Zulüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zulüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Ocak 2021

Batının çıkmaz sokağı

 


Hayatın akış hikayesinde, sıradan bir insanın, aradığı önemli bir adresi bulmak için girdiği sokağın çıkmaz çıkmasıyla; devasa bir devletin, yegane kurtuluş yolu olarak lanse ettiği sisteminin çıkmaza girmesi arasında pek bir fark yoktur.

Neticede duvara çarpmak için illa suratınızın taşlara veya tuğlalara değmesi gerekmiyor. Önemli bir hayal kırıklığı da baya sert bir çarpma etkisi gösterebilir.

Dünyanın geri kalanına ihraç ettikleri demokrasi ellerinde patlayan Amerikalıların hali, keşfettiği oldukça gösterişli ama kalitesiz bir ürünü aleme pazarlayarak köşe dönme hayali kuran hatta baya köşeler gören uyanık girişimcinin fabrikasının alev almasından farksız, telaş ve öfke nöbetleri ne kadar da benziyor.

Özellikle bizim coğrafyamızın şehirlerinde görmeye alışkın oldukları ve olduğumuz manzaraların, bir şekilde kendi başkentlerinde de ortaya çıkmasının şokunu anlayabiliyoruz. Kolay değil, aleme tanrılık taslarken, büyük abdestini kaçırmak!

Büyük rezillik!

İşgal edilen ve yağmalanan bina görüntülerinin canlı yayınlanacak kadar yakınlarda olması, Amerikalı muhabir ve sunucular kadar; uzaklarda onlara muhbirlik yapmak için el pençe divan duran gönüllü Amerikan yandaşlarını da hayli şaşırttı.

Yaşananları kabullenemeyen, dalga geçenlere kızan, hatta daha ileri giderek buna sebep olduklarını düşündükleri Amerikalı politikacı ve kanaat önderlerine bile fırça atacak kadar Amerikalılaşan, aslında ezik bir köleye daha çok benzeyen ve dolar basan makinaların silindirleri arasında şeref ve haysiyeti dümdüz edilmiş insan müsveddelerinin ağlaşmaları, Allah’(cc)’unun bize gösterdiği gönül ferahlatan bir lütuf gibi geliyor bana.

Tapındıkları ilahları, büyük abdestini tapınaklarının ortasına yaptı! Kokusu aleme yayıldı ve burun direklerimizi sızlattı.

Burun direklerimizin sızlaması, onlara duyduğumuz merhametten değil; onların yaşattığı acıların bir nebzesinin onlar üzerinde görülmesinin bile, bize aslında ne büyük hüzünleri hatıra bıraktıklarını hatırlatmasından oldu.

Onlar ve köleleri şaşırdılar, biz buruk gülümsemelerle ettiklerini hatırladık!

Sırtlan sürüsünün iktidar kavgası sonunda kazanan yine bir sırtlan olacaktır. Aslanlar bu vadiye dönene kadar durum bu…

Dünya tam da bu gündeme kilitlenmişken, Fransa’nın üstün teknik özelliklere ve gelişmiş teknolojik donanımlara sahip helikopterlerle bombardımana tabi tuttuğu bir düğünün kana bulandığı ve çocukların da olduğu sayılarının yüzden fazla olduğunun tahmin edildiği bir kitlesel katliam yapıldığı haberleri geldi, Afrika’dan, Mali’den.

Batı, içinde bulunduğu zulüm ve işgal çamurundan kurtulmak için yalandan çırpındıkça, boyuna kadar pisliğe batıyor.

Güya silahlı teröristleri bahane ederek girdikleri topraklardan, tıpkı bundan 100 yıl önce Güneydoğu Anadolu’da denedikleri ve başarısız oldukları işgalleri sonlandırmak zorunda kalmaları gibi, bir gün arkalarına baka baka çıkıp gitmek zorunda kalacaklarını biliyorlar.

Kovulacakları güne kadar, kan dökmeye, sömürmeye devam ediyorlar. Bir an bir utanma gelip de “biz burada ne yapıyoruz” noktasına gelmek onlar için muhal…

Siz hiç, parçaladığı ceylanın etini yiyip kanını içerken; “ben ne yapıyorum” diye düşünen çakal duydunuz mu?

Batının çıkmazı işte tam burada yatıyor. Yatmak derken, öyle sakin ve hareketsiz bir yatış değil batının çıkmazı. Kanlı ve bol katliam dolu bir yatış, vahşi bir yatış.

Batının özeleştiri yapmasını yakın bir gelecekte beklemiyorum. Halen mevcut siyasi ve fikri yapının, böyle cesur bir muhasebe yapma cesaretine sahip olmak bir yana, ihtiyaç bile duymadığını düşünüyorum.

Tarihin şahitliği de böyledir. Kendilerince gerekçeler buldukları zulüm ve sömürü düzenleri ile dünyada saltanat süren toplumlar, yüklendikleri veballerin ve aldıkları kahırların neticesinde, ağır bir yıkım ile son buluyorlar.

Bunun bugünden yarına yaşanması gerekmiyor. 50 ya da 100 yıl bir insan için çok uzun zaman olsa da; devletler ve tarih için küçük ve kısa devirlerdir.

Hak ya da batıl, adil ya da zalim her saltanat mutlaka son bulacaktır. Dünya için Allah(cc)’unun koyduğu kanun; “her yükselenin mutlaka düşecek olması” şeklinde formüle edilebilir. Zamanını, şeklini ve sebeplerini ise tarih yazacaktır.

Duvara toslayan batının kibirli burnu kırılmıştır. Ya acıyla saldırganlaşacak ya da başını ellerinin arasına alıp bir muhasebeye girişecektir. Ne yazık ki, beklentim ilk seçenek yönünde.

Zaten, Firavun’a yakışan zelil bir şekilde çamurlarda boğularak can vermektir!

18 Temmuz 2020

Dürüst değillerdi adil de olamayacaklar


Biz insanlar unutkanız, unutmakla malulüz de diyebiliriz. Unutmak bizi insan yapan yanlarımızdan biri zira. İyi ya da kötü birçok şeyi unuturuz. Doğru ya da yanlışı unuttuğumuz gibi. Bildiklerimizi unuturuz, unuttuklarımızı bile unuttuğumuz olur, normalimizdir bu bizim.

Karşımıza çıkan yeni sandığımız şeylerin, aslında örnek şahsiyetler üzerinden, örnek zamanlarda bize öğretilenlerle aynı olduğunu da unuttuğumuz çok olur. Acaba, öyle mi, değil mi, böyle mi diye kafa yorarken, aslında cevaplarımızın çoğu avuçlarımızdadır da haberimiz yoktur.

İman ile iyiliklerin, küfür ile kötülüklerin bağını unutuyoruz.

Adaletle merhametin, zulümle hakaretin bağını göz ardı ediyoruz.

Sadakatle dürüstlüğün, ihanetle sahtekarlığın bağını gözden kaçırıyoruz.

Şirkin en büyük zulüm olduğunu; büyüğünü işlemekte sorun görmeyenlerden, daha küçüklerini beklemenin normalliğini unutuyoruz.

Bizden birilerinin kusurlarını ya da günahlarını ortaya döküp, onların üzerinde bize ait değerli ne varsa dillerine dolayanları; samimi zannederek, dürüst zannederek, adalet duygusuyla hareket ettiklerini zannederek çok fena bir şekilde yanılıyoruz.

Onlardan birinin ortaya saçılan kazuratı karşısında; adil ve dürüst bir yaklaşım beklemekle, mert ve samimi eleştiri gelecek zannetmekle, Allah(cc)’den utanmayanların bizden ya da kendilerinden utanacaklarını ummakla, çok fena bir şekilde yanılıyoruz.

Samimi bir adalet duygusuyla hareket edenlerden beklenecek davranışları, salt İslam nefretiyle hayatta kalanlardan ve Müslümanlara saldırarak yaşamayı alışkanlık edinenlerden ummaya bile gerek yok. Dürüst değillerdi, adil de olamayacaklar, yapacak bir şey yok, “oluklar çift; birinden nur akar birinden kir”.

Zalim kardeşin de olsa engel olmakla emrolunanlarla, zulümde kardeşini bile tanımayanları aynı kefeye koymakla, çok fena bir şekilde yanılıyoruz.

Kendimizden ve sahip olduğumuz, sırtımızı dayadığımız iman ve amel temellerinden tereddüt etmekle, hakkında en ufak bir olumsuzluk duyduğumuz kardeşimizi anında zalimlerin arenasına atmakla, tarihin ve sahih bütün haber kaynaklarının ittifakla bildirdiği gerçeklere yüz çevirmekle, çok fena bir şekilde yanılıyoruz.

Velhasıl; olaylar karşısında, güneş gibi parıldayan İslam’a ve onun ahkamına bakmakla yükümlü olduğumuz halde, gözlerimizin birtakım pilli cep fenerleriyle kamaşıyor olması, çok fena yanıldığımızı gösteriyor.

Şirki ve küfrü, haramı ve mekruhu, fitneyi ve fesadı olduğu kadar; imanı ve İslam’ı,  helali ve caizi, ıslahı ve inşayı yeniden keşfetmenin hiçbir zararı olmayacaktır. Unutuyoruz çünkü; çok kullanılan bıçak gibi köreliyor hassasiyetlerimiz.

Dinlemek ve hatırlamak, idraklerimizin cilası gibidir; amellerin imanın cilası olduğu gibi…

Enes (r.a.)den rivayet olunduğuna göre Rasulullah(sas) şöyle buyurdu:

"Kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa ona yardım et."

Bir adam:

-Ya Resulallah(sas)! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zalimse ona nasıl yardım edeyim? dedi.

Rasulullah(sas) da:

"Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. İşte bu ona yardım etmektir" buyurdu.  (Buhari)

14 Mart 2020

Takdiri ilahiden kurtuluş yoktur



Gelmiş ve geçmiş bütün aklı selim sahibi insanların şahitliği ve bilgelerin bildirmesi ile sabit olan, Adem(a)’dan Muhammed(sas)’e kadar indirilen vahiyle bize anlatılan, hayat ve dünyaya dair değişmez ve değiştirilemez en meşhur kanunu ilahi; her doğanın öleceği, her yeninin eskiyeceği ve topraktan gelen her nesnenin tekrar toprağa döneceğidir.

Bu kaçınılmaz gerçekle yüzleşme noktasında; mümin ile kafirin, zalimi ile mazlumun, zengin ile fakirin bir farkı, bir ayrıcalığı, bir iltiması yoktur.

Ölüm meleği illaki kapıları çalacak ve bazen tek tek, bazen de topluca, canları alıp Rabb’ine iade edecektir. Yeryüzünde izin isteyerek kapısını çaldığı tek insan Muhammed(sas)’dır, bir daha başkasından izin istemeyecek, haber vermeyecektir.

Yine dünyanın sabit kanunlarından biri olarak; her ölüme bir sebep bulunacak, olmayana uydurulacak ve bir şekilde insanlık avunup gidecek, ta kendi kapısına gelinceye kadar bu gerçekle yüzleşmeyi hep erteleyecek, yüzleştiğinde de zaten her şey için çok geç kalınmış olacak…

Sebepler hastalıklar olabildiği gibi, depremler ve sair felaketler de olabilecektir. Salgın hastalıklar bu ölüm vesilelerinden sadece biridir.

Meşhur sözdür; “ölümü ecelden başka durdurabilecek yoktur” denilir. Eceli geleni kurtaracak, gelmeyeni de öldürebilecek bir güç yoktur. Her şeye kadir olan Allah(cc)’in takdiri böyledir.

Bütün bu kaçınılmaz hakikatlerin yanında, sıhhatini muhafaza etmek için gayret etmekte ilahi bir mecburiyet ve insani bir sorumluluktur. Hele salgın hastalıklar zamanında, gerek ferdi gerekse umumi, her türlü tedbiri almak ve uygulamak, konulan yasak ve sınırlamalara uymak insani bir sorumluluk olduğu kadar İslami bir vecibedir.

Bu gibi sebeplerin herhangi bir zümrenin günahlarının cezası olması elbette muhtemeldir ancak biz bu ilahi fermanın kesin hikmetini bilmesi düşünülemeyenler sınıfındanız. Hikmetini mutlak olarak Allah(cc)’in bildiği bu gibi konularda, şundan dolayı oldu, bunların cezası demek büyük bir cürettir.

Bir şekilde düşmanlık duyduğumuz ve nefret ettiğimiz insanlara dokunduğunda sevindiğimiz salgın hastalıklar, tıpkı zamanında bazı sahabenin de arasında bulunduğu salih Müslümanların ölümüne sebep olduğu gibi, masum ve salih insanların da ölüm sebebi olabilir.

Allah(cc) umumi bir bela verdiğinde, bundan müstağni olacak kişi ya da toplumların olması muhaldir. Zira dünyaya takdir edilen sünnetullah dediğimiz Allah(cc)’in kevni kanunları, tüm mahlukat için geçerlidir.

Elbette hepimiz bir çok eksik ve hatalarla yaşıyoruz. Allah(cc) hiçbir fert ya da topluma zulmetmez! Başımıza gelenler kendi ellerimizle yaptıklarımız yüzündendir. Ancak hangi vebal ya da günahın hangi ceza ile, ne zaman ve ne şekilde cezalandırılacağını tayin ve takdir eden ancak Allah(cc)’dir.

Neden bu başımıza gelenler diye bir sorumuz varsa, cevabı yine Kur’an’da:

“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” (Rum – 41)

Bu tattırılan bir kısmıdır ve eğer Allah(cc) dilerse daha fazlasını da verir. O’na ait olan mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, bizden beklenen sadece tevekkül ile boyun eğmek ve kulluğumuzu güzelleştirmek için gayret etmekten ibarettir.

İtiraz etmeyi düşünen, inkar etmeyi düşünen varsa; ya O’nun mülkünü terk edecek ya da O’nun mülkü için takdir ettiği kanunlardan birini -mesela ölüm kanununu- değiştirmeyi başaracak, eğer bunlardan herhangi birini yapmaya gücü yetmiyorsa, boyun eğecek ve kul olmaya karar verecek.

Kainatın düzeni ve dengesi kontrolünde olan Allah(cc)’in şanı çok yücedir ve Allah(cc) mutlak olarak her şeye kadir olandır, gücüne karşı durulamayan, kaderinden kaçılamayan, mülkünden çıkılamayan tek ve yegane ilahtır!

26 Şubat 2020

Bizden ne istiyorlar?



Dünya’nın mutlak huzur ve rahat yeri olmadığını biliyoruz. En azından biz Müslümanlar, saldırı ve zulümlere muhatap olmamızın kaçınılmaz olduğunu da biliyoruz. Zira adalet ve merhamet isteyen İslam’ın yeryüzünde çanına ot tıkadığı ve tıkayacağı her zalim bizi doğal düşman olarak biliyor.

En çaresiz ve en zayıf zamanlarımızda bile düşmanlıktan vazgeçmeyecek kadar korkuyorlar bizden. Biz dediğim, kişi ya da toplumlar değil; aleme adaletle nizam verecek olan İslam ve İslam’ın sunduğu hayat görüşü, dünyaya ve bütün mahlukata bakış, hatta yere ve göğe intizam verecek, kuş ve ağaçlara huzur getirecek bir yaşam tarzı…

Her ne kadar bizim bizden sandığımız bazılarımız bile bundan emin olamasa da bu böyle, çoğumuzun haberi olmasa da bu böyle.

Hırsızın polisten korkusu gibi, katilin intikam alacak adaletten kaçması gibi, karanlığın doğacak güneşten ürkmesi gibi, kuru otların rüzgarda uçuşmaktan veya ateşte yanmaktan titremesi gibi; çaresiz ve tedavisiz bir korku hastalığına yakalanmışlar.

Filistin ya da Doğu Türkistan’da, dahası Keşmir’de bugün olan, dün Bağdat ve Gırnata’da, önceki gün Buhara ve Semerkant’ta yaşanan bu idi; hakikatin karşısında çıkaracak bir malzemeleri yoktu çünkü! Çünkü adaletin karşısında dayanacak bir kaleleri, merhametin oklarını durduracak bir zırhları yoktu.

Çareyi saldırmakta buldular. Bırakın insanlığı, hayvanlığın bile kabullenemeyeceği şeyleri bu yüzden yapıyorlar. Bu nefretin arkasında korkunç bir çaresizlik ve aslında eziklik var.

Sözümüzün üstüne sözleri yok, işimizin üstüne işleri yok, medeniyetimizin üstüne bir başka medeniyet inşa edemediler. En azgınları bile hala bizden kalan binaları gezip bize diş biliyor, bizden kalan tarihi dinleyip bize düşman oluyorlar.

Adını bizden öğrendikleri çeşmeden su içip bize küfrediyorlar çünkü onlar bunu yapamadı ve yapamayacaklar. Hiç tanımadıkları ve tanıyamayacakları, yüzünü görme, sesini ya da teşekkürünü duyma ihtimalleri olmayan birilerine iyilik etmeyi onların havsalası almadı, almayacak.

Suriye’nin bütün şehirlerini ve köylerini hatta hiçbir sistemin kayıtlara almadığı çadır kentlerini haritalardan silseler doymayacaklar!

Doğu Türkistan’da, Allah(cc) diyen tek canlı bırakmayacaklar belki ama bitmeyecek, bıkmayacaklar kanımızı içmekten!

Filistin’i baştan sona işgal ettiler, istedikleri ağacı kestiler, istedikleri evi yıktılar, korkularından çoluk çocuğu, kadınları ve kızları kurşunladılar ama çaresi yok bizden korkmaya ve bu yüzden o cinnet haliyle öldürmeye devam edecekler!

Delhi sokaklarında herhangi bir masum Müslümanı linç edip öldürecekler, Kaşgar’da ya da Urumçi’de bir Müslüman Uygur’u ezecekler, Arakan’da bir Müslümanı ateşlere atacaklar…

Rusya hastaneleri, Amerika düğünleri, Suud okulları, İran pazar yerlerini vuracak!

Sisi meydanları tarayacak, Esed işkence merkezleri kuracak…

Hepsi ve tamamı, büyüğü ve küçüğü, süperi ve normali, lideri ve devleti ile Müslüman avlayacaklar!
Dünyayı nefretle doldurdular, doymadılar.

Daha geçen yüzyılda Bosna’yı ve Çeçenistan’ı, yüzlerce yıl önce Kırım’ı ve Endülüs’ü yaktılar ve yıktılar, yetmedi. Tarih onların bize düşmanlığını yazmaktan yoruldu ama onlar bırakmadılar.

Bizi gönülleri ve dilleri ile yenemeyeceğini anlayanlar, düşman oldular. Fikirleri fikrimize, sözleri dilimize yetmeyenler, bizden nefret ettiler.

Çaresi yok; Allah(cc) ölümü yazdı insanlığa, inkar edenler de kaçamayacak! Allah(cc)’e olan düşmanlıklarını O’na inananlara kusmak, onların buldukları savaş yolu.

Ama ne gam; hepimizi yenseler, ölümü yenemeyecekler!

Zalimler de ölecek, ardından gelenler ve gelecekler de ölecek. Dünya hiçbirine yar olmayacak.
Biz ahirette tecelli etmesinden emin olduğumuz adaletin, mümkün olduğunca dünyada da sağlanması için yaşamaya devam ediyoruz. Ve o günü dünya gözüyle görmek, dünyalık en büyük temennimiz…

“Aranızda ölümü biz takdir ettik; sizi benzerlerinizle değiştirmemiz ve bilemeyeceğiniz bir şekilde sizi yeniden var etmemize kimse engel olamaz.” (Vakıa 60-61)

Bu meydan okuma; bütün dik boyunları büker, bulutlara uzatılan burunları kırar, kibirleri yıkar, inkarları yok eder.

24 Ocak 2020

Demokrasi masalları



Dünyamız, -bize çok uzun zaman gibi gelen- bin yıllardır insanoğlunun yaşadığı ve kendi cinslerine de diğer mahlukata da her nevi zararı verip, tahribatı marifet bildiği dönemler geçirdi. Devirler döndü, devran değişti ama değişmeyen bir tek insan kaldı.

İnsan, kendini ilah bilip hükmünü diğer insanlara ve canlılara dayattığı zaman, ondan daha tehlikelisi olmadı. Yaktı, yıktı…

Otorite ve gücünün sarsılma ihtimaliyle çılgına dönen tiranlar ve azgın halklar, genelde zorla ama bazen de manipülasyonlarla insanlara hükmetmeye devam ettiler.

Allah(cc)’in insanlar için hüküm ferma kıldığı yaşam tarzı ve hayat düzeni, bu tipler tarafından kesin ve mutlak olarak reddedildi. Zira onda, ilahlaşan insanlar ve insanlar başta olmak üzere, tüm canlılara zulmeden bir anlayışa izin ve yer yoktu.

Bu minvalde emperyalist düzenler ve milletler oluştu. Günümüze kadar devam eden bu sistemlerin kurbanları hep, güçsüz ve ezilen milletlerin halkları oldu. Toprakları ve zenginlikleri ellerinden alınan, nesilleri ve gelecekleri çalınan birçok millet, sömürgecilere sevdalansa da, sürekli ve düzenli bir verim elde etmek isteyen emperyalistler, psikolojik olarak fertleri, sosyolojik olarak toplumları, kendilerine bağımlı, boyun eğmiş ve hatta sadakat ve minnetle hizmetten zevk alan köleler haline getirmek için, gerçek dışı birtakım manipülasyonları kullandılar.

Emperyalist ve kapitalist efendilerin, dünya halklarına uyguladıkları en yaygın ve makbul manipülasyon yöntemi olarak karşımıza demokrasi çıktı. Kendi yöneticilerini seçtiğini ve istediğinde onları değiştirebildiğini zanneden kitleler, içinde bulundukları halle mutlu oldular, olası rahatsızlıklarını da demokrasi içinde nasıl olsa çözeceklerine inanarak yaşayıp gittiler.

Bu minvalde; demokratik ülke örneklerinden, Avustralya, Yeni Zelanda ya da Kanada gibi bazılarının, aslında birer İngiliz sömürgesi olduğu ve ülkelerinde bulunan sömürge valisi onaylamadan herhangi bir kanun çıkaramadıkları gibi, hükümetlerini de vali onaylamadan göreve başlatamıyor oluşları bile, bu büyük ve makbul manipülasyon içinde eridi gitti.

Batılıların monarşik demokrasileri ile doğunun demokratik diktaları gayet güzel anlaşabildiler. Demokrasinin polisi Abd ile kraliyetin en ağır şekilde uygulandığı Suud rejiminin gayet mutlu ve mesut bir ortaklığının oluşu da demokratik masalların büyüsünü bozamadı.

Gerekli gördüğü toprakları işgal eden, gerekli gördüğü silahları sivil halk üzerinde denemekten utanmayan ama belirli aralıklara güya seçim yaparak başkanlarını seçen Rusya gibi devletler bile demokratik kabul edildi.

İşgalle kurulduğu günden beri, yerli halkı sürgün eden, öldüren ve topraklarını, ağaçlarını yakıp yıkan İsrail rejimi de oldukça demokratik tabii ki!

Halkının yarısını mülteci olmaya zorlayan, yüz binlercesini katleden, işkence ve kötü muamele kelimelerinin basit kaldığı bir düzen kuran ve emperyalistlerin himayesinde devam ettiren Suriye’nin Baas rejimi de sonuçta seçimle gelmiş bir başkan tarafından yönetilen demokrasi.

İslam dünyasının her yerinde fitne ateşleri yakan, savaşlar çıkartan ve nihayetinde ana hedefi Pers emperyalizmi olan, İslam ile süslenmiş İran rejimi de demokratik baya. Seçimler yapılıyor, insanlar özgürce oy veriyorlar ya, daha ne istiyorsunuz?

İşin aslı, demokrasi ya da şeriat, monarşi ya da mutlakiyet; insanların asıl derdi yönetim şekli değil, refah ve adalet dengesinin kurulmuş olmasından ibaret, adına ne dendiğine kimse bakmıyor, üzerinde kafa da yormuyor.

Bütün halkın memnun ve mesrur olacağı bir yönetim şekli yoktur. Ancak bütün halkın elindekilerle yetindiği, hakkını elde ettiğine inandığı ve hukuk sistemine güvendiği sistemler vardır.

Kendinden olana farklı, diğerlerine farklı bir adalet sistemi olamaz, olsa da adı adalet olmaz. İşte sadece bu yüzden bile demokrasi uzun bir masalın adıdır.

Allah(cc) ile kulları arasında engel olan tüm şahıs ve yapıları ortadan kaldırmak gibi ulvi bir maksat, emperyalist hedeflerle yan yana gelemez.

Yeryüzünde adaleti tesis etmek için gereken her şeyi yapmak, gerektiğinde dünyanın bir diğer ucuna gitmek ya da ordular göndermekle; sömürgecilik ve işgal için aynı yollardan geçmek asla aynı olmaz, olamaz.

Birinde özgürlük ve haklar teminat altına alınırken, diğerinde yok sayılır. Birinde halkın diline, dinine, ırkına/nesline, aklına/fikrine ve malına kesinlikle dokunulmazken, diğerinde bunlar ayaklar altına alınır.

Batının gücü demokrasi masalından değil zenginliğinden geliyor, doğunun ezikliği de fakirlikten. Krallarının önünde saygıyla eğilen zengin Japonlar gayet medeni iken, kabile reisine sadakatle bağlı olan fakir Afrikalılar geri kalmıştır!

Yazı burada bitmek durumunda, gazetede fazla yer kaplamamalı ama demokrasi masalı devam ediyor, bütün hayatımızı kaplayarak hem de…

04 Aralık 2019

İyiliğin Anahtarı: Merhamet



Hayatın temel onuru, iyiliktir. Her türden, her ırktan, her görüşten ve dinden insanın ortak iddiası iyiliktir çünkü. İyilik büyük bir iddiadır ve her iddia gibi ispata muhtaçtır.

Sorabilseydik kendisine, Firavun da iyi olduğunu iddia edecekti yahut Nemrud. Ebu Cehil de kendince iyi idi ve yaptığı her şeyin mantıklı bir açıklaması vardı.

Firavun insanlara tanrılık ediyordu, yedirip içiriyor dahası onun istediği yaşıyor, istemediği ölüyordu. Nemrud da hakeza öyleydi. Ebu Cehil derseniz, hacılara su veriyordu adam, Kabe’ye en pahalı kilimleri o örterdi hatta.

Ama zalimdiler, sayısı belirsiz insan, onların zulmünden paylarını aldılar. Acılar çektirdiler insanlara ve hakim oldukları topraklarda zarar vermedikleri canlı türü, neredeyse kalmadı; hayvanlara da acımadılar, bitkilere de…

Güç ve imkan onlardaydı ama eksik olan, onların iyi olmasına ve tarih boyunca iyilerden olarak anılmalarına engel olan bir şey vardı. Her şeyin kendisi ile başladığı bir şey, iyiliğin kendisiyle başladığı ve yokluğuyla bittiği bir şey: Merhamet.

Hayatın tohumu muhabbettir belki ama herkesi o halkanın içine dahil etme ihtimalimiz yoktur, çünkü muhabbet kalpten gelen bir histir ve kontrolü elimizde değildir. Oysa merhamet; öğrenilen ve öğretilebilen, kontrollü ya da kontrolsüz icra edilebilen, hem bizden olanlara hem de olmayanlara gösterilmesi gereken, kainatın düzenini varlığı ile devam ettiren bir duygudur, davranış biçimidir, erdemdir, ahlaktır.

İnsan, hayvan veya bitki hatta cansız varlıklara bile merhamet duyulur. Sebepsiz yere bir taş yerinden sökülmez, toprağa zarar verecek bir madde dökülmez. İnsani bir gereklilik olmadıkça, yaprak koparılmaz, hayvana da kıyılmaz.

Yeryüzü ve içindeki her şey, insan için yaratılmıştır ve insana hizmete münhasır kılınmıştır. Fıtratın kanunu budur. Fıtratın Rabbi Allah(cc), insana bu derece bir üstünlük vermiş olsa da, bunu sınırsız ve kontrolsüz bırakmamıştır. İnsanı, bencillik ya da kibre düşmekten kurtaracak, çevresine ve bütün varlığa karşı fıtrata uygun yani normal davranmasını sağlayacak ve Rabb’inin sınırlarına uymasını sağlayacak duygu da merhamettir.

Merhamet, iyiliğin anahtarıdır yani iyilik için merhamet yetmez ama iyiliğin kapısından girmek için merhamet gerekir. Öfkeyi, kıskançlığı, kini ve nefreti, düşmanlığı engelleyebilecek duygu merhamettir.


Hata edenleri affetmenin, şahit olunan kusurları örtmenin, zorda olana yardım etmenin, mağdur olanı korumanın, ayağı kayanı tutmanın, darda kalana el uzatmanın, yıkılanı desteklemenin kaynağı merhamettir.

En güzel isimler kendisinin olan Allah(cc)’in, besmeleye Rahman ve Rahim isimlerini eklemesi, merhametin ilahi bir fermanı gibidir. Her gün ve her an sürekli tekrar tekrar hatırladığımız, her işimize başlarken yeniden ve mutlaka hatırlamamız istenen şey merhamettir.

Mutlak güç ve otorite sahibi, dilediğini yapan ve asla engel olunamayan, dilediğini kahreden ve helak eden, intikam alıcıların en güçlüsü, varlığın kaderini elinde bulunduran Allah(cc), bizim O’nun en çok merhametini hatırlamamızı istemiş, bunu varlığa sultan yaptığı Süleyman(a)’dan (Neml 30), varlığa rahmet yani merhamet sebebi (Enbiya 107) kıldığı Muhammed(sas)’e kadar bütün elçilerine öğretmiştir.

İyi olmanın ve iyiliğe başlamanın anahtarı, besmele ile başlayabilmektir; besmele ile başlanamayan iş kötüdür ve merhametsizliktir. Başlarken Rahman ve Rahim olan Allah(cc)’in anılamadığı işten hayır beklenmez.

Tam da bu sebeple, münasebet kurduğumuz ya da kuracağımız insanları, bu değerli merhamet süzgecinden geçirmekte her zaman fayda vardı, bugün artık çok daha fazla bir fayda var. Merhametsiz insanlarla aramıza bir kalkan koymanın gerekliliği, göz ardı edilmemesi gereken bir zorunluluktur.

Basit merhamet testleriyle muhataplarımızın durumunu anlayabiliriz. Mesela; gereksiz ve sebepsiz yere bir böceği öldüren birinin, güç ve imkan bulduğunda ve keyfi istediğinde daha büyük cürümler işlemesi muhtemeldir. Yeşil bir dalı keyfi yere kıranın, bir ormanı da keyfi yere yakması muhtemeldir. Tırnağınızı sebepsiz yere kıranın, gün olduğunda ve canı istediğinde boynunuzu da kırması muhtemeldir. Ayağınıza basmaktan zevk alanın, bir gün başınıza basması da muhtemeldir.

Alemlere rahmet Muhammed(sas)’in ümmetinin merhameti kaybetmesi, aslında peşinden gitme iddiasında olduğu peygamberinin izini kaybetmesi demektir. O’nun izini kaybedenin sonu ise; dünyada zillet ve meskenet, ahirette ise acı ve elem verici bir azaptır.

"Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada bulunanlar da size rahmet etsinler. Akrabalık Rahman'dan bir bağdır. Kim bunu korursa Allah onunla bağ kurar; kim de koparırsa, Allah da ondan bağını koparır." (Ebu Davud, Tirmizi)

25 Kasım 2019

Cennetin kapısına doğru



Zor zamanların en zor günlerindeydi ülke ve Antep, I. Dünya Savaşı’ndan çıkmış bir ülkenin, adım adım işgal edilen topraklarının kıyısında bir şehirdi.

1919 kışı zorlu başlamıştı. Kasım ayında İngilizlerden bölgenin işgal hakkını alan Fransız birlikleri adım adım ilerliyordu. Halep’in Antep sancağı, savaşlardan çıkmış imparatorluğun yaralı bir şehri olarak düşmanı bekliyordu. Osmanlı ordusunun şerefli bir subayı olan Mehmet Sait Bey, köy köy dolaşıyor, sokak sokak şehri adımlıyor ve halkı direnişe hazırlanmaları için teşvik ediyordu.

Fransızların işgali kesinleştirmek amacıyla büyük bir birlikle Antep’e hareket ettiği haberleri üzerine; Mehmet Sait Bey kendisine verilen Şahin Bey lakabının hakkını veren bir gayretle 200 civarında gönüllü ile Fransız birliklerinin Antep’e geliş istikameti olan Kilis yolunda, Elmalı Köprüsü ve çevresinde düşmanı durdurmak için siper aldı.

Şubat soğuğunda devam eden direniş, Fransız birliklerinin bu kahraman müfrezenin siperleri önünde perişan olmasını sağladı. Fransız ordusunun iki büyük taarruzu geri püskürtülmüştü.

O günlerde Antep Müdafaa Heyeti’nden gelen durum hakkında bilgi isteyen notuna Şahin Bey’in cevabı kısa ve netti:

“Müsterih olunuz. Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep'e giremez!”

Yaşanan hezimetin öfkesiyle kuduran Fransız kuvvetleri, 25 Mart 1920'de daha büyük bir kuvvetle yeniden Şahin Bey ve çetelerinin üstüne yürüdüler. Fransızların 8 bin piyade ve 200  süvariden oluşan birliğinde, ayrıca; bir top bataryası, 16 Ağır makinalı tüfek, çok miktarda otomatik tüfek ve 4 tank mevcuttu. O günün şartlarında olabilecek en iyi donanımıyla bu ordu, Şahin Bey’in şehitlerden sonra 100 kişi civarında kalan, erzak ve cephane sıkıntısı çeken, gönüllüler müfrezesinin üstüne yürüdü.

Bütün öfke ve kinlerini mermi yapıp yağdırdılar. Köprüyü alamadılar ancak çatışmaların 4. gününde Şahin Bey’in yanında sadece 18 yiğit Antepli kalmıştı.

Şehir halkı yaklaşan Fransız ordusunu durdurmak için Kilis yolunda cansiperane savaşan Şahin Bey ve askerlerinin kahramanlık haberleriyle çalkalanıyor, şehit haberlerinin getirdiği hüzün, Fransızların durdurulmasının gururuyla içi içe giriyordu. Gençlerin her biri birer şahin olmak için diş biliyor, ihtiyarlar geçmişin kahramanlık hikayelerini anlatarak halkın ruhlarını bıçak gibi biliyorlardı. Her biri keskin birer bıçak olmuş delikanlılar, büyük bir azimle direnişe hazırlanıyordu.

Şahin Bey ve arkadaşlarından, Fransız ordusunun durdurulduğu haberi değil şehadet haberleri bekleniyordu aslında. Başka bir ihtimal yok gibiydi. Buna rağmen, sayısı ve silah gücü bilinmeyen ama az çok tahmin edilen Fransız ordusunun yoluna taş koymak için başlarını ortaya koyan bu yiğitlerin  gösterdiği kahramanlık herkesi etkilemişti ve direnmek için 7’den 70’e Antep hazırdı.

İşte o günlerde Şehreküstü semtinde konuşlanan heyete, Şahin Bey ve arkadaşlarının acil erzak  ihtiyacı olduğu haberi geldi. Heyet cehennemden farkı olmadığını bildikleri cephe hattına, yardım götürmenin ne tür riskler barındırdığını çok iyi biliyordu. Bu yüzden gönüllü aranmasına karar verdiler.

Karargah çevresinde her biri birer şahin gibi bekleşen ve ihtiyaç anında şehrin her yanına haber götüren, malzeme taşıyan delikanlılardan bir grup koşa koşa gönüllü oldu. İşte onlardan biri de babasını Çanakkale’ye yolcu ettiğini hayal meyal hatırlayan ama dönüşünü asla göremeyen Ahmet’ti.
Ahmet, dedesinin her akşam anlattığı Rus harbi hatıralarının yanı sıra babasının da şehit olduğu Çanakkale destanının hikayeleriyle büyümüş ve 14 yaşına gelmişti. Kendini bildi bileli evlerinde savaş ve şehadet konuşulurdu. Gerçi Antep halkından evinden şehit vermeyen var mı idi ki? Tüm Osmanlı yurdu gibi Antep’te 3 kıtada kan döken ve can veren bir devletin şehriydi.

Gözünü kırpmadan ateşe dalmaya hazır bu küçük şahinler, hazırlanan az miktarda erzakı yüklenip yola koyuldular. En küçükleri 11, en büyükleri 14 yaşındaydı. Ahmet bir bakıma grubun lideri gibi idi. Hem savaştaydılar, illa birinin komutanlık etmesi gerekiyordu. Heyet, sorumluluğu ona vermişti.

Anteplilerin “mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” diye anlattığı, sert bir Mart ayazında, sırtlarında tarihin en onurlu yüküyle yola revan oldular. En iyi tahminle 3-4 saat yürümeleri gerekiyordu. Şehrin giriş ve çıkışlarını tutan Fransız kuvvetlerine yakalanmadan Şahin Bey’e ulaşmaktan başka bir şey yoktu akıllarında.

Güzergahlarını ona göre ayarladılar. Düztepe’deki mezarlıkların içinden, atalarının mezar taşlarını siper edinerek hızla geçtiler. Karataş’a ulaştıklarında küçük bedenleri yorgunluktan bitmişti bile. Yükleri ağırdı. O yaşlarda çocuklar için çok ağırdı. Zayıf bacakları titreye titreye tırmanmışlardı Karataş yokuşunu. Karataş’ı kaplayan kara taşların arasındaki kırmızı çamurlara bata çıka yürümeye devam ettiler.

Saatler süren yolculuk onları bitap düşürdüğünde biraz duruyorlardı ve Ahmet konuşmaya başlıyordu:

-          - Arkadaşlar, canlarını din ve vatan uğruna ortaya koyan yiğitler bizi bekliyor. Dayanın, zaferden sonra çok dinleneceğiz. Fransızları durduralım, başka kimse dokunmaya cesaret edemeyecek bize!

Seyit devam ediyor benzer bir coşkuyla:

-          - Çanakkale’de Seyit Onbaşı’nın kaldırdığı mermi bizim yükümüzden ağırdı. Yükü hafifleten iman ve hamiyettir. Davranın arkadaşlar, yürüyün, vatan sizden hizmet bekler! Ben adımın hakkını vereceğim.

Öyle öyle geldiler. Beylerin Şahin’ine kavuştular. Şahin Bey cephe gerisine gelerek bu gençleri alınlarından öptü. Erzak sağ kalan çetelere dağıtıldı. Sayıları çok azalmıştı ama o kadar heybetliydiler ki, sanki bu 18 kişilik küçük müfreze dev bir ordu gibi görünüyordu çocukların gözüne. Her biri birer avcı şahin gibi, kavrayıp tüfeklerini yürüyorlardı siperlere.

Tam o sırada, Fransız ordusu ağır silahlarıyla yeni bir saldırı başlattı. Top atışları mevzileri hallaç pamuğu gibi atıyordu. Makinalı tüfek sesleri kesilmek bilmiyordu. Ön cepheden gelen sesler saldırının şiddetini haber veriyordu. Çocuklar silahsız olmanın verdiği çaresizlikle dişleriyle dudaklarını ısırarak sindiler birer köşeye.

Antep’in yiğit öncüleri birer birer düştüler toprağa. Cephaneleri biten kahramanlar, bir an bile teslim olmayı düşünmedi. Son mermiler atılırken, eller süngülere uzandı.

Şahin Bey bu büyük saldırı altında çocukların geri dönemeyeceğini görünce, çocuklara dere içinden sürünerek yolun birkaç yüz metre kadar doğusundaki Dokurcum değirmenine gitmelerini, orada saklanmalarını ve çatışmalar hafifleyince geri dönmelerini emretti.

Dokurcum değirmenine sığınan çocuklar yorgunluktan bitkin bir halde her biri bir köşeye adeta yığıldılar. Savaşın ve yiğit gazilerin büyüttüğü bu fedakar çocuklar korkmuyorlardı. Sadece Antep’e dönmek ve direnişe silahlarıyla katılmak için uygun zamanı bekliyorlardı.

O zaman hiç gelmedi.

Şahin Bey ve çetesi, son mermilerini atmış ve süngülerini takmışlardı artık ve ayakta kalan son yiğitleriyle Fransız ordusunun üstüne gittiler. 3-4 yiğit adam binlerce askerin üstüne tek kurşunları olmadan ve sadece tüfeklerin ucuna taktıkları süngüleriyle yürüdüler.

Fransız ordusu, günlerdir aşamadığı bu küçük ama dev müfrezenin cephanesiz üstlerine yürüyen kahramanlarından duyduğu korkuyla mermi yağdırdı üstlerine. En önce ve en ileride Şahin Bey düştü köprüye ve sözünü yerine getiren erlerden biri olarak, cesedini çiğnetmeden düşmana yol vermeyen adamlardan bir adam olarak tarihe geçti.

Ortalık sessizliğe büründüğünde çocuklar ne olduğunu anlamadan değirmenin kapısı tekmelerle arkaya yaslandı. Fransız gözcüleri onların saklandığı değirmeni tespit etmiş ve köprüdeki çatışma sonra erince ilk iş olarak değirmene yönelmişlerdi.

Bir anda içeriye doluşan Fransız askerlerini gördüler ve kahramanların sonlarını anladılar. Onlar şehit olmuştu. İçlerini düşmanla karşılaşan her Müslüman gibi bir yiğitlik, bir sekinet kapladı ve onurla ayağa kalktılar.

Hiçbirinde silah yoktu, bırakın silahı bir çakı bile yoktu üzerlerinde.

Fransız komutanın işaretiyle yan yana dizildiler. Fransızlar silahlarını olmadığını gördükleri halde yanlarına yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı. Arkalarını dönmelerini istediler ve sonra teker teker çocukların ellerini arkadan bağladılar. Sonra da birbirlerine bağlayıp bir kutlu kervan gibi yürüttüler.

Değirmenden dışarıya çıkartıp yakındaki bir kayalığın dibine götürdüler çocukları. Ahmet o sırada arkadaşlarına cesaret veriyor ve ölümden korkmamalarını, öldürülürlerse şehit olacaklarını fısıldıyordu. Dedelerinden, babalarından ve hocalarından dinledikleri destanların şimdi yaşanma zamanıydı. Akıbetlerini tahmin ediyorlardı ve metanetle yürüyorlardı, cennetin kapısına doğru…

Çocukların yüzleri çelikten birer levhaya dönmüştü. Korkudan eser yoktu hiçbirinde. Onurla ve gururla dizildiler yan yana. Alınları aktı. Avrupa’nın bir ucundan Osmanlı yurdunu işgale gelen Fransız gavuruna boyun eğmemişlerdi.

Ağlamadılar, boyun bükmediler, gözlerini kırpmadılar!

Fransız komutan, bir müfreze askeri dizdi karşılarına. Askerler nişan pozisyonu aldıklarında Ahmet, babasını düşündü. Babası Çanakkale’den yükselmişti göklere, Ahmet ise Antep’ten ama buluşacakları yer aynı idi. Cennette babasına sarılma hayaliyle uyuduğu her akşam gördüğü rüyayı şimdi yaşayacaktı.

Her birden “Lailaheillallah, Muhammedun Rasulullah” diye mırıldandılar. Ahmet ve Seyit yüksek sesle “Allahu Ekber” diye bağırdılar, diğerleri de onlara eşlik etti. Bu içten haykırışlar Fransızları daha da sinirlendirdi ve komutanları “tirez” diye böğürdü.

Bir anda ortalığı kaplayan tüfek sesleri uzun sürmedi ve 14 genç beden toprağa düştü. Bazıları hala çırpınıyordu, belli ki ölmemişlerdi. Fransız komutan bu defa “fiche a baionnette” diye böğürdü.
Süngülerini taktılar ve gencecik bedenleri çırpınmalarına aldırış etmeden bu defa süngüleriyle delik deşik ettiler. Ahmet üstüne gelen Fransız askerini fark ettiğinde sesinin çıktığı kadar, bütün gücüyle bir kere daha “Allahu Ekber” diye bağırdı ve sustu, sonra canını teslim etti.

Ölmemiş şehit olmuşlardı!

Değirmen, bu defa bereketli topraklarda yetişen buğdayları değil, şehitlerin bıraktığı onurlu toprakların büyüttüğü, ak alınlı gençleri öğütmüştü. Ekmek bereketti, şehit de bereketti; değirmen bereket öğütmüştü yine.

Yiğit düşmanlarına saygı duymayı bile beceremeyen Fransız kuvvetleri şehre doğru uzaklaşırken, olay yerine gelen halk, hem Şahin Bey ve arkadaşlarını hem de değirmen şehitleri 14 küçük kahramanın cesetlerini yüklendiler. Şehitler arasında Şahin Bey’in 11 yaşındaki oğlu Hayri de vardı.

Bundan sonra 11 ay sürecek direniş başladı ve Fransız ordusuna ya da uçakla yapılan bombardımanlara, tanklarla yıkılan şehre ve toprağa düşecek 6 binden fazla şehide rağmen, Antep halkı teslim olmadı.

Ne ki, açlık dizleri kırdı, ihtiyarlar ve çocuklar hastalıklardan ve bakımsızlıktan ölmeye başladı. Zehirlenmeyi göze alarak, 2-3 gün daha savaşabilmek için yenen acı badem çekirdekleri de tükendiğinde Antep düştü.

Tarih; 1 Nisan 1920’de başlayıp 8 Şubat 1921’de biten bu kahramanlık destanını, Şahin Bey’i, Karayılan Molla Mehmet’i, çocuk ve genç, kadın ve erkek binlerce şehidi yazdı bir kenara, okumak isteyenler için…

Dokurcum değirmeni şehitlerini yazdı tarih! 
Değirmen kapısının cennete açıldığını yazdı…

17 Ekim 2019

Batı ile yüzleşmek



Hemen sözün başında batı derken neyi kast ettiğimi ifade edeyim ki, olası zanlar ve gereksiz tartışmaların hiç değilse bir kısmı bertaraf olsun.

Batı; güneşin battığı yönün adı olmakla birlikte, kadim insanlık yurdu olan Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının birleşme noktasının batısında kalan coğrafyanın, tarihi ve bugünü ile temsil ettiği zalim ve azgın bir fikrin, dünyaya hegemonya kurmak için ürettiği ve yürüttüğü, yaydığı ve desteklediği, şeytanın arkadaşlarının hamiliğini yaptığı, temelinde menfaat ve para bulunan bir emperyalist görüşün, duruşun ve savaşın adıdır.

Batı, derken bir ulusu, devleti ya da bölgeyi kast etmiyorum. Bir yönüyle yönlerden bir yönü de kast etmiyorum. Zira batılı kafanın Çin’de yani doğumuzun en doğusunda da tezahür etmesi mümkündür.
Batı; sömürgeci ve yüzsüz, azgın ve sınırsız, hep aç ve hırsız, duygusuz ve vicdansız, hem zalim hem arsız, bir batıl ideolojinin, bir şeytani planın, bir vahşi savaşın adıdır.

İşte bu batı ile bugünlerde yeniden ve apaçık bir daha yüzleşiyoruz.

Menfaat ve madde için her türlü ahlaki değeri yok sayabilen batı, şimdi bize bir kere daha aşağılık yüzünü gösteriyor.

Batı, Türkiye'ye paralı lejyonerleri ve kiralık askerleri uğruna ambargo uyguluyor. Bu onlar açısından anlaşılır bir durum, onca plan ve masrafın çöpe gitmesi azımsanmayacak bir kayıp ama biz de bunu unutmamalıyız; batı için kimin ne kadar haklı olduğunun değil, menfaatlerinin önemi vardır.

O yere göğe sığdıramadıkları; insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü, teröre karşı savaş, askeri ve siyasi ittifaklar, savunma hakkı, güvenlik gibi kavramların -sadece ve yalnızca- onların hesaplarına ayarlı olduğunu unutmamalıyız.

Emperyalist devletler aralarında bir fark olmaksızın, dünyanın değişik yerlerinde katliamlar ve işgallerle savaş suçları işlediler ve işlemeye devam ediyorlar. Ne yazık ki mevcut dünya düzeninde onlara bunun hesabını sorabilecek kimse yok, utanmaları zaten yok.

Şu an batılıların Türkiye’ye gösterdiği canhıraş tepkinin -asla ve kesinlikle- hukuk ya da insan hakları gibi masalsı kaygılara dayanmadığı ve olayın sadece batılı emperyalist şeytanın, oyuncağının kırılması sonucu getirdiği cinnet olduğu ortada.

Abd, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın başını çektikleri batılı bloğun; Kürtleri ve onların geleceğini düşündüğünü zanneden ahmaklar, bu devletlerin yakın ve uzak geçmişlerinde dünyanın değişik yerlerinde Kürtler kadar sevdikleri halklara neler yaptıklarına baksınlar, kafi.

Nihayetinde iş son noktaya gelip, bu coğrafyada Müslümanların kökünü kurutmak için üstümüze yürüdüklerinde, unutmamamız gereken gerçek; bin yıl önce Malazgirt’te Bizans ordusunu durduran Sultan Alparslan Muhammed’in Türklerin, Arapların ve Kürtlerin komutanı olduğudur.

Batının aramızdan kendine sadık müritler bulması da pek kolay oluyor. Hasan Sabbah müritlerine ne içiriyorsa aynısını içiriyorlar, onun sahte cennetinde ne varsa bunlara tattırıyorlar, devamında ver canını deseler verecek psikopat haşhaşi sürüsü peşlerine takılıyor.

Evet, neydi? Batı medeni, evet batı gelişmiş!

Hayır bin yıldır yerlerinde sayıyorlar, biz durduğumuz için onları ileride görüyoruz!

20 Eylül 2019

Göklere merdiven inşa etmek



Hayatın her alanında, söz ve duruşları eleştiren ama sürekli ve sadece eleştiren insan tipleri vardır. Nerede oldukları, konunun ne olduğu, kimin konuştuğu, konunun ehemmiyeti, konuşanın ehliyeti, ortamın havası, sözün hikmeti, hatırlatmanın fayda ya da zararı gibi söz ve duruş inceliklerinden ya da ıstılahi tabirimizle adabı muaşeretten yoksun birileri hep vardı ve olmaya devam edecekler.

Kendine ait bir fikri ve fikrini ifade edebilecek sözü ya da sözünü dillendirecek kadar kelime hazinesi olmayan ama illa ve mutlaka konuşmak ve itiraz etmek isteyenler için zorunlu bir çaresizlik durumu söz konusudur. Susmanın semtlerine uğramadığı ve her konuda bir diyeceği olan birinin yaşadığı gurur, içi ne kadar boş olursa olsun, bir nefsi tatmine ve rahatlamaya sebep olur.

Bazılarımız hep o, sesinin ilk çıktığı ya da ilk defa adam yerine konulma ihtiyacını hissettiği, delikanlılık çağında kalmayı seviyor da olabilir. Neticede insanız ve bir şekilde avunmaya, kendimizi temize çıkarmaya ve en güzel aklın ve sözün kendimize ait olduğuna inanmaya ihtiyacımız var.
Bir de hasta muhaliflik olarak isimlendirebileceğim, aykırı olma, reddetme ve itiraz etme gibi bir haleti ruhiye var. Sürekli her şeye düşman gözlerle bakmak, her an saldırıya uğrayan bir cengaver gibi pozisyon almak, söze ya da yazıya kendini ifade ya da muhatabına bir hakikati anlatma gayretiyle değil, vurmak ve yıkmak kastıyla başlamak.

Uçan kuşa kusur bulmak, esen yele kızmak, yağan yağmura itiraz etmek, açan güneşe ateş açmak, gördüğü her nesneye kırılacak kütük muamelesi yapmak; normal bir insan için oldukça yorucu ve yıpratıcı bir kavgadır aslında...

Mutsuz ve yorgun, asık suratlı ve umutsuz, bezgin ve bedbaht olmanın en kestirme yolu, kendini düşman ordusunun ortasında tek başına, az bir cephaneyle kalmış zannederek sağına ve soluna, önüne ve arkasına, kimdir ve necidir diye bakmaksızın sürekli sözleriyle mermi sıkmaktır.

Oysa, aykırılık ya da sınırları aşmak marifet değildir, neticede sen yine sen olarak kaldıktan sonra! Tamam koyun olma, sürüye uyma ama çitin diğer yanına geçince değişen tek şey, başkasının otuyla beslenmekse, sonun o başkalarına kurban olmak olur, en fazla.

Bugünün dünyasında, hele de batı dünyasında; kimse başkasının kuzusunu bedavaya beslemez. Verdiğinden fazlasını alamayacağı yere yatırım yapmaz.

Bırakalım batıyı da dünyasına da, bizim doğumuzda da; etinden ve sütünden, hatta derisinden ve tüyünden bile faydalanmayı hesap etmeden, yalnız ve sadece Allah için iyilik yapılması artık bir ütopyaya dönüşmüşse yavaştan, adımlarımızın bizi sahraya mı yaylaya mı götürdüğünü çok iyi bilmek zorundayız.

Kimsenin düşünemediğini düşünebilen, söylenmemiş sözleri olan ve daha da ilginci konusu din olan çok adam var şimdi ortalarda. Herkese ve her şeye muhalif bunlar. Ayetleri ve hadisleri de kimse onlar kadar ince ve orijinal anlayamıyor zaten. Ve asla bağlı oldukları bir merci yok! Ne hikmetse kendilerini adadıkları hakikatin yegane yolcusu oluyorlar.

Amerika kıtasını yeniden keşfetmeye gerek yok, yeniden keşfedenler sömürgeci oldular tarihte, bugün de onlardan aşağı kalmazlar.

Bal satıyorlar ama içine kendi şekerlerini karıştırmayı ihmal etmeden! 

Yürek yelpazesi sallıyorlar ama ardından kendi nefeslerini üflemeyi unutmadan!

Her konuda ortada sağlam bir ceviz bırakmayıncaya kadar bütün kabukları kırıyorlar ama kendi sinelerinde bir kozları var, ona asla dokundurtmuyorlar.

Takva ehlidirler ama takiyeden vaz geçmiyorlar!

Nefret ettiklerine gülümsüyorlar ama kinlerini büyütmeyi din sayıyorlar.

Bunca usta sahtekarlığa karşı aciz kaldığımız doğrudur. Biz bu kadar ayak oyunu bilmediğimizden mağlup olduk ve oluyoruz. Zalim olamadığımızdan başımızın beladan kurtulmadığı bir gerçektir.

Biz kuyu kazmıyoruz, göklere merdiven inşa edenleriz.

28 Ağustos 2019

Mü’min, emin ve emanet insandır



İnsan, yalnız başına da hayatta kalabilir ancak bir hayat sürdüğünü söylemek için başka insanlara muhtaçtır. Toplumlar kurmak ve birbirine destek, köstek ve sair muameleler vesilesi ile diğer insanlarla münasebet kurmak ve bunu hayatının sonuna kadar devam ettirmek; bir hayat sürmektir, sadece hayatta kalmak değil.

İslam’ın inşa etmemizi istediği ve geçmişimizde örneklerini yaşadığımız toplumun da temel esası, kendi aramızda iyilikler ve kötülükler konusunda yardımlaşmaktır. İyiliklerin yayılması ve çoğalması, kötülüklerin engellenmesi ve yok edilmesi, belki de İslam sosyal hayatının en kısa özetidir.

Mü'min erkeklerle mü'min kadınlar da birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar, namazı kılar, zekatı verir, Allah'a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Muhakkak Allah yücedir, hakimdir. (Tevbe, 71)

Müslüman erkek ve karınların, tıpkı imtihana muhatap yani mükellef olma hususunda aralarında herhangi bir fark bulunmaması gibi; iyiliği emir, kötülüğü yasaklama, namazı kılma, zekatı verme ve tümüyle Allah’a ve Rasulü’ne itaat konusunda herhangi bir farkları ya da ayrıcalıkları yoktur.
Yine bu konuda her birimiz diğerlerinin desteğine ihtiyaç duyarız ki, bu da insan olmanın sonucu ve hatta nimetidir.

İnanmanın temeli ise emin olmaktır. Hem kelime hem mana olarak mü’min ya da mü’mine, emin olunan ve emin olan kişidir.

Kadınlar hakkında farklı olarak, onların bedeni zayıflıkları ve hissi hassasiyetleri sebebiyle, erkekler tarafından bu emniyete muhalif olarak incitilmelerini, zulme uğramalarını ve onurlarının çiğnenmesini engelleyici bir çok tedbir alınmıştır.

“Ve kadınlar konusunda size hayrı tavsiye ederim. Onların canları üzerinde hiç bir hakkınız yoktur. Onları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve Allah’ın kelimesiyle helal kıldınız.” Veda Hutbesi’nde kadınlarla ilgili emanet kelimesinin geçtiği kısım kaynaklarımıza göre burasıdır ve her akıl sahibinin fark edeceği gibi burada bahsedilen eş olarak evlenilen kadındır.

Emanet kelimesini dilene dolayan bazı bahtsızların sandığı gibi burada kadını aşağılayan değil aksine, koruyucusu ve hesap sorucusu bizzat Allah olan ve bu sebeple ağır hassasiyet gerektiren bir emanetten bahsediliyor. Zira emanetin değeri sahibinin değeri kadardır.

Emanet ibaresinden hemen önce gelen “nefisleri/canları üzerinde bir hakkınız yoktur” kısmı özellikle cahiliye devrinde ve halen devam eden canı sıkıldığında kadınları öldürebilme cüretini engelleyen bir ifadedir. Cahiliye dün ne idiyse bugün de odur, şeytan ve hileleri geçen onca zamana rağmen ileri gidememiştir.

Neticede; kadınlar erkeklere karşı zayıflıkları sebebiyle, Allah’ın emaneti olarak korunmaya alınmış ve olası zulüm ve aşırılıklar kesin olarak yasaklanmıştır. Allah’ın emaneti olmak ilahi bir iltifattır ve kalbinde iman bulunanı memnun eder, erkeklerinse hassas davranmaları için dikkatlerini çeker.
Her vesileyle, bilmedikleri ve bilmemekle kalmayıp düşmanlık etmekten geri duramadıkları İslam; Allah’ın kadın ve erkek tüm kulları için mutlak adaletin, dünya ve ahiret saadetinin tek ve kesin yolu, sorunların yegane çözüm kaynağıdır.

Mükellef kılmakta bir fark koymayan İslam, suç ve cezalar konusunda da fark görmez. Zulüm ya da cinayetlerin, dini, dili ve ırkı olmadığı gibi, cinsiyeti de yoktur. Haramların da cinsiyeti yoktur; kadın yaptığında haram ve ayıp olan, erkek yaptığında da haram ve ayıptır.

Ne onların düşmanlığı, ne bizim cehaletimiz ve ne de alimlerimizin acziyeti; mübarek ve muhteşem fıtrat dini İslam’ın, dünya ve ahiret saadeti için vaz ettiği nizama gölge düşüremez. İslam nimeti için Allah’a hamd ederiz.

22 Nisan 2019

Günahı boynumuzda değil


Dünyanın düzeninde parmağı olanlar bir yana, bizzat düzenin dümeninde oturanların sürekli ellerinde tutmak istedikleri bir mağduriyet algısı var. Her türlü melanet ve zulmü onlar işlediği halde, gündemi döndürüp dolaştırıp onların ekmeğine kan doğrar hale getiriyorlar. Ya da bir şekilde, boğazlarını ıslatmak için, kimin olduğuna bakmaksızın kan içmekten çekinmiyorlar.

Bazen yaptıklarına gölge etmek, bazen de yapacaklarına malzeme üretmek için; kim olduğuna bakmaksızın ve gerektiğinde kendi halklarının da olmak üzere, büyük bir rahatlıkla kan döküyorlar.

Bu adeti başlatanlar, dünyanın halihazırdaki düzeninde en etkin konumda bulunan Siyonistlerdir ki; ellerindeki en etkin malzeme, bir zamanlar Hitler’in onlara soykırım uyguladığı iddiasıdır. Bu soykırım iddiası onlara, gerek Filistin’de gerekse dünyanın geri kalanında, her konuda haklı olma özelliği kazandırmıştır. Ne yapsalar mazurdurlar, ne işleseler masumdurlar. İşgal ve katliam gibi suçlar onların sıradan işleri haline gelebilir ama aleyhlerinde sıradan bir karar bile alınamaz, alınsa da uygulanamaz.

Batılı devletlerin bile kabullenemediği ya da en azından alenen sahip çıkamadığı, Yeni Zelanda’da yaşanan cami katliamından sonra dünya kamuoyunda bu saldırıya karşı oluşan nefret ve Müslümanlara dair olumlu havanın birilerini çok fena rahatsız ettiği bir gerçek. Hatta o elim hadiseden sonra, bir çok insanın İslam hakkında araştırmalar yaptığı ve bazılarının hidayete mazhar olduğu da bir vakıa.

Bugünlerde ise dünya, yine Asya’da bir ada ülkesi olan, çok az sayıda Müslümanın da yaşadığı Sri Lanka’da gerçekleştirilen bir saldırı dalgası ile sarsıldı. Hem de Hristiyanların dini bir bayram gününde yapılan bu saldırıların hedefinde otellerin yanı sıra kiliselerin de olması, katliamın asıl maksadının batının Hristiyan halklarının gönüllerini sarsmak ve bir şeylere hazırlamak olduğunu gösteriyor.

Yakın bir gelecekte batılı müstekbirlerin bu saldırılarla neye mazeret ürettiklerini yaşayarak öğreneceğiz.

Bu süreçte bizim kendimizden kesinlikle emin olmamız gerekiyor. Bu saldırılar bizim işimiz değil, bunları yapanlar arasında bizden birilerinin olması da bu saldırıların bizim üstümüze yıkılmasına sebep olamaz.

İçimizden yalnızca köle değil, isyancı da devşirdikleri bir çok olayda karşımıza çıktı. Kölelerini ülkelerimizin başlarına bela ettikleri yetmedi bir de teröristlerini salıyorlar üstümüze. Bütün dertleri; onların saltanatı sarsılmasın, düzenleri bozulmasın, sömürüleri engellenmesin, kölelik düzenlerinin başına tayin ettikleri köleleri baş kaldırmayı bile düşünemesin…

Kimse kem-küm etmesin! Artık birilerinin bizi suçluluk psikolojisine sokarak katliamlarını mazur gösterme gayretlerine hizmet etmekten vazgeçelim.

Onlar kurgulayıp, onlar oynatıyorlar. Seyretmekten başka bir rolümüzün olmadığı bu tiyatrodan bize fatura kesmelerine izin vermeyelim. Biz zaten seyirci kaldığımız zulümlerin ve coğrafyamızın değişik yerlerinden yükselen feryatların hesabını nasıl vereceğimizin derdindeyiz. Bir de üstüne batılıların melanetlerini yüklenmeye hiç gerek yok.

Bir mescide, havraya ya da kiliseye saldırı düzenlendiğine dair bir haber duyduğumuzda, bileceğiz ki olay birilerinin hesaplı projesidir. Yapanların adının Ahmet ya da Mehmet olması ile Hans ya da George olması arasında bir fark yoktur.

Dolayısıyla; cici mesajlarla kınamamızın da, utançla başımızı eğmemizin de anlamı olmaz. Onlarla kol kola girip, yaslarına ortak olmamızın da bir getirisi olmayacaktır. Çünkü katille yakınlaşmak can kurtarmaz, belki daha da çok can yakar.

Hem bizim hem de kendilerinin halklarından, sayısız masumun canına mal olan bu dehşet verici korku imparatorluğunun, ayakta kalmak için her şeyi ayakları altına alabileceğini hepimiz çok iyi biliyoruz.

Kainatı kıyamete zorlamayı hesap eden bir tıynetin, insanların acısına, canına, malına ya da mukaddesatına değer verebileceğini düşünmek saflıktan öte ahmaklık olur.

Hak ettikleri ile karşılaştıklarında, bir başka deyişle ektiklerini biçtiklerinde; hiçbir zalimin bize laf etmeye hakkı olmadığını unutmayalım.

22 Mart 2019

Dengemizi kaybetmeyelim

Biz Müslümanlar nankör değilizdir, zira Rabbine nankörlük etmeyen bir milletiz. Hamd ve şükür bizim en unutulmaz vasfımızdır. Yalnız Rabb’imize değil insanlardan bize iyilik edenlere de teşekkür etmekle emrolunduk.

“İyiliklerinden dolayı insanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez.” (Tirmizi, Ebu Davud)
Batılılardan bize insan gibi yaklaşanları takdir eder hatta severiz. Onlar için hayır dua eder, hidayetlerini dileriz. İyiliklerinden dolayı teşekkür ederiz.

Hiç kimseye milliyeti, dili, dini ya da yaşadığı coğrafya sebebiyle düşmanlık etmeyiz, ölçümüz açık ve nettir:

"… Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur." (Bakara 193)

İnsanız biz; dostça uzatılan hiç bir eli geri çevirmeyiz ancak tokat atana diğer yanağımızı çevirmek yoktur bizde. Biz adaletle cevap vermenin, dengeli karşılığın doğruluğuna inanırız.

Topyekun iyi ya da topyekun kötü diye ayırmayız insanları, iyilerine iyi kötülerine kötü deriz. Sözün kısası, biz Müslümanlar "vasat" bir ümmetiz.

“Biz sizi böyle vasat bir ümmet yaptık ki, insanlara şahitler olasınız, Rasul(sas) de size şahit olsun” (Bakara 153)

Hayrın, adaletin ve dengeli duruşun merkezi olmak bizim vasfımızdır. Aşırılık ve zulüm bizden uzaktır.

Karşımıza çıkan naif örneklerden dolayı hayale veya rehavete de kapılamayız, tecrübeyle sabit gerçekleri unutmayız.

Batılıların bizimle münasebetlerini, tek bir kişi ya da kuruma göre değil; gerek tarihi tecrübelerle gerekse gelecek tasavvurları ile sabit olan verilere göre değerlendiririz.

Batılı idarecilerin ya da devletlerin halklarımıza ya da topraklarımıza saldırmaları sebebiyle, masum insanlara düşmanlık beslemeyiz. Aynı şekilde içlerinden bazıları insani yaklaşım gösterdi diye batının “iyi ve cici bir medeniyet” olduğunu da zannetmeyiz.

Mescitlerimizin basılıp Müslümanların kurşunlandığı bir beldede, mazlum şehitler hakkında, içinde zerre kadar iman olan her mü’minin gönlünde, nasıl büyük bir merhamet kabardıysa; içinde insanlık fıtratından bozulmamış bir cevher bulunan her insanın da yüreği yanmıştır.

Yeni Zelanda’nın gerek idarecileri gerekse halkının çoğu, bu hüzünlü zamanda, Müslümanların yanında durarak ve acılarını paylaşarak güzel bir insanlık örneği sergilemişlerdir.

Bu gibi güzel örnekler bize, İslam’ın adalet ve hakkaniyet çizgisinin, adil ve vasat ümmet olma emrinin, ne kadar büyük hikmetler barındırdığını da gösterir. Körü körüne herkese ve her şeye düşmanlık gibi bir ahmaklıktan uzak olmamız gerektiğini bir kere daha hatırlatır.

Aynı şekilde, bir güzel örneğe bakarak, yüzümüze gülen ama ardından dünyayı bize dar eden batılıların hepsi hakkında gevşek düşünmek ve zayıf durmak gibi bir gaflete düşmemek zorundayız.

Ütopik hayallere kapılmadan, iyilere iyi kötülere kötü demek, dengeli bir duruş sergilemek bizim için zor değildir. Hatta zor olsa da bir emirdir, mecburiyettir.

Biz, onlar gibi olamayız. Zalim ile mazlumu, suçlu ile suçsuzu, mücrim ile masumu ayırt etmek için temel ölçülerimiz sabittir. Kimliğine, kişiliğine bakmaksızın her adil ve doğru olana destek, her zalim ve yanlış olana köstek olmak vazifemizdir.

Allah(cc), yaşadıkları acılar sebebiyle Müslümanlara merhamet eden, acılarımızı paylaşan ve bizimle birlikte ağlayanlara da hidayet etsin.

20 Şubat 2019

Rüzgara karşı duruş



Hayatımızın en kaçınılmaz gerçeği olarak, birbirimizle ve hele de güç ve otorite sahipleriyle münasebetlerimizi, bir düzene ve eksene oturtmak gibi erdemli ve ahlaklı davranış şekli olma zorunluluğu vardır.

Kendisinden bir şekilde sıyrılma, kurtulma ya da uzak durma ihtimalimiz olmayan hemen her canlı-cansız mahluk ya da etkene karşı, erdemli bir duruş geliştirmek mümkündür.

Rüzgara direnmek bir duruştur; yıkılmamak ya da kırılmamak için eğilmek bir duruştur, dik durup kırılmak ya da yerinden sökülmekte bir duruştur. Rüzgarı durdurmaya gücümüzün yetmediği ve sığınılacak bir emin mekan bulunmadığı zamanlarda bunlardan birini seçmek insanidir ve normaldir.

Yağmura direnmek bir duruştur; ıslanmamak ve üşütmemek için şemsiye açmak bir duruştur, başını göğe kaldırıp ciğerlerine kadar ıslanmayı göze almakta bir duruştur. Yağmuru durdurmaya gücümüzün yetmediği ve altına sığınılacak bir emin mekan bulunmadığı zamanlarda bunlardan birini seçmek yine insanidir ve normaldir.

Zamanın getirdiği akışın karşısınca kürek çekmek bir duruştur, çoğunluğun hoşuna gideni değil Allah’ın rızasını uyanı seçmek bir duruştur.

Güçlünün değil zalimin karşısında olmak bir duruştur. Zulme engel olmak için çırpınmak, kolunu-kanadını mazlumlara germek bir duruştur. Kenara çekilip sessiz kalmakta bir duruştur, dikilip seyretmekte…

Zalimi alkışlamak ise bir duruş değil bir boyun eğiştir!

Zalime yaltaklanmak bir duruş değil, insanlık izzetinin yerlerde sürünüşüdür.

Zalime karşı durmaya güç yetiremediği, zulümden korunmak için bir emniyet bulamadığı zamanlarda bunlardan birini seçmekte yine insani ve normal bir davranış şeklidir.

Herkes kahraman olamaz, olmak zorunda da değildir, olmamalıdır da. Yoksa kahramanlığın bir değeri kalmaz zaten.

Ancak kahraman olmadığı halde kahraman pozları vermek bir duruş değildir.

Şecaatten mahrum iken yiğitlik taslamak bir duruş değildir.

Rüzgardan korkan tohum filiz vermemelidir…

08 Aralık 2018

Vahdet ama kimle ve nasıl?


Kısaca ‘Müslümanların birliği’ olarak tarif edebileceğimiz vahdet tabiri herhalde siyasi ihtilafların çıktığı ilk asırdan bu yana en çok dillendirilen hedef olmuştur. Ve fakat herhalde en çok ızdırap çekme sebeplerimizden de biridir.

Farklı coğrafyalarda farklı isimler altında bir beylik yahut devlet kuran her güç ve iktidar sahibi sair Müslümanların kendisine bağlanması gerektiğini düşünmüş, iddia etmiş hatta bu uğurda savaşmıştır. İktidar kavgalarının en büyükleri haliyle devletler arasında çıkmış ve bazen çok uzun yıllarımıza ve canlarımıza mal olmuştur.

Temelde hiçbir farklılıkları olmayan ama yalnızca kendi hakimiyetlerini güçlendirmek isteyen emirlerin hayalleri güç ve zaman kaybımızın maalesef ana sebeplerinden biri olmuştur.

Yine tarihi bir gerçeklik olarak; Müslümanlar arasında sağlanan, -tamamını kapsamasa bile- kahir ekseriyetinin dahil olduğu bir vahdetin sağlanması durumunda, dünyaya ve insanlığa adalet ve medeniyet getiren, güçlü ve büyük idareler kurmuşuzdur.

Geçmişin orduları ve şehirleri idare eden emir sahiplerinin savaşlarını anlamak için günümüze bakmak yeterlidir. Yakın tarihimizde işgal edilen Afganistan tecrübesi, Suriye savaşı ve benzeri coğrafyalarda düşmanlara değil kendimize; nefislerimize ve dünyalık heveslerimize yenildik.

Yine bugünlerde sıkça rastladığımız, gerek akidevi gerekse ameli sapmaların temelleri de tarihidir ve çoğunlukla siyasidir. Kendi iktidarlarını destekletmek maksadıyla siyasiler, görüşlerden bazılarını benimseyip hâkim kılmış ve idaresi altındakileri o görüşler etrafında toplayarak saltanatlarını sürdürmüşler.

Benzer yolları takip eden günümüz sulta sevdalıları, bu sebeple olsa gerek; önce Ehli Sünnet akidesini hedef alıyorlar. Direkt olarak saldıramadıkları için dolaylı olarak belamları eliyle önce akide kabuğumuzu kırmaya çalışıyorlar.

“Size anlatılan din uydurma, gerçek din bu değil” başlığı ile girişilen bu şeytani kampanya, sahabeden başlayarak salih önderlerimizi küçültme, değersizleştirme faaliyetleri ile devam ediyor. Teorik olarak sünnete ve kaynağı hadise saldırırken, bir yandan da Kur’an-ı kendi hedeflerine uygun şekilde tefsir etmeye çalışıyorlar.

Kur’an, onların keyiflerine yetmeyince, onun da eksik olduğunu iddia etmekten geri kalmıyorlar.

Gelenek diye aşağıladıkları aslında İslam’ın yüzyıllar boyu devam edegelen temel kaynaklarına dayanan ve Müslümanların pratik hayatlarına sinmiş olarak aktarılan birçok hakikati reddetmeyi marifet olarak sunuyorlar.

Ezan’ı eksik göstermeleri yetmiyor, sahabeye küfür ve hakareti sıradanlaştırıyorlar.

Sünnet bilincini yok etmek için; “peygamberin de annesi yoktu, bu da sünnet, hadi annenizi öldürün” diyebilecek kadar akıl ve mantıktan yoksun bu edepsiz ve kalitesiz kampanya Sünniliği yok etmeyi hedeflediği için en son noktada bir Şiilik daveti geliyor. Henüz o aşamaya gelmeyenlere takiye yapılarak avutulmaları sağlanıyor.

Bunları konuşanlar ve yazanlar ise mezhepçilik yapmakla suçlanarak diskalifiye edilmeye çalışıyor. Vahdet masalları söyleyenlerle gerçekten Müslümanların vahdetini amaçlayanlar arasında süren bu anlamsız ama maalesef taraftarı bol tartışmaların sonu gelmeyecektir. Mezhepçiliğin en alasını yapan ve kendi fitnelerini örtebilmek için başkalarını suçlayan bu uyanık “vahdetçiler”,aslında birilerinin siyasi emellerine hizmet ettiklerini düşünmeden propaganda yapmaya devam ediyorlar.

Ehli Sünnet akidesinden koparılan, kendi ülkesinden nefret eden ve her ortam ve şartta suçluyu kendi içinde arayan ama asla ve kat’a, asıl fitne merkezlerine laf edemeyen, çok güzel bir anti-emperyalizm sömürücüsü ve hatta en büyük Abd düşmanı geçinen ama aslında makbul dost gören bir Müslüman kitle oluşturmak istiyorlar.

Tarih boyunca emperyalist müstekbirlerle savaşmamış, bir şekilde onlarla anlaşarak hep Müslümanların aleyhine dolaplar çevirmiş, bütün gayesi kendi sultasını kurup, geçmişte Müslümanlar tarafından tarihe gömülen müşrik ve zalim devletlerini canlandırmak olan bu karanlık yapılarla kurulabilecek herhangi bir vahdetin olmadığını her akıl sahibi idrak edecektir.

Tarihi tersine çevirmek veya Fırat’ı tersine akıtmak isteyenler buyursunlar bu boş hayal uğruna kendilerini heba etsinler. Biz biliyoruz ki; onların orijinal fikir, harika tespit sandığı o saçmalıklar, tarih boyunca ne kadar bid’atçı sapkın kişi ve grup varsa onlar tarafından dile getirilmiş, saldırı aracı olarak kullanılmış ve hak ettikleri cevapları da almışlar, tarihimizin çöplüğünde yeterince var onlardan!

07 Kasım 2018

Hadim, Hakim ve Zalim



Yeryüzünde Allah(cc)’in şeairi vardır. Bunlar nişaneler, işaretler, özel ve mukaddes mekan yahut noktalar olarak bilinirler. Bunlar genellikle ibadetlerle, özelde hac ibadeti ile alakalıdır. Farzlar, vacipler ve benzeri İslami geleneklere de şiar denilir.

Ey iman edenler! Allah'ın işaretlerine, haram aya, kurbanlık hayvanlara, gerdanlıklara, Rabbinin lütfundan bir şeyler kazanmak ve rızasına kavuşmak için Haram Ev'i ziyarete gelenlere saygısızlık etmeyin. … (Maide 2)

Safa ile Merve, Allah'ın işaretlerindendir. … (Bakara 158)

Kurbanlık develeri de sizin için Allah'ın işaretlerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. … (Hac 36)

Aynı şekilde Allah(cc)’in yeryüzünde harem kıldığı Mekke, Rasulü(sas)’in harem kıldığı Medine ve yine hakkında mukaddes bir mekan olduğu ve özel muamele edilmesi gerektiği ayet(İsra 1) ve hadislerle bildirilen Kudüs’te İslam’ın yeryüzündeki nişanelerindendirler.

Bu beldeler, herhangi bir ırkın, neslin yahut devletin mülkü olmazlar. Buralar İslam ümmetinin ortak mekanları olmaları sebebiyle fert ya da devlet bazında herkes bu nişaneleri korur, kollar ve her türlü desteği sağlar.

Tarihimiz boyunca genel anlayış böyle olmuş olsa da, bazı zalim ve ceberrut iktidar sahipleri kendilerini o beldelere hakim bilmiş ve gerek Allah’ın nişanelerine gerekse ziyaretçilerine edepsizlik etmişlerdir. Haccac’ın Abdullah bin Zubeyr(ra)’i oradan çıkarmak için mancınıklarla Kabe’yi yıkacak kadar büyük saldırılar düzenlediği hatırlanırsa çok sonraki devirlerde yani bugünlerde o mübarek beldelere hakim olduğunu düşünen zalimlerin yaptıkları da biraz daha kolay anlaşılır.

Rahmetli ve kudretli Sultan Selim Han hazretlerinin o beldelerin idaresini ele geçirdiğinde, hutbede namının Hakim’ul Harameyn olarak zikredilmesi üzerine, bu ifadeyi Hadim’ul Harameyn olarak değiştirmesi, iman ve Allah(cc)’in nişanelerine karşı edebin boyutunu göstermektedir.

Allah(cc)’den başka birtakım devletlerden ve onların kontrol ettiği şer odaklarından Allah(cc)’den korkar gibi hatta daha çok korkan, bugünün o beldelerdeki siyasi kontrolü elinde bulunduran idarecilerinin, kendilerini Hakim’ul Harameyn olarak isimlendirmeleri tam bir fecaattir.

Şahsi hürriyetine bile malik olmayan, kendisi ya da devleti ile ilgili kararlarını bile ancak emperyalist batılıların onayıyla alabilen bu zavallı idarecilerin kendilerini o beldelerde hakim olarak lanse etmeleri büyük bir yanılgı ve kötü bir şandır.

Ne yazık ki; kaderin bir imtihanı olarak mukaddes beldelerimiz ehil olmayan idareciler tarafından yönetilmekte ve ziyaretçilerine saygısızlık edilmektedir.

Zalim ve hayasız bu idarecilerin, efendilerine yaranmak ve batının gözünde değer kazanmak için, Müslümanların namazda onlara doğru yöneldiğini düşünecek ve dillendirecek kadar korkunç bir kibir ve aptallığın içinde olmaları ise bizim gönüllerimizin derdidir.

Bu hamakat ve cehalete ancak malum ve meşhur ‘Cahiliye Dönemi’ Mekke idarecilerinde rastlanmış olması da bir ibret vesikası olarak kayıtlarda duruyor.

Ehli Kıble olan Müslümanlar, Allah(cc)’in haremi Mekke’de bulunan Beytullah’a yönelerek namaz kılarlar. İbadetleri kapsamında, asla ve kat’a oraların idarecilerine ya da devletlerine tabi olmaları söz konusu değildir.

Bugünkü durumu dert edinen tüm Müslümanların Harameyn’in ehil idareciler eline geçmesi için diliyle ve eliyle dua etmesi bir vecibedir. Kudüs’ün fiilen Yahudi işgalinde olması gözümüzden Mekke ve Medine’deki durumunun vehametini kaçırmamalı ve Allah(cc)’in nişanelerine saygısızlık yapılması bizi rahatsız etmeli, imkanlarımız nispetinde kurtulmaları için vesileler aramalıyız.

Allah(cc)’den temennim, bizi ve neslimizi bu hayra vesile kılmasıdır.

03 Kasım 2018

Feryat Yemen’den Gelir!



Yemen, bizim hatırlarımızda kahvenin yurdu olmasıyla meşhurdur. Bir de Yemen Türküsü ile ki; Osmanlı Devleti’nin en acılı cephelerinden biri olması hasebiyle, ağıtlara ve türkülere konu olmasına şaşılmaz.


Osmanlı ordusunun I. Dünya Savaşı sırasında Yemen’de kayıtlara geçen kaybının 350.000 civarında olduğu ve yakılmadıysa Yemen arşivlerinde, adları ve baba adlarıyla memleketlerine kadar kayıtlı oldukları bilinir. Bu sebepten Yemen’e geçen yüzyılın başlarında ‘Türk Mezarlığı’ denildiği olmuştur.

Şimdilerde Yemen, iki filin tepiştiği kurak bir topraktır. Kalkan tozlar tüm dünyanın gözlerini kör ettiği için olsa gerek, çok azımız haricinde egemenlerin ve muktedirlerin görmediği ya da görmek istemediği bir insanlık dramına ev sahipliği yapıyor.

Abd’nin İslam coğrafyasındaki en değerli elemanı Suudi Arabistan ile Rusya’nın en gözde askeri İran İslam Cumhuriyeti, başlangıçta bir şii ayaklanma iken bugün bir felakete dönüşen iç savaşın tarafları olarak bu rezaletin savaş sınırlarını aşıp bir insani drama dönüşmesinin ana aktörleridirler.

Limanları elinde bulunduran Husilerin kontrolündeki yardım faaliyetlerinin, asıl muhtaç olan halka ulaştırılmaması ise Yemen’e hakim olmak için gerektiğinde soykırım yapmaktan çekinmeyeceklerinin en net alametlerindir. Suriye’de yaşanan katliam ve sürgünlerin de baş aktörü olan İran, aynı metotlarla Yemen’de de yol almaya çalışıyor.

Suriye’den farklı olarak vekalet savaşları yerine bizzat ordusunu devreye sokan Suudi Arabistan ise dünya silah tüccarlarının en değerli müşterisi olması ama bunları kullanmaktan aciz kalması ile rezil olmaya devam ediyor. Bu öfke dolu merhamet yoksunu devletin, kinini bastırmak için gerektiğinde sivilleri katletmekten çekinmeyeceğini defalarca gördük; hem Suriye’de hem Yemen’de…

Karşımızdaki her iki devletin de İslami bir yanlarının olması sizi aldatmasın.

Hırsın, kinin ve eşkıyalığın dini yoktur!

Zalimlerin vicdanı yoktur, merhameti yoktur. İnandık dedikleri Rahman ve Rahim olan Allah’tan korkuları da yoktur.

Milyonlarca insan açlıktan ve hastalıklardan kırılırken hala iktidar ve menfaat peşinde koşan, ekmek ve su bulamayan insanların üstüne bomba yağdıran devletlerin din ile alakası ancak istismardan ibarettir.

Din yani İslam, savaşı insanların özgür ve müreffeh bir ortamda yaşamalarını temin etmeye bir vesile olarak meşru kılmıştır. İnsanların; yaşama, nesillerini yetiştirme, mallarını ve canlarını koruma ve dinlerine engel olunmaması gibi temel haklarını çiğneyenler zalimlerdir.

Yeryüzünde adaleti temin edebilecek onurlu bir gücün bulunmaması, halihazırdaki egemen müstekbirlerin de bu katliam ve ablukalara göz yumması, yaşadığımız çağın zulüm ve merhametsizlik zamanı olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.

Bu hengamede her şeye rağmen, bir lokma ekmek ya da bir yudum su ulaştırmak için gayret sarf eden, yollara düşen ve yardım götürme uğruna türlü sıkıntılara göğüs geren, fedakar ve yiğit Müslümanlara, gayretleri için minnettar olsakta, dünyanın bu ağır yükünü onların taşıyamayacağı açıktır.

Her şeyden haberimizin olması ve elimizden duadan başka bir şey gelmiyor oluşu da teknoloji çağında yaşıyor olmanın bize yüklediği kahırlardandır.

Biz okurken, seyrederken, konuşurken ve yaşarken, dünyanın çok uzak olmayan bir beldesinde masum bebeler ölüme mahkum ediliyor! Hem de orada İran’ın mı Suud’un mu sözü geçecek kavgası uğruna…

Allah ya da din uğruna savaştıklarını söylediklerinde yalancı olduklarını unutmayın. Zira Allah ya da din için yapılan bir savaşta zulüm yoktur, kadınların ve çocukların canı yakılmaz, savaşla ilgisi olmayanlara zarar verilmez. Bırakın insanları; ağaçlar kesilmez, hayvanlar öldürülmez.

Allah zalimleri sevmez. (Şura 40)

Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir! (A’raf 44)

Allah yalancıları sevmez. (Mü’min 28)

Allah’ın laneti yalancıların üzerinedir! (Ali İmran 61)

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...