Hoca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hoca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Ekim 2020

Altını tenekeden ayırt etmek

 


Her konuda her şeyi çok iyi bilmemiz imkan ve ihtimal haricidir. Her mesleğin kendi kurallarını ve kıstaslarını en iyi o işin ehli bilir ve haliyle de o konuda uzman olan onlardır. En basit tamir işine bile ehlini arar, mümkünse en az hata ile yaptırmak için araştırırız.

Dinimiz yani kalbimiz, hayatımız, dünyamız ve ahiretimiz söz konusu olduğunda da; en az arabamıza usta aradığımız kadar hassas, cep telefonumuzun çizilmemesine gösterdiğimiz kadar titiz bir tavırla, kimden ve nasıl öğrendiğimize dikkat etmek, ekmek aldığımız fırını seçmekten çok daha büyük bir inceleme ile din aldığımız ağızları araştırmak, herhalde en değerli vazifemizdir.

Alimlere hürmet şiarımızdır ancak Allah(cc)’in dini söz konusu olduğunda kimsenin hatırına hakikat feda edilemez. Hele bir de o kişi insanları saptırma potansiyeline sahip bir pozisyonda ise görmezden de gelinemez. Sevdiğimiz bir hoca söyledi diye batıla hak elbisesi giydiremeyiz.

Alimlere gerçek hürmet, onların ayaklarının kaydığını fark ettiğimizde, ateşten kurtarmaya çalışmaktır. Bu din yolu, en ustaların bile ayaklarının kayabileceği kadar pırıl pırıl ve tertemiz bir yoldur.

Uydurma bir hadisi, uydurma olduğunu bile bile anlatıp, Rasulullah’a(sas) yalan izafe etmekten çekinmeyen bir hocanın başka konularda ne kadar yalan söyleme potansiyeline sahip olacağını tahmin etmek zor değil; cehennemdeki makamına hazır olan neden çekinecek?

Çok şirin bir hoca, çok esprili, onu dinlemek çok hoşumuza gidiyor olabilir ama emin olun bu meddahlıkla hocalığı karıştırmanın ahiretteki karşılığı çok ağır olacaktır.

Ha, insanlar kandırılmayı seviyor ya da kandırıldıklarının ortaya çıkmasından hoşlanmıyorlar, bu da ayrı bir vakıa. Hepimiz gittiğimiz yolun, peşinde olduğumuz adamın en güzeli ve doğrusu olduğunu düşünür ve aksine inanmak istemeyiz.

Her güzel konuşanı hoca zannetme yanılgısını anlamak mümkün gerçi; hayatında hiç salih bir alim görmemiş olan biri, peşinden gittiğini haliyle evliya zanneder.

Yapacak bir şey yok; herkesin hocası, alimi, şeyhi kendine. Kimse kimsenin hocasını eleştiremez, hatası yoktur şeyhlerimizin ve kusursuzdur liderlerimiz.

Peygamberler bile zelle/hata eder ama bizim hocamız haşa!

Bu anlayışın sapkınlığını anlatmaya bile gerek yoktur.

Hakikate insanların çoğunun kulağı kapalı, dile getirenlerin ise sesini çağın saçma curcunasının gürültüsü bastırıyor ve daha kötüsü; yalanın şöhreti yalancının şöhretine bağlı, inanmayanlara bile bulaşıyor.

Medya, yalanları ve yalancıları parlak ışıklarıyla süslüyor, maalesef.

Ve fakat:

Allah(cc) el-Muzill’dir; dilediğini alçaltır ve rezil eder.

İnsanların göklere çıkarttıklarını yerin dibine geçiren O’dur. İnsanların yerlere attıklarını göklere çıkartan yine O’dur.

Bu ümmetin salih alimleri, tıpkı geçmiş kavimlerin peygamberleri gibi -içinde bulundukları toplumun adet ve fıtratlarına göre farklı nüanslarla da olsa- dillendirdikleri hakikatler, uyguladıkları hayat düzeni ve inşa ettikleri toplum yapısı aynıdır.

Alimlerimizin fıkhi hatta akidevi ihtilaflarında bile ümmetin hayrının ve maslahatının olduğunu bize kalan devasa mirastan anlıyoruz. Onların farklı yönlere büyüyen dallar gibi İslam ağacını büyüttüklerini ve ana bedenden kopanları nasıl çürüttüklerini görüyoruz.

Bu geçmiş bilgisi bize bugünü değerlendirmede isabet ihtimali sağlıyor. Meydanda alim, hoca ya da şeyh diye dolaşanların; neye ve kime benzemeleri gerektiğini, neyle onları kıyaslayacağımızı böyle anlıyoruz.

Ebu Hanife’nin mezhebindenim diyene bakıyoruz, ne kadar benzer ona diye. Tabi bu mukayeseyi yapabilmek için, bizim de mezhebinden/yolundan gittiğimizi iddia ettiğimiz alimleri, bir nebze tanımamız gerekiyor. Bu biraz zahmetli bir iş ama aksi halde bize sunulan her zatı, muhterem bilip dizinin dibine oturup kalırız.

Altınla tenekeyi ayırt etmek için kuyumcu olmak şart değil, aklı başında olmak ve biraz bu maddeleri tanımak yetiyor. Lakin altın suyuyla boyanmış tenekeleri anlamak için ehlinden yardım almaktan başka bir yok yoktur.

İlim ehli olmayabiliriz, farz olanları bilsek kafi ama birinin peşinden gideceksek onun gerçekten salih bir alim olduğundan emin olmak zorundayız. Altın suyuyla boyanmış bir tenekeye, dünya ve ahiret servetimizi feda edersek, çok yazık olur.

08 Ağustos 2017

Allah dilediğini alçaltır!

Allah’ın kullarına rahmetinin ve lütfunun en yüksek ifadesi peygaberlerine vahiy yoluyla indirdiği kitaplar ve bunlarla tesis edilen hayat düzenidir. Vahyin nimetlerin en büyüklerinden olduğunu vahiy temelli fıtrat düzeninden çıktığımızda başımıza gelenlerden gayet iyi anlayabiliyoruz. Haramların hayatımızı kararttığı gerçeğinin ispata ihtiyacı olmayacak derecede ortada olduğu bir devirde yaşarken vahyin bereket ve rahmetini de yokluğuyla idrak ediyoruz.

Bu rahmet ve bereket kaynağının insanlar arasındaki temsil yani yaşayan güzel örnek olma görevini yerine getiren peygamberlerden bağımsız düşünülmesi ise herhalde insan aklının kendine kurduğu en tehlikeli tuzaktır. Şeytan için değiştirme yahut ortadan kaldırma imkanı bulunmayan vahyin son ve mükemmel hali Kur’an için düşünülebilecek daha etkili bir tahrip metodu herhalde bulunamazdı.

Vahyin yaşanmasına verilen umumi isim sünnettir. Sünnetin değişik şekilleri olduğu gibi tespit ve naklinden dolayı farklı mertebe ve değerde olanları da vardır. Bu tamamen teknik konular diyecebileceğimiz ve işin ehli alimlerce mutlak iman, muhteşem bir muhabbet ve derin bir hürmetle incelenerek ortaya konulmuştur. Allah’ını Rasulü Muhammed(sas) artık dünyamızdan ayrıldığı için yeni bir sünnet ortaya çıkması veya yeni bir hadis sadır olması mümkün olmadığından O’nun irtihalinden sonraki yüzyıllarda devam edegelen çalışmalar artık nihayet bulmuş ve hadis ile sünnetin niteliği ve niceliği belirlenmiştir.

Herşey kayıtlara alınmış ve bize yazılı olarak aktarıldığından üzerinde herhangi bir tartışma yapılması mümkün olmayacağı gibi gereksiz de kılınmıştır. Yani bugün ortaya çıkan herhangi bir hocanın ya da kendine bir şekilde dinimiz hususunda söz söyleme hakkı veya yetkisi gören kimselerin tespit ya da takdirlerine bırakılmış bir sünnet ya da hadis kalmamıştır, yoktur!

Böyleleri son zamanlarda ülkemizde temizlenen bir dini şebekenin bıraktığı boşluğu doldurmak adeta rol kapmak için sık sık gündeme gelmeye ve sünnet üzerinden yürüttükleri tahribata elbette dini ıslah adında bir kılıf uydurmaktadırlar.

Uydurulmuş din ve indirilmiş din gibi tuhaf bir tasnifi kabul ettirdikleri kitlelerine her seferinde daha yüksek dozlarla sünnet düşmanlığını empoze etmekteler. Hadislere saldırmak için kaynaklarımızda zaten ne olduğu belli olan rivayetleri sanki dinin temel esaslarından birinde yanlış bulmuş gibi büyük bir heyecanla dillendirmekte ve bakın işte sünnet budur, hadis böyledir gibi genel ve imanları sarsıcı yaklaşımlarla ve maalesef garip bir zevkle sırıtmaktalar.

Son hafta gündeme gelen ve sünneti Rasulullah(sas)’in yetim olmasıyla özdeşleştirerek ‘hadi annenizi öldürün, bu da sünnet’ örneklendirmesiyle rezil olan, fakat düştüğü hali idrak etmekten de mahrum bırakılan, niyetinin Ehli Sünnet’in temellerini oluşturan hadisleri devre dışı bırakmak olduğu artık iyice belli olan zattan da anladık ki, Allah(cc) dilediğini böyle aşikar ediyor ama bizler anlamakta eksk kalıyoruz.

Bugün hıyanet ve sapkınlığıyla herkesin diline düşen bazı hoca müsveddelerinin de zamanında bu gibi tuhaf açıklama ve hallerini gördüğümüz halde itibar etmeye devam ettiğimiz için başımıza büyük belalar açtıklarını hatırlayalım.

Bunlar Allah’ın bize rahmeti idi ama biz göremedik. Örneğin meşhur Fetö lideri sakalsızlık ve evlenmemeyi fazilet gibi sunarken bir yandan da Nebi(sas)’i anlatırken ayılıp bayıldı ve biz umum olarak buna kandık. Müritleri hocalarının cünup olmamasını bir fazilet ve üstünlük gibi görüp aktardıklarında Allah’ın insanlar için fıtrat kıldığı bir nimeti küçümsediklerini ve peygamberlerin sünnetleri olan evlenmeyi terketmenin fazilet gibi aktarılmasının dine de insanlığa aykırı olduğunu en net şekliyle ortaya koyamadık. Oysa Allah, bize rahmet edip bu adamların salih ve sahih olmadıklarını göstermişti...

Bugün benzer şekillerde bir çok küçük adam ve onların çevrelerinde kümelenmiş bir grup insan var. Bunlar sözkonusu Alemlere Rahmet Muhammed(sas)’in bir hadisi olduğunda cengaver kesilip ortalığı yakarken kendi hocalarının her türlü zırvasını tevil ederek peşlerinden gitmeye devam ediyorlar.

Bir hoca cehenneme giden adamın kendi tarikatlarının belli bir kolundan olduğunu söylemesi durumunda ateşten kurtulacağını iddia ederken Ehli Sünnet’in hesap, mizan ve ahiretle ilgili pek çok kati itikadını yok sayarak konuşuyor ama söz geldiğinde Ehli Sünnet’in kalesi olduğunu iddia etmekten geri kalmıyor.

Bunlar da tıpkı geçmişte Allah’ın önümüze çıkartarak sapkınlığını ilan ettiği ve hallerini rahmet işareti olarak ortaya çıkarttığı adamlar gibi eğer bugün reddetmez ve tavır almazsak ileride başımıza bela edilecek hocalardır.

Allah, el-Muzill’dir yani dilediğin zelil eder, alçaltır. Bize düşen bunları görmek ve uzak durmak olduğu kadar salih ve sahih alimlerin ve hocaların değerini de daha iyi idrak etmektir.

01 Ağustos 2017

Hocalar ve Cemaatler de Sapıtabilir

İnsanoğlu dünyaya ayak bastığı günden bu yana sürekli gelişiyor, değişiyor ve yeni birşeyler keşfedip dünyayla oynamaya ve oyalanmaya devam ediyor. Allah, her birimize dünya hayatının imtihanlığına yaraşır bir süs ve eğlence yahut bir meşguliyet veriyor.

Son yıllarda özellikle 15 temmuz ile birlikte gündemimize pek yakıştıramadığımız ve aslında pek örneği de olmamış bir konu girdi. İslami cemaat sandığımız her yana yayılmış ve neredeyse herkese bulaşmış bir yapının batının bizi yok etmek için kullandığı malzeme olduğunu gördük. Silahlı örgütlerden daha etkin bir parçalama ve yok etme girişimi bu kuzu postuna bürünmüş vahşi sırtlanların tırnaklarıyla gerçekleştirilmek istendi.

Bu yeni durum yani hoca dediğimiz birilerinin hain birer örgüt lideri ve cemaat dediklerimizin de gerektiğinde eli kanlı katiller olabileceği gerçeğini hala birileri kabullenemese de ve hala birileri sempati duymaya devam etse de artık reddedilemez bir biçimde canlar ve acılarla unutulmaz bir şekilde öğretildi bize...

Bu olaydan alınacak en değerli derslerden biri de, hiç şüphesiz islami cemaat ve kurumların bizler yani katılımcı, üye, sempatizan ve sair yakınlıklarla mensup olanlar tarafından doğru değerlendirilmesi ve doğru tavır konulması mecburiyetidir.

Bu konuda hemen her cemaat kendine Kur’an ve sünnetten deliller bulmakta zorluk çekmediği ve maalesef bunlarla insanları ikna ettikleri için ancak bazı mantıki uyarılarda bulunmak mümkün görünüyor.

Bunların ilki: Şahıslar, partiler, cemaatler ve kurumlar; gelişir, değişir, sapıtır ya da hakka uyar ve bu süreç hepimizin mensup olduğu her yapı için geçerlidir. Daha açık bir ifadeyle; hak üzerinde bildiğimiz bir insan kim olursa olsun sapıtma ihtimali ile karşı karşıyadır, hak bildiğimiz bir cemaat sapma ve saptırma ihtimaliyle muhataptır. Peygamberlerden başka kimse korunmuş ve masum değildir, olamaz. Aksini iddia eden kişi ve cemaatlerden şeytandan kaçar gibi kaçınmamız gerekir.
Sahabe arasından mürted ve münafıkların çıktığı gerçeğini unutmamalıyız. Zira onlar bizim için hakka isabette olduğu gibi batıldan kaçınmakta da en güzel örneklerdirler. Günde 5 vakit müslümanlarla beraber namaz kılan bir münafık cehennemi boylarken, alnı hiç secdeye gelmemiş ve Halid(ra)’ın davetiyle iman edip sonra cihada katılan ismi kaynaklarda Goerge olarak kayıtlı Bizanslı komutan ‘inşaallah’ şehid olarak cenneti kazanmıştır.

İmanın ve küfrün garantisi yoktur! Mü’min olarak akşamlayıp kafir olarak sabahlayanlaar olabileceği gibi kafir olarak sabahlayıp mü’min olarak akşamlamakta hiç uzak bir ihtimal değildir.

Kimsenin halinden ve istikbalinden emin olamayız. Öyle ya meşhur hadisedir; Mü’minlerin Emiri, Raşid Halifelerin ikincisi, adalet ve hakkın tatbikatçısı, Ömer’ul Adil, Ömer’ul Faruk bile acaba münafıklar listesinde ben ya da yakınlarımdan kimse var mı diye merak edip dururken, kim için, neden ve nasıl emin olabiliriz?

Bu hususta nakledilen şu hadis ise ihtiyatın Nebevi çizgisini gösteriyor:

Sahabenin meşhur zahid ve abidlerinden Osman bin Maz’un(ra), Medine’de muhacir olarak kaldığı Ümmü Ala isimli bir kadının evinde vefat etmişti. Osman’ın haline şahitlik eden kadın:

Ey Osman, şehadet ederim ki Allah sana ikram etmektedir, dedi.

Orada bulunan Rasulullah(sas) ise müdahale ederek:

Allah’ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun, diye sordu. Kadın:

Bilmiyorum vallahi, deyince Rasulullah(sas) şöyle buyurdu:

Bakınız, Osman vefat etmiştir. Ben Allah’tan onun için hayır ümit etmekteyim. Fakat ben peygamber olduğum halde bana ve size ne olacağını bilmiyorum.

Ümmü Ala dedi ki:

Vallahi bu hadiseden sonra hiç kimsenin hali ve istikbali hakkında birşey söylemedim. (Buhari)
Biz, arkadaş ve dostlarımız için, cemaatlerimize devam eden kardeşlerimiz için ve salihlerden bildiğimiz, muttaki sandığımız herkes için hayır ümit edelim ancak konu akıbet olunca emin olmak büyük bir cürettir bunu da bilelim. Herkes için hayırlısı bu olacaktır.

Müslümanlıktan başka hiç bir mensubiyetin Allah katında bir değeri ve özelliği yoktur, meşreplerin ve cemaatlerin cenneti garantilemek gibi bir özelliği hiç olmadı ve olmayacaktır da... Felancı olmanın ya da felan zatın peşinden gitmenin kurtuluş için faydası olduğunu düşünmek gaflet olur. İnsanların birbirlerine; hayrı tavsiye etmek, marufu emir ve münkeri nehyetmekten daha hayırlı ve faydalı amelleri yoktur.

İnsanları hakka davet eden, iyiliği emir ve kötülüğü nehyeden örnek ve önder müslümanlar her türlü saygıya layıktırlar ve onlar da kendi akıbetlerinden emin değillerdir. Emin oldukları gün helak oldukları gündür, sizi garanti verdikleri gün sapıttıkları gündür.

Allah hidayetten sonra ayağımızı kaydırmasın ve biiz sapkınlığa düşürmesin. Amin

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...