11 Mart 2020
Dünya avucumuzda dönmüyor!
16 Kasım 2019
Hayatın sırrı muhabbet
23 Mayıs 2019
Muhabbet hürmeti icap ettirir
26 Ocak 2019
Yaralarımızla yaşıyoruz
İnsanlar hakikatin değil intikamlarının peşine düşüyor. Hakikatin müşterisi o kadar azaldı ki, karaborsaya düştü.
Enflasyonun en yükseği hakikat fiyatlarında idi tüm zamanlar boyunca, hakikate sahip olmak isteyenler her devirde en yüksek bedelleri ödemek zorunda kaldılar.
Kin ve intikam duygusu yalnızca gözleri değil gönülleri de kör etti.
Adalet dediğimiz hakikat meyvesi dalında kurudu kaldı. Kökü toprağın derinlerinde saklı bir yüce hakikat ağacımız var, dallarına erişemediğimiz… Yapraklarını yabanların kopardığı, olgunlaşamadan dökülen meyvelerine su yürümeyen!
Adalet meyvesinin tadı damaklarımızdan bile silindi. İşportalarda gördüklerimiz hormonlu hakikatler asla gerçek tadını vermedi, veremeyecekte.
Yara alan, açılan derisine benliğini sardı. Bedenlerimiz değil ruhumuz yarıldı, kanadı gibi. Yarasının içine aklını, izanını, imanını doldurdu insanlar.
Düşün denilince yarasıyla, konuş denilince yarasıyla, yürü denilince yarasıyla, yaşa denilince yarasıyla yaşar oldular.
Hırslarımız ve öfkelerimiz bizi birer hakikat katiline dönüştürdü. Adaletten bahsedemeyecek kadar düştük.
Emin değiliz artık, en kötüsü de bu oldu. Güvenilir insanlar olmak meziyetimizi kaybettik.
Konuştuğunda doğru söyleyen, hükmettiğinde adil olan, sığınıldığında emniyet veren insanlar değiliz…
Adil ve emin olamadığımız sürece; neye ve nasıl çağırdığımızın, neyi ve nasıl savunduğumuzun bir değeri kalmadı.
Her sözümüz ve davranışımız muhataplarımızın yaralarına dokunur ve acıtır oldu. Canları yandı ve canını yaktıklarımız bizim can yoldaşımız olamadılar, olmadılar…
Koca koca insanlar değil büyük büyük acılar ve yaralar dolaşıyor ortalıkta. Elimizi sallamayı bırak kıpırdatsak bir yaraya değiyor.
Oysa biz, imanımız gibi sağlam bir emniyet vaadiyle geldik dünyaya, insanlara söylenecek sözümüz vardı ve biz söylediklerinde sözlerinden emin olunanlardık. Dünyaya sunacak bir fikrimiz, bir zikrimiz, bir hayat görüşümüz vardı ve insanlar en değerli varlıklarından emin olacaklardı.
Düşmanımız ya da düşmanlarımız dışarıda değil, daha doğrusu dışarıda olanlar bu kadar tehlikeli ve yıkıcı değiller, olamazlar. Düşman içimizde; kendimizde, benliğimizde, nefsimizde.
Bizi ancak biz yenebilirdik zaten, yendik.
Şimdi kendimizi değiştirme zamanıdır, daha da çok geç olmadan…
Adil ve emin insanlar olma zamanıdır.
16 Ekim 2018
Notlar
Ay(na)’dan yansıyan nur, güneşin varlığına iman etmenin vesilesidir. Ay’ı nur kaynağı zanneden ya cahildir ya ahmak;ay’dan yüz çevirenin yüzü kara!
***
Kâbe’nin bir köşesinde bir taş durur ve o Hacer’ul Esved’dir.
Esved sevdanın da bir adım ötesidir aslında.
Hacer’ul Esved’e ibadet edilmez, ibadete onunla başlanır.
Ona dokunan Mevla’nın eline dokunmuş gibidir…
O şahittir!
Kâbe’yi Hacer’ul Esved’den ibaret sanmak körlüktür
Ama Hacer’ul Esved’siz Kâbe’de tavaf dağılmaktır, dağınıklıktır.
***
Put kırmaktan daha büyüktür büyük putun boynuna baltayı asmak, kırmayı da kırmaktır çünkü bu…
Öyle bir kırmak ki, bir daha tarih boyu kelleleri yerlerde sürünmeye mahkûm kalır putların!
Ve putperestlere kendi dilleriyle putlarını kırdırmaktır bu.
***
Dünyasını İslam üzere kuran bir ümmet anlayışının yerini, dünyasında İslam’a da ‘lütfen’ yer veren bir pratik felaketin aldığı günlerdeyiz.
***
Yol genişleyip hız arttığında artık en ufak bir hataya mahal yoktur, ufacık bir taş ya da minik bir çukur denge bozmaya yeter.
***
Önceleri sadece dini bilgiyi 'Din Adamları’na bırakırken zaman içinde yaşamayı da onlara bırakmak şeytani bir yaklaşımdı ama kabul gördü.
Hristiyanlardaki ruhban sınıfına özenen Müslümanların 'din adamı' yaklaşımı maalesef toplumsal cehalet ve yozlaşmanın temelini oluşturdu.
Mana ve mefhum olarak hiç kimse İslam'a üstünlük kuramıyor/kuramaz. Ancak vahşi saldırılar karşısında onu savunmak İslami bir görevdir.
Bu muhafaza ya da müdafaa görevini icra etmesi gereken otoriteler öncelikle alimler ve emir sahipleridir.
'Âlimlerinin aciziyeti ve evlatlarının cehaleti' İslam dünyasının en mühim sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Emirlerinin köleliği ise felaket!
***
Yazdıklarımızı biz de okuduğumuz ve konuştuklarımızı biz de duyduğumuz gün dilerim toprağın üstünde oluruz.
17 Mayıs 2018
Kudüs kimin olacak?
Mitingler büyük hadiseler karşısında halkın galeyana gelmesiyle ortaya çıkarlarsa devlet gücünü tetikleme görevi icra edebilirler. Ancak devletin gücü halkın iteklemesiyle artmaz. Devletten gücünden fazlasını beklemek hayalcilik olur.
Dün olduğu gibi bugünlerde de müstekbir devlet ve uluslar bizim zayıflık ve korkaklığımızdan faydalanarak kendi hükümlerini icra ediyorlar. Karşılarında durabilecek bir güç ya da devletimiz yok. Bu gerçeği kabullenmek ve ona göre beklentilerimizi dengelemek zorundayız.
Türkiye kalibresinde bir devlet, bu gibi olaylarda en yüksek perdeden kınama ve elçi çekmek gibi diplomatik adımların ötesine geçemez. Ki bu satırları yazdığım saatlerde sadece Türkiye ve Güney Afrika devletleri istişare için elçi çekme adımı atmıştı. Dünyadan hele de İslam dünyasından bu cesareti gösteren başkası da yok zaten...
Tarihe şöyle bir not düşüldü: Giritli Ortodokslar 16 Ağustos 1866 gecesi Selino kazasındaki bütün Müslümanları (beşiktekiler dahil) katlettiler. Bu katliam karşısında Batı (Bosna ve Kosova’da olduğu gibi) kılını bile kıpırdatmadı. Hıristiyanların meclisi 2 Eylül 1866’da Enosis ilan ederek Yunanistan’ın Girit’i ilhak ettiğini bildirdi.
Böyle başlamıştı malum son ve yıllar sonra Yunanistan adayı tamamen ele geçirdiğinde ve son Osmanlı askerleri de adayı terkettiğinde İstanbul’da dev bir miting düzenlenmişti. ‘Girit bizim canımız, feda olsun kanımız’ sloganı en çok duyulanlardan biri idi. Sonra halk evine döndü. Girit kaybedildi ve bir kaç ay sonra da Sultan 2. Abdulhamid tahttan ilga edildi.
Ramazan’a kavuştuğumuz şu mübarek günlerde mukaddes beldemiz Kudüs’te yaşananlar ve buna karşı seslerini yükseltmeye çalışan Gazzeli müslümanların kurşunlarla biçilmeleri kalplerimizi titretmekte ve Allah’ın gazabından rahmetine koşacağımız bu ayda bizi nelerin beklediğinden korkmamıza sebep olmaktadır.
Rahmet ve bereket ayı Ramazan, ruhlarımıza ve şuurlarımıza Filistin, Kudüs ve şehidlerin mübarek yolunun gölgesini düşürmüş oldu ki; şüphesiz bunlar, rahmetlerin en büyüğü, dünyamızın ve ahiretimizin kurtuluşuna vesile olacak nimetlerdir.
Allah, Abd ve İsrail yahudileri eliyle bize Ramazan’da Kudüs ve şehadet şuuru vermeyi murad etmiştir.
Filistinliler kendilerinden beklenenden fazlasını yapmakta ve silahsız olarak kurşunların üstüne yürüyüp can vermeye devam etmekteler. Onlar için şehadeti dilemek ve dünyada huzur ve rahat yüzü görmeyen bu asil halkın ahiretlerinin mamur olmasını ve şehidlerinin derecelerinin yüksek olmasını dilemekten daha güzel bir temennimiz yoktur.
Kendi adıma yaşarken Mescidi Aksa’nın yıkılışını canlı yayında izlememekten daha güzel bir temennim olmadığını belirtmek istiyorum. Bu gidişin sonunda belki yakın bir gelecekte bunun da yaşanabileceğini ve yine yükselecek cılız bir kaç sesten başka tüm dünyanın gönüllü ya da zorla boyun eğeceğini düşünüyorum.
Gerek Filistin halkının ve kuruluşlarının gerekse umum müslümanların işgali sindirdikleri ve mevcut şartları muhafaza ederek hayatlarını devam ettirmeye razı oldukları ortadadır.
Geçmişte Filistin ziyaretim sırasında yaptığımız muhabbetlerden anladığım kadarıyla Filistinliler o topraklarda varlıklarını devam ettirebilmeyi ana hedef olarak benimsemişler ve daha ötesini hayal bile edemez hale gelmişlerdi. İsrail teröristleri ise onları tamamen silinceye kadar zulüm ve katliamlara devam edecek plan ve hazırlıklar içinde görünüyorlar.
Allah’ın murad ettiği bir zamanda, O’nun mukadddes beldelere varis kılacağı salihler topluluğu gelip oraları kurtarıncaya kadar işgalin devam etmesi mukadderdir.
Andolsun biz Zikir'den(Tevrat’tan) sonra Zebur'da da: 'Şüphesiz yeryüzüne(Kudüs’e) salih kullarım varis olacaklardır' diye yazmıştık. (Enbiya 105)
O salihlerden olamadığımız içindir ki Kudüs’e varis olamıyoruz. Allah’ın va’di haktır ve mutlaka gerçekleşecektir. Müslümanlar salih kullar olduklarında Kudüs yolları açılacaktır.
Rasulullah(sas) buyurdu ki: "Yakında milletler, yemek yiyenlerin çanaklarına davet ettikleri gibi, size karşı biribirlerini davet edecekler."
Birisi: "Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” dedi.
Rasulullah (sas), "Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çörçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak." buyurdu.
Yine bir adam: "Vehn nedir ya Rasûlullah?" diye sorunca:
"Vehn, dünyayı sevmek ve ölümü kötü görmektir." buyurdu. (Ebu Davud)
03 Kasım 2016
Bir Film Meselesi
28 Şubat 2012
Şubat durgunluğu/dağınıklığı
Sevmeyi bilen O'nu sevendir ancak. Muhabbet, sevgi, aşk, hangisini Muhammed(sav)'siz anlayabilir insan? O yağmur gibidir, heryere ve herkese yağar aslında. Ama çok az insan becerir yağmurun ellerinden tutmayı… Herkesin kalbi yetmez O'nu sevmeye ki! Herkes göremez gökkuşağını, kimine bulanık bir camın ardından bakmaktır yağmur.
Yağmur en çok O’na yakışır lakab olarak, ancak bu kadar rahmet ancak bu kadar azab bir şekilde bir kelime ile ancak böyle yakın ifade edilir. Sevenlerine rahmet ve bereket; düşmanlarına sel ve felaket!
Her yağmur bana seni hatırlatıyor, her gözyaşı, her sızıntı yüreklerden bana seni hatırlatır ey… Ey can, ey sevgili, en sevgili…
Salat Sana! Selam Sana Ya Resulallah..
Sevgililer günün kutlu olsun Efendim! Kıyamete kadar güneşin üzerine her doğduğu gün, Sen'in günün olsun Efendim! Bütün günlerimizsana feda olsun Efendim! Bütün varlığımızsana feda Efendim, ne sayacak günümüz ne de adını anacak bir zenginliğimiz var ama ne varsasana feda Efendim…
Söylemek isteyipte söyleyemediklerimiz içimizde buluşacağımız günü bekliyor, dolup dolup taşıyoruz her yağmur damlası ile, daracık küplerimiz bunca sevdayı tutamıyor Efendim. Taşıyor ve böyle dile döküyoruz ya, korka korka. Birilerine daha bulaşır mı umudundayız Efendim, Mevla şahid içimizi döksek caddelere,kangövdeyi götürür belki ve belki de taşlar yanar…
Yutkunuyoruz, özlüyoruz, hasretinle kavruluyoruz.
Yağmur herkese yağar;
Ama çok az insan tutar yağmurun ellerini.
Onca şarkı, onca film, onca roman,
Ama sevmeye yetmez herkesin kalbi…
Çığ altında kalan, sele kapılan…
Aşktan ve acıdan ölen
Birkaç kişi, dünyayı başka bir yer yapmaya yeter
Aslında onların hikayesidir anlatılan
Diğerleri dinler, seyreder, geçer gider.
Geçer gider herkes,
Hikayelerdir geriye kalan...
***
Ve bizim Sait...
Hayatın her yönüyle olduğu gibi kelimeleri ile de dalga geçen büyük adam. Herşeyiyle küçümsediği ‘alçak’ dünyaya bulutların üstünden bakan, mütevazi mütefekkir. Üstadı olabileceği herkese ‘üstadım’ diyebilen ve sıradan olmak için büyük gayretler sarfeden, ‘sıradışı’ kahraman.
Yazan ve okutan, bir dev birikimin küçük aynasından bize gülümseyen, güleç yüzlü, yeşil gözlü, sıcak dost. Yaşarken hayatla geçtiği dalgayı, ölümüyle de bizimle geçen; ve bize yine şaşırtan zeki adam. Beklemediğimiz bir anda, teknolojinin iğrenç hızıyla ekranlarımıza düşen dondurucu haberle veda ettiğimizi farkedebildiğimiz yalnız adam!
Fikirleri ve sivri dili sebebiyle kimseye yaranamayan esasında yaranmak gibi de bir derdi de olmayan, yazdıkça keskinleşen kıvrak kalemiyle her seferinde dudak ısırtan muhterem edib…
Onu çok sevenlerin ve hatta adım adım onla birlikte yaşayanların bazılarının bile ardından sahiplenmeye cesaret edemediği, yiğit doğulu…
Bir yazı ile Filistin’e yeten ve orada kaptığı sapanla etrafa taşlar yağdıran Sait, bir başka yazı ile kaldırımlarda sökülmedik taş bırakmadan eylem gibi yazılarla kapılara taşlar yağdıran Sait. Şiir gibi yaşayan, şiir gibi konuşan, şiir gibi gülen, şiir gibi ağlayan ve şiir gibi ölen Sait.
Bıraksam kendimi, sana bir kitap olur yazacaklarım belki, ama sen buna da daha fazlasına da değerdin Sait!
Hz. Ömer'in Hz. Peygamberin ölümü üzerine 'Kim Muhammed(sav) öldü derse, bende onun kafasını uçururum' demesini anlaşılır kılan şey; bir dostun ölüm haberi olsa gerek! Böylesine inanılmaz, böylesine sarsıcı...
Ardından söylenecek çok söz olacak elbette. Bunca kısa hayata bunca büyük sözü sığdıran bir adamın ardından neler denmez ki?
Mehmet Sait Yakut hakkında, Salih Tuna çok güzel bir yazı kaleme aldı. Sait tam da onun anlattığı gibi biriydi.
Yazının başlığı, Kayıtlara geçsin işte! ve şöyle diyordu:
“Bir entelektüel bu kadar yakışıklı olur mu, dedirtecek kadar yakışıklıydı. Kelimeleri mitralyöz gibi kullanıyordu. Bu delifişek çocuk nerden buluyordu bu kadar kelimeyi? Hem muzip, hem samimi… Hem zeki, hem delişmen… Hem öfkesiz “fikirleri” yerden yere vuran bir muharrir, hem romantik fikirlere anlam katan bir şair”.
En son görüşmemizde İsrail’i tel’in mitinginden gelmişti ve yakinen tanıyanların bildiği gibi zaten kabına sığmaz bir yiğit olması bir yana, bulunduğu her ortama bir gülümseyiş katabilen nadir şahsiyetlerdendi o. Çektiği resimleri paylaşmış ve birlikte eylemin zevkini(!) çıkarmıştık…
Mehmet Sait Yakut dostumuzu bir 16 şubat soğuğunda, 2 yıl önce dar-ı bekaya yolcu etmiştik. Bir göz açıp kapayıncaya kadar zaman geçti sanarken iki yıl oluvermiş. Daha dün gibi idi oysa…
Allah rahmetiyle muamele etsin ona ve bu satırları okuyup ona rahmet okuyan herkesin sevdiklerine…
Ufuk Gazetesi - Şubat 2011
28 Ocak 2012
Seni sevmek şereftir bize!
Göklerin öğrencisi, yerlerin öğretmeni
Sen öğrettin taşa konuşmayı
Ağaca selam vermeyi
Aya yarılmayı, toprağa dürülmeyi
Göklere kurulmayı, durmayı zamana
Yılana ve deveye sevmeyi
Ölmeyi, öldürmeyi
Yaşamayı sen öğrettin insana (M.İslamoğlu.)
...
Biz seni, bize alemlere rahmet Rasul olarak veren Allah için çok sevdik…
Biz seni, yüzünü hiç görmeden sevdik…
Biz seni, içimizdeki bütün eksikliklere, kusurlarımıza rağmen sevdik… Biz senin yetimliğini, biz senin ümmiliğini, biz senin arkadaşın Cebrail melekten okumayı öğrenmeni çok sevdik. Sen bize, Allah'ın sözünü okuyan ve öğreten başöğretmenimizsin… Allah'a imanın, O'nun kitaplarına inanmak ve kitaplarını sevmekten geçtiğini de söyledin. Kitapları sevmemiz, okumamız bundandır. Sen, bize Allah'a inanmanın O'nun elçilerini sevmek ve aziz tutmaktan geçtiğini de anlattın. Adem'i, Nuh'u, Davud'u, İbrahim'i, Musa'yı, İsa'yı ve diğer peygamberleri de senin yani Muhammed Mustafa (sav)'nın bir öncesi olarak, ilahi davetin anlatıcıları ve insanlığın rehberleri olarak çok sevdik, ayırmadık... Ahirete yani sonralara da inandık, sen anlattın, razı olduk, teslim olduk, görmediğimiz, bilmediğimiz, hiç işitmediğimiz ahiret, yani ölümden sonraki hayatlarımızın bilgisi omuzlarımıza takıldı o günden sonra. Hesap vereceğimizi, kimsenin ah'ının kimsede kalmayacağı bilgisini, bizlere tane tane anlattığın günden beri, bizim omuzlarımız bükük kaldı, böbürlenemedik…
Biz senin konuşmalarındaki o kibarlığı ve bizlere pek düşkün o hal hatır soruşlarını, biz senin herkes uyuduktan sonra ayak uçlarında uçarcasına gezinerek üstlerimizi örten hallerini, biz senin kahkahadan uzak ama hep mütebessim aydınlık yüzünü çok sevdik… Biz senin, gülümseyen olduğu halde her nasılsa aynı anda hep mahzun bakan gözlerini… Biz senin hep en öndeyken bile, o hep kendini gerilere çeken, ayakta ve buyurun diyen hallerini… Az yemelerini, az uyumalarını, evinde tütmeyen ocağına rağmen bulduğun bir tek hurmayı götürüp yetimlere bağışlamanı… Biz senin çocukları çok sevmeni, onlara kıyamayışlarını, çocuklarla oynamanı, ellerinden tutmalarını da çok sevdik…
Kuşu ölen mahzun çocuklara hal hatır edip gönül almalarını… Bayram şenliklerine ve oyunlara katılamayan yetim çocuklara evladım olur musun deyişlerini…
Hatırlayarak sana bir kere daha aşık oluyoruz Ya Rasulallah! Sen kimsesizlerin kimsesisin!
Dünyanın bütün garipleri, seninle şereflendi. Sen; haysiyetin, merhametin, nezaketin, temizliğin ve masumiyetin peygamberisin…
Seni sevmek şereftir bize!... (S. Eraslan)
....
Gündemi bizim dışımızdakilerin tayin etmesini her ne kadar kabullenmek istemesek de kendimizi karikatür tartışmaları, eylemleri ve hatta saldırıları ile karşı karşıya kalmaktan koruyamıyoruz. Yapanlar niye yaptıklarını açıkça söyleyecek kadar mert olmayınca ortaya haliyle birçok komplo teorileri de çıkıveriyor. Zaten millet olarak komploları da pek severiz.
İlk akla gelen teori, Amerika Birleşik Devletleri'nin teröre karşı savaşında psikolojik destek sağlamak amacı ile zaten alenen açıkladığı medyaya destek adı altında dağıttığı milyonların bir kısmının bu karikatürleri çizdirmek için kullanıldığı yönünde idi...
Sonraki teori biraz daha iç karartıcı; İslam dünyası olarak isimlendirilen coğrafyada hakim olan ve çoğunluğu diktatör ya da Efendimizin (sav) 'ısırıcı melik' olarak isimlendirdiği zalim sultanların, kendi halklarının havasını almak ve yükselen toplumsal öfkeyi başka yönlere kanalize ederek bir müddet daha saltanatlarını devam ettirebilmek için bu karikatürleri kullandığı yönünde... Hatırlar mısınız bilmem, Saddam neden ve ne zaman Irak bayrağına tekbir eklemişti?
Fakat bu teorilerin her ikisinin de yürek burkan ortak yanı ise, birilerinin öyle ya da böyle bir sevgiyi kullanmaya kalkmalarıdır. Bu sevgi ya da sevda yeryüzünün en çok sevilmiş ve sevilecek insanı için olunca, bu sevgi yeryüzüne sevginin ve merhametin anlamını getiren bir peygamber için olunca, onu kullanmak bu sevginin yüceliği kadar adice bir tavır oluyor.
Batılıların bu sevgiyi anlamalarını büyük çoğunlukla beklemiyoruz. İmanı bilmeyenin bu sevgiyi anlaması zaten olası değil. Ama İslam coğrafyasında, müslümanların emekleri ile saltanat sürenlerin, O(sav)'nu tanıyanların, O(sav)'na duyulan sevgiyi bilenlerin de bu sevgiyi sömürmek istemesi asla affedilir bir hakaret değil!
Aslında yıllardır binlerce yazı yazıldı, binlerce gösteri düzenlendi ama coğrafyamızda değişen pek birşey yok! Konu batılılar olunca sanki biraz daha hızlıyız gibi. Öfkemizin önünde fren kalmıyor sanki. Gösterilerde kendi mukaddeslerine saldırıldığı için ayaklananlar muhattabları ile aynı konuma düşüp bayrak yakmaya ve vahşiler gibi üzerinde tepinmeye başladılar.
Kendi ülkelerindeki elçilikleri basanlar, sağa sola çapulcu gibi saldıranları izliyoruz...
Biz müslümanlar başkalarının etkileri ile hareket ve eylem noktasına düşecek kadar basireti zayıf mıyız? Yani sıradan içi hava dolu bir top gibi duvara çarpınca zıplamamız mı gerekiyor, yoksa demir bir gülle gibi tekmelemeye kalkanın ayağına unutulmaz bir hatıra mı bırakmalıyız!
İslam tepki değil etkidir! Bu anlamda müslüman etkilenen değil etkileyen olmak durumunda. Bu din herhangi bir aksiyona reaksiyon olarak gelmedi, bizzat kendisi aksiyon oldu! Tarihimiz boyunca biz bugünkü kadar hiç bir zaman dışardan ya da içerden iteklemelerle hareket eden adeta ruhsuz topluluklara dönüşmemiştik.
Bu konuda farklı düşünenlere çok kibar bir sorum var: Bu karikatürler ne zaman yayınlandı ve bu noktaya ne zaman geldi? Yine aynı sorunun doğal sonucu akla gelen bir diğer nokta ise bu gidişten kim kazançlı çıkacak? Emperyalist sermaye durdurulabilecek mi? İnanmasalar bile sırf insani yönlerini tanıyarak Efendimiz(sav)'e saygı duyacak mı batılılar ve batı kafalılar?
Herhangi bir kutsalı olmayanların, bir başkasının kutsalına, mukaddesatına saygı duyması ihtimali çok az maalesef... Biz yine de sağduyulu batılıların bu gibi saçmalıklara prim vermeyeceklerine dair umudumuzu koruyarak çevremizdekilere Efendimiz(sav)'i ve imanımızı anlatalım. Umulur ki bu hem bizim hem de muhataplarımızın menfaatine olur...
Eğer içinde yaşadığımız topluma kendimizi ve bizi biz yapan değerlerimizi anlatamadıysak zaten buradaki varlığımızı sorgulamamızın zamanı gelmiş demektir! Ve artık başkalarını suçlamak yerine kendimizi hesaba çekmenin zamanı geçmek üzere demektir.
Ufuk Gazetesi - Mart 2006
07 Aralık 2011
Aşk’a giriş
Ben O’ndanım ve O benden...
Hergün yeniden ve daha bir üst perdeden O’nunla olabiliyorum ve hergün kelimelerim ve seslerim O’nunla daha bir güzelleşiyor. Hep bir öncekinden daha güzel ve daha hoş ve hep daha güçlü. Daha güçlü bir fırtına, hayır daha güçlü bir hortum ya da tayfun. Tüm tropik ayarları alt-üst eden ama bir o kadar fıtri, bir o kadar doğal yani.
Ve tabii ki bir o kadar da önlenemez!
Biliyorum ne kadar anlatsam ertesi gün yeni bir başlangıç olacak ve başka cümlelerle yeniden başlayacağım, arada hiç susmasam sözlerim tükenmeyecek. Hiç uyumadan ve molasız sürdürsem masalımı ve dünyanın bütün yetimlerine ninniler söylesem, başlarını okşasam, tüm gariplerin elinden tutsam, yine de içimde bir burukluk olmadan göz kapatamıycam.
Az dedim, yetmez dediklerim, eksik kaldım...
Bütün arabesk duyguları üzerlerine Kerbela hüzünleri ekleyerek dillendirsem, bütün söylenmiş ve söylenecek şarkıları toplasam bir aşura kazanına ve bütün aşık dağların zirvelerinden kucak kucak karlar toplasam ve sonra Nemrud’un ateşinden yaksam ayaklarımın altına; ne soğuk ne sıcak, ne bir ürperti ne de bir terleme. Kutuplarından tutup dünyayı ekvatorundan büksem, iki kutbunun soğuğunu ve tüm ekvator kuşağının sıcağını birbirine vursam, sonra da en usta hava durumu yorumcusuna yorumlatsam o hali...
İşte öylesine tarifsiz ve benzersiz!
Dünyanın bütün çukurlarını doldurup, bütün yükseltilerini düzeltsem, yürüyebilen tüm insanları kaldırsam ayağa, dizsem Kabe etrafına, hepsi bir anda ‘lebbeyk’ diye bağırsa ve bilmem kaç milyar insan bilmem kaç milyon tavaf halkası kursa, yeryüzünde Hacer’ul Esved’i selamlamamış tek bir canlı el kalmasa, bahçemdeki mermerler aşınsa ayaklar altında...
Bütün giriş kapılarımın anahtarlarını O’na teslim etsem ve bütün şehirlerimi ve bütün kalelerimi.. İnişlerimi ve çıkışlarımı, tüm düzlüklerimi ve ovalarımı yaysam ayaklarının altına.
Yine de birşey yaptım diyemem!
Kozasına bürünen bir tırtıl gibi sarılsam ihrama, ölsem ve ölsem, ben benim olmasam, sonra bıraksam onun istediklerini ve beğendiklerini yapsam. Kılımı dahi kıpırdatmasam/koparmasam. Bir ceset gibi çıktığım Arafat’tan dirilip sular/seller gibi akarak insem ve toprağı karıştırsam Müzdelife’de ve toprağıma uymayan taşları seçsem, kaldırıp atsam sonra taşlarımı Mina’da ve içimde aslıma uymayan her ne varsa defetsem, şeytanın ve avanelerinin kafasına boca etsem bütün dalaverelerini ve emellerini. Kozadan çıkma vakti geldiğinde rengarenk açsam. Ve sonra yeniden ve günlerce geri dönsem Mina’ya ve aleme ilan etsem; ölü iken de diri iken de çizgimi değiştirmedim aynı yerde aynı kararlılık duruyor ve taşlarımı atıyorum!
Tavaf derken yürümenin ibadet oluşunu, durmanın da bakmanın da sevincin de hüznün de kulluk olduğunu öğrendim. İçinden ve dışından bakabilmenin farkını anladım. Tavaf edenlere içerden bakınca gördüklerim ve duyduklarımla, dışarıdan ve de yukarıdan bakınca anladıklarımın farkını görüp bütün bir hayata dışardan ve yukarıdan bakabilmenin ibadet olmasını kavradım.
Adem ile Havva’nın buluşmasının/kavuşmasının yalnız bir erkek ile kadının insani bir yalnızlık giderimi ya da hasretle gerçekleşmiş bir vuslat olmadığını; birbirinden kopmuş iki parçanın yeniden birleşmesi/vahdeti olduğunu idrak ettim. Dahası bu vahdetin itikadi vahdetten bağımsız olmadığını ve tevbenin aslında aslından kopmuş parçanın kendini olması gerektiği yere monte etmesi ve bir daha kopmamak niyetiyle bağlaması olduğunu ve bu yüzden de Arafat’a çıkanların günahsız inebildiğini gördüm.
Onca günahsızlığa rağmen Arafat’tan ayrılışın bir yükseliş değil hep iniş olarak isimlendirilmesinin boşuna ve sadece coğrafi sebeblerle olmadığını, vahdete ermiş olanın yeniden dünyaya dönüşünün aslında gerçek manada bir iniş olduğunu ve sanki cennetten dünyaya indirilmekle eşdeğer olduğunu yaşadım...
Aslında kelimelerin az geldiği ve anlatılmaz bir yaşayıştan bahsetmek durumunda olduğumun da farkındayım. Zira ‘aşk’ın tek tarifi yok, hangi yönden Kabe’ye yöneldiğimizin bir önemi olmadığı gibi onu da hangi dalından tuttuğumuzun bir ehemmiyeti yok.
Yeter ki tutunacak bir dalımız olsun!
Hem de kopmak bilmeyen bir dal...
Ufuk Gazetesi - Aralık 2011
21 Kasım 2011
Notlar
Esved sevdanın da bir adım ötesidir aslında
Hacer’ul Esved’e ibadet edilmez
İbadete onunla başlanır
Ona dokunan Mevla’nın eline dokunmuş gibidir
O şahittir
Mevlanin elidir
Kabe’yi Hacer’ul Esved’den ibaret sanmak körlüktür
Ama Hacer’ul Esved’siz Kabe’de tavaf dağılmaktır, dağınıklıktır
Ve bir ayrıntı;
Hacer kadın Kabe’nin içinde yatmaktadır
Kabe’nin köşe taşının adı da Hacer’ul Esved’dir.
***
Ay(na)’dan yansıyan nur, güneşin varlığına iman etmenin vesilesidir. Ay’ı nur zanneden ahmaktır. Ay’a yüz çevirenin yüzü kara!
***
Put kırmaktan daha büyüktür büyük putun boynuna baltayı asmak, kırmayı da kırmaktır çünkü bu…
Öyle bir kırmak ki, bi daha tarih boyu kelleleri yerlerde sürünmeye mahkum kalır putların!
Ve putperestlere kendi dilleriyle putlarını kırdırmaktır bu…
***
Dünyasını islam üzere kuran bir ümmet anlayışının yerini, dünyasında islama da ‘lütfen’ yer veren bir pratik felaketin aldığı günlerdeyiz..
Alimler devirlerinin alimleridirler, kiyamete kadar gelecek ümmet icin degişmez yegane ölçü Kur'an ve sünnetten baska birsey olamaz.
Bir alimden geriye yalniz ilim degil, ilminin mucadelesi de kalmali. Said bin Cubeyr'den Said-i Nursi'ye bir zincirde bunu görmek mümkündür.
***
Yol genişleyip hız arttığında artık en ufak bi hataya mahal yoktur, ufacık bir taş ya da minik bir çukur denge bozmaya yeter.
***
Dünyada kelebeklerin ömrü neden kısa biliyor musun? Onlar bu dünyadan değiller, onların dünyasında bir gün bin yıl gibidir ya ondan..
***
Önceleri sadece dini bilgiyi 'din adamları'na bırakırken zaman içinde yaşamayı da onlara bırakmak seytani bir yaklasimdi ama kabul gördü.
Hrıstiyanlardaki ruhban sınıfına özenen müslümanların 'din adamı' yaklaşımı maalesef toplumsal cehalet ve yozlaşmanın temelini oluşturdu.
Mana ve mefhum olarak hic kimse İslam'a üstünlük kuramıyor/kuramaz.. Ancak vahşi saldırılar karşısında onu savunmak islami bir görevdir.
Bu muhafaza ya da müdafaa görevini icra etmesi gereken otoriteler öncelikle alimler ve emir sahipleridir.
'Alimlerinin acziyeti ve evlatlarının cehaleti' islam dünyasının en mühim sorunu olarak karşımıza çıkıyor.
***
Aşk aslında bir taş gibidir; Kabe'ye monte edersen öpülür, baştacı edilir ama Mina'ya dikersen 'şeytan' diye taşlanır!
Aşk yolun ne başı ne de sonu aslında, aşk yolun kendisi.. Yol bir hedefe varmazsa yol olamaz ki..
***
Yazdıklarımızı biz de okuduğumuz ve konuştuklarımızı biz duyduğumuz gün dilerim toprağın üstünde oluruz.
***
Düzgün görünmek için aynayı kırmamak gerek, aksi halde yamuk ve anlaşılmaz bir görüntümüz olması kaçınılmaz..
19 Eylül 2011
Allah’ın gülleri yakanızı bırakmasın!
İnsanlar ve onların oluşturdukları toplumlar birbirleriyle sürekli etkileşim içinde değişir ve gelişirler. Bu kainatın en değişmez kanunudur aslında. Varolan herşey, yaratılan her varlık gelişir. Bunu en kolay, yaratılmışların en mükemmeli ve en üstünü olan insanda görmek mümkündür. Bu sebeble de haliyle insanların oluşturdukları topluluklar diğer varlıkların topluluklarıyla mukayese edilemez bir gelişme içindedirler.
Ne var ki; insanlar arasında da diğer varlıklara özenenlerin varlığı bir vakıadır. Vahşi hayvanlara özenenler toplumları da vahşi kurallarla yönlendirmekle tanınırlar. Münasebetlerinde temel kural ‘güç’, değişmez yasa ‘menfaat’tir! Sahip oldukları akıl onları vahşi yaratıklardan ayırmaya yetmezken, aksine daha tehlikeli hale getirebilmektedir.
Geçtiğimiz aylarda izlediğim bir belgeselde en tehlikeli hayvan sıralaması yapılıyordu. Belgeselin yapımcıları evrimci olunca bu sıralamaya dahil ettikleri ‘insan’ birinci sırayı almıştı. Bizim için bir kıymet-i harbiyesi yoksa da sanırım batının insanı getirdiği noktayı yine onlara anlatması bakımından dikkate değer.
Dünya emrine amade kılınan insan, o kadar kötü bir emanetçi oldu ki; bugün kendi yıktığı güzelliklerin ardından ağıtlar yakılıyor. Küresel ısınmalar, yokolan yeşiller, çekilen sular, azalan nimetler, çoğalan kavgalar ve savaşlar...
Umutları azaltan manzaralara rağmen, hazan mevsiminde bir bayrama daha ulaşmış olmamız bir müjdedir. Şartlar ne olursa olsun biz mutlaka bayramda gülümseriz! Bayram yakalarımıza takılan Allah’ın bir gülüdür çünkü! Yakasında Allah’ın gülü takılı olan gülmez de kim güler?
Ramazan ikliminden çıkış hüznünü engelleyen muhteşem ‘gül’,
bütün kırgınlıkları, dargınlıkları, kavgaları ve kinleri bitiren ‘gül’,
zenginlerin mallarını temizleyen günlerin ‘gül’ü,
yoksulların iki yakasını biraraıa getiren ‘gül’,
alınları parıldatan bir ‘gül’,
mazlumların, mağdurların alınlarını ak eden ‘gül’,
güçsüz bırakılanların gücü ‘gül’,
beli bükülmüşlerin, dizinin dermanı kesilmişlerin, gözünün feri sönmüşlerin kuvveti ‘gül’,
direnenlerin, mücadele edenlerin sadağında kalan bir atımlık ta olsa kainatı altüst eden cephanesi ‘gül’,
annesiz evlatların, evlatsız annelerin gönlüne ferahlık esintisi bir ‘gül’,
yerin ve göğün, güneşin ve ayın, gündüzün ve gecenin, sabahın ve akşamın, yazın ve kışın, baharın ve hazanın, toprağın ve taşın, etin ve tırnağın ayrılmaz harcı ‘gül’,
hayatın anlamı, ölümün canı ‘gül’,
harflerin şekli, kelimelerin bütünlüğü ‘gül’,
dünyanın süsü, cennetin gölgesi ‘gül’,
velhasıl sözün sonu, bayramın adı ‘gül’...
İşte bu yüzden, hem kendi adıma hem bu satırları okuyan herkes için duam; ‘Allah’ın gülleri yakanızı bırakmasın’ olacaktır...
Rasul-i Ekrem’in (sav) unutulmaz hatırası garipliğe bir virgül niyetine bayram hayatımızdan eksik olmasın! Hani O demişti ya; ‘Bu din garip başladı, garip olarak devam edecek. Gariplere müjdeler olsun!’ Garip kelimesinin türkçede tam karşılığı yine aynı kelimeden türetilen ama türkçeleşen ‘gurbetçi’dir. Bu dünyada ‘gurbetçi’ olarak yaşayanlara müjdeler olsun! Asıl ve ana yurdu ahiret bilenlere dünya gurbettir haliyle! İşte bu gurbetin bir nefeslik molası ise bayramdır. Bu yüzden Mevlana ölümü ‘şeb-i arus’ bilmiştir. Gurbetin sonu... Kara sevdalının sevdiğine kavuşması saymıştır...
Bayramınız kutlu ve mutlu olsun!
Ufuk Gazetesi (Kasım -2007)
01 Eylül 2011
Ölen Hayvan İmiş
Aşk, tutku, sevgi, sevda, muhabbet, delikanlı!
Dünyanın varlık sebebi, insanın dünyadaki serüveninin kaynağı, hayatın devamının gereği, tarifi çok ama hiç bitmez bir serüven.
Her yerde, zamanda ve kişiye göre değişen anlamlarına rağmen üzerinde en çok yazılan, en çok konuşulan konu.
Sevgi temelden ikiye ayrılıyor ve bu ayrılık varlığın sonuna kadar hep devam ediyor. Yani bitmez tükenmez bir kutuplaşma sevginin ayrılmaz mübtelası. İlk ayrımı Yaratan ve yaratylan noktasında; O bizi ve bütün yaratılmışları seviyor. Sadece O'na özgü bir sevgi ile seviyor ki; biz O'nun mülkünde O'nun nimetleri ile geçinip gidiyoruz. Herşey gibi sevginin temeli de O'na dayanıyor. Sonra yaratılmışlar ve sahip oldukları duygu olarak karşımıza çıkıyor sevgi.
Yaratılmışların sevgisi de tek parca değil, önce ikiye ayrılıyor: Ruhani (ruhtan kaynaklanan) ve şehevi (nefisten kaynaklanan). Ruhani sevgi de ikiye ayrılıyor; ilahi ve insani. İlahi sevgi de ikiye ayrılıyor; Yaratan'ı sevmek ve O'nun sevdiği yaratılmışları sevmek. Sonra insani sevgi ki o da sade ve sabit değil haliyle... Annelerin bebelerine olan sevgisi ruhani bir sevgi iken, beylerine olan muhabbetleri hem ruhani hem de şehevi olarak iki kanatlıdır.
Bütün bu labirent gibi dönüp duran sevgi çemberi mutlaka birbirine bağlı halkalardan oluşuyor. Bu bağlılık sebebi ile bir türden diğerine geçişler bazan ışık hızıyla olabiliyor. Meşhur sevdalı Mecnun'un, 'Leyla, Leyla' derken Mevla'yı bulmasına bu sebeble hiç şaşmamak gerekiyor.
Ve bambaşka sevdalar zincirinin eski ama eskimez, tarihi ama çok güncel bir halkası; bir gayeye sevdalanma! Davasını sevda bilenlerin hikayelerine en çarpıcı örnekleri ise haliyle insanlığın en kutlu devrinde görüyoruz.
Hubeyb, sanki adını özellikle seçmişler gibi, adı gibi bir sahabe. Hubeyb sevgilicik demek, sevgi demek, sevgili demek... Ona sormuşlar darağacında; 'Sen şimdi evinde rahat rahat otursaydın da senin yerinde Muhammed olsaydı, ister miydin?' Hubeyb'in cevabı zamanlarüstü bir yaklaşımı, davasını sevda edinenlerin ancak anlayabileceği bir çizgiyi gözler önüne seriyor:
'O'nun burada benim yerimde darağacğnda olması bir yana; Medine'de ayağına bir diken batmasına bile razı olmam!'
Hubeyb, bu sevdanın karşılığını aleme ibret için herkesin gözü önünde aldı. Onu kurtarmak için gönderilen Peygamber fedaisi ancak cesedini ele geçirebildi.
Bir başka sevgili, bir başka örnek sevda:
Bu sefer başrolde yine bir sevgili var, çünkü bu sahabenin adş da sevgili: Habib!
Onu da asmışlar bir darağacına ve işkence ediyorlar. Soru sahte peygamberden geliyor: 'Muhammed kimdir?' Cevap tereddütsüz, ses gür: 'O Allah'ın Rasulüdür.' Soru devam ediyor, 'Ben kimim?' Cevap yine tereddütsüz; 'Seni duymuyorum.' Ve sonra tarihin en büyük sevda hikayesi yazılıyor. Her soruda cevap değişmedikçe bu Habib'in bir organına mal oluyor. Burnu, kulakları, parmaklary kesiliyor... Sonra kolları ve bacakları... Ve son nefesine kadar sevdasına leke getirmeden değişmeyen cevaplar...
Sonra devirler değişiyor, insanlar değişiyor, sevdalar değişiyor... Bırakın Habib ve Hubeyb'i, ne Mecnun'un asil sevdası, ne Ferhat'ın dağları delen sevgisi kalıyor... Delikanlılarımız ne Habib'i tanır oldu, ne Hubeyb'i. Hatta Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin hikayeleri de bilinmiyor artık.
İnsanlar bir labirentte yolunu kaybetmiş dolanıp duruyor.
Hani demiştik ya delikanlım zaman bahardı ya hani! Hani delikanlıların kanı daha bir deli akardı ya bu zamanda... Tevafuk değil tamamen bir hesap ürünü; İstanbul'un Fatih'i de delikanlı bir çağında ve zamanın da mayıs olduğu bir günde hedefine ulaşmıştı ya hani! Delikanlı olmanın alameti, genç olmanın gereği demek ki karşı cinse sevdalanıp(!) onun ardından gençlik tüketmek değil mi?. Hele sevginin adını, aşkın kanını da bulandırıp tutkudan ibaret geçici hevesler peşinde koşmak hiç delikanlılık değil!
Biliyorum, bu yazılanları bizim delikanlılar okumayacak, okusa da belki anlamayacak. Biliyorum çağdaş dünyanın en kalleş silahları onların alnına dayalı. Yine biliyorum sürüler halinde vahşi hayvanların çiğnediği bir tarladan hasat elde etmek bir hayal!
Onlar çok biz az, onlar zengin biz fakir, onların keskin dişleri var! Yüreklerimizi dişliyorlar, elimiz böğrümüzde kalıyoruz. Kulaklarımızı tırmalayan çirkin sesleri var, gözlerimizi kapatamıyoruz görmemek için çünkü yürümek, önümüzü görmek zorundayız. Çiçeklerimizi koparıyorlar, atıyorlar hoyratça herbirini bir köşeye. Bahçelerimizi talan ettiler, evlerimize girdiler. Dallarımızdan yeşeren her sürgünü kırmak için teknolojiler geliştirdiler. Onların şövalyeleri tepeden tırnağa zırhlı, bizim akıncılarımızsa yalınkılıç ama koltuklarının altında melek kanatlarıyla düştüler yollara...
Her mayısın sonunda bir kez daha anlarız ki bilmem kaç yüzyıl zamandır bir kere daha bir Fatih yetiştirememişiz...Fakat bahardayız, yağmur mevsimi yani! Her bir damlası rahmet ya yağmurun... Delikanlıyız, zamanın sevda zamanı olduğunun farkındayız. Bir kelimenin bir damla yağmur olup bir yüreğe düşme ihtimali kanımızın deveranını hızlandırıyor. Sevdamızın bir buğday tanesi kadar yol alabilme ihtimalini bile müjde kabul ediyoruz.
Güzel şeyler olacak elbet, olmasa da ne gam... İyilerin ve iyiliklerin niyetine cenaze namazı kıldıranlar olacak elbet... Biz bir sevdadan bahsediyoruz, bir yürek kıpırtısından, hayat emaresi, ahiret meşalesi bir sevdadan...
Biz özgürlüğe sevdalıyız, insan olarak kalmaya yani. İnsan olmanın erdemi sevginin mukaddes adında gizli. Hürriyetin tadını sevdamızın nurdan parmaklıklarının ardında tatmaya hasretiz. Hayatın başlangıcının bir sevgi üzerine bina edildiğini biliriz, sonu da bir sevgiye bina edilmedikçe anlamının da olmayacağını...
‘Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez!’
Ufuk Gazetesi (Mayıs - 2005)
02 Ağustos 2011
Muhabbet hayattır, yokluğu ise ölüm…
Dünya, zahmetlerle dolu. En hafif zahmeti, nefes almak bile bazan dağları yerinden sökmeye eşdeğer bir ağırlığa dönüşür. Bunu en iyi herhalde astım gibi rahatsızlıkları olanlar bilir. Ya da Kanuni gibi, cihanın en büyük imparatoru iken bile insana; ‘olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’ babından şiirler yazabilenler anlar.
İnsan, zahmetlere en az maruz kalabilmek için neredeyse bütün gücünü harcayan bir yapıya sahiptir. Elindeki bütün imkanları daha az zahmetle yaşamak için kullanmaktan çekinmez. Meşhur hikayedir:
Tembellere mahsus bir evi şehir halkı ateşe verir ki bir umut canlanırlar diye… Bütün tembeller kaçışmaya başlar. İçeride en son iki kişi kalır. İçlerinden biri binbir zahmetle cebinden sigarasını çıkartır ancak çakmak çıkarma zahmetine katlanamadığından yanındaki arkadaşından ister. Arkadaşının cevabı tam da tembellerin şanına layıktır: ‘Acele etme yahu, nasılsa birazdan ateş yanına kadar gelecek…’
Dünya ile insan ilişkisinde tembel tavrın pek çok konuda söylediği söz buna baya benzer aslında… Ve insan bazan ateşin ona yaklaşmasına bir basit menfaat için izin verir…
Elbette ki bardağın tamamı boş değildir. Dünya, insana hizmet için yaratılmış olmasının hakkını da yerine getirir bir şekilde. Yine de temelde insan dünyadan memnun olmamak üzerine kurar hayatını. Sahip olduklarıyla yetinmemek ve hep daha fazlasını istemek… Ya da Yavuz Selim gibi, dünyayı iki hükümdara az; bir hükümdara biraz çok görür.
Herşeye rağmen dünyayı yaşanılası kılan birtakım değerler vardır ki bunların başında elbette muhabbet gelir. Sevgi kelimesini özellikle kullanmıyorum! Çünkü bazı sevgiler hayatı çekilmez de kılabilmekte… Muhabbet bana daha çok her türlü sevginin içinde bulunduğu kanlı, canlı ve hayat dolu bir kavram gibi geliyor. Ve dünyayı cekilebilir kılan muhabbetlerin en büyük özelliği aslında sadece dünyaya ait olmamalarından kaynaklanıyor sanki. Yani ahirete de intikal edecek muhabbetler dünyaya da hayat veriyor.
Böylesi insanların gözlerinde görülebilen ve adeta güneşin dünyayı ısıtması gibi; sevdiklerini ısıtan mukaddes bir güçtür muhabbet! Bu muhabbetin merkezi biraz da annelerin yüreğidir ki; oradan yavrularına akar. Sonra çocuklarının gözleriyle haneleri ısıtır. Dünyanın en paha biçilmez değeri; muhabbetle parıldayan bir çift gözden ibarettir aslında… Herhangi bir karşılık beklemeksizin ve yalnızca sevdiklerinin gözlerindeki bir tatlı bakışa ayarlı bu müstesna muhabbetin ne güzelliklere sebep olabildiğini anlatmak için bütün bir hayatı anlatmak gerekir.
Bebeler annelerinin gözlerinden yayılan o muhabbetle büyür, kuru kuru odunlar bile o muhabbetle çiçek açarlar. Gönlünde bir muhabbet tohumu kök salmış olan herhangi bir insan, artık sıradanlıktan kurtulur ve özel bir insan halini alır. Sayıları ne kadar artarsa artsın, hep büyüyen bir muhabbetin ışıkları yayılır durur etrafa… Ve her insan taşıdığı ya da muhatap olduğu muhabbet kadar özelleşir. Bir tanedir o artık! Kimbilir kaç insan kaç kişinin biriciği ve birtanesi olur…
İnsan gönlü geniştir zaten; çocuklarını sever dolmaz, anne-babalar sevilir dolmaz, eşler sevilir dolmaz, dostlar sevilir dolmaz, kardeşler sevilir, akrabalar sevilir, dedeler ve torunlar sevilir, amcalar, yeğenler, kızlar, kızanlar, uzak ve yakın ama yüreğinde muhabbet tohumu taşıyan herkes sevilir dolmaz da dolmaz gönül… Muhabbet harcandıkça artar, arttıkça daha çok harcanır.
Bir muhabbet için yaratılan dünya işte böyle yaşanılası bir yer olur… Muhabbetle tutulan bir el, birbirine muhabbetle bakan iki çift göz herşeyi siler yokeder sanki; geriye yalnızca adına mutluluk ta denilen saadet kalır. Yine belirtmeden geçemeceğim; mutluluk kuru bir kelime, saadet tıpkı muhabbet gibi iki cihanda devam edecek bir kavram.
Kargaya yavrusunun şahin göründüğünü biz uydurmuşuzdur. Karga nasıl göründüğüne bakmaz halbuki yavrusunun… Ama yine de biz otu çeker köküne illa ki bakarız! Sebepler aleminin mahkumlarıyız ne de olsa. Bu meşgalede unutmamamız gereken en mühim gerçek ise; bu sebeplerle bizi mesud kılan Rabb’e sonsuz hamdler olmalıdır.
Hiçbirimiz bu dünyaya insan olarak gelebilmek için bir gayret sarfetmedik. Dahası çevremizde Allah’ın bize saadet versinler için muhabbetle donatıp yerleştirdiği insanları hakedecek herhangi bir geçmişimiz de yok bu dünyadan önce. Geldiğimiz günden bu yana hep birileri bizi sevdi, muhabbetle bağrına bastı. Biz de o muhabbetten güç alarak hayata tutunduk…
Öyleyse bize düşen biraz da hayatı farkında olarak yaşamak, nefes almaktan daha kolay olan tek şey belki de muhabbetle bir bakış ya da küçük bir gülümseme… Dünya ne kadar deni ya da alçak olursa olsun; gönlünüze kanat olarak takacak bir muhabbet bulabildeyseniz hiç tasalanmayın, hiç bir alçaklık size dokunamaz ve siz muhabbet kanatlarıyla hep yücelerde dolaşırsınız…
İbrahim (as) gibi bir peygamber iken bile insan ardından bir ‘güzel hatıra’ bırakmak ister! Gönlü çöle dönenlerin ardından konuşulacak tek hatırası, kum fırtınası ya da kuraklık ve susuzluk olacaktır. Gönül semtine bir tek bülbül bile uğramayanlar, dönüp kendi bahçelerine baksınlar; bir tek gül fidanı bile yetiştirmediklerini göreceklerdir.
Ve Allah, yeryüzünde gül yetiştiren adamların etrafında meleklerden bir halka oluştursa layık değil midir? Ki zaten, böylelerinin adımlarını bastıkları yerler gülistan olur da; kokuları bir koca aleme yeter…
Muhabbet hayattır, yokluğu ise ölüm… Hem de öyle bir ölüm ki; dirilişten mahrum, yokluğa mahkum! Öylesi insan bin yaşasa ne olur, bir gün yaşasa ne değişir? Muhabbet dolu bir gece bir ömre bedel, öyle olmasa Kadr Gecesi bin ay eder miydi?
Bu defa şiirle bitirmiyorum, zira şiir zaten muhabbet demek; muhabbet ise şiir.
Sevdiklerimizin ve sevenlerimizin bize hava ve su kadar lazım olduğunu unutmamamız dileklerimle; gönülleriniz muhabbetle dolsun, dünyanız ve ahiretiniz saadetle…
Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Ekim 2008)
[youtube http://www.youtube.com/watch?v=tECwF2o_gE8]
Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin
Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...
-
İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz. İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğr...
-
İslam; Kur'an ve sünnet ile va'zolunan, selefimizin icması ve kıyasları ile fıkholunan dinin adıdır. Bunlarda bulunmayan dinden deği...
-
İmam Buhari olarak meşhur olan hadis alimimizin eseridir. İslam akaidinin müdafası da denilebilecek olan eser Yusuf Özbek tarafından İlahi ...





