorsak; olayların bir şekilde benzeştiğini ve tarihin aslında tekrar ettiğini, isimlerin ve zamanların değişmesine rağmen olayların ve sonuçların aynı olduğunu fark edip, “ha evet doğruymuş, tarih tekerrür ediyormuş” diyoruzdur.

Neticede dünyanın kaderinin akışı içinde insanın olayları etkileme gücünün sınırları belli olunca, bir de bunlara insani zaaflar ve hırslar eklenince değişecek pek bir şey kalmıyor aslında.

Velakin, genel itibariyle tekrarlanmasına rağmen ibret alınması konusunda tekrarın pek az seviyelerde kaldığını da hemen hepimiz söyler dururuz. İbret alınsaydı tekrar eder miydi sorusunun cevabı; “evet yine de tekrar ederdi” olacaktır. Ya da insanoğlu bu, ibret alanların tarihin akışına etkisi ne kadar olacak ki? Değişmezdi bir şey ve tekrarları izler dururduk.

Gerçi sıkıntı yok, biz tekrarları izler ya da yaşar gibi değiliz zaten; her gün yeniden aynı şeyleri yaşasak da, aynı heyecan ve merakla, aslında aynı çıkacak sonuçları bekliyoruz. Sonra aynı şeylere şaşırmaya, kızmaya devam ediyoruz. Ha arada da sevinmeye tabi, az da olsa…

Şimdi dünyanın gündemini sarsan bir siyahi cinayetiyle herkesin aklına gelen, ayrımcılık, ırkçılık gibi kötülüklerin engellenmesinin ne kadar önemli olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyoruz. Aynı zamanda bazı tarihi inceliklerin hikmetini anlamak için bize bu olaylar yeni birer işaret oluveriyorlar.

Bakın Müslümanlar arasında siyahi biri hakkında sadece ten renginden dolayı kimsenin kötü bir bakış açısı olmayışının çok narin bir temeli vardır. Bilal(ra) gibi sevilen bir sahabenin siyahi oluşu ve bununla meşhur olması, bütün Müslümanların gönlüne siyah bir inci gibi pırıldayan bir siyahi muhabbeti düşürür.

Ne zaman bir siyahi ile karşılaşsak ona Bilal’in akrabası gözüyle bakarız, farkında olarak ya da olmayarak sempati duyarız. Hatta suça karışan ve türlü melanetler işleyen siyahileri bile iç dünyamızda temize çıkarır, sorumluluğu onların zenginliklerini çalan ve onlara fakirlik ve gariplik bırakan batıya yükler, onlara pek laf söyleyemeyiz.

Bugün modern dünyanın -siyahilerle başlayarak- ırklarla yaşadığı sorunlar bize; sahabenin arasından siyahi Bilal’in müezzin kılınmasının, Farisi Selman’ın ehli beyte alınmasının, Rumi Süheyb’in fedakarlıkta örnek olmasının ve daha nice Arap ve acemin kardeş kılınmasının hikmetini anlatıyor.

İslam bizim kodlarımıza ırkların ve renklerin sorun değil birer ayet olduğunu gergef gibi ayet ve hadislerle işlemiş ve kıyamete kadar olası bütün ayrımcılıkları temelden çözmüştür. Mesele kardeşliktir, mesele takvadır. Kimsenin etine, kanına ya da tenine, rengine bakılmaz!

Kur’an ile bize bildirilen geçmişin kıssaları, bir nevi üç boyutlu olarak bize aktarılırken, onları tekrar zannetmemiz bakışımızın tek noktada takılı kalmasındandır. Oysa ayet ve hadislerle çizilen büyük fıtrat ufkunun bize kazandırdığı bakış açısı, hem madde ve manayı hem de ahiret ve dünyayı kapsar.

İnsana, olaylara ve hatta eşyalara bir yandan bakıp, bir ucundan dokunup, bir kenarından tutunup ahkam kesemeyiz. Hoşumuza giden bir şeyiyle ele alıp hoşlanmadıklarımızı görmezden gelemeyiz. Dışına, tenine, rengine, cinsine bakıp; varlığını, ayetliğini, hikmetini, ahiretini, hesabını göz ardı edemeyiz.

Küçük bir nüansın, nasıl tarih boyu dünyaya, adalet ve merhamet aşıladığına şahit olmak, bir bakıma İslam’ın hakkaniyet ve hakikatinin de bir göstergesidir. İslam; sıradan bir hikaye gibi anlatılıp giden bir efsanenin değil, insanların ve toplumların sorunlarını çözen, dertlerine derman olan ilahi dokunuşların hayata yansımasının adıdır.

Irkçılığın mağdurlarına da bulaşan bir hastalık olduğunu yıllar önce bir Somalili öğretmişti bana; ona göre teni daha siyah olanlar ona saygı duymalıydı, zira onun teni biraz açıktı. Bunu o kadar inanarak ve normal bir şey gibi söylemişti ki, donmuş kalmıştım…

Bu noktada şöyle bir dönüp kendimize bakmanın ve kimleri hangi sebeple hor gördüğümüzün hesabını yapmamızın zamanıdır. Tarih tekerrür ediyor, ona müdahale edemiyoruz ama hiç değilse kendimiz için ibretleri kaçırmayabiliriz.

Yalnızca siyahi olduğu için bir adamı tekmelemekle; yalnız Kürt olduğu için, sadece Suriyeli dendiği için, sadece falan şehirli, falan mahalleli bilindiği için bir insanı hor görmenin, bazı sıradan haklarını bile kabul etmemenin, özgürce dolaşmasına, konuşmasına, yürümesine, alış veriş yapmasına, yaşamasına katlanamamanın nasıl bir farkı vardır ki?

Evet tarih, farklı açılardan tekrar eden olaylar silsilesinden ibaret; mesele, farklı açılardan bakıp, kendimiz ve toplumumuz için hayra vesile olacak ibretleri çıkartabilmekte. Yaşadığımız günler de tarihten birer sayfa, yaşayanlar ibret almazsa gelecekteki nesillerin ibret almasından bize ne fayda?


06 Kasım 2019

Irkçılık, milliyetçilik, ümmetçilik



İnsan, eşref-i mahlukattır. İnsanın hayatı ve onuru da çok değerli ve saygındır. Ne bozuk ne de tüm para gibi harcanmamalıdır insan; değerinin karşılığı cennet olan varlığını dünyalık basit ve ucuz hedeflerde tüketmemelidir.

Diğerleri kendileri bilir ama, biz Müslümanların dünyada yaşamaktan temel amacı ahirette kurtuluşa ermekten ibarettir. Hayatın ve dünyanın bütün getirileri ve götürüleri, bu temel hedefe göre değerlendirilir ve muameleye tabi tutulur.

Uğrunda bir ömür mücadele verilecek ve elde edilmesi için enerji harcanacak pek çok dünyalık bulunur, dava bulunur, kavga bulunur elbet; oysa aslolan ahiret kazancı için dava sahibi olmak, nefisle, şeytanla ve avanesiyle mücadele etmektir.

Bu serencam içinde, zaman zaman elmalarla armutları karıştırmamız, kendi işimize geldiği gibi isimlendirmemiz, tadını kaçırmamız, kokusunu bozmamız hep insanlığımızdandır.

Kişinin uğrunda zahmet çekmek bir yana, çaba bile sarf etmeden kendisine verilen ve verilme sebebi, tanınmak ve tanışmak olarak bildirilen; ırkını, neslini, soyunu, kabilesini bir övünme ve üstünlük sebebi görmesi en hafif tabiriyle beleşçiliktir. Hele bunlardan dolayı kendini başkalarından üstün görmesi artık basitliğin zirvesi ve düpedüz ırkçılıktır.

Ve ırkçılığın en net tezahürü de, kişinin kendi kavminin ya da kabilesinin zulmüne destek olması ve onları engellemeye çalışmamasıdır.

Ancak kişinin, kendi neslinin veya ırkının fazilet ve meziyetleri ile iftihar etmesi; onları örnek almak ve onlar gibi olmak gibi maksatlarla ifade edilirse hayırdan başka bir şeye değildir. Kuru övgü ve övünme için olursa, boş iş denilse bile ırkçılık sayılmaz, anlaşılır ve kabul edilir bir yanı vardır.

Kendi millet ve halkını sevmek, onlara hayırda ve yardımda öncelik tanımak gibi ayrıcalıklı davranışlar da yine ırkçılık olarak görülemez hatta İslam temelde yardımlaşma ve dayanışmaya önce akraba ve çevreden başlanılmasını emreder.

Bu merhalede, milliyetçilik olarak isimlendirebileceğimiz ve kontrollü olması durumunda herhangi bir sakıncası olmayan bir düşünce ve duruşu kınamanın ya da reddetmenin bir gereği ya da mecburiyeti yoktur. Olay başkalarını küçümseme ya da diğer ırk ya da kabilelerin yaratılıştan sahip oldukları fıtri haklarının engellenmesi aşamasına ulaşırsa ırkçılığa dönüşmüş olur.

Temel insan haklarından nesil emniyetinin sağlanması, dinin maksatlarından biridir. Bunun içine, kültürel ve sosyolojik olarak sahip olunan, dil ve adetlerin tamamı dahil edilebilir. Dinin temel kaidelerine ters düşmemek kaydıyla, toplumların adetlerinin fıkıh usulümüzde delil kabul edilmesi de bunun bir göstergesidir.

Ümmet olmak, dinin mutlak emri ve neticesidir. Kimsenin kimseyi zorla alamayacağı ya da çıkaramayacağı bir kardeşlik sisteminin ifadesidir. İman edenler kardeştir ve ümmetin bir ferdidirler.

Ümmet olmak; kişinin ırkının ya da milliyetinin alternatifi değildir, ona mani de değildir, ortadan kalkması anlamına da gelmez. İslam tam aksine, ırk ve dil gibi Allah(cc)’in ayetleri kabul ettiğimiz özelliklerin korunmasını emreder. Sadece ırk, renk ve dillere değil, adet ve geleneklere, kültür ve meziyetlere de izin verir ve korur.

Sınır bellidir; Allah(cc)’in rızasına aykırı olmadıkça ve dinin herhangi bir emrinin iptaline ya da yasağının çiğnenmesine sebep ya da vesile olmadıkça bu gibi farklılıklar korunur ve desteklenir.

Tarihimiz buna şahitlik edecek sayısız nesil görmüştür. Çok uzun yıllar İslam hakimiyetinde yaşamış ve halen gayri müslim olan memleketlerin ahalisinin, ne dininin ne dilinin ne de adet ve geleneklerinin yok olmamasının sebebi, İslam’ın onlara verdiği izin ve sağladığı korumadır.

İnsanların; kendi ırklarına ve sembollerine, adetlerine ve bayraklarına, dillerine ve kültürlerine, aile ve akrabalarına sahip çıkmaları, yardım etmeleri, desteklemeleri kınanacak bir davranış değil, normal ve doğru bir iştir.

İslam, tek tip ya da tek ırk insanların dini değil; bütün çeşitleri, tüm renkleri ile insanlığın ortak dinidir. İçine gireni eritip yok etmez; korur ve büyütür, saygı duyar ve duyurur, sahip çıkar ve çıkarır. Sınırları, insanlığı ve çeşitlerini yaratan Allah(cc) koyar.

24 Ekim 2019

Duygusal sömürgeciler



Emperyalist batılılar kendi topraklarında sahip olduklarıyla yetinemediklerinde, dünyayı en yakınlardan en uzaklara kadar sömürmeye başladılar. Bu işi öyle bazılarımızın sandığı gibi, kibar tüccar pozlarıyla değil; bizzat silahları ve katilleriyle, gerektiğinde soykırımlar yaparak ve ülkeleri yakarak, yıkarak gerçekleştirdiler.

Zenginliğin tadını alan ve hesap sorulamayan suçlar işlemenin vahşi hazzını tadan batılılar, bir daha bu yoldan vazgeçmediler. Halen de vazgeçmiş değiller. Gerektiğinde fiziksel olarak işgal ederek, gerekmediğinde ise kontrol ettikleri yerli kuklalar eliyle, sömürmeye ve semirmeye devam ettiler.

Sömürü düzenlerinin devamı için her şeyi ve herkesi kullandılar. Toplumsal ayrılıkları, yaraları ve ızdırapları sömürmekten kaçınmadılar. Zaafları ve açıkları çok iyi kullandılar. İhtilaflardan kendileri lehine avantajlar ürettiler.

Yakaladıkları sineklerin kanatlarından yağ çıkartıp, ellerine ve yüzlerine sürdüler!

Sömürecekleri toplumların zayıf kalmasının direnci en aza indireceğini gördüler ve zayıflık için en kestirme yolun, en sağlam bünyelerin bile, belini büken iç hastalıklar olduğunu keşfettiler. Mikrop gibi adamlarını saldılar içlerini ülkelerin, bakteri gibi çoğaldı onlara hizmet etmekten onur(!) duyan ve onlara yaltaklanmayı şeref(!) zanneden tek hücreli, tek beyinli ve tek kalpli canlı türleri.

Sonra bir gün iç hastalıkların da bir yerden sonra bizi yıkmaya yetmediğini görünce, karşımıza kendi türümüzden toplumlar çıkartmayı düşündüler. Bize benzeyen, bizimle aynı şeyleri yiyip içen ve hatta bizimle aynı dine mensup olduğunu söyleyen devasa toplumlar türettiler ya da zaten hazırda türemiş olarak bulunan ama yol yordam bilmeyen sürüleri kontrolleri altına aldılar ve istikamet belirleyip sürdüler üstümüze.

Üstümüze her gelen bizden bir şeyler aldı, yensek de yenilsek de kurduğumuz temasla bize de bulaşanlar bulaştı ve kaptık batının iğrenç sömürge bakterisini. Çünkü artık aşıya dirençli, bizden birilerinin kanında gelmişti mikrop ve savunmasız yanlarımızdan yakaladılar bizi…

Yaralarımızı biliyorlar, acılarımızı da biliyorlar. Neremizden tutacaklarını çok iyi biliyorlar.
Biz ise onları ancak buradan tanıyabiliriz.

Karşılaştığımızda ilk akıllarına gelen şey yaralarımız ve eksik kalan, ezilen yanlarımız oluyor. Bize hitap ederken önce, en zayıf yanımıza bir dokunuyorlar. Fakirliğimizi, sahip olamadığımızı makamları ve sosyal durumumuzu çok iyi kullanıyorlar. Hele ırkımızdan dolayı oluşturulan bir mağduriyet girdabı varsa, onun içine çekmek için en çok onlar seviyor görünüyorlar bizi. En çok onlar düşünüyorlar bizi.

Böylelikle bizden birilerini veya bizden bazı toplumların yularlarını ellerine geçirmeleri pek kolay oluyor. Sonra vuruyorlar kamçıyı ve istedikleri yöne koşturuyorlar. Karşılarına çıkanların dinine, kimliğine ve kişiliğine bakmadan ve en ufak bir saygı da duymadan ezdiriyorlar.

Soyut bir masal anlatmıyorum aslında ama meramımın anlaşılması için sadece iki kelime eklemem yeterli olacak sanırım: Yemen ve Suriye.

Aramızda pek çok gönüllü elemanları dolaşıyor. Bizden elemanlar bunlar, en az bizim kadar bizdenler. Ama sözleri ve duyguları onlardan yana akıyor. Hatta onlara küfrederken bile onlardan yanalar. Sorsan en çok onlar düşman ve en çok onlar bağırıyor “Büyük Şeytan” diye, en çok onlar, hep en çok onlar…

Oysa önce yaramı gören bir bakış masum olmalıydı, en çok teselliye ihtiyaç duyduğumuz yeri sıvazlayan el dürüst olmalıydı. Bize hep böyle geldiği için yanıldık ve yanılmaya devam ediyoruz.
Biriyle karşılaştığımızda ilk olarak aklına; makamımız, malımız, sosyal statümüz ya da ırkımız geliyorsa o bizim dostumuz değildir. İlk aklına gelen şey, dinimiz ve ahlakımız değilse dinde kardeşimiz de değildir.

Muhatabımız elini elimize uzatırken dilini yaramıza uzatıyorsa büyük ihtimalle bir vampirdir ve açık yaramızdan kan içmek derdindedir. Dilini gönlümüze uzatırken elini yaramıza uzatıyorsa doktor olma ihtimali daha yüksektir.

Ne ki, iki yüzlü bir çağa denk geldik! İki yüzlü devletlere, iki yüzlü toplumlara ve insanlara her devirde rastlanıyordu da, bize denk gelen baya ağır geldi.

Allah sonumuzu hayreylesin.

23 Ekim 2018

Mensubiyet ve Asabiyet


Belki biz anlatamıyoruz, belki onlar anlamak istemiyorlar bilemiyorum ama İslam’ın insanlara, ırklara, kabilelere bakışı hakkında hala söz söylemeye gerek olması, hele de bu dijital bilgi çağında biraz vakit israfı görünse de maalesef ihtiyaç olduğunu reddedemeyeceğimiz bir vakıa olarak karşımızda duruyor.

Allah(cc), insanları neden farklı ırklar ve kabileler olarak yarattığını izaha muhtaç olmayacak kadar net bir ayet ile bildirmişti:

Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz en çok takva sahibi olanınızdır. Allah bilendir, haberdar olandır. (Hucurat 13)

Bu ayrımın dünya tarihinde ne büyük imtihanlara vesile olduğunu da düşününce Rahmani hikmetin boyutlarını görüp, ‘subhanellah’ diyerek başımızı eğmekten başka bir yolumuz yoktur!

İnsanlar, kabilelerinin ve ırklarının davası uğruna cehenneme koşabilecek kadar taassup taşıyabiliyor. Aynı insanlar, kendi yaptıkları asabiyet iddiasını bir başkası yaptığında ise ceberrut bir öfkeyle reddetmeyi marifet zannediyorlar.

Aslının ve neslinin ne olduğundan ve kimlerden olduğundan bağımsız olarak; Allah(cc)’in koyduğu nizama göre, O’nun yanından en değerli olan takva sahipleridir. Madem O’nun yanında değerlidirler, bizim yanımızda da değerli olmaları imanımız gereğidir. Biz imanı Allah için sevmek, Allah için buğzetmek ve Allah’ın koyduğu ölçülerle değerlendirmek olarak anlıyoruz.

İlahi kanunun ilk kuralı hepimizin bir ırka mensup olduğumuz gerçeğidir. Irkçılık kadar reddedilmesi gereken bir yanlışta; aslını, neslini yani ırkını inkâr etmektir. Bu da ayetin hükmünü yok saymanın bir başka şeklidir. Hepimiz bir ırka yahut kavme mensubuz. Bu gerçek fıtratımızın yani yaratılışımızın tartışılmaz neticesidir.

Bu ırkların birbirlerine karşı herhangi bir üstünlüğü söz konusu bile değildir.

Hepiniz Adem'in oğullarısınız, Adem ise topraktan yaratılmıştır. İnsanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar, Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler. (Tirmizi)

Sorun insanların birbirlerine karşı ataları ile övünmeye başlamaları olarak karşımıza çıkmıştı ve kıyamete kadar da öyle olacak gibi görünüyor. Cahiliye Araplarında görüp kınadığımız asabiyet hırsı halen yeryüzünün güya gelişmiş toplumlarında bile yaşatılmaya devam ediliyor.

Ecdadının iyilikleri ile iftihar etmek, onları örnek alınması gereken güzellikler olarak hatırlamak ve onları gıpta ile yad etmek elbette ırkçılık değildir.

Bir insanın kendini şu ırktanım diye takdim etmesi elbette ırkçılık değildir.

Bir müslümanın atalarının Allah’ın dinine destekleri ve yeryüzü mazlumlarına yardımları gibi güzel hasletlerini sevmesi ırkçılık değildir.

Sahabe komutanı Rasulullah(sas) olan orduya kabilelerinin bayrakları altında katıldılar ve savaştılar. Zor zamanlarda herkes kendi akrabasını O’na yardıma koşmak için çağırırken, ‘Ey Filan oğulları… Allah’ın Rasulü’(sas)in çevresine koşun, O’nu müdafaa edin’ diye feryat ederek, akrabalarını teşvik ettiler.

Onlardan sonra gelenler arasından Allah’(cc)in dinini insanlara ulaştırmayı ve dünyaya adaletle nizam vermeyi murad eden her nesil ve her idareci, hangi ırka mensup olduğundan bağımsız olarak, yalnız Allah için, ahiret hayatında kazananlardan olabilmek için gayret ettiler.

Selçuklu ya da Osmanlı gibi aslı ve nesli Türk olan devasa devletler, hedef ve gayelerine Allah rızasını koydukları gibi; bu uğurda savaştılar, can verip can aldılar. Onlardan herhangi bir idareci yahut ordu ırkçılık kavgası gütmedi, asabiyet davasına çağırmadı.

Ölçü sabit:

‘Irkçılığa çağıran bizden değildir, ırkçılık için savaşan bizden değildir, ırkçılık uğruna ölen bizden değildir.’ (Müslim, İbniMace, Nesei, Tirmizi, Ebu Davud)

Vasile(ra)’den rivayet edildi: Ey Allah’ın Rasulü, dedim, ‘asabiyet nedir?’ O(sas) da‘Asabiyet zulümde kavmine yardım etmendir’ buyurdu. (Ebu Davud)

Osmanlı Devleti’nin Avrupa içlerinde yüzyıllar boyu İslam’ı muhafaza ve müdafaa etmiş olması ve sürede birçok kez onların ordularını mağlup edip, devletlerini tarumar etmesi sebebiyledir ki; Avrupalılar, Müslüman olarak tanıdıkları ve nefret ettikleri bu topluluğu -kahir ekseriyeti Türk olduğundan olsa gerek- Türk olarak isimlendirdiler. Onlar için her Müslüman artık Türk idi. Özellikle Sırp milliyetçileri bu takıntıyı o kadar uzun süre taşıdılar ki, 90’ların başlarında Bosna’da Boşnak Müslümanları katlederken ‘Türklere ölüm’ diye bağırıyorlardı.

Bu durum, onlar açısından anlaşılabilir olsa da; bazı fikir ve kanaat sahiplerinin ulusçuluk akımına kapılarak bu Türk tanımını Müslümanlıkla eşdeğer görmeleri hatta Müslüman olmayan Türkleri, Türk kabul etmemeleri tuhaf bir yaklaşımdır.

Bu konu her açıldığında Medine’yi müdafaa etmekle vazifeli Osmanlı ordusunun komutanı Fahreddin Paşa’nın ihtiyat subaylarından İdris Sabih Bey’in, Medine’de kaleme aldığı şu şiirini okur geçerim:

Dünya ve Ahiret Efendimizsin
Bir Ulü’l-emr idin emrine girdik
Ezelden bey’atli hakanımızsın
Az idik sayende murada erdik
Dünya ve ahiret sultanımızsın.

Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey şefi’ kusurumuzu
Bin küsür senelik emeğimize.

Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur
Şımardık müjde-i sahabetinle
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur
Doyarız bir lokma şefaatinle.

Nedense kimseler dinlemez eyvah
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmi isen de ya Rasulallah
Ancak sen okursun yüreğimizi.

Suları tükendi gülaptanların
Dinmedi gözümüz yaşı merhamet
Külleri soğudu buhurdanların
Aşkınla bağrını yakmada millet.

Ne kanlar akıttık hep senin için
O Ulu Kitab’ın hakkı çün aziz
Gücümüz erişsin ve erişmesin
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.

Yapamaz Ertuğrul Evladı sensiz
Can verir cananı veremez Türkler
Ebedi hadimü’l-Harameyniniz
Ölsek de Ravzanı ruhumuz bekler.

Ey iman edenler! Allah'tan gereği gibi sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün. (Ali İmran 102)

27 Ekim 2017

Irk ile İslam’ı ‘Özel’leştirmek

Temel bilgileri sıralayarak başlayalım:

Irk, insanların hakkında seçme hakları olmayan Allah’ın takdir ve tayini ile dahil olduğu ve değiştirilemeyen bir özelliktir. Bu sebeple diğer seçemediğimiz özelliklerimiz gibi onunla da başkalarına üstünlük taslamamız mantık dışı bir davranış şeklidir.

Adem(a)’in çocukları farklı renkleri ve dilleri ile yeryüzüne yayılarak yerleştiler ve karışıklıklar ile değişen diller yahut renklere rağmen genel olarak belirli ırklara ait olarak yaşayarak bugünlere geldiler. Bu karışıklıklar olayını basit algılamamak gerekiyor zira bir teste göre deneklerden bir çoğu nefret ettiği yahut düşman gördüğü ırka genetik olarak daha yakın çıkabiliyor.

Tarih boyu yaşanan olayların büyüklüğüne göre toplumların yapıları değişmiş ve gerek ırklar gerekse diller bizim sandığımız ve istediğimiz anlamda ‘saf’ olarak kalamamıştır. Bu durum hemen her ırk için geçerlidir.

Irklar ve diller Allah’ın kudret nişaneleri ayetlerdirler ve kendileriyle Rabb Teala’nın azameti idrak edilir, ibret alınır ve teslimiyetle imanlar güçlendirilir.

Bir nesle mensubiyetten memnun ve mutlu olmak aklen mümkündür ve dinen caizdir. İnsanın kendi atalarının yaptıkları ile iftihar etmesi de ırkçılık değildir eğer atalarının yaptıkları işler hayırlı ve doğru işler ise... Değilse, zulüm ve rezaletlerle övünmek ahmaklıktır ki bunu yapan ırkçı olsa ne olur olmasa ne olur?

İslam, insanlar arasında değer yargısı olarak, ırkları yahut başka meziyet veya özellikleri değil ancak Allah’a olan takvayı tayin etmiştir.

‘Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberdar olandır.’ Hucurat 13

Ecdadımız olmalarıyla iftihar ettiğimiz Osmanlılar ‘cihadu fillah’ niyeti ile Avrupa içlerine seferler düzenlerken muhatapları onların neslen Türk olmaları sebebiyle düşmanlarını böyle isimlendirmiş, yüzyıllar boyu devam edegelen ve halen de unutulmayan bir İslam düşmanlığını Türk düşmanlığı olarak ifade etmiş ve benimsemişlerdir. Osmanlı ordusunda İslam’ın her ırkından insanlar olduğu gerçeği tartışılamaz ancak hakim idarecilerin Türk olması Avrupalıları bu kanıya itmiştir.

Hatırlamak istemeyeceğimiz ama unutulmaması gereken Bosna soykırımında Sırplar, Boşnakları ‘Türk’ oldukları için öldürüyorlardı. Bu bir ırkın değil İslam’ın temsiliyetinin adı idi. Ancak dikkat edelim ki bunu böyle bilen ve bu şekilde kullananlar İslam’ın düşmanları idi. Onlara göre İslam’ı kabul eden herkes Türk oluyordu. Halbuki Boşnaklar müslüman olduktan sonra da Boşnak olarak kalmış, dilleri ve gelenekleriyle yaşamaya devam eden bir ırkın temsilcileri olmuşlardı.

Bu örnekten yola çıkarak günümüzde meşhur bir şairin önderlik ettiği ‘Türklük müslümanlıktır, müslüman olmayan Türk olamaz’ temelinde kurgulanan bir fikri değerlendirelim.

İlk akla gelen sorun olarak ise; ‘eğer Türklük bir ırk değil dava/din mensubiyeti adı ise kendini Türk olarak bilen milyonlarca insanın ırkı nedir?’ sorusunu ortaya koyalım.

Neticede Türklük bir ırktır ve tarihi bilgi olarak halen devam eden farklı bölgelerde yaşayan hatta farklı diller konuşan bir ırktır. Zaman içinde dil, din ve kültürler sebebiyle birbirinden uzaklaşan ve kendilerini farklı ırk isimleriyle ifade edenlerin olması bu gerçeği değiştirmez.

İslam’a mensup olanların dil ve dültürlerini muhafaza etmeleri İslam’ın her müslümana sağladığı temel haklardan dolayıdır. Yoksa bazılarının sandığı gibi, İslam’dan uzaklaşan Türklüğünü kaybetmez. İnsanlar Allah’ın dininin adalet ve özgürlüğünden mahrum kalınca uğradıkları baskılar sonucu dillerini ve kültürlerini unutabilir yahut terkedebilirler.

Aynı şekilde yüzyıllar boyu Osmanlı hakimiyeti altında yaşayan onlarca ırk, ne dillerini ne de kültürlerini kaybetmemişlerse bunun temel nedeni İslam’ın Osmanlıların devlet düzeninde temel esas olması sebebiyledir.

Dedemle iftihar ediyorum; bir Osmanlı Türkü olarak mukaddes toprakları muhafaza etmek için Yemen'e Mezar’ul Etrak (Türk Mezarlığı) ismini verdiren ordunun neferiydi... Ancak dedemi ben seçmedim; tam aksine 1921’de Antep’i kuşatan ve 11 ay boyunca karadan ve havadan bombalayan Fransızlara müslümanların evlerini gösteren bir hain de olabilirdi!

Salih bir nesil de Allah’ın nimetlerindendir.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...