Ahiret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahiret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Kasım 2020

Dünya bir yatırım aracıdır

 


Hem ilahi kaynaklarda haber verilenlerden, hem yaşadığımız dünyada şahit olduklarımızdan, hem de kendi iç dünyamızda bildiklerimizden herhalde en tartışılmazı; insanın, bitmek bilmeyen arzularının, heveslerinin, hedeflerinin peşinde bir ömür tüketme sevdasıdır.

Yaratılışımız böyledir ve buna yapacak bir şey yoktur. Yani bu isteğin varlığı ve devamlılığı, dünya hayatının sırrıdır, dünyanın imtihan yurdu olmasının sonucudur. Dünyadan isteği biten için, bu dünyada yaşamanın anlamı da biter. Belki de bu sebepten, ecel gelinceye kadar gözümüz doymaz bizim.

En akıllılarımız; bu yaratılışın engellenemez isteğini ebedileştirmek ve sonsuz bir kazanca dönüştürerek, gönlümüzde taşıdığımız doyumsuzluğun aleyhimize değil lehimize kullanılmasını sağlamak isteyenlerdir.

Öyle ya, madem nefis taşınacak ve doyurulamayacak, neden onu sonsuz bir zevk ve sefa ile doyurmak vadiyle dizginlemeyelim?

Kendimizi buna ikna etmenin en kısa yolu, dünya hayatının faniliğini idrak etmektir. Elde etmek için sahip olduğumuz en değerli sermaye olan ömrümüzü harcadığımız bu dünyadaki her şey fanidir. Yani bir gün ölecek, solacak, kuruyacak ve nefislerin iştah duymayacağı bir varlığa dönüşecektir.

Dünyada isteyip de elde edemediklerimiz için çok hayıflanmaya da gerek yok, nasıl olsa bir gün bitecek ve o kayıpların yerine daha güzelleri elde edilebilecektir. Asıl mesele, ahirette istediklerimizi elde etmekte, onu kaybedersek asla telafisi olmayacak ve bu kayıp sonsuza kadar sürecektir. Sonsuza, yani bir süresi ve sınırı olmayan korkunç bir belirsizliğe kadar…

Bizim olsun diye didindiğimiz güzellikler, zenginlikler ve rahatlıklar asla devamlı olmayacak. Kimse için olmadı. Süleyman(a)’a yar olmayan dünya bize de yar olmayacak. Muhammed(sas)’i sinesine alan toprak bizi de üstünde çok uzun süre dolaştırmayacak ve mutlaka içine çekecek.

Eline üç beş kuruş geçince, nasıl daha da çoğaltırım sevdasına düşüyorsak; elimizde bulunan üç beş yıllık ömrü de çoğaltmanın bir yolunu bulmamız, mantıklı ve insani olan değil midir?

Ecel sabittir, ne ileri alınır öyle yaz saati gibi, ne de geri alınır. O sabit süre ancak ve sadece bereketli bir hayat yaşamakla, kısa sürede uzun hayırlar işlemekle uzayabilir.

İşte bu dünya, her şeyiyle ancak bir yatırım aracıdır, elinde ömür sermayesi olanların kullanabildiği bir araç; ömrü tükenenler için dünyadan kar elde etmenin geride kesilmeyen bir hayır bırakmalarından başka yolu yoktur.

Heveslerimizi kontrol etmenin bir yolunu bulmak ve geçici olanı kalıcı olana asla tercih etmemek için kendimizi sürekli ikna etmek, uyanık tutmak zorundayız. İnsanız, acele elde edileni severiz, peşin alışverişe bayılırız. Oysa sağlam bir müşteriye, hem de karşılığında elde edilecek çok ama çok büyük karlar varken borç vermek, herhalde anlık arzuları tatmin eden, en fazla birkaç saat sürecek bir tokluk verecek olan, sahtekar bir müşteriye peşin mal satmaktan daha akıllıcadır.

Allah(cc) vadinden asla dönmeyen ve sözünü yerine getirmeye mutlak olarak gücü yeten tek varlıktır. O’na borç vermek yatırımların en karlısı ve en mantıklısıdır.

Aklı olan, varını yoğunu ahiret pazarında satışa çıkarandır.

Kafası çalışan; pazardan ucuz domates alan değil, cennetten bahçeler alandır.

Süresi belirli bir ömrü uzatmayı başaran, onu hayır ve iyiliklerle dolduranlardır.

Hep biten ve yeniden başlayan günlerin haber verdiği, bitecek ve başlayacak daha ne hayatlar olduğudur. Hayat sahibi olan her şey ve herkes gibi bizimkinin de bitmekten başka yolu olmadığıdır.

Mülkün yegane hükümdarının hükmüne mani olabilecek yoktur. Dilediğini yaşatıp, dilediğini öldürecek ve hesaba çekecektir.

Marifeti olan, gücü olan, isyanı olan, itirazı olan bir şey yapsın; mesela ölmesin! Hesaptan kurtulsun da dünyada ebedi kalsın!

Yok öyle bir dünya!

Her eceli gelen ölecek, kimse dünyada direk olarak kalmayacak.

Biteceği kesin olan sermayesini, çok karlı bir yatırıma dönüştürene ne mutlu!

19 Ağustos 2020

Unutursak kalbimiz kurusun mu?

 

Dünya hayatı insan için bir hayıflanmadan ibarettir; uzun ya da kısa, sıklıkla ya da nadiren, ama hep bir hayıflanma. Hep bir eksiklik duygusu vardır bu hayatta, eksik olan ve nedense ne malla, ne saltanatla ne de evlatla tamamlanamayan, bitirilemeyen bir eksiklik.

Bir vadi dolusu altını olanın, bir o kadarını daha isteyeceğini; bir futbol takımı kadar evladı olanın da, bir o kadarını daha isteyeceğini; bir koca dünyaya hükmedenin de, bir o kadarını daha isteyeceğini; insan oğlunun gözünü bir avuç toprağın doyuracağını biliyoruz. Bilmemiz bunu değiştirebileceğiniz anlamına gelmiyor tabi.

Biz daha neler biliyoruz ama öyle bilmek; fıtratımızdaki eksiklikleri, bizi biz yapan, insan yapan aksaklıkları ve hasretlikleri bitirmiyor. Hep bir şeylere hayıflanarak geçiyor ömrümüz. Geçip gittiğini bile bile, çaresiz seyrediyoruz ardından hayatın, hayatımızın.

Gençlik çağlarında suyun akışına karşı kürek çekmek yiğitlik gibi geliyor insana, zamanla geçiyor bu his ve artık akışa bırakmak daha doğru ve güzel geliyor, ya da daha kolay. Ancak yapmak isteyip yapamadıklarımız bir yanımızda bir boşluk olarak kalıyor. İşte o boşluğa nefes üflemeye hayıflanmak diyorum.

Nefesle boşluk dolar mı? Sanmam ama son nefesimize kadar bir boşluğu doldurmak için üflemeye devam edeceğiz. Bunda da bir beis yok, yeter ki kendi nefesimizle şişirdiğimiz boşluk bir balon gibi bizi uçurmasın.

Kendi boşluğunun balonuyla uçmak, çoğumuza onur kırıcı gelir oysa, tabi böyle söyleyince hoşlanılacak bir şey değil. Ama çoğu zaman nefislerimiz boş bir balonun ardından uçmaktan mutlu oluyor ya işte asıl sorun burada.

E tabi, nefis bu. “Bir boşluğun peşinden gidiyorum, ayaklarım yerden kesildi” diyecek değil ya! Mantıklı bir izahat, tatmin edici bir sebep, geçerli bir mazeret buluyor. Hiç ama hiçbir şey bulamasa; elimden gelen budur deyip çekiliyor kenara, yok kenara değil yukarılara.

Başarısızlığından da kendine bir övgü çıkartabilmek, herhalde sadece insana has bir meleke.

Ahirette ise bütün sorular cevaplanır, bütün istekler karşılanır, gözü de gönlü de doyar insanın. Dünyadayken doldurulamayan bütün boşluklar dolar. Bütün eksiklikler tamamlanır.

Neresinde olduğu fark etmez, ister cennetinde ister cehenneminde olalım; kimsenin bir sorusu, isteği kalmaz. Meraklar biter. Şüpheler cevaplanır. Karşılıklar alınır.

Bir tek hayıflanmalar bitmez ahirette, cennete giden, “neden daha yüksek mertebeler elde edemedim” diye hayıflanırken; cehenneme giden, “neden buraya gelecek işler ve arkadaşlar edindim” diye hayıflanır durur.

Hayıflanmak belki de azabın en ağırlarındandır. İnsanı dünyada en çok sarmalayan hissin ahirette de yakasından düşmemesi ilginçtir. Şartlardan ve şahıslardan bağımsız, illa bir hayıflanacak noktamız olacak demek ki.

Belki bundan yola çıkarak, yetişemediklerimiz için helak olmaya gerek olmadığı sonucuna varabiliriz. Elimizden gelmeyecek pek çok iş olacağını, hayıflanarak bir ömür tüketebileceğimiz gibi, bu gerçeği sükûnetle kabullenip, yola öylece devam edebilmenin daha hayırlı bir seçenek olacağını düşünebiliriz.

Dünyada elimizin ermediği, gücümüzün yetmediği çok ağır zulümler yaşandı. Çaresiz seyretmekten ve aslında “unutursak kalbimiz kurusun” derken, olacak bir şeyden bahsettiğimizi fark edebiliriz. Unutmasaydık bu hayıflanmalarla nefes almak mümkün olmayacaktı.

Unutmak ve bazı dünyalık meşgalelerle kendini avutmak oldukça insani bir durum. Acılardan ve hüzünlü hatıralardan ibaret değil hayat ve tabii ki, umarsızlıktan ve vurdumduymazlıktan da ibaret değil.

İkisinin arasında dönüp duran bir köşeli yaşamaktır hayat.

Hüzünler ve sevinçler arasında dönerken, her çarpmada bir yerinden bir parça kopar hayatımızın ve zamanla darbelere dayanıklı, köşeleri yontulmuş ve aslında çarpışmalardan kaynaklanan bir pırıltısı olan, az köşeli bir yaşamak kalır elimizde.

Nehir kenarlarındaki pırıl pırıl ve rengarenk taşlar gibidir hayat; zamanın akan suyunun yonttuğu ve parlattığı taşlar gibi. Direnen sürüklenebilir ve köşeleri bir yerlere takıldığı için yolculuğu aksar sadece. Toprak gibi yumuşaklık hiçbir işe yaramaz, suya karışır çamur olup akıp gidebiliriz.

Bakanın gözünü incitmeyen, dokunanın elini, basanın ayağını, tutanın parmağını incitmeyen bir parlak ve kaygan taş. Çok ütopik ya da baya mistik bir benzetme gibi duruyor farkındayım. Ne ki zaten hayatın nehir kenarlarında sadece parlak taşlar değil, sivri kayalar ve çamurları suya karışan topraklar da var.

Hayatın bize sunduğu rolü beğenmiyorsak değiştirmemiz bazen mümkündür. Bunu fark eder ve yolunu bulursak ne ala. Yoksa akıp gidiyor zaman ve biz bir yerinde duruyoruz.

 

17 Haziran 2020

Tarihin akışına direnmek



İnsanlık, zamanı durduracak bir yol bulamadı henüz, bulamayacak büyük ihtimalle. Üstelik sadece dünyaya özgü ve Allah(cc) için, -azamet ve kudreti hakkında bildiklerimizle düşündüğümüzde- çok küçük bir olay olan zaman, tek başına bizim boyumuzu çok aşıyor.

Tarih; bin bir tarifine rağmen neticede zaman içinde yaşanan olaylar silsilesinin adı olunca, akışına direnmek en azından zamanın geçmesine direnmek gibi imkansız hale geliveriyor.

Ancak bir yerde bir gariplik var. Başlangıcı ve akışın önemli noktaları, bizim asla kontrol etme ya da denetleme imkanımız olmayan verilerle tayin ediliyor.

Tarihin akışına müdahale mümkün değil ama tarihe bakışa getirilen sınırları doğrultmak ya da kaldırmak pekala olabilecek ve yapılması gereken bir şey.

Bizim için, doğruluğu tartışılamaz olan vahye dayanan bilgilerle mukayese ettiğimizde apaçık çelişkiler olduğu halde, çocukluktan itibaren ısrar ve inatla bu tarih akışına şartlandırılarak büyütülen nesiller, bir yerde iç dünyalarında iman ettikleri hakikatlerden uzaklaşıyor ve devamında bilerek ya da farkında olmadan, inandıkları hakikati bu öğretilerle inkar eder hale geliyorlar.

Böylelikle bakış açısı sınırlandırılan biz sıradan insanlar için, tarihin akışına değil de bu bakışlara direnmek şart oluyor.

Hiçbir bilimsel bulgu ya da arkeolojik kazı sonucu çıkarılan ve karbon testleriyle tarihi belirlenen hiçbir mabet, Kabe’den eski olamaz. Hemen hepimizin bildiği, insanlık tarihini değiştiren buluş olarak takdim edilen, Göbeklitepe’deki kalıntıların en eski mabet olma ihtimali yoktur. Nedeni çok belli ve nettir:

“İnsanlar için mabet olarak kurulan ilk ev Mekke'deki, mübarek ve bütün insanlar için doğru yola yöneltici işaret olan evdir.” (Ali İmran 96)

Bütün dünyanın bilim adamları bir araya gelip bunu söylese, teknoloji ve testlerin tamamı aksini söylüyor deseler de; ya yanılıyorlar, ya da yalan söylüyorlar. Bizim için olay bu kadar kesindir.
İnsanlık tarihi, yeryüzüne Adem(a)’ın cennetten indirilmesi ile başlar. Adem(a) ve evlatları, ona indirilen vahyi okuyan ve yazan, hayvancılık ve çiftçilik yapan, gerekli aletin bilgisini vahiyle öğrenmiş insanlardı. Kabe’yi onlar inşa ettiler. Kendileri için de evler yaptılar ve oralarda yaşadılar. Yani inşaatçılık bilgilerine de sahiptiler. Hayvanları evcilleştirdiler, aletler yaptılar ve kullandılar. Hayatın bütün gereklerini vahiyle gelen ilimle öğrenip, uygulayarak yaşadılar.

Bizim tarih anlayışımızda, az gelişmiş insan modeli yoktur. Mağaralarda konuşmayı bilmeyen, medeniyetsiz ve vahşi bir hayat sürmüş atalar hikayeden ibarettir. Atalarını maymunlaştırmaya çalışanların çizdiği bu yolun varacağı yer, ağaç tepelerinde maymunların yanına tünemek olacaktır.

Sırf vahiyle gelen yaratılış bilgisini inkar edebilmek ve insanlığın tevhid akidesinden uzaklaşmasına “akla yatar” bir yol uydurmak için devasa bir tarih hikayesi kurguluyorlar. Duvarlara çizilen resimlerle tarih yazarak, bize vahiyle bildirilen gerçekleri unutturmalarına izin vermemek için, bu tarihin akışına direnmek zorundayız.

Elbette, bugün olduğu gibi dün de, dünyanın her yerinde her toplumda hayat standartları aynı değildi. Şu anda bile Afrika’nın bir yerinde, ya da Amerika ormanlarının derinliklerinde, bize göre ilkel bir hayat süren toplulukların olması, geçmişin tamamen böyle olmadığına delil olur.

Arkeologların bulduklarının, ne kadarının neyi ifade ettiğini bilmiyoruz. Sözlerine güvenmekten sakındırıldığımız ve yalanlarla dünyayı ve toplumları ifsat eden, dünyanın birçok yerini sömürerek kendini semirten, kapitalist ve emperyalistlerin yazdığı tarihin akışına direnmek mecburiyetindeyiz.
Bu hem bir imani sorumluluk, hem de aldatılmaya razı olmamak için, insanlık adına bir onur görevidir.

Bizim gibi, hakikatin bizzat kaynağına sahip, önünden ve ardından kendisine batıl yaklaşamayan ve hakkaniyetinde hiçbir şüphenin olmadığı Kur’an ile beslenen bir ümmet için, bu dayatılan yalan tarihin akışına direnmek ve yönünü vahye göre ayarlamak herhalde en akıllıca yoldur.

Zamanı dolayısıyla tarihi durduramayız ama akışın yönünü inandığımız doğrularla yeniden çizebiliriz.

11 Mart 2020

Dünya avucumuzda dönmüyor!


Benlik davası herhalde insanlık tarihinin en eski sıkıntılarından biridir. Adem(a)’ın oğlu Kabil’le başladığını söylemek abartı olmaz.

Bazı şeyler istediğimiz gibi gitmediğinde, keyfimizin kahyası memnun olmadığında, elde etmek istediğimizi kaybettiğimizde ya da emaneten elimizde olan eksildiğinde, hemen devreye giren ve bizi isyankar bir kula veya vicdansız bir canavara dönüştüren benlik kibri veya gururudur.

Gücümüzün yettiklerinden zorla, yetmeyeceğini düşündüklerimizden rica ile, bazen savaşla bazen barışla, hatta dalkavukluk veya hırsızlıkla bile ulaşmayı normal gördüğümüz açlıklarımız, eksiklerimiz ve belki de zevklerimiz var.

Neticede hep dediğim gibi; insanız, eksiğiz, kusur ve isyan genlerimizde var!

Kendimiz için istediklerimizin en azından bir kısmını ya da benzerini, sevdiklerimiz ve değer verdiklerimiz için de isteriz. Bir de acılarına şahitlik ettiklerimiz için, açlıklarına, yokluklarına, bin bir türden acılarına şahitlik ettiklerimiz için istediklerimiz olur. Merhametten nasibi olanlarımız; elbette herhangi bir canın yanmasını istemez, yaranın kanamasına seyirci kalmaz.

Atılan her adımın, yapılan her hayrın, dünya ve insanlar nezdindeki değer ve karşılığından çok daha kesin olan ve emin olduğumuz kısmı; ahirette yani hesap gününde yani iyiliklerin ve kötülüklerin mukayese edileceği gerçek zamanda, yani azlık veya çokluğun değil sadakat ve samimiyetin değer göreceği günde, mutlaka ama mutlaka karşımıza çıkacağıdır.

Bütün mesele; kendi imtihanımızı başarı ile vermekten ibaret. Neyin bizim için imtihan olduğunu bulmamız çok kolay, hele de bugünlerde hemen her şeyden kolaylıkla haberdar olurken, daha da kolaylaşmış durumda.

Uzak diyarlarda, elimizin ermeyeceği ve gücümüzün yetmeyeceği yerlerde birtakım işler oluyor. İnsanlar yalnız ve sadece “Rabbimiz Allah(cc)’tır” dedikleri için, O’na secde etmek istedikleri, O’nun helalleri üzere yaşamak ve haramlarından uzak durmak istedikleri için sokaklarda, meydanlarda ve evlerinde katlediliyorlar.

Peş peşe sayacak olsak, sayfalar dolduracak acılar yaşanıyor ve sürekli devam eden bir abluka, bir soykırım, bir sürgün var.

İşte bu noktada, dikkatinizi çekmek istediğim yer; yaşanan olaylardan bigane, gamsız ve tasasız, umarsız ve duygusuz bir hayat geçirmenin, insani meleke ve İslami hassasiyetlerini kaybetmemiş kimseler için mümkün olmadığıdır.

Aynı şekilde; her katliamın acısını ciğerinde hissetmek, her sürgünün ardından hayattan sürülmek, her acının ağrısını yüreğinde hissetmekte gayet insani bir duygudur.

Ancak abartıldığında ve her şeyden kendini sorumlu görmek gibi bir noktaya savrulduğunda, iki şekilde batağa saplanmak kaçınılmaz oluyor.

Birincisi; kendini değersiz ve etkisiz görerek hatta Allah(cc)’in kudret ve kaderini de unutarak gam ve keder bataklığında boğulmak. Devamında şiirler ve şarkılarla kafa bulup, bir tür acı müptelası, felaket müdavimi olma riski olan bu sürecin sonu, travmatik bir romantizm olabiliyor.
Sonra boğulduğu bataklıkta yaşamayı bir hayat tarzı haline getirip, öylece ölüp gidivermek…

İkincisi ise; acı ve ızdırap hislerinin galebe çaldığı her kalpte olduğu gibi, anlamsız teselliler arayarak gerçekten yapılması gereken ve yapmaya gücümüzün yettiği işleri de unutmak veya terk etmek.

Bunlar, bahsettiğim benlik davasının bize oynadığı nefsani oyunlardan ibaret.

“Her şeye ve herkese ağlamalıyız, her olaydan biz sorumluyuz hesabını vereceğiz, her canın katline ortağız, her malın kaybında dahlimiz var” gibi sonu gelmeyecek ve aslında olayları şuur etmek ile şiir etmek arasında gidip gelen bir haleti ruhiyemiz var.

Hayır, İslamlık; böyle insanı helak eden, kahreden ve kendi duygusal bataklığında boğulmaya terk eden bir hayat şekli değildir. Vicdan sahibi bir insan olmak; her acıdan pay almak değil, gücün yettiği elin erdiği kadar acılara merhem olmaktır.

Dünya avucumuza alamayacağımız kadar büyük, uğrunda çok kahır çekilemeyecek kadar küçüktür.

İşte tam da bu yüzden; şairlerin şiirini yazdığı kavgayı mücahidler verir, yazarların edebiyatını yaptığı fakirlikle zenginler savaşır, şarkıcıların seslendirdiği sevdaların acısını aşıklar yaşar!

İşte tam da bu yüzden; ibret amellerdedir, sözlerde değil…

18 Nisan 2019

Marifet değil boşboğazlık


Dünya kurulalı beri, çok insan geldi ve geçti. Savaşanlar, barışanlar, dolandıranlar ve sahip çıkanlar oldu. Susanlar vardı her zaman ve her zaman çok konuşanlar oldu. Mütevazilik her devirde makbul idi ama mütecavizler de vardı.

İlk insandan bu yana, yeryüzünde hep Allah(cc)’in dini vardı ve kabullenenler de oldu reddedenler de. Kabulün çok çeşidi var, inkarın da oldu.

Her iman eden bir meleğe dönüşmedi elbette ama şeytanlaşan çok insan oldu.

İman edipte teslim olanlar oldu, bir de iman etmeden Müslüman olanlar! İnkar ettiği için azgınlık edenler oldu ama inkar etse de efendi kalanlar da vardı.

Din, hayattı ve hep hayat olarak devam etti, dinin gündemden düştüğü bir devir hiç olmadı ve olmayacak. Sünnetullah hükmünü icra ederken, kimsenin bunu durdurmaya değiştirmeye yetmeyeceği gibi.

Öyle ya, Allah(cc) ayların sayısını 12 kıldı ve mümin, kafir kimse bunu değiştirmedi. Haftanın günlerinin sayısını da değiştiremez kimse. Dünyanın kaderini ve kaderinin zamanını, yalnız ve sadece onu var eden Allah(cc) tayin eder ve dilerse değiştirir. Biz de kontrolümüzde sandığımız dünyalıklarla avunur dururuz.

Saate bakıp zamanı yönettiğini zannetmek ne büyük ahmaklık, saati durdurmakla zamanı durdurduğunu sanmak kadar…

İnsan, insan olalı hep bir ukalalıktır gidiyor. Din ve dünya için her birimizin, hep çok doğru tespitleri var olageldi. Oysa, yerine getirilmeyen sözler etmek, gereğini yapamayacağımız hükümler koymak, altından kalkamayacağımız sorumlulukları üstleniyormuş gibi yapmak kadar boş iş az bulunur.

Sorulduğunda hemen her mevzuda hükmümüz var. Gösterilen her olaya bir izahımız, arka planlara dair yakaladığımız hikmetler var. Ne yazık ki; hakkında zihnimizde ve elimizde, kati delil ve kaynak olmaksızın, düşündüğümüz ve söylediğimiz her şeyin, sabit hakikatler olmadığını, olamayacağını bir türlü kabullenemiyoruz.

Karşısına çıkan her konuda; şu şudur bu budur demek, marifet değil boş boğazlıktır.

İşin asıl mühim ve vahim tarafı ise, imanımız konusunda bile kendi ahkamımızı kesmekte pek mahir oluşumuz. Bunun kendi çapında vahim bir durum olmasının yanı sıra; olası samimi ve iyi niyetli uyarıları da bu ukalalık sebebiyle, dikkate almamamız ve kendimizce bir tevil bularak keyfimizin kahyasıyla yaptığımız anlaşmaya göre yaşamaya devam edebilmemizdir.

Üzerinde konuştuğumuz konu, ekonomik göstergeler olsaydı ve bir ekonomist bizi uyarsaydı belki daha hassas davranır ve sözümüzü biraz daha ölçer biçerdik. Öyle ya, karşımızda işin ehli var.

Çoğumuz bu işin yani din hususunun ehli değiliz, ehlini bulmak ve sorunlara çare, sorulara cevap, yanlışlara ikaz almak çokta kolay değil artık.

Fakat asla göz ardı edemeyeceğimiz bir konuda, iman ve din konusunda; yapılan uyarıları, nasihat ya da eleştirileri, her şeyden daha çok dikkate almak ve muhatabımızın kalibresini, üslubunu, yanlışını ya da doğrusunu irdelemeden önce, konunun hassasiyetine binaen, ya doğruysa, ya haklıysa ihtimalini de düşünerek, cesur olmamak evet en azından cesur olmamak zorundayız.

İnsanoğlu hele de biraz söz etme becerisi olan biri ise, herkesi susturacak laflar üretebilir. Ama mevzu din ve iman ise, insanları ikna etmemizin, en azından ahirette bir değeri olmadığından emin olmamız gerekir.

Bir müminin imanı hususundaki hassasiyeti ve samimiyeti, yapılan uyarılara gösterdiği tepkilerden anlaşılır. Mazaret arama ve kendini haklı gösterme çabası yerine, imanına zarar gelmesinden duyduğu korkuyla, uyarıyı ciddiye alıp, titizlikle davranmak gerekir.

Minarenin eğri ya da doğru olduğu değildir mesele, mesele minarenin kayıtlara eğri ya da doğru olarak geçmesidir. O yüzden boş görülse de halat takıp minareyi düzeltmek gerekir.

12 Şubat 2019

Dünyayı ve yaşamayı seviyoruz



Bütün kızgınlıklarımız ve kırgınlıklarımız bir yana; hepimiz yaşamayı seviyoruz ve bu dünyada yaşamak için gerekli olan her şeyi baya baya seviyoruz. Hatta yaşamak için gerekli olan miktarından fazlasını elde etmeyi seviyoruz.

Özendiğimiz o kadar çok şey var ki, saymakla bitmez. Bazılarımız bazılarının hayatlarını yaşamak istiyor, ne garip! Bir başkasının yerinde olabilmek mümkün olabilseydi; mesela bukalemunların renk değiştirmesi gibi biz de hayat standartlarımızı değiştirip deneme imkanına sahip olsaydık, herhalde şekilden şekle, kılıktan kılığa, hayattan hayata geçmekten yorulur, biter ve o yolda helak olurduk.

Elimizden gelecek pek fazla bir şey de yok.

En akıllılarımız ve en iyilerimiz, halinden memnun olabilenler oluyor. Yaşadığı standartları ve verilen imkanları kabullenen ve selim bir kalp ile hamd edebilenlerimiz kurtuluyor.

Kurtuluyor dediysem, yalnız dünyada değil elbet, ahirette de kurtuluyor.

Din; dünyada kendisine verilenlerden razı olan bireyler yetiştirme kuralları manzumesidir, şeklinde bir tarif yapsam yanlış olmaz, haddimi de aşmış olmam sanırım.

Verilenden memnun, verilmeyenden razı, istenileni yapan ve yasaklananlardan kaçınan insanlar; mutlu ve mesut bir dünya hayatını ve dahası aynı şekilde bir ahiret hayatını kazanabilme umudu en yüksek olanlarımız oluyor.

Bizi bozan ve yoldan çıkaran, bütün istek ve arzularımızı kontrol altında tutmamızı sağlayacak olan da bu sonra gelecek olan yani ahirimizde elde etmeyi umduğumuz kazançtır.

Gözümüz ve gönlümüz doymak bilmez tamam ama doymayı bilen midelerimizle bile sorunumuzu çözemiyoruz.

Hem dünyanın hem ahiretin en yüksek makamlarına talip oluyor ama tırnağımız incinmesin istiyoruz. Bedelsiz bir sefa sürme sevdasıdır aldı gidiyor…

Gerek geçmiş nesillerden gerekse çağdaşlarımızdan, büyük emeklerle büyük kazançlar elde edenlerin hikayelerine bayılıyoruz. Biz galiba, bilgi çağının her şeyi sadece bilgiden ibaret gören nesilleriyiz. Bilmek yetiyor bize, yapmaya gerek görmüyoruz.

En basit hayat kurallarından en ağır sorumluluklara kadar, kaçabildiğimiz ne varsa kaçmayı marifet biliyoruz.

İdeallerimiz hatta din anlayışımız bile bu keyfin etrafında şekilleniyor. Bizi yoran hayırlardan kaçıyoruz. Kolay ve kısa vadeli zahmetlerle büyük menfaatler elde etmek cazip geliyor. Bunu sorun olarak görmek istemiyoruz, ona da tamam. Ama bari kendimizi dev aynasında görmeseydik…

Kendimizi sigaya çekmekten korkuyoruz. Baksanıza bu satırlarda hep ‘biz’ kullanmışım, hiç ‘ben’ yok. Ucu bana dokunmasın da kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın!

Nasihatlerin fayda etmemesinin ne kadar basit ve anlaşılır bir sebebi olduğunu görmek için çok akıllı olmaya da çok şey bilmeye de gerek yok.

Bizden bir sonraki nesli beğenmememizin haklı yanı elbette var ama biz de bizden önceki nesilden daha iyi değiliz.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...