Kader etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kader etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2020

Salgın, Tedbir ve Kader

 

Rüzgarın şiddetli estiği zamanlarda, dalından kopan yapraklar savrulur, son bir güçle tutunanlar yerlerinden koparılır. Toprağın tozu ile yaprağın ufalanmasından oluşan bir karışık bulut havayı kirletir, gözleri kapatır, ayakları taşlara takar.

Kuruması takdir edilen yaprağın başka bir şansı ya da seçeneği yoktur. Kuruyacak ve dalından kopup düşecektir rüzgarın insafına…

Büyük olayların, salgınların ya da savaşların, insanları sürükleyen birer fırtınaya benzediğini düşünüyorum. Herkes tutunduğu yerin sağlamlığı, tutuşunun kalitesi ve duruşunun gücü kadar etkileniyor illaki.

Fert planında kendimize has birer akıbet kaderimiz olduğu ve herhangi bir ağaçta salınan yeşil yapraktan aslında pek farkımız olmadığı gerçeğiyle bir kere daha, büyük çapta yüz yüze gelmiş bulunuyoruz.

Eceli yani dalından kopup düşme zamanı gelenlerimiz için bir rüzgar yetecektir. Kimisi için bu rüzgar; savaşta atılan bir mermi ya da bomba olurken, bir başkası için gözle görülmeyen bir virüs ya da bir diğeri için başka sebep bulunmadığında söylenen, kalp krizi gibi esintiler olacaktır.

Ecel geldiğinde bir sebep bulunur, bu dünyanın kanunudur. İnsan, canı verenin aldığını hatırladığı an Müslüman olur, kaderine teslim olur.

Kader, önüne geçilemeyen bir yazgı olduğu gibi, tedbir almak her birimiz için ayrı bir farizadır. Tıpkı namaz kılmak ya da oruç tutmak gibi. Kişinin kendi canına kastetmesini ya da başkalarının canına haksız yere kıymasını haram kılan İslam, tedbirsizlik ya da dikkatsizlik nedeniyle birilerine zarar vermeyi de bize yasaklamıştır.

Tedbir almanın kadere karşı çıkmak ya da razı olmamakla ilgisi yoktur. Zira biz kaderimiz kapsamında başımıza gelecek olanın, tedbir sebebiyle gelmesini ya da gelmemesini umarız. Ve gelse de gelmese de işte kaderimiz budur deriz. Tedbir sadece bir sebeptir, vesiledir, yoldur hatta duadır.

Tedbir almakla kader durdurulmaz, aksine kader zaten o işin durması olarak yazılmıştır da, biz tedbir alarak durmasına şahitlik ederiz ve imtihanın sırrı bozulmamış olur. Yine bütün tedbirlere rağmen başımıza gelenin de kader olduğunu kabulleniriz.

Hastalıktan korunmak ya da hasta olduğunda tedavi için yollar aramak, doktor doktor dolaşmak, tedaviler denemek de aynı şekilde kadere isyan ya da itiraz değil; bizzat İslam’ın bizden istediği gayet Müslümanca bir davranış şeklidir.

Elimizden geleni yaptıktan sonra başımıza gelene sabır ve kabul ise Müslümanlığımızın gereğidir. Hala ısrar ve inatla, neden başıma bunun geldiğini düşünmem ve bunu isyana vardırmam, kabullenemem ve sebep olan eşya ya da insanlara nefret duyarak gaflete düşmem ise, kendi kişisel felaketimin habercisi olur.

İnsanız elbette canımızı acıtan her şeye kızarız. Virüslere de kızarız, koca devletlere de. Ancak nihayetinde kaderin, her şeye kadir olan Allah(cc)’in yaratmasıyla meydana geldiğini ve bizim ancak tedbirler kadar etkimiz olduğunu, onların da sonucunu yine bizim belirleyemediğimizi unutmamamız gerekiyor.

Hastalıklar ve sebep olan virüsler Allah(cc)’in yarattığı imtihanlardır. Tedbirler ve tedaviler ise Allah(cc)’in farz kıldığı yollardır. Hastalığın ya da salgının getirdiği sıkıntı ve zorluklara sabretmek imandandır. Daha zor durumda olanları gözetmek ve kollamak ise insanlıktandır.

Tedbir duadır evet; ellerle yapılan bir duadır, dikkatle yapılan bir duadır, tedavilerle yapılan bir duadır. Kabulüne Allah(cc) karar verir; dilerse bu dünyada bizi korur, dilerse bela ve hastalıklarla temizleyerek katına alır ve ahirette duamızın karşılığını verir.

Kader ise kaçınılmaz olarak başa gelen ve gelecek olandır. Vesileler ve sebepler gözlerimizi kör etmemeli, edilmesine yol açacak söylem ve eylemlerden de kaçınılmalıdır.

Salgın, umumi bir bela ve imtihandır. Tedbirlerle kaderimize doğru yol alıyoruz. Salgınla ilgili hangi teori ya da fikre kanaat edersek edelim, neticede gittiğimiz yer, kaderimiz olacaktır.

Kader, önünde durulamayan bir rüzgardır; alır ve götürür bizim gibi kuru yaprakları. Velakin, taze ve güçlü yapraklara dokunmaz genellikle ama bazen goncaları da koparır kaderin esintisi ve bazen sert eser; ne genç tanır ne yaşlı, ne taze bırakır ne bayat, kopartır eceli geleni dalından.

Unutulmaması gereken; virüslerin de Rabbinin Allah(cc) olduğudur. Her şeyin kaderini takdir edenin dilediği bir zamanda o da eceline ulaşacak ve sona erecektir. Bize düşen, o zamana kadar bedenlerimizin ve ruhlarımızın sağlığını korumak için tedbir almak ve kadere teslim olmaktır.



25 Mart 2019

Bu da geçer ya hu!



Geçtiğimiz yüzyıla biraz sıkıntılı başlamıştık ya, aslında öncesinden biriken, yüzyıllar boyu devam eden, geri geri giden ayaklarımızın yeryüzünde bıraktığı izler vardı.

İber yarımadasından Balkan yarımadasına, yarım kalan bir medeniyet yürüyüşü ya da eşyanın tabiatı gereği, dünyanın zirvesine kadar ulaşınca çaresiz bir düşüş, geriye gidiş, içine kapanış vardı.

Yer çekiyordu bizi, toprak çekiyordu!

Büyük yenilgiler aldık, sayılarını doğru düzgün hesap edemediğimiz kayıplar verdik. Adeta yüzyıla omuzlayacak gençliği toprağa gömdük te geçtik buraya. Okulların mezun veremediği yıllar geçirdik.

Sonra devletimizi yıktılar; bütün birikimi ile, bütün ihtişamı, bütün yükü, bütün ağırlığı ile yıktılar, üstümüze yıkıldı koca bir imparatorluk!

Kırık-dökük bir ülke, ezik bir halk olarak kaldık geriye…

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer var olamadı, yenilgi yenilgi büyüyen bir eziklik kaldı.

Dile kolaydı; hemen her birimizin dedelerinin arasında imparatorluğun bir cephesinde kalanlar vardı, yarım bedenlerle dönenler, bütün varlığını artık bizim olmayan topraklarda bırakanlar.

Fakirdik, on yıllar boyu daha da fakirleştik. Hiç bir şey üretemedik, daha da ezildik zira neyimiz varsa onlara borçluyduk. Borçluyduk hakikaten, Demokles’in kılıcı dolara dönüşüp ensemizde sallanır oldu.

Batı’ya borçluyduk ve onlar gibi olursak kurtulacaktık güya. Ne onlar gibi olabildik ne de kurtulabildik borçtan. Bir koca yüzyıl daha geçti ama hala başladığımız yerdeyiz.

Kıyafetlerimizden yediklerimize, dilimizden dişimize, fabrikamızdan köyümüze, tarlamızdan tohumumuza; neyimiz varsa hepsine onların istediği gibi nizam verdik. Olan 3-5 parça şeyi de onların kredileriyle yapmıştık zaten, mecburduk onların istediği gibi olmaya…

Eziktik her bakımdan!

Kullandığımız eşyaları ve teknolojiyi onlar üretiyordu, biz sadece kullanıcıydık, kullanılıyorduk haliyle.

Dünyayı onlar yönetiyordu, biz ezik ezik seyrediyorduk.

O kadar tuhaf bir eziklikti ki bu; onlardan biri Müslüman olunca daha çok seviniyor, onlardan biri bizi sevse dünyalar bizim oluyordu. Oysa, bizden bir kişinin imanını muhafaza edebilmesi onlardan bin kişinin Müslüman olmasından daha değerliydi.

Onlardan biri bizi öldürüp bir diğeri de öldürene kızınca acımız geçiyordu. Onlardan birinin bizi savunması pek değerliydi.

Sahip oldukları pek çok şeyi bizden çaldıklarını unutuyorduk. Teknoloji diye ürettikleri neredeyse her şeyin altında bizim koyduğumuz temellerin olduğunu bilmiyorduk.

Bir de güçlü orduları ve çok öldüren silahları vardı. Galiba biraz da korkuyorduk onlardan! Çünkü acımıyorlardı; asker-sivil ayrımı bir yana, kadın ya da çocuk tanımıyorlardı öldürürken.

Durumumuz pek parlak değildi, hala da değil. Bugünden yarına büyük değişiklikler olabileceğine dair pek net ve büyük işaretler de yok. Aksine umutsuzluk büyütmek için gerekli bir çok sebep var.
Oysa bu gibi durumlar için dünyanın kaderini tayin eden, Aziz ve Celil olan Allah(cc)’ın uyarısı vardı:

Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara dokunmuştur. İşte bu günleri biz insanlar arasında dolaştırıp dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri belirtip ayırması ve sizden şehitler edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez. (Ali İmran 140)

Bu günler geçecek, işte bu kesin!

Bir zamanlar; Avrupalıların Bağdat’tan gelen saatin büyüsünü çözmeye çalıştıkları günler tersine dönmüş durumda.

Bir zamanlar; Avrupalıların arapça öğrenmek için, Endülüs’e yolculuk yaptıkları günler tersine dönmüş durumda.

Bir zamanlar; Avrupalı asilzadelerin İstanbul’da Sultan’ın eteğini öpmekle övündüğü günler de tersine dönmüş durumda.

Tekrar tersine dönecek!

İşte buna iman ediyoruz biz; mutlaka ama mutlaka Allah(cc)’ın vaadi yerine gelecek.

Bu günler de geçecek ya hu!

05 Ocak 2019

Acı da olsa rahmet


İnsanlar ne vakit bir konuda ifrata ya da tefrite düşseler Allah(cc) “rahmetiyle” bir vesile, bir sebep halk edip şuur ve idrakimizi sarsıyor.

Bu rahmet,  bazılarımız için ağır bir ızdırap olsa da umum için bir işaret oluyor.

Bu konuda yani Allah(cc)’in yaptıklarının hikmetleri hakkında konuşma ehliyetini sahip olmadığımı biliyorum. Bu gerçekten büyük bir hikmet ve cürettir. Maksadım bazı tevafuklara dikkat çekmekten ibarettir.

Herhangi bir konuda haddi aştığımızda kişisel olarak ta sık sık başımıza gelen ve bize ‘şunu yapmasaydım’ dedirten bazı gelişmeler olur. Bir his veya bir farkındalık olarak bazı sebepleri görebiliriz.

Bazı örneklerle ne demek istediğimi anlatmak mümkün ancak netameli bir konu ve tehlikeli sular olduğu için seçeceğim örnek olaylar konusunda oldukça zorlanıyorum.

Geçtiğimiz yıl yaşanan ve nasılsa “piyasada” sahipleri olmadığı için kimsenin pek aldırmayacağı bir örnekle başlayayım.

Suriyeli mülteciler hakkında geçen dönemde korkunç bir propaganda ile aleyhlerinde kamuoyu oluşturma çabası vardı. O raddeye geldi ki, açıkça hakaretlere ve fiili saldırılara dönüşmesi işten bile değildi.

Beklenen de oldu ve bir anne, karnındaki bebeği ve yanındaki minik yavrusu ile vahşi bir cinayete kurban gitti.

Bir anda herkesin çenesi kapandı. Adeta Allah(cc) bize içimizdeki canavarları göstererek susmamızı işaret etti. Zira bu canavarlar sadece Suriyeli kimsesiz mültecilere değil bizim çocuk ve kadınlarımıza da saldırıyorlardı.

Acı ile susturulduk!

Sonra değişik meselelerde benzer uyarılar yaşandı.

Mesela, kadın beyanı esastır saçmalığının doğruluğunu tartışmak bile şiddetli tepkiler alırken; bir kadın kendine dayak atarken kameralara yakalandı. Kocası hakkında yaptığı şikayet o görüntülerle reddedilmeseydi adamın hayatının mahvolması işten bile değildi.

En son yaşanan acı olay ise 2 gencin sokak köpekleri tarafından saldırıya uğraması ve birinin olay yerinde can vermesi ile sonuçlandı. Hayvan hakları sevicileri son dönemde ilginç bir şekilde toplumun gözüne bazı işkence görüntülerini sokuyorlardı.

Ayağı kesilen yavru köpekler, öldürülen papağan gibi haberlerle günlerce çalkalandı ülke ve sonunda iş zıvanadan çıktı ve neredeyse hayvanlar insanlar üzerine galebe çalacak noktaya taşındı.

Ancak bu son olay aklımızı başımıza devşirmemiz ve aşırıya gitmememiz konusunda ilahi bir uyarı gibi idi.

Kendinize gelin ey insanlar!

Suriyeli mültecileri sevmiyor olabilirsiniz. Ülkede bulunmalarından rahatsız olabilirsiniz. Zaten onların da çoğu burada bulunmaktan rahatsızdır emin olun. Ancak işi şiddete, aleyhlerinde kamuoyu oluşturarak bazı kendini bilmezlerin yanlışlarına yol açmak büyük hata olur.

Her toplumda olduğu gibi onların arasında da iyiler ve kötüler vardır. Birkaç tanesinin yaptığı hatayı bütün bir Suriyeli toplumuna mal etmek ve suçlu ya da suçsuz olduğuna bakmadan dükkanları ve evleri talan etmek herhalde adalet değildir ve bize de yakışmaz.

Aynı şekilde, kadınlar Allah(cc)’in emanetleri olarak aramızda yaşarlar ve emanetin değeri sahibinden kaynaklanır. Hakları ve incitilmemeleri konusunda söylenecek ne varsa söylenmiş olmasına rağmen, dayak ve hatta işkence görmelerini ne din ne de dünya kabul etmez. İnsanlıktan nasibi olan hiçbir erkek zaten vicdanların almadığı bu işlere tevessül etmez.

Bu konuda da aşırıya gidilip yasalarla adaletsiz bir şekilde toplum gerilirse neticeleri daha da vahim oluyor. Biz bu insanları yasalarla ve polislerle değil, vicdanlarına dokunarak ve eğiterek adam edebiliriz. Ceza sistemi her şeye rağmen suç işleyenleri elbette yakalayacaktır.

Erkekleri erkekliğinden korkacak hale getiren bir yasal düzenleme adalet değildir, fıtrata aykırıdır ve sonucu vahim olur.

Aynı durum hayvanlar konusunda da gündeme geldi ve şiddetli bir örnekle sarsıldık. Konu insan hayatı ve güvenliği olduğunda hassas olmamız gerektiğini ve diğer canlıların hakları konusunda da sınırları aşmamamız gerektiğinin işaretini aldık.

Dengeli olmak ve ifrata ya da tefrite düşmeden herkese hakkını, hak ettiği kadar vermek adaletin ta kendisidir.

15 Aralık 2018

Toplumsal değişim; beklenti ve hüsran



Öyle ya da böyle hepimizin hayallerini dolduran, hayatlarımızın hedefi haline getirdiğimiz birtakım toplumsal değişimler vardır. Doğru ya da yanlış kısmından bağımsız, hepimizin içinde bir aslan yatar. Bazılarımızın içindekinin, çakal ya da sırtlan olduğu elimize fırsat geçtiğinde anlaşılır.

Bir kısmımız bu hayalleri gerçekleştirmek için ciddi adımlar atar ve elde ettikleri semerelerle sevinir, şevke gelir, daha ötesi için mücadele ederken; diğer bir yanımız, birilerinin nasılsa bu işi de yapacağı umuduyla beklemeyi tercih eder.

Sırtlanlar en çok başka asil avcıların avını çalarak beslenir, bu da fıtratının bir gereğidir, kimse ondan bir aslan asaleti beklemez zaten!

İnsan olarak ömrümüz çok uzun değildir. Toplumlar da insanların şekillendirdiği canlı birer varlık gibidirler. Biz ne isek, yaşadığımız toplumu da ona dönüştürürüz. Dönüştüremiyor ya da değiştiremiyor isek; ya biz sandığımız değilizdir ya da değişim için yaptıklarımız yanlıştır.

Neticede en ideal toplumların bile bir ömrü vardır ve vakti geldiğinde son bulur.

Güzellik ve iyiliğin dünyada ömrü kısadır, gerçi dünyada her şeyin ömrü kısadır. Çünkü dünyanın ömrü kısadır…

Bizlerin fertler olarak samimiyetle durduğumuz yerin, yaşadığımız toplumdaki değeri, temsil ettiğimiz idealin de geleceğini belirliyor.

Kendimizde bulduğumuz hakikat ve samimiyetin, muhataplarımızda bulacağımız cevap ve değişim ile aynı oranda olduğunu bilmemiz gerekiyor.

Aynı minvalde; yürüdüğümüz yol, uyguladığımız metot, sözlerimizin doğruluğu, işlerimizin gerçekliği ve niyetimizin samimiyeti, sonucu belirleyen sebepler olarak, başkalarından önce kendimize bakmamız gerektiğini hatırlatıyor.

On yıllar boyu tahrip edilen toplumları kısa bir sürede hayallerimizin ufkuna taşıyamayınca hüsrana kapılmamız gereksiz olur. Batılın ve kötülüğün ilmek ilmek işlenmesi gibi hakkın ve iyiliğin de dimağlara ilmek ilmek işlenmesi gerekiyor.

Bugünden yarına, sihirli bir el ile kalpler evrilip çevrilmeyecek! Sebepler yerine gelmeden bir nefes bile almamız ihtimal dahilinde değil.

Kalpler Allah(cc)’ın elindedir. O’nun bozduğunu düzeltebilecek yoktur, O’nun yaptığını yıkabilecekte yoktur.

Biz Müslümanların hayalindeki ideal toplum, tepeden inmeyecek! Aksine gönüllerden çıkıp tepelere hakim olacaktır.

Tohumların en ideal ortamı topraktır. Serada yetiştirilen meyveler ve sebzeler tatsızdır, gerçeklikten uzaktır. Fikir ve ideallerin seralarda yetiştirilmesi ise genetik cinayettir.

Biz köklerimizi toprağımıza salmak ve başımızı çıkarmak zorundayız. Güneşi verecek olan, O’nun ve bizim rabbimiz olan Allah(cc)’tır. Suyu yağdıracak, rüzgarı çevirecek, gölgelerimizi atacak, yüzümüzü ağartacak O’dur.

En büyük hüsran, başarı ya da başarısızlığı kendimizden, çevremizden ve sair insanlardan bilmek olur.

12 Aralık 2018

Hikmet detaylarda saklıdır



Her şeyi herkes bilemez, her konuda herkes bilgi sahibi de olamaz. Her birimizin bakışı, görüşü farklıdır. İnsanız nihayetinde ve bir sürü eksiğimiz, yetersizliklerimiz vardır, olacaktır, olmalıdır.
Büyük resimleri gören, her konuda uzman ve söz sahibi olmak iddiasında olanlarımıza çoğu zaman güler geçeriz.

Manada hikmeti bulmak asıl büyük resimdir aslında…

Bunu görebilmek için de küçük gördüğümüz, değersiz bulduğumuz bazı veriler, özel birer işaret olabilirler. Yani illa da büyük resimleri görmemiz gerekmiyor, küçük detaylarla da bir çok hadiseyi idrak etmemiz ya da bir kişi veya konu hakkında doğru kanaat sahibi olmamız mümkün olabilir.

İnsan tanımak çoğumuzun en yanıldığı konuların başında gelir. Her şey yolunda ve muhabbetimiz güllük gülistanlık iken yere göğe sığdıramadığımız birinin, sonra bir başka yüzüyle karşılaşıp büyük şoklar yaşayabiliriz.

Oysa sebepler üstüne kurulu bir dünyada, sebeplerin oluşturduğu bir kaderle yaşıyoruz.

Yağmur yağmadan önce bulutlar görünmüştür ama biz aldırmayıp yanımıza şemsiye almadıysak ıslanmamız mukadderdir ve yağmur masumdur! Gerçi, Allah(cc)’in bir kevni ayeti olarak kar, yağmur gibi hadiseler suç ya da günahla izafe edilemeyecek hadiselerdir ama maksat misal olsun.

Daha yakın bir örnek verecek olursak; bir insanın merhamet duygusunun varlığı hakkında bize ipucu verecek pek çok şey vardır. Mesela size çok iyi davranan birini, sebepsiz yere karınca öldürürken görürseniz bilin ki onda merhamet yoktur ve bir gün kendisini sizin karşınızda karıncaya oranla güçlü hissettiği an, sizi de ezebilme potansiyeline sahiptir.

Zayıf bir kediye tekme atmak kahramanlık değildir, değil mi? Asıl kahramanlık, dev bir aslan üstüne yürürken geri adım atmamak, sebat ve sabırla durup mücadele etmektir.

Trafikte galeyana gelip, başkalarının haklarını gasp eden birinin, bir gün şartlar değiştiğinde sizin hakkınızı da gasp edeceğini bekleyebilirsiniz.

Merhamet bir insanda ya vardır ya da yoktur. Varsa herkes ve her şey için vardır ve yoksa herkes ve her şey için yoktur. Var gibi davranmasına aldanmamak gerekir.

Kendisine Allah(cc) ve O’nun hakkı hatırlatıldığında durmayan, durdurulamayan, Allah(cc)’in yasağına rağmen sahtekarlık, zulüm, yalan ve fitneye devam edenin; Allah(cc) ve ahiret inancından, dindarlığından şüphe etmek için, illa da cami duvarına bevl etmesini beklememek gerekir.

Hayat, küçük şeyler üstüne bina edilir. Baksanıza bir nefeste can çıkmaktadır.

Din, küçük şeylerle başlar, yaşanır ya da biter. Bir kelime ile iman edilip, yine bir kelime ile iman kaybedilmektedir.

Küçük detayların hikmetini kaçırmak bize çok büyük pahalara mal olabilmektedir.

Bırakınız birileri büyük resimler çizsin, biz küçük detaylara dikkat ederek yaşayalım.

Yoldan insanlara eziyet veren bir taşı kaldırmanın iman alameti sayıldığı Nebevi bir anlayışın ümmeti olalım:

İman, yetmiş küsur şubeye ayrılır. En üst derecesi ‘La ilahe illallah’ sözüdür. En alt derecesi ise yolda insanlara eziyet veren şeyleri kaldırıp atmaktır. Haya da imandan bir şubedir. (Müslim)

23 Kasım 2018

Hürmetsiz/saygısız olmuyor


Okuduğumuz, dinlediğimiz, sevdiğimiz ve beğendiğimiz ne kadar güzel insan varsa, istisnasız hepsinde bir şahsiyet kalitesi ve göstergesi olarak, insanlara saygı ve değer yani hürmet görürüz.

İster arka planına İslam’ın haramlarını ekleyerek güçlendirilmiş bir hürmet deyin, ister kuru batılı insan hakları bağlamında saygı deyin, hangi kelimeyle söylendiğinden bağımsız olan gerçek; muhataplarımıza asgari de olsa değer vermeden herhangi bir muamele yaptığımızda karşılığının dostluk ya da yakınlık olmayacağıdır.

Biz vahiy temelli düşünen Müslümanlar için ise, davranış ve değer yargılarımızı tayin eden temel mihenk elbette Allah(cc)’in tayin ettiği kural ve kanunlar bütünü olarak dindir. Din bize, diğer insanlar, hatta canlılar ve daha da ötesinde tüm varlıklar için bakış açısı, davranış biçimi tayin eder.

Yeryüzü ve gökyüzü bize bir emanet olarak verilen, kullanımı bize ait lakin, sahibi bizim ve her varlığın Rabbi Allah(cc) olan, geçici kullanım haklarını elde edebileceğimiz varlıklardır. İnsan temelli kullanımlarda bile başkalarının hukukunu çiğnememek olarak, mutlaka göz önünde bulunduracağımız bir kural vardır.

Hiç kimse, yalnız kendi menfaat ya da kazancını düşünerek, başkalarının zarar görmesine sebep olma hakkına sahip olamaz. Kişisel haklarımız yani helallerimiz başkalarının kişisel hakları ile sınırlıdır yani haram kılınmıştır.

Tarlasının sınırını komşusunun tarlası içine kaydırmak, kaldırımda yürüyenlerin yoluna engel koymak, trafikte hakkı olan yolu birinden gasp etmek, kasten birini korkutmak hatta bir hayvanı ürkütmek gibi günlük karşılaşabileceğimiz ve bize basit gibi görünen hak ihlalleri hesap gününde karşımıza çıktığında çok şaşıracağımız kesin gibi…

Düşünsenize, mahşer meydanında bin bir cefa ile geçmiş, tam hesaplar başlamışken, ben de kendime baya güveniyorum zaten, hayırlısıyla cennete gideceğim umuduyla ilerlerken, aniden biri çıksa karşımıza; ‘sen falan gün falan yolda ilerlerken arabanı üstüme sürüp beni korkutmuştun, ver hakkımı yoksa gidemezsin’ dese!

Bu sadece bir değil, beş değil, neredeyse her gün defalarca tekrar etmiş ve kitaplar küçük ya da büyük ne varsa kaydetmiş, her bir adımın, kelimenin ve hatta nefesin hesabı soruluyor!

Kitap (amel defteri) konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden dolayı korkuya kapıldıklarını görürsün. ‘Yazık bize! Bu kitaba da ne oluyor ki, küçük büyük hiçbir şey bırakmayıp saymış’ derler. Yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez. (Kehf 49)

Biz dünyada sorulacak hesaplardan çok ahirette verilecek hesabın endişesini taşıdığımız için farklıyız.

Biz işte tam da bu yüzden; insanlara, hayvanlara ve tüm kainata karşı herkesten daha hürmetkar ve herkesten daha sadık ve herkesten daha saygılıyız.

Biz işte tam da, kul hakkı dediğimiz ve ancak ilgili kula hakkı ödenmesi karşılığında ya da helal edilmesi şartıyla hesabından kurtulacağımız bir değere, bir kurala ve hatta bir kanuna sahip olduğumuz için; yerin ve göklerin, insanların ve hayvanların hukukunu koruyan medeniyetler inşa ederiz.

Kurdun kuzu ile yoldaşlık edişinin bir efsane olmaktan çıkması, ancak bizim bu anlayışımızla kuracağımız bir toplumla mümkün olabilecektir.

Ahiretin hesabını hesaptan çıkardığımızda, geriye bizden pek özel bir şey kalmaz! Kendileriyle yarışma azminde olduğumuz çağdaş emperyal sistemlere karşı dünyalık hesaplarla başarılı olma ihtimalimiz de pek yoktur.

Emiru’l Mu’minin Ömer(ra)’in savaşa giden orduya yazdığı mektupta dediği gibi; ‘onlara ancak haramlardan sakınmamız, farzlara sarılmamız ile üstün gelebiliriz.’ Takva yalnız ahirette değil dünyada da üstünlüğün tek yoludur, ölçüsüdür.

20 Kasım 2018

İnsanın Şımarıklığı


Her şeyi aklımıza, mantığımıza, anlayışımıza uydurmaya çalışıyoruz. Kafamıza uymayan adamlarla arkadaşlığı bırak, dinde kardeşliği bile tatil edecek kadar benciliz. Hoşumuza gitmeyen havalara bile kızıyor, tadını beğenmediğimiz meyvenin yetiştiği ağaca saldırıyoruz.

Bilmem kaç bin yıldır şu dünyada insan olarak yaşadık ve kim bilir daha kaç nesil yaşayacağız. Herhangi bir şekilde, kendimizde bir değişiklik yapma iradesine sahip değiliz. Bütün bir insanlık birleşsek ve şu insan kulağının yeri, ya da gözünün yeri şurasında olsaydı daha kullanışlı olurdu diyebilecek kadar bir marifetimiz asla olmadı.

Dünyanın varlığının sırrını araştıran en akıllı ve en bilimsel çalışmaların sonunda vardığımız nokta; “aslında dünya bu haliyle, bu olduğu noktada olmamalıydı” demekten öteye geçemiyor. Uzayın sonunu arıyoruz ve bilmem kaç milyar ışık yılı gittik hala sınırlarını tahmin bile edemiyoruz. Biraz fazla kafa yoranımız aklını yitiriyor.

Çok büyük medeniyetler kurduk, muhteşem şeyler keşfettik ama 6 ay buzun içinde donmuş halde bekledikten sonra, ısınınca canlanıp zıplayan kurbağanın sırrını kimse çözemiyor. Buna benzer, bilimin ya da çok gelişmiş insan aklının almadığı, anlamadığı, anlayamayacağı sayısız olay, canlı çevremizde dolaşıp duruyor.

Acizlik ve zavallılığımızı idrak ettiğimiz, iman noktasında bile mırın-kırın etmekten geri durmuyoruz!

Allah(cc)’ı imanımızla minnet altında bırakmaktan ve Müslümanlığımızla diğer Müslümanları minnet altına almaya çalışmaktan geri durmuyoruz. Ben Müslüman olmasam dünyada İslam yok olacaktı gibi bir aptal ve ahmak egonun yansımalarını dillendirmekten vazgeçemiyoruz.

Azıcık söz etmeyi becerenlerimiz hikmetin ağızlarında mahkum olduğu zannına kapılırken, birazcık iş yapanlarımız dünyanın onun gücüyle döndüğü iddiasına sapıyor!

Hepsinin tabii ki bir izahı var, hadi bunları insanlığımıza verdik diyelim. Ya Allah(cc)’in ayetlerinin ve yaptıklarının kendi aklına ve mantığına uyması derdinde olanlarımıza ne demeli?

Nasıl bir ilaha inanıyoruz ki, her dediği bizim aklımıza uymak zorunda olsun?

Nasıl bir Allah(cc)’a ibadet ediyoruz ki, her emrinin hikmetini bize bildirmek zorunda kalsın?

Nasıl bir rabbe teslim olduk ki, her yarattığı şeyin bizce bir anlamı olsun?

Adana’da kan donduran olay…
Adana’da kan donduran olay…
Neden Allah(cc), yarattıklarına hesap versin?

Neden Allah(cc), kullarının aklına uygun işler yapsın?

Allah(cc), dilediğine dilediği kadar ilim verir, hikmet verir. İşlerin sırrını öğretir ya da öğretmez. Dileyen iman eder, dileyen de etmez.

Kaderi sorgulayanların da kaderini takdir eden O’dur!

Şımarıklık etmenin alemi yoktur. Bizim gibi basit insanların ve kurumlarının bile sözlerine ve işlerine kafamız yatmıyorken, hangi cüretle Rabb’ul Alemin’e hesap sormaya, kelamını mantığımıza uydurmaya kalkabiliriz?

İnsan, efendi olmalı.

İnsan, mütevazi olmalı.

İnsan, aczinin farkında olmalı.

31 Ekim 2018

Halkın Yönetim Sistemi


Yönetmek insanın yaratılış itibariyle sahip olmak zorunda olduğu bir haslet olduğu kadar, yönetilmekte zaruri bir neticedir. Bazıları yönetir, bazıları yönetilir. Herkesin yönetici olma ihtimali yoktur.

Yönetenler sırf bu makamda oldukları için düşman olunmayı elbette hak etmezler, tıpkı zenginlerin sahip oldukları sebebiyle kınanamayacakları gibi…

İktidar mücadeleleri hatta savaşları insanlığın kaderidir. Kaçışı ve çıkışı olmayan, yaratılmış olmak ve hayatta kalmak kadar mecburi bir istikamet!

Yeryüzünde savaşların ya da en basit haliyle iktidar mücadelelerinin bitmeyi bırakın durma ihtimali bile yoktur. Bu sebeple insanlığa bunlarsız bir hayat vadedenler yalancıdır!

Kıyamete kadar devam edecek bir kavganın içindeyiz ve yegâne çıkış; ferdi olarak ölüm, toplumsal olarak ise helak olmaktır. Bunu da kimse istemez. Kalmak ve kazanmak zorundayız.

Bu durum sebebiyle nasıl yönetildiğimizle çok ilgiliyizdir. Bizi kim ya da kimler, neye göre ve nasıl yöneteceklerdir? Bu soruların cevapları tarih boyunca fikir akımlarına olduğu kadar kan akışlarına da yön vermiştir.

Küçük bir zümre dışında yönetim sistemi şekillerini dert eden pek yoktur aslında. Asıl sıkıntılar insanların adalet, emniyet ve refah düzeyleri ile ilgilidir.

Kendisine adil ve emin bir ortamda görecede olsa iyi bir refah seviyesi sunulan insanlar, yönetim sisteminin ne olduğuna bakmaksızın mutlu-mesut yaşamaya devam ederler. Tarih boyunca genel olarak, devletler içindeki yaşanan kargaşa, isyan yahut darbelerin ana sebebi araştırıldığında, toplumun büyük bir kesiminin adalet ve refah dağılımından memnun olmadıkları ve kendilerine adil davranılmadığını düşündükleri görülecektir.

Devletlerarası savaş ve mücadelelerin -İslam daveti dışındaki- ana gerekçeleri de emniyet ve refahtır. Başka ülkelerin sahip oldukları zenginlikleri ele geçirerek halkının refah seviyesini yükseltmek veya kendilerine yönelmesi muhtemel tehditleri ortadan kaldırarak emniyet ve refah içinde yaşamaya devam etmek, şeklinde özetlenecek iki ana konu savaşların çıkış sebepleridir.

İslam daveti apayrı bir konu başlığı olduğundan ve zaman içinde siyasi hedeflere de malzeme edildiğinden kısaca anlatmak mümkün olmayabilir. Ancak İslam’ın savaşta ya da barışta temel hedefi; ‘insanlarla Allah arasındaki engelleri kaldırmak’ olarak ifade edilirse konu belki daha kolay anlaşılabilir.

Aynı şekilde İslam devletleri de, zaman zaman emniyet ve refah düzeylerini artırmak maksadıyla savaşlara girişmişlerdir ve bu bir vakıa olarak tarihe geçmiştir. Olması gerekenle olanı ayırt etmek gerekir. İslam dini emniyeti sağlamayı bir devlet görevi olarak tayin etmiştir ve bunu sağlamak için savaş ilanını da meşru kabul etmiştir. Ancak sırf zenginlikleri ele geçirmek için savaşmak ya da ülkeleri ele geçirmeye çalışmak makbul bir gerekçe ve makbul bir yol değildir.

Halk olarak bizlerin ortalama dertleri bellidir. Bu dertler; huzur içinde ve müreffeh bir ortamda nesillerimizi kendi arzuladığımız hayat tarzına uygun olarak yetiştirmek olarak özetlenebilir.

Bu noktada, yönetim şeklinin halifelik mi sultanlık mı olduğu, meşrutiyet mi demokrasi mi olduğu çoğumuz için çokta önemli değildir.

Sultan halkına emniyet ve zenginlik getirdiği sürece kabul görecektir. Tarihte de görmüştür, bugün de görmektedir. Avrupa monarşilerinden rahatsız olan küçük bir zümre dışında kimse yok gibidir. Oysa fakirlik ve savaşla tarumar olan bir ülkede adına ne dendiğine bakılmaksızın herkes yöneticilerden şikâyetçidir.

Ülkemizde yakın geçmişte yaşanan bazı seçimlerde de görülen ve aslında fikrine ya da zikrine bakmaksızın oy verilen insanlar ve partilerden ana beklenti huzur ve refahtan ibarettir. Sahip olunan zenginlik ve görecede olsa rahatlığın bozulma ihtimali insanları doğal olarak yönlendirmektedir.

Bütün mesele; bu insani beklenti ve ihtiyaçları, dünya ve ahiret için kurtuluşa sebep olacak şekillerde çözmektir. Buna fıkhımızda ‘siyaset-i adile’ adı verilmiştir. Dünya ve ahiret birliğini bozan her metot ve yol ise ‘siyaset-i zalime’ olarak tavsif olunur ve reddedilir.

30 Haziran 2018

Haddini bilmek

Bizde en çok bulunan şeyin uzman olduğu gerçeğiyle gündemin her türünde karşılaşırız. Ordu savaşa girse herkes kurmay seviyesinde bilgi sahibidir, seçim olsa toplum mühendisi, kriz olsa ekonomist…

Hele ‘Beyaz Türkler’ her konuda olduğu gibi toplumu tanımak hatta tanımlamak konusunda da herkesten daha önceliklidirler. En azından kendileri öyle sanırlar. Kendi doğrularının reddedilmesi bir yana tartışılmasına bile tahammülleri yoktur.

Son yüzyılda bu topraklarda hemen her alanda tek söz sahibi olma hakkı kendilerinde idi. ‘Bu ülkede bizim istemediğimiz bir şey gerçekleşemez’ cümlesi bir beyaz kadına aittir. Demokrasi denilen sistem güya onların hedeflediği dünyayı kuracaktı ama hesapları tutmayınca ‘demokrasi sandıktan ibaret değildir’ demekten utanmadılar.

Halk, bir türlü beyazların istediği gibi evrilemedi, onların doğrularını benimsemedi, onları bir türlü sevmedi.

Beyazlar bu halkı anlayamayacak, anlamaya ihtiyaçta duymayacaklar. Sabit fikirli yobazlara olarak kendi halklarıyla ve değerleriyle kavga etmeye devam edecekler. Kendilerine ait gördükleri imtiyazlarını ellerinden almadıkça veya bunu hissetmelerine sebep olan her ne ise yok edilmedikçe böyle devam edecekler.

Bu tuhaflığın bir diğer yanında da onlara yaranmak namına şekilden şekle giren, sözlerini ve bedenlerini eğip büken, yazılarını bugün yazıp yarın inkar eden, her konuda pek bir duyarlı ve mutlaka aramızdan özel olarak seçilmiş bizi aşağılayan bir tür var.

Bunlar serçeye özenip kendi yürüyüşünü değiştiren ama ne serçe gibi yürümeyi becerebilen ne de kendi yürüyüş modelini koruyabilen karga gibiler. Ne yürüdükleri belli ne koştukları ne de zıpladıkları…

Bu ara türün nihai hedefi; beyazların gazetelerinde yazmak, davetlerinde bulunabilmek, onlar tarafından adam yerine konulmak, erkeklerse beyaz kadınlarla takılmak(!), kadınlarsa beyazların teknelerinde gezinebilmek gibi süfli ve bayağı işler oluyor.

Ara tür özgürlükçüleri, duyarlılıklarını da beyazlara odakladıkları için mazlumların ve mağdurların yaşadıkları pek önemli değildir. Beyaz efendilerin hoşuna gidecekse tepki gösterilir değilse görmezden gelinebilir.

Günün modası Müslümanlığından dolayı mazlum duruma düşürülen masumları savunmak değilse kafa yormazlar, gündemlerine de almazlar. Bu sadece bu ülkenin beyazlarına da ait değildir. Dünya beyaz emperyalizminin gör dediğini görür, yaz dediğini yazarlar. Herhangi bir kedi-köpek ızdırabı, Suriye’nin ya da Filistin’in mazlumlarından daha önemlidir.

Bu yüzdendir; Esed, İran ve Rusya üçlüsünün herkesin gözü önünde silahlarını ve askerlerini eğitmek için çoluk çocuk bombalamasını göremeyişleri! Ve bu yüzdendir katil teröristlerin işledikleri vahşete sessiz kalışları.

Bu noktada bir kere daha bütün kalbimle lanet ediyorum; Esed’e ve Esedçilere, İran’a ve İrancılara, Rusya’ya ve Rusçulara, Dera’nın yıkılan her taşı sayısınca lanet olsun! Canların hesabı dünyada da sorulsun inşaallah.

Tarih, üstünlerin ve hizmetkarlarının enkazıyla doludur.

Hayat, onlara hadlerini bildiren bir kaderdir.

İnsanlık, fıtratın erdem ve onuru ile kaimdir.

Beyazlar da hadlerini öğrenecek, öğreteceğiz…

03 Şubat 2018

Allah unutmaz!

Geçmişten bugüne değişen en önemli şey, olaylardan ve insanlardan çok daha hızlı haberdar olmamız diyebiliriz. Acılar ve sevinçler şimdi çok daha hızlı ulaşıyor, ilgili veya ilgisiz herkesin kulağına ve tabii her kulaktan geçip her kalbe inmediği gibi, gözlerin gördüğü her şey de dimağlara işlenmiyor. Görüp duyduğumuz ne büyük hakikatler ve ne dayanılmaz acılar vardır ki artık sıradanlaşmış ve kabullenilip gönüllerin üstü örtülmüştür.

İnsan için en zavallı durum ise, hakkında üstünkörü bilgi sahibi olduğu, kalbine işlenmemiş sevinç ya da acıları dillendirmek, aklına kazınmamış hakikatleri savunmaktır.

Hz. Ali(ra)’a izafe edilen şu tarif ne çok karşımıza canlanıp dikiliyor:

‘Cahil ve yobaz o kimsedir ki; delilini bilmediği şeyi iddia eder ve savunur, yine delilini bilmediği şeyi reddeder ve düşman olur.’

Bunların üstüne bir de Hâkim-i Mutlak olan Allah(cc)’in düşünce ve değerlendirmelerimize de yön vermesi için lütfettiği vahiy bilgisi olması aslında büyük bir avantaj olmalıdır. Anlamak ve anlatmak istediğimiz konuları ve insanları önce bu vahyin süzgecinden bir geçirmek bizi hata yapmamak noktasında büyük bir ayrıcalık sağlayacaktır.

Felanın başına şu gelmiş, felan haksızlığa uğramış, bir diğeri zalimlik etmiş, bir başkası mazlumiyete teslim olmuş...

Her gün ve her ortamda sürekli konuştuğumuz, eleştirdiğimiz ya da övdüğümüz davranışlar ve olaylar hakkında kendi çapımızda her birimiz ahkâm kesiyoruz. Bizim gibiler ise bunu yazıya döküp diğer insanlarla paylaşıyor.  Eğer hayra sebep veya vesile olunursa hayır, değilse şerre vesile olmanın vebaliyle başına bela aramaktan başka bir şey değil.

Tamam, Allah akıl verdi, düşünelim, dil verdi konuşalım diye lakin gönlümüzün bir kenarında bazı hakikatleri kayıtlı tutmamız daha az vebal ve daha az hesap gibi ahirette gerçekten büyük avantajlar sağlayabilir.

Öncelikle Kadir olan Allah(cc)’in hükmü ve dilemesi olmadıkça dünyanın en büyük ormanında en büyük ağacın en küçük yaprağının bile düşmeyeceğini bir kenara taşa kazınmış gibi yazalım. Sonra bizim ya da başkalarının başına bir musibet geldiğinde şu ayeti hatırlayalım:

Sana iyilik olarak ne erişirse, Allah'tandır. Sana kötülük olarak ne dokunursa, o da nefsindendir. Biz seni insanlara peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter. (Nisa 79)

Sonra şunu da unutmayalım ki, başkalarının bizi sandığı kişiler değil bizim kendimizi bildiğimiz ve Allah(cc)in de daha iyi bildiği kişileriz.

Geçen bir otobüs durağında semtimizin delisine rastlamıştım. Durakta oturmuş pür dikkat gelen otobüsleri süzüyor, tabelaları okur gibi yapıyordu ki okuma-yazma bilmediğini söylemem gerek yok. Arada kolunda taşıdığı çalıştığı şüpheli saatine bakıyor ve acelesi olan ciddi bir adam rolü oynuyordu. Onu tanımayanlar aklı başında, acele işi olan bir yolcu zannettiler. Gelen hiç bir otobüse binmedi, binmeyecekti de...

Rolünü oynadı ve bazılarının onu akıllı sanmasını sağladı ama bu onun deliliğini değiştirmedi. Başkalarının ne sandığı değil onun ne olduğu önemliydi. Halimizi bize göstermek için bir kulunun aklını alan Allah(cc) ne yücedir!

Konuşalım, eleştirelim, tartışıp kavga bile edelim ama gerçeğimizi, kimseler bilmese de bizim bildiğimiz gerçeğimizi unutmayalım! Zira Allah(cc) unutmaz!

Ve mutlaka ama mutlaka galip gelecek olan Allah(cc)’in planıdır...

02 Kasım 2017

İman umuttur

Bizi diğer varlıklardan ayıran özelliklerimizi sayarken konuşmamız, düşünmemiz derken nihai noktada iman etmemiz akla gelir. İman belki de diğer canlılardan ayrışmamıza ve yaratılmışların en şereflisi olmamıza -velev ki iman etmesek bile- bizi taşıyan bir meziyettir. İman etmek ise kelime ve ıstılah anlamlarının bir adım ötesinde aslında duyularımızla tespit ve kontrol edemediğimiz şeyleri bizzat şahit olduklarımız gibi kabullenme olarak anlaşılmalıdır.

İman ettiğimiz şeylere bizzat duyularla şahit olmak cazip gibi görünse de beraberinde tehlikeli imtihanları da getiren ve pekte kolay olmayan bir durumdur. Bunun ilk örneğini mel’un İblis’ten önce Adem(a) ve Havva annemizde görüyoruz. Allah(cc)’in zatının ve cennet nimetleriyle diğer mahlukatın ğayb olmadığı ve şahit oldukları halde verilen emre muhalif davranmaları direkt rahmetten kovulmalarına ve cenneten tard edilmelerine sebep olmuştur. Aynı şekilde İblis ise bizzat Rabbi zu’l-Celal’in huzurunda ve zatından verilen emre sadece muhalefetle kalmamış, emrin yanlış olduğunu güya kendince bir sebebe dayandırarak itaati reddetmiştir.

Bu noktada Adem(a) ile İblis arasındaki ilk fark; Adem(a) için emrin doğruluğuna teslim olarak günahı kabullenmek, İblis içinse yanlışlığını iddia ederek günahını kabullenmemektir. İkinci fark ise Adem(a) için pişman olarak tevbe etmek iken İblis’te ise tam aksine isyan ederek, itaat edenleri de saptırmak için gayret etmeye karar vermektir.

Geçmişin ve geleceğin ğayb bilgisine sahip olmak ve bu bilgilere hakikat olarak iman etmek yani gerçekliklerinden emin olmak ahiret hayatımız için olduğu kadar dünyamız için de en değerli hazinemizdir.

Geçmiş dediğimiz de aslında sadece bizim için geçmiştir, tıpkı geleceğin bize gelecek olması gibi; tarihi yaşayanlara an idi, ati de onu yaşayanlara an olacaktır. Ezeli ve ebedi ilmin mutlak sahibi Rabb Teala içinse tüm zamanlar ve tüm mekanlar aynıdır, O’nun ilim ve kudretinin dışında kalabilecek herhangi bir varlık yahut yokluk yoktur.

Gelecekte olacakların tamamı da tarihin şahitliğiyle, Allah(cc)’in ‘bugünleri insanlar arasında döndürme’ sünnetinin dışında olmayacaktır.

Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehidler edinmesi için bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez. (Ali İmran 140)

Bütün meselemiz sahip olduğumuz iman ve idraki her şart ve ortamda diri tutmak ve asla bundan gafil olmamaktır. Umut dediğimiz şey inanmaktan ibarettir.

Bizim neslin fetret döneminde yaşamış olması ne geçmişin parlak zamanlarını unutturmalı ne de gelecekte bunun tekrarlanacağı gerçeğini zihinlerimizden silmeli!

Devran dönecek ve sünnetullah tecelli ederek hak ve adaletin hakim olduğu yani Nebevi müjde olarak ‘Sana’dan Hadramevt’e yalnız bir kadının Allah’tan başkasından korkmadan yolculuk edeceği’ günler geri gelecektir.

Tuna kıyılarında dolaşan akıncıların geri döneceğinden asla umudumuzu kesmeyelim. Endülüs’te parlayan güneşimiz dünyanın en doğusundan yeniden doğacaktır ve en batısına kadar yeniden aydınlatacaktır.

Taşıdığımız hasret; geçmişin büyük medeniyetlerine değil, geleceğin muhteşem geri dönüşlerine şahit olma arzusundan ibarettir. O günleri bir görmüşte biz olmak arzusu...

26 Nisan 2017

Patron hoca, şirket cemaat

Müslümanlar, geçen yüzyıl boyunca pek çok şeyini kaybetti ama herhalde en ağır kaybımız "hikmetli siyaset" idi ve hala arıyoruz onu...

Kayıplarımız ya da bozulmalarımız elbette ‘baş’tan başladı ki bu da şu meşhur hadisin bir bakıma tevilidir: ‘Bu din ilik ilik sökülecektir; sökülecek ilk ilik idare, son ilik ise namazdır.’

‘Ehli Sünnet ve Cemaat’ olmanın ilk şartı ve sıfatı olan ‘sünnet’ kadar vazgeçilmez tamamlayıcısı olan ‘cemaat olmak’ bu dinin ilk vahyedildiği günden beri en değerli bağımız olmuştur. İslam toplumlarında devlet başkanından başlayan ve halka halka tüm kesimleri içine alan bir cemaatleşme sözkonusudur.

İdareciler, alimler, tüccarlar ve sair meslek erbabı bile kendi aralarında cemaatler oluştururlar. Aynı şekilde mahalle halkı da muhteşem bir cemaattir. Mahalle mescidleri bu cemaatin toplantı mekanıdır ve hatta mescidde ücretle görev yapan bir imam yoktur. Onu yerine mesela mahallenin ayakkabıcısı namazları kıldırır, o yoksa fırıncı geçer mihraba ve cemaat olur mahalle sakinleri...

Değişik beldelerde ilmi ve ifranı ile öne çıkan, kendini hayra davete ve iyiliği emredip kötülüğü nehyetmeye vakfetmiş bir çok faziletli insan sürekli toplumun dünya ve ahiret işlerine faydası olacak nasihatler ve örnekliklerle cemaat hayatını diri ve sağlıklı tutmaya vesile olurlar.

Sözün başında bahsettiğimiz İslami idari boşluk sonucu ise özetlediğimiz bu kurumsal ve toplumsal bağlar ya yok oldu ya da çürüdü gitti. Yeni bir sosyal doku oluşturulurken geçmişten gelen ve İslam ahlakıyla bezenmiş örnekler ve önderler hayattan çıkarıldı. Cami cemaati bile İslam’ın emrettiği gibi kardeşliklerden oluşan bir yapı olamadı. Mahalleler ve komşuluklar zamanın getirdiği zorluklar ve mücadelelerin gölgesinde kaldı.

Legal sahadan silinen, İslam toplumunun dinamik yapısının temel taşları cemaatlerin ortadan kalkması büyük bir boşluk oluşturdu ve dünyanın genel kanunu icabı boşluk birileri tarafından doldurulmaya çalışıldı. Hiçbir kontrol ve denetleme mekanizması olmayan yeraltı yapılanmaları gibi bir sürece girildi ve İslami cemaatler ortaya çıktı. Gerek menfaat temini gibi dünyalık maksatlar gerekse zaten zor durumda olan İslam halkının dini ve ahlaki durumunu daha da bozmaya yönelik maksatlı yapılanmalar hızla çoğaldı ve üzerinde belki ileride dev çalışmalar yapılmasını gerektiren merhaleler yaşanarak bugünlere gelindi.

Geldiğimiz noktada, bir İslami cemaatin, İsrail ya da Abd ile işbirliği yaparak kendi halkının dünya ve ahiret menfaatlerini peşkeş çekebileceğini örneğiyle yaşayarak öğrendik.

Yine örneğiyle, bir cemaat liderinin peygamberlik iddiasında bulunmasını ve bunu canlı yayınlarda inen vahiylerle(!) ispatlanmaya çalışmasını gördük.

Halifelik ilan edenler oldu; kimisi kraldı kimisi terörist, ama hiçbiri bırakın sadra şifa olmayı kendilerine bile faydaları olmadı.

Mehdilik iddia edenlerin sayısını belki internet arama motorlaarı biliyordur ama en meşhurlarına hepimiz güldük geçtik.

Hemen hepsi mutlaka itikadi sapmalarla taraftar toplayan bu cemaatler yaşadığımız son cahiliye yüzyılının meyveleri olarak kalplerimizi yakmaya devam ediyorlar.

Tüm bu kaymalar, sapmalar var olan cemaatlerin daha da içe kapanmasına ve itaat gibi İslami gerekliliklerin kendine uygun yorumlamalarıyla kullanılmasına sebep oldu. Her bir cemaat tek hak grubun kendileri olduğunu ve onların hocasına tabi olununca herşeyin düzeleceğini ya da en azından maksadın hasıl olacağını iddia ettiler. Tabii ki diğer cemaatlerin büyük çoğunluğu sapıktı! Hadi bazı iyileri varsa da onların da mutlaka çok ağır hataları ve eksikleri vardı, mazaallah uzak durmak gerekirdi yoksa helak olurduk.

Cemaat mensupları, şirket yöneticisi olan hocanın sermayesi idiler; öyle herkese verilemezlerdi. Hangi akıllı işadamı sermayesini rakibine kaptırırdı ki?

Kimin tv’si varsa o büyüktü, kimin kitapları daha kaliteli basılıyorsa ve daha çok satılıyorsa o makbuldu, öyleyse tüm şirket elemanları pardon cemaat mensupları kendi yayınlarını sürekli satın almalı ve satılması için de reklam yapmalıydı. Kör olası dünyada para olmadan islami hizmet yapılamıyordu ne de olsa.

Cemaat liderini eleştirmek mi? Aklına getiren kendini kapıda bulur, selam kesilir, alışverişten bile dışlanır; ardından gelsin tekfirler, gitsin nifaklar...

Hocalar hata edebilirdi ama bizimki etmezdi, peygamberlerden başka herkes günah işleyebilirdi ama bizimkinin bir günahını görebilemezdik; hatta en fıtri, en insani bazı haller bile bizim hocadan uzaktı. Melek mi idi bilemezdik tabi ama Hızır değilse de en azından evliya idi, istisnasız her cemaatin hocası hem de.

Bu kadar büyük adamın önderlik ettiği bu muhteşem cemaatler için başarısızlık düşünülemezdi, sünnetullah ve gayretullah hocaların iki dudağı arasındaydı, haşa!

Fakat Allah, herkese layığını veriyordu, şikayet etme hakkımız yoktu...

Hocamız patron, cemaati şirket elemanları; ne kadar büyürsek o kadar başarı, ne çok kazanırsak o kadar büyümek. Kapitalist değiliz tabii ki, biz Allah için kazanıyor ve Allah’ın kullarından saklıyoruz! Allah’ın dinine davet ediyor ama Allah’ın kullarının hocalara kul olmasını istiyoruz!

Patron hocalar bozuk para gibi ümmetin gençlerini harcıyor, nesillerimizi tüketiyorlar. Kendi hevalarıyla kurdukları hayali dünyada verdikleri İslami mücadelede hep bizim evlatlarımız ve bizim hayatlarımız tüketiliyor.


Allah hepimizi ıslah etsin, ilk önce de hocalarımızı...

14 Nisan 2017

İslami siyaset veya İslami hareket

Müslümanlar olarak vahyin direk düzeltmeleriyle eğitilen birinci nesilden itibaren ihtilaflarımızın devam ettiği bariz bir gerçektir. Birileri hatalar yapmıştır ve yeni nesiller de mutlaka yapacaktır. Biz günahsız veya hatasız bir ümmet veya toplum hayal etmiyoruz dahası bunun imkansız olduğunu da kesin olarak biliyoruz.

Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tevbe eden kullar yaratırdı. (Müslim)

İnsanlar arasındaki en yaygın ihtilaf, insanların idaresi ve ülkelerin zenginliklerinin sahiplenilmesi gibi konularda çıkmıştır. İslam’ın müslümanlardan istediği ise yeryüzünde adaletin ikame edilmesi ve Allah’ın dini ile insanlar arasında engel olarak bulunan kişi, kurum yahut devletlerin aradan çıkartılmasıdır ki buna islam ıstılahında cihad denilir. Engeller ortadan kadırıldıktan sonra insanlar İslam’ın davetine muhatap olur ve kendi tercihleriyle kabul yahut reddederler.

İslam ümmetinin tarih boyunca ayrılık ve savaşlarına baktığımızda genel manzara, fikir veyahut meşrep hususlarında birbirleriyle anlaşamasalar bile sözkonusu İslam coğrafyası ve halkı olduğunda, müslümanların maslahat ve menfaatlerini temin için biraraya geldiklerini görebiliyoruz. Zaten bu birliği gerçekleştirdiğimiz devirlerde hem biz hem de dünya huzur ve güvene kavuşmuş, bizim dağıldığımız dönemlerde ise hem ümmet hem de dünya halkları ifsad ile helak olup gitmişlerdir.

Büyük bir iddia gibi görünen bu son cümlelerin şahidi hem uzak tarih hem de neredeyse günü gününe bildiğimiz yakın tarihtir. Sadece son 100 yılda İslam’ın izzet ve aadaletini temsil eden bir otoriteden mahrum kalan yeryüzünde, gerek özelde İslam coğrafyasında gerekse genelde tüm dünyada yaşanan katliam ve soykırımlar bu büyük gerçeği anlatıyor.

Biz neyi kaybettiysek onu yine kendimizde bulmak zorundayız. Bu sebeple her bir ferdimiz kendini ve en küçüğünden en büyüğüne her bir cemaat, meşrep, tarikat yahut mezhepte kendini, duruşunu ve mensuplarını sigaya çekmek durumundadır.

İhtilaflarımız olacaktır; kavgalar edilecek, tartışma ve ayrışmalar yaşanacaktır. Allah’ın her birimiz ve her bir toplumumuz için tayin ettiği imtihan ve belalarla karşılaşacak ve sabırla ahiret yolculuğumuza devam edeceğiz.
Bizi bir arada tutacak yegane bağ, umumi olarak hepimizin salah ve menfaatine olan şeyde birleşmemizdir. Bunu alimlerimiz siyaset olarak tarif ederler. Bu konuda herhalde en net izahlardan birini Osmanlı’nın son devir alimlerinden, Hanefi fıkhının güzide fakihi, İslam’ın ve ilmin parlak ışığı İbni Abidin(ra) yapar:

Siyaset; halkı, dünya ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmek, onların salah ve menfaatlerine çalışmaktır.

İşte tam da burada eklemek istediğim, hakkında pek çok söz söylenen İslami hareket mefhumunun aslında bu siyaset tarifinden ibaret olduğu yahut olması gerektiğidir. Yani ortada İslam hareket, cemaat, tarikat ve meşrep namına ne kadar farklı metod veya yol var olursa olsun, nihayetinde tamamı bu çizgiye uymak zorundadır.

İslam adına hareket eden, konuşan veya yürüyen herkesin, ümmetin dünya ve ahiret kurtuluşuna vesile olmak, kurtuluş ve faydaları için çalışmak zorunluluğu vardır. Aksi halde kendini İslam’a, İslami harekete izafe edemez, etse de bizden kabul görmemesi gerekir.

İslami siyaset veya hareketin dünya ve ahiret temelli iki ayrı menfaat ve kurtuluş hedeflemesi asla gözardı edilemeyecek bir özelliğidir. Sözkonusu İslam ümmeti olunca dünyada da ahirette de kurtuluş ve menfaatlerinin gerçekleşmesi her müslümanın ana hedefidir. Ne dünyada bir ümmetin helakına göz yumulabilir ne de ahirette bir tek ferdin helakı hoş görülebilir.

Allah’ın bizi tayin ettiği vazife; dünyada imar ve ıslah, ahirette ise felahtır, yani kurtuluş...

Biz her ne kadar gözardı etsekte dünyaya Allah’ın çizdiği nizam böyle yürüyor. Gayri müslimler yahut müstekbir zalimler bize baktıklarında bu kıstasla bakıyorlar. Çok garip ve ilginç değil midir, bir gecede binlerce mazlumu vahşi şekilde katlederek iktidarı ele geçiren, zalim bir diktatör olan  Mısır’ın Sisi’sinin batıda bağırlara basılması! Ve yine çok garip değil midir, kendilerinin tayin ettiği demokratik metodlarla iktidara gelen Türkiye’nin Erdoğan’ı veya Mısır’ın Mursi’sinin hatta Filistin’in Heniyye’sinin asla makbul lider görülememesi... Daha da ileri gidilerek bunların diktatörlükle yaftalanmaya çalışılması size de komik gelmiyor mu?

İşte tam da bu noktada batının olaya bakışındaki berraklık bizim de zihinlerimizi açacaktır. Kim batıya ve batıla hizmet ediyorsa, yönetim şeklinin, mezhebinin, meşrebinin dahası halkına reva gördüğü zulümlerin hiçbir mahzuru ve önemi yoktur. Kim de islam’ın ve müslümanların salah ve menfaatlerine dair bir iş tutuyorsa veya öyle bir ihtimal varsa meğer ki kendi çizdikleri yoldan gelmiş olsun asla kabul görmeyecek ve tabiri caizse şeytanlaştırılıp taşlanacaktır.

Bu noktada sözü uzatmadan bize getirelim; halk ve alimler olarak biz müslümanların ihtilaf veya kişisel/cemaatsel menfaatlerimiz eğer bizim için umum ümmetin salah ve menfaatinden değerli ise biz bu ümmete ve islami harekete/siyasete mensup değiliz demektir.

Mensup olduğumuz yapılar ve peşinden gittiğimiz şahıslar, bizi dünya ve ahirette kurtuluş ve menfaatimize olacak bir yola iletiyor ve bunu tüm ümmet için istiyor, hedefliyor ve bu uğurda gayret ediyorlarsa doğru yerdeyiz demektir.

Bu yazılanları çok söz söylenmesi gereken bir konuya giriş kabul edelim.


11 Nisan 2017

Ölmek ya da Ölmemek

Hayat bizimdir, ölüm de en az onun kadar bizim.

Herbirimiz kendi hayatlarımızı yaşar ama başkalarının ölümlerine şahitlik ederiz. Kendi ölümümüze şahit olacağımız gün artık şahitlik etme imkanımız kalmamış ancak lehinde ya da aleyhinde şahitlik edilecek konuma gelmişiz demektir.

Hayat ve ölüm, ilahi takdirin tayini ile; ‘hangimiz daha güzel ameller işleyeceğiz’ (Mülk 2) sorusunun cevabı için vardır. Bu fermandaki ‘daha iyi’ mukayesesinin bir ayrıntısı, adeta başka bir ihtimal yokmuş gibi hayatı algılamak olduğu gibi, daha iyiden başka bir şekilde hayatı tüketenlerimizin ve ölenlerimizin daha baştan bu mubtela edildiğimiz serüvenin kaybedenleri olduğudur. Yaşamamış, bu aleme gelmemiş gibi...

Zaten ahirette onların pişmanlığının ifadesi de buna benzer:

Biz sizi yakın bir azap hakkında uyardık. O gün insan kendi eliyle yaptıklarına bakar,  kafir de 'Keşke toprak olsaydım' der. (Nebe 40)

Hayatı sonlandıran daha net ifadesiyle bizi öldüren şeyler hayata bakışımızla ilgilidir. Kimimizi para öldürür, kimimizi toprak; bazımız trafik kazasında can verir, bazılarımız kansere yenik düşer. Sebepler farklıdır sonuç aynı, bu bizİ kendimize getirmeye pek yetmez. Her ölümün ardından bir sebep konur ortaya ki onunla meşgul olunsun.

Bir de canını Azrail’in aldıkları vardır. Onları ne kurşunlar, ne bombalar öldürebilir. Dahası hastalıklara yenilmedikleri gibi, kazalarda da can vermezler. Zaten savaşmadıkları bir ölüme yenik düşme ihtimalleri de yoktur.

Onların canını Aziz ve Celil olan Allah, bir melek eliyle alır!

Canını sebeplere değil de Allah’a verebilene ne mutlu...

Ölümün öldürülme ihtimaline inananların bir gün ölümü öldürme umutları da var olacaktır. Asıl ölümü yenenler işte bunlardır. Biz onlara dünyada şehid olduklarını umduklarımız deriz. Bunlar ölümü yendikleri için artık ölümsüzler olurlar. Can verdikleri halde yaşar, ölmeden ahir aleme geçerler.

Biz bunu pek idrak edemeyiz, bilemeyiz. (Bakara 154) Fermanı ilahi böyle buyurmuşken esasen bilmeye, anlamaya çalışmakta neyin nesi? Doğanın anne karnında karanlıklar içinde ve bizim hayatın devamı için olmazsa olmaz bildiğimiz nefesi almadan yaşadığına inanır, dünyaya gelince yaşamaya devam edebilmesine şaşırmayız da; hayatı ve ölümü yaratan Allah’ın ölümü yenmelerine izin verdiği adamları ölümsüz bir geçişle diğer aleme alışına mı şaşarız?

Sebeplerle teselli bulmak bir yoldur, lakin sürekli o yoldan gidildiğinde yolu kaybetmemek zordur. Zira iman; sebeplerle onların Rabbi arasında kalmamak ve Alemlerin Rabbi’nin sebeplerinde Rabbi olduğundan emin olmak, kesin olarak bilmek ve öylece kabullenmektir.


Bir ince halatın ucunda salınırken, halatın sağlamlığı hakkındaki bilgimizle hayatı ve ölümü elinde bulunduran Allah’a olan imanımız yanyana geldiğinde imanımız bilgimizden daha tatmin edici ise meseleyi çözmüşüzdür.

22 Mart 2017

Halku Ef’ali’l İbad – Kulların Fiillerinin Yaratılışı

İmam Buhari olarak meşhur olan hadis alimimizin eseridir. İslam akaidinin müdafası da denilebilecek olan eser Yusuf Özbek tarafından İlahi Kelamın Müdafaası ismiyle tercüme edilmiş 1992 yılında İstanbul’da İz Yayıncılık tarafından basılmıştır.

Kısaca İmam Buhari’nin hayatı:
İsmi Muhammed bin İsmail bin İbrahim bin el-Muğire el-Cu’fi el-Buhari, Ebu Abdullah’tır. H. 194 / M. 810 yılında Buhara’da dünyaya gelmiş ve H. 256 / M. 870 senesinin Ramazan Bayram gecesi Semerkand’ta vefat etmiştir. İslam tarihinin en meşhur muhaddislerinden biridir. Onun el-Cami’us-Sahih’i, Kur’an’dan sonra müslümanlar için en güvenilir eser olma hüviyetine sahip olup sünnetin en güvenilir kaynağıdır. Bunun yanısıra günümüze kadar ulaşan bir çok eseri mevcuttur. Onlardan biri olan Halku Ef’ali’l İbad eserinin tercümesinin bir özetini bu derlemede bulacaksınız.

Halku Ef’ali’l İbad ve’r-Reddu ale’l-Cehmiyye
Bu kitap bir dönem pek revaçta olan Allah Kelamı Kur’an’ın mahluk olduğu iddialarını reddetmek temelli bir eserdir. Bu konularda sapkınlığıyla meşhur Cehmiyye’ye reddiye olarak yazılmıştır. Günümüzde de benzer sapkın fikirlerin müdafiileri mevcut olup sık sık gündeme gelmektedirler.

Bu eserde işlenen konuları ana başlıklar olarak sıralayacak olursak:
1.       Allah(cc)’in kelam sıfatının isbatı.
2.       Kaderin ve Allah(cc)’in ilminin isbatı.
3.       Kulların fiillerinin yaratılmış olduklarının isbatı.
Bu kitabında Buhari, bu konulardaki şüpheleri zikrettikten sonra Kitab ve Sünnet ile alimlerin sözlerinden o konularda rivayet edilen açık delilleri gözler önüne sermektedir. Eserde zikredilen hadislerin tam senedlerini özete almayarak kısaltmaya çalışacağız, bazı yakın metinlere sahip hadisleri ve dipnotları almasakta en kısa zamanda tüm tercümeyi arapça metniyle birlikte pdf formatında yayınlamaya çalışacağız.

1.       CÜZ
İlim Ehlinin Allah(cc)’in Kelamını Değiştirmek İsteyen Dinsizler Hakkında Söyledikleri
1.       Süfyan bin Uyeyne dedi ki: 70 senedir kendilerine ulaştığımız şeyhlerimiz, ‘Kur’an Allah’ın kelamıdır ve mahluk(yaratılmış) değildir’ demişlerdir.
2.       Süfyan es-Evri’yi şöyle söylerken iişittim: Bana Hammad bin Süleyman dedi ki; ‘müşrik Ebu Fulan’a onun dininden beri olduğumu ulaştır, o Kur’an mahluktur demekte.
3.       Halid bin Abdillah el-Kasri’nin bir Kurban Bayramı günü Vasıt’ta hutbesine şahit oldum. Şöyle diyordu: ‘Hadi dönünüz, kurban kesiniz, Allah kurbanlarınızı kabul etsin ben ise el-Ca’d bin Dirhem’i kurban edeceğim. O, Allah’ın İbrahim’i dost edinmediğini, Musa’ya da hitab etmediğini iddia etti. Allah, onun söylediklerinden alidir, müünezzehtir.’ Daha sonra minbderden aşağıya indi ve onu kurban etti. (el-Ca’d bin Dirhem bu fikri ilk ortaya atan kişidir, Halife 2. Mervan’ın mürebbisi ve kaynıdır.)
4.       Vehb bin Cerir şöyle demiştir: Cehmiyye zındıktırlar zira onlar Allah’ın Arş’a istiva etmediğini ileri sürüyorlar.
5.       Yezid bin Harun, kendisinden başka ilahın bulunmadığı Allah’a yemin ederek dedi ki: Kur’an’ın mahluk olduğunu söyleyen zındıktır. Bunu söyleyen tevbeye çağrılır, tevbe eder, aksi halde katledilir.
6.       Abdullah bin Mübarek’e, ‘Rabbimizi nasıl tanıyabiliriz?’ diye sorulunca; ‘Göklerinin fevkinde Arş’ının üzerinde’ cevabını verdi.
7.       Ali bin Abdillah dedi ki; Kur’an Allah’ın sözüdür, onun mahluk olduğunu söyleyen kafirdir, arkasında da namaz kılınmaz.
8.       Ebu Zer(ra) dedi ki: Rasulullah(sas) buyurdu; ‘Allah (avc) buyurdu ki, benim bağışlamam da kelamdır, azabım da kelamdır. Bir şeyi dilediğim zaman, ona ol derim o da oluverir.’
9.       Habbab bin Eret(ra) dedi ki, ‘gücünün yettiğince Allah’a yaklaş, sen O’na O’nun kelamından daha sevimli birşeyle yaklaşamazsın’.
10.   Ebu Abdurrahman es-Sülemi diyor ki, ‘Kur’an’ın diğer sözleri üstünlüğü Rabb’in diğer yaratıklara üstünlüğü gibidir’.
11.   Ebu Zerr(ra); ‘Ey Allah’ın Rasulü peygamberlerin ilki kimdir? Dedim, buyurdu ki: ‘ Adem’. Dedim ki, ‘O Nebi mi idi?’, buyurdu ki: ‘Evet, kendisine hitab olunmuş biir peygamber idi’.

12.   Cabir bin Abdullah(ra) dedi ki, Nebi(sas) buyurdu ki: ‘Babanın karşılaştığı şeyi sana müjdeleyeyim mi? Allah(cc) babana perdesiz olarak hitab etti ve ona ‘Kulum dile benden’ buyurdu. O da dedi ki, ‘Ya Raba, beni dünyaya geri gönder de senin için bir daha öldürüleyim.’ Allah: ‘Onların geri dönmeyecekleri hususunda karar verdim’ buyurunca o, ‘o halde insanlara halimizi ulaştır, Ya Rabb’ dedi. Bunun üzerine Allah(cc) şu ayeti inzal buyurdu: ‘Allah yolunda öldürülenleri ölüler saymayın bilakis onlar diridirler, Rabb’lerinin yanında rızıklandırılırlar.’ (Ali İmran 169) (Cabid’in babası Abdullah bin Amr, Uhud şehidlerindendir.)

Kulların Fiileri
1.       Huzeyfe, Nebi(sas)’in şöyle buyurduğunu söyledi: ‘Muhakkak ki Allah, her sanatçıyı ve sanatını yaratır.’ Şu ayeti de zikretmek gerekir: ‘Ve Allah sizleri ve yaptıklarınızı dayaaratmıştır.’ (Saffat 96)
2.       İbn-i Abbas(ra) dedi ki: ‘ Acizlik ve beceriklilik (her ikisi de) kaderdendir.’
3.       İbn Abbas(ra); ‘herşey kaderledir hatta elini yanağına koyman bile’ demiştir.
4.       Ebu Hureyre(ra) anlatıyor: Kureyş müşrikleri, Nebi(sas)’e gelerek kader konusunda tartışmaya girdiler, bunun üzerine Allah: ‘Her şeyi bir kader ile yarattık’ (Kamer 99) ayetini indirdi.
5.       Bir çok sahabeden rivayet edildi ki; Nebi(sas) ‘Amellerin en faziletlisi hangisidir?’ diye soruldu. Buyurdu ki, ‘Allah’a iman, Rasulünü tasdik ve O’nun yolunda cihaddır.’
6.       Ebu Hureyre(ra)’den şöyle işittim, Nebi(sas) buyurdu ki; ‘Müezzine sesini uzattığı süre zarfında mağfiret olunur.’
7.       Ömer bin Abilaziz: ‘Yumuşak ezan oku, aksi takdirde yanımızdan uzaklaş’ demiştir.



Hicreten Sonrea Araplaşma

1.       Said Bin Cübeyr(ra) İbn Abbas(ra)’dan mushafların satışı hususunda şöyle dediğini nakletti: ‘Bunlar sadece el ürünlerini satan musavvirlerdir.’
2.       Ali bin Ebi Talib(ra)’den şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: ‘İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki,İslam’dan geriye ancak ismi, Kur’an’dan da ancak resmi kalacaktır.’
3.       Buhari dedi ki: Nebi(sas)’e ‘Hangi insanların kıraatı en güzeldir?’ diye sorulunca; ‘Dinlediğinde onun Allah(cc)’den korktuğunu anladığın kişi’ cevabını verdi.
4.       Muaz bin Cebel, ‘Ey Allah’ın Rasulü söylediklerimizden sorumlu muyuz, yaptıklarımız yazılıyor mu?’ diye sorunca, O(sas) ‘Nası burunları üzerinde cehenneme sürükleten, faydasız boş sözlerinden başkası mıdır?’ buyurdu.
5.       Risalet Allah’tandır, Rasule tebliğ etmek, bize de O’na teslim olmak düşer. Zuhri


1.       CÜZ

1.       Nebi(sas) şöyle buyurdu: Allah, ilmi insanların gönüllerinden çekip çıkarmakla kaldırmaz lakin ilmi alimleri kabzetmekle kaldıracaktır. Hatta yeryüzünde tek bir alim bile kalmayacak ve insanlar cahil reisler edinecekler. Bunlara soru sorulacak, onlar da bilgisizce fetva verecekler, hem kendileri sapacak hem de başkalarını saptıracaklar.
2.       Abdullah bin Mesud(ra) altınla süslenmiş bir Kur’an görünce; ‘Hakikatte mushafın en iyi süslenmesi onun okunmasıdır’ dedi.
3.       Ubade dedi ki; Rasulullah(sas)’den işitipte hakkınızda hayır olduğunu gördüğüm hiç bir hadisi biri dışında size bildirmeden bırakmadım, o hadiste şudur: Rasulullah(sas)’i şöyle buyururken işittim: ‘Sizden burada bulunan bulunmayan ulaştırsın, kim Allah’tan başka ilah olmadığına ve O’nun tek ve şeriki olmadığına şehadet ederek ölürse cennet ona vacip olur.’
4.       İbn Abbas(ra) şöyle dedi: Ey müslümanlar topluluğu, Allah, Peygamberinize tahrif ve değişimden uzak, okumakta olduğunuz kitapların Allah’a zaman bakımından en yakını ve başka şeyler karışmamış olan Kitab varken, nasıl oluyor da ehli kitaba birşey soruyorsunuz? Halbuki Allah, ehli kitabın Allah’ın kitabını değiştirmiş, tağyir edip ve onların bu kitapları kendi elleri ile yazmış olduklarını, ayrıca az bir ücret karşılığı birşe satın almak için ‘bu Allah’ın katındandır’ dediklerini sizlere bildirmiştir. Yahutta size gelmiş olan ilim onlara soru sormaktan nehyetmiyor mu? Hayır vallahi, biz onlardan hiç birisinin sizin üzerinize nazil olan bir husustan sual ettiklerini görmüyoruz.

Nebi(sas)’in Rabbinden(cc) Zikredip Rivayet Ettikleri Hakkında Bab
1.       Ebu Hureyre’den rivayet edildi, o da Nebi(sas)’den o da Rabb’inden(cc) şöyle rivayet ediyor: ‘Bana bir karış yaklaşana ben bir arşın yaklaşırım, bana bir arşın yaklaşana bir kulaç yaklaşırım.’
2.       Ebu Hureyre(ra) dedi ki; Nebi(sas)’den işittim, dedi ki: ‘Allah(cc) şöyle buyurdu; Ben beni zikrettikçe ve benim için dudaklarını hareket ettirdikçe kulumla beraberim.’

Nebi’(sas)’in Allah(cc)’dan Gayrı Kimsenin Sözleri ile İstiazede Bulunmadığı Hakkında Bab

1.       Nuaym bin Hammad dedi ki: ‘Mahluka sığınılmaz, ne kulların ne cinlerinne insanların ne de meleklerin sözleri ile sığınılır.’
2.       Abdullah bin Mes’ud(ra) dedi ki; ‘Ey Allah’ın Rasulü, hangi günah daha büyüktür?’ diye sordum. Buyurdu ki; ‘Seni yaratmış olduğu halde Allah’a ortak koşmandır.’ ‘Sonra hangisi’ dedim. Buyurdu ki; ‘Yiyecek korkusuyla çocuğunu öldürmendir.’ ‘Sonra hangisi’ dedim. Buyurdu ki; ‘Komşunun karısı ile zina etmendir.’ Ve Allah(cc), Nebi(sas)’in kavlini tasdik için , ‘Onlar Allah ile beraber bir başka ilaha tapmazlar’ (Furkan 68) ayetini indirdi.

3.       Abdullah bin Ömer dedi ki: ‘İbadetlerden ilk eksilecek olan gece teheccüdü ve onda kıraatin yüksek sesle yapılmasıdır.’

16 Mart 2017

Avrupa Rüyasının Sonu

Yüzyıllık bir uykunun sonundayız, uyanınca rüyalar da bitecek fakat uyanmamak için direniyoruz. Biraz okula gitmek istemediği ama mecbur olduğu için zorla uyandırılan, ödevlerini bitirmemiş, uykusunu alamamış, mahmur gözlerini açmamak için direnen, mızmız ve haylaz bir talebe gibiyiz. Gözlerimizi tam olarak açtığımızda bize uykuyu sevdiren o güzel rüyanın da sona ereceğini bal gibi biliyoruz.

Uyumak, dünyaya yenilmektir; batıya teslim olmak, kontrolünü kaybetmek, sorumluluklardan kaçmak ve en önemlisi rüyalarla avunmaktır. Sadık olmayan ve gerçekleşme ihtimali de bulunmayan rüyalar...

Uyumak; Avrupa Birliği’ne, Birleşmiş Milletler’e ve Nato’ya inanmaktır.

Uyumak; tek dişi kalmış bir canavara aşık olmaktır.

Uyumak; batılı ve batıl rüyalar görmektir.

Uyumak; insan olmanın ve kul olmanın gereklerini yerine getirmemektir.

Uyumak; zulme gözünü kapatmak, mazlumları duymamak, coğrafyamızda patlayan bombaları ninni olarak algılamaktır.

Uyumak; bilinçsiz hareketler yapmak, anlaşılmaz sözler mırıldanmak ve sağa mı sola mı döndüğünden bile haberdar olmamaktır.

Şimdi tıpkı Amerikan rüyasından uyandırılmamız gibi bir kere daha uyandırılıyoruz. Amerikan rüyasından uyanmak, işgaller ve ardından verdiğimiz milyonlarca cana, yıkılan ülkelerimize, yok edilen nesillerimize ve yağmalanan zenginliklerimize mal oldu.

Aklı selim sahibi olanlarımız, bu rüyaları hiç görmeyenlerimiz için sorun yok, onlar zaten uyanıktılar ve hala uyanıklar. Ama halklarımızın büyük çoğunluğunun batının süslenmiş vahşi cazibesine kapıldığı gerçeğini gözardı edemeyiz.

Uyumakta ısrar etmenin faydası yok, zira bu döşek batılının ve onlar artık ayaklarımızdan çekiştirerek hatta gerekirse sürüyerek bizi uyandıracaklar ki bundan dolayı belki de gelecek nesillerimiz çokça Allah’a hamdedecekler, kimbilir...

Batının geldiği noktayı sadece idarecilerinin politik hevesleri ya da geçici birtakım gelişmeler zannetmek vahim bir hata olur. Avrupalı halklar zannettiğimiz kadar gelişmiş ya da medeni değillerdir. Çok uzun zaman aralarında yaşadıktan sonra söyleyebileceğim şey şudur ki, eğer devletlerinin onlara vereceği cezalardan korkmasalar hiç bir kurala ya da ahlaki norma uymazlar. Avrupa, uzun yıllar mezhep savaşlarıyla sarsılmış ve dinden biraz da kiliselerin sömürü ve tecavüzleri sebebiyle tiksinmiş bir kitledir. Büyük çoğunluğu için tek değer yargısı paradır. Örneğin bir Hollandalı işçi için en önemli gerçek haftasonu evine bir kasa bira ile gidip gidemeyeceğidir. O bira kasası için çalışır, oy verir ya da vermez ama o kasa varsa sorun yoktur.

Akademik çevreleri tekdüze bir çizgide yalpalamadan ilerlemeyi marifet sayarlar. Yıllar önce Polonya’dan İngiltere’ye kadar bir geniş çerçevede ‘faizsiz ekonomi’ modelini tartışırlarken hasbelkader İslam’ın yeryüzünde tek faizsiz sistem emreden ekonomik model olması hasebiyle bu ‘fikri’ temsilen bir dizi programa katılmıştım. Hemen hepsi İslam’ın modelinin ideal olduğunda birleşmiş ama bunu yüksek sesle dillendirmeye cesaret bile edememişlerdi.

Avrupalı politikacılar lider değillerdir; bizim anladığımız manada bir liderlik herhalde Hitler’le birlikte son bulmuştur. Dün hiç adını duymadığınız biri, yarın bir ülkeyi yönetir, iyi de becerir mesela, ama bir bakmışsınız bir başkası onun yerini almış gidenin esamesi okunmuyor. Bunu en basit anlatan şey ise yürüyen bir sistemlerinin olmasıdır. Tren gibi sabit bir hat üstünde ilerleyen, arada sadece dur-kalk yapması gereken bir yolculuktadır Avrupa politikası, bu yüzden de kimin ön koltukta oturduğu çok önemli değildir.

Tabii ki onlarda da arada sorunlar çıkmıyor değil. Yine Hollanda’da 2002 yılı seçimleri arifesinde yaşananlar bunun güzel bir örneği idi. Aşırı sağcı, monarşi ve Avrupa Birliği karşıtı bir politikacı olan Pim Fortuyn seçimlere mutlak galibiyet ihtimaliyle giriyordu. Tüm anketlere göre 9 gün sonra ülkenin kaderi değişecek hatta AB’nin temeline dinamit konulacaktı. Tam o gün yani seçimlere 9 gün kala, Pim Fortuyn devlet radyosundaki röportajından çıktı ve henüz bahçedeyken bir Hollandalı tarafından vurularak öldürüldü. Katil komşularının anlattığına göre çok iyiliksever, sempatik ve kimseye zararı olmayan kendi halinde bir adamdı. Şimdilerse cezası bitti ve özgür hatta. Ama Pim yok edildi ve ülke hatta AB kurtarıldı.

Son seçimlerde yine o günlerdekine benzer bir manzara vardı ama aynı senaryoyu uygulamak uygunsuz olacağından yeni bir malzeme bulundu. Türkiye ile kriz sağ seçmenin gönlünü okşamak için bulunmaz bir fırsattı. Bakanlara yapılan muameleler ve üstüne Fas asıllı belediye başkanının seçimlerden bir kaç gün önce, bakan Kaya’nın etrafındaki 12 korumanın ne tür silahlar taşıdıklarını bilmediklerinden, ellerini bellerine atmaları durumunda tamamının öldürülmesi izninin/talimatının verildiğini açıklaması çok ‘yerinde’ bir hamleydi. Çevresindeki 12 koruma öldürülürken bakanın ne olacağını sorgulamaya gerek yoktu. Uluslararası hukuk dediğiniz nedir ki? Adamlar 9 gün sonra ülkeye başbakan olacak birini temizlemişken hemde!

Neyse ki ucuz atlatıldı ve kimse ölmedi o gece.

Artık bu Avrupa’nın bize uyanın diye salladığı son tekmeden sonra hala ve ısrarla bir Avrupalı değerlere inanarak uyumaya devam etmek isteyenlere iyi uykular dilemekten başka elden gelen birşey yok.

Biraz akıl ve biraz hamiyyet duygusu sahibi herkes ülkesine ve bu topraklara nasıl bir yön verilmesi gerektiğini idrak edecektir.


Kalkmak düşmeden önceki haline geri dönmektir, uyanmak sadece gözlerini açmak değil yatağından fırlamaktır.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...