kötülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kötülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2020

Taş yerinde ağır


Adalet ve dürüstlüğün alametinin doğru tartmak olarak görülmesi boşuna değildir. Neticede ahiret aleminde de bir tartının kurulacağına olan iman ve hatta korku bizi düzelten, kontrol eden ve kararlarımıza yön veren bir bilgi olarak sinemizde yer almaktadır.

Bilincimizin altında ve üstünde, önünde ve arkasında, sağında ve solunda bu gerçeklikle yoğrulan ruhumuzun; dünyaya bakışında da hep bir terazi gibi denge gözetme, almak ya da satmak için tartma, sevmek ya da kızmak için mukayese etme, beğenmek ya da yüz çevirmek için ölçüp biçme hasleti vardır.

İyiliğin salt iyilik olması yetmez, bir terazi kefesine koymak isteriz. Kötülükte öyle, kötülük olması tamam ama acaba ne kadar kötü diye bir mukayese etme ihtiyacı ister istemez duyarız.

İyiliğin kendinden öncekilere izafesinde gururlarımız için bir beis yoktur, zira iyi bir yol açanların ardından ve izinden devam etmekten kimse gocunmaz. Tabi, illa da ben bir yol açtım, sevdasına düşecek kadar mağrur değilse.

İyilerin ve iyiliğin, yan yana veya peş peşe gelmesinden, sadece daha anlamlı, daha güzel ve daha büyük bir iyilik oluşur. Kötülük için de aynı olsa da; kötüler kendilerini pek kimseye izafe etmek istemezler. Kötülüğün gurur duyacağı bir geçmişi olmaz çünkü!

Ancak bu temel üzerine bina edilen iyilik ya da kötülüklerin sayısal değerlerini karşılaştırmanın yanlış olacağı hemen her bakımdan bellidir. Tarihin öyle bir noktasında, öyle bir anda, öyle bir adam, öyle bir iyilik yapar ki; kendisinden sonra gelecek hiç kimse, yapacağı hiçbir iyilikle onunla boy ölçüşemez. Bu gibi iyiliklerin üstüne, bir iyilik anlayışı, bir iyilik örnekliği inşa edilir ve insanlık için, Müslümanlık için örnek olur, rehber olur. Ondan sonra geleceklerin yaptıkları ve yapacakları iyilikler ona izafe edilerek değerlendirilir.

Yalancı peygamber tarafından, işkence ile şehit edilen Habib bin Zeyd(r.a.) için varid olan hadiste, kendisinin “Ya-Sin sahibinin ecrine ulaştığı” ifade edilirken, Habib bin Neccar(r.a.)’a izafe edilmesi, onun zamanında gösterdiği iyi duruşun ve iyiliğin örnekliğinin liderliğindendir. İkisi de can vermiştir, onlardan başkaları da canlarını feda ettiler ve edecekler ama demek ki bu alanda mihenk olacak kadar büyük bir iyiliktir onun yaptığıdır ve kıyamete kadar benzerleri ona izafe edileceklerdir.

Aynı şekilde, kıyamete kadar gelecek bütün zalim, zorba ve sapkın idareciler bir yönleriyle firavuna izafe edilirler, zengin azgınlar Karun’a, onları silahlarıyla koruyan ve hizmetkarlık eden askeri liderler de Haman’a.

Bunları hatırlatmaktan maksadım, sonradan gelenlerin yaptıkları ile öncekilerin örnekliklerinin teraziye konulduğunda ağırlığın elbette öncülerde olduğunu ifade etmekti.

Tek farkla ki, henüz kendini firavuna izafe eden bir zalim çıkmadığı gibi, malıyla azgınlıkta ileri gittiği halde kendini Karun’a izafe eden zengin de çıkmadı, ilmiyle dini oyuncak edindiği halde hiçbir sapık bilgin kendini Bel’am’a izafe etmeyecektir.

İyilikle kötülük arasında en temel farklardan biri de budur. İyiliğin temelleri bilinir, örnekleri açıkça sahiplenilir, onlardan olunmakla onur duyulur. Kötülüğe gelince; kökleri inkar, örnekleri görmemek, rezalet benzerlikleri unutmuş gibi davranmak, tek yumurta ikizi gibi benzediklerini inkar etmek hatta lanetlemek sıradan sıfatlara dönüşmüştür.

İyilik ve kötülük, yapıldıkları zaman ve yer ile değer kazanırlar. İyilikleri benzeterek beğenmek mümkünse de teraziyi koyup ağırlıklarını tartmak anlamsız olur. Kötülükleri benzer yanlarıyla tanımak mümkün olsa da, ağırlıklarını tartmak gereksiz olur. Herkesin acısı kendine ağır gelir, her taşın yerinde ağır olmasının bir açısı da budur; iyilik ve kötülük de yerinde ağırdır ya da hafif. Bir zaman sonra çıkıp, bugünün şartlarında geçmişin iyilik ve kötülüklerini tartmak yanlış olur, yanıltıcı olur.

İşte tam da bu yüzden, bizden öncekiler hakkında ve yaptıkları hakkında konuşurken, değerlendirme yaparken veya överken ya da eleştirirken, şartları ve zamanı, zemini ve ortamı mutlaka aklımızın bir kenarında tutmak durumundayız.

Yoksa, küçük grup bir akıncının, Tuna boylarında devriye attığını, cümle batılıların onların korkusuyla yerlerinde çakılıp kaldıklarını anlamak için kendimizle mukayese etmemiz, moralimizi fena bozabilir.

Aynı şekilde, o akıncıların nasıl bir devir sonra buhar gibi uçup gittiklerini ve Tuna’nın nasıl yüzyıllar sonra batıda işçi olmak için, boynu bükük torunları tarafından geçilirken tersine aktığını hatırlamak keyfimizi kaçırabilir, kaçırmalıdır.

Tarihi olayları ve şahsiyetleri, komşumuz ya da iş arkadaşımız hakkında değerlendirme yapar gibi okursak, okuduğumuzdan ne biz bir şey anlarız ne de bizden sonra gelecek nesiller…

04 Temmuz 2020

Başkasının iyiliğini istemek



Aklı başında, şuuru yerinde, dünyayı az da olsa bilen, ahiretin varlığına inanan ve Rabbini az da olsa tanıyan, normal bir insan için; kendi iyiliğini istemek, kendisine dünya ve ahirette fayda sağlayacağına inandığı işler ve meselelerle uğraşmaktan daha doğru ve güzel bir yol yoktur.

Kendi aleyhine yanlışlar işlemekte olan birine çoğu zaman, “aklını kaybetmiş, kafayı yemiş” yakıştırmalarıyla bakar, “vah tüh” diye acır veya “ahmaklığının cezasını çeksin” der geçer gideriz. Kendimizden geçemediğimiz benzer durumlarda ise; ya öfkemizi en müsait durumda olan bir başkasına kusup rahatlama yolunu seçer ya da kendimizle yüzleşip, bir daha böyle bir yanlışa düşmemek namına kararlar alıp, tevbeler ederiz.

Konu başkalarının iyiliği olunca, İslam bizden bu konuda da kesin ve net bir duruş bekler. Temel çıkış noktamız, bize düşmanlık edenlerin bile iyiliğini istemektir. Yani iman etmelerini, düzgün bir hayat yaşamalarını, dünyada ve ahirette iyilerden olmalarını istemek. Bunun sıralaması çok önemli değildir ama nihayetinde asıl hayatın ahiret olduğuna inanan bizler için iyiliğin de asıl hedefinin ahiret olması gayet normal bir durumdur.

Muhataplarımızın ahirette kurtulanlardan, iyilerden olmalarını istememiz bizim için hem dini bir vecibe, hem de bir vazifedir. Her Müslümanın dost ya da düşman olsun, karşısındaki için dünyada ve ahirette iyilik istemek gibi bir ilk adımı, ilk duruşu olmalıdır.

Sonra gidişata göre, iyi olmak ve iyilik etmek bir yana düşmanlık eden ve kötü olmayı seçmiş olanlarla yerine, zamanına ve şekline göre mücadele ederiz.

Bildiğimiz bir sabite olarak; hidayet Allah(cc)’tandır. Cennet, O’nundur, cehennem de. Kullarından dilediğine hidayet eder, dilediğine etmez. Cennetlik kulların sayısının artması bizim için bir yer sorunu olmaz! Cennette hidayete erecek her kula yetecek kadar yer olacaktır. Yani kendilerinden pek hazzetmesek de birilerinin iman ve salih amelle cenneti kazanmalarının bize asla bir zararı olmayacaktır.

Cennete girenlerin sayısının artmasıyla yerimiz daralmayacaktır. Allah(cc)’in lütfu ve kudreti sonsuzdur. Zihinlerimizde çizilen arsa parselleri gibi sınırlarla bakmak yersiz olur. O’nun mülküne kimse gecekondu dikemez. Yalnız ve sadece O’nun yarattığı saraylar vardır cennette ve ne kimseye bir eksiklik ne de bir haksızlık yapılmaz. Herkes hak ettiğinden daha fazlasını O’nun rahmetiyle elde eder.

İman etmelerini istediğimiz kadar insanların; iyilikler diye isimlendirdiğimiz, salih ameller olarak dini literatürde kullandığımız, hayırlı ve iyi işlerle meşgul olmalarını, hayır söylemelerini ister ve onların kötülüklerden ve günahlardan uzak durmalarını temenni ederiz. Hatta bunu dert edinir, dava edinir, iyiliklerine destek olmak veya yanlışlarını düzeltmek için gayret ederiz.

Günah ve küfür işlenmesine razı olmayız, olamayız. Razı olmanın veya hoş görmenin o işi yapmakla eşdeğer olduğunu düşünürüz. Muhataplarımızın anlayacağı ve onlar fayda sağlayacağının umduğumuz bir tonda ve şekilde, onlara iyiliği emreder, kötülüklerden de men ederiz.

Şahit olduğumuz iyiliklere sevinir, kötülüklere üzülürüz. Cürüm işleyenlerin şahıslarına özel bir kinimiz ya da düşmanlığımız olmaz. Aksine bir gün vazgeçer de kardeşimiz olur diye dengeli davranmaya çalışırız. Yanlışını düzelten ve yolunu doğrultanları geçmişleriyle yargılamaz, sui zanla bakmaz, hayır dua ile destek veririz.

Biz iyi olmayı başkalarının da iyiliğini istemekten geçen bir yol olarak görürüz.

Azılı bir İslam düşmanının tevbe edip, gözyaşlarıyla aramızda katılmasından daha büyük bir mutluluk düşünmeyiz. Bu ihtimal gerçekleşecek diye onunla mücadele etmekten vazgeçemeyiz ama bu ihtimali de hep aklımızda tutarız.

Akıbet Allah(cc)’tandır ve akıbet muttakilerin olacaktır…

24 Haziran 2020

Fitne ölümden beterdir



Dünyadır; gelinir ve gidilir, doğulur ve ölünür. Ardından bir iz bırakılır. Yaşarken de öldükten sonra da, insanlar bıraktıkları izlerle bilinir. İyiler iyi iz, kötüler kötü izler bırakır. İyiliğin yolu tektir ve sabittir, bundandır iyiler tek iz bırakır demem; kötüler için metot ve yol çoktur, onlar izler bırakırlar bu yüzden.

Bir de izinden yürünecek kadar kalıcı izler bırakanlar olur. Yine iyiliğin izi tektir; Adem(a) ile başlar ve evlatları, peygamber olan ve olmayan iyiler eliyle kıyamete kadar taşınır. Derindir bu yüzden iyiliğin izi, karıştırılması, kaybolması mümkün değildir. Silinmesi düşünülemeyecek kadar sağlam bir izdir, iyiliğin bıraktığı.

İyiliğin temeli, tevhit ve adalettir, gerisi bunların süsü…

Kötülerin izleri karmaşık ve siliktir; tıpkı kötülük gibi yaygın ama zayıftır izleri de. Her yere ulaşabilir, bir dönem baskın ve üstün görünebilir ancak bunlar hep geçici sihirler gibidir; bir Musa’nın çıkıp asasını atmasına kadardır varlıkları.

Her biri bir başka açıdan, bir başka metotla yayılsa, duyulsa da; aslında kötülük de tektir temelde. İnsanı bir şeylere kul etmektir temeli. Onun üstünde envaiçeşit zehirli meyvesi vardır; görünüşte parlak ve renkli, cazibeli ve ışıltılıdır hepsi.

Ve kötülüğün zirvesinde zulüm, ardından fitne vardır. Fitne zulmün kapısını aralar, zulüm fitne ateşini harlar. Birbirini besleyen canavarlar gibi yer, yutar, yok ederler iyilik namına yol yürüyenleri, adalet adına adım atanları, tevhit üzere iman edenleri.

Fitne çıkaranlardan olmaktan, ateşten kaçar gibi kaçınmak şart; fitne ateşine odun taşımaktan, esaretten kurtulur gibi kaçınmak gerek.

Fitne ateşine odun taşımamanın en basit yolu:

Sahadaysan tribünden konuşan seyircilere kulak vermeyeceksin; kenardaysan lafla sahaya müdahale etmeyeceksin. Aksi halde her kafadan bin bir sesin çıkması, takımının kafasını daha da karıştırıp yenilmesine yol açacaktır.

Islah edemiyorsan, hiç değilse daha da ifsat olmasına sebep olmayacaksın!

Bizim temel vasfımız; bozgunculuk değil ıslah ediciliktir. Biz yapanlarız, tarih boyu hep bir yerleri ve bir şeyleri inşa ettik. Yıkıcılık bizden uzak olsun. Hele de Müslümanlar arasındaki bağları bozmak, toplumlarını dağıtmak, fitnelere kapılmak ve fitnenin yakıcı ateşini başkalarına taşımak bizden çok ama çok uzak olsun.

Biz; yeşil ormanların, göz ağartan rengarenk çiçeklerin, gönül ferahlatan serin rüzgarların, dağlardan akıp gelen temiz suların, gökyüzüne rahmet taşıyan bulutların, yeryüzünde yürüyen günahsızların, dünyanın süsü gibi güzel yaratılmış canlıların, emin ve mümin insanların medeniyetinin yolcuları, iyiliğin iktidarının mirasçıları, adaletin savaşçıları, tevhidin temsilcileriyiz.

Dünyada da ahirette de ateşten uzak olmaktır bütün derdimiz. Ahiret ateşinden kurtulmanın, dünyada her türlü fitneden uzak durmakla olduğunu biliriz. Bu dünyayı, zalimlerden ya da zalimlere destek olanlardan biri olarak terk etmekten daha büyük bir endişemiz yoktur, gidişimize dair.

Ölüm, hayatın sonudur; fitne ise felaketin başlangıcı. Fitneye düşen ölmekten beter bir ölümle ölmüştür ama farkında değildir. Derin bir nefes alıp kendimizi bir yoklama zamanıdır; yaşıyor muyuz, yoksa ölmüşüz de haberimiz mi yok?

24 Ekim 2019

Duygusal sömürgeciler



Emperyalist batılılar kendi topraklarında sahip olduklarıyla yetinemediklerinde, dünyayı en yakınlardan en uzaklara kadar sömürmeye başladılar. Bu işi öyle bazılarımızın sandığı gibi, kibar tüccar pozlarıyla değil; bizzat silahları ve katilleriyle, gerektiğinde soykırımlar yaparak ve ülkeleri yakarak, yıkarak gerçekleştirdiler.

Zenginliğin tadını alan ve hesap sorulamayan suçlar işlemenin vahşi hazzını tadan batılılar, bir daha bu yoldan vazgeçmediler. Halen de vazgeçmiş değiller. Gerektiğinde fiziksel olarak işgal ederek, gerekmediğinde ise kontrol ettikleri yerli kuklalar eliyle, sömürmeye ve semirmeye devam ettiler.

Sömürü düzenlerinin devamı için her şeyi ve herkesi kullandılar. Toplumsal ayrılıkları, yaraları ve ızdırapları sömürmekten kaçınmadılar. Zaafları ve açıkları çok iyi kullandılar. İhtilaflardan kendileri lehine avantajlar ürettiler.

Yakaladıkları sineklerin kanatlarından yağ çıkartıp, ellerine ve yüzlerine sürdüler!

Sömürecekleri toplumların zayıf kalmasının direnci en aza indireceğini gördüler ve zayıflık için en kestirme yolun, en sağlam bünyelerin bile, belini büken iç hastalıklar olduğunu keşfettiler. Mikrop gibi adamlarını saldılar içlerini ülkelerin, bakteri gibi çoğaldı onlara hizmet etmekten onur(!) duyan ve onlara yaltaklanmayı şeref(!) zanneden tek hücreli, tek beyinli ve tek kalpli canlı türleri.

Sonra bir gün iç hastalıkların da bir yerden sonra bizi yıkmaya yetmediğini görünce, karşımıza kendi türümüzden toplumlar çıkartmayı düşündüler. Bize benzeyen, bizimle aynı şeyleri yiyip içen ve hatta bizimle aynı dine mensup olduğunu söyleyen devasa toplumlar türettiler ya da zaten hazırda türemiş olarak bulunan ama yol yordam bilmeyen sürüleri kontrolleri altına aldılar ve istikamet belirleyip sürdüler üstümüze.

Üstümüze her gelen bizden bir şeyler aldı, yensek de yenilsek de kurduğumuz temasla bize de bulaşanlar bulaştı ve kaptık batının iğrenç sömürge bakterisini. Çünkü artık aşıya dirençli, bizden birilerinin kanında gelmişti mikrop ve savunmasız yanlarımızdan yakaladılar bizi…

Yaralarımızı biliyorlar, acılarımızı da biliyorlar. Neremizden tutacaklarını çok iyi biliyorlar.
Biz ise onları ancak buradan tanıyabiliriz.

Karşılaştığımızda ilk akıllarına gelen şey yaralarımız ve eksik kalan, ezilen yanlarımız oluyor. Bize hitap ederken önce, en zayıf yanımıza bir dokunuyorlar. Fakirliğimizi, sahip olamadığımızı makamları ve sosyal durumumuzu çok iyi kullanıyorlar. Hele ırkımızdan dolayı oluşturulan bir mağduriyet girdabı varsa, onun içine çekmek için en çok onlar seviyor görünüyorlar bizi. En çok onlar düşünüyorlar bizi.

Böylelikle bizden birilerini veya bizden bazı toplumların yularlarını ellerine geçirmeleri pek kolay oluyor. Sonra vuruyorlar kamçıyı ve istedikleri yöne koşturuyorlar. Karşılarına çıkanların dinine, kimliğine ve kişiliğine bakmadan ve en ufak bir saygı da duymadan ezdiriyorlar.

Soyut bir masal anlatmıyorum aslında ama meramımın anlaşılması için sadece iki kelime eklemem yeterli olacak sanırım: Yemen ve Suriye.

Aramızda pek çok gönüllü elemanları dolaşıyor. Bizden elemanlar bunlar, en az bizim kadar bizdenler. Ama sözleri ve duyguları onlardan yana akıyor. Hatta onlara küfrederken bile onlardan yanalar. Sorsan en çok onlar düşman ve en çok onlar bağırıyor “Büyük Şeytan” diye, en çok onlar, hep en çok onlar…

Oysa önce yaramı gören bir bakış masum olmalıydı, en çok teselliye ihtiyaç duyduğumuz yeri sıvazlayan el dürüst olmalıydı. Bize hep böyle geldiği için yanıldık ve yanılmaya devam ediyoruz.
Biriyle karşılaştığımızda ilk olarak aklına; makamımız, malımız, sosyal statümüz ya da ırkımız geliyorsa o bizim dostumuz değildir. İlk aklına gelen şey, dinimiz ve ahlakımız değilse dinde kardeşimiz de değildir.

Muhatabımız elini elimize uzatırken dilini yaramıza uzatıyorsa büyük ihtimalle bir vampirdir ve açık yaramızdan kan içmek derdindedir. Dilini gönlümüze uzatırken elini yaramıza uzatıyorsa doktor olma ihtimali daha yüksektir.

Ne ki, iki yüzlü bir çağa denk geldik! İki yüzlü devletlere, iki yüzlü toplumlara ve insanlara her devirde rastlanıyordu da, bize denk gelen baya ağır geldi.

Allah sonumuzu hayreylesin.

26 Haziran 2019

Suçu adında saklı olanlar



Derin bir nefes alıp yutkundu yaşlı muhacir ve iç çekerek konuştu:

-          Bizim atlarımız, camızlarımız vardı. Arı kovanlarımız, geniş otlaklarımızda sürülerimiz vardı. Yoğurdumuzun da balımızın da tadını gayri müslim komşularımız da bilirdi. Kalabalık ailemiz, akraba gibi komşularımız ve uzak ya da yakın ama hepsi birbirinden candan akrabalarımız vardı.

Bu derin hüzünler ve yaşlı bağırlarda kabuk tutmuş yaralar gibi, dokunulduğunda kan akan hatıralar aslında ne ona özel ne de bu çağa.

Mekke’yi terk eden Nebi(sas)’in iç geçirerek:

-          “Beni çıkartmasaydılar, ben seni terk etmezdim” deyişi.

Yıllar sonra, yine çıktığı gibi boynu bükük bir geri dönüşle, hakim ve fatih olarak girdiği şehrinde, nereye konaklayacağını, evine mi gitmek istediğini soranlara:

-          “Bize evden, barktan bir şey bıraktılar mı ki” derken, kelimelere yüklenebilecek en ağır hüznün, sıcak kumları üşüttüğünü hatırlayalım…

Mekkelilerle Medinelileri, aynı kandan gelen kardeşler kadar birbirine yakınlaştıran kardeşliği ihdas eden sebep; muhacirliğin kimsesizliğini ve hüznünü tamir edecek, yetim başı okşar gibi merhametle kucaklayacak tek yol olmasıydı.

Uzaktan ensar ya da muhacir kelimelerini kullanmak ile, bizzat yaşayarak ensar ya da muhacir olmak arasındaki fark; bir elma fotoğrafını kemirmekle taze bir elmadan koca bir ısırık almak kadar büyüktür.

Bir ülkede yabancı konumunda olmak, kutuplardaki bedevi ya da çöldeki eskimo olmak gibi bir şeydir. Bastığın yere ait olmama hissi, tuttuğun ellerin, ya senden tiksindiğini hissetmek ya da bir menfaati için sana uzandığını bilmek iğrençliği, aldığın nefesi bile düşünerek almak, sesini yükseltmekten çekinmek, başını dik tutmaktan utanmak…

Çocukların, her yerde hayata 1-0 geriden başlamak zorunda olmasına rağmen, ezikliğin tekmesiyle en hızlı koşan atlarla yarışıp, yerlilerden daha başarılı olması da yeterli olmaz. Kafası karadır bir kere…

Ağzıyla kuş tutsa, suda yürüse, sırattan geçse de bazıları için kafası karadır bu çocukların.

Suriyeli çocuk Türkiye’de, Türkiyeli çocuk Hollanda’da sınavdan en başarılılar arasına girerek çıkabilir ama bu onu makbul vatandaş yapmadığı gibi, makbul insan da yapmaya yetmez bazılarının gözünde.

Suçu adında saklıdır onun.

Şartlara bakılmaz, kişiliğine önem verilmez, becerisine ve başarısına göre değerlendirilmez; adına bakılır.

Genellemeler mutlaka kötülere göre yapılır.

Hollanda’da 3 Türk ya da Faslı genç serkeşlik yaptıysa, bütün Türkler ya da Faslılar kötüdür ve ülkeden gitmelilerdir!

Türkiye’de bazı Suriyeliler sınırları aşmış ve bizi kızdıracak işler yapmışlarsa, bütün Suriyeliler kötüdür ve ülkeden gönderilmelidirler.

Hollanda’da bu fikri savunanlara faşist, ırkçı ve hatta islamofobi hastası gözüyle bakarız. Türkiye’de bunu savunanlarımızın çok mantıklı gerekçeleri vardır ve kesinlikle ırkçı değillerdir.

Bu tuhaf dünyanın, bu garip hallerinin bir çaresi var mıdır, bilmiyorum.

Her şeye rağmen, devam eden bir tahammül sürecinin varlığı aşikar ve gerek Türkiye’deki Suriyeliler ve gerekse Hollanda’daki Türkler, onlardan nefret edenleri haklı çıkaracak çok işler yapıyorlar.

Tek farkları belki de; Avrupa’daki Türklerin başları sıkıştığında geri dönecekleri bir yurtları varken; Suriyelilerin geri dönecek bir yurdu bırakın, bir hane konduracak toprak parçaları bile yok halihazırda.

Eminim ki; şartlar değiştiğinde, kendi yurdunda insan gibi yaşama imkanı ortaya çıktığında, bu insanların çoğu yurduna dönecektir, dönmek isteyecektir.

Bunu, 50 yıldır Hollanda’da ve her türlü sosyal imkan içinde, sorunsuz yaşayabildiği halde, hala içinde bir ukde gibi duran Türkiye’ye dönme arzusunu her fırsatta dile getiren bizim muhacirlerden biliyorum.

22 Nisan 2019

Günahı boynumuzda değil


Dünyanın düzeninde parmağı olanlar bir yana, bizzat düzenin dümeninde oturanların sürekli ellerinde tutmak istedikleri bir mağduriyet algısı var. Her türlü melanet ve zulmü onlar işlediği halde, gündemi döndürüp dolaştırıp onların ekmeğine kan doğrar hale getiriyorlar. Ya da bir şekilde, boğazlarını ıslatmak için, kimin olduğuna bakmaksızın kan içmekten çekinmiyorlar.

Bazen yaptıklarına gölge etmek, bazen de yapacaklarına malzeme üretmek için; kim olduğuna bakmaksızın ve gerektiğinde kendi halklarının da olmak üzere, büyük bir rahatlıkla kan döküyorlar.

Bu adeti başlatanlar, dünyanın halihazırdaki düzeninde en etkin konumda bulunan Siyonistlerdir ki; ellerindeki en etkin malzeme, bir zamanlar Hitler’in onlara soykırım uyguladığı iddiasıdır. Bu soykırım iddiası onlara, gerek Filistin’de gerekse dünyanın geri kalanında, her konuda haklı olma özelliği kazandırmıştır. Ne yapsalar mazurdurlar, ne işleseler masumdurlar. İşgal ve katliam gibi suçlar onların sıradan işleri haline gelebilir ama aleyhlerinde sıradan bir karar bile alınamaz, alınsa da uygulanamaz.

Batılı devletlerin bile kabullenemediği ya da en azından alenen sahip çıkamadığı, Yeni Zelanda’da yaşanan cami katliamından sonra dünya kamuoyunda bu saldırıya karşı oluşan nefret ve Müslümanlara dair olumlu havanın birilerini çok fena rahatsız ettiği bir gerçek. Hatta o elim hadiseden sonra, bir çok insanın İslam hakkında araştırmalar yaptığı ve bazılarının hidayete mazhar olduğu da bir vakıa.

Bugünlerde ise dünya, yine Asya’da bir ada ülkesi olan, çok az sayıda Müslümanın da yaşadığı Sri Lanka’da gerçekleştirilen bir saldırı dalgası ile sarsıldı. Hem de Hristiyanların dini bir bayram gününde yapılan bu saldırıların hedefinde otellerin yanı sıra kiliselerin de olması, katliamın asıl maksadının batının Hristiyan halklarının gönüllerini sarsmak ve bir şeylere hazırlamak olduğunu gösteriyor.

Yakın bir gelecekte batılı müstekbirlerin bu saldırılarla neye mazeret ürettiklerini yaşayarak öğreneceğiz.

Bu süreçte bizim kendimizden kesinlikle emin olmamız gerekiyor. Bu saldırılar bizim işimiz değil, bunları yapanlar arasında bizden birilerinin olması da bu saldırıların bizim üstümüze yıkılmasına sebep olamaz.

İçimizden yalnızca köle değil, isyancı da devşirdikleri bir çok olayda karşımıza çıktı. Kölelerini ülkelerimizin başlarına bela ettikleri yetmedi bir de teröristlerini salıyorlar üstümüze. Bütün dertleri; onların saltanatı sarsılmasın, düzenleri bozulmasın, sömürüleri engellenmesin, kölelik düzenlerinin başına tayin ettikleri köleleri baş kaldırmayı bile düşünemesin…

Kimse kem-küm etmesin! Artık birilerinin bizi suçluluk psikolojisine sokarak katliamlarını mazur gösterme gayretlerine hizmet etmekten vazgeçelim.

Onlar kurgulayıp, onlar oynatıyorlar. Seyretmekten başka bir rolümüzün olmadığı bu tiyatrodan bize fatura kesmelerine izin vermeyelim. Biz zaten seyirci kaldığımız zulümlerin ve coğrafyamızın değişik yerlerinden yükselen feryatların hesabını nasıl vereceğimizin derdindeyiz. Bir de üstüne batılıların melanetlerini yüklenmeye hiç gerek yok.

Bir mescide, havraya ya da kiliseye saldırı düzenlendiğine dair bir haber duyduğumuzda, bileceğiz ki olay birilerinin hesaplı projesidir. Yapanların adının Ahmet ya da Mehmet olması ile Hans ya da George olması arasında bir fark yoktur.

Dolayısıyla; cici mesajlarla kınamamızın da, utançla başımızı eğmemizin de anlamı olmaz. Onlarla kol kola girip, yaslarına ortak olmamızın da bir getirisi olmayacaktır. Çünkü katille yakınlaşmak can kurtarmaz, belki daha da çok can yakar.

Hem bizim hem de kendilerinin halklarından, sayısız masumun canına mal olan bu dehşet verici korku imparatorluğunun, ayakta kalmak için her şeyi ayakları altına alabileceğini hepimiz çok iyi biliyoruz.

Kainatı kıyamete zorlamayı hesap eden bir tıynetin, insanların acısına, canına, malına ya da mukaddesatına değer verebileceğini düşünmek saflıktan öte ahmaklık olur.

Hak ettikleri ile karşılaştıklarında, bir başka deyişle ektiklerini biçtiklerinde; hiçbir zalimin bize laf etmeye hakkı olmadığını unutmayalım.

13 Mart 2019

Kötülüğü yaymak


Aklı başında her insanın olduğu gibi normal her Müslüman için geçerli olan bir ahlak kuralı vardır: İyilik etmek ve iyilikleri yaymak, kötülük etmemek ve yayılmasını engellemek, olarak özetleyebileceğim bu kaidenin istisnası yoktur. Yani herhangi bir iyilik ya da kötülük için farklı tercihlerden bulunmak düşünülemez.

Buraya kadar olan kısımda hemen hepimiz hemfikiriz. Lafa gelince de zaten bunu beyan ederiz. İyilik kimden gelirse gelsin takdir eder, kötülüğü kim yaparsan yapsın reddederiz.

İyiliklerden iyilik seçmemiz gerektiğinde daha iyisini, kötülüklerden kötülük seçmek zorunda kaldığımızda da daha az kötüsünü seçeriz. Bu düz mantık, şartların etkilerinden arındırılmış sağlam fıtrat tercihidir.

İyilik ve kötülük anlayışının, kişilere ve toplumlara göre ayrışan yanlarından bahsetmiyorum. Konumuzu herkesin hakkında ortak bir fikri olan genel konular olarak kabul edelim. Örneğin, hırsızlık gibi ya da yalan söylemek gibi normal insanlar için kötülük olduğu tartışmasız konular düşünülebilir.

Aynı şekilde; haksız yere bir cana kıymak, kadın ya da çocukları savaş veya başka kavgaların parçası haline getirip, onlar üzerinden insanların canını yakmaya çalışmakta kötülük olduğu hakkında tartışma olmayacak bir konudur.

Bir şekilde savaşa bahane bulunur ama şehirleri yok edip, savaşla direk alakası olmayan insanların evlerini başlarını yıkmanın, çocukları -kimyasal ya da konvansiyonel fark etmeksizin- silahlarla helak etmenin, kadınların kadınlığını bir işkence malzemesi olarak görmenin normal insan fıtratını muhafaza etmiş bir kafa yapısında bahanesi olmaz, olamaz, olmamalıdır.

Bu aşağılık işleri Bosna’da görmüştük, Afrika’da görmüştük ve en son Suriye’de de görmek zorunda kaldık. Zaman ve mekan değişse de insanlıktan nasibi kalmayan bazı yaratıklar, bu yollarla insanların canını yakmaya ve yurtlarını yıkmaya devam ediyorlar.

Bir diğer kötülük şekli olan ve ahlaksızlık olduğu hususunda, bu cürümleri işleyenler de dahil, hemen herkesin ittifak ettiği bazı günahlar vardır. Bunlar da normal insan fıtratının kabullenemeyeceği işlerdir ve alenen işlenmeleri bir yana savunulmaları da aynı derecede ahlaksızlıktır.

Bazılarının bu cürümleri açıktan ve utanmadan işlemeleri ya da kendilerini ifşa etmeleri, en az bu günahlar kadar iğrenç ve aşağılıktır.

Garip bir şekilde, iyilik ve güzellik arzusundaki insanların bütün bu günahları eleştirmek ve lanetlemek için sayfalar dolusu yaymak ve yayınlamak konusunda gayretlerine şahitlik ediyoruz. Hiç duymak istemeyeceğimiz şeyleri duyup, asla şahitlik etmek istemeyeceğimiz günahları görüyoruz.

Onların niyetlerinin, elbette bu kötülükleri ifşa ederek, insanların kötülerden ve kötülüklerden nefret etmelerini sağlamak, en azından dualarıyla mazlumlara destek olmalarını arzu ettiklerini biliyorum. Hatta ‘kötülüğe engel olamıyorsan onu yay’ şeklinde veciz sözler dolaşıyor ortalıkta ve bunu gören ve kötülükleri karşı elinden bir şey gelmeyen çaresiz ama iyi niyetle insanlar, paylaş düğmesine basmakla bir derin nefes alıp hayatlarına devam ediyorlar.

Birçoğumuz için artık bombardımanla yıkılmış evlerin hatta şehirlerin fotoğrafları sıradan görüntülere dönüştü. Kan ve ceset görmekten rahatsız olanlarımız baya azaldı.

Birtakım ahlaksızların, kendi günahlarını afişlere yazıp taşıdıkları fotoğrafları yaymak ne kadar normal geliyor artık.

Oysa gözlerimizden gönüllerimize ulaşan bir yol var ve oradan nefretle de olsa geçen her günah görüntüsü bir yerlerimizi yıpratıyor. Gönül yollarımız aşınıyor. İçimizde bir takım setler erozyona uğruyor. Nesillerimizin fıtratı sarsılıyor. Hem de gönüllü olarak ve kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayı.

Zulüm ve cürümlerinden insanları emin kılmak niyetiyle ve olası tehlikeye dikkatlerini çekip uzak durmalarını tavsiye etmek maksadıyla; bir fasığın günahını ya da bir zalimin zulmünü anlatmakta ve göstermekte elbette bir mecburiyet vardır. Bahsettiğim, üzerinde yaymakla hiçbir etkimizin olmadığı ve olmasının da düşünülemediği olaylar.

Zulmü duyurmamız gereken zaman, gerçekten duyulmadığı zamandır. Oysa şimdi her şey tüm insanlığın gözleri önünde alenen işleniyor. Bizim duyurmamızla değişen bir şey olmuyor.

Günahı ifşa etmemiz gereken yer, başkalarının ondan uzak durmasını sağlamak amacıyla sınırlıdır.

Maksadı aşan miktarda kötülükten bahsetmek onun reklamına dönüşebiliyor, aman dikkat!

Tanıdığım son Osmanlılardan birinin şu hatırasını buraya ekleyeyim:

“Annelerimiz bize ‘medreseye giderken Bulgarların sokaklarından geçmeyin, kulaklarınıza gramofon sesi gelir de kalbiniz kararır ilim öğrenemezsiniz’ derdi.”

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...