Bayram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bayram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2020

Her şey olması gerektiği gibiydi



Günler ne uzun ne kısaydı,
havalar ne sıcak ne soğuktu,
mevsim ne yaz ne kıştı,
bazen yağmur yağdı bazen güneş açtı,
ay tam 30 gündü,
oruç hepimizin tutabileceği kadar, Ramazan 1 aydı,
sahura kaldıracak saatlerimiz, iftarı duyuracak ezanlarımız vardı,
teravih yoktu ama vakit namazları vardı,
Cuma namazı yoktu ve yerine konulacak bir şey olmadı,
fakir fukara olduğu kadar, onlara sadaka verecek zengin de vardı; zenginlerin malı fakirlere yetti hatta arttı,
adet olmayan işler yapılamayınca, gerçek adetler hatırlandı,
ekmek paylaşıldı, borçlar paylaşıldı, hayat paylaşıldı,
kimse aç, kimse açıkta kalmadı,
yarın için rızık endişemiz olmadı,
bir düşman saldırısı beklemedik,
sağlamdık, hastalarımız muaftı,
ecel gelse, iman ile göçme umudumuz çoktu,
Ramazan ayı bereket ve rahmetle geldi,
nasibimiz kadar aldık, geriye hayıflanmalarımız kaldı,
Bayrama erdik, affedilmiş olma ihtimalimiz vardı,
olan her şeyde ve olmayanda hayır vardı,
her şey olması gerektiği gibi oldu,
kader hükmünü icra etti, ömrü biten eceline kavuştu,
kavga gürültü isteyen de, muhabbet ve sohbet isteyen de aradığını buldu,
zaman geçti, geçecek, bu alemde duran hiçbir şey olmadı, kalan hiçbir şey olmadı,
baki olan yalnız ve sadece Allah(cc) vardı.

Bayramımız mübarek, sevincimiz dünyada ve ahirette daim olsun...

09 Ağustos 2019

Bayramlaşmak: Neden ve Nasıl?


İslam’ın bize vahiyle bildirilip tamamlanmasının üzerinden çok uzun bir zaman geçti. Rasulullah(sas)’in ahirete irtihali ile kesilen vahiy ve sünnet süreci, sahabenin uygulamaları ve onlardan neşet eden fetvalarla gelişerek günümüze kadar geldi.

Bu konu elbette bir yazıyla özetlenebilecek kadar basit veya küçük bir hadise değil. Bu yüzdendir ki, yüzyıllardır devam eden bir ilim aktarımı ve İslam eğitimi gerçeğimiz var. Bu süreçte ortaya çıkan ve her biri başlı başına bir deryaya dönüşen birikimlerin sadece isimlerini saymak bile bir marifet sayılabilir.

Bütün bu devasa ilmin temelinde yatan ve aslında hedefinde de bulunan tek ve büyük maksadımız ise, Allah(cc)’in rızasını kazanmaktan ibarettir. İslam tarihi boyunca gerek kendimize gerekse diğer milletlere yaptığımız bütün iyi işlerin maksadı budur. Korkumuz ve gelecek nesiller için endişemiz de bu maksadı kaybetmelerinden ibarettir.

Bayramlarımız da bu maksadın içerisinde yer alan ve hicretin 2. yılından bu yana idrak etmekle sevindiğimiz Ramazan ve Kurban bayramlarıdır.

Ramazan bayramı diğer ve asıl adıyla Fıtre bayramı; oruçların tutulması, mağfiretin celb edilmesi, fitrelerin ve zekatların verilmesi neticesinde elde etmekle iftihar ettiğimiz ecrin kutlamasıdır.

Kurban bayramı ise; haccın eda edilmesi, vakfelerin icrası ile edilen duaların kabul olunmasının müjdesi, kurbanların kesilmesiyle günahlardan kurtulmanın müjdesi ile sevincin kutlamasıdır.

Her iki bayramımızda da sevincimizin ana sebebi, Allah(cc) için yapılan amellerimizin kabul olunup, günahlarımızın affedilmesidir. Bayram, Allah(cc) rızasını elde etme umudunun adıdır.

Şeker veya tatlı yemekle, et yemenin de elbette sevinilecek, lezzet alınacak bir yanı vardır. Ancak bunlar için bayram etmek, üstün insan fıtratına da İslam’ın üstün itikadına da uygun değildir. Tatlı ve et için hamd eder, şükrederiz. Bayram etmemiz çok daha büyük bir sevinçten dolayıdır. Olsa olsa akıl ve idraki büyümemiş çocuklar şeker ve et için bayram ederler.

Rasulullah(sas)’in, Ramazan bayram günü evinden çıkmadan hurma yediğini ve bundan kaynaklanan bir tatlı adetinin sünnete uygun olduğunu belirtmekte fayda var. Aynı şekilde Kurban bayram günü ilk yediğinin kurban eti olması da mümkünse taklit edilmesi faziletli bir sünnet olarak kaynaklarımızda kayıtlıdır. Bu sünnetin günümüzde zor olsa da yakın geçmişte uygulandığını yaşı yetenler hatırlayacaktır.

Salih bir amel işlemiş olmanın ve gerek Ramazan’da gerekse Kurban’da bu ameller sebebiyle affedilmiş ve rahmete muhatap olmuş olmanın sevinciyle, “Allah, bizden ve sizden kabul buyursun” şeklinde tercüme edilebilecek, sünnette yer alan ve sahabenin de uyguladığı bir bayramlaşma ifadesi bize bayramın ana sebebini de anlatır.

Bundan sonrası artık adetlere ve bölgelere göre değişen, farklı ancak helal eğlence şekilleriyle bayramların geçirilmesi de yine sünnete uygundur yani dinen caizdir. Özellikle çocukların bugünlerde eğlenmesi, zihinlerinde İslam kültürünün yer etmesi bakımından çok önemlidir.
Zamanına gelince; arefe günü ile başlayan bir bayram havasını teşrik tekbirleri ile idrak ederiz. Bu bazılarımıza göre bayramlaşma için de bir işaret olsa da asıl ve sünnete uygun olan, bayram namazının kılınmasından sonra bayramlaşmaktır.

Özellikle, kendileri bir an önce tatillerine çıkacaklarından dolayı, bayramlaşmayı bayramdan önce icra edip, dostlar bayramlaşmada görsün hesabı yapanların bayramla münasebetleri o kadardır. Bunu yapan kurum ve şahısların merasimlerine katılmamak bugün için değerli bir duruştur. Madem Müslümanların bayramlarına o kadar değer veriyorlar, bir zahmet hiç değilse bir günlerini bu işe ayırma zahmetinde bulunsunlar.

İslami bayramların resmi tatile dönüşmesi maalesef bir yozlaşmanın da önünü açmış bulunuyor. Elbette günümüz şartlarında, bayramlaşmak ve hele de akraba ziyaretleri gibi önemli vazifelerin icra edilebilmesi için bir tatil ihtiyacı aşikardır. Ancak bayramın bir tatil sebebinden ibaret görülür hale gelmesi bir kayıptır, hem de büyük bir kayıp.

Bayram namazından sonra bayramlaşma umuduyla…

25 Mayıs 2019

Vaktin kadrini bilmek



Gözlerini kapatarak hiçbir şeyi görmemek mümkündür, amalar gibi; yalnız gözü açıkken hiçbir şeyi görmemek denilen bir hal var ki, ona da ahmaklık diyoruz.

Kapalı gözlerimizle göremediğimizden dolayı hiçbir gerçek yalan olmayacak, hiçbir varlık yok sayılamayacaktır. Gözlerimiz açıkken görmezden geldiklerimiz de var olmaya devam ediyor.
Biz açık gözlerimizle görmesek bile, dünyanın kanunu işlemeye devam ediyor. Zaman geçiyor ve tüm yeniler eskiyor.

Dünyanın kanunu diyorum zira dünyayı terk edince hükmü olmayacak zamanın. Ölen için dünyanın saatlerinin tıkırtılarının ne değeri olabilir? Sonsuz ve sınırsız bir hayata geçiş yapmış birinin dakikalarla hatta yıllarla ne hesabı olur?

Bundandır ki; vakit dünya sermayesidir. Harcandığında geri dönüşü ancak iyilik ya da kötülük olarak kayıtlara geçen bir sermaye. Artması ya da eksilmesi ancak nasıl kullanıldığıyla ilgili; hayır ve iyilik için ise bir gecesi bin ay gibi, şer ve kötülük için harcanır ise bin ayı bir gece kadar.

Ramazan ayında devam ettiğimiz mektebimizin mezuniyet günleri/bayramı yaklaşırken, kaçırdığımız derslerin telafisi ve hatta eksik not aldığımız sınavların tekrarı hala mümkün. Nefes aldığımız sürece her şeyi değiştirme imkan ve ihtimalimiz devam ediyor. Sağ ve salim olarak bu mübarek ayı geçirip, yine selametle bayrama eriştiğimizde; yüklerimizden, veballerimizden, günahlarımızdan bir nebze de olsa kurtulmuş olabilmeyi başarabilmek adına bir şeyler yapabiliriz, yapmalıyız.

Vakit geçecek, geçiyor, biz kalamayız.

Ramazan ayı bayrama ulaşacak, biz de ulaşmalıyız.

Çok fazla takılıp kalmaya gerek yok şu dünyaya, bitecek illa ki…

Çok büyük adamlar sanmaya gerek yok kendimizi, ölüp gideceğiz elbet…

Tarihin akışına yön verecek halimiz yok; değil tarihin akışına, kendi hayatlarımızın akışlarına yön vermekten bile aciz kalıyorken, daha bu neyin havasıdır anlamak mümkün değil.

Bir gün aç kalınca zıvanadan çıkabilirken, halden anlama tafralarımıza kendimiz bile inanmıyoruz artık.

Galiba devrimizin en büyük ve en yaygın hastalığı, emin Müslümanlar olmayı becerememek. Kendimize biz bile güvenemiyoruz. Gerçi neyse ki, kendimizden çok güvendiğimiz kardeşlerimiz var.

Nasihat ve halleriyle bizi düzelten, yolda tutan, dikkat çeken ve hatta kulak çeken Müslümanlar, iyi ki varsınız.

Öyle ya, büyük kelimelerle kendimizi izafe ettiğimiz Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat olmayı tercüme etsem, en kısa haliyle, sünneti birlikte yaşamak derdim. Sünnet üzere yaşamak ama mutlaka birlikte yaşamak. Yalnızlık değil birlik, birliktelik dinindeniz hamdolsun.

Bizi Ramazan ayına ulaştıran Allah(cc)’e hamd ile niyaz edelim ki, bayrama affedilmiş olarak ulaşanlardan olalım. Ben, sen ya da o değil; hepimiz, biz Müslümanlar temizlenmişlerden olalım. Bir kaçımızın, ya da bir zümremizin güzelliği yetmiyor bugünün pisliğini etkisiz hale getirmeye. Çok daha büyük bir güçle temizliğe ihtiyaç var.

Meşhur Mute seferi öncesi, soruldu Nebiyyi Muhterem(sas)’e:

-          - Allah(cc)’e az kulluk edilen bir yere gidiyoruz, ne tavsiye edersin?
-          - Secde ve namazları çoğaltın ve Allah(cc)’i çokça zikredin, buyurdu…

31 Ağustos 2017

Kurbanların bayramı mübarek olsun

Binlerce yıldır kimler geldi, kimler geçti... 
Tarih sayfaları, gelip-geçenlerin hikayeleriyle doludur. Ardından söylenenlerden ve söyleneceklerden hiçbirinin haberi olmadı. İçlerinden kimileri bunu da dert edindi ve ardında bir güzel hatıra (yad-ı cemil) bırakabilmek için gayret sarfetti.
"Bana, sonra gelecekler içinde iyilikle anılmayı nasip eyle!" (Şuara 84)
İşte peygamberler bu noktada da hep bütün insanlığa örnek oldular. İnsanlık bütün güzellikleri onlardan öğrendi! Geldiler, ama bir daha hiç gitmediler.
Adem, Nuh, İbrahim, Musa ya da İsa denildiğinde kim oldukları hemen bilindi. Hep güzel hatıralarla anıldılar. Muhammed(sas) denilince baharın bütün goncaları patladı!
İbrahim(as) onlardan biri, hanımı Hacer ve oğlu İsmail(as) ile öyle hatıralar bıraktılar ki; Allah onların hatıralarını insanlara 'din' kıldı!
İbrahim(as), dost bir peygamber, güzel bir eş, fedakar bir baba idi. Bir emirle getirip Hacer ve minik İsmail'i kuru ve kara taşlarla dolu bir ıssız vadiye bırakıp gitti. Sonra bir emirle eline bıçağı alıp ciğerparesini yatırdı yere.
Sonra bir emirle geldi, Kabe'yi İsmail(as) ile birlikte inşa etti yeniden.
Haccı ilan etti bütün dünyaya! Vakfeyi ve tavafı hatıra bıraktı.
Ateşin bile yakamadığı bir büyük hatıra oldu!
Hacer, ne büyük bir kadındı! Hacer, siyah tenli idi. Hacer, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, kurtuluşu, umudu, peygamberlerin duası, meleklerin sevdası Muhammed(sav)'in soyuna anne oldu.
Öyle bir kadın idi ki; Allah onun evladı için koşuşturmasını bize ibadet kıldı. O gün bugündür insanlık Hacer gibi koşar durur Safa ile Merve arasında.
Neslinin felahı için dualarla! Zemzem, Hacer o suya 'zemzem' dediği için hala zemzem! Allah onun duasına öyle bir icabet etti ki; cennet pınarlarından dünyaya su gönderdi. İçilmekle eksilmez ama hiç te taşmaz bir pınar oldu!
İsmail(as), kurban oldu, kurban olmayı öğretti! Başını, Alemlerin Rabb'inin emrine öyle bir eğdi ki; semada melekler bile gıbta ettiler. Kurban olmanın adı oldu İsmail! İki kurbanlığın çocuğu Muhammed(sas)'e atalık etme şanına ulaştı.
Mekke gibi bir şehir kurdu. Peygamber oldu, haccı öğretti insanlığa.
Bir baba, bir anne ve bir kurban çocuk, tarihe yön verdiler.
Geldiler, ama hiç gitmediler ve asla gitmeyecekler! Öyle büyük hatıraları var ki; hem anlatılır, hem yaşanır, ama her nesille yeniden canlanır, yeniden büyür!
Kurban ve Hacc onların hatırası olarak kıyamete kadar devam edecek.
Haccetmek için ihramına her giyen onların geçtiği yollardan geçip günahlarından arınacak; şeytana ve avanesine düşman, Allah ve kullarına dost olacak.
Kurban kesmeye her niyetlenen bir İbrahim olup, kendi İsmail'ini alacak bıçak altına!
Atamız İbrahim(as)'e selam olsun!
O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin ümmisi Muhammed(sas)'e selam olsun!
Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!
Kurbanların bayramı mübarek olsun…

09 Mart 2012

Ramazan’a Veda

Bu yıldan başlayarak Ramazan ve izin muhabbetleri birbirine girecek iyice. Önümüzdeki yıllarda izinli Ramazanlar yaşanacak bu anlamda. Memlekette tadına baktığımız o ‘sıcak’ Ramazan haliyle burada yerini ‘soğuk’ Ramazan’a bıraktı.

Ramazan bir zamanın adı, zaman içinden seçilmiş özel bir parçanın adı! Ona bu özelliği veren makamın kudsiyetine sırtını dayamış, kendinden emin ve mağrur bir zaman Ramazan. Ramazan kimseye aldırmadan her yıl yeniden hem de daha yıl olmadan yeniden gelmeye devam ediyor ve edecek. Onun her seferinde bize daha erken gelmesi bizim marifetimizden değil Ramazan’ın Rabb’inin rahmetindendir. Hak ederiz ya da etmeyiz ama o her seferinde gelir, bize bir ay boyunca sürecek bir muhabbet sunar. Ki o bir ayda doldurulacak gönüller sonraki onbir ay boyunca ayaklı rahmet temsilcileri olarak gezerler yeryüzünde.

Tam da bu noktada ‘soğuk’ memleketlerin ‘soğuk’ Ramazan’larını yaşayan milyonlarca müslümanın yüreğini ‘soğuk’ sarıveriyor. Rahmet ve muhabbetin ısıtamadığı yüreklerimizle zamanın bu en tatlı devresini üşüyerek geçiriveriyoruz. Güneş gibi Ramazan da bizim buraları ısıtmıyor sanki.

Fakat herşeye rağmen, aramızdaki salihlerin hürmetine bu sevinci yaşamaya devam ediyoruz. Ramazan günleri ve geceleri hala bir neşenin hükmünü yürüttüğü, hiç birşeyin bu saltanatı sarsamadığı bir devrin adı.

Herbirimiz belki de hakettiğimiz kadar, hatta hakettiğimizden daha fazla Ramazan yaşıyoruz. Kısmetimizi aldık ve vedalaşıyoruz her yıl olduğu gibi. Bir dahakine hangimiz, ne kadarı ile müşerref olacağımızı bilmeden ayrılıyoruz.

Ramazan sonrası hayata verdiğimiz özel mola sanki sona erecek ve herşey üzerimize üşüşecek gibi görünüyor. Gerek Hollanda’da gerekse memlekette çok şey değişecek. Hollanda son kırk yılında yaşamadığı kadar büyük bir kırılma noktasına geldi. Hiç olmadığı kadar sağcı bir hükümet kuruluyor, hiç olmadığı kadar çünkü bu hükümetin aşırı sağcılığı kendinden değil dışardan kaynaklanıyor. Hayatiyetini devam ettirebilmek için yapmak zorunda kalacaklarını tahmin etmek hiç zor değil.

Bunun tam aksine genel beklentiler gerçekleşirse memlekette birtakım güzel gelişmeler yaşanacak. Artık uzaklara imrenenlerin ve kaçamayanların ülkesi olmaktan çıkma yolunda büyük bir adım atılmış olacak. Ve belki de uzaklardan memlekete imrenerek bakanlarımız olacak. Avrupa duraklama devrinin sonlarına yaklaşırken biz güzel ülkemizin ‘kuruluş’unu görmenin gururunu yaşayacağız.

Bayram, ‘Ramazan’ bayramı geldi, siz bu satırları okurken belki de geçmiş olacak. Zaten güzel günler çok hızlıdır, saatler gibi geçer. Umarım bu bayram ve sonrasında yaşanacak gelişmeler keyiflerimizi kaçırmaz. Ama eğer birşeyler istediğimiz gibi gitmemeye başlarsa yine gamlanmaya gerek yok, yıllardır sürdüğümüz ama bedelini ödemediğimiz sefamıza sayalım.

Ve unutmamız gereken bakış açısı: Biz işlerin istediğimiz gibi gittiğini düşündüğümüz zamanlarda da tam tersi durumlarda da aslında işler tamamen bizim istediğimizle şekillenmiyor! Hep bizim kararlarımızın çok üstünde bir karar mercii var.

Zamanı durdurmayı bırakın hızını değiştirmeye bile gücümüz yok ve olamaz da zaten. Devran hükmünü icra edecek; her yeni eskiyecek, her doğan birgün ölecek ve geride güzel bir hatıra bırakmak marifet...

Bu vesileyle bayramınızı tebrik eder, sevdiklerinizle nice mutlu bayramlar yaşamanızı dilerim.

Ufuk Gazetesi - Eylül 2010

26 Şubat 2012

Kurbanların bayramı mübarek olsun

Farkında olmadan türkçeleştirdiğimiz ve yine farkında olarak ya da olmayarak kendimize göre bir anlam yükleyip, sonra da bu anlamı asıl manayı bilmeden ve düşünmeden kullanma alışkanlığımıza kurban ettiğimiz 'kurban' kelimesinini klasik kullanım içinde düşünürsek; kameri takvimin (hicri takvimin) belli bir ayının belli bir gününde (zilhicce ayının 10. günü) zengin müslümanların gerekli şartları taşıyan bir hayvanı Allah(cc) rızası için kesmesini ya da vekaletle kestirmesini anlarız. Bu tarif kendi başına 'kurban' kavramının temel eylemi olan kurban işleminin gerçekleşmesini ifade eder.
Ve fakat bildiğimiz genel bir gerçek daha şudur ki; dinimizin bütün emir ve yasakları pratik ve ilk bakışta görülen yarar ve gereklerinin yanısıra daha geniş ve kapsamlı hatta çoğunlukla da toplumsal birtakım hikmetler içerirler. Hikmet ise en kısa anlamı ile ibadet ve fiillerin ruhunu oluşturur!
Şimdi 'kurban' kavramını bu bakış açısı ile irdelemeye başlayalım.
Bu kavramın ilk etapta herkesin bildiği genel-geçer hikmeti, kurban sebebi ile paylaşma, kendinde olandan olmayana verme ve zenginlerin Ramazan'da gönüllerini aldıkları fakirleri bu defa kurban ikramı sevindirmesidir. Bu hikmet hemen hemen herkes tarafından bilinir ve uygulanır. Takıldığımız tek nokta ise yaşadığı ülkelerde kurban eti ikram edecek fakir bulmakta zorlananlarımızın ne yapması gerektiğidir.
Bir kısmımız bunu kurbanını ihtiyaç sahiblerinin bolca bulunduğu gerek kendi memleketi ve gerekse diğer islam topraklarına göndererek halleder. Diğer bir kısmımız ise hem gönderir hem de kendi çocuklarının kurbanı bilmesi ve yaşaması için bulunduğu ülkede de ayrıca kurban keser. Her iki durumda da herhangi bir eksiklik ya da sakınca bulunmamaktadır. Yeter ki gönderilen kurbanlarda fıkhen (dinen) gerekli olan 'vekalet' sistemi doğru olarak uygulansın!
Bu noktada devreye bir diğer hikmet girer: Kurbanı kes(tir)en, bunun ücretini ödeyen şahıs belki de kurbanının etinden ya da diğer ürünlerinden hiç faydalanamamakta, hatta adını ilk defa duyduğu bir islam toprağında kesilen kurbanını hiç görememektedir. Öyleyse bu kurbanın o kişiye faydası nedir ki? Bu sorunun cevabı aslında çok ortada!
Bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermenin mutluluğu bir ömür tıkabasa et yeme ile bile asla elde edilemeyecek ruhi (manevi) bir haz verir ki bu ne anlatılır ne de tadılmadan anlaşılır...
Tabi hadisenin ecir (sevap) kısmına hiç girmiyorum. Zira 'kurban' bizzat yaklaştıran bir ibadetin adıdır. Kelime olarak da manası budur. Bu mana ile 'kurban' zaten Allah(cc)'a yaklaşma gayesi ile yerine getirilen bir ibadet olmakla birlikte devamında ortaya çıkan yukarda bahsettiğimiz paylaşma ruhunu yeniden hatırlatması ile bir başka yakınlaşmanın temelini atar. Bu yakınlık aslında bütün müslümanlar arasında zaten 'kardeşlik' gereği varolan ve kurbanla bir kez daha hatırlanan, perçinlenen, güçlenen ve dirilen birlik anlayışıdır.
'Kardeşi aç iken, tok yatan bizden değildir' ölçüsünü koyan bir Peygamber(sav)'in ümmetinden zaten kurban mevsimi olmasa da beklenen ve istenen bir haldir bu! Bu noktada ister istemez akla gelen yakın bir zamanda ağır felaketlerle sarsılan Filistin halkıdır. Yine yıllardır mülteci olarak kamplarda yaşamaya mahkum edilen Çeçen halkıdır. Saymaya devam ederek bütün sütunu garib beldelerin garib insanları ile doldurabilirim. Fakat bunun ne onlara ne bize bir faydası olmaz, zira bugün artık o beldelere ve daha adını bile duymadığımız birçok yere ulaşabilen, sahasında parmakla gösterilir faaliyetlere imza atan kurumlarımız var. İHH ve Deniz Feneri desem, üstüne Kimse Yok mu ve Cansuyu desem, sanırım meramımı anlatmaya yeterli olur.
Gelelim bize...
Öncelikle 'kurban' hadisesinin sadece kurban kesmekten ibaret olmadığını ve bayram denen mefhumun kendi kendine, dört duvar arasında ya da çevremizdekilerden soyutlanarak kutlanamayacağını hatırlayalım.
En yakın çevremizden yani aile halkımızdan başlayarak 'kurban' bayramında yeniden yakınlaşmak en önemli maksadımız olmalı ve bu noktada muhatab olduğumuz müslüman olan ya da olmayan herkese bunu hissettirmeliyiz. Öyle ki; 'kurban' bayramını hiç bilmeyen biri bile bizimle karşılaştığında, konuştuğunda bizde bir değişiklik olduğunu farketmeli ve daha biz söylemeden o sormalı:
-Bu mutluluğun sebebi nedir?
Bu sorunun cevabı bizimle muhatablarımız arasındaki 'kurban'ı belirleyecektir. Yaşadığımız sevinci çevremizle paylaşabildiğimiz sürece birbirimize 'kurban' olacağız! Zaten asıl marifet ayakları bağlı bir hayvanı keserek ya da kestirerek kurban etmek değil; farklılıklarımıza rağmen birbirimize 'kurban' olabilmek, yakın olabilmektir.

 

Binlerce yıldır kimler geldi, kimler geçti... Tarih sayfaları, gelip-geçenlerin hikayeleriyle doludur. Ardından söylenenlerden ve söyleneceklerden hiçbirinin haberi olmadı. İçlerinden kimileri bunu da dert edindi ve ardında bir güzel hatıra(yad-ı cemil) bırakabilmek için gayret sarfetti.

İşte peygamberler bu noktada da hep bütün insanlığa örnek oldular. İnsanlık bütün güzellikleri onlardan öğrendi! Geldiler, ama bir daha hiç gitmediler... Adem, Nuh, İbrahim, Musa ya da İsa denildiğinde kim oldukları hemen bilindi. Hep güzel hatıralarla anıldılar. Muhammed(sav) denilince baharın bütün goncaları patladı!

İbrahim(as) onlardan biri, hanımı Hacer ve oğlu İsmail(as) ile öyle hatıralar bıraktılar ki; Allah(cc) onların hatıralarını insanlara 'din' kıldı!

İbrahim(as), dost bir peygamber, güzel bir eş, fedakar bir baba idi. Bir emirle getirip Hacer ve minik İsmail'i kuru ve kara taşlarla dolu bir ıssız vadiye bırakıp gitti. Sonra bir emirle eline bıçağı alıp ciğerparesini yatırdı yere... Sonra bir emirle geldi, Kabe'yi İsmail(as) ile birlikte inşa etti yeniden... Haccı ilan etti bütün dünyaya! Vakfeyi ve tavafı hatıra bıraktı... Ateşin bile yakamadığı bir büyük hatıra oldu!

Hacer, ne büyük bir kadındı! Hacer, siyah tenli idi... Hacer, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, kurtuluşu, umudu, peygamberlerin duası, meleklerin sevdası Muhammed(sav)'in soyuna anne oldu... Öyle bir kadın idi ki; Allah(cc) onun evladı için koşuşturmasını bize ibadet kıldı. O gün bugündür insanlık Hacer gibi koşar durur Safa ile Merve arasında... Neslinin felahı için dualarla! Zemzem, Hacer o suya 'zemzem' dediği için hala zemzem! Allah(cc) onun duasına öyle bir icabet etti ki; cennet pınarlarından dünyaya su gönderdi. Bununla da bitmedi, o suya Hacer 'zem(dur)' dedi diye durdu su... İçilmekle eksilmez ama hiç te taşmaz bir pınar oldu!

İsmail(as), kurban oldu, kurban olmayı öğretti! Başını, Alemlerin Rabb'inin emrine öyle bir eğdi ki; semada melekler bile gıbta ettiler. Kurban olmanın adı oldu İsmail! İki kurbanlığın çocuğu Muhammed(sav)'e atalık etme şanına ulaştı... Mekke gibi bir şehir kurdu. Peygamber oldu, haccı öğretti insanlığa.

Bir baba, bir anne ve bir kurban çocuk, tarihe yön verdiler... Geldiler, ama hiç gitmediler ve asla gitmeyecekler! Öyle büyük hatıraları var ki; hem anlatılır, hem yaşanır, ama her nesille yeniden canlanır, yeniden büyür! Kurban ve Hacc onların hatırası olarak kıyamete kadar devam edecek... Kurban kesmeye her niyetlenen bir İbrahim olup, kendi İsmail'ini alacak bıçak altına!

Atamız İbrahim(as)'e selam olsun! O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin öksüzü Muhammed(sav)'e selam olsun! Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah(cc) için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!

Ufuk Gazetesi - Aralık 2008

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...