Tefsir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tefsir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2019

Kur’an’ı anlamak ve meal sorunumuz



Çağımız bizden pek çok şeyi aldı. Yediklerimiz, içtiklerimiz ve giydiklerimiz artık pek doğal değil. Bunlar bize çeşitli hastalıklar ve çaresiz zafiyetler olarak döndü, dönüyor. Nesillerimiz ifsat oldu. Genlerimiz bozuldu. Fıtratımızla oynuyorlar ve nihayetinde “Allah’ın yarattığını değiştirmek” istiyorlar.

Bütün dertlerimize deva, hastalarımıza şifa ve evvelimizi ve ahirimizi payidar eden, müstesna kaynağımız, vahyin satırlarla elimize geldiği, her gün dilediğimiz kadar faydalanabildiğimiz, bitmez, tükenmez, kurumaz ve bozulmaz bir delilimiz, kıstasımız, mihenk taşımız var ki, o da Kur’an’dır.
“Allah’ın yarattığını değiştirmek” isteyen şeytan ve avanesinin, Allah’ın indirdiği kelamı Kur’an’ın metnini değiştirme umut ve ihtimali olmadığını -biz ve onlar- çok iyi biliyoruz.

Son yüzyılda yaşadığımız kültürel yıkım sonrasında, anlamakta zorlandığımız hatta çoğumuzun hiç anlamadığı, bir mukaddes metin olarak hayatımızda var olan ama aslında olamayan Kur’an’ı idrak etmek için okuduğumuzu anlamamız gerektiği en basit gerçektir.

Bu sebeple, Kur’an’ı anlamak için ortaya konan her gayret, girişilen her iş hayırdır diyerek, destek olmak ve özellikle temel arapça bilgisinin artık bir zaruret olarak görmek, hiç yanlış olmayacaktır.
Ancak, herkesin Kur’an’ı anlayacak kadar arapça öğrenmesi yakın zamanda gerçekleşmesi muhtemel bir hedef değildir. Bu durumda anlama gayretlerimizin bizi, kendi dilimizdeki tercüme ve tefsirlere yönlendirmesi gayet normaldir.

Kitap’ını anlamayı dert edinen her Müslümanın, kendi imkanları ölçüsünde bir yol araması da kaçınılmaz sonuçtur.

Mesele şu ki; anlamak ve idrak etmek için tuttuğumuz ya da tutacağımız yol, bizi hayra ve hakka götürmelidir. En azından baştan buna emin olmak zorundayız. Aksi halde bal yerken zehirlenmemiz de mümkündür.

Geçmişte ve günümüzde, Kur’an üzerinden sapmalar olmuştur ve olmaya devem ediyor. Belki de tamamen halis niyetlerle insanlar, Kur’an okuyor ama dinlerinden oluyorlar.

Bu durumun tek sebebinin mealler olduğunu söylemek abartılı olursa da; meallerin bu alanda bir kara delik oluşturduğunu söylemek zorundayım.

Tefsir derinliğinden mahrum bir yaklaşımla ama hazırlayanın bilgi ve teviline göre anlamlandırılan mealler, Kur’an’ın metnini birebir karşılayan kalitede dahi olsalar, manayı idrak ve hüküm çıkarma hususunda, hiçbir yetki ve ilim oluşturmazlar.

Kur’an, anlaşılması için indirilmiş ve dil bilgisi sorunu yaşamayan herkesin gayet rahat anlayabileceği bir kitaptır. Bunda asla şüphe yok! Ancak kastedilen manayı idrak ve hüküm çıkarma noktasında, bir yetkinlik ve bir alt yapı istediği de kaçınılmaz ve reddedilemez hakikattir.
Bu altyapı, sadece ilim değil aynı zamanda derin bir ihlas ve hikmetleri kavrama gücü de gerektirir. 

Bu konuda en çok bilinen örnek olarak şu tefsir örneğini aktarmak belki bir fikir verecektir.

Kur’an’ın son nazil olan surelerinden, Nasr Suresi insanlara okunduğunda sahabenin sevinciyle, Ebu Bekir(ra)’ın ağlayışının kaynağı aynı ayetlerdir. Bir kısmının güldüğüne birisi ağlamaktadır. Ne onları güldüren ne de bir kişiyi ağlatan manada ve tefsirde bir yanlışlık yoktur. O bu sureden, Rasulullah(sas)’in ömrünün sonuna gelindiğini anlayacak hikmete sahiptir, diğerlerinin o an idrak edemediği bir hikmettir bu ve bu bir tefsirdir. Mealle asla anlaşılamayacak bir tefsir. İsterseniz bin defa Nasr Suresi’nin mealini okuyun, orada bunu görebilmek için başka bir ilim ve hikmet gerektiği gerçeğini göreceksiniz.

Yüzyıllardır her ilim sahibinin yeniden tefsir etmesiyle tazelik ve hikmetleri bitmeyen Kur’an’ın, başka bir dile aktarılırken kaybolan derinliklerini keşfetmek şarttır. Bunun da mealle olması mümkün değildir.

Sadece mealle yetinmenin bir başka büyük tehlikesi de; yüzeysel tercüme ve anlam sığlığının vahyin büyük ve muhteşem manasını yok etmesidir. Anlamından koparılan, karşılığı meali yazanın seçtiği kelimelerden oluşan “ayetlerin”, gerek gönül dünyamızda gerekse amel hayatımızda bir karşılıkları olmadığı hepimizin bildiği bir gerçekliktir.

Kur’an’ı anlamakta temel olan, vahyin bizzat kendisine nazil olduğu Rasulullah(sas)’in ve O’ndan aldıkları usul ve terbiye ile Kur’an’ı anlayan ve amel eden sahabenin, ardından gelen nesiller boyunca bu temel üzerine bina edilen, hikmet ve hükümleri bilmeden yahut bir kenara koyarak, sadece meale dayanarak yahut bu temelden yoksun bir tefsir uydurarak varılacak yer, hakikat değil sapkınlık olacaktır.

Bir diğer tehlike olarak; Kur’an’ın bütünlüğünden mahrum olarak herhangi bir ayetin mealini okuduğumuzda, kendimizce anladığımızı sandığımız şeyin, Allah(cc)’in maksadı olduğunu zannetmek büyük bir gaflet olur. Her ayet, kendi başına, anlaşılabilir özel bir mana ihtiva ettiği gibi, sureler kendi içinde, surelerin içindeki bölümler kendi arasında, bazı surelerin oluşturduğu bütünlük toplamında ve nihayetinde Kur’an’ın tamamının sünnetle şekle bürünen, bir mana olarak anlaşılmasının zaruret olduğunu asla unutmamak gerekiyor.

Kur’an’ın anlaşılmasında en değerli bilgi şüphesiz “esbab-ı nüzul” olarak ıstılahımızda kayıtlara geçen ayetlerin iniş sebebidir. İşte bahsettiğim şey, bizzat bu sebepleri yaşayan, ayetler kendileri üstüne inen mübarek neslin idrakinden mahrum ve uzak bir anlam çıkartma gayreti temelsiz bina gibidir ve bir nisyan, bir tuğyan yahut bir şeytani iğva ile yerle bir olabilir.

Sadece ayetlerin çeşitleri hakkında bile yeterli bilgiye sahip olmayan bazılarımızın, Kur’an’ı anlama iddiası gerçekten çok büyük bir cürettir. Bunların varlığını bilmek ve haklarında yeterli ilme sahip olmamak, kendini bilen her Müslümana yeterli bir işarettir.

Her şeye rağmen, Kur’an’ı anlama gayreti saygı duyulacak bir derttir. Meramım derdin dermanını doğru yerde ve doğru şekilde arama zaruretini hatırlatmaktan ibarettir. Öyle ya; bünyemizde bir ağrı olduğunda, hangi hastaneye veya doktora gideceğimizi çok iyi araştırırız. Ne kendimiz teşhis ve tedaviye kalkışır ne de kendimizi ameliyat ederiz. Bunu deneyenler intihar etmiş olurlar. İntihar eden ise, dünyasını da ahiretini yıkar!

20 Haziran 2017

Onlara mühlet ver!

İnsan ne kadar etki edebilir zamana?

Kim geçen saniyelerden sadece ama sadece birini geri çevirebilir?

Hangi kral ya da imparator, kuruyan bir yaprağa ‘dur’ diyebilir dalında?

Güneşi benim Rabb’im doğudan getirirken, hangi firavunun gücü onu batıdan getirmeye yeter?

Azrail gırtlağına çöktüğü zaman, kimin silahı onu durdurabilir?

Hangi süper gücün, hangi süper lideri sivrisineğe karşı bir savunma sistemi geliştirebilir? Nemrud’dan daha acı bir son hepsini beklemiyor mu?

Bu soruları bildiğimiz herşeyi ekleyerek çoğaltalım, sonunda varacağımız nokta kainatın sahibi Allah(celle celaluh)’ın kudretini idraktir!

Ve bugün hepimizin yeniden ve yeniden hatırlamamız gereken dünyanın değişmez gerçeği de budur...

Birileri birşeyler yapar, birilerinin başlarına bir takım işler gelir... Acılar, gözyaşları, kan ve zulüm birbirine karışır... Silahın ve paranın gücünü elinde bulunduranlar hep kazanıyor görünür... Tıpkı bir zamanlar olduğu gibi. Ama gün gelir, devran döner; ömrü olanlar sonunu görür...

Herkes bir plan yapar, yeryüzünde ne kadar imansız ve vicdansız varsa o kadar envai çeşit zulüm ve haksızlık planı da var demektir. Bu planların sahiplerinin, Hakim-i Mutlak olan Allah(cc)’ın kudretinden bağımsız iş yapabilecekleri ihtimali asla olmadı ve olmayacaktır..

Bize dayanılmaz ve çekilmez ya da doyulmaz ve bıkılmaz gelen dünya aslında kainat içinde bizim sandığımız kadar büyük bir parça değildir. Ve aslında hayat, gerçek hayat olan ahiretle mukayese edildiğinde kısa kelimesinin bile yetersiz kalacağı kadar anlamsız derecede basit ve küçüktür. Öyle ya sınırsız ve sonsuz olanla süresi en fazla en iyi ihtimalle 80 yıl olan bir hayatın mukayesesini yaptığımızda ortaya çıkan dehşet fark ne kadar bellidir. Hele ki ne kadar zengin olursanız olun yiyebileceğiniz sadece midenizin kapasitesi kadar değil mi?

Kim ne kadar güce sahip olursa olsun, gözle görülemeyecek kadar küçük bakteriler karşısında zayıf değil midir? Buna rağmen insan neden acziyet ve zavallılığını örtmek için hem de kendi hemcinslerine büyüklük taslama hastalığından zevk alır? Öyle ya milyonların iki dudağından çıkacak sözlerine baktığı nice büyük adamlar da ihtiyaçlarını gidermek için iki büklüm helaya oturmaya mahkum değil midir?

Allah dilediğine dilediği gibi ders verir! Dilediğini yüceltir, dilediğini de yerin dibine batırır! Kimsenin ama kimsenin, asla ve kat’a düşen bir yaprağı durdurmaya gücü yoktur! Ve tıpkı bunun gibi kainatın planını yapan Malik’ul Mülk olan Allah(cc)’ın hiçbir planını o dilemezse kimse bilemez bile, bırakın ki engel olmaya kalkışsınlar!

(*)Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak ruveyda. (Tarık 15-17)

13 Haziran 2017

Kur’an’ı anlamak

Kur’an’dan bir ayet ile söze başlamak ilk bakışta hep güzeldir. Ya söyleyeceklerimizin kaynağıdır bu ayet ya da sözümüzü denetlememizi sağlayan mihenk taşı! Sözlerimizi ayetlerle süslemek cümlelerimizin kıymetini artırır, dinleyenlerin dikkatini çeker. Hatta tesirini bile artırabilir...

Lakin kendi hikayemizin arasına sıkıştırdığımız ayetlerin mutlak hakikat olduğunu unutmaya başladığımızda hem sözlerimiz zıvanadan çıkar, hem de o ayet ya da ayetler bizim sözlerimizi desteklemek için kullandığımız sıradan cümlelere dönüşür. Rabbi`nin sözünü kullanılır duruma düşüren kul ne kadar acınacak durumdadır.
Konuşur, konuşuruz ve sonunda bak zaten Kur’an’da şöyle buyurulur diyerek anlattıklarımızı Kitab-ı Kerim’e de tasdik ettiririz. Peki bu iş bu kadar kolay mıdır? Yani kendi doğrularımızı Kitab’ın ayetleri ile pazarlamak normal midir? Aynı ayetin değişik meşreplerden müslümanların dillerinde birbirine kurşun misali ateşlendiği günümüzde herhalde bu konuyu yazıyor olmak mı anormaldir? Yani bu Kur’an-ı dileyen dilediği gibi anlar ve dilediği yerde dilediği gibi kullanabilir mi? Yahut yüzyılardır süregelen ve bir ilim dalı olarak ortaya çıkan tefsir, bugünün müslümanı için ne ifade etmektedir? Müfessir yani tefsir işini yapan kişi; hangi ilmi kariyere sahip olmak zorundadır?

Hayatı boyunca hiçbir tefsiri baştan sona okuyamamış bir kişinin, sadece bir ayetin mealini okuyarak, ayeti anladığını iddia etmesi hatta daha da ileri giderek başkalarının yanlış anladığını varsayması ne ile açıklanabilir. Dinin maksattan ziyade boş vakitlerin anlamlı bir şekilde doldurulmasını sağlayan bir hobiye dönüşmesi büyük bir felaket değil midir?

Kimlerin Kur’an ve ayetleri hakkında konuşma yetkileri olduğunu ayrıntıları ile anlatmak başlıbaşına bir ilim dalı (Tefsir Usulü) olmuşken, bizim de aynı hataya düşerek bir yazıda bu konuyu altından girip üstünden çıkabileceğimizi kimse beklemesin. Maksat zihinlerde sorular oluşmasını sağlamak ve bu soruların kişileri merak ile öğrenmeye yöneltmesini temin etmekten ibarettir.

Bu girişten sonra, hep birlikte şu ayeti okuyalım:

Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Onun başında gayet katı, şiddetli, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyi yapan melekler vardır. (Tahrim suresi – ayet 6)

Şimdi buyrun bu ayetle ilgili söz söylemek isteyenlere sorularımızı sıralayalım:

1.       Bu ayetin sebeb-i nüzulu nedir? (Sebeb-i nüzul kelimesini anlamayan ya da bu ayetin sebeb-i nüzulunu bilmeyenlerin konuşma hakkı kalmadı.)

2.       Ayetin ilk kelimesi olan ‘ey’ ne demektir? Neden orjinal metinde ‘ya eyyu he’ olan bu tabir sadece ‘ey’ olarak tercüme edilmiştir?

3.       Kelimelere devam edelim: ‘iman edenler’ kimlerdir; vasıfları, cinsiyetleri, yaşları başta olmak üzere kimler bu sınıfa dahildirler? Kelime müzekkerdir, acaba müennesler bu hitaba muhatab değil midir?

4.       Ayetin metninde ‘nefs’ olarak kullanılan ve türcümede ‘kendinizi’ diye aktarılan nefs ne demektir? Bu kelimeden maksat nadir?

5.       Yine ayetin orjinal metninde ‘ehl’ olarak geçen ve çoğunlukla ailenizi diye tercüme edilen bu kelimenin manalarına neler ve kimler dahildir.

6.       Nefs ve ehl kelimelerinin arasında bulunan ‘ve’ ne işe yarar?

7.       (Biraz hızlandıralım.) Yakıt, bizim bildiğimiz manada mıdır? Cehennemin yakıtı bitince o da söner mi? Peki taşlar nasıl yanar?

8.       Melekleri biz latif ve kibar yaratıklar olarak tanımıştık, bu katı ve şiddetli melekler de nasıl oluyor?

9.       Ve en başta soracağımız en önemli soru; nasıl koruyacağız kendimizi ve ehlimizi? Ateş yakar, ondan korunmak mümkün müdür? Cehennemi maşa ile kenara mı çekeceğiz? Yahut bir kova su alıp söndürecek miyiz, bize sıra geldiğinde…

10.   Ve on numaralık soru: Bu ayeti, Rasul-u Ekrem (s.a.v.) ve ashabı (r.anhum) nasıl anlamışlardır?

Bu sorular hiçbir ön hazırlık olmadan sadece ayetin mealine bakıldığında hemen herkesin aklına gelebilecek sorular aslında. Vurgulamak istediğimiz bu ve diğer bütün ayetleri okuyup da bu ayetler üzerinden ahkam kesmeden önce birtakım ilimlerin tahsil edilmiş olmasının şart olduğudur.

Birtakım konularda herbirimizin farklı düşünme ve konuşma haklarımız elbette ki vardır. Bu fikirlerimizi savunma hakkımız da doğal olarak vardır. Ancak hiçbirimizin işimize gelen noktalarda, işimize gelen ayetleri, işimize geldiği gibi anlayarak, işimize geldiği gibi anlatma selahiyetimiz yoktur ve Kur’an indiğinden bu yana da hiçkimsenin olmamıştır zaten!

Efendiler, bu Kitab; Allah’ın kelamıdır, size ya da bize hediye edilmiş bir boyama ya da masal kitabı değil! Bu Kitab’ı eğmek, bükmek onu yakmaktan daha büyük bir vebaldir.

Kur’an’a hürmet, onu süslemek ya da süslü muhafazalarda saklamakla olsaydı bütün mücellidler evliya olurdu herhalde.

Biz daha Kur’an’ın ilk suresinde hem de günde onlarca defa okuduğumuz Fatiha suresinde, dalalete düşen Hristiyanlar’a ve ğadaba uğrayan Yahudiler’e benzememeyi istemiyor muyuz? Nedir peki onların en önemli ortak özellikleri? Kitablarını keyiflerine uydurmaları değil mi?

Öyleyse, bizim Kur’an hakkında konuşurken veya konuşanları dinlerken ya da ayetleri sözlerimizin arasında okurken göstereceğimiz hassasiyet; imanımızın ve ilmimizin göstergesi olacaktır. Biz kendi Kitab’ımıza hakkıyla saygı gösterir ve hakkıyla anlamaya çalışırsak, O’na inanmayanların tavırları da bambaşka olacaktır. Çocuklarımızın Kur’an okumayı öğrenmesine gösterdiğimiz duyarlılığı, kendimiz için de bir adım öteye götürür ve anlama noktasında gayret sarfedersek, emin olalım hem Kur’an’a bakışımız değişecek hem de hayatımız.

Kur’an ayımız bereketlerle devam eylesin!

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...