Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2019

Mukaddes devletler dünyası


İnsanlık tarihi boyunca tartışmaları, kavgaları ve savaşları tetikleyen en önemli sebep olarak kimin idare eden, kimlerin edilen olduğunu tayin etme meselesi olduğunu söyleyebiliriz. Dindar ya da seküler hemen herkesin, devletin gerekliliği ve önemi hakkında hemfikir olduğu da ayrı bir gerçek olarak tarihe yazılmıştır.

Kendi yaşam tarzını güvende tutmak ve dahası yaymak, hakim kılmak gibi hedeflere ulaşmak için de devlet gücü hep gerekli görülmüştür.

Geçmişin değişik dönemlerinde adalet ve merhametle idare edilen devletlerde, farklı hayat tarzlarının emniyet içinde yaşayabildikleri de olmuştur. Bunların İslami modelleri, yakın devirlere kadar uygulanmış ve hepimizin az-çok bildiği; çok uluslu, çok dinli ve çok kültürlü toplumlar kurulmuş, insanlar dilleri, dinleri ve nesilleri konusunda bir endişe taşımadan hayat sürmüş hatta milletler varlıklarını muhafaza edip bugünlere kadar gelebilmişlerdir.

Yüzyıllar boyu Osmanlı hakimiyeti altında kaldıkları halde, her yönüyle kültürlerini koruyabilen Balkan halkları bunun en kolay bilinen şahitleridir. Yunan ya da Sırp veya Bulgar gibi çok duyduğumuz ve gerek dinleri gerekse dilleri bakımından bizden farklı bu milletler, -ister kabul etsinler ister reddetsinler- İslam medeniyetinin sağladığı özgürlüklerin gölgesinde varlıklarını bugünlere taşımışlardır.

Bugünün medeni(!) batısının atalarının bizimle ilk mücadelelerinin, 11. Yüzyıl sonunda ele geçirdikleri Kudüs’te tek bir Müslüman ve Yahudi sağ kalmayıncaya kadar katliam yapmakla başlatabileceğimiz anlayışları, son birkaç yüz yıldır dünyanın hemen her yerinde devam eden soykırımlarla sürmüştür.

Çok fazla tarihe dalmaya gerek kalmaksızın, biz yaşarken yapılan nesillerin soykırımları ve kültürlerin imha hareketleri ile dünyaya nizam vermeye çalışan, bu vampir ve asalak batı canavarının insanlığa sunduğu en korkunç şey; devletlerin kutsiyeti ve insanların tanrılara kurban edilmesinin sıradanlaşması oldu.

İslam kültüründe devlet ya da güç, mukaddes olan ve insana ait değerler diyebileceğimiz her şeyi koruma altına almak olarak anlaşılır. Yani devlet değil korumakla yükümlü oldukları mukaddestir.
Batı, bugünlere gelinceye kadar kendi devletlerinin gücünü ve kutsallığını korumak uğruna; hem nesillerini feda etmekten çekinmemiş, hem de dünyanın neresine eli uzanabiliyorsa oraların tüm varlıklarını kendisi uğruna harcamaktan, tüketmekten çekinmemiştir.

Neticede gerek batıda gerekse doğuda bugün hakim olan anlayış; devletin kutsallığı üzerine bina edilmiştir. Bu kutsal tanrı devletleri, gerektiğinde kurban istemekte ve elbette istediğini almaktadır. Kurban; halkının canı, malı, nesli ya  da dini olabildiği gibi, aklını da gerektiğinde devletine kurban etmesi istenmektedir.

Dünyanın son 40 yılında, bizzat yaşayarak gördüğümüz olaylar bunu anlatıyor. Devletler özelinde örneklendirecek olursak; Türkiye’de 28 şubat mağdurları diyebileceğimiz insanların o dönemde devletin istediği kurbanlar oldukları ve adeta bu sebepten geri alınamadıklarını söyleyebiliriz. Tepeden halka, hemen herkesin eleştirdiği o günün yargısının uygulamalarının iptal edilememesinin başka bir izahını bilmiyorum.

İran’da bunu 1979 devriminden sonra yaşananlarda çok rahat görebiliyoruz. Devrim esnasında ve sonrasında halkının canları ve kanları ile kurulan düzeni muhafaza edebilmek uğruna, gerektiğinde savaşı, gerektiğinde dini kullanan bir rejim anlayışı halen Ortadoğu’nun bir çok bölgesinde kendine kurbanlar aramakta ve kolayca bulmaktadır. Mukaddes devlet uğruna can vermeye halkını ikna etmesi çokta zor olmadığından, fakru zaruret içindeki halkın en ufak kıpırdanışını kanla bastırmak ve idam sehpalarını meydanlara kurmak yoluyla da ikna metotlarını genişletebiliyorlar.

Suudilerin krallıkları uğruna, batıya yaranabilmek için halklarının zenginliklerini onlara peşkeş çekmekten gocunmayan devlet anlayışı, gerektiğinde halkının ve onları uyandırma ihtimali olanların canlarını almaktan çekinmemektedir. Son olaylarda görüldü ki; bu bir tür manda devleti, zenginlerini hapsedip mallarından bir bölümünü bağışlamaları karşılığında serbest bırakırken, gerektiğinde sözünü dinlemeyen vatandaşlarını vahşi metotlarla parçalamakta bir mahzur görmemektedir.

Kaddafi’nin Libya’sı ya da Saddam’ın Irak’ı da bunlardan pek farklı değildi elbette…

Mısır’ın firavunu ise devirler değişse de zulümle tahtında kalmaya devam ediyor. Firavun, bir şahsın adı değil bir düzenin temsilcinin adıdır, o düzen de kutsal devlet uğruna halkının kanını içerek beslenen bir krala dayanır. Dün adının Mübarek olmasıyla bugün Sisi olması arasında bir fark yoktur.

Tanrılarına insanlarını kurban eden ilkel kabilelerle bugünün modern devletleri arasında pek bir fark yoktur. Belki ifadeler, şekiller biraz değişti ama o kadar, dahası yok…

15 Aralık 2016

Mezhep Savaşı

Karşıt propağanda diye birşey vardır; düşmanlarına yaptırmak istediğin şeyi öyle bir desteklersin ki ‘bunu yapalım’ derler  ya da kendi yaptığın şeyi öyle kötüler, öyle güzel gizlersin ki düşmanlarına ‘bunu yapmayın’ diyebilecek kadar! İşte tam da bu duruma uygun bir örnek yaşıyoruz. Hem de yıllardır...

Eli kalem tutan ve ağzı laf yapan bazı ağır abiler hemen her konuyu dönüp dolaşıp mezhep savaşı korkusuna getiriyorlar. Bu korku sadece onlarda mı var yoksa bizde böyle bir korku oluşması için mi yaparlar sorusunu geçerek irdelemeye devam edelim. Bu kalem ve kelam erbabı özellikle ve mutlaka bir ‘İslam Birliği’ hayaline sahiptirler. Onların hayalindeki bu birlik ne hikmetse İran olmadan ya da diğer bir deyişle şia olmadan olamaz.

İslam Birliği’nin nasıl bir ütopya olduğunu anlamak için onların hayallerindeki birlik üyelerine, siyasi durumlarına ve islamla ilgilerine bakmak aslında yeterli olsa da bu onlara yetmez, illa da olsun diye bilye oynayan çocuk mızmızlığıyla bu hayale hepimizin inanmasını isterler.

Tarihin ve vicdanların şahitliği olası bir İslam birliğinde ne İran’ın ne de onun güdümündeki şiilerin olmadığını ve asla da olmayacağını çok net göstermektedir. Bunu basit bir kindarlıkla değil somut gerçeklerle ifade ettiğimden emin olmak için azıcık İslam tarihi bilmek kafidir. Bilmeyenler için araştırmaya başlangıç noktası bizzat İran tarihi olabilir. İran toprakları Emir’ul Mu’minun Ömer bin Hattab(ra) döneminde fethedildiğinden beri, müslüman olmalarına rağmen hep müslümanlarla savaşmış, savaşamayacak kadar ezildiği dönemlerde ise alttan alta kurduğu tuzaklar, oluşturduğu fesat yuvaları ve ektiği fitne tohumları ile İslam coğrafyasını mundar emperyal hayallerine ulaşmak için karıştırmaktan geri durmamışlardır.

Olayın tarihi boyutunu bir kenara bırakıp günümüze geldiğimizde karşımıza yine aynı emellere dayanan Safevi emperyal halleriyle İslam coğrafyasında fitne, fesat ve terör estiren bir İran ile karşı karşıyayız.

Afganistan işgal edildiğinde beklenebileceği ya da beklenemeyeceği gibi müslüman Afgan halkının yanında olması gerekirken işgalcilerle, hem de Rusya ve Abd farkı gözetmeksizin anlaşarak kendii şii yayılmacılığına alan açmaktan başka bir gayreti olmayan bir İran gördük.

Irak işgal edildiğinde yine aynı şekilde miting meydanlarında ‘Büyük Şeytan’ diye sloganlaştırdıkları güya Amerika düşmanlıklarının ne hikmetse büyük bir rahatlıkla desteğe dönüştüğüne şahit olduk. Önemli olan şii yayılmacılık planları için çalışmaktı, talan edilen ülkeler, çiğnenen mukaddesat ve kıyılan canlar hiç İran’ın gündeminde olmadı.

Filistin ve Yemen’de ektikleri fesat tohumları yeşeriyor ya da hayır kararıyor ve ümmetin garip coğrafyasında yaraya merhem olacak bir tek faaliyetleri olmazken, habire yangına odun taşıyor İran...

Suriye’ye gelindiğinde ise, coğrafi yakınlığı kullanarak gerek Irak’tan gerekse kendi topraklarından her türlü silah ve milis desteği ile Rusya’nın desteğini arkasına alarak, Amerika ile anlaşıp göz yummasını sağlayarak Şam topraklarına bir yılanın güvercin yuvasına çöreklendiği gibi çöktüler. Paralı şii milisleri mollalar galeyana getirdi ve verilen cihad fetvalarıyla bu topraklarda kan dökmeye başladılar. Gerek Irak ve gerekse Suriye’de savaşan onlarca şii örgüt var ve herbiri işledikleri cürümlerle tarihe geçecek kadar acılar yaşattılar. Irak’ta büyük oranda başardıkları demografik değişimi Suriye’de de uygulama noktasına adım adım gidiyorlar.

Son adım olarak Halep’i işgal ettiler ve halkına dünyanın en azılı katillerinin bile katlanamadığı işkence vezulümleri reva gördüler. Şehri yaktılar, yıktılar! Sağ kalan muhaliflerin ve yaralıların istemedikleri halde mecbur kaldıkları için terketmek istedikleri Halep’ten çıkmalarına bile izin vermemek için direndiler.

Bütün bu yaşananlar hepimizin gözleri önünde gerçekleşiyor. Buna rağmen hala bir mezhep savaşı korkusu yaşıyor musunuz? Bugün Yemen, Irak ve Suriye’de yaşanan nedir öyleyse? Tüm vahşilikleriyle küçücük bebeleri bile işkence ederek öldürenler mezhep savaşı yapmıyorsa nedir dertleri? Masal anlatmayı ya da dinlemeyi bırakalım! Ortada bir mezhepçilik ve mezhep savaşı var ve bunu başlatan da halen yürüten de İran ve onun güdümündeki şii çetelerdir.

Başta bahsettiğimiz abilerin İran’a laf söylemekten adeta kutsal bir varlığı sakınır gibi sakınmaları artık hiç bir anlam ifade etmiyor! Halep için ağlayıp sızlarken şii çetelerden ve onların ağa-babası İran’dan hiç bahsetmeden yazan ve konuşanların hem bu dine hem insanlık vicdanına ihanet ettiklerini söylemek abartı olmayacaktır. Katile katil diyemiyorsanız dile, yazamıyorsanız kaleme ne ihtiyacınız var; koparın, atın gitsin!

İslamlık ve insanlık onuru diye bir değere inanan hiç kimse savaş ahlakını bile tanımayan bu şii sürülere mazaret üretemez ve arkasındaki İran’ı savunamaz.

Hele de Suriye halkına ve onların direnişini destekleyenlere, 5 yıl öncesinde Esed rejiminin ve hamisi İran’ın bu kadar aşağılık katliamlar yapabileceğini düşünmemek gibi bir suçlamada bulunmak eğer samimi ise ahmaklığın zirvesi olur, değilse tek açıklaması ihanettir; bu dine ve bu ümmete ihanet!

İnsanlığın aklıyla ve vicdanıyla alay ederek hem çocuklarımızın kanları ve kadınlarımızın namusları üzerinde tepinip hem de temize çıkarılmak gerçekten şeytanın bile kuramayacağı bir desisedir. Buna alet olanlara veyl olsun, yazıklar olsun, eyvahlar olsun!..

19 Ekim 2016

Musul Usulü

Tarihin tekerrür ettiği iddiası belki de insanların kendi gafletlerini, unutkanlıklarını dahası hatalarını mazur gösterebilmek için ortaya koydukları bir sözden ibarettir. Tekrar eden tarihi süreçlerin benzer dinamiklerin planlı ya da plansız yanyana gelmeleriyle oluşması bize bu konuda yol gösterebilir. Ve tabii ki dünyalık sebeplerin aynı şartlarda meydana gelmesi durumunda sonuçlarının değişmediği de sünnetullah olarak karşımıza çıkar.

Yaklaşık 100 yıl önce, büyük bir yenilgi ve dağılma yaşamış İslam coğrafyası bugün yine yarınların ne getireceğini pek kestiremediğimiz bir zaman diliminden geçiyor. Halihazırdaki enkazın henüz toplanmamış olması yani Osmanlı’dan sonra ne sağlam bir siyasi ne de güçlü bir toplumsal yapı ortaya koyamadığımız bir vakıa! Halen 100 yıllık yaraların kangren olmuş çürüklerinin acılarını çekiyor ve düşürüldüğümüz istila ve esaret sarmalından çıkma hususunda ciddi bir diriliş gösteremiyoruz.

Yakın coğrafyalarımızda yaşanan savaşların bizi etkilememesi ihtimal harici olduğundan en az zararla nasıl çıkarız hesabı da yapılamayacak bir sorumluluk olarak imparatorluk bakiyesi topraklarımız yine ucundan kıyısından çekiştirenlerle ve tabii ki dara düştüğünde baba evine dönen evlatlar misali mültecilerle yani belki de geri dönmemek üzere gelen misafirlerle muhatap oluyor. Bu son 2 yüzyılın değişmeyen manzarası;  Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan, Kırım’dan, Yemen’den ve hatta Afrika’dan akın akın bu topraklara göçler yaşanmış.

Şimdi de bölgemizde emperyalist zalimlerin planlarını gerçekleştirmek arzusu ile kaynattıkları fitne kazanları başımıza dökülüyor. Dün Halep bugün Humus yarın kimbilir hangi şehrimiz yakılıp yıkılıyor!

İki yılı aşkın bir zaman önce Işid 700 kişilik bir konvoyla Musul’u ele geçirdiğinde tüm dünya şaşırıp kalmıştı. Bugünlerde Türkiye’ye meydan okuyup tehditler savuran Irak’ın ordusu o zamanlarda silahları ve araçları bir yana kıyafetlerini bile bırakarak şehirden kaçmak zorunda kalmışlardı. Bölgeyi iyi tanıyan uzmanlar o sırada yaşananların bir Işid işgali değil merkezi şii hükümetinin sünnilere Bağdat başta olmak üzere Irak’ın sünni  nüfus çoğunluğunun yaşadığı şehirlerinde uyguladığı tehcir ve asimilasyon politikalarından korunmak isteyen ve sıranın kendilerine geldiğinin farkında olan yerel aşiretlerin bir bakıma koruma gücü olarak davet etmeleri sonucu şehrin Işid idaresine geçtiğini söylediler. Yine Işid içinde yüksek mevkilerde yer alan Saddam’ın eski generallerinin de Irak’ta nüfuzlarının hala var olduğu ve bu gibi alanlarda kullanıldığı da ayrı bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.

Musul’daki Işid varlığı hakkında söylenecekler bu noktada sadece tahminden ibaret olsa da konu ile ilgili en fazla bilgi sahibi olduğu düşünülecek isimlerden biri olan Irak Sünni Aşiretler Konseyi lideri Duleymi, Musul dahil tüm Irak’ta şii vahşetine karşı savaşan sünni güçler arasında Işid’in sayısal olarak yüzden on civarında olduğunu açıkladı.

Musul gibi 2 milyon nüfuslu bir şehrin Işid bahane edilerek bombalarla yıkılması kadar korkunç ikinci bir vahim durum daha var; tüm dünyanın gözleri önünde akla hayale gelmeyecek işkence ve vahşetlere imza attıkları halde ne hikmetse -galiba katlettikleri sünniler olduğundan olsa gerek- Irak’ta bir salgın hastalık gibi dolaşan ve uğradıkları yerde çiğnenmedik hürmet bırakmayan şii milisler.

Anlatması dile zulüm vahşetlerin failleri olan bu çetelerin dillerine doladıkları ve İran dini lideri Hamaney’den aldıkları direktifler ve yönlendirmelerle güya Musul halkından Hz. Hüseyin(ra)’ın intikamını almak istedikleri  artık herkesin malumu. Dünyanın tiyatro oynatıcıları olan süper güçler bile Irak hükümeti ile bu çetelerin Musul’a girmemeleri konusunda güvence istemeleri nasıl bir vahşetle karşılacağımızı tahmin etmemizi kolaylaştırır belki. Musul halkı ise Işid’den daha vahşi bu milislerin şehre girme ihtimaline karşı yurtlarını terketmeye başladılar bile...

Bu hengamede Türkiye’nin gerek olası mülteci akını gerekse yaşanacak katliam ve işkenceler karşısında seyirci kalmayacağını açıklaması politik olarak ne kadar etkin bir çıkış olacak bunu zaman gösterir ancak halihazırda bunu dillendiren ikinci bir ülke daha yok! Siyasi sebebi ne olursa olsun yakın zamanda Musul’da yaşanması muhtemel büyük savaştan kaçan mültecilerin sığınacağı ilk ülkenin Türkiye olacak olması kaçınılmaz bir durum olarak görünüyor.

Fırat Kalkanı benzeri bir de Dicle Kalkanı harekatı ile Irak topraklarında da bir tampon bölge kurulması nihai seçenek olarak masada duruyor.

Çünkü herkesin beklentisi aynı; şiiler Musul’a girince şehirde kalanlara uygulayacakları muameleyi durduracak bir güç sahada henüz yok! Amerika ya da diğer koalisyon ortakları belki de İran’la yaptıkları anlaşmalar gereği bu çetelerin uyguladıkları insanlık dışı işkence ve katliamlara ses çıkarmak bir yana araç ve silah desteği ile bunları sürekli besleyip büyütüyorlar. Kullandıkları tüm malzeme Amerikan malı olan ama güya yerli ancak İran’dan talimat alan ama güya Irak milis gücü... Nereden baksak tutarsız ve zalimce! Tabii onyıllarca ‘büyük şeytan’ diye tüm toplantılarında lanetler yağdırdıkları Amerikan ekmeğini yiyen ve onun atına binip kılıcını kuşanan bu milislerin Amerikan planlarına hizmet etmeleri de artık varlıklarının sebebi olmuş durumda.

Savaş için tahminde bulunmak elbette zor; işin ehli kim diye etrafımıza baktığımızda sözüne güvenilir bir mutahap bulunamıyor. Işid’in Musul’u terketmesi için açık bırakılan batı koridorunun neden açık bırakıldığını ve aslında kaçacak olan militanlardan sonra asıl hedefin şehir halkı olduğu endişesi herkesin kabul ettiği ve acziyetle seyrettiğimiz bir manzara...

Biz bu satırları yazarken siz bu satırları okurken kaç eve daha bomba düştü ve kaç anne evlatlarını ya da kaç evlat anne ve babasını kaybetti henüz istatistiksel bir sayı olarak bile bilinmeyen kaç dram yaşandı, kaç kol koptu, kaç bacak ezildi ve enkaz altından kaç bebek çıkarıldı bilinmiyor...

Dünyanın süper güçleri ve avaneleri her türlü sebebi kullanarak okul, hastane ve ekmek fırınları ile pazaryeri gibi savaş ahlakınca vurulmaması gereken noktaları bombalamaya devam ediyorlar. Ahlaksızlığın devletler boyutunda ve caddeleri yok eden silahlarla işlendiği zamanlardayız...

Allah sonumuzu hayreyleye...

20 Haziran 2013

Kerbela; ifrat ve tefrit

İslam tarihinin en mustesna kısmını oluşturan Risalet ve Raşid Hilafet dönemleri sonrasında yaşanan vahim olaylar mecburiyetler dışında pek ilgilenmediğim daha doğru bir ifade ile kaçtığım bir konudur. -San'a'dan Hadramevt'e bir kadının Allah'tan başkasından korkmadan yolculuk edebildiği- dönemin Mekke'nin en zor günlerinde müjdelendiği gibi yaşandığı zamanların hemen ertesinde, yalnız cihad için bilenen kılıçların Uhud'da bir kayaya vurularak paralandığı örneklerin de bulunduğu zor zamanlardır o yıllar...

Ömer(ra)'in minberden şehadet dilediği ve buna mihrabta ulaştığı, Osman(ra)'ın kanının mushafa döküldüğü, Ali(ra)'nin bir zamanlar kendi şiasından olanlarca katlediği zamanlar...

Osman(ra) döneminde başlayıp Ali(ra) döneminde devam eden fitne ateşi Hasan bin Ali(ra) ve Abdullah bin Zubeyr(ra) gibi Medine'nin güzide evlatlarını da yakmıştı.

Ehli Beyt, ümmetin tüm muhabbetine ve hürmetine rağmen katledildi. Kerbela vakası sırasında tarihçilerin kaydettiği ibretamiz durumlar yaşandı. Namaz vakti gelince Hüseyin(ra)'e karşı savaşanlar onun ardında -faziletini umarak- cemaat olabilmek için birbiri ile yarışıyorlardı. Kufe ehli hem davet hem de ihanet ile yetinmeyip bizzat ona karşı savaşarak insan türünün ne kadar alçalabileceğine dair parmakla gösterilecek bir örnek koydu ortaya..

Gerek Abdullah bin Zubeyr(ra)'in gerekse Hüseyin(ra)'in kıyamları neticeleri itibari ile şehadetleri ile sonuçlanması bakımından kendileri için bir nimet olmuştur. Biz ne kadar hüzünlenirsek hüzünlenelim Hüseyin(ra) kazanmıştır.. Allah(cc), onun cennet gençlerinin efendilerinden olmasını murad etmişken üzülmek olsa olsa bu zulme katılan, sebep olan, yardım eden,  destekleyen ve memnun olanlar içindir. Zira onların dünyaları mamur olduysa da ahirleri harap oldu.

İnsani olarak Peygamber(sav)'in çokça hüzünlendiği amcası Hamza(ra)'nın şehadetinde dillendirdiği şu hakikat herşeye kafidir:

'Şehidlerin efendisi Hamza(ra)'dır, sonra zalim bir melike karşı kıyam eden, ona iyiliği emir ve kötülüğü nehyetmesi sebebiyle katledilendir!' (İbni Mace)

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...