25 Temmuz 2022

İyi günde ve kötü günde...

 Hayatın getirdiği şartlar ve sahip olduğumuz imkanlar nispetinde sürekli birbirimizle münasebet halinde olmaya mecbur edilmiş canlılarız. Hatta herkesten uzaklaşıp yalnız başına bir köşeye çekilerek yaşayan nadir kişilere, biraz kafası kırık gözüyle bakarız.

İşte bu düzende, iyi ya da kötü zamanlarımızda, hastalıkta ya da sağlıkta, mutlulukta ya da hüzünde hep birileri bizimledir. Bunlardan bir kısmı gönüllüdür, aile ve akraba gibi. Her koşulda yanımızda durmaları beklenir. Bir kısmıı ise profesyoneldir ve bize sunduğu yakınlık bir ücrete tabiidir.

Aile ve yakınlarımızın sunduğu gönül dolusu yakınlığı istismar etmek ne kadar abes ise, profesyonel hizmet veren kişileri de aile yerine koyarak aynı özveri ve içtenliği beklemek de o derece gereksizdir.

Bu girişten sonra sözü sağlıkçılara ve gündeme gelen saldırı, şiddet ve kavgalara getirmek istiyorum.

Önce şu konularda bir anlaşalım:

Doktorlar büyücü değildir ve dokunduklarına şifa veremezler. Esasen böyle bir şifa metodu da ancak ilkel kalmış kabilelerde beklenir.

Doktorlar firavun değildir ve dilediklerini öldürmek, dilediklerini hayatta tutmak gibi bir güçleri yoktur. Esasen böyle bir güç firavunda da yoktu.

Tedavi ve sair yöntemlerin hiçbirinin yüzde yüz başarı garantisi yoktur. Öyle olsaydı insanlar ölüme çare bulurlardı. Esasen ölüme asla çare bulunamayacağını her Müslüman ve aklı başında insan bilir.

Sağlıkçılar melek değildir ve her insan gibi dertleri, sorunları olabilir. Çalışma şartları sebebiyle hata yapmaya yatkın olabilirler. Esasen her insan kadar sağlıkçıların da hata yapma şansı ve ihtimali vardır.

Bu hata bir cana da mal olabilir ki, işin en dayanılmaz boyutu bu noktada başlar. Artık niyeti iyileştirmek olan bir insanın kadere hükmetme gücü olmadığını hatırlamaktan başka çare yoktur.

Hata yapan her meslekten insana nasıl muamele ediliyorsa sağlıkçılara da öyle yaklaşmak gerekir. Yani hukuken ve mesleki etik bakımından yerkililer gerekeni yaparlar ve olası tekrarları önlemek adına, hata edene varsa hak ettiği cezayı verirler.

Vakıa öyledir ki; sağlık personeli arasında da her meslekte olduğu gibi işini yapmayan, ciddiye almayan,  savsaklayan hatta mesleğine ihaanet edenler vardır ve olacaktır.

Hemen hepimizin şahit olduğu garip tavırlar, kötü muamele örnekleri, öyle ya da böyle olmuştur. Marifet, o anlarda erdemini korumak ve kötülüğü iyilikle savmaya çalışmaktır. Aksi halde içinden çıkamadığımız şiddet döngüsüne bir katkı sağlamamız işten bile değildir.

Öfke insan ile aklı arasına giren kalın bir perdedir ve karanlıktır, felaketlere yol açar. Bunu öyle tepeden bir tespit olarak değil, yaşanmış bir tecrübe olarak söylüyorum. 

Bugüne kadar öfkeyle adım atıp karlı, faydalı ya da yararlı bir sonuç elde ettiğimi hiç hatırlamıyorum. Aksine kırıp dökmenin sadece pişmanlık ve vebal getirdiğini gördüm.

İnsanların ölüm gerçeğini kabullenmesi, Müslümanların ecel hakikatine yeniden iman etmesi yaramıza merhem olabilir.

Doktorları kabile büyücüsü zannetmek ya da doktorların kendilerini firavun sanmaları felaketimiz oluyor.

Biz bilir ve iman ederiz ki; yaşatan ve öldüren yalnız Allah(cc)’tır. Hasta eden ve şifa veren, şifa vesilelerini yaratan ve ehil kullarına öğreten de O’dur. Doktorlar ve tedaviler vesiledir, akıbeti ise ancak O’ndan biliriz..

18 Temmuz 2022

İnsandan geriye kalan hatıra

 İnsan evladı dünyaya geldiği andan, terki diyar ettiği zamana kadar hayattadır. Bir hayat sürer ancak ne kadar yaşar ya da yaşamaz, orası kişiden kişiye değişir.

Ömür dediğimiz şey, nefes alıp vermeye devam ettiğimiz zaman dilimini kapsarken, kendimizin bile yaşadık diye hissettiğimiz süre, bundan çok kısadır.

Uykuda hayattayızdır ama rüyadan başka bir şey yaşayamayız. Boş boş uzaklara dalıp gidenler de hayattadır ama yaşadıkları bir şey yoktur.

Ömrünü sair canlılar gibi yeme, içme ve benzeri ihtiyaçları görmekten ibaret bir süreçle geçiren herkes de hayattadır ama yaşadığı söylenemez pek.

İnsanı değerli kılan, yaşadığı hayata bir anlam kazandıran, iç dünyası dediğimiz ruhunun sükûnetini sağlayan, gönlünün huzurunu temin eden şey; diğer insanlara ve mahlukata ve hatta genel adıyla aleme ne kattığı ne fayda sağladığı ne kadar birilerini mutlu ettiği ile alakalıdır.

Hiç kimse tek başına ve sadece kendisi için yaptıkları ile yerleşik bir huzurun, neşe veren bir mutluluğun sahibi olamaz. Aksine başkalarına verdikçe kazanılan ve çoğalan bir şeydir saadet!

Öyle ki, egoistlikte zirveyi bulan ve artık bencillikte bir marka haline gelen insanlar bile, bu anlamsız hali devam ettirebilmek ve bununla yaşayabilmek için başkalarına ihtiyaç duyarlar. Diğerleri olmadan benliğin bir anlamı ve hatta ifadesi bile yoktur.

Sen ve o olmasaydı, ben diye bir zamirin dile girmesine ihtiyaç olmazdı.

Varlık ve ifadesini muhtaç olduklarına saygı duymak ise herhalde normal bir kişiliğin en doğal sıfatıdır.

Anne ve babalardan başlayarak, aile ve akraba, komşu ve hemşeriler, vatandaşlar ve ümmet gibi giderek genişleyen ve bizi var eden, varlığımıza bir anlam kazandıran, devamını sağlayan herkese saygı duymak ve sorumluluklarımızı yerine getirmek erdemlerin en vazgeçilmezidir.

Çok sevilen bir baba olabilmek için önce bir çocuk olması gerekiyor.

Çok başarılı bir iş adamı olmak için önce nitelikli eleman gerekiyor.

Çok iyi devlet adamı olabilmek için önce erdemli bir halk gerekiyor.

Çok iyi bir Müslüman olmak için önce ümmet gerekiyor.

“Yumurtanın mı tavuktan, tavuğun mu yumurtadan olduğu” paradoksunun anlamsızlığı gibidir bu cümlelerin sağlaması. Cevabı da basittir bu çıkmazın. Allah(cc) tavuğu yarattı ve ona yumurtlayarak çoğalma fıtratı verdi. Bize de o yumurtayı leziz ve faydalı bir yiyecek kıldı.

Allah(cc) bize hidayet etti ve Müslüman kıldı. Müslümanların oluşturduğu birliğe ümmet adını O verdi. Bizi bu büyük aileye mensup olmak şerefiyle onurlandırdı. Ümmeti Müslümanlar oluşturuyor ve fakat ümmet olmadan da Müslümanlık yaşanamıyor. Ümmete mensup olmanın meyvesi olan kardeşlik ise, gönüllerin en değerli gıdası olarak hayatımızdaki vazgeçilmez yerini aldı.

Bizden geriye gerçekten kalan ise, ne maldır ne evlat! Ancak ve sadece unutuluncaya kadar devam edecek olan bir hatıra… Bunun güzel mi çirkin mi olacağını biz belirliyoruz. Mallar ve evlatlar ancak bu hatıranın doğru yerinde ve doğru şekilde yer alırlarsa bir anlam ifade ediyorlar.

Ahirette kimlerin evladı olduğumuzun bir karşılığı olduğunu mu sanıyorsunuz?

Orada işler sandığımız gibi ya da dünyada alıştığımız gibi yürümüyor. Nasılını anlamak ve anlatmak için ise köşe yazıları değil asırlardır söylenen, okunan ve yazılan her şey ancak yetiyor.

İnsanlara bu idraki kazandırmak için yeni şeyler söylemek gerekmeseydi ilim 1400 yıl önce sona ererdi.

İnsandan geriye kalan hatıra

 İnsan evladı dünyaya geldiği andan, terki diyar ettiği zamana kadar hayattadır. Bir hayat sürer ancak ne kadar yaşar ya da yaşamaz, orası kişiden kişiye değişir.

Ömür dediğimiz şey, nefes alıp vermeye devam ettiğimiz zaman dilimini kapsarken, kendimizin bile yaşadık diye hissettiğimiz süre, bundan çok kısadır.

Uykuda hayattayızdır ama rüyadan başka bir şey yaşayamayız. Boş boş uzaklara dalıp gidenler de hayattadır ama yaşadıkları bir şey yoktur.

Ömrünü sair canlılar gibi yeme, içme ve benzeri ihtiyaçları görmekten ibaret bir süreçle geçiren herkes de hayattadır ama yaşadığı söylenemez pek.

İnsanı değerli kılan, yaşadığı hayata bir anlam kazandıran, iç dünyası dediğimiz ruhunun sükûnetini sağlayan, gönlünün huzurunu temin eden şey; diğer insanlara ve mahlukata ve hatta genel adıyla aleme ne kattığı ne fayda sağladığı ne kadar birilerini mutlu ettiği ile alakalıdır.

Hiç kimse tek başına ve sadece kendisi için yaptıkları ile yerleşik bir huzurun, neşe veren bir mutluluğun sahibi olamaz. Aksine başkalarına verdikçe kazanılan ve çoğalan bir şeydir saadet!

Öyle ki, egoistlikte zirveyi bulan ve artık bencillikte bir marka haline gelen insanlar bile, bu anlamsız hali devam ettirebilmek ve bununla yaşayabilmek için başkalarına ihtiyaç duyarlar. Diğerleri olmadan benliğin bir anlamı ve hatta ifadesi bile yoktur.

Sen ve o olmasaydı, ben diye bir zamirin dile girmesine ihtiyaç olmazdı.

Varlık ve ifadesini muhtaç olduklarına saygı duymak ise herhalde normal bir kişiliğin en doğal sıfatıdır.

Anne ve babalardan başlayarak, aile ve akraba, komşu ve hemşeriler, vatandaşlar ve ümmet gibi giderek genişleyen ve bizi var eden, varlığımıza bir anlam kazandıran, devamını sağlayan herkese saygı duymak ve sorumluluklarımızı yerine getirmek erdemlerin en vazgeçilmezidir.

Çok sevilen bir baba olabilmek için önce bir çocuk olması gerekiyor.

Çok başarılı bir iş adamı olmak için önce nitelikli eleman gerekiyor.

Çok iyi devlet adamı olabilmek için önce erdemli bir halk gerekiyor.

Çok iyi bir Müslüman olmak için önce ümmet gerekiyor.

“Yumurtanın mı tavuktan, tavuğun mu yumurtadan olduğu” paradoksunun anlamsızlığı gibidir bu cümlelerin sağlaması. Cevabı da basittir bu çıkmazın. Allah(cc) tavuğu yarattı ve ona yumurtlayarak çoğalma fıtratı verdi. Bize de o yumurtayı leziz ve faydalı bir yiyecek kıldı.

Allah(cc) bize hidayet etti ve Müslüman kıldı. Müslümanların oluşturduğu birliğe ümmet adını O verdi. Bizi bu büyük aileye mensup olmak şerefiyle onurlandırdı. Ümmeti Müslümanlar oluşturuyor ve fakat ümmet olmadan da Müslümanlık yaşanamıyor. Ümmete mensup olmanın meyvesi olan kardeşlik ise, gönüllerin en değerli gıdası olarak hayatımızdaki vazgeçilmez yerini aldı.

Bizden geriye gerçekten kalan ise, ne maldır ne evlat! Ancak ve sadece unutuluncaya kadar devam edecek olan bir hatıra… Bunun güzel mi çirkin mi olacağını biz belirliyoruz. Mallar ve evlatlar ancak bu hatıranın doğru yerinde ve doğru şekilde yer alırlarsa bir anlam ifade ediyorlar.

Ahirette kimlerin evladı olduğumuzun bir karşılığı olduğunu mu sanıyorsunuz?

Orada işler sandığımız gibi ya da dünyada alıştığımız gibi yürümüyor. Nasılını anlamak ve anlatmak için ise köşe yazıları değil asırlardır söylenen, okunan ve yazılan her şey ancak yetiyor.

İnsanlara bu idraki kazandırmak için yeni şeyler söylemek gerekmeseydi ilim 1400 yıl önce sona ererdi.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...