Düzen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Düzen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2020

Takdiri ilahiden kurtuluş yoktur



Gelmiş ve geçmiş bütün aklı selim sahibi insanların şahitliği ve bilgelerin bildirmesi ile sabit olan, Adem(a)’dan Muhammed(sas)’e kadar indirilen vahiyle bize anlatılan, hayat ve dünyaya dair değişmez ve değiştirilemez en meşhur kanunu ilahi; her doğanın öleceği, her yeninin eskiyeceği ve topraktan gelen her nesnenin tekrar toprağa döneceğidir.

Bu kaçınılmaz gerçekle yüzleşme noktasında; mümin ile kafirin, zalimi ile mazlumun, zengin ile fakirin bir farkı, bir ayrıcalığı, bir iltiması yoktur.

Ölüm meleği illaki kapıları çalacak ve bazen tek tek, bazen de topluca, canları alıp Rabb’ine iade edecektir. Yeryüzünde izin isteyerek kapısını çaldığı tek insan Muhammed(sas)’dır, bir daha başkasından izin istemeyecek, haber vermeyecektir.

Yine dünyanın sabit kanunlarından biri olarak; her ölüme bir sebep bulunacak, olmayana uydurulacak ve bir şekilde insanlık avunup gidecek, ta kendi kapısına gelinceye kadar bu gerçekle yüzleşmeyi hep erteleyecek, yüzleştiğinde de zaten her şey için çok geç kalınmış olacak…

Sebepler hastalıklar olabildiği gibi, depremler ve sair felaketler de olabilecektir. Salgın hastalıklar bu ölüm vesilelerinden sadece biridir.

Meşhur sözdür; “ölümü ecelden başka durdurabilecek yoktur” denilir. Eceli geleni kurtaracak, gelmeyeni de öldürebilecek bir güç yoktur. Her şeye kadir olan Allah(cc)’in takdiri böyledir.

Bütün bu kaçınılmaz hakikatlerin yanında, sıhhatini muhafaza etmek için gayret etmekte ilahi bir mecburiyet ve insani bir sorumluluktur. Hele salgın hastalıklar zamanında, gerek ferdi gerekse umumi, her türlü tedbiri almak ve uygulamak, konulan yasak ve sınırlamalara uymak insani bir sorumluluk olduğu kadar İslami bir vecibedir.

Bu gibi sebeplerin herhangi bir zümrenin günahlarının cezası olması elbette muhtemeldir ancak biz bu ilahi fermanın kesin hikmetini bilmesi düşünülemeyenler sınıfındanız. Hikmetini mutlak olarak Allah(cc)’in bildiği bu gibi konularda, şundan dolayı oldu, bunların cezası demek büyük bir cürettir.

Bir şekilde düşmanlık duyduğumuz ve nefret ettiğimiz insanlara dokunduğunda sevindiğimiz salgın hastalıklar, tıpkı zamanında bazı sahabenin de arasında bulunduğu salih Müslümanların ölümüne sebep olduğu gibi, masum ve salih insanların da ölüm sebebi olabilir.

Allah(cc) umumi bir bela verdiğinde, bundan müstağni olacak kişi ya da toplumların olması muhaldir. Zira dünyaya takdir edilen sünnetullah dediğimiz Allah(cc)’in kevni kanunları, tüm mahlukat için geçerlidir.

Elbette hepimiz bir çok eksik ve hatalarla yaşıyoruz. Allah(cc) hiçbir fert ya da topluma zulmetmez! Başımıza gelenler kendi ellerimizle yaptıklarımız yüzündendir. Ancak hangi vebal ya da günahın hangi ceza ile, ne zaman ve ne şekilde cezalandırılacağını tayin ve takdir eden ancak Allah(cc)’dir.

Neden bu başımıza gelenler diye bir sorumuz varsa, cevabı yine Kur’an’da:

“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” (Rum – 41)

Bu tattırılan bir kısmıdır ve eğer Allah(cc) dilerse daha fazlasını da verir. O’na ait olan mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, bizden beklenen sadece tevekkül ile boyun eğmek ve kulluğumuzu güzelleştirmek için gayret etmekten ibarettir.

İtiraz etmeyi düşünen, inkar etmeyi düşünen varsa; ya O’nun mülkünü terk edecek ya da O’nun mülkü için takdir ettiği kanunlardan birini -mesela ölüm kanununu- değiştirmeyi başaracak, eğer bunlardan herhangi birini yapmaya gücü yetmiyorsa, boyun eğecek ve kul olmaya karar verecek.

Kainatın düzeni ve dengesi kontrolünde olan Allah(cc)’in şanı çok yücedir ve Allah(cc) mutlak olarak her şeye kadir olandır, gücüne karşı durulamayan, kaderinden kaçılamayan, mülkünden çıkılamayan tek ve yegane ilahtır!

26 Şubat 2020

Bizden ne istiyorlar?



Dünya’nın mutlak huzur ve rahat yeri olmadığını biliyoruz. En azından biz Müslümanlar, saldırı ve zulümlere muhatap olmamızın kaçınılmaz olduğunu da biliyoruz. Zira adalet ve merhamet isteyen İslam’ın yeryüzünde çanına ot tıkadığı ve tıkayacağı her zalim bizi doğal düşman olarak biliyor.

En çaresiz ve en zayıf zamanlarımızda bile düşmanlıktan vazgeçmeyecek kadar korkuyorlar bizden. Biz dediğim, kişi ya da toplumlar değil; aleme adaletle nizam verecek olan İslam ve İslam’ın sunduğu hayat görüşü, dünyaya ve bütün mahlukata bakış, hatta yere ve göğe intizam verecek, kuş ve ağaçlara huzur getirecek bir yaşam tarzı…

Her ne kadar bizim bizden sandığımız bazılarımız bile bundan emin olamasa da bu böyle, çoğumuzun haberi olmasa da bu böyle.

Hırsızın polisten korkusu gibi, katilin intikam alacak adaletten kaçması gibi, karanlığın doğacak güneşten ürkmesi gibi, kuru otların rüzgarda uçuşmaktan veya ateşte yanmaktan titremesi gibi; çaresiz ve tedavisiz bir korku hastalığına yakalanmışlar.

Filistin ya da Doğu Türkistan’da, dahası Keşmir’de bugün olan, dün Bağdat ve Gırnata’da, önceki gün Buhara ve Semerkant’ta yaşanan bu idi; hakikatin karşısında çıkaracak bir malzemeleri yoktu çünkü! Çünkü adaletin karşısında dayanacak bir kaleleri, merhametin oklarını durduracak bir zırhları yoktu.

Çareyi saldırmakta buldular. Bırakın insanlığı, hayvanlığın bile kabullenemeyeceği şeyleri bu yüzden yapıyorlar. Bu nefretin arkasında korkunç bir çaresizlik ve aslında eziklik var.

Sözümüzün üstüne sözleri yok, işimizin üstüne işleri yok, medeniyetimizin üstüne bir başka medeniyet inşa edemediler. En azgınları bile hala bizden kalan binaları gezip bize diş biliyor, bizden kalan tarihi dinleyip bize düşman oluyorlar.

Adını bizden öğrendikleri çeşmeden su içip bize küfrediyorlar çünkü onlar bunu yapamadı ve yapamayacaklar. Hiç tanımadıkları ve tanıyamayacakları, yüzünü görme, sesini ya da teşekkürünü duyma ihtimalleri olmayan birilerine iyilik etmeyi onların havsalası almadı, almayacak.

Suriye’nin bütün şehirlerini ve köylerini hatta hiçbir sistemin kayıtlara almadığı çadır kentlerini haritalardan silseler doymayacaklar!

Doğu Türkistan’da, Allah(cc) diyen tek canlı bırakmayacaklar belki ama bitmeyecek, bıkmayacaklar kanımızı içmekten!

Filistin’i baştan sona işgal ettiler, istedikleri ağacı kestiler, istedikleri evi yıktılar, korkularından çoluk çocuğu, kadınları ve kızları kurşunladılar ama çaresi yok bizden korkmaya ve bu yüzden o cinnet haliyle öldürmeye devam edecekler!

Delhi sokaklarında herhangi bir masum Müslümanı linç edip öldürecekler, Kaşgar’da ya da Urumçi’de bir Müslüman Uygur’u ezecekler, Arakan’da bir Müslümanı ateşlere atacaklar…

Rusya hastaneleri, Amerika düğünleri, Suud okulları, İran pazar yerlerini vuracak!

Sisi meydanları tarayacak, Esed işkence merkezleri kuracak…

Hepsi ve tamamı, büyüğü ve küçüğü, süperi ve normali, lideri ve devleti ile Müslüman avlayacaklar!
Dünyayı nefretle doldurdular, doymadılar.

Daha geçen yüzyılda Bosna’yı ve Çeçenistan’ı, yüzlerce yıl önce Kırım’ı ve Endülüs’ü yaktılar ve yıktılar, yetmedi. Tarih onların bize düşmanlığını yazmaktan yoruldu ama onlar bırakmadılar.

Bizi gönülleri ve dilleri ile yenemeyeceğini anlayanlar, düşman oldular. Fikirleri fikrimize, sözleri dilimize yetmeyenler, bizden nefret ettiler.

Çaresi yok; Allah(cc) ölümü yazdı insanlığa, inkar edenler de kaçamayacak! Allah(cc)’e olan düşmanlıklarını O’na inananlara kusmak, onların buldukları savaş yolu.

Ama ne gam; hepimizi yenseler, ölümü yenemeyecekler!

Zalimler de ölecek, ardından gelenler ve gelecekler de ölecek. Dünya hiçbirine yar olmayacak.
Biz ahirette tecelli etmesinden emin olduğumuz adaletin, mümkün olduğunca dünyada da sağlanması için yaşamaya devam ediyoruz. Ve o günü dünya gözüyle görmek, dünyalık en büyük temennimiz…

“Aranızda ölümü biz takdir ettik; sizi benzerlerinizle değiştirmemiz ve bilemeyeceğiniz bir şekilde sizi yeniden var etmemize kimse engel olamaz.” (Vakıa 60-61)

Bu meydan okuma; bütün dik boyunları büker, bulutlara uzatılan burunları kırar, kibirleri yıkar, inkarları yok eder.

24 Ocak 2020

Demokrasi masalları



Dünyamız, -bize çok uzun zaman gibi gelen- bin yıllardır insanoğlunun yaşadığı ve kendi cinslerine de diğer mahlukata da her nevi zararı verip, tahribatı marifet bildiği dönemler geçirdi. Devirler döndü, devran değişti ama değişmeyen bir tek insan kaldı.

İnsan, kendini ilah bilip hükmünü diğer insanlara ve canlılara dayattığı zaman, ondan daha tehlikelisi olmadı. Yaktı, yıktı…

Otorite ve gücünün sarsılma ihtimaliyle çılgına dönen tiranlar ve azgın halklar, genelde zorla ama bazen de manipülasyonlarla insanlara hükmetmeye devam ettiler.

Allah(cc)’in insanlar için hüküm ferma kıldığı yaşam tarzı ve hayat düzeni, bu tipler tarafından kesin ve mutlak olarak reddedildi. Zira onda, ilahlaşan insanlar ve insanlar başta olmak üzere, tüm canlılara zulmeden bir anlayışa izin ve yer yoktu.

Bu minvalde emperyalist düzenler ve milletler oluştu. Günümüze kadar devam eden bu sistemlerin kurbanları hep, güçsüz ve ezilen milletlerin halkları oldu. Toprakları ve zenginlikleri ellerinden alınan, nesilleri ve gelecekleri çalınan birçok millet, sömürgecilere sevdalansa da, sürekli ve düzenli bir verim elde etmek isteyen emperyalistler, psikolojik olarak fertleri, sosyolojik olarak toplumları, kendilerine bağımlı, boyun eğmiş ve hatta sadakat ve minnetle hizmetten zevk alan köleler haline getirmek için, gerçek dışı birtakım manipülasyonları kullandılar.

Emperyalist ve kapitalist efendilerin, dünya halklarına uyguladıkları en yaygın ve makbul manipülasyon yöntemi olarak karşımıza demokrasi çıktı. Kendi yöneticilerini seçtiğini ve istediğinde onları değiştirebildiğini zanneden kitleler, içinde bulundukları halle mutlu oldular, olası rahatsızlıklarını da demokrasi içinde nasıl olsa çözeceklerine inanarak yaşayıp gittiler.

Bu minvalde; demokratik ülke örneklerinden, Avustralya, Yeni Zelanda ya da Kanada gibi bazılarının, aslında birer İngiliz sömürgesi olduğu ve ülkelerinde bulunan sömürge valisi onaylamadan herhangi bir kanun çıkaramadıkları gibi, hükümetlerini de vali onaylamadan göreve başlatamıyor oluşları bile, bu büyük ve makbul manipülasyon içinde eridi gitti.

Batılıların monarşik demokrasileri ile doğunun demokratik diktaları gayet güzel anlaşabildiler. Demokrasinin polisi Abd ile kraliyetin en ağır şekilde uygulandığı Suud rejiminin gayet mutlu ve mesut bir ortaklığının oluşu da demokratik masalların büyüsünü bozamadı.

Gerekli gördüğü toprakları işgal eden, gerekli gördüğü silahları sivil halk üzerinde denemekten utanmayan ama belirli aralıklara güya seçim yaparak başkanlarını seçen Rusya gibi devletler bile demokratik kabul edildi.

İşgalle kurulduğu günden beri, yerli halkı sürgün eden, öldüren ve topraklarını, ağaçlarını yakıp yıkan İsrail rejimi de oldukça demokratik tabii ki!

Halkının yarısını mülteci olmaya zorlayan, yüz binlercesini katleden, işkence ve kötü muamele kelimelerinin basit kaldığı bir düzen kuran ve emperyalistlerin himayesinde devam ettiren Suriye’nin Baas rejimi de sonuçta seçimle gelmiş bir başkan tarafından yönetilen demokrasi.

İslam dünyasının her yerinde fitne ateşleri yakan, savaşlar çıkartan ve nihayetinde ana hedefi Pers emperyalizmi olan, İslam ile süslenmiş İran rejimi de demokratik baya. Seçimler yapılıyor, insanlar özgürce oy veriyorlar ya, daha ne istiyorsunuz?

İşin aslı, demokrasi ya da şeriat, monarşi ya da mutlakiyet; insanların asıl derdi yönetim şekli değil, refah ve adalet dengesinin kurulmuş olmasından ibaret, adına ne dendiğine kimse bakmıyor, üzerinde kafa da yormuyor.

Bütün halkın memnun ve mesrur olacağı bir yönetim şekli yoktur. Ancak bütün halkın elindekilerle yetindiği, hakkını elde ettiğine inandığı ve hukuk sistemine güvendiği sistemler vardır.

Kendinden olana farklı, diğerlerine farklı bir adalet sistemi olamaz, olsa da adı adalet olmaz. İşte sadece bu yüzden bile demokrasi uzun bir masalın adıdır.

Allah(cc) ile kulları arasında engel olan tüm şahıs ve yapıları ortadan kaldırmak gibi ulvi bir maksat, emperyalist hedeflerle yan yana gelemez.

Yeryüzünde adaleti tesis etmek için gereken her şeyi yapmak, gerektiğinde dünyanın bir diğer ucuna gitmek ya da ordular göndermekle; sömürgecilik ve işgal için aynı yollardan geçmek asla aynı olmaz, olamaz.

Birinde özgürlük ve haklar teminat altına alınırken, diğerinde yok sayılır. Birinde halkın diline, dinine, ırkına/nesline, aklına/fikrine ve malına kesinlikle dokunulmazken, diğerinde bunlar ayaklar altına alınır.

Batının gücü demokrasi masalından değil zenginliğinden geliyor, doğunun ezikliği de fakirlikten. Krallarının önünde saygıyla eğilen zengin Japonlar gayet medeni iken, kabile reisine sadakatle bağlı olan fakir Afrikalılar geri kalmıştır!

Yazı burada bitmek durumunda, gazetede fazla yer kaplamamalı ama demokrasi masalı devam ediyor, bütün hayatımızı kaplayarak hem de…

04 Aralık 2019

İyiliğin Anahtarı: Merhamet



Hayatın temel onuru, iyiliktir. Her türden, her ırktan, her görüşten ve dinden insanın ortak iddiası iyiliktir çünkü. İyilik büyük bir iddiadır ve her iddia gibi ispata muhtaçtır.

Sorabilseydik kendisine, Firavun da iyi olduğunu iddia edecekti yahut Nemrud. Ebu Cehil de kendince iyi idi ve yaptığı her şeyin mantıklı bir açıklaması vardı.

Firavun insanlara tanrılık ediyordu, yedirip içiriyor dahası onun istediği yaşıyor, istemediği ölüyordu. Nemrud da hakeza öyleydi. Ebu Cehil derseniz, hacılara su veriyordu adam, Kabe’ye en pahalı kilimleri o örterdi hatta.

Ama zalimdiler, sayısı belirsiz insan, onların zulmünden paylarını aldılar. Acılar çektirdiler insanlara ve hakim oldukları topraklarda zarar vermedikleri canlı türü, neredeyse kalmadı; hayvanlara da acımadılar, bitkilere de…

Güç ve imkan onlardaydı ama eksik olan, onların iyi olmasına ve tarih boyunca iyilerden olarak anılmalarına engel olan bir şey vardı. Her şeyin kendisi ile başladığı bir şey, iyiliğin kendisiyle başladığı ve yokluğuyla bittiği bir şey: Merhamet.

Hayatın tohumu muhabbettir belki ama herkesi o halkanın içine dahil etme ihtimalimiz yoktur, çünkü muhabbet kalpten gelen bir histir ve kontrolü elimizde değildir. Oysa merhamet; öğrenilen ve öğretilebilen, kontrollü ya da kontrolsüz icra edilebilen, hem bizden olanlara hem de olmayanlara gösterilmesi gereken, kainatın düzenini varlığı ile devam ettiren bir duygudur, davranış biçimidir, erdemdir, ahlaktır.

İnsan, hayvan veya bitki hatta cansız varlıklara bile merhamet duyulur. Sebepsiz yere bir taş yerinden sökülmez, toprağa zarar verecek bir madde dökülmez. İnsani bir gereklilik olmadıkça, yaprak koparılmaz, hayvana da kıyılmaz.

Yeryüzü ve içindeki her şey, insan için yaratılmıştır ve insana hizmete münhasır kılınmıştır. Fıtratın kanunu budur. Fıtratın Rabbi Allah(cc), insana bu derece bir üstünlük vermiş olsa da, bunu sınırsız ve kontrolsüz bırakmamıştır. İnsanı, bencillik ya da kibre düşmekten kurtaracak, çevresine ve bütün varlığa karşı fıtrata uygun yani normal davranmasını sağlayacak ve Rabb’inin sınırlarına uymasını sağlayacak duygu da merhamettir.

Merhamet, iyiliğin anahtarıdır yani iyilik için merhamet yetmez ama iyiliğin kapısından girmek için merhamet gerekir. Öfkeyi, kıskançlığı, kini ve nefreti, düşmanlığı engelleyebilecek duygu merhamettir.


Hata edenleri affetmenin, şahit olunan kusurları örtmenin, zorda olana yardım etmenin, mağdur olanı korumanın, ayağı kayanı tutmanın, darda kalana el uzatmanın, yıkılanı desteklemenin kaynağı merhamettir.

En güzel isimler kendisinin olan Allah(cc)’in, besmeleye Rahman ve Rahim isimlerini eklemesi, merhametin ilahi bir fermanı gibidir. Her gün ve her an sürekli tekrar tekrar hatırladığımız, her işimize başlarken yeniden ve mutlaka hatırlamamız istenen şey merhamettir.

Mutlak güç ve otorite sahibi, dilediğini yapan ve asla engel olunamayan, dilediğini kahreden ve helak eden, intikam alıcıların en güçlüsü, varlığın kaderini elinde bulunduran Allah(cc), bizim O’nun en çok merhametini hatırlamamızı istemiş, bunu varlığa sultan yaptığı Süleyman(a)’dan (Neml 30), varlığa rahmet yani merhamet sebebi (Enbiya 107) kıldığı Muhammed(sas)’e kadar bütün elçilerine öğretmiştir.

İyi olmanın ve iyiliğe başlamanın anahtarı, besmele ile başlayabilmektir; besmele ile başlanamayan iş kötüdür ve merhametsizliktir. Başlarken Rahman ve Rahim olan Allah(cc)’in anılamadığı işten hayır beklenmez.

Tam da bu sebeple, münasebet kurduğumuz ya da kuracağımız insanları, bu değerli merhamet süzgecinden geçirmekte her zaman fayda vardı, bugün artık çok daha fazla bir fayda var. Merhametsiz insanlarla aramıza bir kalkan koymanın gerekliliği, göz ardı edilmemesi gereken bir zorunluluktur.

Basit merhamet testleriyle muhataplarımızın durumunu anlayabiliriz. Mesela; gereksiz ve sebepsiz yere bir böceği öldüren birinin, güç ve imkan bulduğunda ve keyfi istediğinde daha büyük cürümler işlemesi muhtemeldir. Yeşil bir dalı keyfi yere kıranın, bir ormanı da keyfi yere yakması muhtemeldir. Tırnağınızı sebepsiz yere kıranın, gün olduğunda ve canı istediğinde boynunuzu da kırması muhtemeldir. Ayağınıza basmaktan zevk alanın, bir gün başınıza basması da muhtemeldir.

Alemlere rahmet Muhammed(sas)’in ümmetinin merhameti kaybetmesi, aslında peşinden gitme iddiasında olduğu peygamberinin izini kaybetmesi demektir. O’nun izini kaybedenin sonu ise; dünyada zillet ve meskenet, ahirette ise acı ve elem verici bir azaptır.

"Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada bulunanlar da size rahmet etsinler. Akrabalık Rahman'dan bir bağdır. Kim bunu korursa Allah onunla bağ kurar; kim de koparırsa, Allah da ondan bağını koparır." (Ebu Davud, Tirmizi)

13 Kasım 2019

Bizim ve onların normali


Dünya hayatı, sebepler üzerine inşa edilmiştir. Yağmurlara bulutlar sebep olur ama biz rahmet için Allah(cc)’a hamd ederiz. Toprakta yetişen muhteşem lezzetlerle beslenir ama yine Allah(cc)’a hamd ederiz. Hayvanların topraktan beslenerek semirdiği etlerinden, kanlarından süzülen sütlerinden ve onlardan üretilen nice çeşit nimetten faydalanır ama koyunlara ya da ineklere değil sadece Allah(cc)’a hamd ederiz.

İnsanlığın Allah(cc)’ın kulları olduğuna inanır ve tamamının bu anlamda eşit olduğuna ve üstünlük olarak, dünyalık nimetlerin değil ahiretlik mertebelerin geçerli olduğunu düşünürüz.

Kimsenin neslinin aslına, sahip olduğu imkan ya da zenginliklere bakmayız, rengine ya da yüzünün şekline göre davranmayız. Normal insanlar olmak ve öyle kalmak için gayret ederiz.

Dünya düzeninin de normal olmasını; adalet ve zulmün karışmamasını, güçlünün haklı olan zayıf karşısında boynunun bükük, zayıfın haklı olduğunda dünyanın en dik duruşlu insanı olabilmesini isteriz.

Her insanın, bir şekilde yoldan çıkabileceğini, insanlar gibi toplumların da hata ve sapkınlıkları benimseyebileceğini biliriz.

Bu yüzden, bir hesap sorma sisteminin varlığına ve bu sistemin mutlak adalet sahibi Allah(cc)’in sınırları içinde olması gerektiğine inanır, bunun dışında aranacak çözümlerin zulme kapı açacağını söyleriz.

Onlar, kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar. İşlerin sonu Allah’ındır. (Hacc 41)

İyiliği emretmenin ve kötülüğü yasaklamanın temel vazifemiz olduğunu öğrenir ve öğretiriz. İyilikleri yaymanın ve çoğaltmanın yeryüzünde iyiliğin hakimiyetine; kötülükleri yaymanın ve çoğaltmanın da kötülüğün hakimiyetine kapı veya yol açacağını düşünürüz.

Dünyada selametin, ancak iyilerin kötülere galebe çalması ile mümkün olduğunu ve kötülerin iyiler tarafından hesaba çekilmesi gerektiğini, cezalandırılması gerektiğini biliriz.

Bütün bunların normal insanlar için geçerli olduğunu ve halen dünyada egemen olan batılı emperyalistlerin bu normalin dışında kaldıklarına inandıklarını ve bunu normal gördüklerini görüyoruz.

Dünyanın egemen güçleri olarak; batılıların normal insanlar, ülkelerinin normal ülkeler, askerlerini normal askerler zannetmek bizim için büyük bir yanılgı olacaktır, çünkü onlar öyle düşünmüyor.

Batılı bir emperyalist kafaya göre; onlar için normal kanun ve kurallar geçerli olmaz, hesap sorulamaz ve hatta kınanamazlar, işgal ve sömürgecilik en tabi haklarıdır. Dünyanın herhangi bir yerini işgal edebilir, katliam ya da soykırım uygulayabilirler. İstedikleri ülkenin yeraltı ve yer üstünde bulunan tüm zenginliklerine el koyabilirler.

Sadece diğer insanlar için değil, bu sisteme karşı çıkan kendi insanları için de gayet acımasız davranabilir, gerektiğinde bir şekilde sistem muhaliflerini yok edebilirler.

Mesele; bizim, normal kural ve kanunlara onların da tabi olduğuna ve dünyaya böylece nizam verileceğine ve batının bir medeniyet olduğuna inanacak kadar “salak” olup olmadığımızla ilgilidir.

Bu sebeple, sosyoloji veya uluslararası ilişkiler gibi bilimlerle meşgul olmadan önce veya onların yerine, vahşi yaşam belgeseli izlememiz gerekiyor. Orman kanunlarını ve vahşi hayatın düzenini kavradığımızda, batılı emperyalistlerin dünyasında karşılaşacağımız olaylar, biraz daha kolay anlaşılır olacaktır.

Gerçi hayvanlar arasında bulunan normal denge ve düzen bile, bugün dünyamızda yok, çünkü dünyayı “belhum adal/onlardan aşağı” olanlar yönetiyor.

Batılı bir milyonerin kanı ile doğulu bir garip köylünün kanı eşitleninceye kadar bu böyle…

İnsanlık, doğunun herhangi bir köşesinde bombalarla yıkılan evlerinin enkazından, kanlar içinde çıkartılan ve yaşama hakkı için, paramparça olan çocukların hakkı için, başlarına geçirilen tüm değerlerin hakkı için, ses çıkarmadığı garip insanların hayatlarının hesabını verinceye kadar bu böyle…

Bu denge belki de kıyamete kadar sağlanamayacak ama biz, insanlık onurunu ayakta tutan fikrin ve duruşun bu olduğuna inanmaya ve bunu temin için nefes alıp vermeye nesiller boyu devam edeceğiz. Çünkü bu dünyaya, her gelen gidecek, her yaşayan ölecek, marifet; iyi olmanın ve iyiliğin tarafından olmanın huzuruyla yaşayıp, ömrünü bu hal üzereyken bitirmektedir.

25 Eylül 2019

Doğu ile batı eşitliği



Güneş doğudan doğar ve öncesinde ufukta bir kızıllık belirir, batıdan batar ve sonrasında ufukta bir kızıllık görülür. Üzerinde tefekkür etmek isteyenler için, Allah’ın kainata koyduğu düzenin her biri ayrı ayrı ayetlerdir. Tıpkı Kur’an ayetleri gibi, herkesin gönlüne ve aklına hitap eden ayetler.

Bir kere bu düzenin insanoğlu var olduğundan beri, aksamadan ve değişmeden devam ediyor olması, akıl sahipleri için büyük bir ayettir ve ancak iman ve acziyetini fark etmeye vesile olur.

Baksanıza dünya, kendi etrafında dönüyor, diğer gezegenlerle birlikte güneş etrafında dönüyor, güneşle birlikte galaksi içinde dönüyor, galaksimizle birlikte samanyolu içinde yol alıyor ve biz her akşam aynı yıldızları, aynı noktada bize göz kırparken buluyoruz, yerleri insanoğlu gökyüzünü takip etmeye başladığından beri milim değişmiyor.

Ve hiç bir güç, Allah’ın koyduğu düzene müdahale edemiyor, değiştiremiyor, durduramıyor!

Güneş, hayatımızı yönlendirdiğimiz zamanın ayetidir ve zaman dediğimiz hayatımızın en değerli varlığı onu hiç ilgilendirmiyor. Yaratılış maksadına uygun olarak duruyor öylece…

Doğuş ve batış bize göredir, güneşin bunlardan haberi bile yok!

Ufuklardaki kızıllık bizim gözlerimize göredir; ne güneşin, ne ufukların, ne de kızıllığın bundan haberi bile yok!

Zamanı saydığımız günler, saatler ve dakikalar, dahası haftalar ve aylar, yıllar ve yüzyıllar bize göre geçiyor; güneşin ve gökyüzünün bunlardan haberi bile yok!

Biz, bize göre yaşıyoruz; dünyanın bundan haberi bile yok!

Öldüğümüzde de bize göre ölmüş olacağız; yaşayanların bundan haberi bile yok!

Başkasının ölümü yaşanabilir bir duygu değildir çünkü, çünkü başkasının acısı hissedilemez, başkasının sevinci hissedilemez. Güneşin bizim yanan tenimizi hissetmediği gibi, karanlığın bizim göremeyen gözlerimizden haberinin olmayışı gibi…

Batının müreffeh ve özgür, zengin ve şımarık bireylerinin; doğunun garip ve şaşkın, fakir ve ezik halklarının acılarını ya da sevinçlerinin hissetmeleri de mümkün olmaz, olmadı da.

Doğu ile batının eşit olduğu zaman, sadece güneşin doğduğu ve battığı zamanlarda görülen kızıllıkların benzerliği kadardır.

İnsan olmak bakımından eşit gibiyizdir, lakin batılılar daha bir eşittir sanki. Canlarımız olması bakımından da eşit yaratılmışızdır, fakat bir batılının canının kaç doğulunun canına eşit olduğunu hesaplayamaz makinalar ve bombalar.

Seslerimizin çıkması bakımından da eşitizdir, ama bir batılının sesi kadar uzağa ulaşamaz bizim seslerimiz, hiçbir zaman!

Onlar; dünyayı ve yaşayanlarını sömürür ve iliklerini kurutur sonra da karşımıza geçip yaşanabilir bir dünya için neler yapmamız ve yapmamamız gerektiğini bize dikte ederler.

Onlar; canlarının ve çocuklarının derdinde olan doğuluların acısını hissedemezler ama bizim de onlar kadar gamsız olup, buzulları ve balinaları dert edinmemizi isterler.

Onlar; dünyayı kendileri için yaşanır, başkaları için cehenneme çevirip, yaktıkları ateşte pişirdikleri yemeklerinin lezzetli olması için insanları atarlar ocaklarına, sonra da çıkan dumandan genizleri yanınca bize kızarlar, neden dumansız ve sessiz yanıp kül olmuyoruz diye…

Her şeye rağmen, güneş doğup batmaya devam ediyor ve günler yani zaman hem onlar hem bizim için geçiyor. Devirler değişiyor. Tarihin ibresinin bizden yana dönme zamanı yaklaşıyor, sabahın yaklaştığı gibi.

Doğu ile batı yeniden eşitlenecek ve güneş doğudan doğmaya devam edecek. Biz doğuşun kızıllığının sevincini yaşayacağız, onlar batışın kızıllığının hüznünü. Engellemez bir kudret devranı değiştiriyor!

Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehitler edinmesi için, bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez. (Ali İmran 140)

11 Eylül 2019

Bak!



Yazıdır yazılır, sen okuyanın ne anladığına bak.
Güneştir doğar, sen batarken ufuktaki kızıllığa bak.
Mevsimdir gelir, sen ne getirdiğine bak.
Eylüldür sevilir, sen ne götürdüğüne bak.
Teröristtir saldırır, sen kimin hesabına yazıldığına bak.
Binadır yıkılır, sen enkazında kimin kaldığına bak.
Emperyalisttir işgal eder, sen kimin direndiğine bak.
Kahramandır direnir, sen kimin ihanet ettiğine bak.

Bu formatla bütün bir hayatın hikayesini alt alta dizebilirim. Sözün gücünün kıyamete kadar devam edeceğinden eminim. Ancak insanların sözü dinleyeceğinin bir garantisi yok, hiçte olmadı zaten.
Gördüğüne inanmak, duyduğuna inanmaktan baskındır hep. Kulak yalan duyar da göz yalan görmez sandığımızdandır bunca aldanışımız oysa.

Baksanıza gözlerimizin önünde oynanan onca oyundan payımıza seyircilikten başka bir rol düşmüyor. Buna sevinsek mi üzülsek mi orası da ayrı bir konu. Oyun dışı kalmak olsaydı mesele sadece, sevinirdik ama biz tarih dışı kalıyoruz gibi.

Kimlerin kimin hesabına iş gördüğünü, hangi işin kimin planı olduğunu, komplo teorilerini ve gerçekleri, duyduklarımızı ve gördüklerimizi bilemez olduk.

Kim ne kadar gördüyse, gerçeği o kadar sanıyor. Belki de gerçek, gerçekten o kadardır da biz emin olamıyoruzdur. Eksik sandıklarımız tamdır. Olması gereken budur.

Kendimize ve tercihlerimize çok değer biçtik sanki, sanki dünyayı çeviren el bizimdir…

Kim ne için, ne yaparsa yapsın; biz gördüklerimizle mutlu olmayı seçtik. Yalan ya da illüzyon olma ihtimaline rağmen gözlerimize inanıyoruz.

Bir de, inandıkları için canlarını verenlere inanıyoruz, onlar kadar kesin inanmaktan daha büyük bir iman yoktur zira.

İnanmak huzur ve mutluluk sebebidir. Gördüğüne inanmak, duyduğuna inanabilmek rahatlıktır.
Kesin olarak biliyor ve inanıyoruz ki; Allah(cc), Amerika’dan büyüktür. Her işi yöneten ve yaratan, izinsiz hiçbir şeyin olamayacağı yegane güç Allah(cc)’dir. “Allahu Ekber” derken gerçekten O’nun büyüklüğünü tasdik ve ilan ediyoruz.

İnsanlar sayısınca söz var evet, bir gün söylenecek bir şey kalmayacak diye beklerken, aslında sözün hiç bitmeyeceğini idrak ediyoruz. Kıyamete kadar konuşacak insanoğlu, dinleyen olsa da olmasa da susmayacak.

Neyse ki melekler var ve her şeyi dinleyip, kayıt altına alıyorlar. Kıyamet günü merak ettiklerimizin kesin ve doğru cevaplarını alacağımızdan şüphe yok. Sırf bu sebeple bile kıyamet sevilecek bir hadise. Düşünsenize gizli-saklı kalmayacak, merak bitecek, yalan yok olacak! Fazla kafaya takmaya gerek yok.

Büyük hesabın hesabını yaparak dünyalık hesap yapanlara ne mutlu…



28 Ağustos 2019

Mü’min, emin ve emanet insandır



İnsan, yalnız başına da hayatta kalabilir ancak bir hayat sürdüğünü söylemek için başka insanlara muhtaçtır. Toplumlar kurmak ve birbirine destek, köstek ve sair muameleler vesilesi ile diğer insanlarla münasebet kurmak ve bunu hayatının sonuna kadar devam ettirmek; bir hayat sürmektir, sadece hayatta kalmak değil.

İslam’ın inşa etmemizi istediği ve geçmişimizde örneklerini yaşadığımız toplumun da temel esası, kendi aramızda iyilikler ve kötülükler konusunda yardımlaşmaktır. İyiliklerin yayılması ve çoğalması, kötülüklerin engellenmesi ve yok edilmesi, belki de İslam sosyal hayatının en kısa özetidir.

Mü'min erkeklerle mü'min kadınlar da birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar, namazı kılar, zekatı verir, Allah'a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Muhakkak Allah yücedir, hakimdir. (Tevbe, 71)

Müslüman erkek ve karınların, tıpkı imtihana muhatap yani mükellef olma hususunda aralarında herhangi bir fark bulunmaması gibi; iyiliği emir, kötülüğü yasaklama, namazı kılma, zekatı verme ve tümüyle Allah’a ve Rasulü’ne itaat konusunda herhangi bir farkları ya da ayrıcalıkları yoktur.
Yine bu konuda her birimiz diğerlerinin desteğine ihtiyaç duyarız ki, bu da insan olmanın sonucu ve hatta nimetidir.

İnanmanın temeli ise emin olmaktır. Hem kelime hem mana olarak mü’min ya da mü’mine, emin olunan ve emin olan kişidir.

Kadınlar hakkında farklı olarak, onların bedeni zayıflıkları ve hissi hassasiyetleri sebebiyle, erkekler tarafından bu emniyete muhalif olarak incitilmelerini, zulme uğramalarını ve onurlarının çiğnenmesini engelleyici bir çok tedbir alınmıştır.

“Ve kadınlar konusunda size hayrı tavsiye ederim. Onların canları üzerinde hiç bir hakkınız yoktur. Onları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve Allah’ın kelimesiyle helal kıldınız.” Veda Hutbesi’nde kadınlarla ilgili emanet kelimesinin geçtiği kısım kaynaklarımıza göre burasıdır ve her akıl sahibinin fark edeceği gibi burada bahsedilen eş olarak evlenilen kadındır.

Emanet kelimesini dilene dolayan bazı bahtsızların sandığı gibi burada kadını aşağılayan değil aksine, koruyucusu ve hesap sorucusu bizzat Allah olan ve bu sebeple ağır hassasiyet gerektiren bir emanetten bahsediliyor. Zira emanetin değeri sahibinin değeri kadardır.

Emanet ibaresinden hemen önce gelen “nefisleri/canları üzerinde bir hakkınız yoktur” kısmı özellikle cahiliye devrinde ve halen devam eden canı sıkıldığında kadınları öldürebilme cüretini engelleyen bir ifadedir. Cahiliye dün ne idiyse bugün de odur, şeytan ve hileleri geçen onca zamana rağmen ileri gidememiştir.

Neticede; kadınlar erkeklere karşı zayıflıkları sebebiyle, Allah’ın emaneti olarak korunmaya alınmış ve olası zulüm ve aşırılıklar kesin olarak yasaklanmıştır. Allah’ın emaneti olmak ilahi bir iltifattır ve kalbinde iman bulunanı memnun eder, erkeklerinse hassas davranmaları için dikkatlerini çeker.
Her vesileyle, bilmedikleri ve bilmemekle kalmayıp düşmanlık etmekten geri duramadıkları İslam; Allah’ın kadın ve erkek tüm kulları için mutlak adaletin, dünya ve ahiret saadetinin tek ve kesin yolu, sorunların yegane çözüm kaynağıdır.

Mükellef kılmakta bir fark koymayan İslam, suç ve cezalar konusunda da fark görmez. Zulüm ya da cinayetlerin, dini, dili ve ırkı olmadığı gibi, cinsiyeti de yoktur. Haramların da cinsiyeti yoktur; kadın yaptığında haram ve ayıp olan, erkek yaptığında da haram ve ayıptır.

Ne onların düşmanlığı, ne bizim cehaletimiz ve ne de alimlerimizin acziyeti; mübarek ve muhteşem fıtrat dini İslam’ın, dünya ve ahiret saadeti için vaz ettiği nizama gölge düşüremez. İslam nimeti için Allah’a hamd ederiz.

19 Ağustos 2019

Unuttuğumuz işgal ve dahası



Bundan çok değil 100 yıl kadar önce bu topraklar büyük bir işgal yaşadı. İşgalin nasıl bir şey olduğunu yaşayan nesil aramızdan çekileli çok oldu. Bizim gibi birinci ağızlardan dinleyenler de yavaş yavaş azalıyor.

Dedemin İngiliz esareti sonrası Yemen’den Antep’e yürüyerek dönüş hikayesini dinlemek çocukluğumun en efsane akşamlarını süslerdi. Sonra ninemin küçük bir kız iken Fransız ablukası altındaki Antep’e giriş-çıkış hatıralarını, köylünün erzaklarını düşmandan korumak için mağaralara saklamasını dinledim hep.

Ninem şöyle anlatırmış anneme:
“Açtık, yokluk vardı, kıtlık vardı. Antep’e alışverişe giderken Fransız kontrol noktasında aranıp geçerdik. Bir seferinde nöbetçi komutan bize jest yapıp, ekmek arasında haşlanmış et dağıtmıştı. Ne yapacağımızı bilmeden elimizde beyaz un ekmeği ve arasında mis kokulu sıcak et haşlama ile ilerledik. Onların bizi görmediği bir noktaya gelince annem; ‘etleri yol kenarına dökün ama ekmekleri yiyebilirsiniz’ demiş. Zira etlerin helal olmadığını düşünüyorduk. Ekmekleri de yemezdik ama çok açtık ve arpa ekmeğinden sonra beyaz un ekmeği çok güzel gelmişti hepimize…”

Adım adım işgal edilmişti şehir ve her köşede, her evin mağarasında örgütlenen bir direniş vardı.

Meşhur Şehit Kamil hadisesi sırasında Fransız askerlerine müdahale eden ve ele geçirdiği tüfek kendisine ganimet olarak hediye edilen Yılankırkan Mustafa’nın oğlu Abdulkadir’in şehit oluncaya kadar kullandığı silahı, henüz direniş başlamadan ele geçirdiği halde, götürüp direniş organizesini de yapan heyete teslim etmesi bunun işaretlerinden biridir.

Sadece Kamil değildir Antep savunmasının çocuk kahramanları; bir çok fedakar ve cefakar çocuk, o günlerde büyük vazifeler icra etmiş ve çoğu da bu yolda canlarını feda etmişlerdi.

İşgalin olduğu bir yerde, sadece erlerin değil eli silah tutan herkesin yapabileceği bir şeyler mutlaka olur. Eli silah tutmayanlar da, elleri neye yeter, güçleri neyi kaldırırsa o kadar direnişe destek verirler.
Cephe gerisinde sağlık hizmetlerinden tutun, silah ve cephane temini ve ulaştırılması gibi, savaşın can damarlarına kan veren büyük ve önemli görevleri, isimleri tarihe geçmeyen ‘küçük’ kahramanlar yerine getirir.

Antep savunması sırasında, cepheye erzak ve cephane taşırken bir değirmende silahsız olarak mahsur kalan ve Fransız birlikleri tarafından kurşuna dizilen 14 çocuğun adları bir kenarda kayıtlı durur. Şüphesiz onlar büyük kahramanların ardındaki küçük dev adamlardır. Onların cephane taşıdığı Şahinbey ve çetesi de zaten son ferdine kadar can verinceye kadar düşmana yol vermemiş yiğitlerdi.

Çocuklar ve yeni yetme gençler için işgal altında yaşamak, başlı başına bir travmadır. Bizim gibi uzun zamandır savaş ve yokluk görmemiş toplumlar için bunu anlamak pek kolay olmaz. Fakat geçmişimizde yaşananları biraz hatırlayınca bugün gerek Filistin gerekse Suriye gibi, acımasız ve dengesiz bir savaşın ve işgalin sürdüğü topraklarda, karşımıza çıkan akıl almaz eylemleri anlamak değil belki ama anlamlandırmak mümkün olabilir.

Bütün değerlerini kaybetmiş, ailesini ve en sevdiklerini kurban vermiş, mukaddes bildiği pek çok şeyi çiğnenirken görmüş bir çocuğun nasıl tepki verebileceğini varsın ruh bilimciler düşünsün. Fakat dünya bu çocuklara ettiklerini çekeceğinden emin olmalıdır. Bunlar sıradan ve uysal vatandaşlar olamayacaklar. En özel eğitimlerden ve terapilerden de geçirilseler, bir yanları hep eksik ve yıkık kalacak.

Bir gün, bir Filistinli çocuğu, elince basit bir bıçakla, tam tesisatlı ve eli tetikte asker grubuna saldırırken gördüğünüzde bunları hatırlayın. Bunlar normal çocuklar değiller ve olamayacaklar. Tıpkı dün bu topraklarda Fransız askerlerinin üstüne taşlarla saldıran bizim dedelerimiz gibi, bunlar da sonunu düşünmüyorlar. Bir hesap ya da planla yapılacak işler değil bunlar, tıpkı Kamil’in annesini müdafaa için süngülerin üstüne atılışı gibi…

Kimsenin bu çocuklar üzerinde bir hesabı olduğunu sanmıyorum, zaten o kadar düşük bir direniş profili direnmeyi de başaramaz. Bir halkın kurtuluş mücadelesi, çocukların omuzlarına, kadınların sırtlarına yüklenemez; yükleniyorsa düşer, yıkılır, kaybedilir.

Uzaktan davulun sesi değildir sadece hoş gelen; bir bombanın, bir savaş uçağının sesi, bir babayı kaybetmenin, annesizliğin acısı, kardeşini kurtarmak için toprağı tırnaklarıyla kazmak zorunda kalmanın çaresizliği ve en sevdiklerinin etlerini taşların arasından toplamanın şoku!

“Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var,
Akıl için son karar; saçlarını yolmak var.” (Necip Fazıl)

29 Mayıs 2019

Zamanın Endülüs'ü


Çok farklı bir devre denk geldik biz.
Fotoğraflar ve videolarla dünya ayağımıza getirildi.
Çok çocuğun, çok kadının, çok ihtiyarın cesedini gördük.
Emzikli idi bazı çocuklar,
bazılarının altında bez vardı daha,
kimisinin saçları dökülüyordu bir kucaktan yere,
kimisinin eli kolu tutmuyordu...
Çok kadın gördük;
paramparça idi yüzleri, yıkık ve döküktü omuzları.
Kucaklarında hasretle sarıldıkları yavrucakları değil taş ve molozlar oldu.
Çok kadının çığlığını duyduk aslında;
namusları çiğnenen çok kadının feryadını duyduk,
çocuklarının cansız bedenine sarılan çok kadının hıçkırıklarıyla depremler oldu...
Ah belini yaşlılık değil kahır büktü ihtiyarların;
ak sakalları kanla kızıla boyandı kaç kere,
bastonlarına değil acılarına yaslandı bazısı,
bazısı sırt üstü düştü toprağa
ve göğe, yıldızlara takılı kaldı bakışları...
Küçücük oğlanların cansız bedenleri toza toprağa karıştı;
yiğit adamlar olacaklardı, küçük cesetler oldular.
Adamlık onlarla birlikte gömüldü yerin altına...
Yağmurdan çok bomba yağdı başlarına,
topraklarına tohumlardan çok can verdiler.
Çok gişe yaptı sahneleri,
çok alkış aldı zulüm;
utanmayı da unuttu insanlık,
arsız ve hayasız bir devre denk geldik...
Hiç günahsız bir kızın enkazdan çıkarılırken uçuşan saçlarına baktınız mı?
Bir sarmaşık dalı kadar incecik kollarının yapraklar gibi salınışını gördünüz mü?
Cansız bir narin bedenin artık acı çekmeyecek kadar acı çektiğine şahit oldunuz mu hiç?
Bütün anlaşmaları, anlatmaları, aydınlanmaları ve aydınları ile kahrolsun bu dünya!
Masum bebeler can veriyor,
masum kadınlar namusundan oluyor,
her türlü hürmete layık ihtiyarların onurları çiğneniyor
ve insanlık çağ atladı sanıyor kendini.
Atlayıp düştüğümüz yer bir kenef çukuru,
işin kötüsü pisliğe burnumuz alıştı
ve normal bir hayat devam ediyor sanıyoruz.
Çocuklar öldürülüyor ve buna alıştırdılar bizi!
Hala şiiri yazılmadı bu çağın Endülüs’ünün,
hala bir şair bekliyor edebiyat dünyası,
ve sultanlar kasideleri dinleyip ağlamayacak!
Ağlayacak bir sultan bile bırakmadılar bize...
Masumiyeti katlettiler geriye çirkef kaldı,
merhameti yok ettiler geriye nefret kaldı,
medeniyeti yok ettiler geriye bir çukur kaldı.
Çukurun etrafında milyonlarca kamera,
milyarlarca göz,
mercek mercek çektiler bu vahşeti,
geriye zehir gibi bir seyir kaldı.

22 Nisan 2019

Günahı boynumuzda değil


Dünyanın düzeninde parmağı olanlar bir yana, bizzat düzenin dümeninde oturanların sürekli ellerinde tutmak istedikleri bir mağduriyet algısı var. Her türlü melanet ve zulmü onlar işlediği halde, gündemi döndürüp dolaştırıp onların ekmeğine kan doğrar hale getiriyorlar. Ya da bir şekilde, boğazlarını ıslatmak için, kimin olduğuna bakmaksızın kan içmekten çekinmiyorlar.

Bazen yaptıklarına gölge etmek, bazen de yapacaklarına malzeme üretmek için; kim olduğuna bakmaksızın ve gerektiğinde kendi halklarının da olmak üzere, büyük bir rahatlıkla kan döküyorlar.

Bu adeti başlatanlar, dünyanın halihazırdaki düzeninde en etkin konumda bulunan Siyonistlerdir ki; ellerindeki en etkin malzeme, bir zamanlar Hitler’in onlara soykırım uyguladığı iddiasıdır. Bu soykırım iddiası onlara, gerek Filistin’de gerekse dünyanın geri kalanında, her konuda haklı olma özelliği kazandırmıştır. Ne yapsalar mazurdurlar, ne işleseler masumdurlar. İşgal ve katliam gibi suçlar onların sıradan işleri haline gelebilir ama aleyhlerinde sıradan bir karar bile alınamaz, alınsa da uygulanamaz.

Batılı devletlerin bile kabullenemediği ya da en azından alenen sahip çıkamadığı, Yeni Zelanda’da yaşanan cami katliamından sonra dünya kamuoyunda bu saldırıya karşı oluşan nefret ve Müslümanlara dair olumlu havanın birilerini çok fena rahatsız ettiği bir gerçek. Hatta o elim hadiseden sonra, bir çok insanın İslam hakkında araştırmalar yaptığı ve bazılarının hidayete mazhar olduğu da bir vakıa.

Bugünlerde ise dünya, yine Asya’da bir ada ülkesi olan, çok az sayıda Müslümanın da yaşadığı Sri Lanka’da gerçekleştirilen bir saldırı dalgası ile sarsıldı. Hem de Hristiyanların dini bir bayram gününde yapılan bu saldırıların hedefinde otellerin yanı sıra kiliselerin de olması, katliamın asıl maksadının batının Hristiyan halklarının gönüllerini sarsmak ve bir şeylere hazırlamak olduğunu gösteriyor.

Yakın bir gelecekte batılı müstekbirlerin bu saldırılarla neye mazeret ürettiklerini yaşayarak öğreneceğiz.

Bu süreçte bizim kendimizden kesinlikle emin olmamız gerekiyor. Bu saldırılar bizim işimiz değil, bunları yapanlar arasında bizden birilerinin olması da bu saldırıların bizim üstümüze yıkılmasına sebep olamaz.

İçimizden yalnızca köle değil, isyancı da devşirdikleri bir çok olayda karşımıza çıktı. Kölelerini ülkelerimizin başlarına bela ettikleri yetmedi bir de teröristlerini salıyorlar üstümüze. Bütün dertleri; onların saltanatı sarsılmasın, düzenleri bozulmasın, sömürüleri engellenmesin, kölelik düzenlerinin başına tayin ettikleri köleleri baş kaldırmayı bile düşünemesin…

Kimse kem-küm etmesin! Artık birilerinin bizi suçluluk psikolojisine sokarak katliamlarını mazur gösterme gayretlerine hizmet etmekten vazgeçelim.

Onlar kurgulayıp, onlar oynatıyorlar. Seyretmekten başka bir rolümüzün olmadığı bu tiyatrodan bize fatura kesmelerine izin vermeyelim. Biz zaten seyirci kaldığımız zulümlerin ve coğrafyamızın değişik yerlerinden yükselen feryatların hesabını nasıl vereceğimizin derdindeyiz. Bir de üstüne batılıların melanetlerini yüklenmeye hiç gerek yok.

Bir mescide, havraya ya da kiliseye saldırı düzenlendiğine dair bir haber duyduğumuzda, bileceğiz ki olay birilerinin hesaplı projesidir. Yapanların adının Ahmet ya da Mehmet olması ile Hans ya da George olması arasında bir fark yoktur.

Dolayısıyla; cici mesajlarla kınamamızın da, utançla başımızı eğmemizin de anlamı olmaz. Onlarla kol kola girip, yaslarına ortak olmamızın da bir getirisi olmayacaktır. Çünkü katille yakınlaşmak can kurtarmaz, belki daha da çok can yakar.

Hem bizim hem de kendilerinin halklarından, sayısız masumun canına mal olan bu dehşet verici korku imparatorluğunun, ayakta kalmak için her şeyi ayakları altına alabileceğini hepimiz çok iyi biliyoruz.

Kainatı kıyamete zorlamayı hesap eden bir tıynetin, insanların acısına, canına, malına ya da mukaddesatına değer verebileceğini düşünmek saflıktan öte ahmaklık olur.

Hak ettikleri ile karşılaştıklarında, bir başka deyişle ektiklerini biçtiklerinde; hiçbir zalimin bize laf etmeye hakkı olmadığını unutmayalım.

18 Nisan 2019

Marifet değil boşboğazlık


Dünya kurulalı beri, çok insan geldi ve geçti. Savaşanlar, barışanlar, dolandıranlar ve sahip çıkanlar oldu. Susanlar vardı her zaman ve her zaman çok konuşanlar oldu. Mütevazilik her devirde makbul idi ama mütecavizler de vardı.

İlk insandan bu yana, yeryüzünde hep Allah(cc)’in dini vardı ve kabullenenler de oldu reddedenler de. Kabulün çok çeşidi var, inkarın da oldu.

Her iman eden bir meleğe dönüşmedi elbette ama şeytanlaşan çok insan oldu.

İman edipte teslim olanlar oldu, bir de iman etmeden Müslüman olanlar! İnkar ettiği için azgınlık edenler oldu ama inkar etse de efendi kalanlar da vardı.

Din, hayattı ve hep hayat olarak devam etti, dinin gündemden düştüğü bir devir hiç olmadı ve olmayacak. Sünnetullah hükmünü icra ederken, kimsenin bunu durdurmaya değiştirmeye yetmeyeceği gibi.

Öyle ya, Allah(cc) ayların sayısını 12 kıldı ve mümin, kafir kimse bunu değiştirmedi. Haftanın günlerinin sayısını da değiştiremez kimse. Dünyanın kaderini ve kaderinin zamanını, yalnız ve sadece onu var eden Allah(cc) tayin eder ve dilerse değiştirir. Biz de kontrolümüzde sandığımız dünyalıklarla avunur dururuz.

Saate bakıp zamanı yönettiğini zannetmek ne büyük ahmaklık, saati durdurmakla zamanı durdurduğunu sanmak kadar…

İnsan, insan olalı hep bir ukalalıktır gidiyor. Din ve dünya için her birimizin, hep çok doğru tespitleri var olageldi. Oysa, yerine getirilmeyen sözler etmek, gereğini yapamayacağımız hükümler koymak, altından kalkamayacağımız sorumlulukları üstleniyormuş gibi yapmak kadar boş iş az bulunur.

Sorulduğunda hemen her mevzuda hükmümüz var. Gösterilen her olaya bir izahımız, arka planlara dair yakaladığımız hikmetler var. Ne yazık ki; hakkında zihnimizde ve elimizde, kati delil ve kaynak olmaksızın, düşündüğümüz ve söylediğimiz her şeyin, sabit hakikatler olmadığını, olamayacağını bir türlü kabullenemiyoruz.

Karşısına çıkan her konuda; şu şudur bu budur demek, marifet değil boş boğazlıktır.

İşin asıl mühim ve vahim tarafı ise, imanımız konusunda bile kendi ahkamımızı kesmekte pek mahir oluşumuz. Bunun kendi çapında vahim bir durum olmasının yanı sıra; olası samimi ve iyi niyetli uyarıları da bu ukalalık sebebiyle, dikkate almamamız ve kendimizce bir tevil bularak keyfimizin kahyasıyla yaptığımız anlaşmaya göre yaşamaya devam edebilmemizdir.

Üzerinde konuştuğumuz konu, ekonomik göstergeler olsaydı ve bir ekonomist bizi uyarsaydı belki daha hassas davranır ve sözümüzü biraz daha ölçer biçerdik. Öyle ya, karşımızda işin ehli var.

Çoğumuz bu işin yani din hususunun ehli değiliz, ehlini bulmak ve sorunlara çare, sorulara cevap, yanlışlara ikaz almak çokta kolay değil artık.

Fakat asla göz ardı edemeyeceğimiz bir konuda, iman ve din konusunda; yapılan uyarıları, nasihat ya da eleştirileri, her şeyden daha çok dikkate almak ve muhatabımızın kalibresini, üslubunu, yanlışını ya da doğrusunu irdelemeden önce, konunun hassasiyetine binaen, ya doğruysa, ya haklıysa ihtimalini de düşünerek, cesur olmamak evet en azından cesur olmamak zorundayız.

İnsanoğlu hele de biraz söz etme becerisi olan biri ise, herkesi susturacak laflar üretebilir. Ama mevzu din ve iman ise, insanları ikna etmemizin, en azından ahirette bir değeri olmadığından emin olmamız gerekir.

Bir müminin imanı hususundaki hassasiyeti ve samimiyeti, yapılan uyarılara gösterdiği tepkilerden anlaşılır. Mazaret arama ve kendini haklı gösterme çabası yerine, imanına zarar gelmesinden duyduğu korkuyla, uyarıyı ciddiye alıp, titizlikle davranmak gerekir.

Minarenin eğri ya da doğru olduğu değildir mesele, mesele minarenin kayıtlara eğri ya da doğru olarak geçmesidir. O yüzden boş görülse de halat takıp minareyi düzeltmek gerekir.

25 Mart 2019

Bu da geçer ya hu!



Geçtiğimiz yüzyıla biraz sıkıntılı başlamıştık ya, aslında öncesinden biriken, yüzyıllar boyu devam eden, geri geri giden ayaklarımızın yeryüzünde bıraktığı izler vardı.

İber yarımadasından Balkan yarımadasına, yarım kalan bir medeniyet yürüyüşü ya da eşyanın tabiatı gereği, dünyanın zirvesine kadar ulaşınca çaresiz bir düşüş, geriye gidiş, içine kapanış vardı.

Yer çekiyordu bizi, toprak çekiyordu!

Büyük yenilgiler aldık, sayılarını doğru düzgün hesap edemediğimiz kayıplar verdik. Adeta yüzyıla omuzlayacak gençliği toprağa gömdük te geçtik buraya. Okulların mezun veremediği yıllar geçirdik.

Sonra devletimizi yıktılar; bütün birikimi ile, bütün ihtişamı, bütün yükü, bütün ağırlığı ile yıktılar, üstümüze yıkıldı koca bir imparatorluk!

Kırık-dökük bir ülke, ezik bir halk olarak kaldık geriye…

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer var olamadı, yenilgi yenilgi büyüyen bir eziklik kaldı.

Dile kolaydı; hemen her birimizin dedelerinin arasında imparatorluğun bir cephesinde kalanlar vardı, yarım bedenlerle dönenler, bütün varlığını artık bizim olmayan topraklarda bırakanlar.

Fakirdik, on yıllar boyu daha da fakirleştik. Hiç bir şey üretemedik, daha da ezildik zira neyimiz varsa onlara borçluyduk. Borçluyduk hakikaten, Demokles’in kılıcı dolara dönüşüp ensemizde sallanır oldu.

Batı’ya borçluyduk ve onlar gibi olursak kurtulacaktık güya. Ne onlar gibi olabildik ne de kurtulabildik borçtan. Bir koca yüzyıl daha geçti ama hala başladığımız yerdeyiz.

Kıyafetlerimizden yediklerimize, dilimizden dişimize, fabrikamızdan köyümüze, tarlamızdan tohumumuza; neyimiz varsa hepsine onların istediği gibi nizam verdik. Olan 3-5 parça şeyi de onların kredileriyle yapmıştık zaten, mecburduk onların istediği gibi olmaya…

Eziktik her bakımdan!

Kullandığımız eşyaları ve teknolojiyi onlar üretiyordu, biz sadece kullanıcıydık, kullanılıyorduk haliyle.

Dünyayı onlar yönetiyordu, biz ezik ezik seyrediyorduk.

O kadar tuhaf bir eziklikti ki bu; onlardan biri Müslüman olunca daha çok seviniyor, onlardan biri bizi sevse dünyalar bizim oluyordu. Oysa, bizden bir kişinin imanını muhafaza edebilmesi onlardan bin kişinin Müslüman olmasından daha değerliydi.

Onlardan biri bizi öldürüp bir diğeri de öldürene kızınca acımız geçiyordu. Onlardan birinin bizi savunması pek değerliydi.

Sahip oldukları pek çok şeyi bizden çaldıklarını unutuyorduk. Teknoloji diye ürettikleri neredeyse her şeyin altında bizim koyduğumuz temellerin olduğunu bilmiyorduk.

Bir de güçlü orduları ve çok öldüren silahları vardı. Galiba biraz da korkuyorduk onlardan! Çünkü acımıyorlardı; asker-sivil ayrımı bir yana, kadın ya da çocuk tanımıyorlardı öldürürken.

Durumumuz pek parlak değildi, hala da değil. Bugünden yarına büyük değişiklikler olabileceğine dair pek net ve büyük işaretler de yok. Aksine umutsuzluk büyütmek için gerekli bir çok sebep var.
Oysa bu gibi durumlar için dünyanın kaderini tayin eden, Aziz ve Celil olan Allah(cc)’ın uyarısı vardı:

Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara dokunmuştur. İşte bu günleri biz insanlar arasında dolaştırıp dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri belirtip ayırması ve sizden şehitler edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez. (Ali İmran 140)

Bu günler geçecek, işte bu kesin!

Bir zamanlar; Avrupalıların Bağdat’tan gelen saatin büyüsünü çözmeye çalıştıkları günler tersine dönmüş durumda.

Bir zamanlar; Avrupalıların arapça öğrenmek için, Endülüs’e yolculuk yaptıkları günler tersine dönmüş durumda.

Bir zamanlar; Avrupalı asilzadelerin İstanbul’da Sultan’ın eteğini öpmekle övündüğü günler de tersine dönmüş durumda.

Tekrar tersine dönecek!

İşte buna iman ediyoruz biz; mutlaka ama mutlaka Allah(cc)’ın vaadi yerine gelecek.

Bu günler de geçecek ya hu!

20 Aralık 2018

Kaşıkçı Efekti



Bizler yani gündemi sıkı sıkıya takip eden, hemen her konuda bir fikri olan, çağımız bilgili ve bilgiye aç insanları, artık bir şeyi çok iyi öğrendik; hiçbir olay göründüğü gibi değildir, hele de uluslararası ilişkiler ve siyasi faaliyetler söz konusu ise hiç değildir.

Arkalarda bir yerlerde gözle görülmeyen, kulakla duyulmayan bir başka hesap görülüyor ya da götürülüyordur veya hasırların altından su değil muhtelif akarsular geçiyordur.

Bir adım ötesinde, olayda adı geçen küresel emperyalist devletlerden biri olunca, daha bir kulak kabartıp; acaba arkasında neler var, kimlere yine demokrasi götürecek ya da hangi milletin kanını, canını, yer altını ve yer üstünü sömürecekler diye beklemeye başlıyoruz.

Haksız da değiliz! Bütün bu beklentiler su-i zan değil yani, tecrübe ile sabit acı gerçekler…

Önce işgal ediyorlar, can yakıp, malları gasp ediyorlar, şerefleri yerlere atıp, insanları hayattan, bebeleri annelerinden, anneleri ciğerparelerinden koparıyorlar.

Sonra, ya işleri bitiyor ya hesapları değişiyor ve ne oluyorsa çekiliyorlar. Arkalarında yanmış ve yıkılmış bir ülke, hayalleri çalınmış, hayatları karartılmış nesiller bırakıyorlar.

Kara ve kuru topraklar kalıyor geçtikleri yerlerde!

Arada da yer değiştiriyorlar; tıpkı merasını değiştiren vahşi hayvan sürüleri gibi. Hayır, hayvanlara hakaret olmasın şimdi! Onlar sadece doyuncaya kadar yer, bunlar gelecek nesillerinin nesillerine yetecek kadar yeme peşindeler ve doymuyorlar.

Nihayetinde ne olduysa oldu ve Kaşıkçı cinayetinden sonra, pervasız zalimlerin ve vicdansız katillerin büyük bir açığı yakalandı ki; adımları titrek atmaya, kelimelere yuvarlak konuşmaya başladılar. Kibirlerine katran döküldü. Simsiyah korkunç heykeller oldular.

Başkanları da kralları da boynu bükük kaldılar!

Ekonomik hamlelerini durdurdular. Neredeyse her cephede geri adım atmak zorunda kaldılar.
Tabii ki her şeyi açıklamaya bir tek olay yeterli değil, hele de karşımızda şeytanın yeryüzündeki en sadık askerleri dururken!

Tarih “Kaşıkçı Efekti” diye bir şeyler yazacak ve gelecek nesiller tıpkı bizim ‘bir prens öldü diye dünya savaşı mı çıkar’ deyişimiz gibi, ‘bir gazeteci öldürüldü diye Amerika geri adım mı atar’ diyecekler.

Tabii ki bu tek olay her şeyi açıklamıyor ama denklemin bilinen sayısı gibi değerli, elimizdeki en net verilerden biri.

Yarınların ne getireceğini ve yukarıda da bahsettiğim gibi, bu doyumsuz vahşi sürülerin ne yemek istediğini tahmin etmek kolay değil.

Temennim odur ki; onların boşalttıkları alanları, adalet ve merhametle idare edecek ve mazlum halkların yaralarına merhem olacak adımlar atacak birileri doldursun.

Bu toprakların insanları çok acı çekti ve artık biraz sükûnet istiyor. Patlamalardan ve mermi seslerinden; çocukların konuşmayı, büyüklerin gülmeyi unuttuğu bir bölge için daha ne istenebilir ki?

Yarın daha güzel haberler alabilme umudumuzu hiç kaybetmeyelim!

20 Ocak 2018

Batı ile yüzleşmek

Dünya kurulalı beri Allah’ın takdir ve izniyle güneş doğudan doğar ve batıdan batar. Bu bize sıradan gelen binlerce kâinat kanunu gibi tekrarlanıp duran ve çoğu zaman farkında bile olmadığımız, üzerinde düşünmediğimiz bir olaydır. Kıyameti tarif eden en malum ve meşhur rivayetlere göre güneş batıdan doğduğunda artık geri dönüşü olmayan yıkım ve yok oluş başlamış olacaktır. Doğu hayatın devamını batı ise bitişini temsil eder.

Çağımızın yarı romantik, biraz uysal ve oldukça itaatkâr insan tiplemesi olarak bizler, güneşin doğuşundan çok batışındaki kırmızılığı bilir, onu izler, ona şiirler yazarız.

Şüphesiz olaylar ve zamanlar dünyanın varlığının hikmetlerine hizmet eden ilahi ayetlerdir…

Dünyevi birtakım olayların gelişimiyle ilgili kullandığımız batı kadar aklımıza yerleşmiş bir başka batı algısı daha vardır ve bu batı dendiğinde ilk aklımıza gelendir. Öyle ya başlıktaki batı kelimesi sanırım hiç birinize güneşin batışını ya da yönlerden batıyı hatırlatmadı, aksine yeryüzünde gelişmişlik ve üstünlüğün günümüzdeki sahipleri olan, dünyanın coğrafi olarak batısında yer alan ama aslen batıl bir varoluşun temsili olan batı, yani batı ülkeleri, yani emperyalizmin önde gelen temsilcileri diye devam eden bir tanımın vücut bulmuş hali olarak batı.

İşte o batıda, her şey sandığımız ya da sanmamızı istedikleri kadar yolunda gitmiyor ve oralar güllük gülistanlık yerler değil.

O batıdan bir örnek olarak, uzun yıllar yaşamam sebebiyle ve halen bağlarım olduğundan takip ettiğim Hollanda ile ilgili bazı bilgileri paylaşarak devam edeyim. Hollanda denilince, geçen yıl yaşanan politik kriz sonrası yeni yeni ısıtılan Türkiye-Hollanda ilişkilerini de hemen hepimiz medyadan duyuyoruz.

İşte bu küçük ve aynı zamanda soğuk ve çok yağışlı ülkede son günlerin en popüler tartışma konusu, atalarının günahlarıyla yüzleşme çabaları oldu. Ülkenin neredeyse her yerinde heykelleri bulunan ve yeni nesillere sahip olunan medeniyet ve kalkınmanın temellerini atanlar olarak tanıtılan, bir bakıma modern Hollanda’nın kurucuları sayılan ulusal kahramanlar tartışılıyor. Caddelerde ve okullarda isimlerine rastlanabilen bu kahramanlar(!) ne yazık ki sanıldığı kadar düzgün ve örnek insanlar değillermiş meğer!

Bir tür korsanlar olarak dünyanın farklı coğrafyalarına seyahatler yapan, gittikleri ülkeleri sömürge haline getiren ve dahası oralardan Avrupa ve hatta Amerika kıtasına köleler taşıyarak ticaret yoluyla zenginleşen ve bunu ülkelerine getiren, aslında zalim ve vicdansız birer katil olma ihtimalleri olan insanları kahraman bilmek gerçekten acınası bir durum.

Bu gerçekle yüzleşmek sanıldığı kadar kolay değil elbette, zaten duygusal olarak bağları azalan ve ulus olma özelliklerini neredeyse kaybeden Avrupa halkları için birleştirici ve belki de gurur kaynağı sayılan bu geçmişin kurduğu ve halen devam eden kraliyetlerle idare edilmeleri işin en zor yanlarından biridir.

Doğuya sultanlara başkaldırmayı ve onları yıkmayı öğreten hatta emreden batının krallarla yönetiliyor olması keyfi değil bilakis ihtiyaçtandır. İnsanlar semboller ve ideallerle yaşarlar, toplumlar da öyle…

Doğunun zenginliklerini sömürerek inşa edilen bir kalkınmışlığın, belki de altında yatan hesabı sorulmamış ve verilmemiş zulümlerin, dökülen kanların ve akıtılan gözyaşlarının depremiyle sarsılması yakındır. Modern batı insanı bunu kendine bile itiraf etmeye cesaret edemeyecek gibi görünse de tarih ve zaman hesapları ortaya dökecektir.

Derken (Karun) ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar:'Keşke Karun’a verilen servet kadar bize de verilseydi, doğrusu o çok talihli' dediler.

Kendilerine ilim verilenler ise şöyle dediler: 'Yazık size! Allah'ın sevabı iman edip salih amel işleyen için daha hayırlıdır. Ona ise ancak sabredenler kavuşturulur.'

Nihayet onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi. (Kasas 79-81)

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...