İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2020

Adem(a)’in çocuklarıyız!

 


İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz.

İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğru muhabbetin yanında, diğer Müslümanlara ve sair insanlara hürmet ve muhabbetin dengesini muhteşem bir şekilde kurmayı öğretti.

İslam, bizden aslımızı neslimizi inkar etmeyi değil, aksine onlara sahip çıkmayı, akrabayı gözetmeyi, ırkından olan insanların iyiliklerini istemeyi, onların hayırlarından memnun olmayı öğretti.

İslam, bizden kendimizden olanlardan uzak durmamayı, aksine herkesten çok bizim akrabalık bağlarını gözetmemizi, ihtiyacı olanlara el uzatmamızı, hayırlı işlerinde onlara yardımcı olmamızı istedi.

İslam, bizden kendi ırk ya da dilimiz gibi, Allah(cc)’unun ayetlerinden birer ayet olan nimetlerini ve imtihanlarını reddetmemizi değil, her lütuf gibi baş tacı ederek taşımamızı istedi.

İslam, ırkçılık yapmayı da yasakladı bize, ırkımızdan kaçmayı da, ırkımızdan utanmayı da! Başkalarının ırkını hor görmeyi, aşağılamayı, herhangi bir sebep ya da şekille küçümsemeyi yasakladı bize.

İslam, uğrunda savaştığımızın şeyin hak ve adalet olmasını istedi bizden, mensubu olduğumuzun kavmin bayrak ya da sembollerini taşımayı yasaklamadı, onların altında savaşmakta bir mahsur görmedi.

İslam’ın yasakladığı ırkçılık; zalim iken ve haksızlık yaparken, akrabamıza ya da kendi ırkımızdan olanlara yardım etmekti. Mazlum birine, sahip çıkmak için ırkını sormayı yasakladı bize.

Çünkü İslam bize; Habeşi Bilal’in, Rumi Süheyb’in, Farisi Selman’ın ve diğer ırk ve türden Arap ya da Acem sahabenin, elleri, dilleri ve hayatları ile ulaştı. İslam bize; erdemin, ırk ve renkle değil, gönül ve amelle elde edildiğini, dünya ve ahirette ölçünün takva olduğunu öğretti.

İslam bize, neslimizin ve ecdadımızın hayırları ve iyilikleri ile sevinmeyi yasaklamadı. Ancak başkalarının da hayır ve iyiliklerini de takdir etmeyi, saygı duymayı ve Allah(cc) için yapılan her meşru hayrı, kimin yaptığına bakmadan desteklemeyi emretti.

Bariz bir örnek olarak; Selçuklu ya da Osmanlıların, tarihe mal olan adalet ve merhamet medeniyetlerinden ne kadar onur duyuyor ve sahip çıkıyorsam, Endülüs’te Emevilerin kurduğu ve Avrupa’nın gördüğü, göreceği en müstesna medeniyetten de o derece gurur duyuyorum.

Neslimin bir şekilde bu güzel ve hayırlı insanlardan gelmesinden elbette memnun olurum. Ancak bu memnuniyet, hasbelkader bir başka ırktan gelmiş hatta bilinen tarihinde ecdadı hakkında iyilik ve hayır namına bir bilgi bulunmayan birinden daha iyi ya da hayırlı birisi olduğum anlamına gelmez.

Ecdadımın iyilik ve hayırları, bana ancak güzel bir hatıra, doğru bir örnek ve şerefli bir mazidir. Geleceğime ve ahiretime herhangi bir etkisi ya da katkısı olmayacaktır.

Eğer onların iyilik ve hayırlarında peşlerinden gider, onların elde ettiği dünyalık ve ahirete yönelik maksatlara ulaşırsam, bu benim için onların soyundan gelmekten elbette daha hayırlıdır.

İstanbul’un fethini, yüzyıllar boyu kutlamak ve buna sevinmek gayet insani bir davranıştır, olabilir. Ancak kutlamalarla yeni bir fetih yapıldığını tarih yazmamıştır.

Sultan Alparslan’a, Melikşah’a, Osman Gazi’ye, Fatih’e, Yavuz’a veya adını yad etmenin bile bize sevinç verdiği ecdadın nadide diğer liderlerine hayranlık duymak, sevmek, onlardan bahsetmek; hayat ve mücadelelerinden, yiğitlik ve adaletlerinden, kahramanlık ve merhametlerinden nasip almadıkça, kuru bir iddiadan ibarettir.

Velhasılı kelam; neslimizi ve ecdadımızı sevmek noktasında da İslam, bizden itidal sahibi olmamızı istiyor. Sevme ve gurur duyma iddiamızı ispatlamamızı bekliyor.

İslam, bizden Allah(cc)unun verdiği her şeyi olduğu gibi kabullenmemizi, sahip çıkmamızı ve saygı duymamızı bekliyor. Bunlar arasında, soyumuz, dilimiz, coğrafyamız, akrabalarımız ve ailemiz de var. Bizimkilere olduğu kadar, başkalarının da bu değerlerinin saygıyı hak ettiğini unutmamamız gerekiyor.

Adem(a)’in çocuklarının kardeş olduğunu unutmamamız gerekiyor.

05 Aralık 2020

Münafıklık özgürlüğü!

 


Hayatın her alanında, hemen hepimizin sıkıntısını çektiği, bütün iyi ve güzel şeylerin tadını kaçıran samimiyetsizliğin, artık kişisel bir ahlaksızlık olmayı aşıp, kurumsallaştığı zamanlardayız.

Devletler arası ilişkilerden tutun, devlet ve vatandaş meselelerine, hatta aileler içindeki en müstesna münasebetlere varıncaya kadar, her yanımızı sarıp sarmalayan bir çirkef gibi, her yere bulaşan bir samimiyetsizlik almış başını gidiyor.

Bütün bunların sonunda, mesele din ve ilahiyata geldiğinde, samimiyetsizliğin en korkunç neticelerinin alınacağı alan açılmış oluyor. Ahlakında samimi olmayanların en azından ahlaksızlıklarında samimi olmalarını bekleyecek kadar düşük bir düzlemde sürünüyoruz.

Münafıklık, kişinin kalbinde olandan başka bir söyleme ve eyleme sahip olmasının adıdır. Müminlik ise, kalbinde olanı dili ile ikrar etme halidir. Dili ile kalbi arasında uyumsuzluk, bir insanın düşebileceği en aşağı halin habercisidir. Ki, ıstılahımızda “esfeli safilin” derecesinin yani “aşağıların en aşağısına” düşmenin sebebidir.

İslam, temel dayanağı olan Kur’an ve Sünnet ile ilk dönemlerin aksine, herkesin ulaşabileceği ve kendi amacına uygun şekilde inceleyip, kullanabileceği bir açıklıkla ortadadır. Bu dinin, gizli saklı ya da sır bir başka altyapısı, kaynağı yoktur. Bunun sonucu, müsteşrik dediğimiz batılıların, kaynaklarımızı bazen bizden daha fazla inceleyerek kendilerince aleyhimize kullanabilecekleri bazı “açıklar” ya da daha doğru tabirle, istismar edebilecekleri konular bulmalarına yol açmıştır.

Uzun yıllar süren bu bir tür saldırı tarzına, bizim salih alimlerimiz de kendi devirlerine ve halklarına göre savunmalar geliştirmişler ve gerek bu dini gerekse mensuplarını koruma uğruna mesai harcamışlardır. Hala da bu saldırılarla ömür tüketenler az değildir, zira İslam’ın yenilemez ve aşılamaz mükemmel hayat düzenine olan imanları sarsmanın tek yolu, onun hakikatleri hakkında şüphe oluşturmaktır.

İmana karışan şüphe, ihlasa bulaşan nifak, teslimiyete karışan isyan; bu dinin tahtı olan gönüllerin bulandırılması sonucunu doğurmuş ve zaten ilmin azaldığı, alimlerin aciz kaldığı ve biz sıradan Müslümanların cehalete teslim olduğu devrimizde, bir de elimizde kalan son su kaynaklarının bulandırılması; ruhumuzun kurutulmasına, dinimizin unutulmasına zemin hazırlama mücadelesinin savunmalarımızı yıkan ağır hamlelerinden biri olarak karşımıza çıkmıştır.

Kur’an ve Sünnete yapılan her saldırının açık düşmanlardan gelmediğine sık şahit olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Kendini Müslüman olarak takdim eden, Müslümanlardan hocalığı sebebiyle saygı bekleyen hatta tefsir ya da hadis çalışmaları nedeniyle maaş alan birilerinin, sahip olduğu sıfat ve makamların tamamını elde ettiği vesileler olan Kitap ve Sünneti, insanların gönüllerinde sorgulanır hale düşürmeye gayret etmesinin, nifaktan başka bir izahını bulamıyorum.

Kur’an ve Sünnete, fizik ya da matematik kurallarından daha gevşek yaklaşabilme cüreti gösterip sonra da, kendini yeni çağın İslam önderi olarak pazarlama gayretine girmenin, aslında tıbbın en temel kurallarını reddedip doktorluk iddiası olduğu kadar, yerçekimini reddederek fizikçi olmak kadar saçma olduğunu söylediğimizde; zatı şahanelerini eleştirmiş hatta linç ediyor sayılmamızın, özgürlükle, fikir hürriyeti ile alakalandırılan ama aslında müsteşrik bir bakış açısı ile Kur’an ve Sünnetin, en aşağı akademik kaliteden bile mahrum bir muameleye tabi tutulması karşısında sessiz kalmanın iman sorunu olacağından korkuyorum.

Sevgili hoşgörülü ve özgürlükçü Müslümanlar, önce bu dine yeniden iman etmemizi teklif ediyorum. Esasen bunu da yine Kur’an’dan aldığım cüret ve cesaretle söylüyorum.

“Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirmiş olduğu Kitap'a ve daha önce indirmiş olduğu Kitap'a iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse derin bir sapıklığın içine düşmüştür.” (Nisa 136)

Kur’an ve Sünnet hakkında ileri geri konuşma edepsizliğinde bulunanların namının ve forsunun ne olduğuna bakmaksızın, eleştirilmesine ve reddedilmesine de en az onlara sahip çıktığınız kadar katlanmanızı bekliyorum. Herhalde, öncelik sıralamanızda Kitap ve Sünnetten önce hocalarınızın sözleri ve fiilleri yer almıyordur değil mi?

Bu dine iman eden hiç ama hiçbir kimse; Allah(cc)’un ayetleri, Rasulü(sas)’in hadisleri hakkında, edebe aykırı, şüpheye yol açan ve hafife alan bir söz ya da tavır sergileyemez. Aksi bir durumda hakkında söyleneceklere katlanmak zorunda kalır.

Kimse bu dine zorla inandırılamaz ve zorla İslam olması istenemez. İman; gönülden gelen ve isteyerek, bilerek, idrak ederek, içine sindirerek kabullenmek demektir. Bu dinin Kitap ve Sünnetten oluşan temellerini kabul etmeyenlerin, bu binada yaşama hakkı olamaz. Kimsenin içinde yaşamaya zorlanmadığı bu binada, temellerine dinamit koymak isteyenlerin saltanat sürmesine razı olmamak, bu din halkının, bu bina sakinlerinin en doğal hakkıdır.

İsteyen ateist olur, isteyen agnostik ama önce ne olduğuna karar verir ve o sıfat ve lakapla karşımızda durur, konuşur. Biz de ona göre muamele eder, tebliğimizi yapar, çekiliriz. Gerisi onunla Rabbi arasındadır.

19 Kasım 2020

Salgın, Tedbir ve Kader

 

Rüzgarın şiddetli estiği zamanlarda, dalından kopan yapraklar savrulur, son bir güçle tutunanlar yerlerinden koparılır. Toprağın tozu ile yaprağın ufalanmasından oluşan bir karışık bulut havayı kirletir, gözleri kapatır, ayakları taşlara takar.

Kuruması takdir edilen yaprağın başka bir şansı ya da seçeneği yoktur. Kuruyacak ve dalından kopup düşecektir rüzgarın insafına…

Büyük olayların, salgınların ya da savaşların, insanları sürükleyen birer fırtınaya benzediğini düşünüyorum. Herkes tutunduğu yerin sağlamlığı, tutuşunun kalitesi ve duruşunun gücü kadar etkileniyor illaki.

Fert planında kendimize has birer akıbet kaderimiz olduğu ve herhangi bir ağaçta salınan yeşil yapraktan aslında pek farkımız olmadığı gerçeğiyle bir kere daha, büyük çapta yüz yüze gelmiş bulunuyoruz.

Eceli yani dalından kopup düşme zamanı gelenlerimiz için bir rüzgar yetecektir. Kimisi için bu rüzgar; savaşta atılan bir mermi ya da bomba olurken, bir başkası için gözle görülmeyen bir virüs ya da bir diğeri için başka sebep bulunmadığında söylenen, kalp krizi gibi esintiler olacaktır.

Ecel geldiğinde bir sebep bulunur, bu dünyanın kanunudur. İnsan, canı verenin aldığını hatırladığı an Müslüman olur, kaderine teslim olur.

Kader, önüne geçilemeyen bir yazgı olduğu gibi, tedbir almak her birimiz için ayrı bir farizadır. Tıpkı namaz kılmak ya da oruç tutmak gibi. Kişinin kendi canına kastetmesini ya da başkalarının canına haksız yere kıymasını haram kılan İslam, tedbirsizlik ya da dikkatsizlik nedeniyle birilerine zarar vermeyi de bize yasaklamıştır.

Tedbir almanın kadere karşı çıkmak ya da razı olmamakla ilgisi yoktur. Zira biz kaderimiz kapsamında başımıza gelecek olanın, tedbir sebebiyle gelmesini ya da gelmemesini umarız. Ve gelse de gelmese de işte kaderimiz budur deriz. Tedbir sadece bir sebeptir, vesiledir, yoldur hatta duadır.

Tedbir almakla kader durdurulmaz, aksine kader zaten o işin durması olarak yazılmıştır da, biz tedbir alarak durmasına şahitlik ederiz ve imtihanın sırrı bozulmamış olur. Yine bütün tedbirlere rağmen başımıza gelenin de kader olduğunu kabulleniriz.

Hastalıktan korunmak ya da hasta olduğunda tedavi için yollar aramak, doktor doktor dolaşmak, tedaviler denemek de aynı şekilde kadere isyan ya da itiraz değil; bizzat İslam’ın bizden istediği gayet Müslümanca bir davranış şeklidir.

Elimizden geleni yaptıktan sonra başımıza gelene sabır ve kabul ise Müslümanlığımızın gereğidir. Hala ısrar ve inatla, neden başıma bunun geldiğini düşünmem ve bunu isyana vardırmam, kabullenemem ve sebep olan eşya ya da insanlara nefret duyarak gaflete düşmem ise, kendi kişisel felaketimin habercisi olur.

İnsanız elbette canımızı acıtan her şeye kızarız. Virüslere de kızarız, koca devletlere de. Ancak nihayetinde kaderin, her şeye kadir olan Allah(cc)’in yaratmasıyla meydana geldiğini ve bizim ancak tedbirler kadar etkimiz olduğunu, onların da sonucunu yine bizim belirleyemediğimizi unutmamamız gerekiyor.

Hastalıklar ve sebep olan virüsler Allah(cc)’in yarattığı imtihanlardır. Tedbirler ve tedaviler ise Allah(cc)’in farz kıldığı yollardır. Hastalığın ya da salgının getirdiği sıkıntı ve zorluklara sabretmek imandandır. Daha zor durumda olanları gözetmek ve kollamak ise insanlıktandır.

Tedbir duadır evet; ellerle yapılan bir duadır, dikkatle yapılan bir duadır, tedavilerle yapılan bir duadır. Kabulüne Allah(cc) karar verir; dilerse bu dünyada bizi korur, dilerse bela ve hastalıklarla temizleyerek katına alır ve ahirette duamızın karşılığını verir.

Kader ise kaçınılmaz olarak başa gelen ve gelecek olandır. Vesileler ve sebepler gözlerimizi kör etmemeli, edilmesine yol açacak söylem ve eylemlerden de kaçınılmalıdır.

Salgın, umumi bir bela ve imtihandır. Tedbirlerle kaderimize doğru yol alıyoruz. Salgınla ilgili hangi teori ya da fikre kanaat edersek edelim, neticede gittiğimiz yer, kaderimiz olacaktır.

Kader, önünde durulamayan bir rüzgardır; alır ve götürür bizim gibi kuru yaprakları. Velakin, taze ve güçlü yapraklara dokunmaz genellikle ama bazen goncaları da koparır kaderin esintisi ve bazen sert eser; ne genç tanır ne yaşlı, ne taze bırakır ne bayat, kopartır eceli geleni dalından.

Unutulmaması gereken; virüslerin de Rabbinin Allah(cc) olduğudur. Her şeyin kaderini takdir edenin dilediği bir zamanda o da eceline ulaşacak ve sona erecektir. Bize düşen, o zamana kadar bedenlerimizin ve ruhlarımızın sağlığını korumak için tedbir almak ve kadere teslim olmaktır.



01 Ekim 2020

Altını tenekeden ayırt etmek

 


Her konuda her şeyi çok iyi bilmemiz imkan ve ihtimal haricidir. Her mesleğin kendi kurallarını ve kıstaslarını en iyi o işin ehli bilir ve haliyle de o konuda uzman olan onlardır. En basit tamir işine bile ehlini arar, mümkünse en az hata ile yaptırmak için araştırırız.

Dinimiz yani kalbimiz, hayatımız, dünyamız ve ahiretimiz söz konusu olduğunda da; en az arabamıza usta aradığımız kadar hassas, cep telefonumuzun çizilmemesine gösterdiğimiz kadar titiz bir tavırla, kimden ve nasıl öğrendiğimize dikkat etmek, ekmek aldığımız fırını seçmekten çok daha büyük bir inceleme ile din aldığımız ağızları araştırmak, herhalde en değerli vazifemizdir.

Alimlere hürmet şiarımızdır ancak Allah(cc)’in dini söz konusu olduğunda kimsenin hatırına hakikat feda edilemez. Hele bir de o kişi insanları saptırma potansiyeline sahip bir pozisyonda ise görmezden de gelinemez. Sevdiğimiz bir hoca söyledi diye batıla hak elbisesi giydiremeyiz.

Alimlere gerçek hürmet, onların ayaklarının kaydığını fark ettiğimizde, ateşten kurtarmaya çalışmaktır. Bu din yolu, en ustaların bile ayaklarının kayabileceği kadar pırıl pırıl ve tertemiz bir yoldur.

Uydurma bir hadisi, uydurma olduğunu bile bile anlatıp, Rasulullah’a(sas) yalan izafe etmekten çekinmeyen bir hocanın başka konularda ne kadar yalan söyleme potansiyeline sahip olacağını tahmin etmek zor değil; cehennemdeki makamına hazır olan neden çekinecek?

Çok şirin bir hoca, çok esprili, onu dinlemek çok hoşumuza gidiyor olabilir ama emin olun bu meddahlıkla hocalığı karıştırmanın ahiretteki karşılığı çok ağır olacaktır.

Ha, insanlar kandırılmayı seviyor ya da kandırıldıklarının ortaya çıkmasından hoşlanmıyorlar, bu da ayrı bir vakıa. Hepimiz gittiğimiz yolun, peşinde olduğumuz adamın en güzeli ve doğrusu olduğunu düşünür ve aksine inanmak istemeyiz.

Her güzel konuşanı hoca zannetme yanılgısını anlamak mümkün gerçi; hayatında hiç salih bir alim görmemiş olan biri, peşinden gittiğini haliyle evliya zanneder.

Yapacak bir şey yok; herkesin hocası, alimi, şeyhi kendine. Kimse kimsenin hocasını eleştiremez, hatası yoktur şeyhlerimizin ve kusursuzdur liderlerimiz.

Peygamberler bile zelle/hata eder ama bizim hocamız haşa!

Bu anlayışın sapkınlığını anlatmaya bile gerek yoktur.

Hakikate insanların çoğunun kulağı kapalı, dile getirenlerin ise sesini çağın saçma curcunasının gürültüsü bastırıyor ve daha kötüsü; yalanın şöhreti yalancının şöhretine bağlı, inanmayanlara bile bulaşıyor.

Medya, yalanları ve yalancıları parlak ışıklarıyla süslüyor, maalesef.

Ve fakat:

Allah(cc) el-Muzill’dir; dilediğini alçaltır ve rezil eder.

İnsanların göklere çıkarttıklarını yerin dibine geçiren O’dur. İnsanların yerlere attıklarını göklere çıkartan yine O’dur.

Bu ümmetin salih alimleri, tıpkı geçmiş kavimlerin peygamberleri gibi -içinde bulundukları toplumun adet ve fıtratlarına göre farklı nüanslarla da olsa- dillendirdikleri hakikatler, uyguladıkları hayat düzeni ve inşa ettikleri toplum yapısı aynıdır.

Alimlerimizin fıkhi hatta akidevi ihtilaflarında bile ümmetin hayrının ve maslahatının olduğunu bize kalan devasa mirastan anlıyoruz. Onların farklı yönlere büyüyen dallar gibi İslam ağacını büyüttüklerini ve ana bedenden kopanları nasıl çürüttüklerini görüyoruz.

Bu geçmiş bilgisi bize bugünü değerlendirmede isabet ihtimali sağlıyor. Meydanda alim, hoca ya da şeyh diye dolaşanların; neye ve kime benzemeleri gerektiğini, neyle onları kıyaslayacağımızı böyle anlıyoruz.

Ebu Hanife’nin mezhebindenim diyene bakıyoruz, ne kadar benzer ona diye. Tabi bu mukayeseyi yapabilmek için, bizim de mezhebinden/yolundan gittiğimizi iddia ettiğimiz alimleri, bir nebze tanımamız gerekiyor. Bu biraz zahmetli bir iş ama aksi halde bize sunulan her zatı, muhterem bilip dizinin dibine oturup kalırız.

Altınla tenekeyi ayırt etmek için kuyumcu olmak şart değil, aklı başında olmak ve biraz bu maddeleri tanımak yetiyor. Lakin altın suyuyla boyanmış tenekeleri anlamak için ehlinden yardım almaktan başka bir yok yoktur.

İlim ehli olmayabiliriz, farz olanları bilsek kafi ama birinin peşinden gideceksek onun gerçekten salih bir alim olduğundan emin olmak zorundayız. Altın suyuyla boyanmış bir tenekeye, dünya ve ahiret servetimizi feda edersek, çok yazık olur.

11 Eylül 2020

İnanca saygı, düşünceye özgürlük!

 


Teoride hemen herkesin kabul ettiği inanca saygı gibi bir çağdaş erdem göstergesi var. Üstüne bir de düşünce özgürlüğü eklenince, sloganlarımızı süsleyen bu ikiliyi hepimiz bir yerlerde kullanmışızdır.

Batılı çağdaş ve medeni(!) ülkelerin, bize dayattıkları bu ikiliyi pek sevmiştik aslında ama nasıl oluyorsa bir yerlerde konu biz olunca, uluslararası arenada aslanların önüne parçalanmak üzere atılan bizim kutsallarımız olunca, ne hikmetse bir anda bu süslü sloganlar tersine dönmeye başlıyor.

Bir bakıyoruz, adamların aleme pazarladığı sloganların içeriğini biz onlara anlatmaya, ikna etmeye çalışıyoruz. İnsan haklarından, inanca saygıdan dem vuruyoruz. Ne kadar güzel anlatırsak anlatalım, fayda etmiyor. Kırk dereden getirdiğimiz sular, kurumuş beyinlere işlemiyor.

Sıkıntı şurada; biz, bir kutsalı olmayan insanlara kutsala hakaretin özgürlük olamayacağını anlatmaya çalışıyoruz.

Peki kutsalı olmayan insan olabilir mi, insan kalabilir mi? Vardır bir kutsalları diye düşünüp, oradan onların anlayış damarına dokunmaya çalışıyoruz.

Onların da kutsalı “özgürlük” sanıyorum; özgürlüğe tapıyorlar, uğrunda her şeyi çiğnemeyi normal görüyorlar. Nasıl bir tapınma ise, bizim nesillerimizi özgürlük putlarının önünde kurban olarak kesiyorlar. Bizim kutsallarımızı putlarının ayakları altına layık görüyorlar.

Bir de, bir şey hiç değişmiyor.

Dünyanın her yerinde, “düşünce özgürlüğü” savunucuları illaki bir yolunu bulup, İslam’ı ve Müslümanları bu kapsamın dışında bırakıyorlar. Ne hikmetse, her yere ve her şeye geçen bu özgürlük bize işlemiyor. Ama bize yönelikse zincirler fora. Bize hakaret varsa, kutsallarımıza hakaret varsa, kesin orada bir düşünce özgürlüğü peydahlanıyor.

Normal insanlar için 5 temel “kutsal” olur; akıl, can, mal, nesil ve din. Bunlardan eksilmeler oldukça o insanın insanlığından da eksilmeler olur. Bunları muhafaza etmek, hakaret ve her türlü saldırıdan korumak insanlığın gereğidir. İnsan, bunlar için yaşar, ölür ya da öldürür.

Dünyanın bütün kavram ve kuramları, bu değerlerle çatıştığında değerini kaybeder. İnsanların canlarına ve mallarına dokunan bir fikrin, koruyamayan idealin insana verebileceği özgürlük değildir. Aklımızı kullanmaya mani olan, dinimizi mukaddes bilmeyen bir devranın, bize verebileceği saygı değildir.

Batılıların kendi menfaatleri uğruna, gerektiğinde kendi seçtikleri değerleri bile tatile gönderecek kadar keyif sahibi olduğunu artık gidişatı takip eden herkes ayan beyan görebiliyor.

Batı bütün zenginliğine/gelişmişliğine rağmen dünyanın en bağnaz toplumudur. Kendi lehlerine olan bir yalana inanmakta ve savunmakta üstlerine yoktur. Aslında onlara göre dünyanın geri kalanı asla haklı ya da doğru olamaz.

İslam’ın ve Müslümanların, onların hegemonyasına çelme takacağını çok iyi biliyorlar. Başkalarına reva gördükleri muamelenin yanlışlığının pek ala onlar da farkında. Fakat dünyanın sefası ve zenginliğini kendilerine hak ve layık gördüklerinden; her işlerine, her zulümlerine, her vahşetlerine mantıklı bir izahat buluyorlar.

Biz, Avrupalı sömürgecilere tarihlerinde yaptıkları katliamları hatırlatıyoruz ama bir etkisi olmuyor. Çünkü onlar için o yaptıkları bir utanç değil bir gereklilik geliyor.

Ne Fransa ne Belçika, Afrika’da işledikleri katliamların hesabını hiç vermediler. Hollanda, Açe’ye 25 yıl yağdırdığı top mermilerinin sayısını bile hesap etmedi. Amerika yerlilerini yok eden soykırımı İspanyollar ve İngilizler, kendileri için bir hak gördüler. Tıpkı Afrika’dan getirdikleri ve köle yaptıkları milyonlarca kara derili elmas adamın ve kadının ve çocuklarının hesabını tutmadıkları gibi. Elde ettikleri bugünün zenginliğini onların sırtından kazandıklarını hatırlamak bile istemiyorlar.

Şimdilerde yüksek mevkilerden, yüksek sesle bunlara geçmişleri hatırlatılıyor ama tenezzül edip cevap bile vermemeleri bundan.

Doğu Akdeniz’de kimin haklı olduğunun ya da kimin ne hakkının olduğunun batı için bir değeri yoktur, olmayacaktır. Onlar tabii ki kendilerinden olanın tarafında cansiperane saf tutacaklardır. Tıpkı Irak’a, Suriye’ye ve Yemen’e olanları, ağızlarını yaya yaya seyrettikleri gibi, Libya’da olanları da seyrettiler.

Ha bir de özgürlük kadar paraya da tapıyorlar; refaha ve zenginliğe secde ediyorlar, rahat evlere, gelişmiş şehirlere, lüks ulaşım araçlarına, sterilize yiyeceklere rüku ediyorlar. Bankaların kapılarında kaideyi ahirede oturuyor ve parlak ışıklı reklam tabelalarına selamlar veriyorlar.

Şimdi birileri onların tanrılarına el uzatmış gibi geliyordur onlara. Hak biliyorlar ya sahiplik hakkı, onların kutsalı bu; para ve özgürlük onların hakkı. Başkası el uzatınca mağdur rolleri de bundan…

 

03 Eylül 2020

Dinde kimsenin ayrıcalığı yoktur

 

Hayatın standartlarından bazıları vardır; aksadıklarında insanı bırakın bir yerlere gitmeyi, olduğu yerde tepetaklak çevrilmeye ve devrilmeye mahkum ederler.

Bize pek basit gibi gelen dünya kanunudurlar ama ilahi fermanın değişmez hükümleri olduklarından, uymayanı uydurur, çiğnemeye kalkanı ezer geçerler.

İşte mesela; yüksekten düşen incinir, nefes alamayan boğulur, yol bilmeyen kaybolur, kalbi duran genellikle ölür, gibi sabitlerden bahsediyorum.

Bunların, yaratılışın ayetleri olduklarını ve insanların bunlara hükmedemeyeceğini, değiştiremeyeceğini not edip devam edelim. Ölüme çare bulamamak gibidir neticede bunlar. Boyun eğmek zorundayızdır.

Bu sebeplerden zarar görmemek için birtakım tedbirler bulunur ve onlarla bazıları bir süreliğine tatil edilebilir. Yüksekten düşene paraşüt takmak, nefes alamayanı entübe etmek, yol bilmeyene tarif etmek ve kalbi durana kalp masajı yapmak gibi bazı yollar ve yordamlar bulunur.

Tabi en güzeli ve garantili olanı o hallere girmemek için gayret etmektir.

İnsanın fikri ve kalbi de böyledir; yüksekten düşerse çok incinir, nefes alamazsa boğulur, yolunu bulamazsa kaybolur, düşüncesi durursa ölür.

İşte İslam, fıtri bir hayat düzeni olarak sadece yürüyüşümüzü değil, fikrimizi de terbiye ederek, gereksiz maceralara kapılmamızı engeller ki, nimetimiz felaketimiz olmasın.

Öyle kendimizi bir şey sanıp, uçmamızı istemez İslam; sonra o yüksekten düşünce incinmeyelim diye.

Aklımızı zorlayıp nefesini tıkamamızı istemez İslam; sonra fikrimizin sığ sularında boğulup gitmeyelim diye.

Kendi başımıza bir yol tutup gitmemizi istemez İslam; sonra o yolun çıkmazında kaybolmayalım diye.

Hissiz ve ruhsuz olmamızı istemez İslam; sonra kalbi ölüler kervanına kapılıp cehenneme gitmeyelim diye.

İşte bütün bu kişisel sıkıntılarımızın çaresi olarak; fikir ve eylemlerimizi, Kur’an ve Sünnet çerçevesi içine oturtan bir tablo olarak çizip elimize verir. Allah(cc)’in boyasıyla boyanmış bir tablodur bu, üstüne rastgele malzemelerle çizik atılsa hemen görülür, bir yeri zedelense orijinalliği bozulur.

Aklımız ve fikrimiz durmaz elbette; kurcalamak ister, oynamak ister. İçimizde bir çocuk yaramazlık peşindedir hep. Hem dünya oyun ve eğlence yeridir zaten, diye kıpırdar bir yanımız.

Hele bir de, bu fikrin ve aklın sahibi, peşinden birilerinin yürüdüğü hatta birilerinin seyrettiği biri ise; o oyunlar ve o eğlenceler, karanlık bir korku tiyatrosuna döner. Ne kendisi kalır, ne adını taşıdığı İslam.

Bu kaygan zemine basmamak ve doğru bir yol takip ediyor zannıyla, kendi felaketine zemin hazırlamamak için, bazı kıstaslara dikkat etmemiz gerekiyor.

Her birimiz, hakkı ve batılı, doğruyu ve yanlışı ancak kendi bildiklerimizle ölçeriz ve aslında imanlı bir kalp için biraz bilgi ve biraz his çok şeyi ayırt etmeye yarayacak kadar büyük imkanlar sunar. Fakat her nasılsa tevil etmek gibi bir tuzağa düşüveririz çoğu zaman.

Oysa İslam; aramızdan hiçbirine ve hiçbirimize, herhangi bir ayrıcalık tanımaz!

Haramlar ve helaller, içimizdeki en az bilenimiz ve en az amel edenimizle, en çok bilenimiz ve en çok amel edenimiz arasında hiçbir fark göstermez.

Daha açık ifade edecek olursak; halka haram olan müftüye de haramdır, müride yasak olan şeyhe de yasaktır, ferdin uzak durması gereken şeyden liderin de uzak durması gerekir. Farzlar ve sünnetler de hakeza öyle.

Bir yerde veya bir şahısta, din hususunda ve dinin aslına muhalif olarak, kendine özel helaller ve haramlar tayin ve tespit etmek gibi bir hal gördüğümüzde oradan şeytandan kaçar gibi kaçmamız icap eder.

Hayatta olduğu sürece, Rasulullah(sas)’den kalkmayan kalem, bir başka faniden asla kalkmaz.

Hiçbir şeyh ya da hoca, Rasulullah(sas)’den farklı veya sahabeden iyi bir İslami yaşam şekli ortaya koyamaz.

Aldanmamanın ilk yolu, saygı ve sevgi ile bu bahsettiğimiz ayrıcalık hakkını karıştırmamaktır. Bir alimi sevmek ve ona hürmet etmek ile ona dinde özel bir yer tayin edip, helal ve haramlarda ayrıcalık tanımak asla bir olmaz.

Ha bir de aldanmamak için, kocaman reklam tabelalarında yazan bir hakikat vardır: Ben mehdiyim diyen yalancıdır, kaçın ondan, uzak durun. Aslında ben bir şeyim diyen, hiçbir şeydir.

Kendisine tabi olunacak, ilminden ve takvasından faydalanılacak, hayatımıza rehber edinilecek yaşayan birini arıyorsanız, onun Rasulullah(sas)’e ve sahabesine ne kadar benzediğine bakın.

Ve bir yerde bir yamuk gördüğünüzde onu tevil etmeyin. Yanlışın yanlış olduğunu söyleyin. Eğer dinler ve düzeltirlerse umut var demektir.

Samimi her mü’min, İslam ile dünya ve ahiret saadetini elde etmeyi hedefler. Bu, uğruna hayatlarımızı, keyiflerimizi ve bütün varımızı yoğumuzu feda etmeye hazır olduğumuz hedefi, birilerinin ifsat etmesine, gayretlerimizi boşa çıkarmasına, razı olamayız. Olmamalıyız…

27 Ağustos 2020

Bizi yüreğimizden vuruyorlar

 


Bir şeylerin ters gittiğini, onların dillerinin uzamasından anlıyorum. Demek ki bir yanımızda bir büyük eksiğimiz var, hatamız var diye kederleniyorum.

Hele adı gözbebeğimizden daha değerli, hatırası canımızdan yüksek, getirdiği milyonlar hakikatten bir tanesi için kellemizi perva etmeden vereceğimiz Allah’ın Rasulü Muhammed(a.s.)’a dilleri uzanınca, yüreğimizin tam üstünden bir kurşun yemiş kadar canımız yanıyor.

Kurşun diyorum özellikle, biliyorum onlarda bir ok atımı kadar yayı gerecek kadar bile yürek yok çünkü! Ama bizi vuracak kurşunun çıkacağı namlunun horozunu düşürecek bir haysiyetsiz her zaman bulunuyor!

Yapmayın bunu diyoruz, anlamıyorlar! Etmeyin, canımızı yakmayın diyoruz, aldırmıyorlar!

Ne desek boş, anlamıyorlar bizi…

Anlatamıyoruz galiba deyip işte onu denemek istiyorum bugün.

Bakın efendiler!

Size efendiler dedimse bunu iltifat saymayın. Bu sizi adam yerine koyup muhatap aldığımızın işareti olarak kalsın sadece. Efendi deriz ki, belki efendi olacağınız tutar, belli mi olur? Umutsuz nice hasta iyileşir, nice amanın gözü açılır, nice kalbin mührü takdirde varsa çözülür. Bakarsın sizin de çözülecek bir buzunuz vardır, açılıverir ciğeriniz ve nefes alırsınız. Neden olmasın?

İşte bu efendi kısmına seslenmek istiyorum, her insanın içinde kırıntısı da olsa bir efendilik vardır diye.

İnsanları hayata bağlayan değerler vardır ve hayattan koparılmayı göze aldırtan değerler. İnsanlar yaşamak isterler genelde, yaşamak bir temel fıtri histir bizim için ama bir yanımızda hazır duran bir kaynar bir kazan taşıdığımızı hatırlatmak isterim.

Canımızdan aziz bildiklerimize dokunursanız, canımız yanar. Kazanımız kaynar! Bir anda dünya silinir gözümüzden ve biz hayatın da ölümün de Allah için olması gerektiğini hep aklımızda tutarız. Allah’ın sevin dediğine canımızı veririz, yoksa o emre muhalefetten canımız çıksın!

Lafı eveleyip gevelemeyin.

Şunu biliyoruz ki; Muhammed(sas)’e dil uzatanın dini ve imanı yoktur! Dil uzatmanın adının küfür ya da espri olması arasında da bir fark da yoktur.

Bulacağınız hiçbir mantıklı sebep sizi bu dinde tutmaya yetmeyecektir. Ve dahası dünyalık tevbesi de yoktur bu işin.

Bakın anlatmaya çalışıyorum ama sakin kalamıyorum. Çünkü yüreğimde bir okla konuşmak bir yana, yazmak diğer yana, nefes almak bile çekilmez bir ızdırap…

Siz de çok iyi bilirsiniz; kutsalına dokunulan insan, karşısındakinin kutsallarını tanımaz hale dönüşür. Yapmayın o halde bunu. Ne geçecek elinize? Kargaşa mı istiyorsunuz, sövgü mü? Yoksa birilerinden alacağınız övgü mü var?

Satılık bir ciğerden çıkan kokuşmuş nefeslerin, mübarek adını, ne dillerine ne de ellerine almamaları gereken, bizim için mukaddes insanlar var bu alemde ve bunların ilki ve ilk sırada geleni Muhammed(sas)’dir.

Bize espri yapmayın arkadaşım!

Gidip mezhebi geniş birilerini bulun kutsalıyla alay etmek için, bizden ırak olun. Bizim yolumuzun bu kısmı çok dar, kimse sığmaz yanımıza…

Arada unutulmasın, gözden kaçırılmasın ama bakın biz, bir tek sünnet için bir hayattan vazgeçebilecek kadar seviyoruz O’nu. Bir sözü yere düşmesin diye, yere düşmeyi göze alacak kadar. Hoşunuza gitmeyebilir, işinize gelmeyebilir ama bizde durum bu. Sizden buna uygun davranmanızı bekliyoruz.

 

25 Ağustos 2020

İsteyene bir tezkire: Malazgirt'e giden yol

Ahsa'nın çöllerinden Sapanca'nın bulutlarına, Harezm'in otlaklarından Kudüs'ün surlarına nice memlekete at sırtında koşturdum. Müslümanlar için can aldım, can verdim. Türkler için vatan aradım. İşte bu anlatacağım bir hayat ve isteyene tezkiredir.

Babam Eksük Allah'a kavuştuğundan beri Kayı'nın seçkin evlatlarından olan obamız, Sultan Alparslan Muhammed'e, bana ve kardeşim Alpkuş'a emanet.

Hakanlarımız geçmişten beri bize ulaşmamız için büyük ya da küçük bir amaç verdiler. Daha fazla yay ve at isteyen her oba, yaylarını ve atlarını bunlara ulaşmak için kullandılar. Bu, at sırtında yaşayan devletin ve milletin hayatta kalma kuralıdır.

Sultan Muhammed de istisna değil. Bize, babamla katıldığım akınlardan zaten bildiğim memleketleri, ötesinde, ezanın "hayyalel hayru amel" olarak okunduğu diyarları ve bizi Araplar kadar zengin edebilecek Akdeniz benderlerini hedef tuttu. Ben ve Alpkuş onun çift kanatlı yolundayız.

Harezm'in otlaklarının beslediği kendileriyle tek bir ruh olarak hareket ettiğimiz atlarımız, kullanmakta mükemmel olmasak çoktan açlıktan ölmüş olacağımız ve hatta bir millet bile olamayacağımız yaylarımız, Dünya'daki en iyi zırh olan hızımız,

Binbir akında tecrübelenmiş alplerimiz, bozkır taktiklerini her zaman ve şartta düşman üzerine boca eden beylerimiz,biz hepimiz, Sultanımızı yıldırımı takip eden gök gürültüsü gibi takip ediyoruz.

Bahar. Ahlat'tayız. Kendisine yay uzatıldığında,"Hangi göz? Sağ mı Sol mu?" diye soran 3000 kişiyiz. Sultanımızın ne yaparsa yapsın, ordumuzda başka kim olursa olsun güvendiği sadece bizleriz. 

Hedefimiz Haleb. Düzelteceğimiz bir hutbe ve bir de ezan var. Yolumuz Diyar-ı Bekr'den geçiyor. Mervan oğlu Nasr sultanımızın bir kulu olarak onu mutlaka karşılayacak ve ona bağlılığını tekrar sunacaktır.

Elbette Sultanımızı karşıladı. Hediyeler ile birlikte yüz bin dinar takdim etti. Tebasından herkes Sultanımızın çizdiği amaç için üzerine düşeni mutlaka yapar. Bazısı yayın kirişini, bazısı da keselerin iplerini çeker.

Diyar-ı Bekr'in merkezi Amid'e vardık. Sultanımız elini surlara ve sonra da göğsüne sürdü. İnşallah bu ona da bize de uğur getirecek.

Atlarımız ve deri kırbalarımız Diclenin suyuyla doldu. Sultanımız önümüzde, güneş ve çıkardığımız toz arkamızda. Zira bir ordu asla güneşe doğru yürütülmez.

Binlerce nalın çıkardığı ses ve toz biz Türkler için sadece ses ve toz değildir. Bir sonraki cenge kadar kentisiz süren yüreklendirici bir konuşmadır. Allah yolunda olduğu zaman da bir zikirdir. Cezirenin düzlüklerine, Diyar-ı Mudar'ın kalbine varmak üzereyiz.

Cezire'nin diğer büyük suyuna vardık. Emirü'l Müminin Hattab oğlu Ömer'in emriyle, kendilerine asla fenalık edilmeyecek olan Süryaniler buraya "Burat", Araplar "Furat", Farisiler de "Fırat" der. Burada bir vakit dinleneceğiz.

Müslüman Türklerin dinlenmesi, Rum kafirleri gibi gözcüler dşında diğer askerlerin içkiden gözünün önünü göremediği bir dinlenme değildir. Babamla akınlarımda öldürdüğüm ayakta sallanan Bizans askeri, attığım okun ensesinden çıkmasını mertçe bekleyenden fazlaydı.

Bizi şerefli, hayatta ve güçlü tutanlar cengimiz, atlarımız ve yaylarımızdır. Bunlarda asla gevşeyemez, beceriksizlik gösteremeyiz. Bu yüzden dinlenirken bile talime devam ederiz.

Ahlat'tan Haleb'e giden yol boyunca, geniş Türk obalarını bu yeni memleketleri yurt ederken gördüm. Obalar, iki büyük sudan Fırat'ın doğusunda daha yoğunlar. Bu yeni memleketler inşallah tamamen bize yurt olacak.

“Oğuz ili göçünü çekip yürümediğin yol var mı? Evini tutup oturmadığın yurt var mı?”

Haleb'e 8 fersahta, El Bab'ul Buzaa'dayız. Ufakça bir tepenin eteğinde 4-5 çiftliğin olduğu bir köy. Allah'ın buranın düzlüklerine verdiği bereket, bize verdiği cesaret kadar bol. Atlılar sultanımıza gelip gidiyorlar. Belli ki Haleb'te casuslarımız zaten hazırmış.

Mekke'li müşriklerin, Allah'ın Rasulüne ve onun ashabına ettiği binbir türlü işkence ve zulümden dolayı, Rasulullah ve ashabının dinlerini rahatça yaşamak için Medine'ye hicretlerinden 463 sene sonra, Türklerin Sultanı, Sultan Muhammed, Haleb'e vardı.

Haleb'in karşısına otağını kurarken, askerlerinden ve beylerinden gür sesle Ezan-ı Muhammed'i yi okumalarını istedi. Bunu yapmasındaki maksat şehrin Şii yöneticilerine gelme sebebinin ezanı doğru şekline çevirmek olduğunu göstermekti.

Şehrin hakimi Mahmud, sultanımızı karşılamadı. Gönderdiği elçi, cuma hutbesinin Halifemiz adına okunduğunu söyledi. Sultanımız da ona "Onlar Şii ezanını okutmaya devam ettikten sonra, hutbe okumuşlar ne ifade eder? Mutlaka huzuruma gelip yer öpmesi gerekir" dedi.

Mahmud buna da yanaşmadı. Uzunca bir süredir bu diyarlarda güçlü bir ordu görülmediği ve Mısır'daki Fatimi çıbandan destek bulduğu için bu kadar cesur davrandı. Ona gerçek cesareti göstereceğiz.

Şehri sardık. Duvarların önündeki ilk çatışmada, daha yanımıza varamadan, kan ve çığlıkla yere düşen zavallılar ve önümüze bile yetişemeyen okları bize de onlara da durumlarımız hakkında epey iyi bir bilgi verdi.

Sarılmış halde iken şehrin erzağı ve suyu biteceği için kısa zamanda tekrar bir yarma hareketi yapacaklardır. Sultanımız bunu biliyor. Sadaklarımıza avlanırken kullandığımız oklardan da koymamızı emretti.

Avlanırken, kemikten temreninin iki tarafını da deldiğimiz okları kullanırız. Normal temren gibi delici değildir ama bir hayvanı sersemletecek kadar serttir. Sırrı ise havada aynı kuş sesine benzeyen ıslık sesi çıkarıp hayvanı durdurup merak ile bekletmesidir.

Bekleyerek sabit hale gelen av, artık neredeyse sofradadır.

Sultanımızın biz beylerine anlattığına göre; Haleb'in yöneticileri Şii olmasına rağmen, askerlerin ve halkın çok büyük çoğunluğu Ebu Bekr'e de sevgi ve saygı duyuyor. İnancımızın burada, gelecekte de güçlü olması için şehir kanla değil sulh ile alınmalı.

Bizlere emri, Halebliler savaşmak için tekrar dışarı çıktığında, av oklarımızı başlarının üzerinden uçurup daha önce pek cılızını duyukları ok sesini, sağır edecek kadar onlara duyurmak. Bu sesler, onların kalplerine korku salacak.

Kılıcın kılıca sürttüğünde çıkardığı korkunç sesin binlercesini kendilerini öldürebilecek oklardan ve başlarının hemen üzerinde duyunca bir süre korkudan şaşırıp sağa sola koştular. Ok yağmuru devam etti ve son askerlerde şehre geri kaçtı. Artık bizimle asla yüzleşemezler.

Kendisi için umut kalmadığını anlayan Mahmud, annesiyle birlikte bir akşam sultanın otağına gelip teslimiyetini bildirdi.Sultanımız da onu affedip geri gönderdi.Sultanımız Haleb'in sabah ezanını da dinleyip,Akdeniz'e devam edeceğimizi emretti.

"... Hayye ale's-salâh, Hayye ale's-salâh Hayye ale'l Felah, Hayya ale'l Felah Es Salet'ü Hayrun Min En'Nevm, Es Salet'ü Hayrun Min En'Mevm..."

Atlarımızı Ebü'l Hasan Kuveyk nehrinde suluyoruz ve Rum Denizi benderlerine varmak üzere Haleb' ten ayrılmaya hazırız.

Dımaşk yönüne henüz bir günlük yol aldık ki, Sultanımıza, Rumlardan elçi geldi. Elçi "Menbiç, Ahlat ve Malazgirt'in Bizans'a geri verilmesini", yoksa İmparatorun kuvvetli bir orduyla harekete geçeceğini bildirdi. Sultanımız elçiyi sert bir karşılık ile kovdu.

Sultanımıza gelen haberler de bunu doğruluyor. Çok büyük bir Rum ordusu Erzurum yönünde ilerliyor. Sultanımız ordudan bir kısım asker ile Emir Aytekin'e bu sefere devam etmesini emredip geri kalan bizler ile Ahlat'a dönmek üzere derhal harekete geçti.

Bu Rum İmparatoru ta Konstantiniyye'den kalkıp kalabalık ordularla buralara ilk defa gelmiyor. Tekrar geliyor olmasının sebebi ise Sultanımızın mülkünden hiç bir şey koparamamış ve geri dönmek zorunda kalmış olması. Allah'ın izni ile aynı olacak.

Gelirken Fırat'ı geçtiğimiz yerden tekrar geri dönüyoruz. Fırat kıyısındaki obalardan Haleb seferine giderken bize katılanlar Ahlat'a devam etmeyeceklerini, Sultan'a ganimet için katıldıklarını ve yorulduklarını bildirdiler.

Sultanımız bir mukabelede bulunmadı ve isteklerini kabul etti. Ama biz beyleri hepimiz biliyorduk ki bu cihada ve töreye büyük hilaftı. Eğer acil ve zor bir durum içinde olmasaydık Sultanımız ve biz beyleri onlara cihadı ve töreyi tekrar öğretirdik.

Her halükarda cihadı ve töreyi bilmedikleri ortaya çıkmış kişilerle böyle hayati bir mücadeleye çıkılmazdı. Bu ayrılışları da bize bir hayr oldu. Allah'a hamd olsun.

Meyyafarikin'e (Silvan) vardık. Burada Malazgirt kadısı ve bir kısım perişan Türkler gördük. Sultanımıza çıkıp olanları anlattılar. Malazgirt kalesinin aman ile Bizans'a teslim edildiğini ama kafirlerin büyük bir kıyım yaptığını ve kendilerinin kaçarak zor kurtulduklarını söylediler.

Allah, sadece Müslüman oldukları için katledilen garipleri cennetine koysun. Yine şükürler olsun ki onların intikamını da bu dünyada bizim elimiz ile aldırıyor.

Yiyecek sıkıntısı sebebiyle Irak askerlerinin terhisinden sonra orduda Horasan, Erran ve Harezm'in aslanları kaldı. Sultanımız ailesini ve eşyalarını İran'a, Nizamülmülk'e de asker gönder emrini iletmek üzere haberciler yolladı.

Acımasız kafir, bir Müslüman'a daha zarar vermesin için hızla hareket etmeye devam ediyoruz. Erzen ve Bitlis boğazını da fırtına gibi geçtik. Türklerin bu yeni diyarlardaki kalbi olan Ahlat'a çok az kaldı.

Atlarımız için gerekli bir mola verdik. Sultanımızın imamı mübarek şeyh Buharalı Ebu Cafer Muhammed bize yol boyu yaptığı gibi nasihat ediyor. Gerekli olan savaşı yapıyor olmak beni rahatlatıyor. Kalplerimize sekine veren Allah'a hamd olsun.

Tekrar yola koyulmak üzereyken, epey çevik ve heyecanlı bir haberci çıka geldi ve Sultanımızın önüne çıktı. Ahlat garnizonu komutanı yiğit Sunduk'un selamını ve hürmetini sunduktan sonra anlatmaya başladı:

"Sultanım, Malazgirt kalesinde insanımızı kılıçtan geçiren Allah'ın lanetlileri Bizanslılar, aynı zulmü Ahlat'ta da yapmak istediler. Allah'ın nusreti, dağlık arazinin faydaları, bozkır savaş taktiklerimizin üstünlüğü, Selçuk'un evlatlarının maharetiyle ilk öncülerini perişan ettik. Bunun üzerine gelen diğer kuvveti de aynı şekilde yok ettik. Artık asıl ordularının gelmesi an meselesi. Bu, üstesinden gelebileceğimiz bir şey değil. Emriniz üzere, size tabi bölgelerden 10.000, devletimizin ve beylerimizin hazırladığı 40.000 atlı asker hazır. Öncülerin Rus reisi ve büyük haçları da elimizde. Bize tevfik veren Allah'a şükürler olsun."

Allah u Ekber. Allah seni iki cihanda aziz kılsın yiğit Sunduk. Haber ordugahımızda yayıldıkça tekbir ve hamd sesleri dağları inletti. Allah'ın dini için, cihad üzere olan at üzerindeki bir Türk'ten daha çok kim çabalıyor olabilir?

Ahlat'a vardık. Alplerimiz Sultanımızı savaşlarda attıkları çığlıklarla karşıladılar. Şükürler olsun ki düşmanın sayıca üstünlüğü onları korkutmamış. Sultanımız, Sunduk'u tebrik ettikten sonra, ele geçirilen o büyük haçı bir zafer alameti olarak Bağdat'a, Halifemize gönderdi.

Malazgirt kalesinde yapılan zulmün intikamının çok küçük bir parçası olarak da, ele geçrilen savaş reisinin burnunu kestirdi. Bu önemli vakitlerde, hem Müslümanları korumak hem de intikamımızı almak bundan çok fazlasını gerektiriyor. İnşallah bunu da başaracağız.

Artık sayıca az olmadığımızdan, alplerin ve atların su ihtiyaçlarını karşılamak, hem de savaşta bize faydalı olabilecek mıntıkaları önceden elde etmek maksadıyla, Ahlat ile Malazgirt arasındaki Rahve isimli ovaya hareket ettik. Ordugahımızı buraya kurduk.

Sultanımız, biz beyleri ile yaptığı istişareden sonra, Halifemizin elçisi ile emir Savtekin'i son bir kez Rum İmparatoruna yolladı.Görünüşte amaç anlaşmak olsa da, aslında düşman ordusunun durumunu tepit için gitmişlerdi. Biz beyler de alplerimizin talimine devam ediyoruz.

Elçilerimiz geri döndü. Sultanımızı ve bizi selamladıktan sonra, Savtekin anlatmaya başladı: "Sultanım, Rum ordusu anlatıldığı üzere bizden çok daha kalabalık. İçerisinde bir çok milletten asker var. Hepsini bir araya getiren ise Müslüman kanı ve ganimet hırsıdır ...

Çünkü bu kadar kişi, ganimet harici bir amaç ile toplanamaz. Çok milletten olmaları onların idarelerini zorlaştıracaktır. Her milletin reisi kendi isteğini yapmak isteyebilir. Bu, ordularının sağlam olmadığının işaretidir. Bizim için de mutlak bir zafer fırsatıdır."

Savtekin, çoğu bey gibi, iyi bir komutan ve savaşçıdır. Yayı ile nişan alırken pür dikkat kesilir, bu görevinde de düşmanı öyle gözlemiş. Savaştan önce aralarına nifak sokmak, bize savaşı kazandırabilir. Bu düşüncemi Sultanımıza anlatacağım.

Halifemizin elçisi İbn Mahleban sözü aldı; "Rum Meliki bize en başından beri yüksekten baktı. Anladığım şu ki, bizim korkudan görüştüğümüzü düşündü. Kendisine ordusunu da alıp topraklarımızdan gitmesini söylediğimizde bize 'ben, bu üstün ve kudretli duruma, pek çok para ve çaba sarfederek eriştim. Barış ancak ve ancak Selçuklu başkenti Rey'de yapılacaktır. Ben, İslam ülkelerine, kendi ülkem gibi hakim olmadan asla geri dönmeyeceğim' dedi. Sonra, 'İsfahan mı güzeldir, yoksa Hamedan mı?" diye sordu. Ben, İsfahan diye cevapladım.

Kafir devam etti, 'Hamedan'ın çok soğuk olduğunu haber aldım, bu bakımdan biz, İsfahan'da kışlayacağız, atlarımız ise Hamedan'da kışlayacaklardır' dedi. Ben de 'Hayvanlarınız Hamedan'da kışlayabilirler, ama sizin nerede kışlayacağınızı bilemem' dedim."

Araplar sözlerini, bizim, yaylarımızı kullandığımız maharette kullanırlar. İnşallah atları, alplerimizin ganimetleri olarak Hamedan'a gidecekler.

Savaş, artık kesin. Otağdaki herkes bunu kendi kulağıyla duydu. İmam Buharalı Ebu Cafer Muhammed Sultanımıza döndü ve tebessüm ile: ”Sultanım, sen Allah’ın diğer dinlere üstün kıldığı İslam dini için savaşıyorsun, bu sebeple İslam ülkelerindeki camilerde bütün hatiplerin Müslüman halkla birlikte senin için dua edecekleri Cuma günü, öğle namazı sırasında, düşmana saldır. Ben, yüce Allah’tan, zaferi adına yazmasını umuyorum.” dedi.

Hepimiz dua ederiz, ama Sultanımızın imamı, duanın nasıl ve ne zaman edileceğini hepimizden daha iyi biliyor. Allah ondan da, arkasında namaz kılanlardan de razı olsun.

Halifemiz Kaim Biemrillah da, Cuma namazında bütün İslam ülkelerinde minberlerde okutulmak üzere bir dua hazırlatıp, bunun haberini ve duayı Sultanımıza ulaştırdı.

Sultanımız da bu hutbe duasını herkesin onunde okuttu.

Yüksek bir ovada, sabah vakti, bulutların henüz yerden kalkmadığı bir vakitte etrafa bakıldığında her taraf buğulu görünür ve beyazdan başka bir şey görünmez. Otağda buğu yok ancak gözlerim dolan yaşlardan dolayı bir şey göremiyor. Allah, ümmetimizi şereften ayırmasın.

Bundan sonrasını tarih yazdı. Sultan Alparslan Muhammed Han, Malazgirt'te büyük bir zafer kazandı ve Anadolu'yu İslam'a açtı ve Türklere yurt yaptı. Allah ona ve askerlerine rahmet eylesin.

15 Ağustos 2020

Sen de haklısın

 


Hepimiz için kaderin devasa nehrindeki seyahat devam ediyor. Su akıp yolunu bulacaktır. Eşyanın tabiatı böyle; eskiyip dökülmek, kuruyup büzüşmek, eğrilip bükülmek ve sonunda toprağa karışmak!

Kuruyan yaprağa, solan çiçeğe sorsan, o da haklıdır gidişatında…

Nasreddin Hoca merhumun dediği gibi; “sen de haklısın”.

Ve fakat, bu kadar haklının olduğu yerde, hakkın gerçekten tespit ve tayin edilmesi mümkün görünmüyor.

Herhangi bir işte, nihai hakkın tespitini bize bırakmamak gerektiğini, hakkın bize bırakılamayacak kadar “ali” bir mesele olduğunu, böylelikle bihakkın anlamış bulunuyoruz. Bilmem kaçıncı kere.

Herkesin hakkı ve hakkı bulma yolu, kendine iyi ve doğru olsa da; biz Müslümanların, üzerinde tartıştığımız ve anlaşamadığımız, daha da önemlisi hakkı ve adaleti, teslim ve tesis etmek istediğimiz konuyu, İslam’a götürmek ya da zaten içinde yaşadığımız İslam’ın hükmünü ortaya koymak ve böylece sorunları çözmek, anlaşmazlıkları bitirmek, hakkı teslim ve adaleti tesis etmek gibi bir ayrıcalığımız var.

Bu ayrıcalığı kullanmayan Müslümanı, Allah(cc) dünyada rezil, ahirette zelil eder!

Ayrıcalığımızın farkında olmak ise ayrı bir marifet konusu oldu artık. Ortalığı kelimelerden kılıçlarla kelle uçuran, büyüklü küçüklü cengaverler aldı. Yetisini ve yetkisini bilip, kabullenip de ona göre söz söylemek ya da susmak, az bulunur mücevherler mesabesinde değer kazandı.

Her konu gündeme malzeme oldu, her hassasiyet tarafgirliğe kurban edildi.

İnsanlar hakkı ve hakikati, kendinden olanın ağzına verdi. Yalanı ve sahteyi rakibinin sırtına vurdu. Erkekler ve kadınlar, yaratık değil ilah ve ilaheler olma derdine düştü.

“Ben Müslümanlardanım ve boynum şeriatın hükmü karşısında kıldan incedir” diyebilmek, ya bir ayıp görüldü ya da bir günah!

“Hakikaten ben neyi savunuyorum ve neyi reddediyorum” diye sorgulamak için akıldan daha fazlası gerekir oldu.

Neyin davasındayız sahi?

“Bezmi Elest” sözleşmesinden daha değerli ve önemli bir söz, bir dava, bir mücadele olabilir mi?

İnsan; ekmeğinin peşinde koşar, malının ve canının tasasını taşır, neslinin ve dininin muhafazası için savaşır, aklını başında tutmak için yaşar. Dava ise, fıtratın getirdiği ve imanın yüklediği haktır ve o hakkın davasını güder.

Gerisi, kuru kavgadır!

Boş iştir.

Kendine ve yanındakilere hatta karşındakilere yazık etmektir.

04 Ağustos 2020

Bir katil kolay yetişmiyor!


Kurban bayramından yeni çıktığımız için hemen hepimize tanıdık gelen bir vakıadan bahsedelim; bir cana kıymaktan, birinin ölümüne sebep olmaktan yani. Çoğumuz artık kurban bile kesemiyor. Yürekleri elvermediği için, bu ibadeti vekalet gibi bir alternatifle uygulayan ve kendileri yerine getiremeyenleri elbette normal karşılıyoruz.

Bir zamanlar herkesin belinde kılıçla gezdiği, savaşların öyle düğmelere basılarak değil, topuzlarla kafatası parçalanarak yapıldığı günler vardı. Düşman öldürmek sıradan bir işti ve hatta önemli bir marifet ve maharetti.

Çevremizde yaşanan onca savaşa ve katliama rağmen, bizim bir nevi korunaklı beldelerimizde güven içinde yaşamaya devam edebiliyor olmamız belki de bizi bu gerçeklikten uzak tutuyor. Askerliklerini dağlarda terörle mücadele ile geçirenler haricinde çok az insan ölüm ve kan görür. Trafik kazaları istisnai bir durum ve konumuzun dışında.

Şimdilerde kurban kesmeye cinayet diyenlerin de olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Daha düne kadar kulak kesmek ve kolye yapıp boynuna takmak yaygın bir batılı adetiyken, artık batı hayranları ibadet için hayvan kesilmesini cinayet olarak görüyorlar. Tabi görmedikleri insan katliamlarını yüzlerine vurmaya gerek yok. Nasılsa yine de görmeyecekler.

Peki bunca naif ve hassas bünyenin bulunduğu toplumumuzda kadınları, çocukları ve erkekleri kim öldürüyor? Nereden geliyor bu katiller? İthal ürün mü bunlar? Topraktan mı yetişiyorlar? Bir film setinden mi kaçtılar? Uzaydan mı indiler? Tamamının cevabı aynı olan saçma bir sürü daha soru sorabilirim.

Bu katilleri biz yetiştirdik!

Toplumumuzu ayakta tutan ahlak kurallarını tahrip ederek, neslimizi koruyan aile kurumunu dağıtarak, imanımızı koruyan haya ve edep duygularını yırtarak, hürmet ve muhabbetin içine çağdaş birtakım formüllerle yapılmış zehirler katarak, biz elbirliği ile bu katilleri yetiştirdik.

Her devirde vardı kötülük ama biz kötülüğü saygıdeğer bir konumu oturttuk, ardından da saltanatına kızıyoruz. Bütün marifeti şaklabanlık etmek ve belden aşağı şakalar yapmak olan adamları, adam yerine koyup alkışladık; bütün marifeti edepsizlik etmek olan kadınları saygın şahsiyetler olarak pazarladık; gün geldi onların normalleri bütün topluma sirayet edince feryadı bastık ama iş işten çoktan geçmişti.

Çocuklarımızı televizyonlar ve internet eğitiyor. Doğrularını ve ahlaklarını tayin edenler, yapımcı ve senaristler oldu.

Kadın dövmeyi bu ülke televizyonlardan öğrendi!

Cinayet işlemeyi, hırsızlık yapmayı, içki içmeyi medya öğretti bu halka. Sonra zıvanadan çıkanların haberlerini yaptı. İlk sayfalarda da değil, üçüncü sayfa haberleri dedi bunlara.

Şimdi sözleşme tartışmaları devam ediyor. Kalsın ya da kaldırılsın diyenlerin tamamı cinayetlerden rahatsız aslında ama çözüm yolunda anlaşamıyorlar. Hatta çözüm yolu teklifi bile yok ortada.

Oysa sözleşmeler ya da anlaşmalar, yazılı kanunlar yahut sözlü gelenekler, ne tek başına sebep ne de tek başına sonucu etkileyecek bir değişim olabilir. İstanbul sözleşmesi yokken de cinayetler vardı, varken de işleniyor. Kaldırıldıktan sonra da devam edecektir.

Bir sözleşme ile cinayetlerin duracağına inanan aşırı saflıkla, o sözleşme kaldırılınca aile ve nesil kurtulur zanneden aşırı saflık terazide ayrı kefede dursalar da aynı ağırlıktalar.

İnsanoğlunun dünyayı ve kendini getirdiği nokta, neredeyse 100 yıldır devam eden bir merhametsizlik ve sapkınlık sarmalı oldu. Özellikle medya ve devamında internet ile normalleştirilen rezaletlerin faturasını ödüyoruz. Geri dönüş kolay olmayacaktır.

Geri dönüş, gericilik gibi geliyor kulağa tabi; ancak ahlaka, edebe ve medeniyete dönüşten bahsediyorum. Geçmiş, güllük gülistanlık değildi elbette. Geçmişin gülünü ve gülistanını alalım madem, bugünün çok bilen, çok duyan ve çok gören ileri zekası ve ileri teknolojisi ile birleştirip bir şeyler sunalım.

Bu katilleri bizim yetiştirdiğimizi kabul ederek başlayabiliriz. İslamcısı, solcusu, seküleri ve dindarı ile hepimizin emeği var bu toplumda. Bu katiller, gökten zembille inmediler sonuçta, sizin ve bizim bahçelerimizde yetiştiler. Gübre diye zehir dökenlere de biz izin verdik.

Ortada topyekun bir halkın ahlak ve medeniyet anlayışını değiştirme süreci var. Biz bu sürecin kurbanlarının cinayet işlemelerini konuşuyoruz. Daha neler işleyecekler Allah bilir…

22 Temmuz 2020

Durduralım tamam ama nasıl?

Kabil, Habil’i öldürdüğü günden beri yeryüzünde, insan eliyle insanın öldürülmesi anlamına gelen cinayetler işleniyor. Başka tür ve yollarla da işlenenlerin varlığını bir kenara bırakıp, önce insanı konuşmamız elbette varlığın en değerlisi olmasındandır.

Zulmün en acı meyvesidir cinayet; canına mal olduğu insanın hesabının sorulması, hem sevenleri hem de toplumların huzuru için olmazsa olmaz yoldur. Katillerin, vicdanları ferahlatan bir ceza almadığı yerde, başka hiçbir şey açılan yaraya merhem olamıyor. Hesabı sorulmamış cinayetler, açık yaralar gibidir; hem yanmaya devam eder, hem de her türlü mikroptan etkilenmeye.

Sebepler ve sonuçlar, yer ve zamana göre değişse de, sonuçta ölen bir insan olduğundan, katilin cezası verilse de geri gelme ihtimali bulunmadığından, geride kalanları en çok yaralayan gidiş şekli olarak kayıtlara geçişin adıdır, cinayet.

Katilin cezalandırılması, eğer maktulün yakınları af yolunu tutmazsa, intikam yolunun da kapanabilmesi için yegane çaredir. Cezanın şekli ve miktarı, hem maktulün sevenlerinin intikam arzusunu köreltmeli hem de olası katil adaylarının bu cürmü işlemeyi düşünürken ellerini titretmelidir.

Can davasının sonucu ancak canla ödenebilir ve bu kan davasını engellemenin de kesin yoludur. Ancak adalet sistemlerinin çalışma şekli ve yaşanan toplumun dinamikleri günümüzde bu cezanın adaleti temin etmesini tartışılır kılmıştır.

Tartışılan her doğru, yanlışların setlerini açmak anlamına geliyor. Doğruda gösterilen tereddüt ve olası suiistimaller endişesiyle iptal edilmesi, telafisi mümkün olmayan boşluklar açıyor.

Her ne ceza verilirse verilsin, cinayetlerin önünü tamamen kesmek mümkün olmasa da; cinayetlerle açılan korku ve endişe yolunun kapatılması, örnekliğinin engellenmesi ve kısasının alınması sonucu intikam duygularının körelmesi, büyük kişisel ve toplumsal menfaatler olarak bilinmelidir.

Bugün için toplumumuza İslam şeriatının/hukukunun cinayetler için öngördüğü kısas cezasını teklif etmemizin bir değeri olmayacaktır. Zira fıkhi detayları ve özellikle sistem olarak önleyici tedbirleri ve kapsamlı terbiye ve eğitim süreci olmadan sadece ceza kısmının alınması, yaptığımız işin doğru olsa da yeterli olmasını sağlamayacaktır.

İslam’ın toplumsal doğruları, fıtratın gereğidir. Uygulandıklarında normal insanların tamamı için gereken adalet ve emniyet duygusunu temin ederler. Parça parça alınmasında bile insanların uydurduklarından çok daha verimli olacağında şüphe yoktur. Ancak adına İslam denilmesi ya da şeriat böyle denilmesi yanlış olur. Sadece İslam’dan bir parçadır o, tamamı değil.

Aksi bir durumda, sadece ceza hukukunun alınması ve neticelerin başarısızlık olması ihtimalinde, insanların her bakımdan fıtrata uygun ve mükemmel bir toplum yönetim biçimi olan İslam hakkında olumsuz düşünmelerine yol açacaktır. Bu vebalin altına girmek akıl karı olmaz.

Geldiğimiz noktada, işlenen cinayetlerle ilgili toplumsal bir infial yaşanıyor. Özellikle, fiziksel olarak savunmasız ve zayıf halka olan kadın ve çocuklara yönelik cürümler, hemen herkesin içini yakıyor. Ancak kimse -engel olmak için- cinayetlerin sebeplerini konuşmak istemiyor. Cinayete giden yolları nasıl kapatırız diye düşünmek istemiyor.

Sadece kadın cinayetlerinin değil erkek cinayetlerinin de aynı derecede yürek yakıcı olduğu gerçeğini nedense kabullenemiyoruz. Öldürülen erkekse daha az acı çekilmiyor. Ayrıca kadın ve çocuklar için üzülmek bir erdem ise, öldürülen her erkeğin ardından yanacak kadın veya çocuklar da olabiliyor.

Cinayetin kurbanının ırk, cinsiyet veya başka bir yaklaşımla farklı görülmesi de ayrı bir cinayettir. Bazı cinayetlerin daha çok üzüntü verici olması anlaşılır ve normaldir ancak katilin mutlaka eşit yargılanması gerekir.

Konu katilin cezası olduğunda, kimse nasıl bir ceza olursa korkutucu/caydırıcı olur bilmek istemiyor. Neticede insan eğitilerek bazı kötülükleri terk edebilen bir varlıktır. Ancak bazıları eğitilemiyor ya da eğitilse de bir sebeple bir anda canavara dönüşerek, sadece cinayet işlemekle kalmayıp, dehşet verici işkenceler de yapabiliyor. Bunları durdurabilme ihtimali olan tek şey, alacakları cezanın korkusu olacaktır. Korku, en gerçekçi ve etkili insan duygusudur.

Gündeme gelen ve her normal insanın vah ettiği, maktule acıyıp katile lanet ettiği her olayda, içi boş çağrılarla ortalıkta gereksiz bir gürültü çıkarılıyor ve birkaç gün sonra o da bitiyor. Sebepler ve sonuçlar üzerinde konuşup çare üretecek, topluma uygun ve etkili olabilecek acil eylem planları yapacak, gerekli cezai değişiklikleri konuşacak kimse kalmıyor.

Bir sonraki vahim olaya kadar, çoğunlukla olanları unutup hayatımıza devam ediyoruz. Ölen öldüğüyle kalıyor, yakınlarının acısı yüreklerinde büyüyor, katiller korunaklı cezaevlerinde beslenip bir sonraki afta büyük ihtimalle sokağa salınıyor.

Bu gömlek bize dar geliyor. Avrupa uyum yasaları ya da İtalyan ceza hukuku ile İsviçre medeni kanunu bize çare olmuyor. Doğulu kafasıyla batılı gibi yaşanamıyor, batılı kafayla da doğuda yaşamak zordur herhalde;  çare her toplumun yapısına uygun kurallara tabi olmasında, arada kalan eziliyor, bizim gibi…

Evet, -kesinlikle ve mutlaka- kadın ve çocuk cinayetlerini durdurmamız gerekiyor. Çocukları ve kadınları korumamız gerekiyor. Bunları bütün kalbimle söylesem de, neticede pratikte bir etkisi olmuyor. Yaşananları durduracak ve gidişatı etkileyecek olan, karar verme merciinde bulunanların, toplumun ihtiyaçlarına göre bir düzenleme yapmaları olacaktır.

Sözleşmeler ya da anlaşmalar, yazılı kanunlar yahut sözlü gelenekler, ne tek başına sebep ne de tek başına sonucu etkileyecek bir değişim olabilir. İstanbul sözleşmesi yokken de cinayetler vardı, varken de işleniyor. Kaldırıldıktan sonra da devam edecektir. Siyasi kazanç umuduyla ya da sırf ideolojik kar amacıyla cinayetlerin kullanılması da herhalde cinayetin kendisi kadar iğrençtir.

Yine de sesimizi çıkarmamız, duyulma umudunu da var edecektir. Biz durdurulsun diye samimi olarak isteyip dillendirelim, nasılını da ehlinden bekleyelim. Orada bunun için varlar, bir yol bulsunlar ve durdursunlar.


18 Temmuz 2020

Dürüst değillerdi adil de olamayacaklar


Biz insanlar unutkanız, unutmakla malulüz de diyebiliriz. Unutmak bizi insan yapan yanlarımızdan biri zira. İyi ya da kötü birçok şeyi unuturuz. Doğru ya da yanlışı unuttuğumuz gibi. Bildiklerimizi unuturuz, unuttuklarımızı bile unuttuğumuz olur, normalimizdir bu bizim.

Karşımıza çıkan yeni sandığımız şeylerin, aslında örnek şahsiyetler üzerinden, örnek zamanlarda bize öğretilenlerle aynı olduğunu da unuttuğumuz çok olur. Acaba, öyle mi, değil mi, böyle mi diye kafa yorarken, aslında cevaplarımızın çoğu avuçlarımızdadır da haberimiz yoktur.

İman ile iyiliklerin, küfür ile kötülüklerin bağını unutuyoruz.

Adaletle merhametin, zulümle hakaretin bağını göz ardı ediyoruz.

Sadakatle dürüstlüğün, ihanetle sahtekarlığın bağını gözden kaçırıyoruz.

Şirkin en büyük zulüm olduğunu; büyüğünü işlemekte sorun görmeyenlerden, daha küçüklerini beklemenin normalliğini unutuyoruz.

Bizden birilerinin kusurlarını ya da günahlarını ortaya döküp, onların üzerinde bize ait değerli ne varsa dillerine dolayanları; samimi zannederek, dürüst zannederek, adalet duygusuyla hareket ettiklerini zannederek çok fena bir şekilde yanılıyoruz.

Onlardan birinin ortaya saçılan kazuratı karşısında; adil ve dürüst bir yaklaşım beklemekle, mert ve samimi eleştiri gelecek zannetmekle, Allah(cc)’den utanmayanların bizden ya da kendilerinden utanacaklarını ummakla, çok fena bir şekilde yanılıyoruz.

Samimi bir adalet duygusuyla hareket edenlerden beklenecek davranışları, salt İslam nefretiyle hayatta kalanlardan ve Müslümanlara saldırarak yaşamayı alışkanlık edinenlerden ummaya bile gerek yok. Dürüst değillerdi, adil de olamayacaklar, yapacak bir şey yok, “oluklar çift; birinden nur akar birinden kir”.

Zalim kardeşin de olsa engel olmakla emrolunanlarla, zulümde kardeşini bile tanımayanları aynı kefeye koymakla, çok fena bir şekilde yanılıyoruz.

Kendimizden ve sahip olduğumuz, sırtımızı dayadığımız iman ve amel temellerinden tereddüt etmekle, hakkında en ufak bir olumsuzluk duyduğumuz kardeşimizi anında zalimlerin arenasına atmakla, tarihin ve sahih bütün haber kaynaklarının ittifakla bildirdiği gerçeklere yüz çevirmekle, çok fena bir şekilde yanılıyoruz.

Velhasıl; olaylar karşısında, güneş gibi parıldayan İslam’a ve onun ahkamına bakmakla yükümlü olduğumuz halde, gözlerimizin birtakım pilli cep fenerleriyle kamaşıyor olması, çok fena yanıldığımızı gösteriyor.

Şirki ve küfrü, haramı ve mekruhu, fitneyi ve fesadı olduğu kadar; imanı ve İslam’ı,  helali ve caizi, ıslahı ve inşayı yeniden keşfetmenin hiçbir zararı olmayacaktır. Unutuyoruz çünkü; çok kullanılan bıçak gibi köreliyor hassasiyetlerimiz.

Dinlemek ve hatırlamak, idraklerimizin cilası gibidir; amellerin imanın cilası olduğu gibi…

Enes (r.a.)den rivayet olunduğuna göre Rasulullah(sas) şöyle buyurdu:

"Kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa ona yardım et."

Bir adam:

-Ya Resulallah(sas)! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zalimse ona nasıl yardım edeyim? dedi.

Rasulullah(sas) da:

"Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. İşte bu ona yardım etmektir" buyurdu.  (Buhari)

16 Temmuz 2020

Sistemlerin arka kapıları


En iyisini bulduğumuzu ya da yaptığımızı sandığımız çok olmuştur. İnsan evladının kendi hizmetine sunulan nimetlerle dolu dünya karşısında, kibre kapılması da çok rastlanılan bir düşüş şeklidir.

Sadece alemdeki diğer varlıklara değil, kendi cinsimize de hükmetmeye meyyalizdir. Bunun için ilahi izinlerle çizilen yolların ve salahiyetlerin dışında, birtakım imtiyazlar elde etmeye bayılırız. İdare edenlerle edilenlerimiz arasındaki çekişme hiç bitmez.

Vahiy temelli idare sisteminde de kendimize göre açıklar(!) ve kaçacak ya da bir şeyler kaçıracak arka kapılar bulmaktan utanmayız. Bunu sistematik bir hale getirip, adına da herkesin kulağına hoş gelecek bir şey uydurduk mu, tutulmaması işten bile değildir.

Ekber Şah’ın bel’amlarının İslam’ın hükümlerini ortadan kaldırmak için buldukları yollar, şeytanın bile aklına gelmemiş olabilir. Malını 11 ay olunca karısına bağışlamak ve aynı şekilde 11 ay sonra da devralarak, üzerinden yıl geçmediği için zekat vermekten kurtulmak gibi bir formülü düşünen beynin kıvrımlarına, şeytan çocuklarını staja göndermiştir herhalde.

İlahi vahye bunu yapan insanın, diğer insanlar tarafından düzenlenen sistemlere neler yapabileceğini tahmin etmek zor olmayacaktır. Zira vahyin kaynağı ve temelleri yazılı olarak mevcuttur ve kıstas olarak elimizde dururlar. En azından izan ve insaf sahibi olanlarımız için, yaşananların gerçekten İslam’a uygun olup olmadığını tespit etmek ya da edenlerden öğrenmek imkanımız her zaman vardır.

Beşeri sistemler için ise, sabiteler yani sistemin üstünde durduğu direkler ve temeller bizzat en zayıf ve en riskli noktasını oluştururlar. Bu adeta, Rahmani bir düzenin, bize acziyet ve beceriksizliğimiz gösteren aynası gibi parıldamaktadır. Gözlerimizi kapatmadan bakabilirsek ışığın/nurun kaynağını keşfetmemiz mümkün olabilir.

“En çok bayıldığımız, insan neslinin vardığı son nokta, sistemlerin tekamülü sonucu vardığımız zirve, sözlerimizin süsü, rüyalarımızın büyüsü, devletlerin namı, toplumların insicamı, varımız yoğumuz” demokrasinin nimetleri olarak sunulan; oy, seçim, vekil, kanun yapma gibi konular aynı zamanda en büyük sorunların çıkış noktası oluyorlar.

Seçilmek için oya, oy alabilmek için ise halkın beğeni ve rızasına ihtiyaç duyan politikacının, gerekenleri değil oy getirecekleri yapmak istemesi sistemin doğal sonucudur. Gelecekle ilgili planlarının onay görmesi, gerçekleşme ihtimalinden daha değerlidir. Seçim meydanında inanılan bir yalan, mutlak hakikatten daha değerlidir.

Kanun yapmak yani yöneticilerin halkın bugünü ve yarınına yön vermek için oluşturdukları devlet sisteminin tamamı, cezalar ve ödüller sistemi, sosyal haklar ve toplum düzeni gibi temel konular hakkında; hemen her yıl değişen, yıllık olmasa da iktidarlar eliyle mutlaka her seferinde bir kere daha düzenlenen yasalarla yönetilen sistemlerin, ideal olması bile anlıktır. Bugün en güzeli denilen yarın en kötüsü olabilir.

Bir idare gelir sokağa asfalt döker, diğeri kazar altına boru ekler. Bir başka idareci gelir üstüne taş döşer. Bütün bu işlemlerin hizmet kadar bir de halkın gönlünü alma yanı vardır ve maalesef büyük oranda ihtiyaca cevap olmak yerine, takdire şayan olmak tercih edilir bir icraat sebebidir.

Koşa koşa, kan ter içinde, bunca emek ve eziyet sonucu elde etmek istediğimiz ve elde ettiğimiz bu mudur? Uğruna canlar verdiğimiz, sadece inanılmaya oldukça müsait bir yalan olabilir mi?

Hemen her kişisel probleminde uzmanlarından çözüm isteyen, anlayanlara danışan, idrak ve fikir sahipleriyle istişare eden insan, konu ülke yönetimi, şehir idaresi gibi gayet önemli ve büyük sorumluluklar içeren noktaya geldiğinde; herkes konuşabilir, herkes eşittir gibi bir noktayı doğru buluyorsa, bu sorunun başlangıcı olur.

Neyse ki demokrasi; bizim gibi bu işlerden anlamayan sıradan insanları da düşünerek, siyasi partilerin bizim adımıza kimlerin etkili ve yetkili olmasını seçmelerine imkan tanıyarak, bizi hem olası yanlış kararlardan hem de sorumluluktan kurtarır.

Ama bir yerde demokrasi de bıkar bu işten, zira sürekli seçimler gelmektedir ve sürekli bizi memnun etmek zorundadırlar. Hem de çoğunluğumuzu! Bu noktada yukarıdaki cümleyi yeniden yazma ihtiyacı duyuyorum:

Demokraside inanılmaya müsait bir yalan, mutlak hakikatten daha değerlidir. Fıtratta ve İslam’da ise; küçük bir hakikat, bütün büyük yalanlardan daha değerlidir, isterse bütün insanlık karşı çıksın!

Böyle kısa bir köşede sistemler mukayesesi yaparak, ufuk açmak gibi bir niyetim yok, olsa da bir değeri olmazdı zaten. Ancak birazcık kafa karıştırmak, düşündürmek iyidir. Çok değerli olayları ve insanları uğruna kurban ettiğimiz, demokrasi tanrısıyla yüzleşmemiz için kafa yormaya ve sıradanlığımızın lüksünü bozmaya ihtiyacımız var.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...