Kudüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kudüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Temmuz 2020

Filistin hamasetini bıraksak mı?



Filistin meselesi, herhalde halihazırda kendini Müslümanlardan sayan herkesin bir kenarından tuttuğu ve hakkında bir şeyler bildiği, bir şeyler söylediği ve bir şeyler yaptığı tek meseledir. Bunların üstüne bir de insani duygular ya da politik gerekçelerle işgale karşı olan toplum ya da devletleri de eklediğimizde, baya bir yekunumuz var demektir.

Ancak, kalabalık ve çok ses çıkaran bu büyük kitlenin gerçek hayatta karşılığı, ancak su üstünde yüzen bir saman balyası kadardır, maalesef.

Filistin’deki işgalin üzerinden geçen şu kadar zaman ve yaşanan onca olaydan sonra geriye kalan, bir hayıflanmadan, derin bir iç geçirmeden ve sonra uzaklara bakıp of çekmekten ibarettir.

Ne Arapların milliyetçi duyguları ne de Müslümanların İslami hassasiyetleri, işgalcilere geri adım attırmayı bırakın, yeni hamleler yapmaktan korkutacak kadar bile etkin olamamıştır.

Elde ettiğimiz en büyük kazanım; Filistinli çiftçilerin, yakılmayan ürünlerinin pazara çıkarılmasını sağlamakla veya dışarıdan gönderilen yardımların Filistin halkına ulaştırılması için izin almakla sınırlandırılmış durumda.

Tabi Filistinli yöneticilerin neler yaptığından pek haberimiz olmasa da; vefat ettiğinde karısına 2 milyar dolar gibi bir servet bırakın birinin peşinden yıllarca sürüklenen Filistin halkının, kim bilir kimler tarafından daha ne kadar kullanıldığını ancak Allah(cc) biliyor.

Dışarıdan kullanılmaya oldukça müsait bir konu olduğu ve hariçten gazel okumanın genelde bir sorun oluşturmadığı düşünülünce; bedel ödenmeksizin bağırıp çağırarak yapılan hamasi reklamlar, parlak nutuklar ve gerçekleşmesi için değil duyulması için atılan sloganlarla, Filistinlilerden daha çok Filistinli gibi hareket eden bir kitlemiz olduğu gerçeği oldukça düşündürücü geliyor bana.

Bir yanda 40 yıldır işgalcilerle bir tek kere karşılaşamayan ancak Suriye’de sivil katliamlarına imza atan bir Kudüs ordusu masalı, diğer yanda 2 ileri 1 geri mehter marşı ritmiyle yürütülen Filistin politikaları, bir başka açıdan kültürel ve sanatsal faaliyetlere gayet uygun bir konu başlığı olarak Filistin hikayeleri, fotoğraflanmak için çok güzel bir manzarası olan Mescidi Aksa, fakru zaruret içinde yaşadıkları için her kareleri en az on saniye “vicdan” yaptıran Filistin’in çocukları, ölümleri normalleşen ve nasıl hayatta kaldıkları daha çok merak uyandıran insanların efsaneleri ile Filistin çok verimli bir saha gerçekten!

Böylesi bir hazine dururken, neden insanlarımız Doğu Türkistan’la kafa yorsunlar? Neden Keşmir’i kafaya taksınlar? Neden Suriye’yle ilgilensinler? Arakan gibi uzak bir diyarda neler olduğunun ne önemi olabilir, Filistin’in yanında?

Evet biliyorum; ana cephemiz Filistin! Kudüs’e sahip olan dünyayı yönetir, ya da dünyayı yöneten Kudüs’e sahip olur. Evet biliyorum, kanımız aksa da zafer İslam’ın ve biliyorum Filistin davası namıyla özel bir davamız var bizim…

İşgalin genişletilmesinden endişe mi duyuyorsunuz? Her sabah kontrol noktasında bekleyen ve kurşunlanmadan işgal altındaki topraklara girip bir işte çalışma umuduyla ve tabi akşam evine ekmekle dönebilme niyetiyle yaşayan Filistinlilere sormak lazım belki de.

İşgal altında yaşamakla ilgili hiçbir fikri olmayanların, hariçten gazel okumasının kime ne faydası olduğunu tartışmaya bile gerek yok. Nasılsa kimse üzerine vazife olmayan işlere kafa yormaktan vazgeçmeyecek.

Sahi, yarın işgal genişlediğinde kim ne yapabilir?

Cümle Arap alemi birleşip, tıpkı 1967’deki 6 gün savaşlarında olduğu gibi sonu hezimetle sonuçlanacak bir savaşa daha cesaret edebilirler mi?

Kocaman bir hayır!

Belki çoğu kınamaya bile cesaret edemez, bırakın fiili müdahaleyi.

Türkiye ne yapabilir?

Diplomatik ilişkileri indirebileceği bir seviye daha varsa, oraya indirir ve sert bir kınama yayınlar. Daha fazlasını beklemek hayalcilikten başka bir şey değildir.

Bırakın işgalin genişletilmesini; yarın sabah uyandığımızda Mescidi Aksa’nın yer ile yeksan edildiğini duysak, ekranlarımızda yıkıntıları seyretmekten ve kendini kurşunların üstüne atan birkaç babayiğitten başka kimsenin meydanlara bile çıkamadığına şahit olmaktan başka ne yapabiliriz?

Heyecanlı söylemler ve hamasi sloganlar bir işe yaramıyor. Bunu uzun zamandır deneyerek öğrenmiş olmamız gerekiyordu.

Dünyanın kanunu, bizimle onlar arasında bir ayrım yapmıyor. Onlar nasıl aldıysa ancak o yolla geri alabileceğimizi bilmemiz ve hiç unutmamız gerekiyor.

Baksanıza; İslam dünyasının herhangi bir yerinde, fethedildiğinde Kudüs’e gönderilmek üzere bir minber inşa eden marangoz haberi duydunuz mu? Ben duymadım.

10 Şubat 2020

Sivil toplum tepkisi ve etkisi



Devletler insanların sadece kendi iç meselelerini çözmek için oluşturdukları yapılar değildirler. Aynı zamanda uluslararası sorunlarda, komşu devletlerle olan münasebetlerde ve dünyanın geri kalanıyla gerek ticari gerekse siyasi işbirlikleri veya düşmanlıklarda; halkların caydırıcı gücünü göstermek, hissiyat ve fikirlerini dillendirmek ve hemen her alanda etkilerini ortaya koymak için kullandıkları en geçerli aygıt devlettir.

Devletin soyut varlığını oluşturan temellerden en önemlisi de halktır ve halkın yapısı ve duruşu -normal şartlar altında- devlette temsil bulur.

Sivillerin yani konumları ve yetkileri bakımından devletin işleyişine direk etki etme imkan ve ihtimalleri bulunmayan, idari ya da askeri karar alma mekanizmalarında yer almayan, ancak bir şekilde değişen şartlar ve yeni durumlarda, devleti temsil eden insanların ve kurumların, söylem ve eylemlerine etki etmek, yönlendirmek veya hiç değilse meramını haykırıp içini rahatlatmak gibi bir ihtiyaçları olduğu da bir vakıadır.

Hukuki ve meşru sivil toplum örgütlenmeleri, resmi ya da gayri resmi kanallardan görüşlerini ifade etmek, mümkünse bunu daha geniş kitlelere duyurmak ve desteklerini almak ve bu yolla idareciler ya da karar vericiler nezdinde görüşlerinin dikkate alınmasını sağlamak isterler.

Sivillerin bu amaçla oluşturdukları genellikle de resmi kurumsal bir kimliği olan sivil toplum kuruluşları (STK) günümüzün en yaygın organizasyonlarıdırlar. Gerek toplumsal olaylarda tavır ortaya koyma, gerekse herhangi bir felaket ya da başka bir ihtiyaç durumunda yardım toplama ve dağıtma gibi faaliyetleri STK’ların yapmasına oldukça alışkınız ve kendilerini daha çok bu alanlardan tanıyoruz.

Bunların yanında, devletin ulusal ya da uluslararası bir konuda halkının fikrini bilmesi hatta bunu arkasına alarak söylem ve eylem gerçekleştirmesi için de sivil toplumun kendini ifade etmesine ihtiyaç vardır.

Ülkemizde yaygın olarak kullanılan miting yani açık hava toplantıları, daha çok kendini ifade etmeye ve aynı fikirde olanların bir araya gelerek, daha yüksek bir ses çıkarmayı ve karar alma mekanizmalarını etkilemeyi amaçladıkları ortamlardır. Bu mitingler seçim zamanlarında oyların rengini etkilemeye çalışırken, diğer zamanlarda daha çok ya toplumun bir isteğini ifade etmesine ya da ülke dışından algılanan bir etkiye tepki verilmesini amaçlar.

Özellikle uluslararası meselelerde, halkın fikir ve isteklerinin, devletin gücünü ve imkanlarını aşması durumunda, yapılan mitingler sadece halkın kendini teselli etmesine hizmet eder. Bu sebeple, miting ya da toplantı yapmak herhangi bir şeyi çözmeyebilir.

Ülkemizde uzun zamandır yapılan Kudüs mitingleri bunun güzel örneklerinden biridir. Siyasi ya da askeri olarak mevcut durumu değiştirmesi beklenmeyecek olan Türkiye halkının bir kesiminin, Kudüs konusunda duyarlılık göstermesi ve sokaklarda bunu haykırması, devlet politikalarını etkilemeyen ancak içinde bir rahatsızlık barındıran insanların bir nebze içlerini dökme ihtiyacını karşılayan etkinliklerdir.

Yakın tarihimizde, Osmanlı devrinde düzenlenen en büyük mitingin, Yunanların Girit adasını ilhakı üzerine 1866’da gerçekleştiğini ve neticede, ne adanın durumunda ne de devletin politikalarında bir değişime sebep olamadığını hatırlamak yeterli olacaktır.

Muhatap devletler, bizim kalabalıklarımızdan herhangi bir şekilde etkilenmiyorlar. Yukarıda bahsettiğim gibi, belki kendi devletimizin etkilenmesi mümkünse de, bunun da gidişatı değiştirmediği maalesef bir gerçekliktir. Devlet denen soyut varlık, hislerle ve kalabalıkların heyecanlarıyla yön değiştirmez, değiştirirse raydan çıkması muhtemeldir. En azından günümüz organize devletlerinde durum böyledir.

Mitingler ve gösteri yürüyüşleri elbette yapılabilir ama bunlardan dolayı birtakım beklentiler içine girmek, çoğu zaman yeni hayal kırıklıklarından başka bir sonuç getirmez. Bağırıp, çağırarak hatta birilerini övüp birilerine söverek, sadece heyecanlı ya da öfkeli kalabalıklar deşarj olur ve hayatlarına daha sakin devam ederler.

Elbette devletlerin, uluslararası arenada halklarının desteğinin arkalarında olduğu imajını vermek ve bunu bir koz olarak kullanmak gibi bir politikaları da olabilir. Bunun sağlamak için yarı sivil toplum kuruluşlarının organize edeceği miting veya toplantılar düzenleyebilirler. Neticede, algı az şey değildir.

Özelde Kudüs ve Mescidi Aksa’nın, genelde Filistin’in, mitinglerle özgürleşme ihtimalini, bildiğim kadarıyla o mitingleri düzenleyenler de beklemiyor. Maksatlarının bu konuda bir hassasiyet oluşmasını sağlamak olduğunu zannediyorum. Bu sebeple, sakin olmaya ve miting yapıldı diye sorunun çözüldüğünü zannetmeye ya da üzerimize düşeni yaptık havasına girmeye gerek olmadığını unutmayalım.

Aynı şekilde; bir başka İslam beldesi olan Suriye’de, Rusya ile birlikte katliamlar işleyen hatta cinayetleri Yahudi işgalinden çok daha fazla olan İran’ın ve çetelerinin, Kudüs davası iddialarının altında takiyeden başka bir şey olmadığını bilmek zorundayız. İnançlarında Kudüs’ün ve Mescidi Aksa’nın hiçbir kudsiyeti olmayanların, buraları dava edindiğine inanmak için gerçekten saflıktan daha ötesi gerekiyor.

Dolayısıyla, miting düzenlemek iyidir ama kimlerle yan yana ve omuz omuza olduğumuza da dikkat ederek düzenlemek gerekiyor. Sırtlanlar ve çakallarla sarmaş dolaş yol yürüyerek, kimsesiz bir ceylanın istiklal ve istikbalini kuramaz ve koruyamayız. Ki yapamadık da…

Neticede, niyetin ve gayenin doğru ve iyi olması yetmiyor; gidilen yolun, yanındaki yoldaşın, yoldaki yürüyüşün, yolun sonundaki hedefin, yolda atılan her bir sloganın ve yolun sonunda duruşun da doğru ve iyi olması gerekiyor.

29 Ocak 2020

Planlar ve Kudüs davamız



Hayat semboller ve işaretler üstüne bina edilir. Maddi ya da manevi bütün değerlerimiz birer semboldür aslında; varlığımızın, hayatiyetimizin, özgürlüğümüzün, fikir ve neslimizin devamının, dinimizin ve dünyamızın bekasının sembolleri ile yaşar ve o semboller uğrunda can verir gideriz bu alemden. En azından insanlık ve İslamlık onurunu taşıyanlar için bu böyledir.

Gerek bizim için manevi bir sembol oluşu, gerekse dünya siyasetinin kaçınılmaz, kadim ve müstakbel merkezi olması sebebiyle Kudüs, bir davanın sembolüdür. İslam dünyasının özgürlük meşalesi, şeytan ve askerlerine velhasıl bütün batıl güçlere başkaldırısının merkezidir.

Kudüs düşmüşse, siyaseten yenilmişiz demektir!

Kudüs düşmüşse, sahip olduğumuz her şey tehdit altında demektir.

Kudüs düşmüşse, geçmişimizin mirasını çiğnetmiş, geleceğimizin emanetini kaybetmişiz demektir.

Kudüs düşmüşse, dünya üzerindeki bekamız gerecekten büyük bir felakete muhatap demektir.

Kudüs semboldür…

Ve sandığımız ya da umum olarak öyle gördüğümüz gibi Kudüs, ne dün ya da önceki olaylar sırasında değil; Osmanlı orayı İngilizlere teslim etmek zorunda kaldığı ve İngiliz general elini kolunu sallayarak şehre girdiği gün düşmüştür.

İşte o gün bugündür, başımızı öne eğen bir yenilgi ile yeryüzünde sahip olduğumuz her şeyi korumakla meşgulüz, savunmadayız. Zira Kudüs düştükten sonra, elimizde kalan her şeyi almak isteyeceklerini ve bu yolun açıldığını biliriz.

Kudüs düştükten sonra; devletimiz gitti, rüzgarımız kesildi, umudumuz kırıldı.

Kudüs düştükten sonra; davamız yarım kaldı, neslimiz perişan oldu, dinimiz ve kültürümüz tarumar edildi.

Kudüs düştükten sonra, bir daha belimizi doğrultamadık!

Şimdi bu acı gerçekle yüzleşerek, hayata ve planlarımıza yeniden bakmak durumundayız. 

Allah(cc)’in dünyaya koyduğu kanunlar biz ve onlar için eşittir. Kim gayret eder, savaşır ve üstün gelirse yeryüzünde iktidar ve dolayısıyla Kudüs ona verilir.

Gerek Filistin’de gerekse sair İslam beldelerinde Kudüs’ün ve çevresinin işgali maalesef kabullenilmiş bir çaresizlik olarak karşımızda duruyor. Filistinliler, işgali sonlandırma güç ve yeteneğinin kendilerinde olmadığını fark ettiklerinden bu yana, gün be gün direniş saflarının seyrelmesi ve gerek madden gerekse manen gerilemeleri hızla devam ediyor.

Filistinlilerin çoğunluğu direniş olarak, orada var olmaya ve varlıklarını devam ettirmeye odaklanmış durumda. Defalarca denedikleri ve başarısız oldukları “intifada” ve benzeri kalkışmaların bir sonuç getirmediğini ve sonu olmayan bir yol olduğunu herkes gördü.

Kaybettikleri canlar ve işgal hapishanelerinde çürüyen yakınlarının acısı, zamanla işgal yarasının kabuk bağlamasına sebep oldu. Yeni nesil Filistinliler, -çok azı hariç- daha iyi bir hayat sürme, üretilen refahtan pay alma, daha çok yardım alma gibi meselelere kafa yoruyorlar.

Bundan 100 yıl önce, merkezi bir yönlendirme ile Yahudilerin başardığını, bu başıbozuk ve mağlubiyet ezikliğiyle Müslümanların başarması oldukça zor görünüyor.

Bu süreçte, Filistinli direniş örgütlerinin ne yapacağını kestirmek aşağı-yukarı mümkün: Gösteriler ve sloganlar üretecekler, halen yüreklerinde küllenmemiş bir kor taşıyan yiğitleri meydanlara çağıracaklar. Bu bir süre devam edecek ve sonra ön saftakiler, ya kurşunlarla ya da prangalarla durdurulacak ve geriden gelenler her zaman ve her yerde olduğu gibi azalacak ve bereketli bir ırmağın çölde kuruyuşu gibi kesilecekler…

Özellikle İran gibi ülkeler, destekledikleri ve desteklerini aldıkları örgütleri bugünlerde yeniden sahaya sürmek isteyecektir; nasıl olsa giden can kendilerinden değil ve akan kan da onların damarlarından çıkmayacak. Eksilen ümmetin kuvvetidir, onların değil.

Umarım Filistinli örgütler, kendilerine ve Kudüs’e bir fayda sağlamayacak “anlamsız işler” yerine, daha planlı ve kapsamlı bir direniş çözümüne yönelirler. Yeni bir nesle ve yeni bir direniş planına ihtiyacımız olduğu kesin. Yeni bir birliğe, kardeşliğe ihtiyacımız olduğu ortada.

Bunu anlamak için şu acı gerçeği de yazayım:

İşgalciler bugün Filistin’den herhangi bir bölgeyi, (bunu Gazze’de daha önce yaptılar) Müslümanların idaresine verseler, ertesi gün yaşanacak olan bir iç savaştır. Yaşandı da…
Mevcudiyeti ve istikbali hakkında fikir birliği etmeyen halkların özgürlük kavgasında galip gelmeleri muhaldir.

Neye ihtiyacımız olduğunu doğru tespit etmek ve önce onları yetiştirmek zorundayız. Faziletli alimler, yetenekli siyasetçiler, yiğit askerler ve vefalı bir halk; direniş ve özgürlüğün olmazsa olmaz temelleridir. Ve bunlar bizde öyle sandığımız kadar çok yok…

Kudüs’ü; sebeplerini yerine getirmeden, gökten bir el altın tepsi içinde bize sunmayacaktır. Allah(cc) bizi o sebeplerin yolcusu kılsın ve yaşarken Kudüs’ün özgürlüğünü, İslam’ın üstünlüğünü görmeyi nasip eylesin.

11 Aralık 2019

Medeniyet bizim oralıdır


Merhum Akif’in İstiklal Marşı’nda;

“Ulusun, korkma, nasıl böyle bir imanı boğar,
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.”

Dediği canavar, dişlerine protez yaptırdı ve gırtlağımıza yapıştı, boğdu bizi. Başımızı gövdemizden ayırmakla yetinmedi, bedenimizi de paramparça etti. Bazı parçalarımızı yedi, yuttu ve sindirdi, artık onlar yok! Bazı parçalarımızı kan-revan içinde attı bir kenara, bazılarımızı elleriyle besledi, büyüttü, kendine “köpek” etti.

Canavarın dişlerine yaptırdığı protezler; sayısız türde ve çeşitte, çapta ve menzilde, mermiler ve füzelerdi. Batılı canavarın ağzından dökülen ve iyi şeyler zannettiklerimiz de bu füzeden dişlerin arasından, demokratik hareketler yapan kıvrak dilinden geçip geldi kulaklarımıza.

Bize söylenen, yüzyıllardır batının geliştiği, ilerlediği ve bir medeniyet kurduğu idi. Hepimiz böyle büyütüldük ve uyutulduk. Arada uykumuzda yediğimiz tekmeleri rüyadan sayıp, gözlerimizi açmaya bile zahmet etmedik. Ama canavarımız doymak bilmeyen iştahıyla, dünyanın her yerindeki zenginliklere saldırdı. Yoluna çıkan insanları da soğukkanlı bir katil endamıyla katletti.

Soy kırdılar! Nesilleri yok ettiler! Ülkeleri tarumar ettiler.

Zenginleştiler ama medenileşemediler.

Ellerindeki güç ve imkanları, sahip olduklarını korumak ve çoğaltmak için kullandılar ve kullanmaya devam ediyorlar.

Sadece 100 yıl önce Afrika’da, bütün suçu emrettikleri kadar hızlı çalışamayan bir babanın evladı olmak olan, binlerce çocuğun elini ya da ayağını kestiler. Yetmedi, bir süre sonra büyük katliamlar ve soykırımlar uyguladılar. Karşılarına geçmesi muhtemel halkları birbirine düşman edip, savaştırdılar ve sınırsız cinayetler işlemeleri için, silah ve mühimmat sağladılar. Bedelini de ülkelerini sömürerek fazlasıyla aldılar ve almaya devam ediyorlar. Milyonlarca siyah derilinin bedenleri üstüne bir zenginlik kurdular.

Sadece 100 yıl önce Mısır’da, esir aldıkları on binlerce Osmanlı askerlerini kimyasal silahlarla kör ettiler. Milyonlarca Müslümanı Balkanlardan sürerken yaşanan felaketlere alkış tuttular. Yollarda çamurlara kanları ve nehirlerin sularına etleri karışan en az 2 milyon Müslümanı insandan bile saymadılar.

Buna benzer örnekleri, İslam coğrafyasının hemen her köşesinde görmek sıradan bir tarihi vakaya dönüştü. Kafkaslar, Yemen, Irak ve Kuzey Afrika’nın tüm kuzeyi boyunca işgal ve kan, ölüm ve katliam salgın gibi yayıldı.

Bütün bunlar sadece 100 yıl kadar önce yaşandı.

Yetmedi, 90’ların başında Avrupa’nın ortasında, yalnız ve sadece Müslüman oldukları için yüzbinlerce insana kıyıldı. Seyrettiler…

Kıyılanlar Müslüman olduğunda, nasılsa bir anda kan damlayan dişleri ile dillerini ısırdılar ve sustular, sadece seyrettiler.

Son 8 yıldır Suriye’de canına kıyılanlar da Müslümandı, yıkılan Müslümanların ülkesiydi, yok edilen İslam’ın hatırasıydı, seyrettiler.

Sadece seyretmekle kalmadılar, alkışladılar. Yetmedi kendi katillerini ürettiler, katil sürülerini sahalara sürdüler. 3 kuruşluk menfaatleri için 3 milyon Müslümanın can vermesini sorun olarak bile görmediler.

Ama sürekli, yüzsüz ve iğrenç bir sırıtkanlıkla bize demokratik naralar attılar, insan haklarından dem vurdular, üstten emirler yağdırdılar. İçimizdeki aptallardan ve ahmaklardan bol miktarda destekçi ve bol miktarda malzeme buldular. Yalanlarına inanıp ayaklarına kapanan yerli köpeklerini çok iyi beslediler ve zenginleştirdiler.

Çünkü onlarda olan şey bu idi: Zenginlik. Onu verdiler.

Bu yerli köpekler de sahipleri gibi vahşi idiler, öyle eğitildiler ve kendi halklarının kanını içmeyi, etini yemeyi, dolayısıyla batılı efendilerinin köpekliğini yapmayı marifet saydılar. Adları değişse de köpeklikleri değişmedi.

Medeniyetten nasipleri, erdemli bir dünya görüşü ya da insanlığa ve tüm varlıklara onurlu bir hayat vaadi olmadı. Ama öyleymiş gibi konuştular ve inandırdılar pek çoğumuzu.

Şimdi, avazımızın çıktığı kadar bağırıyoruz; işin aslı öyle değil arkadaşlar! Batılılar zengin oldular, zenginliklerini çaldıkları ile sağladılar, bizden çaldıklarıyla sağladılar. Vikinglerin korsanlığı hala devam ediyor. Artık onların sunduklarına inanmayı bırakın, medeniyet bizim buralıdır, onlarda gördüğünüz sadece zenginliktir.

Zenginler; iyi yaşar, iyi yer, iyi giyinirler ama buna medeniyet denilmez.

Medeniyet; dünyaya ve içindekilere, adalet ve merhametle hükmetmektir.

Medeniyet; insanların canlarına, mallarına, nesillerine, dillerine ve dinlerine dokunmamaktır.

Medeniyet; dinini ve dilini dayatmamaktır, kültürünü fakir halkların kafalarına yüklememektir.

Baksanıza, 1400 yıldır bu topraklarda hakim olan İslam’dı; Balkanlar 400 yıl bizim hükmümüzde kaldı ama ne dinleri, ne dilleri, ne kültürleri yok olmadı, korundu. Soyları kırılmadı, devam etti. Her dinden ve milletten insan, varlıklarını bizim korumamızda bugünlere kadar devam ettirdiler.

Batının genetik deneylerle ürettiği canavarlar bu topraklara salınıncaya kadar, bizden kimse bir Yezidi ya da başka bir azınlığa, sadece isimleri veya dinleri sebebiyle saldırmadı. İslam dünyasının tam ortasında, ilk çağlarda fethettiğimiz topraklarda, bu insanlar şeytana bile tapınarak varlıklarını sürdürdüler.

Ehli Kitap dediğimiz Yahudi ve Hristiyanlardan bahsetmeye bile gerek yok.

Medeniyet; İspanya’da Müslümanlar hakimken özgürce yaşayan ama yönetim Hristiyanlara geçince soykırımdan kurtulmak için yine Müslümanlara sığınmak zorunda kalan Yahudilere İstanbul’un kapılarını açmaktı…

Medeniyet; Kudüs’ü 400 yıl adalet ve erdemle idare etmek, kan dökülmesine, soy kırılmasına, din dayatılmasına engel olmak, mülk hakkına sahip çıkmaktı.

Bizim batılı demokrasi havarilerinden alınacak herhangi bir medeniyet dersimiz yoktur, çünkü medeniyet kelimesini lügatlere yazdıran biziz, dünyaya öğreten biziz.

İnsanlığın peygamberlerin vahiy çizgisinde kurduğundan, daha iyi bir yönetim şekli ya da adalet sistemi düşünebilme ihtimali olmadı, yoktu, olmayacak ve halen de yoktur.

19 Ağustos 2019

Unuttuğumuz işgal ve dahası



Bundan çok değil 100 yıl kadar önce bu topraklar büyük bir işgal yaşadı. İşgalin nasıl bir şey olduğunu yaşayan nesil aramızdan çekileli çok oldu. Bizim gibi birinci ağızlardan dinleyenler de yavaş yavaş azalıyor.

Dedemin İngiliz esareti sonrası Yemen’den Antep’e yürüyerek dönüş hikayesini dinlemek çocukluğumun en efsane akşamlarını süslerdi. Sonra ninemin küçük bir kız iken Fransız ablukası altındaki Antep’e giriş-çıkış hatıralarını, köylünün erzaklarını düşmandan korumak için mağaralara saklamasını dinledim hep.

Ninem şöyle anlatırmış anneme:
“Açtık, yokluk vardı, kıtlık vardı. Antep’e alışverişe giderken Fransız kontrol noktasında aranıp geçerdik. Bir seferinde nöbetçi komutan bize jest yapıp, ekmek arasında haşlanmış et dağıtmıştı. Ne yapacağımızı bilmeden elimizde beyaz un ekmeği ve arasında mis kokulu sıcak et haşlama ile ilerledik. Onların bizi görmediği bir noktaya gelince annem; ‘etleri yol kenarına dökün ama ekmekleri yiyebilirsiniz’ demiş. Zira etlerin helal olmadığını düşünüyorduk. Ekmekleri de yemezdik ama çok açtık ve arpa ekmeğinden sonra beyaz un ekmeği çok güzel gelmişti hepimize…”

Adım adım işgal edilmişti şehir ve her köşede, her evin mağarasında örgütlenen bir direniş vardı.

Meşhur Şehit Kamil hadisesi sırasında Fransız askerlerine müdahale eden ve ele geçirdiği tüfek kendisine ganimet olarak hediye edilen Yılankırkan Mustafa’nın oğlu Abdulkadir’in şehit oluncaya kadar kullandığı silahı, henüz direniş başlamadan ele geçirdiği halde, götürüp direniş organizesini de yapan heyete teslim etmesi bunun işaretlerinden biridir.

Sadece Kamil değildir Antep savunmasının çocuk kahramanları; bir çok fedakar ve cefakar çocuk, o günlerde büyük vazifeler icra etmiş ve çoğu da bu yolda canlarını feda etmişlerdi.

İşgalin olduğu bir yerde, sadece erlerin değil eli silah tutan herkesin yapabileceği bir şeyler mutlaka olur. Eli silah tutmayanlar da, elleri neye yeter, güçleri neyi kaldırırsa o kadar direnişe destek verirler.
Cephe gerisinde sağlık hizmetlerinden tutun, silah ve cephane temini ve ulaştırılması gibi, savaşın can damarlarına kan veren büyük ve önemli görevleri, isimleri tarihe geçmeyen ‘küçük’ kahramanlar yerine getirir.

Antep savunması sırasında, cepheye erzak ve cephane taşırken bir değirmende silahsız olarak mahsur kalan ve Fransız birlikleri tarafından kurşuna dizilen 14 çocuğun adları bir kenarda kayıtlı durur. Şüphesiz onlar büyük kahramanların ardındaki küçük dev adamlardır. Onların cephane taşıdığı Şahinbey ve çetesi de zaten son ferdine kadar can verinceye kadar düşmana yol vermemiş yiğitlerdi.

Çocuklar ve yeni yetme gençler için işgal altında yaşamak, başlı başına bir travmadır. Bizim gibi uzun zamandır savaş ve yokluk görmemiş toplumlar için bunu anlamak pek kolay olmaz. Fakat geçmişimizde yaşananları biraz hatırlayınca bugün gerek Filistin gerekse Suriye gibi, acımasız ve dengesiz bir savaşın ve işgalin sürdüğü topraklarda, karşımıza çıkan akıl almaz eylemleri anlamak değil belki ama anlamlandırmak mümkün olabilir.

Bütün değerlerini kaybetmiş, ailesini ve en sevdiklerini kurban vermiş, mukaddes bildiği pek çok şeyi çiğnenirken görmüş bir çocuğun nasıl tepki verebileceğini varsın ruh bilimciler düşünsün. Fakat dünya bu çocuklara ettiklerini çekeceğinden emin olmalıdır. Bunlar sıradan ve uysal vatandaşlar olamayacaklar. En özel eğitimlerden ve terapilerden de geçirilseler, bir yanları hep eksik ve yıkık kalacak.

Bir gün, bir Filistinli çocuğu, elince basit bir bıçakla, tam tesisatlı ve eli tetikte asker grubuna saldırırken gördüğünüzde bunları hatırlayın. Bunlar normal çocuklar değiller ve olamayacaklar. Tıpkı dün bu topraklarda Fransız askerlerinin üstüne taşlarla saldıran bizim dedelerimiz gibi, bunlar da sonunu düşünmüyorlar. Bir hesap ya da planla yapılacak işler değil bunlar, tıpkı Kamil’in annesini müdafaa için süngülerin üstüne atılışı gibi…

Kimsenin bu çocuklar üzerinde bir hesabı olduğunu sanmıyorum, zaten o kadar düşük bir direniş profili direnmeyi de başaramaz. Bir halkın kurtuluş mücadelesi, çocukların omuzlarına, kadınların sırtlarına yüklenemez; yükleniyorsa düşer, yıkılır, kaybedilir.

Uzaktan davulun sesi değildir sadece hoş gelen; bir bombanın, bir savaş uçağının sesi, bir babayı kaybetmenin, annesizliğin acısı, kardeşini kurtarmak için toprağı tırnaklarıyla kazmak zorunda kalmanın çaresizliği ve en sevdiklerinin etlerini taşların arasından toplamanın şoku!

“Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var,
Akıl için son karar; saçlarını yolmak var.” (Necip Fazıl)

29 Nisan 2019

Mukaddesat Boykot Edilemez


İslam’ın gerek ibadet gerekse bu ibadetlerin gerçekleştiği özel mekanları mukaddestir. Özellikle Harameyn olarak bilinen Mekke ve Medine, yeryüzünde biz Müslümanlar için en özel toprak parçasıdır. Allah(cc)’in haremi Mekke ve Rasulü(sas)’in haremi Medine’den sonra ise Kudüs gelir ki, haklarında ziyaret edilmeleri için emir bulunan yeryüzünde başka mescid yoktur.
Bu şehirler ve çevrelerinde mübarek, mukaddes ve haram kılınan topraklar; herhangi bir ulusun, ırkın ya da devletin mülkü, toprağı veya vatanı sayılmazlar. Bunlar tüm Müslümanların ortak değerleridir.
Mekke; Ummu’l Kura olarak, Adem’(as)’dan bu yana iman eden ve kendisine Hac farz olan her müminin ziyaretgahıdır.
Medine; hicretten sonra iman evi olarak müminleri bağrına basan, ensar toprağı olmakla ve Rasulullah(sas) tarafından harem ilan edilmekle, o günden bu yana her Müslüman için, iman yurdu ve Rasulullah(sas)’in hatırası, emaneti ve göz nurudur.
Kudüs; göklerin kapısı, peygamberler yurdu ve mübarek, mukaddes ve muazzez bir şehir olarak her müminin miracının durağı, gönüllerin vatanıdır.
Bu şehirlerin hangi şartlarda ve ne durumda olduklarından bağımsız olarak, biz Müslümanların gönüllerinde yeri hep korunmak zorundadır. Dönem dönem işgal edilen Kudüs’te olduğu gibi, Mekke ya da Medine için de kalplerimiz titrer ve mukaddes beldelerin hürmetine zarar gelmemesi, düşman eli değmemesi için can verilir, can alınır.
Tarih, buna şahittir!
Bundan çok değil sadece 100 yıl önce o beldeleri savunmak için, canlarını ve mallarını feda eden nesiller bizim ecdadımızdır. Bunun ırkla da bir ilgisi yoktur. İman eden ve iman yurdunu savunan her mümin nesil bizim ceddimizdir.
Bugün Harameyn’de hakim görünen Suud hanedanı, pek çok Müslüman için o beldelerin hürmetine gerektiği gibi özen göstermemekte ve hatta mukaddes beldeler, bir kısmımız tarafından tıpkı Kudüs gibi işgal altında görülmektedir.
Siyaseten farklı şeyler düşünebilir ve farklı yerlerde durabiliriz. Fakat söz konusu olan mukaddesatımız olunca bile maalesef aynı tavrı sergilemekte zorlanıyoruz.
Geçmişte bazı alimlerimiz, Kudüs’ün İsrail’den izin/vize alınarak ziyaret edilmesine cevaz vermeyen fetvalar yayınladıkları gibi; bazıları da Suud idaresine destek mahiyetinde olan hac ve umre ziyaretlerini terketme çağrısı yapıyorlar.
Oysa hangi açıdan bakarsak bakalım bu tavır tutarsızlıklar içeriyor.
Öncelikle, kendisi için yeryüzündeki en değerli toprak parçası işgal altındayken, gülen ve her şey yolundaymış gibi yaşamaya devam edenlerin bu iddialarını temelsiz görmek ve kendilerini ciddiyete çağırmak durumundayım.
Muhterem Müslümanlar, eğer Mekke ve Medine dahi işgal altındaysa ve biz seyrediyorsak dünyada varlığımızın ne anlamı var?
Saniyen, Rasulullah(sas) gerek Mekke devrinde orada yaşarken ve gerekse Hudeybiye sonrası yapılan Umretu’l Kaza sırasında, Kabe putlarla dolu ve idaresi tamamen müşrikler elindeyken bile, herhangi bir şekilde Mekke’yi ya da Kabe’yi boykot uygulanmamıştır. Müslümanlar umrelerini yapmış ve Medine’ye dönmüşlerdir.
Mekke, Medine ve Kudüs bizimdir. Bizden alınmış olması oraları terk etmemizi gerektirmez. Aksine zindana düşmüş bir can dostu ziyarete gider gibi, vefa ve hüzünle ziyaret etmek, kamil bir hürriyet ile İslam’ın idaresine geçmeleri için samimi olarak ellerimiz ve dillerimizle dua etmek daha makbul bir davranış olacaktır.
Ancak farz olan haccı eda edenlerimizin ve ömründe bir kere olsun ayrıca umre yapanlarımızın, buraya harcayacakları paraları daha elzem yerlere yönlendirmeleri hususunda verilen fetvalar vardır ve bunlarla amel etmek mümkündür.
Kudüs için ise; ‘gidemeyenlerin kandillerinde yakılmak üzere yağ göndermeleri’ emri bizzat Rasulullah(sas) tarafından verilmiştir. Bugün orada yağla yanan kandillerin olmaması bu emri yok etmez. Oranın aydınlanması, yaşaması, unutulmaması, kurtuluşu ve yüreklerde ızdırabının kalması için ziyaret edilmesi gerekir.
Bu beldeleri ziyaret edenlerin bildiği bir gerçek olarak; Mekke, Medine ve Kudüs ziyaretleri müminlerin hayatlarının miladıdır. Gördükten, yaşadıktan ve hissettikten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

23 Şubat 2019

Mukaddes devletler dünyası


İnsanlık tarihi boyunca tartışmaları, kavgaları ve savaşları tetikleyen en önemli sebep olarak kimin idare eden, kimlerin edilen olduğunu tayin etme meselesi olduğunu söyleyebiliriz. Dindar ya da seküler hemen herkesin, devletin gerekliliği ve önemi hakkında hemfikir olduğu da ayrı bir gerçek olarak tarihe yazılmıştır.

Kendi yaşam tarzını güvende tutmak ve dahası yaymak, hakim kılmak gibi hedeflere ulaşmak için de devlet gücü hep gerekli görülmüştür.

Geçmişin değişik dönemlerinde adalet ve merhametle idare edilen devletlerde, farklı hayat tarzlarının emniyet içinde yaşayabildikleri de olmuştur. Bunların İslami modelleri, yakın devirlere kadar uygulanmış ve hepimizin az-çok bildiği; çok uluslu, çok dinli ve çok kültürlü toplumlar kurulmuş, insanlar dilleri, dinleri ve nesilleri konusunda bir endişe taşımadan hayat sürmüş hatta milletler varlıklarını muhafaza edip bugünlere kadar gelebilmişlerdir.

Yüzyıllar boyu Osmanlı hakimiyeti altında kaldıkları halde, her yönüyle kültürlerini koruyabilen Balkan halkları bunun en kolay bilinen şahitleridir. Yunan ya da Sırp veya Bulgar gibi çok duyduğumuz ve gerek dinleri gerekse dilleri bakımından bizden farklı bu milletler, -ister kabul etsinler ister reddetsinler- İslam medeniyetinin sağladığı özgürlüklerin gölgesinde varlıklarını bugünlere taşımışlardır.

Bugünün medeni(!) batısının atalarının bizimle ilk mücadelelerinin, 11. Yüzyıl sonunda ele geçirdikleri Kudüs’te tek bir Müslüman ve Yahudi sağ kalmayıncaya kadar katliam yapmakla başlatabileceğimiz anlayışları, son birkaç yüz yıldır dünyanın hemen her yerinde devam eden soykırımlarla sürmüştür.

Çok fazla tarihe dalmaya gerek kalmaksızın, biz yaşarken yapılan nesillerin soykırımları ve kültürlerin imha hareketleri ile dünyaya nizam vermeye çalışan, bu vampir ve asalak batı canavarının insanlığa sunduğu en korkunç şey; devletlerin kutsiyeti ve insanların tanrılara kurban edilmesinin sıradanlaşması oldu.

İslam kültüründe devlet ya da güç, mukaddes olan ve insana ait değerler diyebileceğimiz her şeyi koruma altına almak olarak anlaşılır. Yani devlet değil korumakla yükümlü oldukları mukaddestir.
Batı, bugünlere gelinceye kadar kendi devletlerinin gücünü ve kutsallığını korumak uğruna; hem nesillerini feda etmekten çekinmemiş, hem de dünyanın neresine eli uzanabiliyorsa oraların tüm varlıklarını kendisi uğruna harcamaktan, tüketmekten çekinmemiştir.

Neticede gerek batıda gerekse doğuda bugün hakim olan anlayış; devletin kutsallığı üzerine bina edilmiştir. Bu kutsal tanrı devletleri, gerektiğinde kurban istemekte ve elbette istediğini almaktadır. Kurban; halkının canı, malı, nesli ya  da dini olabildiği gibi, aklını da gerektiğinde devletine kurban etmesi istenmektedir.

Dünyanın son 40 yılında, bizzat yaşayarak gördüğümüz olaylar bunu anlatıyor. Devletler özelinde örneklendirecek olursak; Türkiye’de 28 şubat mağdurları diyebileceğimiz insanların o dönemde devletin istediği kurbanlar oldukları ve adeta bu sebepten geri alınamadıklarını söyleyebiliriz. Tepeden halka, hemen herkesin eleştirdiği o günün yargısının uygulamalarının iptal edilememesinin başka bir izahını bilmiyorum.

İran’da bunu 1979 devriminden sonra yaşananlarda çok rahat görebiliyoruz. Devrim esnasında ve sonrasında halkının canları ve kanları ile kurulan düzeni muhafaza edebilmek uğruna, gerektiğinde savaşı, gerektiğinde dini kullanan bir rejim anlayışı halen Ortadoğu’nun bir çok bölgesinde kendine kurbanlar aramakta ve kolayca bulmaktadır. Mukaddes devlet uğruna can vermeye halkını ikna etmesi çokta zor olmadığından, fakru zaruret içindeki halkın en ufak kıpırdanışını kanla bastırmak ve idam sehpalarını meydanlara kurmak yoluyla da ikna metotlarını genişletebiliyorlar.

Suudilerin krallıkları uğruna, batıya yaranabilmek için halklarının zenginliklerini onlara peşkeş çekmekten gocunmayan devlet anlayışı, gerektiğinde halkının ve onları uyandırma ihtimali olanların canlarını almaktan çekinmemektedir. Son olaylarda görüldü ki; bu bir tür manda devleti, zenginlerini hapsedip mallarından bir bölümünü bağışlamaları karşılığında serbest bırakırken, gerektiğinde sözünü dinlemeyen vatandaşlarını vahşi metotlarla parçalamakta bir mahzur görmemektedir.

Kaddafi’nin Libya’sı ya da Saddam’ın Irak’ı da bunlardan pek farklı değildi elbette…

Mısır’ın firavunu ise devirler değişse de zulümle tahtında kalmaya devam ediyor. Firavun, bir şahsın adı değil bir düzenin temsilcinin adıdır, o düzen de kutsal devlet uğruna halkının kanını içerek beslenen bir krala dayanır. Dün adının Mübarek olmasıyla bugün Sisi olması arasında bir fark yoktur.

Tanrılarına insanlarını kurban eden ilkel kabilelerle bugünün modern devletleri arasında pek bir fark yoktur. Belki ifadeler, şekiller biraz değişti ama o kadar, dahası yok…

07 Kasım 2018

Hadim, Hakim ve Zalim



Yeryüzünde Allah(cc)’in şeairi vardır. Bunlar nişaneler, işaretler, özel ve mukaddes mekan yahut noktalar olarak bilinirler. Bunlar genellikle ibadetlerle, özelde hac ibadeti ile alakalıdır. Farzlar, vacipler ve benzeri İslami geleneklere de şiar denilir.

Ey iman edenler! Allah'ın işaretlerine, haram aya, kurbanlık hayvanlara, gerdanlıklara, Rabbinin lütfundan bir şeyler kazanmak ve rızasına kavuşmak için Haram Ev'i ziyarete gelenlere saygısızlık etmeyin. … (Maide 2)

Safa ile Merve, Allah'ın işaretlerindendir. … (Bakara 158)

Kurbanlık develeri de sizin için Allah'ın işaretlerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. … (Hac 36)

Aynı şekilde Allah(cc)’in yeryüzünde harem kıldığı Mekke, Rasulü(sas)’in harem kıldığı Medine ve yine hakkında mukaddes bir mekan olduğu ve özel muamele edilmesi gerektiği ayet(İsra 1) ve hadislerle bildirilen Kudüs’te İslam’ın yeryüzündeki nişanelerindendirler.

Bu beldeler, herhangi bir ırkın, neslin yahut devletin mülkü olmazlar. Buralar İslam ümmetinin ortak mekanları olmaları sebebiyle fert ya da devlet bazında herkes bu nişaneleri korur, kollar ve her türlü desteği sağlar.

Tarihimiz boyunca genel anlayış böyle olmuş olsa da, bazı zalim ve ceberrut iktidar sahipleri kendilerini o beldelere hakim bilmiş ve gerek Allah’ın nişanelerine gerekse ziyaretçilerine edepsizlik etmişlerdir. Haccac’ın Abdullah bin Zubeyr(ra)’i oradan çıkarmak için mancınıklarla Kabe’yi yıkacak kadar büyük saldırılar düzenlediği hatırlanırsa çok sonraki devirlerde yani bugünlerde o mübarek beldelere hakim olduğunu düşünen zalimlerin yaptıkları da biraz daha kolay anlaşılır.

Rahmetli ve kudretli Sultan Selim Han hazretlerinin o beldelerin idaresini ele geçirdiğinde, hutbede namının Hakim’ul Harameyn olarak zikredilmesi üzerine, bu ifadeyi Hadim’ul Harameyn olarak değiştirmesi, iman ve Allah(cc)’in nişanelerine karşı edebin boyutunu göstermektedir.

Allah(cc)’den başka birtakım devletlerden ve onların kontrol ettiği şer odaklarından Allah(cc)’den korkar gibi hatta daha çok korkan, bugünün o beldelerdeki siyasi kontrolü elinde bulunduran idarecilerinin, kendilerini Hakim’ul Harameyn olarak isimlendirmeleri tam bir fecaattir.

Şahsi hürriyetine bile malik olmayan, kendisi ya da devleti ile ilgili kararlarını bile ancak emperyalist batılıların onayıyla alabilen bu zavallı idarecilerin kendilerini o beldelerde hakim olarak lanse etmeleri büyük bir yanılgı ve kötü bir şandır.

Ne yazık ki; kaderin bir imtihanı olarak mukaddes beldelerimiz ehil olmayan idareciler tarafından yönetilmekte ve ziyaretçilerine saygısızlık edilmektedir.

Zalim ve hayasız bu idarecilerin, efendilerine yaranmak ve batının gözünde değer kazanmak için, Müslümanların namazda onlara doğru yöneldiğini düşünecek ve dillendirecek kadar korkunç bir kibir ve aptallığın içinde olmaları ise bizim gönüllerimizin derdidir.

Bu hamakat ve cehalete ancak malum ve meşhur ‘Cahiliye Dönemi’ Mekke idarecilerinde rastlanmış olması da bir ibret vesikası olarak kayıtlarda duruyor.

Ehli Kıble olan Müslümanlar, Allah(cc)’in haremi Mekke’de bulunan Beytullah’a yönelerek namaz kılarlar. İbadetleri kapsamında, asla ve kat’a oraların idarecilerine ya da devletlerine tabi olmaları söz konusu değildir.

Bugünkü durumu dert edinen tüm Müslümanların Harameyn’in ehil idareciler eline geçmesi için diliyle ve eliyle dua etmesi bir vecibedir. Kudüs’ün fiilen Yahudi işgalinde olması gözümüzden Mekke ve Medine’deki durumunun vehametini kaçırmamalı ve Allah(cc)’in nişanelerine saygısızlık yapılması bizi rahatsız etmeli, imkanlarımız nispetinde kurtulmaları için vesileler aramalıyız.

Allah(cc)’den temennim, bizi ve neslimizi bu hayra vesile kılmasıdır.

17 Mayıs 2018

Kudüs kimin olacak?


Mitingler büyük hadiseler karşısında halkın galeyana gelmesiyle ortaya çıkarlarsa devlet gücünü tetikleme görevi icra edebilirler. Ancak devletin gücü halkın iteklemesiyle artmaz. Devletten gücünden fazlasını beklemek hayalcilik olur.

Dün olduğu gibi bugünlerde de müstekbir devlet ve uluslar bizim zayıflık ve korkaklığımızdan faydalanarak kendi hükümlerini icra ediyorlar. Karşılarında durabilecek bir güç ya da devletimiz yok. Bu gerçeği kabullenmek ve ona göre beklentilerimizi dengelemek zorundayız.

Türkiye kalibresinde bir devlet, bu gibi olaylarda en yüksek perdeden kınama ve elçi çekmek gibi diplomatik adımların ötesine geçemez. Ki bu satırları yazdığım saatlerde sadece Türkiye ve Güney Afrika devletleri istişare için elçi çekme adımı atmıştı. Dünyadan hele de İslam dünyasından bu cesareti gösteren  başkası da yok zaten...

Tarihe şöyle bir not düşüldü: Giritli Ortodokslar 16 Ağustos 1866 gecesi Selino kazasındaki bütün Müslümanları (beşiktekiler dahil) katlettiler. Bu katliam karşısında Batı (Bosna ve Kosova’da olduğu gibi) kılını bile kıpırdatmadı. Hıristiyanların meclisi 2 Eylül 1866’da Enosis ilan ederek Yunanistan’ın Girit’i ilhak ettiğini bildirdi.

Böyle başlamıştı malum son ve yıllar sonra Yunanistan adayı tamamen ele geçirdiğinde ve son Osmanlı askerleri de adayı terkettiğinde İstanbul’da dev bir miting düzenlenmişti. ‘Girit bizim canımız, feda olsun kanımız’ sloganı en çok duyulanlardan biri idi. Sonra halk evine döndü. Girit kaybedildi ve bir kaç ay sonra da Sultan 2. Abdulhamid tahttan ilga edildi.

Ramazan’a kavuştuğumuz şu mübarek günlerde mukaddes beldemiz Kudüs’te yaşananlar ve buna karşı seslerini yükseltmeye çalışan Gazzeli müslümanların kurşunlarla biçilmeleri kalplerimizi titretmekte ve Allah’ın gazabından rahmetine koşacağımız bu ayda bizi nelerin beklediğinden korkmamıza sebep olmaktadır.

Rahmet ve bereket ayı Ramazan, ruhlarımıza ve şuurlarımıza Filistin, Kudüs ve şehidlerin mübarek yolunun gölgesini düşürmüş oldu ki; şüphesiz bunlar, rahmetlerin en büyüğü, dünyamızın ve ahiretimizin kurtuluşuna vesile olacak nimetlerdir.

Allah, Abd ve İsrail yahudileri eliyle bize Ramazan’da Kudüs ve şehadet şuuru vermeyi murad etmiştir.

Filistinliler kendilerinden beklenenden fazlasını yapmakta ve silahsız olarak kurşunların üstüne yürüyüp can vermeye devam etmekteler. Onlar için şehadeti dilemek ve dünyada huzur ve rahat yüzü görmeyen bu asil halkın ahiretlerinin mamur olmasını ve şehidlerinin derecelerinin yüksek olmasını dilemekten daha güzel bir temennimiz yoktur.

Kendi adıma yaşarken Mescidi Aksa’nın yıkılışını canlı yayında izlememekten daha güzel bir temennim olmadığını belirtmek istiyorum. Bu gidişin sonunda belki yakın bir gelecekte bunun da yaşanabileceğini ve yine yükselecek cılız bir kaç sesten başka tüm dünyanın gönüllü ya da zorla boyun eğeceğini düşünüyorum.

Gerek Filistin halkının ve kuruluşlarının gerekse umum müslümanların işgali sindirdikleri ve mevcut şartları muhafaza ederek hayatlarını devam ettirmeye razı oldukları ortadadır.

Geçmişte Filistin ziyaretim sırasında yaptığımız muhabbetlerden anladığım kadarıyla Filistinliler o topraklarda varlıklarını devam ettirebilmeyi ana hedef olarak benimsemişler ve daha ötesini hayal bile edemez hale gelmişlerdi. İsrail teröristleri ise onları tamamen silinceye kadar zulüm ve katliamlara devam edecek plan ve hazırlıklar içinde görünüyorlar.

Allah’ın murad ettiği bir zamanda, O’nun mukadddes beldelere varis kılacağı salihler topluluğu gelip oraları kurtarıncaya kadar işgalin devam etmesi mukadderdir.

Andolsun biz Zikir'den(Tevrat’tan) sonra Zebur'da da: 'Şüphesiz yeryüzüne(Kudüs’e) salih kullarım varis olacaklardır' diye yazmıştık. (Enbiya 105)

O salihlerden olamadığımız içindir ki Kudüs’e varis olamıyoruz. Allah’ın va’di haktır ve mutlaka gerçekleşecektir. Müslümanlar salih kullar olduklarında Kudüs yolları açılacaktır.

Rasulullah(sas) buyurdu ki: "Yakında milletler, yemek yiyenlerin çanaklarına davet ettikleri gibi, size karşı biribirlerini davet edecekler."

Birisi: "Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” dedi.

Rasulullah (sas), "Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çörçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak." buyurdu.

Yine bir adam: "Vehn nedir ya Rasûlullah?" diye sorunca:

"Vehn, dünyayı sevmek ve ölümü kötü görmektir." buyurdu. (Ebu Davud)

07 Aralık 2017

Filistin ve Bazı Acı Gerçekler

Hemen her dönemde, hem bizim hem de tüm İslam dünyasının kamuoyunu galeyana getiren en önemli olayların başında şüphesiz Filistin’de yaşananlar geliyor. İşgal altındaki bir çok İslam toprağı gibi orada da müslümanlar en temel haklarından mahrumiyetler yaşıyor, sık sık katlediliyor ve hapis cezalarıyla, sürgünlerle karşılaşıyorlar.

İşgalin cana ve mala verdiği zararların yanısıra, işgalcinin siyonist israil olması ibadet ve ibadethanlerin de fazlasıyla zarar görmesine sebep oluyor. Nihai hedefleri Mescidi Aksa’yı yıkarak yerine bir Siyon mabedi inşa etmek olan işgalciler her adımlarını planladıkları bir program dahilinde hem işgali derinleştiriyor hem de Mescidi Aksa’yı ablukada tutuyorlar. Dünyadan aldıkları desteğin yanısıra İslam dünyasının ‘suyun üstündeki saman çöpü’ kadar ağırlığının olduğu gerçeği de ellerini güçlendiren bir başka acı gerçek olarak heyula gibi ufkumuzda duruyor.

Bazı gerçekleri yeniden hatırlayalım:

Filistin’de bir yahudi idevleti kurulması projesinin önündeki en büyük engel Sultan 2. Abdulhamid Han tahttan indirildikten sonra çıkartılan 1. Dünya Savaşı ile Osmanlı, Kudüs’ten çıkartılmıştır. Savaşın en önemli ana cephelerinden biri olan bu savaşı kaybetmemizin sonucu olarak o topraklar işgal edilmiş ve kontrolümüzden çıkmıştır. Cephe henüz kapanmamıştır ve savaş adalet hakim oluncaya kadar sürecektir.

!. Dünya Savaşı sonrası oluşturulan uygun coğrafyaya yahudilerin göçü beklenen düzeyde gerçekleşmeyince tetiklenen ‘Hitler mezalimi’ eliyle Avrupa’da zenginlik ve huzur içinde yaşayan yahudiler, birtakım vaadler ve yahudi devleti hayaliyle Filistin’e göç ettirilmiştir. 2. Dünya Savaşı sonrası oluşturulan uluslararası ittifak eliyle hemencecik ilan edilen ve kabul gören bağımsız İsrail devleti, müslümanların topraklarında devam eden işgalin el değiştirmesinden başka bir şey değildi.

Mescidi Aksa işgal altındadır! İşgal yani düşman kuvvetlerin kontrolüne geçmiştir. Kudüs yine öyle... Bizim için ne kadar mukaddes olduklarıyla ilgilenmeyen ve bize saygı duymayan bir işgalcinin elindedir. İstediklerinde Aksa’yı bile ibadete kapatabilen bir işgalci için Kudüs’ü başkent yapması durumunda sorun yaşamak çok tuhaf değil mi?

İslam dünyasını oluşturan devletler ve devletçikler arasında daha önce İsrail’le savaşıp yenilen arap devletlerinin, bugün artık bırakın savaşmayı, onları destekler konumda oldukları da bir başka acı gerçektir.

İran gibi sloganlarla politikalarını örtmeyi başaran bir mezhep devletinden de Filistin ve Kudüs’e hayır beklemek büyük gaflet olur. Zira şia itikadına göre Mescidi Aksa, Kudüs’te bile değildir ve ordaki mescidin bir özelliği yoktur. Yıllardır müslümanların hassasiyetlerini devlet politikalarına alet ederek Kudüs edebiyatı yapan bu devlet, herhangi bir şekilde İsrail’le savaşmayacaktır ki bugüne kadar tek kurşun da atmamıştır.

Türkiye ise kendi sorunlarıyla uğraşan ve gücü sınırlı, anlaşmalarla bağlanmış bir devlettir. Kınama veya bazı diplomatik tepkilerden fazlasını beklemek hayalcilik olur.

Kudüs'e ve Mescidi Aksa'ya Allah mukaddes kıldığı için değer veriyorsak bunu bir dava ve ufuk olarak kendimize ve nesillerimize belirleriz; Mekke, Medine ve Kudüs haremdir ve çiğnenmektedir, üçünün de özgürlüğü dünyada güdeceğimiz en değerli "Kızıl Elma"dır.

02 Mayıs 2017

100 yıllık işgal

Kudüs ya da genel adı ile Filistin, tarih boyunca hemen her yer gibi çok el değiştirdi. İbrahim(a)’ın kurduğu şehir, Davud(a)’ın devletine başkentlik yaparak başlayan tarihi ve Süleyman(a) devrinde yeryüzünün incisi olmasıyla şöhret buldu. Öyle ya; yalnızca insanlara değil tüm mahlukata hükmeden bir ‘Kral Nebi’nin başkenti olmak her şehre nasip olmaz...

Son Nebi(sas)’in ümmeti olan bizler içinse Kudüs tarihinin en değerli hadisesi İsra ve Mirac durağı ve elbette ilk kıblemiz olması hasebiyle olduğu kadar, Adem(a)’dan Muhammed(sas)’e kadar devam eden ve ayrım yapmaksızın tamamına iman ettiğimiz peygamberlerin durağı, yurdu ve uğrağı olmasıyladır.

Bu mukaddes şehir, Mü’minlerin Emiri Ömer bin Hattab(ra) devrinde fetihten sonra Kudüs olarak isimlendirildi. Bundan sonra kısa dönemler dışında müslümanların emniyet ve adaletiyle idare olunan Kudüs, payidar olarak devam ettiği varlığını 1516’da Osmanlı’nın cihangir sultanı Yavuz Selim Han(r)’ın kuşatması sırasında zarar görmemesi için dönemin valisi tarafından çatışmasız olarak teslim edilmesiyle Osmanlı idaresine girdi. O günden 1917 yılına kadar Osmanlı idaresinde kalan mukaddes şehir son 100 yıldır gayri-müslimler elindedir.

11 aralık 1917’de İngiliz general Allenby’nin, Kudüs’e girdiğinde ‘Haçlı seferleri sona erdi’ dediği rivayet olunur. 1948’e kadar devam eden soykırım, sürgün ve yıkımlar sonunda Haçlılar yüzyıllardır ele geçirmek için uğraştıkları Kudüs’ü ve çevresini yahudilere altın tepsi içinde sundular.

Bugün ise artık işgalin yüzüncü yılındayız ve ne Filistin halkının ne de sair İslam beldelerinin Kudüs’ün özgürleştirilmesi noktasında gözle görülür bir adımı yok. İntifadalarla ve ara ara yaşanan, işgalin ve baskıların getirdiği öfke patlamalarıyla görülen; çoğunlukla Filistinlilerin katledilmeleri yahut hapsedilmeleri ile devam eden bir süreç var.

Çocukların bile sokak ortasında infaz edildiği bir modern çağ işgali yaşıyoruz. Geçmişte daha ağırlarını gördüğümüzü ve herşeye rağmen yeniden Kudüs’ün İslam beldesi olarak payidar olduğunu ve müslümanların varlıklarını ve medeniyetlerini devam ettirdiklerini, bugünlerin de sebepler dairesinde cereyan eden hadiselerin karamsarlığına rağmen geçeceğini kesin olarak biliyoruz. Ancak bunun zamanını Allah(cc) bilir.

4 yıl önce Kudüs’ü ziyaret ettiğimde işgalin pratik hayatta nasıl birşey olduğunu birebir görme ve yaşama imkanım olmuştu. Hayatın her alanında hissedilen ağır bir bıkkınlık ve kabullenilmiş çaresizlik diyebileceğimiz bir yılgınlık görülebiliyordu.

Rehberimiz, her bakımdan donanımlı ve şuurlu bir Filistinli idi ve akşam eve döndüğünde çocuklarının ondan ekmek beklediğini anlatıyordu. Halkın tamamı İslami hassasiyetlere sahip olmadığından kıyafet ve yaşam tarzı bakımından işgalcilere uyum sağlamaya çalışanlar olduğu gibi, sahipsiz ve belki de kimsesiz bir çok genç ve çocuk sokaklarda ve özellikle de Mescidi Aksa çevresindeki surlarda dolaşıyor, bunların bir kısmı namazlarda cemaate katılmadıkları halde çıkan her olayda en ön safta taş atmaya ve can vermeye devam ediyorlar.

Çocuklar Türkiyeli misafirleri görünce ‘Polat Alemdar’ diye bağırıyorlar ve gariptir ki sınır kapısında sorgu sırasında işgal askerleri de o diziyi seyredip etmediğimizi sormuştu. Bize komik gelen şeyler orada başka anlamlar kazanıyor ve sembollere ihtiyaç duyan çocuklar rol icabı bile olsa israil devletiyle savaşan, onlara kurşun atan oyuncuyu gerçek bir kahraman gibi seviyorlar.

Biraz büyükler Mavi Marmara’yı parola olarak kullanıyor ya da işaret...

Geçim derdindeki yetişkinler ise daha çok Türkiye’nin kurmaya çalıştığı serbest ticaret bölgeleri aracılığıyla ürünlerini pazarlama imkanı bulmayı hayal ediyorlardı.

Büyük küçük hemen herkes Kudüs’ün değerinin ve orada yaşıyor olmanın gereğinin farkındalar. Ne ile meşgul olurlarsa olsunlar, nihayetinde konu ve gündem her zaman işgale ve muhtemel kurtuluşa düğümleniyor. En küçük umut ışığının değerini gözlerinde görebiliyoruz.

Onlar için birşeyler yapmaya çalışanları asla unutmuyorlar; Abdulhamid Han ve Erdoğan gibi isimler herkesin dilinde... Arap milliyetçiliği işgalin tetiklediği ve belki de desteklediği yaygın siyasi bir söylem, öyle ki Hamas bile Filistin için ‘Arapların ve müslümanların yurdu’ diyor. Hemen her çağrıda önce Araplar sonra müslümanlara sesleniliyor.

Ortak duruşları yaklaşık olarak şöyle: Onlar Filistin halkı olarak orada yaşamaya devam edecekler, varlıklarını ve evlerini koruyacaklar, Mescidi Aksa’da ribat tutacaklar, ana vazifeleri müslüman varlığını devam ettirmek ancak ondan sonrasını hayal bile edemiyorlar artık... Çoğu bir mucize bekliyor ya da bir kurtarıcı! Belki de bu yüzden onlara sahip çıkan bir lider çok farklı bir değer kazanıyor.


Bizim 3-5 günde anlayabileceğimiz bir şey değil işgal ve o insanlar haklarında öyle rahat konuşulacak bir hayat yaşamıyorlar. Allah(cc), hepimize iz’an ve insaf versin.

10 Aralık 2016

Gemiler Yakmak İçindir!

Azatlı bir köle iken kumandanlığına getirildiği ordusunun gemilerini yaktığı günden beri Tarık bin Ziyad, yeryüzünde ‘gemileri yakmak’ diye bir deyim var ve yakılan gemiler kararlılığın, dirayetin ve kahramanlığın sembolü oldular.

Yakılan gemiler yalnız geri dönüşün imkanını yok etmedi, korkuların ve zaafların çürük tahtalarını da kül etti. Ateş, doğru yerde ve doğru hararetle kullanıldığında altını değersiz madenlerden ayırmak için tek yoldur.

Mesele gemiler ve ateş değildir aslında, kasdedilen bir fetihtir ve yanan gemiler onun kazanını kaynatır. Bunun için gerekli olan büyük bir kumandan ve sağlam bir ordudan da ziyade, uğrunda herşeyin yakılabileceği yani herşeyin göze alınabileceği bir davadır, bir davettir.

Her gemi bir şekilde yakılabilir de artık demirden yapılan bazı gemiler yakılamıyor, başı dara düşenler hemen başını sokacak bir gemi bulabiliyor.  Yakılmadan ardımızda bıraktığımız gemiler, ayaklarımıza bağlı demir kütleleriyle bizi aşağılara çekmeye devam ediyorlar!

Mavi Marmara da gemilerden bir gemi idi, onu diğerlerinden farklı kılan yanı 9 Aralık 1917’den sonra bu topraklardan mukaddes ve mübarek topraklara düzenlenen, silahsız da olsa ilk işgal delme gemisi olmasıydı...
Mavi Marmara ile Allah’ın ‘etrafını mübarek kıldığı’ (İsra 1) beldelere yapılan bu seferi yine Allah bereketli kıldı ve yalnız şehidlerimiz sebebiyle bizlerin değil hemen her müslümanın gönlüne bereket oldu.

Anadolu müslümanlarının ümmet ile kardeş olduğunu çok uzun zaman sonra herkes bir kez daha gördü, akan kanlarımız ve verilen canlarımızla bu kardeşlik perçinlendi.

Şahsi şahitliğimdir ki, hemen bir yıl sonraki Hacc mevsiminde Mina’da flamalarımızdan Türkiyeli olduğumuzu anlayan çadırlardaki hacıların yol kenarındaki korkuluklara dizilerek bildikleri herhalde en güzel türkçe tamlama ile bize ‘Mavi Marmara’ diye seslenmeleri o geminin ne olduğunu ve ne yaptığını kesin bir şekilde gösteriyordu.

Daha sonraki Filistin ziyaretimizde de sıkça karşımıza çıkan, bir tür parola gibi tekrarlanan Mavi Marmara kelimeleri sembolleşmiş ve layık olduğu bereketli yeri almıştı. Bundan sonra yapılması gereken bu hayırlı ve bereketli gemiye gölge düşürmemek ve belki de bu gemiyi yakmamaktı.

Mavi Marmara, Akdeniz’in sularına bir işgalci saldırısıyla yanarak batmayı hak etti!

Bizim açımızdan dava ve mesele işgale direnişin bir parçası olmaktan ibaretti ve oldu da...

Devletin bu gemiyi sahiplenmesi yahut içinde bulunan vatandaşlarının hukukunu korumak için fiili müdahalede bulunması o günlerde hemen herkesin hoşuna gitmişti. Yaralılar ambulans uçaklarla taşınmış, bir anda sivil bir gemi sırtında devlet gücünü hissetmişti. Ayırmakta hata ettiğimiz nokta ise bu hareketin resmi bir eylem olmadığı ve daha sonra sahip çıkılmasının da bu harekete resmiyet kazandırmayacağı, ileride bu desteğin çekilmesinin mümkün olduğu ve o durumda da Mavi Marmara’nın davasının başladığı gibi devam etmesi gerektiği gerçeği idi.

Daha net bir ifadeyle; Allah için yapılan işlerde ne resmi ne de gayri resmi birilerine sırt dayamak işin sırrına terstir ve neticede ihlasın zedelenmesi en büyük hayırlar için bile ateş gibidir, yakar ve kül eder herşeyi.
Yok eğer gerektiğinde, gerektiği kadar destek alınmış ve yola devam edilmişse o halde kimsenin kimseye kızmaya hakkı yoktur. Beklentileri düşük tutmak hayal kırıklıklarını önlemek için güzel bir formüldür, hele de yanımızdaki bir devlet ise...

Neticede Mavi Marmara gemisini devlet kendisi için yakmıştır, belki de o da kendince birtakım fetihler hedefliyordur ve elindeki yakılması en kolay olan gemiyi yakmıştır. Mavi Marmara’yı sivil toplum kuruluşlarımız yakmıştırlar; daha sonra düzenlenen seferlere katılmayarak yıllardır bir limanda zincirli tutarak hem de ve belki de kendilerince başka birtakım fetihler hedefliyorlardır. Kimsenin niyetini bilemiyoruz. Tek emin olduğumuz, ihlasla o gemide can veren ve kan dökenlerin ecirlerini Allah’ın zayi etmeyecek olduğudur.


Bu vesileyle limanlarımızdaki kendi gemilerimize bir göz atalım; hangi gemi Nuh(a)’undur ve bizi kurtarır bu tufanlardan ve günü geldiğinde hangilerini yakacağız, yakabileceğiz?

06 Mayıs 2016

Kudüs Fedaisi Sultan

Süleyman Şah oğlu Kılıçarslan, doğum tarihi bilinmemekle birlikte öyle bir ömür sürdüki ölümüyle bir fetret devri başladı, yokluğunun felaketi ile varlığının nimeti anlaşilır oldu.

1093 yılında İznik'te tahta çiktiginda herkes onun için en değerli şeyin saltanat ve taht olduğunu sanıyordu. Babasının ölümünden 7 yıl sonra tahta kavuşmuş olması ve gençliği onun ilk önceliginin tahtı olacağı zannına sebep oluyordu. Tahta çıktığı ilk yıllarda devletinin birliğini kurmaya ve Bizans ile ilişkilerini iyi tutmaya çalistiysa da tarihin en iğrenç sayfalarının yazılmasına sebep olan Haçlı Seferleri'nin başlaması ve ilk haçlı çapulcularinin Anadolu'ya yani Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına girmesiyle herşey bir daha geri dönmemek üzere değişti.

Tarih, bir kez daha kan ile akan bir nehir olmuş ve ancak bu nehirde yüzmeyi başaranların var olabildiği korkunç dönemler başlamıştı. Bizans'ın başindan defetmek için Anadolu'ya geçirdiği haçlı çapulcular köyleri yağmalamaya, canlara kıymaya ve bir çekirge sürüsü gibi geçtikleri yeri kurutmaya başladılar. Hatta Kılıçarslan'ın başkenti İznik yakınlarına kadar ilerleyip köyleri talan ettiler.

1096 yılı sonbaharında ilk ciddi karşilaşmalarında Kılıçarslan, haçlı ordusunu aşağılayıcı bir mağlubiyetle yendi ve karargahlarını ele geçirdi. Daha sonra Malatya bölgesindeki keşişlerin hakimiyetine son vermek için sefere çikan Kılıçarslan yeni bir haçlı sürüsünün Anadolu'ya geçtiği haberi üzerine kuşatmayı kaldırıp İznik'e dönmek zorunda kalmıştı ve bir daha da doğuya sefere çıkamadı zaten. Zira haçlı sürülerinin ardı-arkası kesilmek bilmedi.

Malatya-İznik arasındaki mesafeyi ordusuyla bir ayda aşan Kılıçarslan başkente geldiğinde şehir sayısı belirsiz bir sürü tarafından muhasaraya alınmıştı. Sultan'ın yorgun ordusu ile denediği yarma harekatları başarısız olunca çaresiz şehir teslim edildi, hatta ailesi esir düştü.

Sultan Kılıçarslan bir kez daha Eskişehir ovasında elinde kalan süvari birlikleri ile haçlılara saldırdıysa da başarılı olamadı ve ordusunu yıpratmamak için geri çekildi.

Bundan sonra tarihi bir kararla düzenli ordusunu dağıttı ve küçük parçalara ayırdı. Her grubun başina güvendiği komutanlarını tayin etti ve bir vur-kaç savaşi başlattı. Bazı gruplar haçlı sürülerinin önüne geçtiler ve daha onlar ulaşmadan geçecekleri güzergahtaki insan ve hayvan gıdalarını yok ettiler. O bölgelerde yaşayan halkı uzaklaştırdılar.

Sultan Kılıçarslan'ın da başlarında bulunduğu diğer bir çok grup ise haçlı sürülerini yol boyunca gölge gibi takip ettiler ve mümkün her yolda, vadide, dağlarda ve ovalarda ani baskınlar ve saldırılarla verebilecekleri en çok zararı verdiler.

Haçlı çapulculari bu baskıya pek fazla dayanamadı, ne uykuları ne yiyecekleri düzenli değildi. Her an bir yerlerden bir Selçuklu müfrezesi çikabiliyor ve onlara yemeği, suyu ve hayatı zehir ediyorlardı.

Yıllar birbirini kovaladı ve Anadolu Selçuklu Sultanı 1. Kılıçarslan ne saltanat sürdü ne taht yüzü gördü ama haçlı sürülerine de Anadolu'yu zindan etmeyi başardı.

Avrupa topladığı haçı sürülerini Anadolu'ya sürüyordu ama Anadolu'da Kılıçarslan'ın yaktığı ateş onları tereyağı gibi eritiyordu. Bunlar arasında en meşhurlarından biri de bizzat Danimarka kralının oğlunun komutasındaki bir ordunun Akşehir civarında tamamen telef edilmesidir.

Haçlılar bu durum karşisında daha da kudurarak aynı anda değişik güzergahlardan sürüler yolladılarsa da Sultan, Kudüs yolunu onlara kapatmaya kararlı idi ve tarihi şaşirtan adımlar attı.

1101'de İtalyan, Fransız ve Almanların oluşturduğu ve diğer Avrupa milletlerinin de katkı sağladığı 3 farklı ordu Anadolu'ya yöneldi. Kılıçarslan bu defa onlardan bir adım öndeydi ve geçmeleri muhtemel güzergahta adeta taş üstünde taş bırakmadı. Ekinleri yaktı, kuyuları kapattı ve kapatamadıklarını da zehirledi. Otlakları dahi imha ederek haçlı sürülerini bitap düşürdü.

Sultan Kılıçarslan'ı yok etmeden Kudüs'e ulaşamayacaklarını çok iyi anlayan haçlı sürüleri farklı istikametlerden Sultan'a doğru ilerledilerse de yol boyu baskınlarla da iyice yıprandılar. Sonunda Merzifon'da karşilaşilan ilk haçlı sürüsü yok edildi. Ardından diğerleri ile Ereğli civarında savaşan Kılıçarslan ayrı ayrı bu iki orduyu da telef etti.

Haçlı sürülerini bertaraf eden Sultan Kılıçarslan, yeniden doğuya yöneldi ve Musul'a kadar bölgenin idaresini ele geçirdi ve hatta adına hutbe okuttu.

Bu durumu kabullenmeyen Selçuklu beyleri ordularıyla üzerine geldiler ve Habur Çayı kenarında karşılaştılar. Ona destek olan beylerin ordularıyla savaş alanını terketmeleri üzerine Sultan çayı geçerek savaş alanından uzaklaşmaya çalışırken sulara gömüldü. (13 temmuz 1107)

Bir efsane böylece son bulmuş oldu. Birkaç gün sonra kıyıya vuran cesedi bugün Silvan olarak bilinen Meyyafarikin'e götürüldü ve vali tarafından yaptırılan Kubbetu's-Sultan adı verilen türbeye defnedildi ise de bugün bu türbe yok olmuştur.

Tarihçiler olayları yazdılar, savaşları ve sonuçlarını yazdılar ama insanların hele de sultanların iç dünyalarını kimse bilemedi. Yazdıkları mektuplar ve şiirlerle duygularını yakalamaya çalıştığımız bu kahramanların gerçekte neler hissetmiş olabileceklerini ancak tahmin edebiliyoruz.

Zamanın ve olayların bir anda tarihin merkezine aldığı bu kudretli ve merhametli insanların da zaafları ve hataları olmuştu ki bunları da yazanlar hatta abartanlar elbette olmuştur ve olacaktır.

Ancak tarihe silinmeyecek izler bırakan ve adlarını unutulmazların arasına yazdıran bu kahraman sultanların bizler tarafından anlaşilmaları için yaşadıkları dönemi de iyi bilmek zorundayız. Dünyaya nasıl yön verdiklerini ve nasıl etkilediklerini görmek zorundayız.

Tüm Avrupa ordularının karşisında aciz kaldığı bir sultandan bahsediyoruz!

Tahtının dağlara kuran ve vadilerden kutlu seller gibi haçlı sürülerinin üstüne akıp onları boğan ve tarihin çöplügüne atan fedakar ve cefakar bir büyük kumandandan bahsediyoruz.

Yumuşak minderlerde değil taşlarda oturan ve kuştüyü yataklarda değil toprağa serili kilimlerde yatan ama Kudüs yolunu haçlı sürülerine kapatan bir mücahidden bahsediyoruz.

Genç bir sultandan bahsediyoruz, genç... Dünyaya ait istekleri, beklentileri olan ve sadece bir kerecik baş eğmesi ya da görmezden gelmesi karşilığında istediği saltanatı sürmesine izin verilecek olmasına rağmen boyun eğmek bilmeyen ve bir gerilla gibi direnen, direnişi fert fert askerlerinin ruhlarına işleyen ve onları birer Kudüs fedaisine dönüştüren ruh ve dirayete sahip bir liderden bahsediyoruz.

Biz geçmişten bugüne yollarımızı yaptıklarıyla açan bu muhterem insanlardan ancak güzellikleriyle bahsediyoruz. Zira sahip olduğumuz şuur bu yiğitlerin tırnaklarıyla kazdıkları topraklarda ve tarihten kopardıkları yapraklardadır.


Allah taksiratını affeylesin ve rahmetiyle muamele eylesin.

11 Şubat 2016

1. Kılıçarslan, Kudüs Fedaisi Sultan

Süleyman Şah oğlu Kılıçarslan, doğum tarihi bilinmemekle birlikte öyle bir ömür sürdüki ölümüyle bir fetret devri başladı, yokluğunun felaketi ile varlığının nimeti anlaşilır oldu.

1093 yılında İznik'te tahta çiktiginda herkes onun için en değerli şeyin saltanat ve taht olduğunu sanıyordu. Babasının ölümünden 7 yıl sonra tahta kavuşmuş olması ve gençliği onun ilk önceliginin tahtı olacağı zannına sebep oluyordu. Tahta çiktigi ilk yıllarda devletinin birliğini kurmaya ve Bizans ile ilişkilerini iyi tutmaya çalistiysa da tarihin en iğrenç sayfalarının yazılmasına sebep olan Haçlı Seferleri'nin başlaması ve ilk haçlı çapulcularinin Anadolu'ya yani Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına girmesiyle herşey bir daha geri dönmemek üzere değişti.

Tarih, bir kez daha kan ile akan bir nehir olmuş ve ancak bu nehirde yüzmeyi başaranların var olabildiği korkunç dönemler başlamıştı. Bizans'ın başindan defetmek için Anadolu'ya geçirdiği haçlı çapulcular köyleri yağmalamaya, canlara kıymaya ve bir çekirge sürüsü gibi geçtükleri yeri kurutmaya başladılar. Hatta Kılıçarslan'ın başkentii İznik yakınlarına kadar ilerleyip köyleri talan ettiler.

1096 yılı sonbaharında ilk ciddi karşilaşmalarında Kılıçarslan, haçlı ordusunu aşağılayıcı bir mağlubiyetle yendi ve karargahlarını ele geçirdi. Daha sonra Malatya bölgesindeki keşişlerin hakimiyetine son vermek için sefere çikan Kılıçarslan yeni bir haçlı sürüsünün Anadolu'ya geçtiği haberi üzerine kuşatmayı kaldırıp İznik'e dönmek zorunda kalmıştı ve bir daha da doğuya sefere çikamadi zaten. Zira haçlı sürülerinin ardı-arkası kesilmek bilmedi.

Malatya-İznik arasındaki mesafeyi ordusuyla bir ayda aşan Kılıçarslan başkente geldiğinde şehir sayısı belirsiz bir sürü tarafından muhasaraya alınmıştı. Sultan'ın yorgun ordusu ile denediği yarma harekatları başarısız olunca çaresiz şehir teslim edildi, hatta ailesi esir düştü.

Sultan Kılıçarslan bir kez daha Eskişehir ovasında elinde kalan süvari birlikleri ile haçlılara saldırdıysa da başarılı olamadı ve ordusunu yıpratmamak için geri çekildi.

Bundan sonra tarihi bir kararla düzenli ordusunu dağıttı ve küçük parçalara ayırdı. Her grubun başina güvendiği komutanlarını tayin etti ve bir vur-kaç savaşi başlattı. Bazı gruplar haçlı sürülerinin önüne geçtiler ve daha onlar ulaşmadan geçecekleri güzergahtaki insan ve hayvan gıdalarını yok ettiler. O bölgelerde yaşayan halkı uzaklaştırdılar.

Sultan Kılıçarslan'ın da başlarında bulunduğu diğer bir çok grup ise haçlı sürülerini yol boyunca gölge gibi takip ettiler ve mümkün her yolda, vadide, dağlarda ve ovalarda ani baskınlar ve saldırılarla verebilecekleri en çok zararı verdiler.

Haçlı çapulculari bu baskıya pek fazla dayanamadı, ne uykuları ne yiyecekleri düzenli değildi. Her an bir yerlerden bir Selçuklu müfrezesi çikabiliyor ve onlara yemeği, suyu ve hayatı zehir ediyorlardı.

Yıllar birbirini kovaladı ve Anadolu Selçuklu Sultanı 1. Kılıçarslan ne saltanat sürdü ne taht yüzü gördü ama haçlı sürülerine de Anadolu'yu zindan etmeyi başardı.

Avrupa topladığı haçı sürülerini Anadolu'ya sürüyordu ama Anadolu'da Kılıçarslan'ın yaktığı ateş onları tereyağı gibi eritiyordu. Bunlar arasında en meşhurlarından biri de bizzat Danimarka kralının oğlunun komutasındaki bir ordunun Akşehir civarında tamamen telef edilmesidir.

Haçlılar bu durum karşisında daha da kudurarak aynı anda değişik güzergahlardan sürüler yolladılarsa da Sultan, Kudüs yolunu onlara kapatmaya kararlı idi ve tarihi şaşirtan adımlar attı.

1101'de İtalyan, Fransız ve Almanların oluşturduğu ve diğer Avrupa milletlerinin de katkı sağladığı 3 farklı ordu Anadolu'ya yöneldi. Kılıçarslan bu defa onlardan bir adım öndeydi ve geçmeleri muhtemel güzergahta adeta taş üstünde taş bırakmadı. Ekinleri yaktı, kuyuları kapattı ve kapatamadıklarını da zehirledi. Otlakları dahi imha ederek haçlı sürülerini bitap düşürdü.

Sultan Kılıçarslan'ı yok etmeden Kudüs'e ulaşamayacaklarını çok iyi anlayan haçlı sürüleri farklı istikametlerden Sultan'a doğru ilerledilerse de yol boyu baskınlarla da iyice yıprandılar. Sonunda Merzifon'da karşilaşilan ilk haçlı sürüsü yok edildi. Ardından diğerleri ile Ereğli civarında savaşan Kılıçarslan ayrı ayrı bu iki orduyu da telef etti.

Haçlı sürülerini bertaraf eden Sultan Kılıçarslan, yeniden doğuya yöneldi ve Musul'a kadar bölgenin idaresini ele geçirdi ve hatta adına hutbe okuttu.

Bu durumu kabullenmeyen Selçuklu beyleri ordularıyla üzerine geldiler ve Habur Çayi kenarında karşilaştılar. Ona destek olan beylerin ordularıyla savaş alanını terketmeleri üzerine Sultan çayi geçerek savaş alanından uzaklaşmaya çalisirken sulara gömüldü. (13 temmuz 1107)

Bir efsane böylece son bulmuş oldu. Birkaç gün sonra kıyıya vuran cesedi bugün Silvan olarak bilinen Meyyafarikin'e götürüldü ve vali tarafından yaptırılan Kubbetu's-Sultan adı verilen türbeye defnedildi ise de bugün bu türbe yok olmuştur.

Tarihçiler olayları yazdılar, savaşları ve sonuçlarını yazdılar ama insanların hele de sultanların iç dünyalarını kimse bilemedi. Yazdıkları mektuplar ve şiirlerle duygularını yakalamaya çalistigimiz bu kahramanların gerçekte neler hissetmiş olabileceklerini ancak tahmin edebiliyoruz.

Zamanın ve olayların bir anda tarihin merkezine aldığı bu kudretli ve merhametli insanların da zaafları ve hataları olmuştu ki bunları da yazanlar hatta abartanlar elbette olmuştur ve olacaktır.

Ancak tarihe silinmeyecek izler bırakan ve adlarını unutulmazların arasına yazdıran bu kahraman sultanların bizler tarafından anlaşilmaları için yaşadıkları dönemi de iyi bilmek zorundayız. Dünyaya nasıl yön verdiklerini ve nasıl etkilediklerini görmek zorundayız.
Tüm Avrupa ordularının karşisında aciz kaldığı bir sultandan bahsediyoruz!

Tahtının dağlara kuran ve vadilerden kutlu seller gibi haçlı sürülerinin üstüne akıp onları boğan ve tarihin çöplügüne atan fedakar ve cefakar bir büyük kumandandan bahsediyoruz.

Yumuşak minderlerde değil taşlarda oturan ve kuştüyü yataklarda değil toprağa serili kilimlerde yatan ama Kudüs yolunu haçlı sürülerine kapatan bir mücahidden bahsediyoruz.

Genç bir sultandan bahsediyoruz, genç... Dünyaya ait istekleri, beklentileri olan ve sadece bir kerecik baş eğmesi ya da görmezden gelmesi karşilığında istediği saltanatı sürmesine izin verilecek olmasına rağmen boyun eğmek bilmeyen ve bir gerilla gibi direnen, direnişi fert fert askerlerinin ruhlarına işleyen ve onları birer Kudüs fedaisine dönüştüren ruh ve dirayete sahip bir liderden bahsediyoruz.

Biz geçmişten bugüne yollarımızı yaptıklarıyla açan bu muhterem insanlardan ancak güzellikleriyle bahsediyoruz. Zira sahip olduğumuz şuur bu yiğitlerin tırnaklarıyla kazdıkları topraklarda ve tarihten kopardıkları yapraklardadır.


Allah taksiratını affeylesin ve rahmetiyle muamele eylesin.

15 Şubat 2013

Merhaba Hüzünler Prensesi

kubbetus-sahra

Filistin’e gitmek demek İsrail işgal bölgesine girmek demek. Bu dramatik gerçeği bilerek yola çıkmıştık ve nihayetinde meşhur İsrail gümrüğünün olağandışı kontrollerine takıldığımda eski bir arkadaşım olan rehberimizin ‘seni sorgusuz bıraksaydılar, şüphelenirdim’ esprisi eşliğinde çoğunlukla acı acı gülerek uzun uzun bekledik ve kısa sorgu sual faslından sonra nihayetinde ‘işgal edilmiş’ topraklarımıza girmeyi başardık.

Gecenin bir yarısı geçtiğimiz caddeleri ve sokaklarıyla Tel Aviv herhangi bir Hollanda şehrinden farksızdı... Sonra Kudsü Şerif’e girdik, sabaha çok az zaman kaldığı için El-Fındık’ul Vatani’ye yerleştikten sonra kısa bir uykunun ardından Mescid-i Aksa’ya yani uzak mescide doğru yürüdük, zira artık o uzak mescid yürüme mesafesi yakınlığındaydı..
Kudsü Şerif’in kadim kısmı Sultan Süleyman-ı Kanuni tarafından inşa ettirilen surlarla çevrili ve o surların içi tarihi bir hatıradan oluşuyor. Köşedeki İsrail bayraklı polis karakolunun iğrenç katkısı manzarayı bozmaya yetmiyor.
Kadim Kudüs sokaklarından kadim hatıraların kokusuyla geçiyoruz. En çok kadınların duyduğu yasemin kokan Meryem kokusu var sokaklarda!..

Mescidin ana kapısına 2 köpek bağlanmış, gelip geçenlere hırlayan ve pis pis bakan köpekler bunlar. İlk karşılaşmamızda Mescidi Aksa’ya gelmiş olmanın ilk heyecanıyla onlara hiç aldırmadan geçiyoruz kapıdan.. Kubbet’us-Sahra tarafından giriş yaptığımız için ilk merdivenler üstündeki kemerlerin arasından onu görüyoruz. Kudüs’ün mahzun prensesi diyoruz ve artık lakabı ‘Hüzünler Prensesi’ olan Kubbet’us-Sahra’yı dünya gözüyle görmüş oluyoruz.

Yağmur yağıyor!

Meryem’in süpürdüğü basamaklardan ve peygamberlerin secde ettiği meydandan geçiyoruz.

İşte solumuzda hemen Kubbet’us-Sahra’nın önünde ‘Mihrab’un-Nebi’ yani Peygamber(sav)’in diğer peygamberlere imamlık ederken durduğu nokta.. Her köşeden bir peygamber selam veriyor! Her taşa bir başka kahraman baş koymuş, secde etmiş ya da kan dökmüş..

Alacakaranlıkta 'esselamu aleykum Turkiya' selamları arasında mescide girerken 'umut' kokuyordu heryer ve herşey. Nasıl tanıdıklarını bilmiyorum ama bütün Filistinliler Türkiye’li olduğumuzu biliyorlar burada.

Nihayet o kalabalıktan geçerek Kıble Mescidi’ne geliyoruz. İmam, Fetih suresi ile cemaate umut ipi uzatmıştı, insanlar Kur'an ile umutlanıyor burada, ne güzel.. Kapısında İsrail köpeklerinin beklediği, işgal altındaki bir mescidde Fetih suresi Filistinli cemaate nasıl geliyor bilmiyorum ama bana ‘umut’ gibi geliyor.

Sonrasında her göz göze geldiğiniz Filistinli hemen selam veriyor, sürekli selamlaşıyoruz, selam kurtuluş demek, kardeşlik demek zira..

Filistin'i yakında görünce neden film icabı dahi olsa yahudiye kurşun atan Polat'a hayran olduklarını anlayabiliyor insan.. Sokaklardaki çocuklar bizi görünce Polat’ı hatırlıyorlar. Orada burada muhabbetler arasında Mavi Marmara, Türkiye kelimeleri takılıyor kulağımıza.. Uzaklardan yıllar yılı sadece izlediğimiz gerçeklerle burada burun-buruna geliyoruz.

Kudüs’te anladığım ilk gerçek, Mina’da çadırının kapısından bize doğru ‘Mavi Marmara’ diye seslenen ülkesini bilmediğim hacıların neden bu kadar düzgün Mavi Marmara diyebildikleri oldu.

Dışarıdan istediğinizi söyleyin ama evinin dibindeki mescide yahudi askerlerinin kontrol noktasından geçerek ve onların izniyle girebilen bir adam 'one minute'e hayran olabilir.. BU da çok anlaşılır bir durum. Politik açıdan olağandışı görülebilecek olan o çıkış Tayyip Erdoğan’ı Filistinlilerin kahramanı yapmaya yetmiş evet.

Burada, Filistin'de çok yağmur yağıyor ama gök gürültüsü yok; o yüzden belki de gür sesli adamları çok seviyorlar.

Kudüs kan kokuyor, Kudüs binbir çiçek kokuyor.. Ve Kudüs kan ağlıyor, bundan sonrası çok daha zor olacak.. Yazmak ve anlatmak kadar bu hatıralarla yaşamak çok zor olacak!..

‘Evinize, vatanınıza, kıblenize hoş geldiniz’ diye karşılamışlardı bizi.. Oysa biz evimizi böyle görmeye dayanamayız! Vatanımızı böyle siyonist kontrolünde bırakamayız! Oysa biz kıblemizi, Mi’rac yurdunu. Peygamberlerin hatıralarını, Muhammed(as)’ın izlerini, Meryem’in kokusunu bırakamayız ki!

Daha ilk günden içimizi yakan işgalin iğrenç manzaraları altında yurdumuzda, vatanımızda yürüyoruz. ‘One minute’ orada da sloganımsı bir espri artık. Herkesin bildiği ortak dilin, işgale karşı dilin kelimelerinden birisi haline gelmiş.

Filisitinli rehberimizin ‘sizi bekliyoruz, ne zaman geleceksiniz’ sözü kulaklarımıza asılı kalıyor. Oradakilerin yani içeridekilerin, zindan arkadaşlarının artık çıkış umutları dışarıya kalmış.. Tek yapabilecekleri şeyin varolmak ve rahatsız etmek olduğunu anlatıyorlar.

Uzaktan duyulduğunda ne anlama gelir bilemem ama defalarca Filistinlilerin ağzından ve hatta Cuma hutbesinde imamın dilinden şu cümleleri duymak orada çok uzun bir destan okumak ve hatta yaşamak gibi idi:

‘En son ihtiyar, en son kadın ve en son çocuk can verinceye kadar buradayız ve direnmeye devam ediyoruz!’
Gençler ve erkekler zaten öldürülmek için doğdukları ve yaşadıkları için onların adını zikretmeye bile gerek duymuyorlar... Derin bir tevekkülle yaşıyor ve ölüyorlar.

Orada öyle bir hayat yaşanıyor ki; ölüne değil ölüme acıyasın geliyor...

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...