Alim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Ekim 2020

Altını tenekeden ayırt etmek

 


Her konuda her şeyi çok iyi bilmemiz imkan ve ihtimal haricidir. Her mesleğin kendi kurallarını ve kıstaslarını en iyi o işin ehli bilir ve haliyle de o konuda uzman olan onlardır. En basit tamir işine bile ehlini arar, mümkünse en az hata ile yaptırmak için araştırırız.

Dinimiz yani kalbimiz, hayatımız, dünyamız ve ahiretimiz söz konusu olduğunda da; en az arabamıza usta aradığımız kadar hassas, cep telefonumuzun çizilmemesine gösterdiğimiz kadar titiz bir tavırla, kimden ve nasıl öğrendiğimize dikkat etmek, ekmek aldığımız fırını seçmekten çok daha büyük bir inceleme ile din aldığımız ağızları araştırmak, herhalde en değerli vazifemizdir.

Alimlere hürmet şiarımızdır ancak Allah(cc)’in dini söz konusu olduğunda kimsenin hatırına hakikat feda edilemez. Hele bir de o kişi insanları saptırma potansiyeline sahip bir pozisyonda ise görmezden de gelinemez. Sevdiğimiz bir hoca söyledi diye batıla hak elbisesi giydiremeyiz.

Alimlere gerçek hürmet, onların ayaklarının kaydığını fark ettiğimizde, ateşten kurtarmaya çalışmaktır. Bu din yolu, en ustaların bile ayaklarının kayabileceği kadar pırıl pırıl ve tertemiz bir yoldur.

Uydurma bir hadisi, uydurma olduğunu bile bile anlatıp, Rasulullah’a(sas) yalan izafe etmekten çekinmeyen bir hocanın başka konularda ne kadar yalan söyleme potansiyeline sahip olacağını tahmin etmek zor değil; cehennemdeki makamına hazır olan neden çekinecek?

Çok şirin bir hoca, çok esprili, onu dinlemek çok hoşumuza gidiyor olabilir ama emin olun bu meddahlıkla hocalığı karıştırmanın ahiretteki karşılığı çok ağır olacaktır.

Ha, insanlar kandırılmayı seviyor ya da kandırıldıklarının ortaya çıkmasından hoşlanmıyorlar, bu da ayrı bir vakıa. Hepimiz gittiğimiz yolun, peşinde olduğumuz adamın en güzeli ve doğrusu olduğunu düşünür ve aksine inanmak istemeyiz.

Her güzel konuşanı hoca zannetme yanılgısını anlamak mümkün gerçi; hayatında hiç salih bir alim görmemiş olan biri, peşinden gittiğini haliyle evliya zanneder.

Yapacak bir şey yok; herkesin hocası, alimi, şeyhi kendine. Kimse kimsenin hocasını eleştiremez, hatası yoktur şeyhlerimizin ve kusursuzdur liderlerimiz.

Peygamberler bile zelle/hata eder ama bizim hocamız haşa!

Bu anlayışın sapkınlığını anlatmaya bile gerek yoktur.

Hakikate insanların çoğunun kulağı kapalı, dile getirenlerin ise sesini çağın saçma curcunasının gürültüsü bastırıyor ve daha kötüsü; yalanın şöhreti yalancının şöhretine bağlı, inanmayanlara bile bulaşıyor.

Medya, yalanları ve yalancıları parlak ışıklarıyla süslüyor, maalesef.

Ve fakat:

Allah(cc) el-Muzill’dir; dilediğini alçaltır ve rezil eder.

İnsanların göklere çıkarttıklarını yerin dibine geçiren O’dur. İnsanların yerlere attıklarını göklere çıkartan yine O’dur.

Bu ümmetin salih alimleri, tıpkı geçmiş kavimlerin peygamberleri gibi -içinde bulundukları toplumun adet ve fıtratlarına göre farklı nüanslarla da olsa- dillendirdikleri hakikatler, uyguladıkları hayat düzeni ve inşa ettikleri toplum yapısı aynıdır.

Alimlerimizin fıkhi hatta akidevi ihtilaflarında bile ümmetin hayrının ve maslahatının olduğunu bize kalan devasa mirastan anlıyoruz. Onların farklı yönlere büyüyen dallar gibi İslam ağacını büyüttüklerini ve ana bedenden kopanları nasıl çürüttüklerini görüyoruz.

Bu geçmiş bilgisi bize bugünü değerlendirmede isabet ihtimali sağlıyor. Meydanda alim, hoca ya da şeyh diye dolaşanların; neye ve kime benzemeleri gerektiğini, neyle onları kıyaslayacağımızı böyle anlıyoruz.

Ebu Hanife’nin mezhebindenim diyene bakıyoruz, ne kadar benzer ona diye. Tabi bu mukayeseyi yapabilmek için, bizim de mezhebinden/yolundan gittiğimizi iddia ettiğimiz alimleri, bir nebze tanımamız gerekiyor. Bu biraz zahmetli bir iş ama aksi halde bize sunulan her zatı, muhterem bilip dizinin dibine oturup kalırız.

Altınla tenekeyi ayırt etmek için kuyumcu olmak şart değil, aklı başında olmak ve biraz bu maddeleri tanımak yetiyor. Lakin altın suyuyla boyanmış tenekeleri anlamak için ehlinden yardım almaktan başka bir yok yoktur.

İlim ehli olmayabiliriz, farz olanları bilsek kafi ama birinin peşinden gideceksek onun gerçekten salih bir alim olduğundan emin olmak zorundayız. Altın suyuyla boyanmış bir tenekeye, dünya ve ahiret servetimizi feda edersek, çok yazık olur.

14 Mayıs 2020

Taklit ve uyumda denge



Yaşayan bir örnek, çocukluğumuzdan itibaren hayatımızın hemen her devrinde bize önemli ve anlamlı geliyor. Bilinçsiz bir örneklik ya da rastgele seçilmiş bir uyumdan değil, bile isteye ve tercih ederek taklit etmeye çalıştığımız insanlardan bahsediyorum.

Kendimizce iyi gördüğümüz kişi ya da davranışları farkında olarak ya da olmayarak içimize kazıyor, sonra da benzer durumlarda o beğendiklerimizle doldurduğumuz veri tabanımızdan ana uygun davranışlar seçiyoruz. Tabi aksi de mümkün; çirkin ve pis işleri görmenin de benzer bir kalıcı etkisi olabiliyor ama herhalde hiçbirimiz bu gibi örnekleri memnun ve mesut bir ruh hali ile taklit etmeyiz.

Konu din ve diyanet yani dinin yaşanması olunca, bu taklit makamını seçmemiz daha bir farklı açı kazanıyor. Zira dinimiz için seçtiğimiz örnekler sadece dünyamızı değil, ahiretimizi de tayin edebilir.
Pek çok kriter vardır ve bunların geneli ilim ve ihlas üzere bina edilmiştir. Zaten din hususunda örneklik etmenin asgari ve temel şartları da bunlardır.

Ancak pratikte karşımıza çıkan bir sorunumuz var. İlim sahibi olduğunu düşündüklerimizin ilmi seviyesini biz tespit ve takdir etmekten uzağız. İhlas konusunda da kalplere açıp bakma imkanımız olmayınca, bu temelleri de tespitte bazı verilere ihtiyaç duyuyoruz.

İlimde önemli kıstaslardan biri; kişinin her konuda bilgi sahibi olması ve sorulan her soruya cevap verebilmesidir. Bu kulağa iyi gibi gelen özellik din mevzuunda maalesef ilimden nasipsiz bir cüretin ve belki de başka maksatlarla her konuda konuşmanın işareti olabiliyor.

İlim, ağırbaşlı ve temkinli bir halin ardındaki deryanın adıdır. Dengesiz, düzensiz ve her dalda gezinen birinin sağlam bir yere basmadığını tahmin etmek zor olmaz. Genelde de netice öyle çıkar ve ayakları kaymaya başlar böylelerinin.

İlmin bir asaleti vardır ve taşıyana bu sirayet eder. Baktığınızda üstünde o ağırlığı görebilir, konuştuğunda dilinde o sorumluluğun endişesini hissedebilirsiniz. İlim, aynı zamanda sahibinin yaşantısında da ortaya çıkar ki, aksi durumda ihlasın olmadığını söylemek mümkün olur. Yaşanmayan veya yaşama niyeti taşımadan elde edilen bilgi, sahibini alim değil hamal yapar.

İlmin temeli edeptir ve edebini koruyamayan birinde olan bilgi, hayvanların en çirkin seslisinin sırtına yüklenmiş kitaplar gibidir.

Bunların sonunda yine de taklit ve tabi olunacak sağlam bir kulp gibi olan alimi bulmanın bir yolu da, dünyalık kaybedecek çok şeyi olmayanları seçmektedir. Mal, makam ya da şöhret; alim ya da cahil her insan için ağır bir imtihandır. Bunlara alışmanın sonunda ortaya çıkan kaybetmemek için verilebilecek tavizlerin, girilebilecek veballerin kapısının açık olduğuna ya da en azından öyle birer kapı olduğuna işarettir.

Bunlarla birlikte kendini muhafaza edebilenlere çok az rastlanmıştır.

Bir azimet uğruna, malından ya da canından geçmeye hazır bir alim profili için, ne kınayıcıların kınaması, ne zalimlerin kılıcı, ne de dünyanın mal ve şehvetleri bir engel teşkil etmemiş ve doğru bildiklerini söylemekten ve yaşamaktan geri durmamışlardır.

Selefi salihinin makamları reddetme konusunda gösterdiği aşırı hassasiyeti de bu minvalde anlamak gerekiyor. Kabul etmeleri durumunda orada kalmak için taviz gerektiren bazı hallerin yaşanma ihtimaline dahi tahammül göstermemek adına, o yola hiç girmemeyi tercih etmişler.

Halen yaşadığımız fetret devrinde, ihtiyacımız olan alimleri bulmakta zorlandığımız bir vakıa. Bu konuda hataya düşmemek için yaşadığımız kötü tecrübelerin bizi daha da ince eleyip sık dokumaya ittiği de ortada.

Bütün bunlara rağmen, hiçbir yol bulamasak da; -eksikleri ve hataları ile- en azından temel itikatlarinde bir sorun olmadığına inandığımız veya öyle bildiğimiz ilim sahiplerini bulmak ve onlardan faydalanmak durumundayız.

Mal ve şöhret cahil birinde de büyük tahribat ve sapmalara yol açabilir ancak bir alimin ayağının kaymasının, onunla birlikte kayacak olanlar düşünüldüğünde nasıl bir tehlike olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Yine de hiçbir kıstas mutlak değildir; neticede insan olan ilim sahipleri de kendi fıtrat ve kabiliyetlerine göre konumlanıyor ve duruşları da buna göre değişebiliyor. İtina göstermekle, vehimle hareket etmeyi de ayırmak zorundayız.

Sakin olmalıyız; ne ilim sahiplerini hatasız kullar görüp, tereddütsüz bir taklit, ne de hürmetsizlik ve müstağnilik göstererek uzak durmak doğru bir yol değildir. Esas olan dengeli yani vasat olmaktır.

22 Aralık 2018

Dinde fikir hürriyeti yoktur


İnsanlar her konuda akıllarına geleni söylemeyi fikir hürriyeti olarak algılamaya başladı. Çayın kalitesinden bahsetmeye benzer bir rahatlıkla Kur’an ve sünnet hakkında ileri-geri konuşmaktan çekinmeyen bir kitle var.

Diledikleri gibi saçmaladıkları bir sırada kendilerine yönelen eleştiri ve kınamaları hemen bir fikir özgürlüğü maskesi ile karşılamaya çalışıyorlar.

Din hususunda kimsenin aklına geleni söyleme, aklına geleni hakikat diye ortaya atmaya, kendi fikirlerini dinin temellerine yerleştirmeye hakkı, yetkisi ve izni yoktur.

Din tamamlanmış ve esasları ile kayıtlara geçmiştir. Bu esaslar üzerinde ümmetin salih alimleri ittifak etmiş ve ümmetin tamamı da bu esaslar üzerinde birleşmişlerdir.

Kimse, bu dinin Rasulü(sas)’nden, O’nun sahabesinden ve onların yetiştirdikleri tabiinden daha iyi bu dini bilemez, anlayamaz veya onların anladığından farklı bir anlayış getiremez.

Kur’an ve sünnet konusunda sapkınlardan başkasının şüphesi ve tartışması olmaz. Bu iki temele itiraz edenin veya kendince yorumlarla bunları iptal etmeye çalışanın da bu din içinde yeri kalmaz.

Kendilerine devrimizin akademik kariyer planlaması içinde önemli bir yer edinen bazı isimler, otorite oldukları zehabına kapılarak, din hususunda kuralları yeniden koymaya kalkıyorlar. Dinin temelleri olan Kur’an ve sünnetin anlaşılması konusunda bir ihtilafı değil, bizzat bu kaynakların kendilerini sorgulamaktan çekinmiyorlar.

Kur’an; Allah(cc)’in sözüdür, bunun aksini iddia eden, din sınırlarını aşmış olur. Lafzı da manası da Allah(cc)’dendir. Herhangi bir kelimesi değiştirilmeden vahyedilmiş, değiştirilmeden kaydedilmiş ve değiştirilmeden nakledilmiştir.

Kur’an’ın “yedi harf” yani 7 kıraat üzere olması arapça dil kuralları içinde oluşan değişik söyleyiş şekillerinden olup, bunlar da yine Rasulullah(sas)’e vahyedildikleri gibi bize nakledilmişlerdir.


Bu ortaya konulan iddialar tabi ki yeni değildir. Said bin Cubeyr(ra) gibi büyük tabiin alimlerinin uğruna canlarını vermekten çekinmedikleri Kur’an’ın Allah(cc) kelamı olduğu hakikatinin iptali için ortaya ilk nesilden hemen sonra atılmışlar ve dönem dönem, değişik coğrafyalarda yeniden farklı söylemlerle görülmüşlerdir.

Günümüzde ise batılı bir müsteşrik edasıyla bunları tazeleyip dillendirenler, kendilerine yönelen itirazları fikir özgürlüğü maskesiyle savuşturmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki; Müslümanlar arasında dinleri hakkında insanların fikir özgürlüğü olduğunu sanarak, bunları savunan kişiler de görülüyor.
Hayır, Allah(cc)’in dininde fikir özgürlüğü yoktur. Esasen din kavramı, akılla elde edilen veya tasarlanan bir konu değildir. Din, imana ve kabule dayalı bir sistemdir.

Akılla meleklerin varlığına iman edemezsiniz! Akılla göklerden bir meleğin Allah(cc)’in sözünü getirip bir insana aktarmasını açıklayamazsınız!

Akılla ancak Allah(cc)’i idrak eder ve iman edersiniz. Sonra da gelen vahye boyun eğer, hakikat olduğuna iman eder ve tabi olursunuz. Ya da iman etmez ve tabi olmazsınız. Fakat dini akla uydurmaya, fikre tabi tutmaya çalışırsanız sapıtır ve kendinize bir din türetmiş olursunuz. Ve bu artık Allah(cc)’in dini olmaktan çıkar…

Dinin sınırları içinde fikir ve yaşantı olarak dolaşmak elbette serbesttir. Sınırları tayin eden esasları yerinden sökmek hürriyet değil isyandır!

28 Kasım 2018

Cehalet ve acziyet


Bizim toplumumuzun temel dinamiği ilimdir. Yaratılışımızdan varlığımızı sürdürdüğümüz dünya hayatımız boyunca kendi aramızda ve diğer varlıklara karşı her alanda üstünlüğün sebebi de budur.

Çok bilen, bilgiyi doğru kullanan halklar diğerlerine üstün gelmiştir. Silahlar yapmak için kullanılan bilginin silahlardan güçlü olduğunu söylemek yanlış olmaz. Artık klasikleşen ‘kalem kılıçtan keskindir’ kelam-ı kibarı bu gerçeğin genel bir kabulünü gösterir.

Geçmişte yaşanan ve yüzyıllar sonra hala hasretle yad ettiğimiz ‘güzel ve kutlu günler’ ancak ilme ve ilim sahiplerine layık oldukları makam ve ihtiramın gösterilmesi ile meydana çıkmıştır. Dün ve bugün yaşadığımız zor ve kötü devirler de ilmi ve alimleri kaybettiğimizdendir.

Bunu sadece dini ilimler bağlamında söylemiyorum. Gerçi bizim anlayışımızda dini ilimlerle fenni ilimlerin sert bir ayrımı ya da karşıtlığı söz konusu değildir. Sadece faydalı ve faydasız olarak sınıflandırır ve faydalı olan ilimlere sahip çıkarız, öğreniriz. Faydasız işlerden ve ilimlerden uzak durmakla kendimiz ve toplumumuz için hayrı ve menfaati hedefleriz.

Cehalet her şeyden önce acziyetin ve kifayetsizliğin temelidir. İlmin olmadığı zemin, bir nevi bataklık gibidir; onda ne bir ürün yetişir, ne de insanlara bir fayda beklenir. Daha da kötüsü, içine düşen çırpınmakla kurtulamaz, aksine daha da batar.

Cehalet bir çaresizlik bitkisidir. Yetiştiği bataklığı daha da pis, içinden çıkılamaz ve zararlı hale getirir.

Ve hepsinden beteri, cehalet; ilme ve ilim sahiplerine hürmeti kaybetmektir. İşte tam da bu noktada acı bir hakikat cehlin suratını tokatlar:

İlmi ve ilim sahiplerine saygısı olmayan ilim öğrenemez!

İlmin ve ilim sahiplerinin değerini kaybettiği toplumlar için bir çölleşme ya da bataklıklaşma süreci başlar. Çünkü çok su da öldürür, susuzlukta! Bataklığın öldürmesi yani cehaletin öldürmesi, hayatın sonu ermesi değil anlamını kaybetmesidir.

İlim, insanı yaşatmıyorsa yani hayatın gayesine ulaştırmıyorsa, aşırı sulanmış ve bataklığa dönüşmüş bir arazi demektir.

Alimlerin azciyeti, ilmin değerini kaybetmesi ile varılan bir bataktır. Bundan tek sorumlu, ilmin değerini bilmeyen biz sıradan insanlar değilizdir elbette, alimlerin kendileri de ilimlerini layık olduğu yücelikte tutmakla yükümlüdürler.

Dünyalık bir takım ucuz menfaatler uğruna, idarecilere ya da zenginlere yaranmak için ilimlerini ayağa düşüren alimlerin akıbeti biz cahillerden pek güzel olmayacaktır.

Şahitlik edeceğim bir hakikat olarak; ‘ilme hürmeti olmayan ne kadar öğrenirse öğrensin alim olamıyor, alime hürmeti olmayan ne kadar okursa okusun öğrenemiyor, ilmin izzetine sahip çıkamayanı ilim yüceltmiyor’.

Bugün yaşadığımız fetret devri; cehaletin yaygınlık kazanması ile ilmin kenarlara, köşelere itilmek yoluyla gündemden, hayattan ve insanlardan uzaklaşmasıdır. İnsanlığın peygamberlerden mahrum kaldığı ‘boş’ dönemlere ‘fetret devri’ denilir aslında. Bu aynı zamanda ilimden mahrum kalmanın adıdır.

Çözmemiz gereken en büyük sorunumuz, bu cehaletimiz ve alimlerimizin acziyetidir.

20 Kasım 2018

İnsanın Şımarıklığı


Her şeyi aklımıza, mantığımıza, anlayışımıza uydurmaya çalışıyoruz. Kafamıza uymayan adamlarla arkadaşlığı bırak, dinde kardeşliği bile tatil edecek kadar benciliz. Hoşumuza gitmeyen havalara bile kızıyor, tadını beğenmediğimiz meyvenin yetiştiği ağaca saldırıyoruz.

Bilmem kaç bin yıldır şu dünyada insan olarak yaşadık ve kim bilir daha kaç nesil yaşayacağız. Herhangi bir şekilde, kendimizde bir değişiklik yapma iradesine sahip değiliz. Bütün bir insanlık birleşsek ve şu insan kulağının yeri, ya da gözünün yeri şurasında olsaydı daha kullanışlı olurdu diyebilecek kadar bir marifetimiz asla olmadı.

Dünyanın varlığının sırrını araştıran en akıllı ve en bilimsel çalışmaların sonunda vardığımız nokta; “aslında dünya bu haliyle, bu olduğu noktada olmamalıydı” demekten öteye geçemiyor. Uzayın sonunu arıyoruz ve bilmem kaç milyar ışık yılı gittik hala sınırlarını tahmin bile edemiyoruz. Biraz fazla kafa yoranımız aklını yitiriyor.

Çok büyük medeniyetler kurduk, muhteşem şeyler keşfettik ama 6 ay buzun içinde donmuş halde bekledikten sonra, ısınınca canlanıp zıplayan kurbağanın sırrını kimse çözemiyor. Buna benzer, bilimin ya da çok gelişmiş insan aklının almadığı, anlamadığı, anlayamayacağı sayısız olay, canlı çevremizde dolaşıp duruyor.

Acizlik ve zavallılığımızı idrak ettiğimiz, iman noktasında bile mırın-kırın etmekten geri durmuyoruz!

Allah(cc)’ı imanımızla minnet altında bırakmaktan ve Müslümanlığımızla diğer Müslümanları minnet altına almaya çalışmaktan geri durmuyoruz. Ben Müslüman olmasam dünyada İslam yok olacaktı gibi bir aptal ve ahmak egonun yansımalarını dillendirmekten vazgeçemiyoruz.

Azıcık söz etmeyi becerenlerimiz hikmetin ağızlarında mahkum olduğu zannına kapılırken, birazcık iş yapanlarımız dünyanın onun gücüyle döndüğü iddiasına sapıyor!

Hepsinin tabii ki bir izahı var, hadi bunları insanlığımıza verdik diyelim. Ya Allah(cc)’in ayetlerinin ve yaptıklarının kendi aklına ve mantığına uyması derdinde olanlarımıza ne demeli?

Nasıl bir ilaha inanıyoruz ki, her dediği bizim aklımıza uymak zorunda olsun?

Nasıl bir Allah(cc)’a ibadet ediyoruz ki, her emrinin hikmetini bize bildirmek zorunda kalsın?

Nasıl bir rabbe teslim olduk ki, her yarattığı şeyin bizce bir anlamı olsun?

Adana’da kan donduran olay…
Adana’da kan donduran olay…
Neden Allah(cc), yarattıklarına hesap versin?

Neden Allah(cc), kullarının aklına uygun işler yapsın?

Allah(cc), dilediğine dilediği kadar ilim verir, hikmet verir. İşlerin sırrını öğretir ya da öğretmez. Dileyen iman eder, dileyen de etmez.

Kaderi sorgulayanların da kaderini takdir eden O’dur!

Şımarıklık etmenin alemi yoktur. Bizim gibi basit insanların ve kurumlarının bile sözlerine ve işlerine kafamız yatmıyorken, hangi cüretle Rabb’ul Alemin’e hesap sormaya, kelamını mantığımıza uydurmaya kalkabiliriz?

İnsan, efendi olmalı.

İnsan, mütevazi olmalı.

İnsan, aczinin farkında olmalı.

18 Kasım 2018

Önder Alim Sıkıntımız


Toplumlar; altında bir çok sebepler yatan, geniş zamanlarda inşa edilen bir sosyal karaktere sahip olurlar. Tıpkı insanların yetişmesi gibi nesillerin ve oluşturdukları toplumların da bir büyüme, gelişme ve kemale erme süreçleri vardır.

Fıtratın gereği olarak, her insanın ve her insan topluluğunun yapısında, en değerli taş şüphesiz dindir. Neye, nasıl inandığımız bizi biz yapan en net göstergemizdir. İnançsızlık yahut ateizm bile bir inanç ve neticede bir dindir.
Para ya da kadın kendisine tapılan bir ilah olabilir. Taştan ve tahtadan yontulan bir takım şekiller, insanlardan bir kısmının putu olur ve onlara ibadet ederler.

Düz söylendiğinde anlamsız ve mantıksız gelse de insanlık tarihi boyunca gelmiş ve geçmiş bir çok toplum kendi elleriyle yonttukları putlara tapınmış hatta tapınılmasını kanun edinmişlerdir.

Üzerlerine çok gidildiğinde, tıpkı Habeş Necaşisi Eshame’nin yanında Müslümanlara karşı putlaraı savunan Sühely bin Amr(ra)’ın dediği gibi; “biz putlara değil onların temsil ettiği manaya tapıyoruz” derler.

Aziz ve Celil olan bir tek Allah(cc)’a iman eden Müslümanlar, dünyanın bütün putlarının ve putperestlerinin söylem ve eylemlerini iptal edecek iman ve ilme sahiptirler. Neyi, nerede ve ne zaman yapacağımıza dair elbette önderlerimize yani alimlerimize kulak vermek zorundayız.

Ancak fetret devrinin bir neticesi olarak, İslam’ın ve kurumlarının tatil edilmiş olması özellikle din hususunda kime tabi olunması gerektiği konusunda da büyük sapmalara ve çıkmazlara yol açmıştır.

Kimdir kendisine tabi olunması ve adımlarımızı ona göre ayarlanmamız gereken alim?

Çok şeye söylenebilir. Çok tarifler yapılabilir. Sevdiklerimizi ve tabi olduklarımızı hiçbir değerlendirme ve teste tabi tutmadan peşinden koşulacak alimler görebiliriz. Sonuçta bizi götürdükleri yer dünyada rezalet, ahirette felaket olabilir.

Kendimize ve neslimize değer veriyorsak sorgulamak zorundayız. Ahiret kaygımız varsa, tir tir titremek durumundayız. Ya peşinden gittiğimiz bizi ateşe götürüyorsa?

Kalpleri açıp bakma imkan ve ihtimalimiz yoktur!

Medeniyetlerimizin temellerini kuran alimlerimiz bizim en muhtaç olduğumuz önderlerimizdirler. Bu büyük gereklilik ve mecburiyet bizim rastgele ve yanlış insanların peşine takılmamızı gerektirmez.

Bir alimi tanımak için en kestirme yol, onun sünnete riayet konusundaki hassasiyetidir. Zira Rasulullah(sas)’in varisi olacak birinin O’na en çok benzeyen olması kaçınılmaz değil midir?

“Erdoğan güçlü ve akıllı bir adam!”
“Erdoğan güçlü ve akıllı bir adam!”
Bunu kısaca özetlersek, önder bir alimin vasıfları şunlar diyebiliriz:

Allah(cc) ile arasında takva, halk ile arasında tevazu, dünya ile arasında zühd ve nefsiyle arasında savaş.
Takva; helaller ve haramlara riayetin yanında şüpheli şeylerden de kaçınması, farzların yanında sünnete ve en küçük hayırlara uyma hususunda hassas olması olarak özetlenebilir.

Tevazu; halkı küçümsememesi, sorularına cevap vermeye gayret etmesi ve onları hayırla ve güzel nasihatle Allah’ın dinine davet etmesidir. Ulaşılabilir bir makamda olması şarttır. İnsanların yüzünü göremediği, sorularını soramadığı birinin önderlik etmesi muhaldir.

Zühd; fakir olması değil, dünyadan ve dünyalıklardan yüz çevirmesi demektir. Yöneticilerden gelecek maddi destekleri reddetmesi, insanlardan bir şey istememesi ve kendisinde olanları halka dağıtması olarak tarif edilebilir.

Nefsiyle savaşmak ise, her halde hem en zayıf müslümanın hem de en güçlü alimin ölünceye kadar asla bırakamayacağı bir kavgadır. Kendini kurtulmuş ve birtakım amellerden müstağni gören, hayra ve salih amellere ihtiyacı yokmuş gibi davranan her insan helak olmaktan kurtulamayacaktır.

Bu giriş cümleleri tabii ki meselenin tamamı değil ve tabii ki her söz gibi eksik ve yanlışı vardır.

Fakat değişmeyecek kuralımız şudur:

“Hatasız” alimlerden uzak durun ey Müslümanlar!
“Masum” alimlerden uzak durun!

Biz; günah işleyen ve tevbe eden, en küçük salih amellere ihtiyacı olan, bizi ve sair insanları hayra teşvik ederken o hayırlar konusunda en önde kendisi koşan, mütevazi, mücahid, müttaki ve zahid alimlere tabi oluruz. Hakkı söylemek, temsil etmek, hak ile amel etmek ve batıldan yüz çevirmek konusunda da örnek olacak alimlere tabi oluruz.

Allah(cc) akıbetimizi hayreylesin…

02 Ekim 2018

Bilmemek ayıp değil

Yaratıldığı günden beri insan için en cazip günah kibir olmuştur. Bunda şeytanın payı küçümsenemeyecek kadar çok olsa da, aslında biz kendimizi şeytan olmadan da yeterince şişirmeye meyyalizdir.

Özellikle herhangi bir yetenek ya da gayret gerektirmeyen ‘bilgi’ konusunda birbirimizin eline su bile dökemeyiz. Çoğumuz hemen her konuda uzman olmasak bile en azından fikir beyan edecek, kanaat geliştirecek kadar bilgi sahibiyizdir.

Hastabakıcılarımız en azından bir doktor kadar hakimdir konulara ya da siyasetçilerimiz bir alim kadar söz sahibidir din hakkında konuşmaya… Beden ve ruh temelli bu iki alandan örnek vermekten kastım diğer alanları varın siz hesap edin demek içindi.

İtiraf etmek zor olsa da şöyle bir kendimizi yokladığımızda ne kadar çok şey bildiğimizi ve ne kadar çok alanda uzman olduğumuzu fark etmemiz işten bile değildir! Adımızın yanında bu alanlarla ilgili en üst rütbelerin olmayışı da hayatın bize attığı çelmelerden biridir zaten.

Sahte bir doktorun canından etme tehlikesi karşısında gösterdiğimiz hassasiyeti sahte hocaların dinimizden etme tehlikesi karşısında gösteremiyor oluşumuz da asıl büyük dertlerimizden biridir. Hatta gerçek bir doktorun canımızı riske attığını düşündüğümüzde nasıl da kaplan kesilenlerimiz olduğunu düşününce, âlemin gözlerinin önünde din hususunda esip yağan, ilim sahibi olmadıkları halde ahkâm kesen insanlara gösterdiğimiz tahammülün, ne ifade özgürlüğü ile ne de cehaletle izah edilir yanı kalmayalı çok oldu.

Özellikle çok konuşma hakkı elde etmek demek olan politika yapıcıların din hususunda bu kadar cesur olmalarının ardında devletten alınan dev gibi bir kibir olduğu açıktır. Ne ki din; dünyalık makamlarından dolayı kimseye bir özellik tanımadığı gibi, aksine daha çok sorumluluk yüklediği için ağırlıktan seslerinin kısılmasını temin eder.

Ancak arsız ve huysuz bir kibirle donanmış biri için Allah’ın ahirette vadettiği vahim ve elim azap ne kadar da uzaktır. Oysa yaşarken de halimizden gidişatımızı anlamak mümkündür.

Kim de benim zikrimden yüz çevirirse onun için sıkıntılı bir geçim vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. (Taha 124)

Geçim sıkıntısı tanıdık geldi mi?

Zikirden yüz çevirmenin ise fert, toplum ve devlet alanlarında farklı şekilleri vardır. Bunları izaha burası az gelir. Meraklısı ehline sorarak yahut tefsirlerden bilgi edinerek sorularına cevap bulabilir.

Cehaletin üstün olduğu ve ilmin kaybedilmeye yüz tuttuğu devirlerin ortak özelliği, birtakım kifayetsiz muhterislerin revaçta olması ve bunların yaptığı gürültünün çokluğundan hakikatin sesinin bastırılır hale gelmesidir.

İlimden mahrum bu sıfatsızların her devirde değişen şatafatlı bir tanımları olmuştur. Günümüzde herhalde bunlara en güzel örnek, entelektüel yahut aydın tabirleridir.

Kendince ‘bağımsız ve özgür’ bir sahte entel olmanın en aptal lüksü; her zaman haklı olduğu zannıyla her konuda ahkam kesip, olur olmaz benzetmelerle savunmalar dizerek, aslında bıktırdığı insanların suskunluğuyla zafer kazanma hazzı olsa gerek.

Bu acınası ama bir o kadar da tiksindirici manzarayı çok sık görmek zorunda olmamız da bu çağın en çekilmez yanlarından biridir.

Allah sonumuzu hayreylesin!

20 Ağustos 2018

Mesele Kurban Olmak

Dinin temel hedefi, nihayetinde Allah rızasını elde etmek ve O’na yakınlık temin etmektir. Bu herhalde en çok bilen alimden en az bilen Müslümana kadar hepimizin emin olduğu en net gerçektir. Aksi bir ihtimal en hafifinden riya en büyüğünden ise şirk olarak bilinir ve her bakımdan felakete sebep olacak bir sapkınlıktır.

Bütün mesele Allah rızası yani yakınlık derken kullandığım yakınlık kelimesinin karşılığı ise kurbandır. Kurban; Allah rızası için belirli şartlara haiz hayvanlardan birini kesmektir. Maksat ne kan dökmek ne de et yemektir. Ana gaye Allah’a bir yakınlık temin etmek için bu sünneti yerine getirmektir.

Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik.

Onların etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele. (Hacc 36-37)

Kurban ile ilgili bütün fıkhi meseleleri ve kafanıza takılanları mutlaka ehil alimlere danışarak cevaplandırın ki içinizde herhangi bir tereddüt kalmasın.

Hangi hayvanlar, hangi şartlarda kurban olur ya da olmaz?

Kimler kurban kesmelidir ya da kesmeyebilir?

Kurbanın derisi ya da etinden bir kısmı satılabilir mi? Kasaplara ücret olarak verilebilir mi?

Hepsinden önemlisi çoluk çocuk et yesin diye kesilen hayvan kurban olur mu? Herkes kesiyor biz de keselim diye kesilen kurbanın hükmü nedir?

Bu ve benzeri soruların cevaplarının bayram hutbesinde verilmesi en güzeli olurdu ama araştırmak her akıl sahibi Müslüman için vecibe olduğundan herkes üzerine düşeni yapmak ve yaptığı bir ameli en doğru ve en sahih şekilde icra etmek için bilgi sahibi olmak zorundadır.

Biz bu detaylarla uğraşırken ne hikmetse her sene olduğu gibi yine birileri de çıkıp kendilerince kurbana alternatif çözümler ve fetvalar üretmeye/uydurmaya başladılar.

Kurbanlık bir hayvanı kesmek yerine sadaka ya da bağış gibi isimlerle de bu ibadetin yerine gelebileceğini iddia eden her kim olursa olsun ondan şeytan kaçar gibi kaçın! Zira o Allah’ın dinini tahrip etmek için sağdan saldıran şeytanın bir elçisidir.

Bu din kemale erdirilmiş ve hükümleri sınırlar dahilinde konulmuştur. İbadetleri kesin olarak tayin edilmiş ve gerek şekli, gerekse niteliği Allah ve O’nun Rasulü tarafından konulmuştur. Onlardan sonra ne alim, ne fazıl, ne cahil, ne gafil, hiçbir insanın ibadetlerle oynama, şekillerini değiştirme, zamanıyla oynama, hatta dilini bile tercüme etme hakkı yetkisi yoktur ve olmayacaktır.

Özellikle Ehli Sünnet’in şiar ve alametlerine, toplumlara mal olan ve yüzyıllardan beri ümmetin icması ile uygulanan bir çok amel ve ibadete maksatlı bir savaş açıldığını görmekteyiz. Bu bizim Kur’an ve sünnet temelli şeriatımıza, icma ve kıyasla belirlenen fıkhımıza açılan gizli ve açık savaşın tellalları hemen her konuda Ekber Şah’ın bel’amları gibi muhalefet ile alternatifler üretmeye çalışıyorlar.

Ekber Şah, döneminde Hindistan’da bulunan dinleri birleştirerek kendisini herkesin ilahı ilan etmiş ve hoşuna giden konuları aldığı bu dine İslam’ın  uydurulması işini de bel’am olarak isimlendirilen alimler üstlenmişti. Örneğin bu alimler namaz kılmak yerine Ekber Şah’a secde etmek gerekir ve yeterlidir diye fetva vermişlerdi. Allah, onu İmam Rabbani önderliğindeki Ehli Sünnet eliyle dize getirdi ve saltanatını yer ile yeksan etti.

Tarih boyunca sünnete düşman olan her lideri ve toplumu helak eden Allah, bugün de yarın da bu dini tahrif etmek isteyenleri helak edecek; dünyalarını rezil ahiretlerini de berbat edecektir. Devrimizde bu ifsadı yayanların çoğunlukla safevi ve rafizi uzantıları olmaları da şayanı dikkattir ve onlar da nasiplerini alacaklardır…

Sünnete yapılan saldırıların esas amacının, dinin pratik hayatta uygulanmasına engel olmak ve bir tür teorik bilgi yumağına dönüştürülerek, ehli kitap tarzı bir anlayışla, arzu edenin istediği gibi yorumlayıp, işine gelen konularla amel edip işine gelmeyen meseleleri tevillerle terk ettiği bir oyuncağa çevirmek olduğunu düşünüyorum.

Sünnetsiz din ile kurban olunamayacağı gibi, sünnetsiz Müslüman da olunmaz!

28 Mart 2018

Hakikate eziyet

Çağımızın en kolay elde edilen şeyinin bilgi olduğu hepimizin malumu. Bilgi dediysem tetkik ve tahkikten mahrum, herhangi bir müderris yahut alimin kontrolünden azade, öylesine herkesin kolayca ulaşabildiği online ortamlarda elde edilen bilgileri kasdediyorum. Zaten diğer türlüsünün online elde edilme imkan ve ihtimali yok denecek kadar az. Tamamen yok diyemememizin sebebii de yine ehil ulemanın sesli ya da görüntülü derslerinin de online ortamlarda bulunabilmesinden kaynaklanıyor.

Bilginin kolay elde edilmesinin ilk ve büyük zararı bizzat bilgiye ve bilgi ile ulaşılabilen hakikate zulme sebebiyet verebiliyor. İnsanlar, değerlerini fiyatlarıyla ölçtükleri diğer ürünlerle mukayese ettiklerinde en ucuz şeyin bilgi olması bunun en önemli sonuçlarından biri. Ayrıca asıl ve ehil ilim ehlinin hürmet ve muhabbetine vurulan darbe de büyük zararlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

İlmin ve alimlerin değerini kaybettiği bir toplumda cehaletin itibar görmesi ve bilgin rolleri yapan ancak ehil olmayan zevatın ihtiram görmesine sebep oluyor. Bu gidişatın nihai noktası ise ‘cahiliye toplumu’ olmaktan başka bir şey değildir.

Ehil ulemanın çırpınışları ve büyük gayretleriyle yayılan ilmin hakikat üstünlüğü olmasa bu devirden sağ çıkmak kimsenin beceremeyeceği kadar ağır bir iş olacaktı. Sağ çıkmaktan maksat elbette bedenlerin ölmemesi değil; ruh ve taşıdığı imanın sağ kalmasıdır.

İmanı hayatta tutan ilimdir, ilmin elde edildiği makam alimdir. Bu işin sadece kitaplarla sağlanamayacağı da tecrübi olarak sabittir.

Gelelim bizim asıl derdimize; herkesin kolayca elde ettiği hakikatleri yine kolayca harcayabildikleri bir çağdayız. Ehli olmadığı halde ilmi elde edenin hali, altınla tenekenin farkında bilmeden kuyumculuk yapmaya cüret eden tüccarın hali gibidir, iflası kaçınılmazdır.

Bu gibilerin elinde ve dilinde dolaşan hakikatın uğradığı eziyet ise belki de toplumları ifsad etmesi bakımından herhangi bir katliam ya da zulümden daha büyük ve daha fecidir. Hakikate yapılan zulüm, ehlini de sarar ve dünyayı onlara zindan eder. Zira hakikatin sahipleri için hayatın manası ona uygun yaşayabilmekten ibarettir. Elinden cevheri alınmış bir müslüman için can taşımaya devam etmenin pek büyük bir değeri yoktur, olmamalıdır da...

Bütün bunların üstüne şunu ekleme zaruridir: Yalnız gerçeği, hakkı ve hakikatı almak tek başına doğru bir değildir, illa da ehlinden ve sahih, sadık ağızlardan almak gerekir. Aksi halde hakkın uğrayacağı bozukluk farkedilmeden yayılacak ve ancak helak ve ifsada yol açacaktır.

Bin sözünden bir yanlışı olandan uzak durmak evladır, zira ikinci yanlışı farketmeme ihtimalimiz dinimizin bozulmasına yol açabilir. Hatasız ve günahsız alim aramıyoruz; ihanet ve ifsad ehlinden korunmaktan bahsediyoruz!

İlmin büyüklüğü hiç bir ihaneti mazur gösteremez.

İhanetin aşağıladığı bir insanı, hiç bir şeref yüceltemez.

Fetret devirlerinde müslümanların dertlerinden uzak olanı, hiç bir bağ bize yaklaştıramaz.

Düğünlerimizde sevinmeyen ve cenazelerimizde üzülmeyenlerle aramızda kardeşlik olduğundan bahsedilemez.

09 Eylül 2017

Islah veya İmha

Hayatımızın değişik dönemlerinde hoşumuza gidenler kadar beğenmediğimiz şeylerle de karşılaşırız, öyle ya dünya bizim keyfimize göre tasarlanmadığı gibi kainatın kaderi de elimizde değil.
 
Bunlardan bir kısmından kaçınma fırsatımız olabildiği gibi bazılarına da gayri ihtiyari maruz kalır, rahatsız olur, cefasını çeker, sonuçta çaresiz katlanırız. Bir de gücümüzün yettiklerini değiştirmek gibi insani bir hevesimiz vardır. Bu heves öylesine doyumsuz ve sınırsızdır ki, imkan verilse dünyanın şeklini bile değiştirmeye kalkarız.
 
Sözkonusu dinimiz olunca değiştirme ve hevesimize uydurma faaliyetleri esasında dine muhalifte olsa biz ona bir kılıf bulmaya çalışır, etrafından dolaşır, bazı hakikatleri örter, bazılarını değiştirir sonunda ortaya hoşumuza giden bir din anlayışı ve yaşantısı koyar keyfimize bakarız.
 
Yüzlerce yıllık İslam tarihinin her türlü devranından süzülüp bize ulaşan hakikatleri ve dinin alametleri de dahil herşey bizce yeniden yorumlanmalıdır. Kafamıza uymayan rivayetleri ve yorumları reddetmenin bir yolunu buluruz. Bunca zamandır bizden akıllısı gelmemiştir zaten dünyaya!
 
Yaşadığımız fetret dönemine "etrafına cami ağyarına mani" bir duruş çizemediğimizden olsa gerek, geçmişin şartlarında gerekli görülmüş ve kurumlaşmış ancak günümüzde dinin ilk iliği olan "hilafet" müessesi olmadığından kontrol edilemeyen, denetlenemeyen ve istismar edilen bazı yapıları ve yaklaşımları yok etmek bize en kolay ve hevesimize en uygun yol olarak geliyor.
 
Nakil temelli İslami ilimlerin eğitimlerinin icra edildiği medreselerin neredeyse yok edilmiş olmaları ve ilmin çağdaş popülist kültürde yer bulamaması ile artan cehalet ortamında kendileri de o kürsülerden az da olsa nasiplenmiş bazı yenilik heveslisi hocalar mirasına kondukları İslam'ı babalarının malı addetmeye ve kendi keyiflerine uydurma gayretiyle geçmişi silmeye, naklin altın halkalarını koparmaya yelteniyorlar. 
 
İslam'ın iman, islam ve ihsan sacayağı üzerinde duran hakikatlerini temsil eden gerek kelami, gerek ameli gerekse tasavvufi kaynak ve birikimlerini yok saymak veya yok etmeye yeltenmek bu asırlardır alemi gölgeleyen ulu çınarın köklerini kesmeye kalkmaktan başka birşey değildir.
 
Sahih akidevi ve ameli mezhepler kadar sahih tarikatler de bu dinin vazgeçilmez kurumları ve muhafızlarıdırlar. Herhangi bir itikadi ya da ameli sapkın mezhepten dolayı nasıl kelami ve ameli mezhepleri yok sayamıyorsak sapkın tarikatlerden dolayı da zühd ve takva mümessili tasavvufi yapıları da yok saymaya ya da yok etmeye kalkışamayız.
 
Bu dinin günümüzde yahut gelecekte ilk nesiller gibi anlaşılarak yaşanmasının sağlanmasında iman, islam ve ihsan konularında her bir müslüman ferdin zaruri bilgi ve amele sahip olması mutlak ve vazgeçilemez bir husustur.
 
Gelişen dünyada sahip olunan zenginliklerin artması ve nimetlerin ayaklarımıza serilmesi şüphesiz hepimizin en ağır imtihanlarından biridir. Nebi(‎ﷻ) tarafından "vehn" olarak isimlendirilen "dünya sevgisi ve ölüm korkusu" bizim felaketimizdir. Bunlardan korunmanın ve kurtulmanın yolu ihsan üzere ameldir ki zühd ve takva onun ayrılmaz parçasıdır. İmparatorluklar dönemlerinde tasavvufi yapılara daha çok ihtiyaç duyulması da bundandır.
 
Bugün yapmamız gereken, mirasımızı imha değil ıslahtır. Gerek itikadi gerek ameli gerekse tasavvufi alanlarda bid'at ve hurafelerden temizlenmeye, sünnetle donanmaya ve bu dini hakkıyla temsil etmeye niyetlenmek ve bu maksatla hareket etmek durumundayız.
 
Kaybedecek ne bir ferdimiz ne de bir kurumumuz var, yeterince zaman ve insan kaybettiğimiz ortadadır. Zararın neresinden ama doğru bir şekilde dönersek o kardır. Temel sorunumuz varlığımızı devam ettirmek ve mirasımızı gelecek nesillere aktarmaktır.
 
Bu hengamede tutunabildiğimiz her dal ile bu dine sarılmak ve sarılanlarla omuz omuza vermek zorundayız. Düşmanlarımız bizim farklılık ya da tartışmalarımızdan zevk almakta, birbirimize düşmemizden beslenmektedirler.
 
Herşeyi zamanına ve yerine bırakmak ve bu zor zamanlarda sağlam durmak hepimizin hayrına olacaktır. İnsanları dünya ve ahirette kurtuluş ve faydalarına olacak yola çağırmak asli vazifemizdir. 
 
Kader bize bu fırtınalı fetret devrinde seyahat nasip etti, sahili selamete varmak uğrunda kardeşlerimizin kahrına katlanamazsak derin sularda boğulmak ya da balıklara yem olmak kaçınılmaz olacaktır.
 
Allah sonumuzu hayreylesin...

08 Ağustos 2017

Allah dilediğini alçaltır!

Allah’ın kullarına rahmetinin ve lütfunun en yüksek ifadesi peygaberlerine vahiy yoluyla indirdiği kitaplar ve bunlarla tesis edilen hayat düzenidir. Vahyin nimetlerin en büyüklerinden olduğunu vahiy temelli fıtrat düzeninden çıktığımızda başımıza gelenlerden gayet iyi anlayabiliyoruz. Haramların hayatımızı kararttığı gerçeğinin ispata ihtiyacı olmayacak derecede ortada olduğu bir devirde yaşarken vahyin bereket ve rahmetini de yokluğuyla idrak ediyoruz.

Bu rahmet ve bereket kaynağının insanlar arasındaki temsil yani yaşayan güzel örnek olma görevini yerine getiren peygamberlerden bağımsız düşünülmesi ise herhalde insan aklının kendine kurduğu en tehlikeli tuzaktır. Şeytan için değiştirme yahut ortadan kaldırma imkanı bulunmayan vahyin son ve mükemmel hali Kur’an için düşünülebilecek daha etkili bir tahrip metodu herhalde bulunamazdı.

Vahyin yaşanmasına verilen umumi isim sünnettir. Sünnetin değişik şekilleri olduğu gibi tespit ve naklinden dolayı farklı mertebe ve değerde olanları da vardır. Bu tamamen teknik konular diyecebileceğimiz ve işin ehli alimlerce mutlak iman, muhteşem bir muhabbet ve derin bir hürmetle incelenerek ortaya konulmuştur. Allah’ını Rasulü Muhammed(sas) artık dünyamızdan ayrıldığı için yeni bir sünnet ortaya çıkması veya yeni bir hadis sadır olması mümkün olmadığından O’nun irtihalinden sonraki yüzyıllarda devam edegelen çalışmalar artık nihayet bulmuş ve hadis ile sünnetin niteliği ve niceliği belirlenmiştir.

Herşey kayıtlara alınmış ve bize yazılı olarak aktarıldığından üzerinde herhangi bir tartışma yapılması mümkün olmayacağı gibi gereksiz de kılınmıştır. Yani bugün ortaya çıkan herhangi bir hocanın ya da kendine bir şekilde dinimiz hususunda söz söyleme hakkı veya yetkisi gören kimselerin tespit ya da takdirlerine bırakılmış bir sünnet ya da hadis kalmamıştır, yoktur!

Böyleleri son zamanlarda ülkemizde temizlenen bir dini şebekenin bıraktığı boşluğu doldurmak adeta rol kapmak için sık sık gündeme gelmeye ve sünnet üzerinden yürüttükleri tahribata elbette dini ıslah adında bir kılıf uydurmaktadırlar.

Uydurulmuş din ve indirilmiş din gibi tuhaf bir tasnifi kabul ettirdikleri kitlelerine her seferinde daha yüksek dozlarla sünnet düşmanlığını empoze etmekteler. Hadislere saldırmak için kaynaklarımızda zaten ne olduğu belli olan rivayetleri sanki dinin temel esaslarından birinde yanlış bulmuş gibi büyük bir heyecanla dillendirmekte ve bakın işte sünnet budur, hadis böyledir gibi genel ve imanları sarsıcı yaklaşımlarla ve maalesef garip bir zevkle sırıtmaktalar.

Son hafta gündeme gelen ve sünneti Rasulullah(sas)’in yetim olmasıyla özdeşleştirerek ‘hadi annenizi öldürün, bu da sünnet’ örneklendirmesiyle rezil olan, fakat düştüğü hali idrak etmekten de mahrum bırakılan, niyetinin Ehli Sünnet’in temellerini oluşturan hadisleri devre dışı bırakmak olduğu artık iyice belli olan zattan da anladık ki, Allah(cc) dilediğini böyle aşikar ediyor ama bizler anlamakta eksk kalıyoruz.

Bugün hıyanet ve sapkınlığıyla herkesin diline düşen bazı hoca müsveddelerinin de zamanında bu gibi tuhaf açıklama ve hallerini gördüğümüz halde itibar etmeye devam ettiğimiz için başımıza büyük belalar açtıklarını hatırlayalım.

Bunlar Allah’ın bize rahmeti idi ama biz göremedik. Örneğin meşhur Fetö lideri sakalsızlık ve evlenmemeyi fazilet gibi sunarken bir yandan da Nebi(sas)’i anlatırken ayılıp bayıldı ve biz umum olarak buna kandık. Müritleri hocalarının cünup olmamasını bir fazilet ve üstünlük gibi görüp aktardıklarında Allah’ın insanlar için fıtrat kıldığı bir nimeti küçümsediklerini ve peygamberlerin sünnetleri olan evlenmeyi terketmenin fazilet gibi aktarılmasının dine de insanlığa aykırı olduğunu en net şekliyle ortaya koyamadık. Oysa Allah, bize rahmet edip bu adamların salih ve sahih olmadıklarını göstermişti...

Bugün benzer şekillerde bir çok küçük adam ve onların çevrelerinde kümelenmiş bir grup insan var. Bunlar sözkonusu Alemlere Rahmet Muhammed(sas)’in bir hadisi olduğunda cengaver kesilip ortalığı yakarken kendi hocalarının her türlü zırvasını tevil ederek peşlerinden gitmeye devam ediyorlar.

Bir hoca cehenneme giden adamın kendi tarikatlarının belli bir kolundan olduğunu söylemesi durumunda ateşten kurtulacağını iddia ederken Ehli Sünnet’in hesap, mizan ve ahiretle ilgili pek çok kati itikadını yok sayarak konuşuyor ama söz geldiğinde Ehli Sünnet’in kalesi olduğunu iddia etmekten geri kalmıyor.

Bunlar da tıpkı geçmişte Allah’ın önümüze çıkartarak sapkınlığını ilan ettiği ve hallerini rahmet işareti olarak ortaya çıkarttığı adamlar gibi eğer bugün reddetmez ve tavır almazsak ileride başımıza bela edilecek hocalardır.

Allah, el-Muzill’dir yani dilediğin zelil eder, alçaltır. Bize düşen bunları görmek ve uzak durmak olduğu kadar salih ve sahih alimlerin ve hocaların değerini de daha iyi idrak etmektir.

01 Ağustos 2017

Hocalar ve Cemaatler de Sapıtabilir

İnsanoğlu dünyaya ayak bastığı günden bu yana sürekli gelişiyor, değişiyor ve yeni birşeyler keşfedip dünyayla oynamaya ve oyalanmaya devam ediyor. Allah, her birimize dünya hayatının imtihanlığına yaraşır bir süs ve eğlence yahut bir meşguliyet veriyor.

Son yıllarda özellikle 15 temmuz ile birlikte gündemimize pek yakıştıramadığımız ve aslında pek örneği de olmamış bir konu girdi. İslami cemaat sandığımız her yana yayılmış ve neredeyse herkese bulaşmış bir yapının batının bizi yok etmek için kullandığı malzeme olduğunu gördük. Silahlı örgütlerden daha etkin bir parçalama ve yok etme girişimi bu kuzu postuna bürünmüş vahşi sırtlanların tırnaklarıyla gerçekleştirilmek istendi.

Bu yeni durum yani hoca dediğimiz birilerinin hain birer örgüt lideri ve cemaat dediklerimizin de gerektiğinde eli kanlı katiller olabileceği gerçeğini hala birileri kabullenemese de ve hala birileri sempati duymaya devam etse de artık reddedilemez bir biçimde canlar ve acılarla unutulmaz bir şekilde öğretildi bize...

Bu olaydan alınacak en değerli derslerden biri de, hiç şüphesiz islami cemaat ve kurumların bizler yani katılımcı, üye, sempatizan ve sair yakınlıklarla mensup olanlar tarafından doğru değerlendirilmesi ve doğru tavır konulması mecburiyetidir.

Bu konuda hemen her cemaat kendine Kur’an ve sünnetten deliller bulmakta zorluk çekmediği ve maalesef bunlarla insanları ikna ettikleri için ancak bazı mantıki uyarılarda bulunmak mümkün görünüyor.

Bunların ilki: Şahıslar, partiler, cemaatler ve kurumlar; gelişir, değişir, sapıtır ya da hakka uyar ve bu süreç hepimizin mensup olduğu her yapı için geçerlidir. Daha açık bir ifadeyle; hak üzerinde bildiğimiz bir insan kim olursa olsun sapıtma ihtimali ile karşı karşıyadır, hak bildiğimiz bir cemaat sapma ve saptırma ihtimaliyle muhataptır. Peygamberlerden başka kimse korunmuş ve masum değildir, olamaz. Aksini iddia eden kişi ve cemaatlerden şeytandan kaçar gibi kaçınmamız gerekir.
Sahabe arasından mürted ve münafıkların çıktığı gerçeğini unutmamalıyız. Zira onlar bizim için hakka isabette olduğu gibi batıldan kaçınmakta da en güzel örneklerdirler. Günde 5 vakit müslümanlarla beraber namaz kılan bir münafık cehennemi boylarken, alnı hiç secdeye gelmemiş ve Halid(ra)’ın davetiyle iman edip sonra cihada katılan ismi kaynaklarda Goerge olarak kayıtlı Bizanslı komutan ‘inşaallah’ şehid olarak cenneti kazanmıştır.

İmanın ve küfrün garantisi yoktur! Mü’min olarak akşamlayıp kafir olarak sabahlayanlaar olabileceği gibi kafir olarak sabahlayıp mü’min olarak akşamlamakta hiç uzak bir ihtimal değildir.

Kimsenin halinden ve istikbalinden emin olamayız. Öyle ya meşhur hadisedir; Mü’minlerin Emiri, Raşid Halifelerin ikincisi, adalet ve hakkın tatbikatçısı, Ömer’ul Adil, Ömer’ul Faruk bile acaba münafıklar listesinde ben ya da yakınlarımdan kimse var mı diye merak edip dururken, kim için, neden ve nasıl emin olabiliriz?

Bu hususta nakledilen şu hadis ise ihtiyatın Nebevi çizgisini gösteriyor:

Sahabenin meşhur zahid ve abidlerinden Osman bin Maz’un(ra), Medine’de muhacir olarak kaldığı Ümmü Ala isimli bir kadının evinde vefat etmişti. Osman’ın haline şahitlik eden kadın:

Ey Osman, şehadet ederim ki Allah sana ikram etmektedir, dedi.

Orada bulunan Rasulullah(sas) ise müdahale ederek:

Allah’ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun, diye sordu. Kadın:

Bilmiyorum vallahi, deyince Rasulullah(sas) şöyle buyurdu:

Bakınız, Osman vefat etmiştir. Ben Allah’tan onun için hayır ümit etmekteyim. Fakat ben peygamber olduğum halde bana ve size ne olacağını bilmiyorum.

Ümmü Ala dedi ki:

Vallahi bu hadiseden sonra hiç kimsenin hali ve istikbali hakkında birşey söylemedim. (Buhari)
Biz, arkadaş ve dostlarımız için, cemaatlerimize devam eden kardeşlerimiz için ve salihlerden bildiğimiz, muttaki sandığımız herkes için hayır ümit edelim ancak konu akıbet olunca emin olmak büyük bir cürettir bunu da bilelim. Herkes için hayırlısı bu olacaktır.

Müslümanlıktan başka hiç bir mensubiyetin Allah katında bir değeri ve özelliği yoktur, meşreplerin ve cemaatlerin cenneti garantilemek gibi bir özelliği hiç olmadı ve olmayacaktır da... Felancı olmanın ya da felan zatın peşinden gitmenin kurtuluş için faydası olduğunu düşünmek gaflet olur. İnsanların birbirlerine; hayrı tavsiye etmek, marufu emir ve münkeri nehyetmekten daha hayırlı ve faydalı amelleri yoktur.

İnsanları hakka davet eden, iyiliği emir ve kötülüğü nehyeden örnek ve önder müslümanlar her türlü saygıya layıktırlar ve onlar da kendi akıbetlerinden emin değillerdir. Emin oldukları gün helak oldukları gündür, sizi garanti verdikleri gün sapıttıkları gündür.

Allah hidayetten sonra ayağımızı kaydırmasın ve biiz sapkınlığa düşürmesin. Amin

18 Nisan 2017

Taassup Belimizi Büktü

Fitnelerin ana kaynaklarından biri olan kavmiyetcilik veya kabilecilik gibi asabiyetleri körü körüne savunmak anlamında ıstılahımızda yer alan taassup, giderek dermansız bir hastalık gibi tüm yapılarımıza sızdı ve iğrenç bir bakteri gibi ele geçirdiği unsurlarımızı kendine asker edinerek bizimle savaşmaya devam ediyor.

Geçtiğimiz hicri asrın başlarında kavmiyetçilik hastalığımız dışardan yapılan müdahalelerle uzuvlarımızın bedenden kopmasına kadar ilerlemişti. Ancak o kadar teslim olduk ki bu mikroba, kopan organlarımız da içten içe envai türden asabiyetlerle kavgaya, dağılmaya ve yok olmaya mahkum oldu.

Hani biz ‘müslümanlar bir bedenin azaları’ idik ya, işte o minvalde bakınca halimize ortaya her bir uzvu bir başka köşeye düşmüş ve kendi yaralarıyla kıvranan başsız bir beden görüyoruz.

Bu vahim tablonun sonucu olarakta acı, kan ve gözyaşı semtimizden eksik olmuyor...

Hal bu ise, bizden beklenen en normal davranış iyileşmek ve bütünleşmek için gayret etmek olmalıyken ortaya koyduğumuz duruş ve özellikle birbirimize karşı sergilediğimiz kardeşlik hukukuna sığmaz tavır, aslında daha kötüsünü hak etmişken Allah’ın rahmeti ve lütfuyle bu halimizin devam ettiğini bir kere daha itiraf etmek zorundayız. Hak etmediğimiz nimetler ve rahatlıklar içinde yüzerken, şükrünü eda etmekten aciz kaldığımız imkanları kullanmaya bile tenezzül etmezken, kendi iç dünyamızdaki pişmanlık duygusunu birbirimize saldırarak bastırmaya çalışıyoruz.

Hepimiz bir diğerinin ne kadar az iman ettiği, ne kadar az salih amel ve ne çok günah işlediği, ne kadar kötü müslüman olduğuyla meşgulüz. Cemaatlerimiz ve hocalarımız tartışılmaz en önemli aidiyet duygularımızı temsil ediyorlar. En doğru olan biziz, kesinlikle!

İçimizden bir zümreye göre kendilerinden başka herkes zaten kafir. Biraz derin sorguladığımızda neredeyse her grubun böyle düşündüğünü ya da gönlünde gizlediği gerçeğin bu olduğunu görmek mümkün.

Bir gruba göre ise iman ve tahkiki imandan daha önemli bir mesele yok, olamaz. Halbuki her grubumuza göre en doğru şekilde iman eden yine kendi grubu olduğundan bu noktada da anlaşma sağlanamıyor.

Bir başka gruba göre zikir ve nefis tezkiyesi ile meşgul olup nefsini kurtarmaktan daha önemli bir vazifemiz yoktur. Ancak bunu da ancak her grubun şeyhine tabi olunarak yapmak mümkün yoksa kurtulmak hayal oluyor.

Bir diğerine göre elinde silah olmayan zaten baştan kaybetmiştir. Herkes silaha sarılmalı ve savaşmalıdır yoksa kurtuluş mümkün değildir. Bunu da tabii ki yine herkesin kendi grubuyla yapması gerekiyor yoksa cihad bile olmuyor.

Tabii ki ayrılıklarımız bunlardan ibaret değil, saymaya devam etsek kimbilir daha kaç çeşit İslami yapı ve düşünce var. Her bir grup ya da fikir yapısının ayrıca kendi içinde de sayısız türlere ayrıştığını hepimiz biliyoruz.

Onların partisine oy vermeyenleri tekfir edenler, şeyhlerine bağlanmayanı şeytanın müridi ilan edenler, lliderlerine beyat etmeyeni cahiliye ölümüyle öldürenler ve hatta kafir gördüğü için şehadet kelimesini söylerken bir mü’minin başını kesenler...

Tabii ki hepimizin Kur’an ve Sünnet’ten sayısız delilleri var.

Bazılarımıza göre Nebi(sas), kuşu ölün bir çocuğa taziyeye giden bir şefkat abidesi iken bir başkasına göre elinde mızrakla Uhud meydanında bizzat eliyle müşrik öldüren bir mücahid, bir diğerine göre ise O, tüm vaktini tevbe ile geçiren, namaz kılmaktan ayakları şişen muhteşem bir abid kul, çok iyi bir eş ve baba olarak tanıyanlarımız da var tabii ki.

Hepimiz kendi yaramıza merhem olan dermanı O’nun eczanesinden alıyoruz ve bunda bir sorun yok hatta yapmamız gereken de bu zaten. Ancak O’nu ve dinini elimizdekinden ve bizim hoşumuza gidenden ibaret saymamız en büyük hatamız.

Bu noktada en büyük sorumluluk ve vebal elbetteki cemaatlerin liderlerine ve hocalarına, daha ıstılahi ifadesiyle alimlere ve emir sahiplerine düşüyor.

Herşeye rağmen alimlerimizden, hocalarımızdan umutluyuz, umutlu olmak zorundayız; onlar bizi toparlayacak, birleştirecek ve hayra davet edecek olanlar, onlar bizim yolumuzu aydınlatan kandiller olacaklar. Kendilerine hürmet etmeyi marifet sayacağız ki onlar bize rehberlik marifeti gösterebilsinler.


İslam’ın en büyük garipliği; bu dinin önderlerinin acziyeti ve bu dinin evlatlarının cehaletidir. Bu garabetten kurtulmadan başka birşeyden kurtulmamız mümkün görünmüyor.

14 Nisan 2017

İslami siyaset veya İslami hareket

Müslümanlar olarak vahyin direk düzeltmeleriyle eğitilen birinci nesilden itibaren ihtilaflarımızın devam ettiği bariz bir gerçektir. Birileri hatalar yapmıştır ve yeni nesiller de mutlaka yapacaktır. Biz günahsız veya hatasız bir ümmet veya toplum hayal etmiyoruz dahası bunun imkansız olduğunu da kesin olarak biliyoruz.

Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tevbe eden kullar yaratırdı. (Müslim)

İnsanlar arasındaki en yaygın ihtilaf, insanların idaresi ve ülkelerin zenginliklerinin sahiplenilmesi gibi konularda çıkmıştır. İslam’ın müslümanlardan istediği ise yeryüzünde adaletin ikame edilmesi ve Allah’ın dini ile insanlar arasında engel olarak bulunan kişi, kurum yahut devletlerin aradan çıkartılmasıdır ki buna islam ıstılahında cihad denilir. Engeller ortadan kadırıldıktan sonra insanlar İslam’ın davetine muhatap olur ve kendi tercihleriyle kabul yahut reddederler.

İslam ümmetinin tarih boyunca ayrılık ve savaşlarına baktığımızda genel manzara, fikir veyahut meşrep hususlarında birbirleriyle anlaşamasalar bile sözkonusu İslam coğrafyası ve halkı olduğunda, müslümanların maslahat ve menfaatlerini temin için biraraya geldiklerini görebiliyoruz. Zaten bu birliği gerçekleştirdiğimiz devirlerde hem biz hem de dünya huzur ve güvene kavuşmuş, bizim dağıldığımız dönemlerde ise hem ümmet hem de dünya halkları ifsad ile helak olup gitmişlerdir.

Büyük bir iddia gibi görünen bu son cümlelerin şahidi hem uzak tarih hem de neredeyse günü gününe bildiğimiz yakın tarihtir. Sadece son 100 yılda İslam’ın izzet ve aadaletini temsil eden bir otoriteden mahrum kalan yeryüzünde, gerek özelde İslam coğrafyasında gerekse genelde tüm dünyada yaşanan katliam ve soykırımlar bu büyük gerçeği anlatıyor.

Biz neyi kaybettiysek onu yine kendimizde bulmak zorundayız. Bu sebeple her bir ferdimiz kendini ve en küçüğünden en büyüğüne her bir cemaat, meşrep, tarikat yahut mezhepte kendini, duruşunu ve mensuplarını sigaya çekmek durumundadır.

İhtilaflarımız olacaktır; kavgalar edilecek, tartışma ve ayrışmalar yaşanacaktır. Allah’ın her birimiz ve her bir toplumumuz için tayin ettiği imtihan ve belalarla karşılaşacak ve sabırla ahiret yolculuğumuza devam edeceğiz.
Bizi bir arada tutacak yegane bağ, umumi olarak hepimizin salah ve menfaatine olan şeyde birleşmemizdir. Bunu alimlerimiz siyaset olarak tarif ederler. Bu konuda herhalde en net izahlardan birini Osmanlı’nın son devir alimlerinden, Hanefi fıkhının güzide fakihi, İslam’ın ve ilmin parlak ışığı İbni Abidin(ra) yapar:

Siyaset; halkı, dünya ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmek, onların salah ve menfaatlerine çalışmaktır.

İşte tam da burada eklemek istediğim, hakkında pek çok söz söylenen İslami hareket mefhumunun aslında bu siyaset tarifinden ibaret olduğu yahut olması gerektiğidir. Yani ortada İslam hareket, cemaat, tarikat ve meşrep namına ne kadar farklı metod veya yol var olursa olsun, nihayetinde tamamı bu çizgiye uymak zorundadır.

İslam adına hareket eden, konuşan veya yürüyen herkesin, ümmetin dünya ve ahiret kurtuluşuna vesile olmak, kurtuluş ve faydaları için çalışmak zorunluluğu vardır. Aksi halde kendini İslam’a, İslami harekete izafe edemez, etse de bizden kabul görmemesi gerekir.

İslami siyaset veya hareketin dünya ve ahiret temelli iki ayrı menfaat ve kurtuluş hedeflemesi asla gözardı edilemeyecek bir özelliğidir. Sözkonusu İslam ümmeti olunca dünyada da ahirette de kurtuluş ve menfaatlerinin gerçekleşmesi her müslümanın ana hedefidir. Ne dünyada bir ümmetin helakına göz yumulabilir ne de ahirette bir tek ferdin helakı hoş görülebilir.

Allah’ın bizi tayin ettiği vazife; dünyada imar ve ıslah, ahirette ise felahtır, yani kurtuluş...

Biz her ne kadar gözardı etsekte dünyaya Allah’ın çizdiği nizam böyle yürüyor. Gayri müslimler yahut müstekbir zalimler bize baktıklarında bu kıstasla bakıyorlar. Çok garip ve ilginç değil midir, bir gecede binlerce mazlumu vahşi şekilde katlederek iktidarı ele geçiren, zalim bir diktatör olan  Mısır’ın Sisi’sinin batıda bağırlara basılması! Ve yine çok garip değil midir, kendilerinin tayin ettiği demokratik metodlarla iktidara gelen Türkiye’nin Erdoğan’ı veya Mısır’ın Mursi’sinin hatta Filistin’in Heniyye’sinin asla makbul lider görülememesi... Daha da ileri gidilerek bunların diktatörlükle yaftalanmaya çalışılması size de komik gelmiyor mu?

İşte tam da bu noktada batının olaya bakışındaki berraklık bizim de zihinlerimizi açacaktır. Kim batıya ve batıla hizmet ediyorsa, yönetim şeklinin, mezhebinin, meşrebinin dahası halkına reva gördüğü zulümlerin hiçbir mahzuru ve önemi yoktur. Kim de islam’ın ve müslümanların salah ve menfaatlerine dair bir iş tutuyorsa veya öyle bir ihtimal varsa meğer ki kendi çizdikleri yoldan gelmiş olsun asla kabul görmeyecek ve tabiri caizse şeytanlaştırılıp taşlanacaktır.

Bu noktada sözü uzatmadan bize getirelim; halk ve alimler olarak biz müslümanların ihtilaf veya kişisel/cemaatsel menfaatlerimiz eğer bizim için umum ümmetin salah ve menfaatinden değerli ise biz bu ümmete ve islami harekete/siyasete mensup değiliz demektir.

Mensup olduğumuz yapılar ve peşinden gittiğimiz şahıslar, bizi dünya ve ahirette kurtuluş ve menfaatimize olacak bir yola iletiyor ve bunu tüm ümmet için istiyor, hedefliyor ve bu uğurda gayret ediyorlarsa doğru yerdeyiz demektir.

Bu yazılanları çok söz söylenmesi gereken bir konuya giriş kabul edelim.


22 Aralık 2015

İslam’ın yitik çocuğu

Çelimsiz denilebilecek kadar zayıf bir adamdı, boynu bükük ve sesi titrekti hemen çoğu Bosnalı gibi... Zaten köse de olsa sakal ve bıyıkları metruştu. Bir başka muhabbet sırasında sormuştum bunu; ‘neden Bosnalılar hep tıraşlı’ diye de cevabımı almıştım.

‘Çünkü Sırplar sakallı!’

Sonra adını sormuştum, ‘Ramazan’ demişti. Heyecanla ne demek biliyor musun peki demiştim de ‘sadece adım’ ‘Ramazan’ ıslık gibi çınlamıştı kulağımda. Ramazan oruç tutmayı da bilmiyordu, Ramazan ayını da. Hatta namazdan da bihaber idi.

‘Neden öldürüyorlar ki sizi’ gibi saçma bir soru daha sormuştum o karmaşık kafayla.. Ramazan mazlum ve çaresiz ses tonuyla ıslıkladı yine:

‘Türk olduğumuz için!’

Sırplar, Boşnakları Türk oldukları için öldürüyorlardı. Türk onların gözünde müslüman demekti. Dünyanın bir başka bölgesinde başka zamanlarında hep birileri müslümanları öldürmek için bir sebep buluyordu nasılsa, burada Avrupa’nın ortasında neden bulamasınlardı bir sebep.

Osmanlı bakayası olmak Türk olmak için kafiydi Sırplara göre ve öldürülmeyi, hayır hayır soylarının kurutulmasını hak ediyordu bu Osmanlı kalıntıları(!).
Ramazan ile ve onun gibi birçok Bosnalı ile sohbet ettim. İçlerinde düzgün bir islami eğitim almış ve Sırpların bakışıyla yok edilmeyi hak edenler olduğu gibi, bira şişesini namazdan sonra devam etmek için devrilmeyeceği bir yere bırakmaya çalışanlara da rastladım.

Eksikleri, hatta haramları ve küfürleri ile Bosnalılar İslam’ın yitik bir çocuğu olarak kalmış, imparatorluk hatırası ciğerlerinden en ağır ameliyatlarla hem de narkozsuz kopartılmaya çalışılmış bir halk. Cahil bırakılmışlar, ezilmişler ve hep bir şekilde bir ucundan tutunup müslüman kalmışlar!

Sırplar adı da sadece müslüman kalsa müslüman bir halka katlanamayacak kadar gözü dönmüş katiller sürüsü.. Öyle hayvanca geldiler ki üstüne Bosna’nın, öyle acımasız öyle zalim bir hayvana rastlamamıştır vahşi ormanlar!

Hiçbir katil hayvan kurbanının onurunu çiğnemez zira, en fazlasını yapan yavrusuna avlanmaya öğretmek için bir kaç hamle yapmasına izin verir belki ama daha ötesi yok, siz hiç avına tecavüz eden hayvan duydunuz mu? Silahsız, tırnaksız hatta ve çaresizce boyunlarını ölüme uzatan mazlum bir halkın onuruna yapılan saldırılar tarihte eşine az rastlanır boyutlara ulaştı da aştı bile..


Ali çayı çok severdi, son yudumuna kadar karıştırmaya devam eder ve yanında da bir sigara yaktı mı dünyadan alınacak bütün keyfi almış bir genç adam olarak üflerdi dumanlarını... Az konuşurdu, edebiyle meşhurdu, kem söz ya da kem davranış görmedik biz ondan. Tertemiz yüzü ve köse sakallarıyla Bosnalılara çok benzerdi. Bu temiz yiğidi Allah Bosna’da şehid olarak aldı.

--------------

Kara Kuğular romantizmden önce Bosna’nın kurtuluş savaşının türküsünü yazdılar. Sırp canilerine hak ettikleri dersler adım adım verildi ve nihayetinde Bosna toprakları bir kere daha Allah için, mazlum ve mağdur bir halk için; beli bükük ihtiyarlar, ğadre uğramış kadınlar ve aciz çocuklar için cihad ile tanıştı, şehid kanı ilebir kere daha bim kere daha yüzbin kere daha yoğruldu.

İslam’ın hilali yıkılmadı Bosna’da!

Batı savaşın seyrinin müslümanlar lehine meyletmesi ile derhal müdahil oldu tabii ki ve durdurdu savaşı ardından Aliya’nın ‘zehir içmekten’ zor anlaşmayı imzalamasıyla bir devir daha tarih oldu.

Bugün hala toplu mezarlar bulunmaya devam eden Bosna büyük bir kabristana dönüştü. Savaştan sonraki savaş devam ediyor Bosna’nın sokaklarında ve odalarında!
Savaştan çok uzun yıllar sonra yolum Belgrad’a düşmüştü. Karmaşık trafiği ve hep bir Sırp ülkesinde bulunmanın verdiği soğuklukla tedirginliği iliklerimize kadar hissetmiştik. Sonra Belgrad’ın ortasında olduğunu tahmin ettiğimiz genişçe bir yol kavşağının ortasında ilginç bir tabela gördüm. Mostar yazıyordu ve bir ok işareti ile yön gösteriyordu. Bildiğimiz alışık olduğumuz türden bir trafik tabelası yani. Mostar buralara yakın olmasa gerekti, bir an beynimde haritalar uçuştu ve Mostar’dan önce Saraybosna’nın geldiğini düşündüm. Arada kimbilir daha kaç şehir vardı ama Sırplar Belgrad’ın ortasına sadece ve yalnız başına bir Mostar tabelası koymuşlardı. Hem de 400 km mesafeye rağmen. İçlerinde uhde olarak kaldığı anlaşılıyordu. Mostar’da islam’ın hilalini kıramamış olmalarının hıncını taşıdıklarını ve nesillerine bunu empoze ettiklerini anlıyoruz.

Yaşanan katliamlar unutulmayacak, tarih müslümanları hep unuttu ama biz unutmayacağız. Unutulan tekrarlanıyor çünkü! 20 yıl önce Bosna’da yaşananlar bugün Suriye’de tekrarlanıyorsa unutmuş olduğumuzdan olabilir mi?

Bosna, İslam’ın yitik çocuğu, yaralılarının kanları ve ölülerinin kemikleri hiç bitmeyecek ülke. Bütün gürültülere ve eğlencelere rağmen bastırılamayan bir vicdanın sesini galeyana getiren mahzun yürekler ülkesi. Çocukları ve kadınları ve yaşlıları ve zayıf bırakılmış erkekleri ve açlıktan kemikleri sayılan cesetleri ile Bosna.

Aliya’nın ülkesi...

İslam’ın 20. Asırda yetiştirdiği müstesna fikir ve hareket adamı Aliya İzzetbegoviç. Hayatının sonuna kadar halkının İslam üzere kalması ve adaletten ayrılmaması uğruna mücadeleye devam eden yiğit adam.
Uzun tariflere ihtiyacımız yok:

Esaret zamanlarında bilinçlendirme ve hürriyet sevdasının bayraktarlığı, savaş zamanında ordu komutanlığı ve kurtuluşun liderliği Aliya’da vücut bulmuştu. Tarih bize onu ve onun gibi yiğitleri çok anlattı ne ki her devirde hemen her coğrafyamızda benzerlerine çokça ihtiyaç duyduğumuz gün gibi aşikar.

Allah, Bosna’ya rahmet eylesin!

Allah, Bosna’nın yiğit lideri Aliya’ya rahmet eylesin!

Allah, Bosna’nın şehitlerine rahmet eylesin...

02 Haziran 2014

Mirasyedi Alimler!

Pek çoğumuzun işittiği meşhur bir hadistir; 'alimler nebilerin varisleridir'. Bu hadisin ravileri konusunda hadis alimlerince yapılan eleştirileri bir yana bırakarak hadisin tam metinini okuyalım:

Kim ilim talep etme isteğiyle bir yol tutarsa, Allah onun yolunu cennete ulaştırır. Melekler ilim talebesine, kanatlarını sererler. Muhakkak ki alim için göklerde ve yerde bulunanlar istiğfar ederler. Hatta denizdeki balıklar bile. Alimin abide üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Şüphesiz ki alimler nebilerin varisleridir. Nebiler dinar veya dirhem miras bırakmazlar. Onlar sadece ilmi miras bırakırlar. Kim bu mirası alırsa çokça nasip almış demektir.’ (Tirmizi, Ebu Davud)

Hadisin metninden açıkça anlaşılan ve alimlerimizin çoğunluğunun da anladığı üzere bu miras ilimdir ve alimlerin nebilere varis olmaları bu ilme sahip olmalarına işaret eder. Bir kişiye bir diğerinden miras olarak kalan şey, onda ilk sahibinin meziyet ve üstünlüklerini ortaya çıkarmaz ve hatta bununla hiç bir ilgisi de olmaz.

Şöyle ki; bir evlada babasından kalan miras ne olursa olsun ve ne kadar çok olursa olsun onun takva ve faziletini artırmaz ancak o mirası hayırla kullanır ve harcarsa bundan kendine fayda temin etmiş olur.

Alimlerin nebilerden miras kalan ilme sahip olmaları onların herhangi bir üstünlük sahibi olmaları anlamına gelmez ancak o ilimle amel eder ve bunda da ihlas sahibi olursa -ki bunu da ancak Allah bilir- fazileti elde etmiş olur. Sırlarına hükmeden Allah(cc)'ın hükmünü bilenimiz olmayacağından biz onların ilimleri ile zahiren nasıl amel ettiklerine bakar ve onların hakikaten bir Nebi(sas) varisi mi yoksa bir mirasyedi mi olduklarına karar verebiliriz.

İlim tahsil etmek akli melekeleri yerinde olan ve buna kendini vakfeden her insanın yapabileceği bir iştir. Bunun için ihlas hatta iman bile gerekmez. Müsteşrikler bunun en büyük örneğidirler. Bunlar İslami ilimleri çok iyi bilirler ancak iman etmedikleri bu ilimle amel etmek bir yana müslümanlarla mücadelede kullanırlar.

Bu durumda ilim sahibi olmanın fazilet ve takva bakımından ve hele insanlara önderlik etme yönüyle hiçbir alakası yoktur. Kendisine tabi olunması ve sözlerinin değer kazanması için elbette en önemli alamet ilmi ile amel etmesidir.

Bir alimin amellerini yahut halini ölçmenin en kolay ve sağlam yolu sünnettir. Sünnet-i Nebi'ye tabi olmakta ne kadar hassas ise o Nebi'nin mirasına da o derece sahip ve sadıktır. Zira Kur'an ilim, sünnet ise amel ve takvadır.

İlmiyle insanları hayretler içinde bırakan, Nebi(sas)'e olan sevgisi sebebiyle ondan bahsederken gözyaşlarına boğulan ancak sünnete ittiba hususunda açık kusurları olan birinin salih bir Nebi(sas) varisi olamayacağı açıktır. Zira ilim ve muhabbet sahibi bir kişinin Nebi(sas)'in sünnetlerinden herhangi birini bırakınız terketmesi, hafife alması bile beklenmez. Kişi ne kadar sünnete tabi ise o kadar takva sahibidir ve bir o kadar da Nebi(sas)'nin mirasının bekçisidir. Değilse o mirası sadece bilgi olarak sahip olması onu sadece mirasyedi yapar.

Mirasyedi bir alim, hem devraldığı miras olan İslam'ı, hem kendini hem de çevresindekileri ifsad eder. Sünnete aykırı halleri sembolleştiren ve hatta bunu emreden bir alimin Nebi(sas)'e varis olabileceğini düşünmek risaleti de ilmi de mirası da anlamamaktan başka bir şey değildir.

De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.' - Ali İmran 31

İslami cemaatlerin kendi lider ve hocalarını kutsadıkları günümüzde hemen her topluluk kendi liderini 'Nebi(sas) varisi alim' ilan etmekten çekinmemektedir. Hatta en bariz sünnete aykırı itikat ve amelleri işleyen adamları bile varis ilan eden bu zihniyetten çok çekeceğimiz aşikar.

Kendi grubuna karşı yapılan her hamleyi Nebi(sas)'in hayatından bir hadise ile mukayese edebilecek derecede dengesini yitiren bu bakış açısı, farkında olarak ya da olmayarak kendilerine tabi olmayan diğer müslümanları kolaylıkla tekfir edebilmektedirler.

Nebi(sas)'e varis olmayı onun hayatındaki olaylara benzer şeyler yaşamak gibi bir tuhaflıkla yorumlamaya çalışan bu hastalıklı kafalar hoca ve liderlerini bir tür 'klon nebi' zannediyorlar.

Ne sahabenin Nebi(sas)'e ne de onlardan sonra gelen selef-i salihinin ulema ve umeraya göstermediği iltifat ve yüceltmelerle şeyhlerini 'ete-kemiğe bürünüp görünen' ilahi bir varlık olarak lanse edenlerin sünnet ehli olma ihtimali olabilir mi?

Sakal traşı olmayı şiar edinmiş hatta bunu cemaatine sembol yapan ve maalesef daha da ileri giderek traş olmayı temizlik, sünnete uyarak sakal bırakmayı pislik olarak öğreten bir hocanın nasıl ve hangi utanmazlıkla Nebi(sas)'e varis olabileceğini düşünebilir bir müslüman?

Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu gerek itikadi ve gerekse ameli sapmalar bizim için mihenktir. Kalbini açıp bakma imkanımız olmayan kişilerin bu halleri ortadayken onlardan sünnet ehli hatta Nebi(sas) varisi üretmeye çalışmak, kayaya tohum ekip ürün beklemek gibidir.

Nebi(sas) sahih bir tevhid akidesi ve kamil bir sünnet ile temsil edilen bir miras bırakmıştır. Bu miras ilimdir ve ona ancak ihlas ile amel eden alimler varis olacaklardır. Bunlar her devirde varoldular ve halen de varlar. Onların yalnızca sözleri değil amelleri de bu itikat ve sünnete uygundur.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...