Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2020

Siyasal İslam, İslam siyaseti



Biz dünyalılar, onca eğitime ve bilişim imkanlarına rağmen bir türlü kavramlar üzerinde anlaşamadık. Hala birimizin dam dediğine diğeri direk demeye devam ediyor. Bunca gürültünün ve anlamsız tartışmanın temel çıkış noktası da bu.

Tamam inşaat sektörünün kavramlarda belli bir dengeyi yakaladığı bir vakıa, en azından hiçbiri dam ile direği tartışmıyor, gayet iyi anlaşıyorlar ama misal bu ya; konu İslam olunca sıradan bir mesleki hassasiyet bile tanımayan ve daha da acısı kendi menfaat ve hedefleri doğrultusunda bu dini çarpıtarak kullanmaktan vazgeçmeyen bir kesim hep vardı, hala da var.

İslam’ı cüzlere ayırdığımızda, bunların her birinin tek başına tam anlamıyla İslam olmadığını herhalde biliyoruzdur. Bu temel mantık daha çocukken öğrendiğimiz bir gerçektir; bir dilim kek, bir dilim kektir, kek tepsisinin tamamı değildir!

Bu kadar ciddi bir meseleyi, böylesine basit misallerle anlatmam aslında konunun verdiği rahatsızlığı ifade edeceğim ağır kelimeleri bastırmak için. Bu girizgahtan sonra asıl mevzuya gelelim.

Siyasal İslam tanımını siz uydurdunuz bayım! İşinize geldiği gibi kullandınız, şimdi de işinize öyle geldiği için bitirmek istiyorsunuz. Size göre siyasallık, yaşadığımız ülkenin kanunlarına uygun bir yapı ile siyasi otoritede güç elde etmekti. Bunu gerçekleştirmek için de İslam gibi bu toprakların her zerresine işlemiş ve tarih boyunca ana omurgamızı dik tutmuş bir desteği kullandınız.

Meydanlarda temel bazı haklarından mahrum bırakılmış ve hayatlarını bu dinin hakikatine göre düzenlemek isteyen halkı, onlara istediklerini vereceğinizi vadederek, sizi desteklemeye ikna ettiniz. Bu yolla makamlar ve imkanlar elde ettiniz. Hayatınız boyunca yemekle bitmeyecek mallar ve neslinizi payidar edecek mülkler edindiniz.

Şimdi bitti demenizle biteceğinizi sandığınız şey, bu halkın en azından bir kısmının hayat bildiği İslam dininin yaşam tarzının korunması gayesidir. Siz dün ona siyasal İslam adını verdiniz diye bu gaye ve arzu var olmadı, bugün de bitti demenizle bitmeyecek.

Kıyamete kadar var olacak bir dinin, kıyamete kadar ona tabi olacak mensuplarının hayattan ve dünyadan beklentilerinin temelinde, bu dine uygun bir toplumda yaşama ve en azından inancına göre yaşadığında saldırıya uğramadan ve saygı görerek, kendini ve neslini ikame etme gibi bir niyeti, bir kararlılığı ve ilanı vardır.

Ezanlar değiştirildiğinde de bu vardı, camiler ahır yapıldığında da vardı, sizden önce de vardı, sizden sonra da olmaya devam edecek. İsterseniz hatırlatayım; Sultan Alparslan Muhammed Han, Malazgirt muharebesinde Bizans’ı yenmeden hemen önce Halep’teydi ve oraya şiiler tarafından değiştirilen ezanı düzeltmek için gitmişti.

Tarih şöyle not düşmüştü:

Mekke'li müşriklerin, Allah(cc)'ın Rasulü(sas)’e ve onun ashabına ettiği bin bir türlü işkence ve zulümden dolayı, Rasulullah(sas) ve ashabının dinlerini rahatça yaşamak için Medine'ye hicretlerinden 463 sene sonra, Türklerin Sultanı, Sultan Muhammed, Halep'e vardı.

Halep'in karşısına otağını kurarken, askerlerinden ve beylerinden gür sesle Ezan-ı Muhammedi’yi  okumalarını istedi. Bunu yapmasındaki maksat, şehrin Şii yöneticilerine gelme sebebinin ezanı doğru şekline çevirmek olduğunu göstermekti.

Halep’te düzeltilen ezan Malazgirt’te elde edilecek zaferin teminatı oldu. Allah(cc), Sultan Alparslan Muhammed Han ve askerlerini muzaffer kıldı ve neslini bu topraklara yerleştirdi.

İşte bizim gözümüzde İslam’ın siyasiliği budur. Halkın dünya ve ahiret menfaatlerini sağlamak için gereken yolu takip ederek, Allah(cc)’in dininin önündeki engelleri kaldırmak ve bu dini ifsat etmek isteyenlere mani olmak; sizin anlayacağınız tanımlamayla siyasal İslam’dır.

Tuğrul Bey’in inşa ettiği Selçuklu da, Ertuğrul evladının bina ettiği Osmanlı da, bu cihana İslam’ın bayraktarları olarak nam saldılar ve öylece gittiler. Arkalarından havlayanların yüreğine kahır olsun, gam olsun, acı olsun.

Bunu dün ikame edenler gibi, bugün de savunanlar var ve yarın da tekrar ayağa kaldırılacak hakikat şudur ki; İslam kıyamete kadar devam edecek ve mensupları da onun gereğini yaparak yaşayacak ve gerektiğinde de gereğini yaparak ölecekler.

Politikacılar ve iktidarlar gelecek ve geçecek, hatta devletler ve şehirler kurulup yıkılacak ama tarih hükmünü icra etmeye devam edecek!

Topraklar ve savaşlar kazanılacak ya da kaybedilecek, kaybedilen geri alınacak, alınan tekrar kaybedilecek; tarih böyle işliyor, devran böyle dönüyor ama umutlarımız ve yüreklerimiz yıkılırsa bu akışın dışında kalırız, dönüşümüz hayal bile olmaz, bunu gerçekleştirmek için bizden başka bir nesil beklenir.

Yüreklerinizde imanlarınızı kavi tutun, umutlarınızı büyütün; “İslam üstündür ve ona asla üstünlük kurulamaz!”

29 Ocak 2020

Planlar ve Kudüs davamız



Hayat semboller ve işaretler üstüne bina edilir. Maddi ya da manevi bütün değerlerimiz birer semboldür aslında; varlığımızın, hayatiyetimizin, özgürlüğümüzün, fikir ve neslimizin devamının, dinimizin ve dünyamızın bekasının sembolleri ile yaşar ve o semboller uğrunda can verir gideriz bu alemden. En azından insanlık ve İslamlık onurunu taşıyanlar için bu böyledir.

Gerek bizim için manevi bir sembol oluşu, gerekse dünya siyasetinin kaçınılmaz, kadim ve müstakbel merkezi olması sebebiyle Kudüs, bir davanın sembolüdür. İslam dünyasının özgürlük meşalesi, şeytan ve askerlerine velhasıl bütün batıl güçlere başkaldırısının merkezidir.

Kudüs düşmüşse, siyaseten yenilmişiz demektir!

Kudüs düşmüşse, sahip olduğumuz her şey tehdit altında demektir.

Kudüs düşmüşse, geçmişimizin mirasını çiğnetmiş, geleceğimizin emanetini kaybetmişiz demektir.

Kudüs düşmüşse, dünya üzerindeki bekamız gerecekten büyük bir felakete muhatap demektir.

Kudüs semboldür…

Ve sandığımız ya da umum olarak öyle gördüğümüz gibi Kudüs, ne dün ya da önceki olaylar sırasında değil; Osmanlı orayı İngilizlere teslim etmek zorunda kaldığı ve İngiliz general elini kolunu sallayarak şehre girdiği gün düşmüştür.

İşte o gün bugündür, başımızı öne eğen bir yenilgi ile yeryüzünde sahip olduğumuz her şeyi korumakla meşgulüz, savunmadayız. Zira Kudüs düştükten sonra, elimizde kalan her şeyi almak isteyeceklerini ve bu yolun açıldığını biliriz.

Kudüs düştükten sonra; devletimiz gitti, rüzgarımız kesildi, umudumuz kırıldı.

Kudüs düştükten sonra; davamız yarım kaldı, neslimiz perişan oldu, dinimiz ve kültürümüz tarumar edildi.

Kudüs düştükten sonra, bir daha belimizi doğrultamadık!

Şimdi bu acı gerçekle yüzleşerek, hayata ve planlarımıza yeniden bakmak durumundayız. 

Allah(cc)’in dünyaya koyduğu kanunlar biz ve onlar için eşittir. Kim gayret eder, savaşır ve üstün gelirse yeryüzünde iktidar ve dolayısıyla Kudüs ona verilir.

Gerek Filistin’de gerekse sair İslam beldelerinde Kudüs’ün ve çevresinin işgali maalesef kabullenilmiş bir çaresizlik olarak karşımızda duruyor. Filistinliler, işgali sonlandırma güç ve yeteneğinin kendilerinde olmadığını fark ettiklerinden bu yana, gün be gün direniş saflarının seyrelmesi ve gerek madden gerekse manen gerilemeleri hızla devam ediyor.

Filistinlilerin çoğunluğu direniş olarak, orada var olmaya ve varlıklarını devam ettirmeye odaklanmış durumda. Defalarca denedikleri ve başarısız oldukları “intifada” ve benzeri kalkışmaların bir sonuç getirmediğini ve sonu olmayan bir yol olduğunu herkes gördü.

Kaybettikleri canlar ve işgal hapishanelerinde çürüyen yakınlarının acısı, zamanla işgal yarasının kabuk bağlamasına sebep oldu. Yeni nesil Filistinliler, -çok azı hariç- daha iyi bir hayat sürme, üretilen refahtan pay alma, daha çok yardım alma gibi meselelere kafa yoruyorlar.

Bundan 100 yıl önce, merkezi bir yönlendirme ile Yahudilerin başardığını, bu başıbozuk ve mağlubiyet ezikliğiyle Müslümanların başarması oldukça zor görünüyor.

Bu süreçte, Filistinli direniş örgütlerinin ne yapacağını kestirmek aşağı-yukarı mümkün: Gösteriler ve sloganlar üretecekler, halen yüreklerinde küllenmemiş bir kor taşıyan yiğitleri meydanlara çağıracaklar. Bu bir süre devam edecek ve sonra ön saftakiler, ya kurşunlarla ya da prangalarla durdurulacak ve geriden gelenler her zaman ve her yerde olduğu gibi azalacak ve bereketli bir ırmağın çölde kuruyuşu gibi kesilecekler…

Özellikle İran gibi ülkeler, destekledikleri ve desteklerini aldıkları örgütleri bugünlerde yeniden sahaya sürmek isteyecektir; nasıl olsa giden can kendilerinden değil ve akan kan da onların damarlarından çıkmayacak. Eksilen ümmetin kuvvetidir, onların değil.

Umarım Filistinli örgütler, kendilerine ve Kudüs’e bir fayda sağlamayacak “anlamsız işler” yerine, daha planlı ve kapsamlı bir direniş çözümüne yönelirler. Yeni bir nesle ve yeni bir direniş planına ihtiyacımız olduğu kesin. Yeni bir birliğe, kardeşliğe ihtiyacımız olduğu ortada.

Bunu anlamak için şu acı gerçeği de yazayım:

İşgalciler bugün Filistin’den herhangi bir bölgeyi, (bunu Gazze’de daha önce yaptılar) Müslümanların idaresine verseler, ertesi gün yaşanacak olan bir iç savaştır. Yaşandı da…
Mevcudiyeti ve istikbali hakkında fikir birliği etmeyen halkların özgürlük kavgasında galip gelmeleri muhaldir.

Neye ihtiyacımız olduğunu doğru tespit etmek ve önce onları yetiştirmek zorundayız. Faziletli alimler, yetenekli siyasetçiler, yiğit askerler ve vefalı bir halk; direniş ve özgürlüğün olmazsa olmaz temelleridir. Ve bunlar bizde öyle sandığımız kadar çok yok…

Kudüs’ü; sebeplerini yerine getirmeden, gökten bir el altın tepsi içinde bize sunmayacaktır. Allah(cc) bizi o sebeplerin yolcusu kılsın ve yaşarken Kudüs’ün özgürlüğünü, İslam’ın üstünlüğünü görmeyi nasip eylesin.

03 Ocak 2020

Cihad ile terörü ayırmak



Dünyanın üzerine kurulduğu hayat ve ölümün herhalde en sevimsiz şekli, düşman eliyle veya zulmen can vermektir. Ne ki, yine dünyanın değişmeyen imtihanı olarak; savaşlar ve dolayısıyla dökülen kan, akan gözyaşı, acılar ve esaretler, mihnet ve zahmetler hep başlarımızın üstünde dolaşıp durdu ve dünya durdukça da dolaşmaya devam edecek.

Fıtratı gereği her insan, huzur ve rahata, refah ve zenginliğe meyyaldir. Aramızdaki farklar, bunları elde etme yollarında ortaya çıkar. Doğru ve güzel, temiz ve iyi vesilelerle temin edebileceğimiz gibi; yalan ve çirkin, kirli ve kötü yollarla da elde edebiliriz.

Kaçınılmaz savaşların ve ölümlerin bile, doğru sebeplerle ve en güzel, en az kayıplarla icra edilmesi için gayret etmek, İslam’ın insanlığa sunduğu en zor zamanlarda bile mümkün olan, en kısa yoldan selamete çıkmaktır.

İnsanlığın selametini yani dünya ve ahiret kurtuluşunu temin etmek için, hayatın her alanında hassas kural ve kanunlarla bize şekil veren, yol gösteren dinimiz; şüphesiz savaş hukuku gibi bir konuda da azami incelikle, sadece dünyalık menfaatleri değil, mutlaka ve kesinlikle ahiret hesabını da göz önüne koyarak, yine sadece Allah(cc) için cihad etseler bile sadece müminlerin değil, karşılarındaki gayri Müslimlerin bile, davete muhatap insanlar olarak mümkünse kazanılmalarını temin etmeye yönelik esaslar belirlemiştir.

Bu konu, Siyer kitaplarımızda detaylarıyla incelenmiş, geçmişte uygulanmış ve gelecekte geçerli olmak üzere, adalet ve merhamet esaslarına dayanan bir hukuk ortaya konulmuştur. İslam hukukunun temel esasları tayin edildiği vahiy ve sünnet devrinden bu yana değişmemiştir ve değiştirilmesi de mümkün değildir. Ancak güncel gelişmeler ve olaylara bağlı olarak, o temeller üzerine aynı ölçü ve kurallarla inşa edilen muhkem bir fıkıh binası vardır.

Genel inşaat kaidesi olarak; temelden sapan duvar, sağlam görünse de yıkılmaya ve hatta bütün binanın varlığına zarar vermeye sebep olabilecektir.

Cihad, İslam’ın zirvesi bir ibadettir. Kuru bir savaş ya da toprak elde etme kavgası değildir. Hele başkalarının zenginliklerini ele geçirme ve dünyalık menfaat elde etmek gibi gayelerle hiç yapılmaz. Elbette fetih ve ganimet helal birer haktırlar. Ancak asla maksat bunlar olamaz, olursa cihad olmaz savaş olur, kuru bir cihangirlik davasına dönüşür.

Cihad’ın en kısa tarifi; insanlarla Allah(cc)’in dini arasındaki engelleri ortadan kaldırmaktır. Bunun elle, dille ya da malla yapılması mümkündür.

İslam’ın savaş hukukunda; özellikle masumların korunması, hayvanlara ve bitkilere zarar verilmemesi, ibadethanelere ve kendini ibadete adayanlara dokunulmaması, gereksiz yere binaların yıkılmaması gibi esaslar vazgeçilemez kesin kanunlardır.

Savaşa fiilen ya da fikren katkıda bulunmayanlar masundur yani kanları korunmuştur. Kadın ve çocuklar, ihtiyarlar dokunulmazdır. Meyve bahçeleri ve verimli araziler bir yana, mecburiyet olmadıkça meyvesiz bile olsa yaş ağaçlara dokunulmaz.

Aralarında bulunan masum bir insanı korumak için, gerekirse onlarca hatta yüzlerce düşmanın bulunduğu bir geminin batırılamayacağı fetvası, kitaplarımızda örnek olarak kayıtlıdır. Kaza sonucu zarar görmeleri dışında, bilerek ve isteyerek sivillerin hedef alınamayacağı üzerinde hiçbir tartışma olmayan konulardan biridir.

Bütün bunların gölgesinde; herhangi bir gemi ya da uçak, tren ya da otobüs gibi toplu taşıma araçlarına veya insanların karışık olarak bulunduğu pazar yeri, çarşı gibi mekanlara, meğer ki savaş halinde bulunduğumuz düşman bölgesinde bile olsa, saldırılamayacağı ve neticesinde savaşla alakası olmayan bir çok insanın zarar görmesinin kesin olduğu bir patlamanın cihad olmayacağı açık ve net ortadadır.

İslam hukukunda savaş, iki ordu arasında icra edilen bir olaydır. Uzak ya da yakın, halkın terörize edilmesi gibi bir savaş şeklimiz yoktur. Çaresiz ve esir durumda bulunsalar bile Müslümanların uymak zorunda oldukları bir hukukları vardır.

“Kim zarar görürse görsün” gibi bir yaklaşım ancak bir terörist bakış açısıdır ve İslam’ın ibadet gördüğü cihadla alakalı değildir. Duygusal yaklaşımlarla kin ve nefret duysak bile, düşmanlarımız çok aşağılık zalimler olsalar bile, bizim uymak zorunda olduğumuz bir dinimiz var.

“Felan yaptı, filan şuna maruz kaldı, anlamak için şunu yaşamak lazım” gibi duygusal sebepler, İslam’ın hukukunu değiştiremez. “Onlar bizim çocuklarımızı öldürdü, öyleyse bizde yapabiliriz” demek İslami bir yaklaşım değildir.

Çok açık ve net ifade edeyim; onlar bir tanesini sağ bırakmamak üzere bütün Müslüman çocuklarına kıysalar, biz onlardan bir tane masum çocuğa dokunamayız! Onlar bizim bütün hastanelerimizi havaya uçursalar biz onlardan bir tane hasta ya da yaşlı masuma dokunamayız!

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama anlamak ve anlatmak için temel olarak bunlarla yetinmek istiyorum. Sözün sonunda, neyin cihad neyin terör olduğunu anlamak, hepimiz için umarım daha da kolaylaşmıştır diye umut ediyorum.

Sokak ortasında cihad namına bomba patlatıp, sonra da “sivil kayıplara üzüldük” demek; mücahitlik değil ahmaklıktır.

Allah(cc) hesap sorucuların en hayırlısıdır.

17 Ekim 2019

Batı ile yüzleşmek



Hemen sözün başında batı derken neyi kast ettiğimi ifade edeyim ki, olası zanlar ve gereksiz tartışmaların hiç değilse bir kısmı bertaraf olsun.

Batı; güneşin battığı yönün adı olmakla birlikte, kadim insanlık yurdu olan Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının birleşme noktasının batısında kalan coğrafyanın, tarihi ve bugünü ile temsil ettiği zalim ve azgın bir fikrin, dünyaya hegemonya kurmak için ürettiği ve yürüttüğü, yaydığı ve desteklediği, şeytanın arkadaşlarının hamiliğini yaptığı, temelinde menfaat ve para bulunan bir emperyalist görüşün, duruşun ve savaşın adıdır.

Batı, derken bir ulusu, devleti ya da bölgeyi kast etmiyorum. Bir yönüyle yönlerden bir yönü de kast etmiyorum. Zira batılı kafanın Çin’de yani doğumuzun en doğusunda da tezahür etmesi mümkündür.
Batı; sömürgeci ve yüzsüz, azgın ve sınırsız, hep aç ve hırsız, duygusuz ve vicdansız, hem zalim hem arsız, bir batıl ideolojinin, bir şeytani planın, bir vahşi savaşın adıdır.

İşte bu batı ile bugünlerde yeniden ve apaçık bir daha yüzleşiyoruz.

Menfaat ve madde için her türlü ahlaki değeri yok sayabilen batı, şimdi bize bir kere daha aşağılık yüzünü gösteriyor.

Batı, Türkiye'ye paralı lejyonerleri ve kiralık askerleri uğruna ambargo uyguluyor. Bu onlar açısından anlaşılır bir durum, onca plan ve masrafın çöpe gitmesi azımsanmayacak bir kayıp ama biz de bunu unutmamalıyız; batı için kimin ne kadar haklı olduğunun değil, menfaatlerinin önemi vardır.

O yere göğe sığdıramadıkları; insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü, teröre karşı savaş, askeri ve siyasi ittifaklar, savunma hakkı, güvenlik gibi kavramların -sadece ve yalnızca- onların hesaplarına ayarlı olduğunu unutmamalıyız.

Emperyalist devletler aralarında bir fark olmaksızın, dünyanın değişik yerlerinde katliamlar ve işgallerle savaş suçları işlediler ve işlemeye devam ediyorlar. Ne yazık ki mevcut dünya düzeninde onlara bunun hesabını sorabilecek kimse yok, utanmaları zaten yok.

Şu an batılıların Türkiye’ye gösterdiği canhıraş tepkinin -asla ve kesinlikle- hukuk ya da insan hakları gibi masalsı kaygılara dayanmadığı ve olayın sadece batılı emperyalist şeytanın, oyuncağının kırılması sonucu getirdiği cinnet olduğu ortada.

Abd, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın başını çektikleri batılı bloğun; Kürtleri ve onların geleceğini düşündüğünü zanneden ahmaklar, bu devletlerin yakın ve uzak geçmişlerinde dünyanın değişik yerlerinde Kürtler kadar sevdikleri halklara neler yaptıklarına baksınlar, kafi.

Nihayetinde iş son noktaya gelip, bu coğrafyada Müslümanların kökünü kurutmak için üstümüze yürüdüklerinde, unutmamamız gereken gerçek; bin yıl önce Malazgirt’te Bizans ordusunu durduran Sultan Alparslan Muhammed’in Türklerin, Arapların ve Kürtlerin komutanı olduğudur.

Batının aramızdan kendine sadık müritler bulması da pek kolay oluyor. Hasan Sabbah müritlerine ne içiriyorsa aynısını içiriyorlar, onun sahte cennetinde ne varsa bunlara tattırıyorlar, devamında ver canını deseler verecek psikopat haşhaşi sürüsü peşlerine takılıyor.

Evet, neydi? Batı medeni, evet batı gelişmiş!

Hayır bin yıldır yerlerinde sayıyorlar, biz durduğumuz için onları ileride görüyoruz!

09 Ekim 2019

İslam barış dini midir?



İnsanoğlu diğer canlılardan farklı olarak iletişim için dilini kullanır, yani konuşarak anlaşır ve konuşmanın temeli kelimeler ve kavramlardır.

Kelimelerin anlamları konusunda anlaşma sağlayamayan birileriyle konuşamazsınız. Açlıktan ya da susuzluktan öldüğünüzü anlatmak için muhatabınızın açlık veya susuzluğun ne olduğu konusunda sizinle aynı şeyi anlıyor olması gerekir. Aksi halde diliniz bir işe yaramaz, ancak işaretlerle meramınızı anlatarak hayatta kalmayı deneyebilirsiniz.

Bu en temel ve basit kavramlarda bile böyleyken, din konusunda konuştuğumuzda da mutlaka ortak bir anlamı kabullenmiş olmamız gerekir ki birbirimizi doğru anlayabilelim.

Dinimiz İslam’dır, İslam dinimizin adıdır.

İslam dediğimizde hem tek tek bu dinin tüm içeriğini, hem de topyekun dinin emir, yasak ve tavsiyelerini kast etmiş oluruz.

Namaz İslam’dır, oruçta öyle, hac ve zekatta İslam’dır. Cihad İslam’dır ve aynı şekilde sulh yani barışta İslam’dır. Ancak İslam bunlardan sadece birisidir demek büyük bir yanlış olur. İslam sadece namaz, oruç, hac, zekat ya da cihaddan ibaret değildir zira.

Daha açık ve net haliyle; İslam barıştır ancak barıştan ibaret değildir İslam. Savaşta İslam’dandır ve İslam’ın farzlarındandır.

İslam barıştır evet ve bu anlamıyla İslam; Allah(cc) ile, Rasulü(sas) ile ve mü’minler ile barış içinde olmaktır önce. Allah(cc) ile arası iyi olmaktır, Peygamber(sas) ile arası iyi olmaktır ve diğer Müslümanlarla iyi geçinmektir İslam.

İslam; Allah(cc)’e teslim olmaktır.

Bunun yolu ise; Allah(cc)’in emir ve yasaklarına, Rasulullah(sas) sünnetine ve bu iki kaynağa doğru ve samimi bir şekilde tabi olan Müslümanların sözlerine uymak ve öncelikle onlarla barış içinde olmaktan geçer.

Elbette diğer insanlarla da durup dururken savaşmak gibi bir yol yoktur. Bunun için bazı sebepler gerekir ki, biz bunları da yine temel kaynaklarımızdan yani Kur’an ve sünnetten öğreniriz.

Zulme uğrayan ve Allah(cc)’in kendilerini hak olarak verdiği meselelerde engellenen Müslümanların savaşmasına kesin olarak izin verilmiş ve hatta emredilmiştir. Buna kendilerinin gücü yetmezse, diğer Müslümanların onları bu zulümden kurtarmak için savaşmaları boyunlarında ilahi bir borçtur.

Yine gerek Nebi(sas) ve gerekse O’nun seçkin ashabının yaptığı gibi; Allah(cc)’in dini ile insanlar arasında engel olanların ortadan kaldırılması için savaşılması ilahi bir emirdir ve bu Kur’an, sünnet ve bütün ümmetin alimlerinin icması ile sabit bir gerçekliktir.

Fitnelerin engellenmesi, yok edilmesi ve yeryüzünde barış ve huzurun egemen kılınması için savaşılması da yine aynı temellerle ve aynı şekilde emrolunduğumuz bir farzdır.

Bütün bunlar karşımızda dururken, İslam barış dinidir diye bir şekilde kendi siyasi hedeflerine yol aramanın samimiyetle alakası olmadığı açıktır. Peşlerinden gittikleri emperyal zalimlerin, kanlı ve iğrenç yollarına tek laf edemeyen, bırakın laf etmeyi onaylayan bu tiplerin isminin sonunda hoca gibi bir lakabının olması sözlerine herhangi bir değer katmaz.

İslam, tokat atana diğer yanağını dönmeyi değil, o bileği bükmeyi ve hatta gerekirse kırmayı ve bir daha İslam’a ve Müslümanlara tokat atamayacak hale getirmeyi emreder.

Tokat atana diğer yanağını çevirmek bir Hristiyan öğretisiydi, haçlı seferleriyle bin yıldır onlara fiske atmamış milyonlarca insanın canlarına sebep oldular. Yurtlarımızı yıktılar, yaktılar ve harap ettiler. Geçtikleri yerlerde taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmadılar.

Müslümanlar bugün bırakın onlara saldırmayı, kendilerini ve topraklarını savunmaktan bile acizken, kimin barışçı kimin savaşçı olduğunu konuşmayalım.

Biz onlara diğer yanağımızı asla dönmedik, dönemezdik te. Tarih boyunca savaştık, yendik ya da yenildik ama zillete düşüp, onlara boyun eğip, sonra da barışçıyız demedik. Gerektiğinde Müslüman beldelerini korumak için kandan dereler akıttık, bedenlerimizden tepeler kurduk ama yılmadık ve yok olmadık.

Dünyanın kanunu böyle; bu günler aramızda dönüp duracak, bir gün onlar ertesi gün biz galip geleceğiz ve bu kıyamete kadar devam edecek.

Tarih; bizim yaptıklarımızla onların yıktıklarının hikayesini yazmaya devam edecek!


03 Kasım 2018

Feryat Yemen’den Gelir!



Yemen, bizim hatırlarımızda kahvenin yurdu olmasıyla meşhurdur. Bir de Yemen Türküsü ile ki; Osmanlı Devleti’nin en acılı cephelerinden biri olması hasebiyle, ağıtlara ve türkülere konu olmasına şaşılmaz.


Osmanlı ordusunun I. Dünya Savaşı sırasında Yemen’de kayıtlara geçen kaybının 350.000 civarında olduğu ve yakılmadıysa Yemen arşivlerinde, adları ve baba adlarıyla memleketlerine kadar kayıtlı oldukları bilinir. Bu sebepten Yemen’e geçen yüzyılın başlarında ‘Türk Mezarlığı’ denildiği olmuştur.

Şimdilerde Yemen, iki filin tepiştiği kurak bir topraktır. Kalkan tozlar tüm dünyanın gözlerini kör ettiği için olsa gerek, çok azımız haricinde egemenlerin ve muktedirlerin görmediği ya da görmek istemediği bir insanlık dramına ev sahipliği yapıyor.

Abd’nin İslam coğrafyasındaki en değerli elemanı Suudi Arabistan ile Rusya’nın en gözde askeri İran İslam Cumhuriyeti, başlangıçta bir şii ayaklanma iken bugün bir felakete dönüşen iç savaşın tarafları olarak bu rezaletin savaş sınırlarını aşıp bir insani drama dönüşmesinin ana aktörleridirler.

Limanları elinde bulunduran Husilerin kontrolündeki yardım faaliyetlerinin, asıl muhtaç olan halka ulaştırılmaması ise Yemen’e hakim olmak için gerektiğinde soykırım yapmaktan çekinmeyeceklerinin en net alametlerindir. Suriye’de yaşanan katliam ve sürgünlerin de baş aktörü olan İran, aynı metotlarla Yemen’de de yol almaya çalışıyor.

Suriye’den farklı olarak vekalet savaşları yerine bizzat ordusunu devreye sokan Suudi Arabistan ise dünya silah tüccarlarının en değerli müşterisi olması ama bunları kullanmaktan aciz kalması ile rezil olmaya devam ediyor. Bu öfke dolu merhamet yoksunu devletin, kinini bastırmak için gerektiğinde sivilleri katletmekten çekinmeyeceğini defalarca gördük; hem Suriye’de hem Yemen’de…

Karşımızdaki her iki devletin de İslami bir yanlarının olması sizi aldatmasın.

Hırsın, kinin ve eşkıyalığın dini yoktur!

Zalimlerin vicdanı yoktur, merhameti yoktur. İnandık dedikleri Rahman ve Rahim olan Allah’tan korkuları da yoktur.

Milyonlarca insan açlıktan ve hastalıklardan kırılırken hala iktidar ve menfaat peşinde koşan, ekmek ve su bulamayan insanların üstüne bomba yağdıran devletlerin din ile alakası ancak istismardan ibarettir.

Din yani İslam, savaşı insanların özgür ve müreffeh bir ortamda yaşamalarını temin etmeye bir vesile olarak meşru kılmıştır. İnsanların; yaşama, nesillerini yetiştirme, mallarını ve canlarını koruma ve dinlerine engel olunmaması gibi temel haklarını çiğneyenler zalimlerdir.

Yeryüzünde adaleti temin edebilecek onurlu bir gücün bulunmaması, halihazırdaki egemen müstekbirlerin de bu katliam ve ablukalara göz yumması, yaşadığımız çağın zulüm ve merhametsizlik zamanı olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.

Bu hengamede her şeye rağmen, bir lokma ekmek ya da bir yudum su ulaştırmak için gayret sarf eden, yollara düşen ve yardım götürme uğruna türlü sıkıntılara göğüs geren, fedakar ve yiğit Müslümanlara, gayretleri için minnettar olsakta, dünyanın bu ağır yükünü onların taşıyamayacağı açıktır.

Her şeyden haberimizin olması ve elimizden duadan başka bir şey gelmiyor oluşu da teknoloji çağında yaşıyor olmanın bize yüklediği kahırlardandır.

Biz okurken, seyrederken, konuşurken ve yaşarken, dünyanın çok uzak olmayan bir beldesinde masum bebeler ölüme mahkum ediliyor! Hem de orada İran’ın mı Suud’un mu sözü geçecek kavgası uğruna…

Allah ya da din uğruna savaştıklarını söylediklerinde yalancı olduklarını unutmayın. Zira Allah ya da din için yapılan bir savaşta zulüm yoktur, kadınların ve çocukların canı yakılmaz, savaşla ilgisi olmayanlara zarar verilmez. Bırakın insanları; ağaçlar kesilmez, hayvanlar öldürülmez.

Allah zalimleri sevmez. (Şura 40)

Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir! (A’raf 44)

Allah yalancıları sevmez. (Mü’min 28)

Allah’ın laneti yalancıların üzerinedir! (Ali İmran 61)

31 Ekim 2018

Halkın Yönetim Sistemi


Yönetmek insanın yaratılış itibariyle sahip olmak zorunda olduğu bir haslet olduğu kadar, yönetilmekte zaruri bir neticedir. Bazıları yönetir, bazıları yönetilir. Herkesin yönetici olma ihtimali yoktur.

Yönetenler sırf bu makamda oldukları için düşman olunmayı elbette hak etmezler, tıpkı zenginlerin sahip oldukları sebebiyle kınanamayacakları gibi…

İktidar mücadeleleri hatta savaşları insanlığın kaderidir. Kaçışı ve çıkışı olmayan, yaratılmış olmak ve hayatta kalmak kadar mecburi bir istikamet!

Yeryüzünde savaşların ya da en basit haliyle iktidar mücadelelerinin bitmeyi bırakın durma ihtimali bile yoktur. Bu sebeple insanlığa bunlarsız bir hayat vadedenler yalancıdır!

Kıyamete kadar devam edecek bir kavganın içindeyiz ve yegâne çıkış; ferdi olarak ölüm, toplumsal olarak ise helak olmaktır. Bunu da kimse istemez. Kalmak ve kazanmak zorundayız.

Bu durum sebebiyle nasıl yönetildiğimizle çok ilgiliyizdir. Bizi kim ya da kimler, neye göre ve nasıl yöneteceklerdir? Bu soruların cevapları tarih boyunca fikir akımlarına olduğu kadar kan akışlarına da yön vermiştir.

Küçük bir zümre dışında yönetim sistemi şekillerini dert eden pek yoktur aslında. Asıl sıkıntılar insanların adalet, emniyet ve refah düzeyleri ile ilgilidir.

Kendisine adil ve emin bir ortamda görecede olsa iyi bir refah seviyesi sunulan insanlar, yönetim sisteminin ne olduğuna bakmaksızın mutlu-mesut yaşamaya devam ederler. Tarih boyunca genel olarak, devletler içindeki yaşanan kargaşa, isyan yahut darbelerin ana sebebi araştırıldığında, toplumun büyük bir kesiminin adalet ve refah dağılımından memnun olmadıkları ve kendilerine adil davranılmadığını düşündükleri görülecektir.

Devletlerarası savaş ve mücadelelerin -İslam daveti dışındaki- ana gerekçeleri de emniyet ve refahtır. Başka ülkelerin sahip oldukları zenginlikleri ele geçirerek halkının refah seviyesini yükseltmek veya kendilerine yönelmesi muhtemel tehditleri ortadan kaldırarak emniyet ve refah içinde yaşamaya devam etmek, şeklinde özetlenecek iki ana konu savaşların çıkış sebepleridir.

İslam daveti apayrı bir konu başlığı olduğundan ve zaman içinde siyasi hedeflere de malzeme edildiğinden kısaca anlatmak mümkün olmayabilir. Ancak İslam’ın savaşta ya da barışta temel hedefi; ‘insanlarla Allah arasındaki engelleri kaldırmak’ olarak ifade edilirse konu belki daha kolay anlaşılabilir.

Aynı şekilde İslam devletleri de, zaman zaman emniyet ve refah düzeylerini artırmak maksadıyla savaşlara girişmişlerdir ve bu bir vakıa olarak tarihe geçmiştir. Olması gerekenle olanı ayırt etmek gerekir. İslam dini emniyeti sağlamayı bir devlet görevi olarak tayin etmiştir ve bunu sağlamak için savaş ilanını da meşru kabul etmiştir. Ancak sırf zenginlikleri ele geçirmek için savaşmak ya da ülkeleri ele geçirmeye çalışmak makbul bir gerekçe ve makbul bir yol değildir.

Halk olarak bizlerin ortalama dertleri bellidir. Bu dertler; huzur içinde ve müreffeh bir ortamda nesillerimizi kendi arzuladığımız hayat tarzına uygun olarak yetiştirmek olarak özetlenebilir.

Bu noktada, yönetim şeklinin halifelik mi sultanlık mı olduğu, meşrutiyet mi demokrasi mi olduğu çoğumuz için çokta önemli değildir.

Sultan halkına emniyet ve zenginlik getirdiği sürece kabul görecektir. Tarihte de görmüştür, bugün de görmektedir. Avrupa monarşilerinden rahatsız olan küçük bir zümre dışında kimse yok gibidir. Oysa fakirlik ve savaşla tarumar olan bir ülkede adına ne dendiğine bakılmaksızın herkes yöneticilerden şikâyetçidir.

Ülkemizde yakın geçmişte yaşanan bazı seçimlerde de görülen ve aslında fikrine ya da zikrine bakmaksızın oy verilen insanlar ve partilerden ana beklenti huzur ve refahtan ibarettir. Sahip olunan zenginlik ve görecede olsa rahatlığın bozulma ihtimali insanları doğal olarak yönlendirmektedir.

Bütün mesele; bu insani beklenti ve ihtiyaçları, dünya ve ahiret için kurtuluşa sebep olacak şekillerde çözmektir. Buna fıkhımızda ‘siyaset-i adile’ adı verilmiştir. Dünya ve ahiret birliğini bozan her metot ve yol ise ‘siyaset-i zalime’ olarak tavsif olunur ve reddedilir.

15 Ağustos 2018

Suriyeliler Bayram Tatiline mi Gidiyor?

Son yıllarda ülkemizde yaşayan Suriyeli kardeşlerimize saldırmak ve aleyhlerinde bir kamuoyu oluşturmak isteyenlerin her bayram yaptığı bir dezenformasyon var. ‘Suriyeliler bayram tatili için ülkelerine gidebiliyorlarsa geri dönmesinler orada kalsınlar’ şeklinde özetlenebilecek bu anlamsız tavır ilk anda pek çok samimi insanın da kafasını bulandıran altyapısı tabii ki çürük faşist bir söylemdir.

Suriye gerçeklerinden haberi olmayan halkın buna inanması çok kolaydır. Ancak etkili ve yetkili hatta gazeteci veya aydın gibi çağdaş sıfatlara haiz bazı gönüllü Türkiye aleyhtarları ve Esed taraftarları bu propagandayı yayarak toplumda Suriyelilere karşı bir nebze var olan rahatsız kesimi tahrik etmek ve çıkabilecek olaylardan nemalanmak istiyorlar.

Bir toplumda ne sebeple olursa olsun çıkacak herhangi bir kavga yahut daha ileri seviyedeki bir karışıklıktan medet uman, hoşlanan veya memnun olan o toplumun dostu değildir, kardeşi de olamaz!

Bize düşen her platformda gerçekleri aktararak insanları doğru bilgilendirmek ve bilgiye dayalı birer kanaat sahibi olmalarına yardımcı olmaktır. Bu bağlamda şahitliğimizi yerine getirmek İslami bir vecibedir.

Lütfen şu maddeleri dikkatlice okuyunuz:

Suriyeliler bayramda Suriye’ye değil, Türkiye’nin kontrolünde olan bölgelere yahut Türkiye himayesindeki muhaliflerin kontrolündeki bölgelere gidip geliyorlar. Bu da Suriye’nin halen çok küçük bir parçasına tekabül ediyor. Fırat Kalkanı bölgesi ile İdlib şehri…
Bu gidişlerin amacı tatil değil zira Suriye’nin bu bölgesinde tatil yapılabilecek imkan ve ihtimal bulunmuyor. Ancak akraba ziyareti, mezar ziyareti, halen mümkün olan bazı resmi işlemler, yıkık evlerinin durumuna bakmak, şartları görerek geri dönüş imkanı araştırmak gibi amaçlarla gidiyorlar ve imkan bulan geri dönmüyor. Örneğin geçen Ramazan bayramı için ülkesine gidenlerin yaklaşık 3000 kişisi geri dönmedi.
Suriyelilerin gittikleri bölgelere bizim yardım kuruluşlarımız, askerlerimiz hatta gerekli izinlerle sivil vatandaşlarımız da giriş yapabiliyorlar. Gerek yardım götürmek gerekse durumu yerinde incelemek isteyen gazeteci yahut değil herkes o bölgeleri ziyaret edebiliyor. Resmi görevlilerimiz, eğitim kurumları ve posta hizmetleri veren kurum çalışanları gibi bir çok insan güvenle oralarda dolaşabiliyor.
Astan süreciyle ‘Gerilimi Azaltma Bölgesi’ olarak ilan edilen yerlerden halen Türkiye himayesinde bir çok Suriyelinin tehcir edilerek sığındığı tek bölge olan İdlib kırsalı nüfus yoğunluğu ve sosyal şartlar bakımından buradan gidebileceklerin kalmasına imkan sağlamaktan çok uzaktır. Aksine sınırlar açılacak olsa oradan ülkemize gelmek isteyen milyonların varlığı bir gerçektir.
Bu bölgeler Türkiye’nin himayesiyle kısmen güvenli oldukları için insani dolaşımlar mümkün olmakla birlikte rejim ve Rusya tarafından teröristler bahane edilerek sık sık bombardımanlar yapılabilmektedir. Ancak fiili bir savaş durumu olmadığı için ziyaretler devam edebiliyor.
Bu bölgelerde iş imkanları yok denecek kadar azdır. Misafirlerimiz hayatlarını normal şekilde devam ettirebilmek için iş ve barınma ihtiyaçlarını, çocuklarını büyütme ve yetiştirme imkanlarını ancak ülkemizde bulabilmektedirler. Ziyaret sonrası geri dönmelerinin en büyük sebebi iş ve barınma imkanlarıdır. Suriye’de yaşanacak bir normalleşme ve yeniden yapılanma durumunda ülkemizde bulunan Suriyelilerin büyük çoğunluğunun geri döneceğinden kimsenin şüphesi yoktur.
Bütün bunların yanında Kuzey Suriye’de son dönemde yapılan kamuoyu yoklamalarında ve kanaat önderlerinin açıklamalarında beyan edilen halkın yaklaşık olarak yüzde sekseninin Türkiye’ye ilhak edilmek istedikleri de yaşanan sürecin ülkemiz ve halkımız adına onur verici yönü olarak kayıtlara geçmelidir.
Kızılay verilerine göre; Suriye’de her bir saatte 50 civarında aile evlerini terketmek zorunda kalıyor ve Suriye’nin içinde 6.500.000 sürgün edilmiş insan derme çatma çadırlarda ve barakalarda, Türkiye sınırına yakın yerlerde yaşıyor.
Türkiye’de bulunan 3.5 Milyon Suriyeli misafirin neredeyse tamamının akrabaları, kiminin anne-babası, kiminin Suriye’de topraklarını savunan kocası-oğlu, kiminin kardeşi bu derme çatma çadırlarda barakalarda hayata tutunmaya çalışıyor.
Suriye’ye bayrama gidenleri Bodrum’a tatile gidenlere benzetip halkın kafasında yanlış algı oluşturanlara, o bayram ziyaretinde öldürülmüş babasının, anasının, yavrusunun, yavuklusunun mezarına sarılıp gözyaşı döken insanları göstermek mümkün değil ama merhamet ve akıl sahibi herkes biraz düşündüğünde daha normal bir anlayışla olaylara bakabilecektir.
Afad verilerine göre; Türkiye’ye sığınan 3.567.130 Suriyelinin 1.631.630’u (%46) Çocuktur. Kadın, çocuk ve 65 yaş üzeri yaşlı nüfus oranı da %71’dir.Bu korunmaya muhtaç kırılgan kesime destek veren erkek nüfus oranı da %29’dur. Erkekler gitsin ülkesine ifadesi de bu anlamda gerçekçi/insani değildir.

Evleri başına yıkılmış ailelerin, işkence merkezlerinde sistematik tecavüze uğramış kadınların, gözleri önünde babası infaz edilmiş çocukların korumasız bir şekilde o cehenneme gönderilmesini istemek Suriye gerçeklerini bilmemek ya da insan onurunu hiçe saymak anlamına gelir.

Suriye krizini Türkiye çıkarmadı, ama krizin dindirilmesi için 2011’den bu yana çok yüksek bedeller ödeyip insani bir duruş sergiledi. Bunu onurla devam ettirmek ve sonuna kadar mazlumların yanında olmak tarihimize altın harflerle yazılacak bir duruş olacaktır.

Son olarak herkesi anlarım da Müslümanlıktan, kardeşlikten dem vuran ve İslam tarihini, coğrafyayı biraz bilen, son bin yıllık hikayemizi okumuş birinin Suriyelilerden rahatsız olmasını ve bu şenliklere katılmasını anlayamıyorum.

Bu topraklar; mülteci yurdudur, gariban toprağıdır, mazlumların vatanıdır, imparatorluk özetidir…

13 Ekim 2017

Savaş ve umut

İnsanoğlu daha dünyaya gelmeden bilgisi gelmiş ve kan döküp fesat çıkaracağı bilinmişti. Kabil’den bu yana kan dökmeye devam ediyoruz ve bunun kıyamete kadar son bulmayacağı da malum. Savaşsız bir dünya romantik bir hayalden ibarettir ve çoğunlukla sömürge ülkelerinde halkların tesellisi olarak gündeme gelir. Müstekbir zalimler için zaten savaşların bitmesi onların da sonu olacağından düşünmek bile istemezler, zira kanla beslenen bu vampirler için savaş besin kaynağıdır.

Müslümanlar içinse savaşın hoşumuza gitmeyen bi şey olduğunu (bakara 216) bildiren ayetten de anladığımız üzere savaş pek insanoğlunun seveceği bir şey değildir ancak fıtratı tahrif olanlar müstesna! Hayır ve şerrin keyiflere tabi olmadığını da buraya ekleyerek devam edelim.

Hulasa biz savaşı sevmeyiz, istemeyiz ancak başımıza gelirse de sabreder ve mücadeleye devam ederiz. Büyük günahların birinin de savaştan kaçmak olduğunu biliriz.

Savaş özellikle günümüzde kitle imha silahları sebebiyle adaletini kaybetmiştir. Masumların korunmadığı ve herhangi bir hukukun geçerli olmadığı savaş dönemlerinde halklar büyük acılara muhatap oldular ve halen olmaya devam ediyorlar. Sahipsiz Müslüman yurtlarının tarumar edilmesiyle Müslüman halkların katliam ve sürgünlerle sistematik soykırımlarıyla karşı karşıya olduğu bir devirde herhalde kimse savaşın iyi bir şey olduğunu savunmayacaktır. Elbette savunma ve varlığını muhafaza için saldırma gibi temel savaş gereklerini istisna tutuyorum.

Güncel haberlerin peşpeşe görüntülerini gözlerimize soktuğu bu adaletsiz ve hukuksuz savaşların insanları ne büyük ızdıraplarla boğduğunu görüyoruz. Can verenlerin kurtuldu kabul edileceği bir zillet ve meskenet devrindeyiz.

Temel insani refleks olarak hepimiz yaşamak isteriz. Daha da ilerisi aile ve yakın çevremizden başlayarak yurtlarımızın halklarının yok edilmesini göze alamayız.Sukunet içindekulluğunu ikame etmek arzusu hiçte garipsenmeyecek bir temennidir.

Yakınımızda olması ve bizleri de direkt etkilemesi sebebiyle Suriye örneği karşımızda ders gibi duruyor. Sürgünler ve ölümlerle yıllarını geçiren bu halkın sığındıkları ülkelerde muhatap oldukları zillet ayrı bir musibet iken, yurtlarında kalmayı tercih edenlerin bombalardan korunmak ve belki de normal bir hayat sürebilmek için ne kadar küçük olsa da bir umut ışığına ihtiyaçları elle tutulur derecede coğrafyayı kaplıyor.

Savaştan önceki hayatlarını hayıfla arayanlar hiçte az değilken bizim bunları kınamak gibi bir lüksümüz yoktur. Bedel ödeyenlerin ve kan dökenlerin seyredenlerden daha çok konuşma hakkının olduğunu tartışmaya bile gerek yok. Uzaktan hoş gelen yalnız davulun sesi değil, aynı zamanda bombaların ve mermilerin de sesi uzaktan hoş geliyor olabilir.

Fakat gerçek hayatta savaş film setlerinden oldukça farklıdır…

Umuda gelince özellikle çaresiz bir girdaba tutulmuş gibi savaşın pençesindeki ülkelerde hayatta kalmak ve geleceğe dair hayaller kurabilmek için her türlü umut geçer akçedir. Herşeyini kaybetse de umudunu yitirmediği sürece insanoğlu bir gün bir yerde ayağa kalkar ve kendine ait olanı yeniden ister ve alır. Bunun ömürlerle ve nesillerle de alakası pek azdır. Bazen geri dönüşler kısa sürerken, büyük yıkımlardan sonraki dönüşler nesiller boyu sürebilmektedir. Devirlerden devirlere aktarılagelenve nesilden nesle devredilen davalar için bu pek zor bir iş değildir. Dünya kurulalı beri bu günler insanlar arasında dönüp durmaktadır. (Ali İmran 140)

Filistin’de en çok şaşırdığım şeylerden biri, çocukların ve gençlerin bir dizi oyuncusu hayranlığı idi. Öyle ya hayatın işgal altında, her gün öldürülüyorsun, hanen başına yıkılıyor, mescidlerine izinsiz giremiyorsun, temel insani hayat standartlarından neredeyse tamamen mahrumsun ama bir dizi oyuncusunun hele de tamamını hiç izlemediğin bir hikayenin hayali kahramanının hayranısın. Yeterince garip evet ama onlar bunu düşünmüyorlardı, bütün mesele senaryo gereği de olsa onların işgalci düşmanına dışarda bir el kurşun atmıştı. Tanıdık ve sevilen bir el…

İşte umudun insanı nasıl ve nerelere bağlayabileceğine dair şahit olduğum en ilginç örneklerden biri bu idi.

Evet savaş iyi bir yol değil, işgaller ve katliamlar yaşamayanlar için masal gibi, sürgünler ve vatansızlık bir roman adına benziyor olabilir ama hayata tutunmak ve sevilecek şeyleri sevmek, kayıplara kederlenmek, sahip olduklarını özlemek çok insani ve masum duygular. Anlamaya çalışmak en iyisi…

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...