Bosna etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bosna etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2017

Avrupa Rüyasının Sonu

Yüzyıllık bir uykunun sonundayız, uyanınca rüyalar da bitecek fakat uyanmamak için direniyoruz. Biraz okula gitmek istemediği ama mecbur olduğu için zorla uyandırılan, ödevlerini bitirmemiş, uykusunu alamamış, mahmur gözlerini açmamak için direnen, mızmız ve haylaz bir talebe gibiyiz. Gözlerimizi tam olarak açtığımızda bize uykuyu sevdiren o güzel rüyanın da sona ereceğini bal gibi biliyoruz.

Uyumak, dünyaya yenilmektir; batıya teslim olmak, kontrolünü kaybetmek, sorumluluklardan kaçmak ve en önemlisi rüyalarla avunmaktır. Sadık olmayan ve gerçekleşme ihtimali de bulunmayan rüyalar...

Uyumak; Avrupa Birliği’ne, Birleşmiş Milletler’e ve Nato’ya inanmaktır.

Uyumak; tek dişi kalmış bir canavara aşık olmaktır.

Uyumak; batılı ve batıl rüyalar görmektir.

Uyumak; insan olmanın ve kul olmanın gereklerini yerine getirmemektir.

Uyumak; zulme gözünü kapatmak, mazlumları duymamak, coğrafyamızda patlayan bombaları ninni olarak algılamaktır.

Uyumak; bilinçsiz hareketler yapmak, anlaşılmaz sözler mırıldanmak ve sağa mı sola mı döndüğünden bile haberdar olmamaktır.

Şimdi tıpkı Amerikan rüyasından uyandırılmamız gibi bir kere daha uyandırılıyoruz. Amerikan rüyasından uyanmak, işgaller ve ardından verdiğimiz milyonlarca cana, yıkılan ülkelerimize, yok edilen nesillerimize ve yağmalanan zenginliklerimize mal oldu.

Aklı selim sahibi olanlarımız, bu rüyaları hiç görmeyenlerimiz için sorun yok, onlar zaten uyanıktılar ve hala uyanıklar. Ama halklarımızın büyük çoğunluğunun batının süslenmiş vahşi cazibesine kapıldığı gerçeğini gözardı edemeyiz.

Uyumakta ısrar etmenin faydası yok, zira bu döşek batılının ve onlar artık ayaklarımızdan çekiştirerek hatta gerekirse sürüyerek bizi uyandıracaklar ki bundan dolayı belki de gelecek nesillerimiz çokça Allah’a hamdedecekler, kimbilir...

Batının geldiği noktayı sadece idarecilerinin politik hevesleri ya da geçici birtakım gelişmeler zannetmek vahim bir hata olur. Avrupalı halklar zannettiğimiz kadar gelişmiş ya da medeni değillerdir. Çok uzun zaman aralarında yaşadıktan sonra söyleyebileceğim şey şudur ki, eğer devletlerinin onlara vereceği cezalardan korkmasalar hiç bir kurala ya da ahlaki norma uymazlar. Avrupa, uzun yıllar mezhep savaşlarıyla sarsılmış ve dinden biraz da kiliselerin sömürü ve tecavüzleri sebebiyle tiksinmiş bir kitledir. Büyük çoğunluğu için tek değer yargısı paradır. Örneğin bir Hollandalı işçi için en önemli gerçek haftasonu evine bir kasa bira ile gidip gidemeyeceğidir. O bira kasası için çalışır, oy verir ya da vermez ama o kasa varsa sorun yoktur.

Akademik çevreleri tekdüze bir çizgide yalpalamadan ilerlemeyi marifet sayarlar. Yıllar önce Polonya’dan İngiltere’ye kadar bir geniş çerçevede ‘faizsiz ekonomi’ modelini tartışırlarken hasbelkader İslam’ın yeryüzünde tek faizsiz sistem emreden ekonomik model olması hasebiyle bu ‘fikri’ temsilen bir dizi programa katılmıştım. Hemen hepsi İslam’ın modelinin ideal olduğunda birleşmiş ama bunu yüksek sesle dillendirmeye cesaret bile edememişlerdi.

Avrupalı politikacılar lider değillerdir; bizim anladığımız manada bir liderlik herhalde Hitler’le birlikte son bulmuştur. Dün hiç adını duymadığınız biri, yarın bir ülkeyi yönetir, iyi de becerir mesela, ama bir bakmışsınız bir başkası onun yerini almış gidenin esamesi okunmuyor. Bunu en basit anlatan şey ise yürüyen bir sistemlerinin olmasıdır. Tren gibi sabit bir hat üstünde ilerleyen, arada sadece dur-kalk yapması gereken bir yolculuktadır Avrupa politikası, bu yüzden de kimin ön koltukta oturduğu çok önemli değildir.

Tabii ki onlarda da arada sorunlar çıkmıyor değil. Yine Hollanda’da 2002 yılı seçimleri arifesinde yaşananlar bunun güzel bir örneği idi. Aşırı sağcı, monarşi ve Avrupa Birliği karşıtı bir politikacı olan Pim Fortuyn seçimlere mutlak galibiyet ihtimaliyle giriyordu. Tüm anketlere göre 9 gün sonra ülkenin kaderi değişecek hatta AB’nin temeline dinamit konulacaktı. Tam o gün yani seçimlere 9 gün kala, Pim Fortuyn devlet radyosundaki röportajından çıktı ve henüz bahçedeyken bir Hollandalı tarafından vurularak öldürüldü. Katil komşularının anlattığına göre çok iyiliksever, sempatik ve kimseye zararı olmayan kendi halinde bir adamdı. Şimdilerse cezası bitti ve özgür hatta. Ama Pim yok edildi ve ülke hatta AB kurtarıldı.

Son seçimlerde yine o günlerdekine benzer bir manzara vardı ama aynı senaryoyu uygulamak uygunsuz olacağından yeni bir malzeme bulundu. Türkiye ile kriz sağ seçmenin gönlünü okşamak için bulunmaz bir fırsattı. Bakanlara yapılan muameleler ve üstüne Fas asıllı belediye başkanının seçimlerden bir kaç gün önce, bakan Kaya’nın etrafındaki 12 korumanın ne tür silahlar taşıdıklarını bilmediklerinden, ellerini bellerine atmaları durumunda tamamının öldürülmesi izninin/talimatının verildiğini açıklaması çok ‘yerinde’ bir hamleydi. Çevresindeki 12 koruma öldürülürken bakanın ne olacağını sorgulamaya gerek yoktu. Uluslararası hukuk dediğiniz nedir ki? Adamlar 9 gün sonra ülkeye başbakan olacak birini temizlemişken hemde!

Neyse ki ucuz atlatıldı ve kimse ölmedi o gece.

Artık bu Avrupa’nın bize uyanın diye salladığı son tekmeden sonra hala ve ısrarla bir Avrupalı değerlere inanarak uyumaya devam etmek isteyenlere iyi uykular dilemekten başka elden gelen birşey yok.

Biraz akıl ve biraz hamiyyet duygusu sahibi herkes ülkesine ve bu topraklara nasıl bir yön verilmesi gerektiğini idrak edecektir.


Kalkmak düşmeden önceki haline geri dönmektir, uyanmak sadece gözlerini açmak değil yatağından fırlamaktır.

22 Aralık 2015

İslam’ın yitik çocuğu

Çelimsiz denilebilecek kadar zayıf bir adamdı, boynu bükük ve sesi titrekti hemen çoğu Bosnalı gibi... Zaten köse de olsa sakal ve bıyıkları metruştu. Bir başka muhabbet sırasında sormuştum bunu; ‘neden Bosnalılar hep tıraşlı’ diye de cevabımı almıştım.

‘Çünkü Sırplar sakallı!’

Sonra adını sormuştum, ‘Ramazan’ demişti. Heyecanla ne demek biliyor musun peki demiştim de ‘sadece adım’ ‘Ramazan’ ıslık gibi çınlamıştı kulağımda. Ramazan oruç tutmayı da bilmiyordu, Ramazan ayını da. Hatta namazdan da bihaber idi.

‘Neden öldürüyorlar ki sizi’ gibi saçma bir soru daha sormuştum o karmaşık kafayla.. Ramazan mazlum ve çaresiz ses tonuyla ıslıkladı yine:

‘Türk olduğumuz için!’

Sırplar, Boşnakları Türk oldukları için öldürüyorlardı. Türk onların gözünde müslüman demekti. Dünyanın bir başka bölgesinde başka zamanlarında hep birileri müslümanları öldürmek için bir sebep buluyordu nasılsa, burada Avrupa’nın ortasında neden bulamasınlardı bir sebep.

Osmanlı bakayası olmak Türk olmak için kafiydi Sırplara göre ve öldürülmeyi, hayır hayır soylarının kurutulmasını hak ediyordu bu Osmanlı kalıntıları(!).
Ramazan ile ve onun gibi birçok Bosnalı ile sohbet ettim. İçlerinde düzgün bir islami eğitim almış ve Sırpların bakışıyla yok edilmeyi hak edenler olduğu gibi, bira şişesini namazdan sonra devam etmek için devrilmeyeceği bir yere bırakmaya çalışanlara da rastladım.

Eksikleri, hatta haramları ve küfürleri ile Bosnalılar İslam’ın yitik bir çocuğu olarak kalmış, imparatorluk hatırası ciğerlerinden en ağır ameliyatlarla hem de narkozsuz kopartılmaya çalışılmış bir halk. Cahil bırakılmışlar, ezilmişler ve hep bir şekilde bir ucundan tutunup müslüman kalmışlar!

Sırplar adı da sadece müslüman kalsa müslüman bir halka katlanamayacak kadar gözü dönmüş katiller sürüsü.. Öyle hayvanca geldiler ki üstüne Bosna’nın, öyle acımasız öyle zalim bir hayvana rastlamamıştır vahşi ormanlar!

Hiçbir katil hayvan kurbanının onurunu çiğnemez zira, en fazlasını yapan yavrusuna avlanmaya öğretmek için bir kaç hamle yapmasına izin verir belki ama daha ötesi yok, siz hiç avına tecavüz eden hayvan duydunuz mu? Silahsız, tırnaksız hatta ve çaresizce boyunlarını ölüme uzatan mazlum bir halkın onuruna yapılan saldırılar tarihte eşine az rastlanır boyutlara ulaştı da aştı bile..


Ali çayı çok severdi, son yudumuna kadar karıştırmaya devam eder ve yanında da bir sigara yaktı mı dünyadan alınacak bütün keyfi almış bir genç adam olarak üflerdi dumanlarını... Az konuşurdu, edebiyle meşhurdu, kem söz ya da kem davranış görmedik biz ondan. Tertemiz yüzü ve köse sakallarıyla Bosnalılara çok benzerdi. Bu temiz yiğidi Allah Bosna’da şehid olarak aldı.

--------------

Kara Kuğular romantizmden önce Bosna’nın kurtuluş savaşının türküsünü yazdılar. Sırp canilerine hak ettikleri dersler adım adım verildi ve nihayetinde Bosna toprakları bir kere daha Allah için, mazlum ve mağdur bir halk için; beli bükük ihtiyarlar, ğadre uğramış kadınlar ve aciz çocuklar için cihad ile tanıştı, şehid kanı ilebir kere daha bim kere daha yüzbin kere daha yoğruldu.

İslam’ın hilali yıkılmadı Bosna’da!

Batı savaşın seyrinin müslümanlar lehine meyletmesi ile derhal müdahil oldu tabii ki ve durdurdu savaşı ardından Aliya’nın ‘zehir içmekten’ zor anlaşmayı imzalamasıyla bir devir daha tarih oldu.

Bugün hala toplu mezarlar bulunmaya devam eden Bosna büyük bir kabristana dönüştü. Savaştan sonraki savaş devam ediyor Bosna’nın sokaklarında ve odalarında!
Savaştan çok uzun yıllar sonra yolum Belgrad’a düşmüştü. Karmaşık trafiği ve hep bir Sırp ülkesinde bulunmanın verdiği soğuklukla tedirginliği iliklerimize kadar hissetmiştik. Sonra Belgrad’ın ortasında olduğunu tahmin ettiğimiz genişçe bir yol kavşağının ortasında ilginç bir tabela gördüm. Mostar yazıyordu ve bir ok işareti ile yön gösteriyordu. Bildiğimiz alışık olduğumuz türden bir trafik tabelası yani. Mostar buralara yakın olmasa gerekti, bir an beynimde haritalar uçuştu ve Mostar’dan önce Saraybosna’nın geldiğini düşündüm. Arada kimbilir daha kaç şehir vardı ama Sırplar Belgrad’ın ortasına sadece ve yalnız başına bir Mostar tabelası koymuşlardı. Hem de 400 km mesafeye rağmen. İçlerinde uhde olarak kaldığı anlaşılıyordu. Mostar’da islam’ın hilalini kıramamış olmalarının hıncını taşıdıklarını ve nesillerine bunu empoze ettiklerini anlıyoruz.

Yaşanan katliamlar unutulmayacak, tarih müslümanları hep unuttu ama biz unutmayacağız. Unutulan tekrarlanıyor çünkü! 20 yıl önce Bosna’da yaşananlar bugün Suriye’de tekrarlanıyorsa unutmuş olduğumuzdan olabilir mi?

Bosna, İslam’ın yitik çocuğu, yaralılarının kanları ve ölülerinin kemikleri hiç bitmeyecek ülke. Bütün gürültülere ve eğlencelere rağmen bastırılamayan bir vicdanın sesini galeyana getiren mahzun yürekler ülkesi. Çocukları ve kadınları ve yaşlıları ve zayıf bırakılmış erkekleri ve açlıktan kemikleri sayılan cesetleri ile Bosna.

Aliya’nın ülkesi...

İslam’ın 20. Asırda yetiştirdiği müstesna fikir ve hareket adamı Aliya İzzetbegoviç. Hayatının sonuna kadar halkının İslam üzere kalması ve adaletten ayrılmaması uğruna mücadeleye devam eden yiğit adam.
Uzun tariflere ihtiyacımız yok:

Esaret zamanlarında bilinçlendirme ve hürriyet sevdasının bayraktarlığı, savaş zamanında ordu komutanlığı ve kurtuluşun liderliği Aliya’da vücut bulmuştu. Tarih bize onu ve onun gibi yiğitleri çok anlattı ne ki her devirde hemen her coğrafyamızda benzerlerine çokça ihtiyaç duyduğumuz gün gibi aşikar.

Allah, Bosna’ya rahmet eylesin!

Allah, Bosna’nın yiğit lideri Aliya’ya rahmet eylesin!

Allah, Bosna’nın şehitlerine rahmet eylesin...

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...