21 Aralık 2011
Titre ve kendine gel...
Bir gün insanoğlu bu atomun yapısını bozmayı keşfettiğinde yani Rabbani düzene yine Rabb’in izniyle çomak soktuğunda ortaya, ortadaki her varlığı kahreden bir küçük kıyametin çıktığını göre göre öğrendik.
Keşfettiğimiz her hakikat insanlığımızı ve acziyetimizi defalarca yüzümüze yüzümüze vurdu durdu. Herşeye güç yetirebileceği bir dünya hayalinden vazgeçmeyen zavallı insancıklar hep bir yerlere kafalarını çarpıp dolaşıyorlar.
Her çarpma bir sarsıntı aslında, her sarsıntı bir travma. Hayat insanları hep bir yanından sarsmaya devam eder, bazan bittikten sonra bile. Ardından bıraktığın hatıra sarsacaktır mezarını!.. Asıl deprem mezarların sallanmasıdır. Ve o gün enkazın altında hiç ama hiç kimse kalmaz, kalmayacak!
Söz depreme gelmeden bir konuyu artık zihinlerimizde yeniden netleştirelim, dünyanın değişmez en basit gerçeğini yeniden hatırlayalım:
Henüz yeryüzüne insan ayağı basmadan hatta yeryüzü bile yok iken; dünyada kuruyupta dalından kopacak son yaprağın hangi ağaçtan düşüp hangi rüzgarla savrulacağı ve hangi taşa takılıp azıcık duracağı ve sonra hangi rüzgarla nereye kadar savrulacağı ve tam da o anda kıyametin gürültüsünün kopup hangi dağın yürüyüp gelip o yaprağı silip süpüreceği bile belli idi, herşeyi bilen biliyordu ve yazmıştı!..
Ve size bu satırları yazanın parmaklarını oluşturacak toprak yaratıldığında birgün o toprağın bu işleri göreceği ve yine bir gün yeniden aslına döneceği, topraklara karışıp görünmez ve bilinmez hatta hiç yaşamamış gibi olacağı belli idi.
Sizin bu satırları okuyan gözleriniz, gazetelerin kağıtlarını oluşturan atomlar, ekranlarınız ve ışık bile yaratılmamış iken belli idi bu satırları okurken kullanacağınız bakış! Belli idi bunları okurken zihinlerinize dolacak hisler ve fikirler.
Konuyu mecrasına çekmek için hemen bir Molla Kasım hızıyla araya girip insanoğluna verilen ufak tefek mini minnacık cüz’i iradenin varlığını hatırlatıp, isterseniz bundan sonrasını okumama/okumayabilme hakkına sahip olduğunuzu ve aslında siz okumamayı tercih etseniz bile bunu Ezel olan Allah’ın ta ezelden beri ezeli ve ebedi ilmi ile bildiğini ve bunu kaderinize yazdığını unutmuyoruz.
Şimdi konumuzun anlaşılması da anlatılması da kolaylaştı..
Deprem ya da başka bir felaket, yıkım ya da ölüm, hayat ya da çiçek velhasıl acı ya da tatlı ne varsa ne olduysa ve ne olacaksa hepsi Hakim-i Mutlak olan Allah(cc)’ın izni, yaratması ve kudreti dışında değildir.
Bazı hadiselerden hikmetleri anlamak kolaydır, neden diye sormaya bile ihtiyaç duymaz insan. Örneğin kafasına kurşun yiyen öldüğünde şaşırılmaz da ölmediğinde şaşılır. Sanki hayat ve ölüm kurşunların elindeymiş gibi, yahutta kurşunu atan silahı tutan eldeymiş gibi. Halbuki sebeblerin sıradanlaşması hadiseleri yaratan Rabb’in hakimiyetinin hikmetindendir.
Çocuk doğar, sıradan sanılır... Ölünce yakıştırılmaz, halbuki her doğana hatta doğmayana bile ölüm kadar yakışan ne olabilir ki? Hayat verilen herşeye ölüm basbaya çokta güzel yakışır.
Yapraklar açar, ağaçlar çiçeğe ve meyveye durur, sıradan sanılır... Kıtlık olsa ah-u figan ile yer-gök inletilir. Durup dururken kurur kalır dallar, dallarda yapraklar ve meyveler, nesine şaşmalı ki?
Dünya kocaman bir boşlukta(!) sorunsuz yol alırken şaşılmaz, sıradan sanılır... Ve fakat herhangi bir köşesi çökse, titrese ya da güncel tabirle deprem olsa şaşılır. Halbuki insan birebir kendi içinde çok sıklıkla depremler yaşarken, dünyanın sallanmasına niye şaşmak lazım ki?
Evet sözün kısası şu ki, depremlerde dahil kainatta olan herşey Mevla’nın kudretindendir, takdirindendir. İsyan edilmez, edilemez, edilse de hiçbir şey ifade etmez, olan isyankara olur, ahiretini heba eder.
Oh olsun denilmez, merhamet sahibi olan herkese merhamet duyar. Merhamet Rahman esmasının tecellisi olup; mü’min-kafir ya da bitki-hayvan ayrımı yapmaz. Ya vardır ya yoktur ve bu varlık ya da yoklukta izafidir. Kazanılmaz verilir ve alınır!..
Bu gibi felaket ve ölümlerin sebeb ve hikmetlerini görmeye, bulmaya, anlamaya çalışmak Rahman’a kulluğun en güzel sonucudur.
Ufuk Gazetesi (Mart-2011)
14 Aralık 2011
Sakın bunu kimseye anlatma!
'Sakın bunu kimseye anlatma!’
Hırsız ve uğursuz adam merak eder, acaba devesini kaptırdığından mı böyle seslenmektedir ardından bu yolcu... Döner ve sorar:
'Neden?’
'Eğer sen bunu anlatırsan, bir daha çölde susuz kalan birini gördüklerinde insanlar durmayacaklardır!’
Bazı şeyler vardır, ne hakkında eğitilmiştir insanlar ne de yaşamışlardır. Sadece bir haber, bir dedikodu bazan büyük toplumların bile hafızalarında silinmez hatıralar bırakır. Haklı ya da haksız birçok insan olayları bu kırık-dökük bilgilerle değerlendirir. Sonuçta ortaya çıkan ise, hoşgörüsüzlük ve merhametsizlik olur genellikle.
Muhataplarının farklı olabileceğini kabullenemeyenler ve bu tiplerin yoğun bulunduğu toplumlar karmaşanın, huzursuzluğun sıradan olduğu bir hayatı yaşarlar. Fertlerin birbirinin farklılıklarını hoş görmediği, düşene merhamet etmek bir yana 'düşenin dostu olmaz', 'bir tekmede sen vur', gibi tabirlerin türediği, tam da kapitalizmin arzuladığı bir topluluk...
Bir arada yaşamanın altın kuralı, farklılıkları kabullenmek ve hoşuna gitmeyenlere katlanabilmektir. Bunu iki insan ya da büyük bir insan topluluğu için düşünebiliriz. Bazı farklılıklar hoş görülür, bazılarına katlanılır. Masum ve başkalarına zarar vermeyen farklılıklar hoş görülmelidir. Toplulukları bozan farklılıklara ise katlanılmamalı bile bırakın hoş görmeyi.
Biraz daha açarsak; inandığımız değerlere tamamen ters bir hareketi hoş görmemiz mümkün olmazken, buna katlanabildiğimiz takdirde meyvesini alacağımız kesindir. Hoş görmenin sınırlarını iyi tayin etmezsek, bu kültür hayatlarımızı yağmalayan, nesillerimizi yok eden merhametsiz bir eşkıyaya dönüşecektir.
Her şeye rağmen kendimizi ve nesillerimizi yaşadığımız toplumların bilinçli ya da bilinçsiz bütün eşkıyalıklarına karşı muhafaza edebilmek için, sahip olunması gereken donanımlarla kuşatmamız şarttır. Özü olmayan meyvenin, sağlam kabuğu olması hiçbir şey ifade etmeyecektir. Yine özünün yokluğu bilinen bir meyvenin kabuğunun güzellik ve sağlamlığı takdir görmez!
Bir çekirdek bir koca ağacı içinde barındırır. Öyleyse öz denen temel yapı daha çekirdekken yüklenmelidir ki, ilerde ağaç olduğunda meyve beklenebilsin. İşte bu yüzden çocukken eğitilir insan ve nasıl eğitildiyse ya da eğitilmediyse öyle bir yetişkin olur.
Bulunduğumuz toplumun kültür yapısı, olaylara bakış tarzı bizim arzuladığımız gibi olmayabilir. Fakat özü sağlam bir tohum nerede toprağa düşerse düşsün yetişecek ağaç aynı olacağı gibi, meyveleri de aynı olacaktır.
Yetişkinler ve çocuklar birbirlerinin geleceğini biraz da böyle tayin ederler. Eğer yetişkinlerimiz bulundukları toplumda hayırla yâd edilecek işler yapmamışlarsa, minik fidanlarımızı elbette kesmek isteyenler çıkacaktır. Yeni nesillerini idame ettiremeyen yetişkinlerin zaten gelecekleri de olmayacağından, unutulanlar silsilesine kayıtları yapılacaktır.
Baştaki hikâyeyi hatırlayalım. Eğer yetişkinlerimiz su içmek yerine deveyi kapma hevesinde olurlarsa; çocuklarımız çölde kalsalar bile, kimse bir yudum su vermek için zahmete girmeyecektir.
Önyargılar sebepsiz değildir...
Büyük olan her şey küçük parçalaryn birleşiminden oluşur. Olaylar ve insanlar da böyledir. Hiçbir büyük olayı küçük ayrıntılar bilinmeden doğru anlamak mümkün olmaz. Büyük insanlar da öyle.
Net bir örnek verecek olursak:
Asr-ı Saadet yani mutluluk asrı olarak isimlendirdiğimiz kutlu zamanda yaşanan şu küçük ayrıntı bize bir şeyler anlatabilir. Medine'deki Peygamber Mescidi'ni her gün gelip düzenleyen ve temizleyen bir kadın vardır. Kimsenin tanımadığı ve ilgilenmediği, belki de fark etmediği sıradan bir kadın. Herkesin Efendimiz (sav) ve dostlarıyla meşgul olduğu ve onları takip ettiği bir dönemde bu garip kadının gözlerden kaçması da normal gibi sanki. Gün olur ve bu kadın vefat eder. Onun yokluğunu bir tek kişi fark eder. İnsanların merhamet, vefa ve erdem eğitmeni Peygamber (sav). Hemen araştırır ve vefat ettiğini öğrenince kabrine kadar gider ve orada cenaze namazını yeniden kılar, dualar ederek ayrılır.
Bu ayrıntı öyle çok bilinenlerden olmasa da bize Saadet Asrı'nyn dinamiklerini öğreten muhteşem bir örnek olarak tarihe kaydedilmiştir.
Kıymetsiz bir tek insan yoktur! Hiçbir çocuk ihmal edilemez! Hiç kimse hatasız ve mükemmel olamayacaktır ama örnek topluluklar birbirlerine merhamet duyan, vefalı ve hatalarını hoş gören ya da katlanan insanlar tarafından kurulacaktır.
Kendini bilen ve sahip olduğu meziyetlerini insanların faydasına sunan kaliteli insanlar, nerede ve kimlerle yaşarlarsa yaşasınlar fark etmez. Bulundukları yerde ve zamanda hep parmakla gösterilenler olacaklardır. Sevilmeseler de nefret edilmeyecekler, sözleri ile hayrı ve iyiliği anlatmasalar da halleri ile kitaplar dolusu aktarımlar yapacaklardır.
Karga serçeyi taklid etmeye çalıştığı günden bu yana çirkin yürür, çakal aslanın artığını tükettiği için çakaldır... Aslan evladı olanlarımız, bu aslanlığın bir ömür sürmesi için ellerinden geleni yapmak zorundadır. Yoksa evrim denen yalan gerçek olur ve aslan evlâtlarımız çakal sürüsünün içinde kaybolur gider.
Çocuklarımız bize emanettirler. En azından tatile giden tanıdığımızın çiçeklerinin bize emanet olduğu kadar hem de! O çiçekler solarlarsa bir kaç kişi üzülür, yerine yenisi konarak hemencecik geçiverecek bir üzüntüdür bu. Ama ya çocuklarımız solarlarsa?
Hatırı bütün hatırlardan üstün bir Zat-ı Zulcelal'e (cc) mahcup olmak bir iki çiçek için akrabaya mahcup olmaya hiç benzemez.
Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
Eski çınar şimdi noel ağacı;
Dallarda iğreti yaprak utansın!
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!
Ölümden ilerde varış dediğin,
Geride ne varsa bırak utansın!
Ey binbir tanede solmayan tek renk;
Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın! (NFK)
Ufuk Gazetesi (Haziran-2006)
07 Aralık 2011
Aşk’a giriş
Ben O’ndanım ve O benden...
Hergün yeniden ve daha bir üst perdeden O’nunla olabiliyorum ve hergün kelimelerim ve seslerim O’nunla daha bir güzelleşiyor. Hep bir öncekinden daha güzel ve daha hoş ve hep daha güçlü. Daha güçlü bir fırtına, hayır daha güçlü bir hortum ya da tayfun. Tüm tropik ayarları alt-üst eden ama bir o kadar fıtri, bir o kadar doğal yani.
Ve tabii ki bir o kadar da önlenemez!
Biliyorum ne kadar anlatsam ertesi gün yeni bir başlangıç olacak ve başka cümlelerle yeniden başlayacağım, arada hiç susmasam sözlerim tükenmeyecek. Hiç uyumadan ve molasız sürdürsem masalımı ve dünyanın bütün yetimlerine ninniler söylesem, başlarını okşasam, tüm gariplerin elinden tutsam, yine de içimde bir burukluk olmadan göz kapatamıycam.
Az dedim, yetmez dediklerim, eksik kaldım...
Bütün arabesk duyguları üzerlerine Kerbela hüzünleri ekleyerek dillendirsem, bütün söylenmiş ve söylenecek şarkıları toplasam bir aşura kazanına ve bütün aşık dağların zirvelerinden kucak kucak karlar toplasam ve sonra Nemrud’un ateşinden yaksam ayaklarımın altına; ne soğuk ne sıcak, ne bir ürperti ne de bir terleme. Kutuplarından tutup dünyayı ekvatorundan büksem, iki kutbunun soğuğunu ve tüm ekvator kuşağının sıcağını birbirine vursam, sonra da en usta hava durumu yorumcusuna yorumlatsam o hali...
İşte öylesine tarifsiz ve benzersiz!
Dünyanın bütün çukurlarını doldurup, bütün yükseltilerini düzeltsem, yürüyebilen tüm insanları kaldırsam ayağa, dizsem Kabe etrafına, hepsi bir anda ‘lebbeyk’ diye bağırsa ve bilmem kaç milyar insan bilmem kaç milyon tavaf halkası kursa, yeryüzünde Hacer’ul Esved’i selamlamamış tek bir canlı el kalmasa, bahçemdeki mermerler aşınsa ayaklar altında...
Bütün giriş kapılarımın anahtarlarını O’na teslim etsem ve bütün şehirlerimi ve bütün kalelerimi.. İnişlerimi ve çıkışlarımı, tüm düzlüklerimi ve ovalarımı yaysam ayaklarının altına.
Yine de birşey yaptım diyemem!
Kozasına bürünen bir tırtıl gibi sarılsam ihrama, ölsem ve ölsem, ben benim olmasam, sonra bıraksam onun istediklerini ve beğendiklerini yapsam. Kılımı dahi kıpırdatmasam/koparmasam. Bir ceset gibi çıktığım Arafat’tan dirilip sular/seller gibi akarak insem ve toprağı karıştırsam Müzdelife’de ve toprağıma uymayan taşları seçsem, kaldırıp atsam sonra taşlarımı Mina’da ve içimde aslıma uymayan her ne varsa defetsem, şeytanın ve avanelerinin kafasına boca etsem bütün dalaverelerini ve emellerini. Kozadan çıkma vakti geldiğinde rengarenk açsam. Ve sonra yeniden ve günlerce geri dönsem Mina’ya ve aleme ilan etsem; ölü iken de diri iken de çizgimi değiştirmedim aynı yerde aynı kararlılık duruyor ve taşlarımı atıyorum!
Tavaf derken yürümenin ibadet oluşunu, durmanın da bakmanın da sevincin de hüznün de kulluk olduğunu öğrendim. İçinden ve dışından bakabilmenin farkını anladım. Tavaf edenlere içerden bakınca gördüklerim ve duyduklarımla, dışarıdan ve de yukarıdan bakınca anladıklarımın farkını görüp bütün bir hayata dışardan ve yukarıdan bakabilmenin ibadet olmasını kavradım.
Adem ile Havva’nın buluşmasının/kavuşmasının yalnız bir erkek ile kadının insani bir yalnızlık giderimi ya da hasretle gerçekleşmiş bir vuslat olmadığını; birbirinden kopmuş iki parçanın yeniden birleşmesi/vahdeti olduğunu idrak ettim. Dahası bu vahdetin itikadi vahdetten bağımsız olmadığını ve tevbenin aslında aslından kopmuş parçanın kendini olması gerektiği yere monte etmesi ve bir daha kopmamak niyetiyle bağlaması olduğunu ve bu yüzden de Arafat’a çıkanların günahsız inebildiğini gördüm.
Onca günahsızlığa rağmen Arafat’tan ayrılışın bir yükseliş değil hep iniş olarak isimlendirilmesinin boşuna ve sadece coğrafi sebeblerle olmadığını, vahdete ermiş olanın yeniden dünyaya dönüşünün aslında gerçek manada bir iniş olduğunu ve sanki cennetten dünyaya indirilmekle eşdeğer olduğunu yaşadım...
Aslında kelimelerin az geldiği ve anlatılmaz bir yaşayıştan bahsetmek durumunda olduğumun da farkındayım. Zira ‘aşk’ın tek tarifi yok, hangi yönden Kabe’ye yöneldiğimizin bir önemi olmadığı gibi onu da hangi dalından tuttuğumuzun bir ehemmiyeti yok.
Yeter ki tutunacak bir dalımız olsun!
Hem de kopmak bilmeyen bir dal...
Ufuk Gazetesi - Aralık 2011
21 Kasım 2011
Notlar
Esved sevdanın da bir adım ötesidir aslında
Hacer’ul Esved’e ibadet edilmez
İbadete onunla başlanır
Ona dokunan Mevla’nın eline dokunmuş gibidir
O şahittir
Mevlanin elidir
Kabe’yi Hacer’ul Esved’den ibaret sanmak körlüktür
Ama Hacer’ul Esved’siz Kabe’de tavaf dağılmaktır, dağınıklıktır
Ve bir ayrıntı;
Hacer kadın Kabe’nin içinde yatmaktadır
Kabe’nin köşe taşının adı da Hacer’ul Esved’dir.
***
Ay(na)’dan yansıyan nur, güneşin varlığına iman etmenin vesilesidir. Ay’ı nur zanneden ahmaktır. Ay’a yüz çevirenin yüzü kara!
***
Put kırmaktan daha büyüktür büyük putun boynuna baltayı asmak, kırmayı da kırmaktır çünkü bu…
Öyle bir kırmak ki, bi daha tarih boyu kelleleri yerlerde sürünmeye mahkum kalır putların!
Ve putperestlere kendi dilleriyle putlarını kırdırmaktır bu…
***
Dünyasını islam üzere kuran bir ümmet anlayışının yerini, dünyasında islama da ‘lütfen’ yer veren bir pratik felaketin aldığı günlerdeyiz..
Alimler devirlerinin alimleridirler, kiyamete kadar gelecek ümmet icin degişmez yegane ölçü Kur'an ve sünnetten baska birsey olamaz.
Bir alimden geriye yalniz ilim degil, ilminin mucadelesi de kalmali. Said bin Cubeyr'den Said-i Nursi'ye bir zincirde bunu görmek mümkündür.
***
Yol genişleyip hız arttığında artık en ufak bi hataya mahal yoktur, ufacık bir taş ya da minik bir çukur denge bozmaya yeter.
***
Dünyada kelebeklerin ömrü neden kısa biliyor musun? Onlar bu dünyadan değiller, onların dünyasında bir gün bin yıl gibidir ya ondan..
***
Önceleri sadece dini bilgiyi 'din adamları'na bırakırken zaman içinde yaşamayı da onlara bırakmak seytani bir yaklasimdi ama kabul gördü.
Hrıstiyanlardaki ruhban sınıfına özenen müslümanların 'din adamı' yaklaşımı maalesef toplumsal cehalet ve yozlaşmanın temelini oluşturdu.
Mana ve mefhum olarak hic kimse İslam'a üstünlük kuramıyor/kuramaz.. Ancak vahşi saldırılar karşısında onu savunmak islami bir görevdir.
Bu muhafaza ya da müdafaa görevini icra etmesi gereken otoriteler öncelikle alimler ve emir sahipleridir.
'Alimlerinin acziyeti ve evlatlarının cehaleti' islam dünyasının en mühim sorunu olarak karşımıza çıkıyor.
***
Aşk aslında bir taş gibidir; Kabe'ye monte edersen öpülür, baştacı edilir ama Mina'ya dikersen 'şeytan' diye taşlanır!
Aşk yolun ne başı ne de sonu aslında, aşk yolun kendisi.. Yol bir hedefe varmazsa yol olamaz ki..
***
Yazdıklarımızı biz de okuduğumuz ve konuştuklarımızı biz duyduğumuz gün dilerim toprağın üstünde oluruz.
***
Düzgün görünmek için aynayı kırmamak gerek, aksi halde yamuk ve anlaşılmaz bir görüntümüz olması kaçınılmaz..
22 Ekim 2011
Dünyanın kalbine, adım adım...
Bu girişten sonra seyahatimizin ayrıntılarına geçebilirim. Anlatacaklarım yukardaki değerlendirmenin dışında olmayacaktır. Ben de her 'kör' gibi elime ya da gönlüme dokunan kadarını aktaracağım. Siz eksik ya da yetersiz bulduğunuz noktaları bir başka hacının hatıraları ile doldurmayı ihmal etmeyin yine de...
Amsterdam'dan uğurlanırken içim bomboştu sanki, ta ki İstanbul'da ihram giyinceye kadar. O an diğer insanlardan bir farkınız olduğu ortaya çıkıyor. Çevrenizdekilerin ilginç bakışları özel bir davete, özel bir kıyafetle katılma hakkını elde etmiş özel biri olduğunuzu her defasında yeniden hatırlatıyor. Hiçbir rahatsızlık ya da gariplik yok! Aksine babasından çok özel bir bayram kıyafeti hediyesi almış çocuklar gibi sevinçli hatta biraz da gururluyum! Her yıl belli insanların katılabildiği bu özel toplantıya katılma çağrısı almışım, var mı bunun daha ötesi? Yol arkadaşlarımın hepsinin simasındaki benzer duygular çok kolay görülüyor, neşemiz yerinde!
Uçmak hep itici gelmişken, daha da açığı korkutucu gelmişken ihramdan sonraki uçuşta hiçbir gariplik hissetmiyorum. Mik'at sınırına gelinip niyetler yapıldıktan sonra o hep başkalarının söylediğini duyduğumda içimi titreten telbiyeyi bu defa ben ve yoldaşlarım birlikte seslendiriyoruz.
Sen çağırdın, biz icabet ettik! Zaten Sen'den başkasının davetine koşmayız biz! Sen gel dedin, geliyoruz! Bizi çağırdığın için bütün hamdler Sen'in, bütün nimetler Sen'den, kainatın tek hükümdarı Sen'sin, kimse ortak olamaz iktidarına...
Ve nihayetinde hedefe ulaşıyoruz, Allah'ın yeryüzünde kendine ev edindiği mekandayız! Hiçbir ihtişamı olmadığı halde yapıların en muhteşemi, dümdüz kara taşlardan yapılmış ama her karesinde milyonlarca hatıra yüklü, sadeliği ile bütün azametleri geride bırakan Kabe-i Muazzama karşımızda! Azameti kendinden ya da taşlarından değil, evin Sahibi'nden!
Bizi kendine çekiyor, tavafın girdabına katılıyoruz... Atamız İbrahim(aleyhisselam)'e selamlar gönderiyoruz, Hacc'ı bize öğreten, sade Hacc'ın değil hayatın öğretmeni Muhammed (aleyhisselam)'a salavatlarla bağlılığımızı ilan ediyoruz. Bu içi boş binanın azametinin Sidretu-l Munteha'dan kaynaklandığını biliyor olmamız tavafa ayrı bir lezzet katıyor. Biliyoruz ki meleklerle birlikte aynı yönde ilerliyoruz. Bütün varlıkların temel taşındaki elektronlarla birlikte dönüyoruz. Kainat dönüyor, biz nasıl duralım ki?
Öğretmenimizin öğrettiği gibi tavafı tamamlıyoruz, sırada Allah'ın alemlere örnek kıldığı siyah tenli kadın Hacer'in izlerini takip etmek var. Safa tepeciğinden Merve'ye koştura koştura gidip geleceğiz. Hacer gibi neslimizin felahı için koşuşturmanın eğitimindeyiz... Dualarımızda çocuklarımız var! Böyle başlamıştı ve her geçen gün tadına doyulmaz bir haz halini aldı tavaf.
Mekke'de hep aradığım toprak ve taş oldu... Beton medeniyeti dünyanın kalbini de sarmıştı. Çevredeki dağlardan başka tarihe şahitlik edecek bir hatıra görünmüyordu. Ayak bastığımız yerin sanki ağzı beton ve asfaltla tıkanmıştı ki bize konuşmuyorlardı... İşte tam da bu noktada Sevr gezisi imdada yetişti. Hicret'in hareket noktasına gidecektik. Yani Muhammed(aleyhisselam)'ın ayağına dokunmuş olma ihtimali bulunan taşlarla ve toprakla tanışacaktık! Daha da ötesi Sevr dağına tırmanacak O(aleyhisselam)'nu bağrında taşımış mağarayı görecektik.
İyi ki diyorum Suud yönetimi buralarla ilgilenmiyor, yoksa buraları da betonlar altında kaybolur giderdi... Bu düşünce her türlü bakımsızlığı ve terkedilmişliği anlamlandırıyor. Ve dünyaya bir de Sevr'in tepesinden bakıyorum... Çok yüksek değil bu dağ aslında ama bana yüce geliyor. Bir kerecik çıkarken bile bizi kan ter içinde bırakan bu tepeye hem de bizim kullandığımız patika yokken tırmanan kutlu şahsiyetleri sitayişle anıyorum... Hicret yolcularının çilesinin sadece bu kadarcık kısmını bile yaşamak; bir medeniyetin doğum sancılarının ne kadar ağır olduğunu ne güzel de anlatıyor!
Program sıralaması sebebiyle daha sonra Hira'ya uzanıyoruz. Kırık taşların kaydığı keçiyolu patikadan yükseldikçe yekpare bir kaya parçasından ibaret bu dağın da özel olduğunu farketmemek mümkün değil. Onca çabaya rağmen hala bir yanlış adımın uçurumdan yuvarlanmak için yeterli olduğu Hira kıyamete kadar gelecek insanlığa bir peygamber hediye etmiş olmanın gururuyla ve heybetiyle bizi de selamlıyor. Zamanımızın elverdiği kadar tefekkürden sonra dönüyoruz.
Günler çok hızlı geçiyor ve büyük gün geliyor! İzlerini takip etmeyi hayat diye isimlendirdiğimiz Muhammed(aleyhisselam)'ın geçtiği yollardan tıpkı O(aleyhisselam)'nun gibi geçmeye niyetlenip telbiye günü Mina'ya hareket ediyoruz. Sadece biz değiliz hareket eden tabi, seller gibi insan akıyor Mina'ya. Geceliyoruz, sabah büyük gün, arefe günü yani Arafat'a varılacak gün!
Yeni doğan bebelerin annelerinin karnına geri dönüş arzusu gibi yürüyoruz Arafat'a... Yaşlısı, genci; kadını ve erkeğiyle bir ümmetin Peygamber(aleyhisselam)'nin izinden yürüyüşüne bir kez daha tanık oluyor Meş'ari-l Haram. Yollar yetmiyor, tıkanıyor. Dağlar, tepeler insan dolu. Bir büyük sele kapıldık damla damla düşüyoruz Arafat'ın toprağına. Yorgun ve bitkiniz, hiç durmadan 16 km. yürümüşüz. Birçoğumuz olduğu yere yığılıp uykuya dalıyor. Ama hepimiz sevinç ve umut doluyuz. Bu rahimden günahsız doğabilmenin dehşet verici hazzını yakalama derdindeyiz.
Gözyaşlarımızı milyonlarla birlikte salıyoruz Arafat'a, Arafat hem kendimizi, hem birbirimizi, hem de Rabb'imizi yeniden tanıdığımız ve yenilikle, belki de ilk ve son defa yeniden bir daha iman ediyoruz.. Ve artık büyük bir kavgaya girebilir hatta savaşlara iştirak edebiliriz! Bu duyguyla geçiyoruz Müzdelife'ye, sular, seller gibi akıyoruz. Silahlanıyoruz! Mina'da biraz nefeslenip düşüyoruz yeniden yola! Hedef belli, düşman belli. Bölük bölük ilerliyoruz. Savaşta düzen önemli tabi.
Atalarımızın vurduğu yerlerde biz de vuruyoruz düşmanlarımızı! Tarih boyunca unutulmayacak bir savaşın erleri olmanın hazzıyla, kurbanlarımızı adıyoruz. Herbirimiz İsmail'ini sundu bıçağın altına! En sevdiklerimizden bile vazgeçmenin eğitimini de aldık, artık bayram edebiliriz! Sadece biz değil, savaşta bizim tarafımızda olan herkes dünyanın neresinde olursa olsun bu bayrama katılabilir! Eminim katıldılar da...
Bu enerji ile tavafa ve sa'ye koşuyoruz! Bu tavaf bütün tavaflardan daha farklı! Girdap büyüdükçe insanlar küçülüyor! Bu tavafta kendimizi tam da atom çekirdeğindeki elektron kadar hissediyoruz. Atamız İbrahim(aleyhisselam)'i şimdi daha iyi tanıyoruz. Sa'yde Hacer'den farkımız kalmıyor.. İsmail(aleyhisselam) bizi hicrden izliyor zaten! Muhammed(aleyhisselam)'ın öğrettiği gibi yaptık haccımızı ve umuyoruz ki her salavatımıza karşılık verdi... Bizim sözlerimiz O(aleyhisselam)'nun göklerdeki kıymetini artırmak için değildi ki; biz O(aleyhisselam)'nun adını sözlerimizin arasına ekleyerek kendimize menfaatler temin ettik!
Buralara geldiğimizden beri yitirdiğimiz takvim kapımızı çaldı ve bizi alıp vedaya götürdü bu defa.. Günlerdir siluetini beynimize nakşettiğimiz bu mekandan sadece bedenimiz ayrılacak, her kıbleye yönelişimizde yeniden geleceğiz buralara, biz kıble medeniyetindeniz.. Şehir planlarını bile kıbleye uyduran, evlerinin kıblesi hep düzgün, otururken dünyanın neresinde olursak olalım ayaklarımızı kıbleye uzatmayan, rüzgarlara isim olarak kıbleyi takan, hayatı boyunca yüzü ona dönük olduğu gibi hem zaten kabre de yüzü ona dönük giren bir neslin devamıyız!
Hicret yolundan deve sırtında değil, otobüs içinde geçiyoruz. Allah(celle celaluhu)'ın hareminden Rasulü(aleyhisselam)'nün haremine gidiyoruz. Yıllardır adını her anışımızda içimizin titrediği zatın makamına gidiyoruz, insanların ve cinlerin peygamberine, Fatıma(radyellahu anha)'nın babasına, Hasan ile Hüseyin(radiyellahu anhuma)'in dedesine, yetimlerin sahibine, gariplerin peygamberine, mustaz'afların umuduna, çaresizlerin dermanına gidiyoruz...
Geri döndüğümüzde bambaşka bir dünyada olduğumuzu henüz İstanbul'dayken anlıyoruz. Bir ay da olsa takvimlerin unutulduğu, günlerin adının ve saatlerin anlamını yitirdiği ve herşeyin ezanlarla kontrol edildiği bir hayatın tadına bakmış olmanın saadetindeyiz! Her müslümanın hayatında en az bir defa yaşaması gereken bu farzın kıymetini daha bir anlamış olarak dönüyoruz... Hepimiz elimizle ya da gönlümüzle dokunabildiğimiz kadarını getirdik geriye.
Çok hızlı geçtiğimin farkındayım, anlayışla karşılayacağınızı umuyorum. Anlatacak çok şeyim var, hepsini bir yazıya sığdırmam zaten mümkün değil ama ileride kısmet olursa konulara uygun hatıralarla devam ederiz.
Ufuk Gazetesi (Ocak - 2008)
10 Ekim 2011
İslamofobi değil İslamohobi sorun!
Saygı duymaktan kastımız yanlışı onaylamak ya da hoşgörmek değildir ve hatta onunla yanlışı düzeltme hususunda mücadele etmektir. Zira ancak saygı duyduğumuz ve değer verdiğimiz insanların yanlışları bizi incitir. Ve onların sonlarının iyi olmasını arzu ederiz. Saygı duyduğumuzu dinler, yanlışın düzeltmek isteriz. En önemlisi de saygı duyduğumuz kişi hakkında varsa olumsuz bir fikir ya da zannımız bunu ya atarız içimizden ya da bizzat kendisinden aslını öğrenir, kapatırız konuyu.
Hoşgörmemek ise bizim için kötü olan bir hal ya da davranışı onaylamadığımızı ifade etmemizdir. Aslında bizce kötü olan karşısında susmamız olanı onaylamak gibidir. Hoşgörmek değildir bu. Günahı hoşgörmek gibi bir zaafımız olamaz bizim. Ancak iman ya da ameli olmayan birilerinin hatalarını hoşgörmek yerine katlanmak tabirini kullanabiliriz. Ki bu bizim için ayrı bir ızdıraptır. Hem günahı işleyene merhamet ederiz hem de Allah bize bunu gösterdiği için kendimiz hakkında üzülürüz.
Ne gariptir ki, günah ve isyana batmış bir toplumda yaşayan müslümanlar bundan ızdırap duymaz hale gelebiliyor. Başkasının günahına üzülmek aslında sosyal erdemliliğin ve sorumluluğun en yüksek noktasıdır.
Müslümanların en çok zorlandığı husus bulundukları ortamlara uygun sahih tavırlar belirlemektir. Bu noktada zorlanmanın doğal sonucu olarak ise bir çok konuda yaşanan reel durumun, gerçeklerin ve sahih anlayışın yerini alması şeklinde ortaya çıkmaktadır. Yaşadığına inanmak olarak özetlenebilecek bu hal, ilim ve amelleri de etkilemekte ve engellemektedir. Yanlış bilgi ve harekete doğru olarak inanmış bir toplumu ikna etmek ise işin en zor yanıdır.
Biz böyle gördük, biz atalarımızdan böyle öğrendik ya da adet budur şeklindeki bütün yaklaşımlar sakattır, yarımdır. Halbuki imanda yarımlık ya da sakatlık kabul edilir bir hal değildir. Ataların dini ile alakalı tehlike ve tehdidin Kur’an-da yer alması aslında bunun devamlı bir tehlike olduğunun işaretidir.
Bir diğer tavır sorunumuz ise içinde yaşadığımız grup ve kitlelerin yönlendirmelerinin kesinlikle kontrol edilemiyor olmasıdır. Bu ise tabiri caizse ‘sürü’ psikolojisi üretmenin en kestirme yoludur. Zira bu tür yapılar tamamen homojendirler. Yani kapalı bir duruş, kapalı bir bakış ve kapalı bir sonuç! Değişmesi teklif dahi edilemez birtakım anlayışlarımızın değişmesi mümkün dahi olmayan Kur’an ayetleriyle tartıldığında halimiz ortaya çıkacaktır.
Materyalist dünyanın bize de empoze ettiği maddeci ve menfaatçi bakış açısı maalesef dinin ve mensuplarının da bundan payını almasına sebep olmuştur. Grupların ve tavırların dinleşmesi diye özetlenebilecek bir tehlike hızla büyümüştür. Bu sürecin en tehlikeli yansıması menfaat temininin dini motiflerle kaplanmasıdır.
Bunun en net sonucu ise; dünyasını islam üzere kuran bir ümmet anlayışının yerini dünyasında islama da ‘lütfen’ yer veren bir pratik felaketin almasıdır. Yine kanarya sevenler derneği yaklaşımıyla camilere bakarken, oraların bize vermesini istediğimiz katkıları Mescid-i Nebevi seviyesine yükseltmekten çekinmiyoruz. Çevresi Ukaz panayırına dönen mescidlerden bir Suffa ashabı yetişmeyeceği Sünnetullah gereğidir.
Herhangi bir hobi gibi ya da boş vakitleri değerlendirmek için en masrafsız yol olarak görülen tavırlar herşeyden önce din ile alay etmek hatta hakaret ve küçümseme olmasına rağmen yaşanılagelen normal bir hadiseye dönüştüğünden yanlışlığı tamir bir yana yanlışı kabullenmek bile büyük bir adım hatta aşılmaz bir dağ haline dönüşüveriyor.
Hele bir de yanlış kitlesel bir kabule dönüşmüşse tedavi kanserleşmiş bir kine sebeb olabilmektedir. Öyle ki müslümanlar kendi kontrollerinde görmedikleri ve çoğu zaman içeriğini bile bilmedikleri ve araştırma ihtiyacı da duymadıkları adı ne olursa olsun girişim ve hareketlere meğer ki hayra yorumlanacak bir şey de olsa karşı çıkabilmekte ve bunu da islami anlayış ve değerlerle izah ederek kendi çapında gayet mantıklı ve hatta islami bir tavır sergilediğini iddia edebilmektedir. Hatta bunun aksi bir ihtimalin olabilmesi mümkün değildir ona göre.
Fakat heyhat hangi yüce menfaat ya da maslahat ortaya konursa konsun namı ‘islam’ olan bir şeye karşı durmadan önce Kur’an ayetleri sayısınca bir kez daha düşünmek, tefekkür etmek, idrakleri zorlamak gerekmez mi?
Ya karşı çıktığımız şey, hak ise, doğru ise yani? Hakk’ın doğru anlaşılmasına vesile ve aslına uygun bir şeyi Hak adına reddetmenin dayanılmaz zavallılığına düşmek bir mu’min için ne acıdır.
İslam olana muhalefetten Allah’a sığınırım!
Ufuk Gazetesi (Ekim-2011)
30 Eylül 2011
Nasıl 'kurban' olunur?
Ve fakat bildiğimiz genel bir gerçek daha şudur ki; dinimizin bütün emir ve yasaklarş pratik ve ilk bakışta görülen yarar ve gereklerinin yanısıra daha geniş ve kapsamlı hatta çoğunlukla da toplumsal birtakım hikmetler içerirler. Hikmet ise en kısa anlamı ile ibadet ve fiillerin ruhunu oluşturur!
Şimdi 'kurban' kavramını bu bakış açısı ile irdelemeye başlayalım.
Bu kavramın ilk etapta herkesin bildiği genel-geçer hikmeti, kurban sebebi ile paylaşma, kendinde olandan olmayana verme ve zenginlerin Ramazan'da gönüllerini aldıkları fakirleri bu defa kurban ikramıyla sevindirmesidir. Bu hikmet hemen hemen herkes tarafından bilinir ve uygulanır. Takıldığımız tek nokta ise yaşadığı ülkelerde kurban eti ikram edecek fakir bulmakta zorlananlarımızın ne yapması gerektiğidir.
Bir kısmımız bunu kurbanını ihtiyaç sahiblerinin bolca bulunduğu gerek kendi memleketi ve gerekse diğer islam topraklarına göndererek halleder. Diğer bir kısmımız ise hem gönderir hem de kendi çocuklarının kurbanı bilmesi ve yaşaması için bulunduğu ülkede de ayrıca kurban keser. Her iki durumda da herhangi bir eksiklik ya da sakınca bulunmamaktadır. Yeter ki gönderilen kurbanlarda fıkhen gerekli olan 'vekalet' sistemi doğru olarak uygulansın!
Bu noktada devreye bir diğer hikmet girer: Kurbanı kes(tir)en, bunun ücretini ödeyen şahıs kurbanının etinden ya da diğer ürünlerinden hiç faydalanamamakta, hatta adını ilk defa duyduğu bir islam toprağında kesilen kurbanını hiç görememektedir. Öyleyse bu kurbanın o kişiye faydası nedir ki? Bu sorunun cevabı aslında çok ortada!
Bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermenin mutluluğu bir ömür tıkabasa et yeme ile bile asla elde edilemeyecek ruhi (manevi) bir haz verir ki bu ne anlatılır ne de tadılmadan anlaşılır...
Tabi hadisenin ecir (sevap) kısmına hiç girmiyorum. Zira 'kurban' bizzat yaklaştıran bir ibadetin adıdır. Kelime olarak da manası budur. Bu mana ile 'kurban' zaten Allah'a yaklaşma gayesi ile yerine getirilen bir ibadet olmakla birlikte devamında ortaya çıkan yukarda bahsettiğimiz paylaşma ruhunu yeniden hatırlatması ile bir başka yakınlaşmanyn temelini atar. Bu yakınlık aslında bütün müslümanlar arasında zaten 'kardeşlik' gereği varolan ve kurbanla bir kez daha hatırlanan, perçinlenen, güçlenen ve dirilen birlik (vahdet) anlayışıdır.
'Kardeşi aç iken, tok yatan bizden değildir' ölçüsünü koyan bir Peygamber(sav)'in ümmetinden zaten kurban mevsimi olmasa da beklenen ve istenen bir haldir bu! Bu noktada ister istemez akla gelen yakın bir zamanda ağır felaketlerle sarsılan ve yıkılan Keşmir halkıdır. Yine yıllardır mülteci olarak kamplarda yaşamaya mahkum edilen Çeçen halkıdır. Saymaya devam ederek bütün sütunu garib beldelerin garib insanları ile doldurabilirim. Fakat bunun ne onlara ne bize bir faydası olmaz, zira bugün artık o beldelere ve daha adını bile duymadığımız birçok yere ulaşabilen, sahasında parmakla gösterilir faaliyetlere imza atan kurumlarımız var.
Gelelim bize...
Öncelikle 'kurban' hadisesinin sadece kurban kesmekten ibaret olmadığını ve bayram denen mefhumun kendi kendine, dört duvar arasında ya da çevremizdekilerden soyutlanarak kutlanamayacağını hatırlayalım.
En yakın çevremizden yani aile halkımızdan başlayarak 'kurban' bayramında yeniden yakınlaşmak en önemli maksadımız olmalı ve bu noktada muhatab olduğumuz müslüman olan ya da olmayan herkese bunu hissettirmeliyiz. Öyle ki; 'kurban' bayramını hiç bilmeyen biri bile bizimle karşılaştığında, konuştuğunda bizde bir değişiklik olduğunu farketmeli ve daha biz söylemeden o sormalı:
-Bu mutluluğun sebebi nedir?
Bu sorunun cevabı bizimle muhatablarımız arasındaki 'kurban'ı belirleyecektir. Yaşadığımız sevinci çevremizle paylaşabildiğimiz sürece birbirimize 'kurban' olacağız! Zaten asıl marifet ayakları bağlı bir hayvanı keserek ya da kestirerek kurban etmek değil; farklılıklarımıza rağmen birbirimize 'kurban' olabilmek, yakın olabilmektir.
Evet, bu gelen 'kurban'dır!
Öyleyse her çocuk bir İsmail, her baba bir İbrahim!
Atamız İbrahim(as)'e selam olsun!
O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin öksüzü Muhammed(sav)'e selam olsun!
Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!
Ufuk Gazetesi (Ocak - 2006)
22 Eylül 2011
Vicdan ve Onur
Ebu Zer’in yalnızlığını paylaşarak herbirimiz, dünyanın en ucra köşelerinde, çekilmiş karanlık köşelerine evlerimizin, bir büyük utancın altında ezilirken; kulaklarımız, gözlerimiz ve gönüllerimiz, bir büyük hasretin son buluşuna şahit oldu.
Koca iki değirmen taşının arasında ezilip, ruhumuzun un gibi öğütülüşünü çaresiz izlerken; bir dev kudretli elin bizi taşların arasından bir hamlede, bir yüce hışımla çıkarışını yaşadık.
Saman çöpü misali yüzerken koca bir nehrin üzerinde Akdeniz’den gelen kan kokusu ile uyandık, silkindik ve suyun akışına karşı kulaç atmaya başladık. Ciğerlerimize çektiğimiz acı ve keder, kanımıza karıştı... Karıştı da dizlerimize derman, gözlerimize fer geldi; ayaklandık!
Can verdik, her zaman olduğu gibi öldürülen, ezilen biziz... Değişmez olgularına tarihin yenilerini ekledik. Bir farkla ki; bu defa başımız eğik değil, boynumuz bükük kalmadı. Dillerimizle ve ellerimizle dualara durduk, gecelerimiz aydınlandı, gündüzlerimiz pırıl pırıl terlerle ıslandı. Mavi denizin suyu ısındı, karlar ısındı, toprak ısındı, yollar ve dağlar için için kaynadı. Taşlar yuvarlandı, parçalar koptu ve uçuştu dünyanın dört bir yanına... Gazze’den binlerce kilometre uzaklarda küçük bir çocuk avucuna küçücük bir taş aldı ve Gazze’nin çocuklarının hatırasına bir karanlık köşeye fırlattı.
İnsanlık onurunun sahipleri yerlerinden doğruldu, dağlar gibi dikildi ve yürüdü, gitti... Yürekler dile geldi, dudaklar sustu, adımlar yola dizildi, yer titredi ve tozunu silkti. Tarihin tozlu raflarında kaldığı sanılan bir onur duruşu yerini buldu, yeniden sahne aldı.
Kıyısında dikilip Nil’i tersine akıttık, Ölü Deniz’i gözyaşlarıyla doldurduk, Tur dağına tırmanıp emirleri getirdik gündemine yalan dünyanın...
Halilurrahman şehrinin sokaklarına İbrahim bereketini taşıyıp, Filistin’in mukaddes toprağına kabirden sonra biçilecek tohumlar ektik! Gazze’nin etrafındaki telörgüleri çıplak ellerimizle söktük, yüreğimizden akan kanı avuçlarımıza doldurup yüzümüzü ilk kıbleye döndük ve ahidler verdik.
Çağın panayırlarında vicdanları satılığa çıkarılan insan müsveddelerini seyredip daha bir bilendik. Mekke ve Medine’nin, İstanbul ve Şam’ın, Bağdat ve Kahire’nin sokaklarına ayak izlerimiz kazındı. Ecnebi şehirlerin meydanlarında tanıdık sesler ve yüzler gördük; Londra’dan Paris’e, Amsterdam’dan Berlin’e bir büyük ses yankılandı...
İnsanlık adına sevinçliyiz, yeryüzünde insan olarak kalmanın anlamı yeniden tayin edildi. Gazze, kimyasal değil insani bir turnusol kağıdı oldu ve renkler ortaya çıktı. Kana susayanlar ve insan kanıyla beslenmeyi adet edinenler daha bir kızardı! Avuçlarında kanla uyananlar, dünyanın gündüzlerini kızıl kana boyadı! Güneş, toprağa akıttığımız kana yansıyıp alınlarımızı aydınlattı, barut kokusundan genizleri yanan bir nesil; zulmü ve aşağılık zalimi tanıdı.
Ölü toprağını attık üzerimizden, küllerimizden yeniden doğuyoruz. Alınlarımıza biriken tozları bir hamlede silip attık, ak alınlı ve gümüş bilekli bir akıncının ardından yürüyoruz Gazze’ye doğru...
Adımlarımızın sadakalarını ödedik, yere sağlam basıyoruz. Allah’ın mülkünde, O’nun kullarına, O’nun verdiği güçle, O’nun rızası için sahip çıkmanın mutluluğunu yaşıyoruz.
Hürriyet ve adalete sevdalı bir ümmetin ayak seslerini duyurduk dünyaya, kardeş olmanın bedelini anladık ve anlattık aleme...
İşte bu yüzden sevinçliyiz ve bu yüzden alnımız ak! Nesillerimize bırakacak emanetlerimiz vardı; bizzat kendi ellerimizle göstere göstere aktardık sevdamızı.
Akdeniz’de can verenler, koca bir ümmete can oldu! Tek bir beden olduk, tek bir ses ve tek bir adım... Yedi düvel duydu sesimizi, yedi deniz titredi, yedi dağ yürüdü ve dikildi Gazze’nin etrafına, surlar gibi...
Kan, ter ve gözyaşı ile doldurup kurak toprakları, yeniden demir aldık asırlık limanlardan ve yelken açtık eski ufuklara... İnsanlığın gündemine ‘insanlık’ getirdik, dünyanın merkezine bir yeni bakış ve bir yeni duruşla vardık. Zamana ve insana hükmetmeye kalkanlara, zamanın ve insanın ve dahası kainatın Sahibi’ni hatırlatıp; bir kez daha yeniden iman ettik!
Elhamdulillah!.. İyiyiz, diyorum ya; iyiyiz hakikaten. İyi olduğumuz için iyiyiz, diyorum. Zulme karşı durabildiğimiz için iyiyiz, direnebildiğimiz için iyiyiz!
Ülkendeki kuslardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktanda vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakin kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili... (Sezai Karakoç)
Ufuk Gazetesi (Haziran - 2010)
19 Eylül 2011
Allah’ın gülleri yakanızı bırakmasın!
İnsanlar ve onların oluşturdukları toplumlar birbirleriyle sürekli etkileşim içinde değişir ve gelişirler. Bu kainatın en değişmez kanunudur aslında. Varolan herşey, yaratılan her varlık gelişir. Bunu en kolay, yaratılmışların en mükemmeli ve en üstünü olan insanda görmek mümkündür. Bu sebeble de haliyle insanların oluşturdukları topluluklar diğer varlıkların topluluklarıyla mukayese edilemez bir gelişme içindedirler.
Ne var ki; insanlar arasında da diğer varlıklara özenenlerin varlığı bir vakıadır. Vahşi hayvanlara özenenler toplumları da vahşi kurallarla yönlendirmekle tanınırlar. Münasebetlerinde temel kural ‘güç’, değişmez yasa ‘menfaat’tir! Sahip oldukları akıl onları vahşi yaratıklardan ayırmaya yetmezken, aksine daha tehlikeli hale getirebilmektedir.
Geçtiğimiz aylarda izlediğim bir belgeselde en tehlikeli hayvan sıralaması yapılıyordu. Belgeselin yapımcıları evrimci olunca bu sıralamaya dahil ettikleri ‘insan’ birinci sırayı almıştı. Bizim için bir kıymet-i harbiyesi yoksa da sanırım batının insanı getirdiği noktayı yine onlara anlatması bakımından dikkate değer.
Dünya emrine amade kılınan insan, o kadar kötü bir emanetçi oldu ki; bugün kendi yıktığı güzelliklerin ardından ağıtlar yakılıyor. Küresel ısınmalar, yokolan yeşiller, çekilen sular, azalan nimetler, çoğalan kavgalar ve savaşlar...
Umutları azaltan manzaralara rağmen, hazan mevsiminde bir bayrama daha ulaşmış olmamız bir müjdedir. Şartlar ne olursa olsun biz mutlaka bayramda gülümseriz! Bayram yakalarımıza takılan Allah’ın bir gülüdür çünkü! Yakasında Allah’ın gülü takılı olan gülmez de kim güler?
Ramazan ikliminden çıkış hüznünü engelleyen muhteşem ‘gül’,
bütün kırgınlıkları, dargınlıkları, kavgaları ve kinleri bitiren ‘gül’,
zenginlerin mallarını temizleyen günlerin ‘gül’ü,
yoksulların iki yakasını biraraıa getiren ‘gül’,
alınları parıldatan bir ‘gül’,
mazlumların, mağdurların alınlarını ak eden ‘gül’,
güçsüz bırakılanların gücü ‘gül’,
beli bükülmüşlerin, dizinin dermanı kesilmişlerin, gözünün feri sönmüşlerin kuvveti ‘gül’,
direnenlerin, mücadele edenlerin sadağında kalan bir atımlık ta olsa kainatı altüst eden cephanesi ‘gül’,
annesiz evlatların, evlatsız annelerin gönlüne ferahlık esintisi bir ‘gül’,
yerin ve göğün, güneşin ve ayın, gündüzün ve gecenin, sabahın ve akşamın, yazın ve kışın, baharın ve hazanın, toprağın ve taşın, etin ve tırnağın ayrılmaz harcı ‘gül’,
hayatın anlamı, ölümün canı ‘gül’,
harflerin şekli, kelimelerin bütünlüğü ‘gül’,
dünyanın süsü, cennetin gölgesi ‘gül’,
velhasıl sözün sonu, bayramın adı ‘gül’...
İşte bu yüzden, hem kendi adıma hem bu satırları okuyan herkes için duam; ‘Allah’ın gülleri yakanızı bırakmasın’ olacaktır...
Rasul-i Ekrem’in (sav) unutulmaz hatırası garipliğe bir virgül niyetine bayram hayatımızdan eksik olmasın! Hani O demişti ya; ‘Bu din garip başladı, garip olarak devam edecek. Gariplere müjdeler olsun!’ Garip kelimesinin türkçede tam karşılığı yine aynı kelimeden türetilen ama türkçeleşen ‘gurbetçi’dir. Bu dünyada ‘gurbetçi’ olarak yaşayanlara müjdeler olsun! Asıl ve ana yurdu ahiret bilenlere dünya gurbettir haliyle! İşte bu gurbetin bir nefeslik molası ise bayramdır. Bu yüzden Mevlana ölümü ‘şeb-i arus’ bilmiştir. Gurbetin sonu... Kara sevdalının sevdiğine kavuşması saymıştır...
Bayramınız kutlu ve mutlu olsun!
Ufuk Gazetesi (Kasım -2007)
14 Eylül 2011
Bir Demokrasi Masalı...
Bizim masalımız böyle başlamıyor ne yazık ki!
Bir demokrasi masalı varmış, herkesin hayran olduğu. Bütün kölelerin her akşam dinleyip dinleyip uyuduğu, efendilerin devam etmesi için türlü hokkabazlara her türlü desteği sağladığı bir masal... Masal hep aynı cümlelerle başlarmış; bütün insanların insanca yaşama hakları vardır, bütün insanların inançlarını hiçbir baskı ve kınamaya tabi olmadan uygulama hakları vardır, bütün insanların fikirlerini özgürce beyan etme ve savunma hakları vardır... Böyle uzayıp gidermiş masal. Bu cümlelerin uzunluğu masalı dinleyen kölenin uyanık kalma direncine göre ayarlanırmış. Sonra devam masala...
Demokrasi masalına göre insanlar, kendilerini yönetecek olanları kendileri seçerlermiş. Ancak tek şartla seçilecek olanları başkaları belirlermiş. Yani başkalarının beğendikleri arasından halk kendine en uygun olanı seçermiş. Hiçbirini beğenmezse susup oturmaktan başka yapacak bir şey kalmazmış. Demokrasi ya bu, ya katılırsın ya dışarda kalırsın. Müdahele edip kuralları değiştirme ya da adayları beğenmeme lüksü yokmuş...
Aykırı fikir sahiplerinin sonu belli imiş zaten. Ya mutlu(!) demokrat toplumdan dışlanır, yalnızlığa itilirlermiş ya da bu da yetmezse onları hapishane hücrelerindeki yalnızlık paklarmış.
Dünyanın değişik yerlerinde demokrasi masalı ile uyumayanlar için değişik 'yola getirme', 'adam etme' taktikleri uygulanır ve bu metodlar sonu ölümde olsa mukaddes demokrasi masalı için yapıldıklarından mübah sayılırlarmış.
Bu uygulamaların en son ve en büyük örneğini dünya halkları Irak'ta seyretmiş zaten. Demokrasi masalı oraya öyle bir gelmiş ki; hızından önüne çıkanı ezer geçermiş. Demokrasi masalı ile uyumayan kadınlar ve kızların ırzlarına geçilir, çocukların beyni kurşunlar ve bombalarla paramparça edilirmiş! Erkeklerin eğer eziyetlerden kafayı yemeyenleri kalırsa onların da sağlam organları alındıktan sonra bir şekilde hakları verilirmiş...
Demokrasi masalı bu imiş der kafamızı bir o yana bir bu yana sallarmışız da, bu kafa sallama da masala muhalefet sayılıp sallanan kafalar uygun kalınlıkta iplerle darağaçlarında sallandırılırmış!
Gün gelmiş Filistin halkı da bu masala muhalefet ederek masalcının istediklerini değil kendi içinden kendisi gibi insanları başına yönetici yapmaya kalkmış. Oldu mu şimdi, diye dünya masalcıları ayağa kalkmışlar! Yanlış(!) adamları seçtikleri için oyunu kuralına göre oynamayan Filistin halkını cezalandırmaya karar vermişler... Ambargolar derinleşmiş ve alenileşmiş ama yetmemiş! Narkozsuz ameliyatlar yapılmış ama masalcının istekleri yerine gelmemiş. Son çare her zaman ki gibi demokratik bombalarla denenmeye başlanmış... Masala direnmenin cezası olarak elektrikleri kesilmiş, suları kurutulmuş, kafasını sallayanın kafası da kesilmiş... Koca koca tanklarla evleri başlarına yıkılmış...
Ama nafile! Bu özgürlük sevdalısı halk adam edilememiş! Ufacık çocuklarının gözleri önünde bombardımanlarla ebeveynleri katledilmiş ki bu çocuklar dersini daha bu yaşlarda alsınlar!
Göklerden yağan ölümleri ninni bilip mışıl mışıl uyusunlar!
Ve dünyanyn bütün hür(!) ve gelişmiş(!) halkları masal gereği seyretsinler olanları! Demokrasi havarilerinin dilleri tutulsun! İnsan hakları savunucularının nutukları! Göğüs kafesinde bir yürek taşıyanların vicdanları kanasın! Bulutlar ağlasın, denizler dalgalarını kayalara vursunlar! Rüzgarlar bir feryadı, bir çığlığı taşısınlar dünyanın dört bir yanına! Yanardağlar homurdansın ve içlerini yakan ateşi kussunlar! Yer üstünde olanların utancıyla sarsılsın!
Ve bütün masalların bütün kahramanlarını utandıracak bir kahramanın sözlerine kulak versin insanlık!
‘ALLAH'ım!
Ümmetin suskunluğunu sana şikayet ediyorum!
Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!
Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!
Ben ki saçları ağarmış, ömrünün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belalarının estiği biriyim!
Tek isteğim benim gibi, müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!
Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helak olmuş ölüler!
Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felaketler karşısında?
Bir halk yok mu?
Hiç mi kimse yok, ALLAH için ve ümmetin namusu için kızacak?
Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak!
Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken?
Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!
Omuzlarımıza el verecek ve göz yaşlarımızı silecek bir bakış!
Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilatları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı!?
Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye;
Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mümin kullarına yardym et! diye çağıramaz mı!?
Buna da mı gücünüz yetmiyor!?
Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:
Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!
Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek!
Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!
Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin!
Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!
Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!
Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin!
Temennimiz, ALLAH’ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır!
Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!
Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!
ALLAH'ım! Sana şikayette bulunuyorum! Sana şikayette bulunuyorum! Sana şikayette bulunuyorum!
Gücümün azlığını, imkanımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı sana şikayet ediyorum!
Sen mustazafların Rabb'isin! Sen bizim Rabb'imizsin! Bizi kime bırakıyorsun?
Bize cehennem olacak uzaklara mı?
Veya düşmana mı?
ALLAH'ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çişnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına sana şikayette bulunuyorum.
Sana şikayette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı! Birliğimiz bozuldu! Yollarımız ayrıldı! Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini sana şikayet ediyoruz!’
(Ahmed Yasin)
Ey masal ülkelerinin evlatları, uyanın! Dinlediğiniz sadece masaldır, bunu bilin yeter! Yaşananlardan ibret alın! Ve dua edin!
Sahi bir masal mı anlatıyorduk? Hayır biz o masalı yaşıyoruz!
Ufuk Gazetesi (Temmuz - 2006)
10 Eylül 2011
Ortadoğu nerenin doğusu?
Artık isyan dokuyorum
Özgürlüğün gölgesine
Bedenimi çakıyorum
İnsanlık tarihinin dönüm noktalarının meydana geldiği, tarihin en eski yerleşim bölgesi. İnsanlığın atası Adem'in (as), ikinci atası Nuh'un (as), kendisinden sonra gelen herkesin hayırla yâd ettiği İbrahim'in(as) ve alemlerin efendisi Muhammed'in (as) hayat sürdüğü, hemen her iktidar sahibinin ele geçirmek için çırpındığı, hem zalimlerin hem de mazlumların bolca bulunduğu, en verimli nehirlerle en büyük çöllerin arasında bir ok atımı mesafe ancak bulunan, toprağın altının ve üstünün yeryüzünün başka hiçbir bölgesinde olmadığı kadar zenginliklerle dolu olduğu, savaş ve barışların sebebi ya da bizzat kaynağı bir toprak parçası!
Dünya savaşları bile bu topraklar üstündeki hesaplar için çıktı ya da çıkarıldı. Sultan II. Abdulhamid'in 33 yıllık başarılarla dolu bir hükümdarlık döneminin son bulmasına sebep olan en mühim icraatı elbette dünya islam birliğine verdiği önemin yanı sıra; Filistin topraklarında 'büyük bir çiftlik' kadar bile olsa Yahudilere toprak satmayı kabul etmemesi idi... Tahttan indirilmesinin ardından çıkartılacak olan savaş sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nun tarih sahnesinden silinmesi kimin ya da kimlerin önünü açtı? Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Çanakkale'de verdiği yüz binlerce şehide ve başarıya rağmen Osmanlı mağlûp sayıldı ve İstanbul işgal edildi... Bu konuyu umarım ilerki aylarda daha geniş ele alabiliriz.
Ve Filistin... Dünya savaşınn ardından sahipsiz kalan mübarek topraklar... Karış karış ince hesaplarla Yahudilere satılan, ya da bin bir dalaverelerle yavaş yavaş işgal edilen araziler sıradan olaylardan oldu.
1930'lu yılların sonlarına gelindiğinde Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulmasına tek engel bölgede yaşayan Yahudi sayısının komik rakamlarla ifade edilecek kadar az olmasıydı. Bu sayıyı artırmanın yolunu yine yahudice bir mantıkla buldular. Avrupa'da rahat bir yaşam süren Yahudi halkları Filistin'e göç etmeye ikna etmek için bir Hitler yeterli idi... Anne tarafından yahudi olan ve zaten yahudi sayılmak için şart olan kan bağına sahip Hitler bir şekilde Avrupa'lı Yahudileri Filistin'e göçe ikna etti!
Yeryüzünde hedeflerine ulaşmak için kendi halkına eziyet etmeyi mazur gören tek halk yahudiler değildi elbet... Son da olmayacaklardı zaten.
Üstad Necip Fazıl'ın deyimi ile 'Yahudiler sigaralarını yakmak için dünyayı ateşe vermekten çekinmeyecek kadar' kendi menfaatlerine düşkündürler.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya üzerinde meydana gelen tek ve en mühim gelişme İsrail devletinin kurulması idi. İki dünya savaşı ile bir devlet elde edenlerin 19. yüzyılın sonunda kararlaştırdıkları Büyük İsrail'in kurulması için neler yapabileceklerini ise hep birlikte göreceğiz.
Peki bu Ortadoğu nerenin doğusundadır?
Birinci Dünya Savaşı ile sömürge taktiklerini değiştiren İngilizler dünya haritasını yeniden çizerken her yeri kendilerine eksenledikleri için onlara göre batıda kalan sadece Amerika kytası oldu. Avrupa ise doğu olarak kabul edildi. Asya Uzakdoğu olunca Avrupa ile Asya arasynda kalan dünyanın asıl merkezi Ortadoğu olarak isimlendirildi.
Bu bölgeyi Ortadoğu olarak isimlendirmek bir bakıma İngilizler'in tasnifini de baştan kabullenmek gibi geliyor bana.
Hayır, bu topraklar ne Yakındoğu ile Uzakdoğu’nun arasynda sıkışmış/sıkıştırılmış Ortadoğu’dur ne de bir başka sınıflandırma ile es geçilebilecek kadar kolay!
İnsanın dünyaya ile ayak bastığı ve belki de son basacağı ve insanın Rabb'ine ilk ibadetgahını inşa ettiği ve kıyamete kadar yalnız Allah'a ibadet edilecek topraklar... Mehdi'nin(as) de Mesih'in(as) de beklenildiği topraklar!
Melheme-i Kübra'nın ya da batılıların anladığı dille Armegedon'un cereyan edeceği sahne! Hem onlar hem biz bunu biliyoruz ve emin olun onlar Muhammed'(as)in asla yalan konuşmayacağına en az bizim kadar eminler!
Irak'a Saddam yıllar yılı hükmetmeli, İran'la savaşmalı! Suriye'de Esed zulmetmeli, Ürdün Filistinliler'e İsrail'den önce saldırmalı! Haremeyn Suud ailesinin keyfine verilmeli, Osmanlı'nın hatıraları yok edilmeli, Mescid-i Aksa yakılmalı!
Bunlar olanlardı ya olacaklar?
Bir şekilde Irak'tan başlayan işgal genişletilmeli, Suriye ve İran vurulmalı, Türkiye savaşın içine mecburen çekilmeli çünkü güneydoğusu Büyük İsrail sınırları içinde kalıyor! Buna sebep mi bulunmalı? En kolay iş bu!
İsrail nükleer silah edinebilir ama bir başkası bırakın silahını adını bile anamaz!
Gelecek günler büyük olaylara gebe... Bakalım kimin hesaplarıhem evde hem çarşıda tutacak? Bakalım hesapların üstünde bir hesabı olan Allah neye hükmetti?
'Fitne ölümden daha şiddetlidir!' ve 'Geleceği yalnız Allah bilir!’
Ufuk Gazetesi (Şubat-2006)
03 Eylül 2011
Ben kimim?
* * *
Ben kimim? Kimliğim, sıfatım ve karakterim nedir? Ve bunlar gerçekten üzerimde varolan sıfat ve haller midir yoksa başkalarını avuttuğum ninniler midir?
Kafir ; Hakk’ı ve hakikati yani Allah(cc)’ı ve onun dinini reddeden, inkar edendir.
Allah katında canlıların en kötüsü kafir olanlardır,çünkü onlar iman etmezler. (Enfal – 55)
Onlar ahireti de inkar ederler (A’raf – 45)
Münafık ; içten içe kabullenmediği ve inanmadığı halde insanlara kendini mü’min olarak takdim eden ve müslüman gibi yaşayandır.
İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde Allah’a ve ahiret gününe inandık derler. (Bakara – 8 )
Fasık; günahları açıktan işleyen, işlediği günahtan sıkılıp mahcup olmayan müslümanlara denilir.
Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın, işte onlar fasıkların ta kendileridir. (Haşr – 19)
Müslüman ; teslim olan demek olup, islamın gereklerini yerine getiren kişidir. Hem iman edip salih amel işleyenler için kullanılır hem de genel olarak islama mensubiyet bildirir. Ancak pratikte iman kalbine yerleşmediği halde islamın gücü karşısında boyun eğip, müslümanlardan olmayı kabul edenler için de kullanılır.
Araplar iman ettik dediler, de ki; ‘siz henüz iman etmediniz, fakat deyin ki, biz müslüman olduk’ iman henüz kalplerinize girmedi. Eğer Allah'a ve elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. (Hucurat – 14)
Mü’min ; inanılması gerekene gerektiği gibi inanarak mutlak bir kabul ve tereddütsüz bir onay ve ikrar ile ilan halidir.
Mü’minler ancak şu kişilerdir ki, Allah’a ve Rasul’üne iman eden ve sonra da asla şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda malları ve canları ile cihad edenlerdir. İşte bunlar sadıklardır. (Hucurat – 15)
Muttaki ; takva sahibi demektir. Takva, helal ve haram sınırlarına dikkat etmektir. İslamın emir ve yasaklarına uygun bir hayat yaşama halidir.
Kim ahdini yerini getirir ve takva ile yaşarsa muhakkak ki Allah muttakileri sever. (Al-i İmran – 76)
Muhsin ; Allah’ı görüyormuş gibi yaşayan ve amel eden kişidir ki, o Allah’a görmese de Allah’ın onu gördüğünü bilir.
Elbette ki, yüzünü Allah’a teslim eden ve muhsin olan için Rabbinin katında ecir vardır, ve onlara korku yoktur ve üzülmeyecektirler. (Bakara – 112)
Veli; Allah dostudur, Evliya ise veli kelimesinin çoğuludur yani Allah dostları demektir. Evliya tabiri tasavvufta bir makamı belirtmesi sebebi ile Kur'an-da kullanıldığı anlamlar unutularak veli ve evliya kelimeleri de mukaddesleştirilmiştir. Halbuki Kur'an, 'iman edenlerin birbirlerinin velisi olduğunu' (Enfal-72) ve 'Allah'ın da onların velisi olduğunu' (Bakara-257) ilan etmiştir.
Dikkat edin, muhakkak ki Allah’ın evliyasına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. (Yunus – 62)
* * *
Şimdi başkalarına bırakmadan bir an önce kendimiz hakkında kararı yahut hükmü kendimiz vermek durumundayız ki, birileri bizi olmadığımız ve olmak istemeyeceğimiz isim ya da sıfatla anmasın!.. Kendimizi bir isme ya da sıfata izafe ettiğimiz takdirde onu öyle alenen ve sağlam taşıyalım ki, tereddüte mahal kalmasın. Öyle bir duruşumuz olsun ki, birileri bizi yaftaladığı zaman o yafta gerisin geri sahibine dönsün.
Kendimiz kadar muhatablarımızı da doğru tanımak için ve doğru muamele etmek için bu sıfatlara ihtiyacımız var. Kimseyi olmadığı bir şekilde sıfatlandırmak ya da olduğu hali reddetmek değildir işimiz.
Meşhur sözdür, ‘biz davetçiyiz, kadı değil’.. Ağızlarımızın büzülmesi için ip bağlanası torbalar olmadığını unutmamak gerekir. Birileri hakkında konuşacaksak ve eğer söyleyeceklerimiz doğru ise ğıybet, yalan ise iftira sözkonusu olacaktır. Kur’an-ın ifadesi ile, ‘sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?’ (hucurat – 12) yani ğıybet bu kadar tiksindirici bir şeydir. İftira ve yalan ise imanla birarada bulunması düşünülemeyecek en büyük günahtır.
- Namaz kılmayan adama kafir diyemeyeceğimiz gibi, kendini salt ve saf ‘müslüman’ tanımlamasını da kabul edemeyiz.
- İçkimi de içerim namazımı da kılarım diyen adamın veya tesettürsüz gezmekten çekinmeyen kadının sıfatı mü’min ya da müslüman değil fasıktır. Ama bu ve benzeri günahları gizli işleyen kişiler hakkında kimse zanlarla birşey söyleyemez.
- Benim de babaannem de örtülü idi demek tesettürsüz yaşamanın delili olamayacağı gibi, babaannesinin örtüsü kimsenin imanına işaret olamaz.
- Bir kişinin iman iddiasını reddebilmek ve ona kafirdir demek için alenen inkarına şahit olmamız gerekmektedir.
- Salih amel ya da ihsan üzere yaşamayı ‘iyi işler yapmak’ olarak algılayarak benim de kalbim temiz, kimseye bir kötülüğüm dokunmuyor şeklinde değerlendirerek ‘muhsin’ olmak mümkün değildir.
- Evliyadan olmak için illa da bir tarikatta şeyh olmak gerekmediği gibi, her ak sakallı dede de Allah dostu olmayabilir.
Ramazanlar gelir geçer, bayramlar da... ama geriye bir adım öte taşınmış bir iman ve gönlünün derinliklerinde tereddütsüz bir teslimiyet ile kalmaktır asıl marifet. Vesselam
Ufuk Gazetesi - Eylül 2011
01 Eylül 2011
Ölen Hayvan İmiş
Aşk, tutku, sevgi, sevda, muhabbet, delikanlı!
Dünyanın varlık sebebi, insanın dünyadaki serüveninin kaynağı, hayatın devamının gereği, tarifi çok ama hiç bitmez bir serüven.
Her yerde, zamanda ve kişiye göre değişen anlamlarına rağmen üzerinde en çok yazılan, en çok konuşulan konu.
Sevgi temelden ikiye ayrılıyor ve bu ayrılık varlığın sonuna kadar hep devam ediyor. Yani bitmez tükenmez bir kutuplaşma sevginin ayrılmaz mübtelası. İlk ayrımı Yaratan ve yaratylan noktasında; O bizi ve bütün yaratılmışları seviyor. Sadece O'na özgü bir sevgi ile seviyor ki; biz O'nun mülkünde O'nun nimetleri ile geçinip gidiyoruz. Herşey gibi sevginin temeli de O'na dayanıyor. Sonra yaratılmışlar ve sahip oldukları duygu olarak karşımıza çıkıyor sevgi.
Yaratılmışların sevgisi de tek parca değil, önce ikiye ayrılıyor: Ruhani (ruhtan kaynaklanan) ve şehevi (nefisten kaynaklanan). Ruhani sevgi de ikiye ayrılıyor; ilahi ve insani. İlahi sevgi de ikiye ayrılıyor; Yaratan'ı sevmek ve O'nun sevdiği yaratılmışları sevmek. Sonra insani sevgi ki o da sade ve sabit değil haliyle... Annelerin bebelerine olan sevgisi ruhani bir sevgi iken, beylerine olan muhabbetleri hem ruhani hem de şehevi olarak iki kanatlıdır.
Bütün bu labirent gibi dönüp duran sevgi çemberi mutlaka birbirine bağlı halkalardan oluşuyor. Bu bağlılık sebebi ile bir türden diğerine geçişler bazan ışık hızıyla olabiliyor. Meşhur sevdalı Mecnun'un, 'Leyla, Leyla' derken Mevla'yı bulmasına bu sebeble hiç şaşmamak gerekiyor.
Ve bambaşka sevdalar zincirinin eski ama eskimez, tarihi ama çok güncel bir halkası; bir gayeye sevdalanma! Davasını sevda bilenlerin hikayelerine en çarpıcı örnekleri ise haliyle insanlığın en kutlu devrinde görüyoruz.
Hubeyb, sanki adını özellikle seçmişler gibi, adı gibi bir sahabe. Hubeyb sevgilicik demek, sevgi demek, sevgili demek... Ona sormuşlar darağacında; 'Sen şimdi evinde rahat rahat otursaydın da senin yerinde Muhammed olsaydı, ister miydin?' Hubeyb'in cevabı zamanlarüstü bir yaklaşımı, davasını sevda edinenlerin ancak anlayabileceği bir çizgiyi gözler önüne seriyor:
'O'nun burada benim yerimde darağacğnda olması bir yana; Medine'de ayağına bir diken batmasına bile razı olmam!'
Hubeyb, bu sevdanın karşılığını aleme ibret için herkesin gözü önünde aldı. Onu kurtarmak için gönderilen Peygamber fedaisi ancak cesedini ele geçirebildi.
Bir başka sevgili, bir başka örnek sevda:
Bu sefer başrolde yine bir sevgili var, çünkü bu sahabenin adş da sevgili: Habib!
Onu da asmışlar bir darağacına ve işkence ediyorlar. Soru sahte peygamberden geliyor: 'Muhammed kimdir?' Cevap tereddütsüz, ses gür: 'O Allah'ın Rasulüdür.' Soru devam ediyor, 'Ben kimim?' Cevap yine tereddütsüz; 'Seni duymuyorum.' Ve sonra tarihin en büyük sevda hikayesi yazılıyor. Her soruda cevap değişmedikçe bu Habib'in bir organına mal oluyor. Burnu, kulakları, parmaklary kesiliyor... Sonra kolları ve bacakları... Ve son nefesine kadar sevdasına leke getirmeden değişmeyen cevaplar...
Sonra devirler değişiyor, insanlar değişiyor, sevdalar değişiyor... Bırakın Habib ve Hubeyb'i, ne Mecnun'un asil sevdası, ne Ferhat'ın dağları delen sevgisi kalıyor... Delikanlılarımız ne Habib'i tanır oldu, ne Hubeyb'i. Hatta Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin hikayeleri de bilinmiyor artık.
İnsanlar bir labirentte yolunu kaybetmiş dolanıp duruyor.
Hani demiştik ya delikanlım zaman bahardı ya hani! Hani delikanlıların kanı daha bir deli akardı ya bu zamanda... Tevafuk değil tamamen bir hesap ürünü; İstanbul'un Fatih'i de delikanlı bir çağında ve zamanın da mayıs olduğu bir günde hedefine ulaşmıştı ya hani! Delikanlı olmanın alameti, genç olmanın gereği demek ki karşı cinse sevdalanıp(!) onun ardından gençlik tüketmek değil mi?. Hele sevginin adını, aşkın kanını da bulandırıp tutkudan ibaret geçici hevesler peşinde koşmak hiç delikanlılık değil!
Biliyorum, bu yazılanları bizim delikanlılar okumayacak, okusa da belki anlamayacak. Biliyorum çağdaş dünyanın en kalleş silahları onların alnına dayalı. Yine biliyorum sürüler halinde vahşi hayvanların çiğnediği bir tarladan hasat elde etmek bir hayal!
Onlar çok biz az, onlar zengin biz fakir, onların keskin dişleri var! Yüreklerimizi dişliyorlar, elimiz böğrümüzde kalıyoruz. Kulaklarımızı tırmalayan çirkin sesleri var, gözlerimizi kapatamıyoruz görmemek için çünkü yürümek, önümüzü görmek zorundayız. Çiçeklerimizi koparıyorlar, atıyorlar hoyratça herbirini bir köşeye. Bahçelerimizi talan ettiler, evlerimize girdiler. Dallarımızdan yeşeren her sürgünü kırmak için teknolojiler geliştirdiler. Onların şövalyeleri tepeden tırnağa zırhlı, bizim akıncılarımızsa yalınkılıç ama koltuklarının altında melek kanatlarıyla düştüler yollara...
Her mayısın sonunda bir kez daha anlarız ki bilmem kaç yüzyıl zamandır bir kere daha bir Fatih yetiştirememişiz...Fakat bahardayız, yağmur mevsimi yani! Her bir damlası rahmet ya yağmurun... Delikanlıyız, zamanın sevda zamanı olduğunun farkındayız. Bir kelimenin bir damla yağmur olup bir yüreğe düşme ihtimali kanımızın deveranını hızlandırıyor. Sevdamızın bir buğday tanesi kadar yol alabilme ihtimalini bile müjde kabul ediyoruz.
Güzel şeyler olacak elbet, olmasa da ne gam... İyilerin ve iyiliklerin niyetine cenaze namazı kıldıranlar olacak elbet... Biz bir sevdadan bahsediyoruz, bir yürek kıpırtısından, hayat emaresi, ahiret meşalesi bir sevdadan...
Biz özgürlüğe sevdalıyız, insan olarak kalmaya yani. İnsan olmanın erdemi sevginin mukaddes adında gizli. Hürriyetin tadını sevdamızın nurdan parmaklıklarının ardında tatmaya hasretiz. Hayatın başlangıcının bir sevgi üzerine bina edildiğini biliriz, sonu da bir sevgiye bina edilmedikçe anlamının da olmayacağını...
‘Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez!’
Ufuk Gazetesi (Mayıs - 2005)
31 Ağustos 2011
Acemi misafirler...
Denizi olanlar mavi gözlüdür belki
Ben kavruk bir çöl gibi yangınım
Bir doğulu kadar esmer ve tedirgin
Kirli beyaza yamanmış rengarenk kumaşlar, suya renkli kalemlerle yazılmış yazılar! Dağlarından indirilmiş düz caddelere; yamasız asfaltlarda yürürken tökezleyen acemi misafirler!
***
Batının beyaz(!) medeniyetini(!) konuşalım mı biraz? Ya da çerçeveyi geniş tutmadan sadece Hollanda'nın kirli beyazını konuşalım en iyisi. Yoksa bütün bir batının bütün kirli beyazlarını bu sayfalara doldurursak en yeni formülleri ile bütün deterjanları kullansak da temizlenmez ki!
Çok gerilere gidip Açe'de, çok uzak değil daha üzerinden 2 yüzyğl bile geçmemiş katliamları geçelim. Geçelim diyorum yoksa korkarım bir tek o ayıp bile yüzlerce parlemento tarafından alınacak kararlarla bile kapatılamayacak kadar büyük… Bir tek cümle batının doğuya yaklaşımını özetler mi? Deneyelim:
Hollanda o yıllarda Açe'deki müslümanlara sırf bayraklarındaki hilali kaldırmadıkları için 25 yıl süreyle saldırır, bu vahşete Açe halkı 25 yıl direnebilir ancak! Gözü ve gönlü aç Hollandalılar bir hilal indirebilmek için tam 25 yıl saldırır, yakar, yıkar…
Geçelim biz, ama unutmayalım bunu…
Bundan 40 yıl önce 200 yıl önceki gibi köleleştirecekleri ve işlerini gördürecekleri esirler lazım olduğunda şartlar gereği bu sefer silah zoru ile değil para zoruyla getirdiler 'misafir işçileri'… İşin garip yanı kimse direnmedi bu sefer! Paranın gücü öyle yıllar sürecek bir savaşa gerek bırakmadan, doğunun en sağlam evlatlarını batının en kirli beyazlarına bir leke daha olsun için çekti kopardı yerlerinden. Satılık köleler gibi getirildiler… Tıpkı geçen yüzyıllardaki gelişler gibi…
Kullandılar, işleri bitti ve şimdi eskimiş paçavra gibi buruşturup bir köşeye atmanyn çarelerini arıyorlar…
Suçluyu aramak çare değil artık. Politikacıları eleştirmek de işe yaramıyor. Hatta kurulan dernekler, açılan camiler…
Uyum projeleri kafamızın rengini değiştiremiyor, dil kurslarından en iyi seviye ile çıkanlar aşılmaz inatlara takıldılar. Üniversite bitirenler, hatta politikacı olanlar bile kendilerinden başkasına faydası olmayan, hatta kendine bile yabancı, bir garip yaratıklar oluverdiler…
Sahi size de garip gelmiyor mu? Halen hükümette olan iki siyasi partide yabancı milletvekilleri var, hatta türk asıllı vekiller var. Neden bizimkiler cesur olamıyorlar dersiniz? Aşağılık kompleksi mi? Ya da belki haksızlık ediyoruz. Onlar engelliyordur, kimbilir daha yapılmak istenen neler vardır? Ya da biz doğusunda mı kalyıoruz biraz memleketin? Burada da mı doğu-batı birbirine bu kadar uzak?
***
Karşımızda hep sırıtan ama içten pazarlıklı yüzler görmekten bıktık artık.
Kirli beyazlarını bizim renklerimizle güzelleştirme hayalini sadece bizim renklerimizi soldurmak için uydurdukları bir masal olarak görmek hiç te abartı olmayacak. Bilenler bilir; eğer renklileri beyazların deterjanı ve ısısı ile yıkarsanız sonuçta ortaya 'ne idüğü' belirsiz bir ucube çıkar.
'Ancak benim gibi olursan benim sahip olduğum haklara sahip olabilirsin' mantığı bile artık kıymetini yitirdi. Şimdi onun gibi olanlar da ona yaranamıyor. Daha da ileri gidip saçlarını sarıya boyatanlar bile yaranamadı ki!
***
Bunlary konuşmanın gerekliliğini unutmayalım, geleceğe ait fikirlerimiz olsun tartışalım. Hiç bitmeyecek sandığımız birçok şey bir anda yok olabilir. Ne kadar hoşgörü sahibi olursak olalım bir yerde herşeyin anlamını yitirdiğini ve bizim değil muhatablarımızın bizim hakkımızda ne düşündüğünün daha önemli olduğunu göreceğiz.
Eğer birşeye karşı çıkıyorsak bunu sadece kendimiz için değil herkes için geçerli sayalım. Ben yaparsam olur ama onlar yaparsa yabancı düşmanıdır. Ben bakarsam normal ama o bakarsa gözünü oyarım… Benim çocuk dayak atarsa aferin ona ama dövülürse kesinlikle büyük bir haksızlık vardır.
Dürüst olalım. Birşeyleri düzeltmek için artık belki de çok geç. Yılların birikimlerini bir çırpıda kimse silip atamaz ama durduğumuz köşeye bir güzel ışık yansıtabilirsek, karanlıkta kalan güzel yanlarımız gözler önüne çıkabilir belki…
***
Evet batının yüzyıllar süren intikam savaşlarından sonra şimdi de gizli gizli hayranlık duyduğu medeniyetimizi kötü bir şekilde taklit etme arzusu ile karşı karşıyayız… Osmanlı'nın bir tek mektupla yönettiği uzak diyarları benzer metodlarla neden biz de yönetemiyoruz diye eminim batının derin güçleri zır zır ağlıyorlar.
İnsan denen yaratığı sadece maddi ihtiyaçlarından ibaret gören son asır emperyalistleri aradan bin yıl geçse de asla çözemeyecekleri bu büyük denklem karşısında yenilgiyi kabul etmek yerine kaybedenlerin hırçınlığı ile topyekün bir sindirme ve devşirme politikasına yöneliyorlar.
Onların hürriyetleri kendilerine geçiyor sadece, baksanıza konu biz olunca hakaretler, aşağılamalar ve sair her türlü herze fikir hürriyetine giriveriyor. Olur da aramızdan birileri onlara sizin beyazınız kirli demeye kalkınca, hemen akıllarına ilk gelen 'sınırdışı etmek' oluyor.
Herşeye ve herkese rağmen insan olarak kalabilirsek mutlaka biz kazançlı olacağız. Batının kirli beyazları bizim renklerimizle örtülecek ama biz rengimizi kaybetmeyeceğiz. Onların itici kirlerini kapatıp yaşadığımız yerleri kendimize ve beraber olduğumuz insanlara layık hale biz getireceğiz. Biz problem yaratıklar değil, güzel insanlar olarak anılmak istiyoruz.
Misafiriz evet, ardımızdan sadece bizi ağırlayanlar değil bütün bir insanlık sadece 'güzel insanlar idiler' demeli. Batının köle tacirleri ise kendilerinden utanmalı. Nesillerine sadece servet değil bizim kanımız ve terimizle ürettikleri ama üstüne kocaman bir 'utanç' damgası vurulu geçmişler miras bıraktılar.
Beyinlerinizin sıcakla değil fikirle kaynayacağı bir yaz dileklerimle…
Ufuk Gazetesi (Temmuz - 2005)
27 Ağustos 2011
Çocuk herşey demek!
Annelerden özür dileyerek; gül kokulu bebek avuçları, çelikleri delen anne gözyaşları adına!
...
Bilmem belgesel sever misiniz? Favori televizyon programlarımdandır belgesel. Aslanları, filleri ve diğerlerini hayret ve ibretle izlemek ve hayvanlardan hayvandan daha aşağı düşmemek için dersler çıkarmaktan hoşlanırım.
Son izlediğim anne aslan artık unutulmaz bir kahraman bende. İki minik yavrusunu korumak isterken bir yılan tarafından ısırılan ve zehri vücudundan atabilmek için 7 gün yemeden içmeden, saldırılardan korunabilmek için ağaç tepelerinde ve ormanın kuytu köşelerinde ölümle hayat arasında gidip gelen kahraman anne. Yedinci günün sonunda zehrin tesirinden kurtulduğu için artık su içebileceğini anladığı an 7 gündür bir damlacık su içmemiı bu 'hayvan'dan ne beklenir? Suya koşması belki... Ama ilk yaptığı mini aslancıklarını terketmek zorunda kaldığı yere koşmak oldu. Uzun uzun aradı onları, kokladı toprağı... Sonunda çakallar ya da sırtlanlar tarafından parçalandıklarını anladığında aklına susuzluğu geldi ve suya yönelip bir haftanyn susuzluğunun üstüne eklenen yavrularının acısına faydası olmasa da yudum yudum hayatı içti ve yoluna devam etti...
Anneleri farklı kılan nedir diye çok düşünüyorum...
Yaratan bize kendinden sıfatlar vermiş. O Semi'dir, biz de işitiriz. O Basar'dır, biz de görürüz. O Hayy'dır, biz de yaşarız. O Muhalefet'un lil-Havadis'tir, biz de birbirimizden mutlaka bir yönümüzle ayrıyız. O Alemlerin Rabb'idir, biz sahip olduklarımızın efendileri... Bu örnekleri uzatabildiğiniz kadar uzatın, sonuçta ortaya çıkan O'nun bize kendi sıfatlarından birer parça verdiğidir. Bütün bu sıfatlar herhangi bir cinsiyet ayrımı olmaksızın herkese verilmiştir. Bir tek sıfat var ki o sadece annelere özeldir.
Sadece ve yalnızca annelerin içinde yaratılır yavrular!
Ve yavrularını en çok hep anneler sever, en çok anneler düşünür, en çok anneler ağlar.
Ve çocuklar..
Herbiri bir annenin ciğerparesi, herbiri bir başka güzel.
Çocuk çiçek, çocuk sevgi, çocuk umut, çocuk hayat demek.
Çocuk sabır, çocuk hasret, çocuk gülücük, çocuk gözyaşı demek.
Çocuk can, çocuk canan, çocuk yâr, çocuk yaren demek.
Çocuk anne, çocuk baba, çocuk kardeş, çocuk arkadaş demek.
Çocuk su, çocuk hava, çocuk ışık, çocuk nefes demek.
Çocuk fidan, çocuk yaprak, çocuk tomurcuk, çocuk meyve demek.
Çocuk anne ve babasının kalbinden beslenen bir yavru demek.
Çocuk ılık bahar yağmurunun şekle bürünüp yürümesi demek.
Çocuk bir sabah esen tatlı esintinin yanakları okşaması demek.
Çocuk yüce dağlarda eriyen karın ovaya inmesi demek.
Çocuk mutluluk, çocuk huzur, çocuk aile demek.
Çocuk tarih, çocuk gelecek, çocuk bugün demek.
Çocuk sokak, çocuk şehir, çocuk ülke demek...
Çocuk dünya demek!
Çocuk dünyadaki herşey demek!
Çocuk herşey demek!
Bütün çocukların bir daha asla ellerine geçmeyecek olan o dönemi en güzel şekilde yaşamaya hakları var. Bütün çocukların annelerinin şefkat ve sevgisini doya doya hissetmeye hakları var. Bütün çocukların iyi eğitilmeye, güzel bir geleceğe hazırlanmaya hakları var. Bütün çocukların öldürülmeme hakları var. Bütün çocukların büyüklerin savaşlarında arada ezilmeme hakları var. Oynamaya, gülmeye, sevilmeye hakları var.
Bütün çocukların çocuk olmaya hakları var. Filistinli, Çeçenistanlı, Iraklı ya da Etiyopyalı yahut nereli olurlarsa olsunlar bütün çocukların çocuk muamelesi görmeye hakları var. Bütün çocukların doyuncaya kadar yemeye, canları istediği kadar içmeye hakları var. Bazan bir yemeği beğenmeyip gül dudaklarını bükmeye hakları var. Bütün çocukların elbise beğenmemeye, birini çıkartıp diğerini giymeye hakları var.
Bütün çocukların bir elinden annesi diğer elinden babası tutarak yürümeye hakları var!
Bütün çocukların canları yandığında 'anne' diye çyğlık atmaya, harçlıkları bittiğinde 'baba' diye seslenmeye hakları var.
Bütün çocukların şeker yemeye, bisiklete binmeye, oyuncaklardan bir dünya kurmaya hakları var.
Bütün çocukların nazlanmaya hakları var!
...
Biliyorum anneleri yeterince anlatamadym, yine biliyorum çocukları da anlatmak zor iş. Annelere özrümü satyrbaşıyapmaktan maksadım bu idi zaten. Onlar için yazılacak, söylenecek sözlerin en güzelini sözlerin de Efendisi söylemişken bundan sonra ne denirse densin eksik kalacak elbet: 'Cennet anaların ayakları altındadır.’
Çocuklar da yine O'ndan gördükleri sevgi ve ilgiyi kimseden görmediler ve göremeyecekler biliyorum. Bugünlerde Kutlu Doğum Haftası kutluyoruz. Yani bir çocuğun doğumunu kutluyoruz! Namazında omzuna binen çocuk ininceye kadar alnını topraktan kaldırmayan bir Peygamberin doğumu bu... Şehir sokaklarynda dolaşıken çocukları gördüğünde mutlaka onları selamlayan ve bazan onlara; 'ben sizi seviyorum, siz de beni seviyor musunuz?' diye sorup, 'seviyoruz' cevabını alynca çocuklar gibi sevinen bir Peygamberin doğum günü... Resmi görüşmelerinden birinde içeriye girip, boynuna sarılan torununu öpen ve karşısındaki kabile reisinin; 'benim dokuz çocuğum var, ama hiçbirini kucağıma alıpta öpmedim' demesi üzerine: 'Allah kalbinden merhameti yokettiyse ben ne yapabilirim' diyen bir Peygamberin doğumu...
Gelin bu defa bir güzellik yapalım kendimize ve bu Kutlu Doğum Haftası’nda O'nun çocuk sevgisini de öğrenelim... En azından ne en önemli ahiret işimiz için ne de hiçbir dünya işimiz için çocuklarımızı ihmal etmeyelim.
Çocuklarımıza anne denince sevgiyi, baba denince güveni hatırlatanlardan olalım. İçimizdeki çocuğu hep yaşatıp onunla çocuklara arkadaş olalım. Hep oyuncaklarla değil bizimle de oynamasına izin verelim.
Unutmayalım, bu dünyada ardımızda bırakacağımız hiçbirşey çocuğumuz kadar bizi temsil edemeyecek!
Ufuk Gazetesi - Nisan 2005
11 Ağustos 2011
Selam olsun sıladaki herkese
Her acıya bir hasret kalır, binlerce hasret bırakır yarınlar.
Ayrılmak bitip gitmek midir acaba? Yitip yok olmak mı? Ölüm ne ki? Her gece perdelerimi uçuran rüzgar yoktur oysa. Oysa sabah yine aynı sabah, akşam yine aynı akşam.
Alışanlık, zor dedirten ayrılışın son noktasındadır. Bakar durur gözlerinin içine ama sen anlayamazsın.
Nelere alışmadın ki!
İnsanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, dizlerin dermanı, gözlerin feri Efendi'mizin yokluğuna bile alıştıktan sonra neye alışılmaz ki?
Kimse anlamak zorunda değil beni diye düşünürüm çoğu zaman. Hem anlasa ne olur, anlamasa ne olur. Okusa da okumasa da unutulur gider insanın içinde o kendisini kabul ettirmek isteyen zamanın kabul edilemez dürtüsü.
Bağırırsın ya, belki duyan olur. Duysa ne olur onu da bana söyle. Kaç karış büyürsün bu hayata. Kaç karış mezarın olur.
Herşey gözlerimin önünde işte. Duvarların yalnızlığı, ışıkların anlamsızlığı…
Sadece dünyaya sığanlar için sıylanın da gurbetin de dünyadan ibaret olduğunu bilmek bazan ağır bir işkence gibi gelir bana. Değil mi? Sonunda hala dünyada kaldığına göre ha sıla ha gurbet ne farkeder ki?
Asıl hasretine yandıkların dünyada değil ki! Asıl özlenenler, özlenmeye değecekler yok ki burada. Ya da burada olanların özlenmesi için illa da terketmeleri, ayrılmaları gerekiyor dünyadan.
Ve bu yüzden 40 yıllık gurbet hikayeleri bana saçma geliyor hep. Oysa gurbet yakınlık demek, yakınlaşmak demek… Hangi garibanın bağrından çaldıysak bu gurbeti bir an önce iade etsek iyi olacak gibi. Malumunuz gariblerin ahı yerde kalmıyor.
Farkında mısınız, gurbet ve garib kelimeleri hatta kurban kelimesi hep arapça ve hep bizim tarafımızdan asıl anlamından çıkartılmıış kelimeler… Öyle ya kurban denince hayvan kesmeyi anlayanın gurbet deyince ayrılık anlamasına niye şaşıyorum ki ?
Daha fazla kafalarınızı yormadan meramımı anlatayım en iyisi… Gurbeti de genel geçer anlamında kullanalım ki başka kelime arama zahmetimiz olmasın.
Hiçbir gurbet kişinin kendine, ehline, ailesine, memleketine, dostlarına yabancılaşması kadar ağır ve acı olamaz. Bu anlamda hepimizin kendine has yeteri kadar gurbet misyonu var sanırım.
Evet işte orası, hani her gittiğinizde daha bir yabancı kaldığınız, dostlarınızın azaldığı ama sizin ve bizim gurbetimizin bittiğini sandığımız yer aslında artık bizim gurbetimiz olmak üzere… Büyük bir yol ayrımındayız aslında. Ya da çoğumuz kendi köşelerini döndüler bile.
Biz gurbetimizi kendimiz kurduk, kimse sürmedi bizi yurtlarımızdan. Son 50 yıla kadar hiç böyle bir gurbeti de yaşamamıştık oysa. Gittiğimiz heryer bizim olmuştu ya hani, artık olmayınca biz de ne yapacağımızı şaşırdık kaldık… Biz atalarımızdan böyle görmemiştik ki.
Ya da bizim buralara gelişimizle Tuna'yı geçen akıncıların arasynda bir fark var galiba. Bu fark zilletle izzet kadar büyük, bu fark madde ile mana kadar birbirine zıt, bu fark kalble mide kadar biribirine alt üst…
Sonra oturup hüzünlenelim, vay gurbet, hain gurbet… Ömrümüzü yedi bitirdi, neslimizi çürüttü, kuruttu. Biz masum, gurbet idamlyık sanık !
Gelin gurbeti bir de yurtlarından sürülenlere, analarından, evlatlarından, evlerinden kovulanlara soralım. Mesela Çeçenlere soralım. Nesiller boyu sürgünü, yıllar yılı hasreti… Ya da evleri başlarına yıkılan Filistinli analara soralım mı? İyisi mi sormayalım, yoksa bize gurbet türküsü yakmaya sebeb kalmayacak gibi.
Ve gelelim gerçeklere:
Dünyada gurbet yoktur aslında, biz kendimizi avutmak ve içimizdeki acı çekme ihtiyacını gidermek için buluruz lazım oldukça böyle bir sebeb işte! Ya da dünya asıl gurbettir ya onu unutmak için, onu saklamak, kendimizi kandırmak için uydururuz bir gurbet hikayesi. Aslında özlenmesi gerekenler hep gider dünyadan, ya da gitmelidirler…
Sıla bildiğimiz memleket aslynda bizim izin tatil beldesi olmuğtur bile. Gider güneş görür geliriz. Aman dikkat fazla güneşte kalmayın, renginiz daha da koyulaşırsa uyum sağlamanız zorlaşır değil mi buralara? Bir de orada iken bile kendi aranızda yabancı dillerle konuşun, farkynız olsun! Ya da daha masum bir sebeb, maksat unutmamak, yoksa gizlimiz saklımız mı var…
Bir nesil sonra neler olacak düşünelim mi ? Çocuklarımızın memleketten tanydıkları ya hiç olmayacak ya da hiç dostları… Bizden en az on kat daha yabancı olacaklar hem burada hem orada… Zaten anadilleri çoktan değişti. Artık analarının dilini bilmiyorlar nerdeyse. Ondandır ki herhalde annelerini de dinlemez buranın yiğitleri.
Anne ben Türkiye'ye gitmek var mıyım? Anne ben kimim? Burası neresi? Neden buradayım? Neden benim adım buradakilerin adlarına benzemiyor? Neden ben sana anne diyorum, bak komıunun oğlu annesini adı ile çağırıyor! Neden evimizde ayakkabılarymızı çıkartıyoruz ki, namaz mı kılacağız evin heryerinde yoksa? Neden ben iki dilli olmak zorundayym? Neden anne? Neden baba? Neden müslümanız biz? Neden camilerde kızıyorlar ki bize? Kilisede de kızarlar mı ki çocuklara anne?
Sormakla bitmeyen, cevapları 10 puanlyk sorular. Ve ne yana baksam ışıklı tabelalarda bir kocaman yazı: 'Kendi düşen ağlamaz!' Biz böyle değildik! Şafaklarımızı hasret rengine boyadılar. İncitmekten korktuğumuz goncaları soldurup, yerine hicran tohumları bıraktılar. Umutlar çağlardı içimizde, özlem setleri örüp ömrümüze, hayallerimizi, ümitlerimizi unutturdular...
Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi - Haziran 2005)
09 Ağustos 2011
Paris’in mumu yatsı vakti söner
Her şey bir rüzgâra bakıyor abi,
Bakma esrar çekip mayıştklarına..
Bir gün var ya bu Mağribli çocuklar
Bir gün yakacaklar Paris'i…
(Hakan Albayrak 1996)
Topyekün bir gerginliği yaşıyoruz, çoğumuz farkında değilmişiz gibi davransak da olanlar hepimizi derin düşüncelere sevkedecek kadar vahim… Artık Avrupa birçoğumuzun hayallerindeki yeri çoktan yoketti. Ve zaman başımızı iki elimizin arasına alıp geleceğimizi gerçekten yeniden düşünme zamanı. Olanları doğru tahlil etmek bize olacakları tahmin gücü verecektir.
Yıllar yılı üzerinde hem bizim hem de Avrupalıların kafa yorduğu(!) entegrasyon ve multikültürel toplum konuları artık moda değil... Şimdi gündem de mertlik var! Bakalım kim ne kadar delikanlı göreceğiz hep birlikte.
Geçtiğimiz aylarda onuncu yılını geride bıraktığımız Srebrenitza katliamı; anlamak isteyene, değil bi kaç yazılık, kitaplar dolusu ders vermişti. Dahası bizler günlük gündemi sürekli takip ettiğimizden genel bir görüntü var gözlerimizin önünde. Avrupa'nın geldiği nokta dehşet verici... Sadece kendilerinden olmayanlara değil kendi evlatlarına yaptıkları muamele bile dayanılmaz boyutlara ulaşmış durumda. Bütün enerjisini kapitale kaptıran, hedefinde paradan daha mukaddes bir değeri olmayan günümüz Avrupalısı bir bakıma Amerikalıların atası olduğunu tescillemeye çalışıyor sanki.
Yaralar deşildikçe ortaya dökülen irin mide bulandırmakla kalmıyor, böyle giderse başları da yakacak. Hatta yakıyor, yaktı... İki zavallyı delikanlının kanı Avrupa'nın mağrur Fransa'sına kabuslar yaşatıyor. Almanya ve Belçika başta olmak üzere nerdeyse bütün Avrupa diken üstünde. Herkesin merakla cevabını aradığı soru; bu işin sonu nereye varacak? Avrupa, içindeki bütün kemikli boyunluların boynunu mu kıracak? Sürgün etmek mümkün mü bu kadar insanı? Ya da yeni bir Hitler daha bulup genel temizlik(!)?
Fransız polisinin yayınlanan kasetlerde yabancı gençlere layık gördüğü muamele aslında davulun sesinin duymak istemediğimiz kısmı. Benzer olaylar nerdeyse olağanlaştı. Geldiğimiz noktada durum kendimizi paslı çivi gibi hissetmemize sebeb olacak kadar iğrenç. Kangren olan Fransız çivileri 40 derecelik ateşlerle yakıyor Paris'i...
Bütün bunların üstüne Avrupa Komisyonu Türkiye için ilerleme raporunu açıklayıp demez mi bir de; azınlıklara haklarını verin... Gerçi ne bu ilk ne de son. Lahana turşusunu bilmeyen elin Avrupalısına 'bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu' da diyemiyoruz. Belçikası, Danimarkası velhasıl tümü ile Avrupa işin içinde bizler yani ciğerlerine saplanan paslı çiviler olduk mu, bi anda huysuzlaşıyor, saldırganlaşıyor. Halbuki kırmızı görünce sadece İspanyol boğaları saldırırdı eskiden. Devir değişti artık!
Gelecek günler belki de daha büyük gelişmelere sahne olacak. Gece günahları örtmüyor artık. Gündüzler gözlerimizi parıltılarıyla kör edemiyor. Ya da gerçek o kadar bangır bangır bağırıyor ki; inkaryı imkansızlaşıyor...
Tam da yeni yeni başörtüsü yasakları ile tanışan Fransa ateşle imtihan olunurken, Strausbourg'dan ilginç bir karar çıktı... Bazı kararlar vardır, o kararlar muhatabını değil, o kararı verenleri mahkum eder. Sizi bilmem ama ben yüreği yanan, boynu bükülen, dudakları titreyen, gözleri yaşaran ve sırf başındaki örtü sebebi ile ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutulan bir kızın ellerini açtığı gökten taş yağdığını görsem asla şaşırmam!
Bizi ne sanıyorlar dersiniz? Odun mu? Her darbede biraz yontulup birgün yok olacağımızı mı bekliyorlar? Sahi ne sanıyorlar bizi? Duygusuz varlıklar mıyız biz? Gırtlaklarımızda hergün düğüm düğüm duran ızdırapların faturasını kime keseceğiz? Ne zamana kadar sürer yalancı mumların titrek ışıkları? Yatsı vaktinde Paris'te yalancı mum ışığı kalır mı? Sahi bizim atasözlerimizi de bilmezler ki... Hatırlatalım mı?
Karga besleyen gözünü sakınsın!
Rüzgar eken fırtına biçer!
Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste!
Etme bulma dünyasıdır bu dünya!
Küfür devam edebilir ama zulüm asla!
Bizim çocuklar kafeslere gelmez, telörgüler felan işe yaramaz... Prangalar yıpranır ve çürür, hapishane duvarları yıkılır, gardiyanlar emekli olur... ve fakat sonsuza sevdalı bir yürek kalırsa geride, aldırma!
Biz ölümlere de alışkınız(!), öyle bir günde 50 ya da 60 can ne ki! Sıradan haber. Hergün kaç bebe annesiz, kaç anne bebesiz kalıyor ey! Yoksa siz olanlara Fransız mı kalanlardansınız?
Tarih mazlum kanı içenlerin günü geldiğinde o kanı nasıl kusmak zorunda kaldığının hikayesidir! O kanı hiçbir mide sindiremez çünkü! Ya bugün ya da yarın...
Biz de insanız, bizim de sinirlerimiz var. Saz teli değil hem de... Gerilince güzel sesler çıkmaz. Hayır felakete alışılamaz! Biz toprağa verdiğimiz her canın ardından yüreklerimize bir çentik daha atıyoruz... Siz hiç yumruk kadar bir et parçasına hergün onlarca bıçak darbesi indiğini hayal ettiniz mi?
Geldiniz sömürdünüz topraklarımızı, evlatlarımızı ya öldürdünüz ya da köle yaptınız... Derilerinin ve saçlarının renkleri değişmedi bir türlü! Hele isimleri hala aynı! Fakat ne yazıktır ki sizin sarı renklerinize aldanıp sizi bülbül sanarak yürüyüşünüzü taklide çalışanlarımız şimdi kargalar gibi yürüyor.
Oysa söyleyecek sözü kalmayanların işidir saldırmak, yakmak ve yıkmak... Tıpkı sizin zamanında sözünüz bittiğinde Endülüs'te, Kudüs'te yaptığınız gibi. Hatta Bosna'da, Çeçenistan'da ve Irak'ta yapılanlar gibi...
Bizim söylenmemiş daha ne şarkılarımız var bir bilseniz!
Evet sözü bitenlerden değiliz biz! Şiddet onların işi! Kulaklarınızı açın ey modern zamanların zengin insanları. Anlamaya çalışın bakalım ne olacak? Vazgeçin artık yoketme hırsınızdan! Bizim felaketimiz sizin saadetiniz olmayacak! Bu dünya Karun'a, Firavnlara kalmadı size de kalmayacak!
İskender'in hangi topraklarda durdurulduğunu bir kere daha hatırlayın! Hindikuşlar yine aşılamayacak! Kudüs yolları kaç haçlıya mezar oldu, hesabını yaptınız mı? Yoksa hala hasta kralınızı düşmanımdır demeden tedavi eden Selahaddin'in karşısında duyduğunuz eziklik kin olarak mı devam ediyor?
Unutmayın, Mostar'da yıktığınız taş hilal yeniden dikildi! Ve biz size insanlık getirmek için sizin kanımızı dökmenize aldırmayanlar; şehid kanı dökülen toprakların bereketini yaşıyoruz hep... Bilmem bilir misiniz? Bizim şehidlerimiz ölmez! Siz gözlerinizin göremeyeceği bir rahmetle, sizin dillerinizde karşılığı olmayan bir merhametle kavgalısınız! Tıpkı su damlalarının altındaki taı?lar gibisiniz... Bulanyıkta olsa suyumuz, taı kalblerinizi birgün eritme umudumuzla damlayacak hep!
Bizden almaya çalıştığınız çocuklarımız ise hiçbir zaman sizin olmayacaklar! Olamayacaklar! Onlar istese bile siz sindiremeyeceksiniz! Çünkü ana bedduası aldınız! Yanık yürekli anaların evlatları size yar olmayacak! Çünkü midenizdeki mazlum halkların kanıdır! Sindirilemez!
Bu ağır dürüstlük sınavından Avrupa'nın temiz çıkma ihtimalini gözardı etmeden umutla bekliyorum. Umut biryerlerde hep yaşayacak, yaşamak zorunda; başka seçenek yok!
Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi - Aralık 2005)
05 Ağustos 2011
Hazan ve Ramazan
‘Yağmur herkese yağar
Günes ısıtır herkesi
Mevsimler herkes içindir
Yalnız çığ altında kalan
Sele kapılan her zaman birkaç kişi'
Sonbahar hüzün mevsimidir, nerdeyse bütün edebiyatçılar en verimli zaman dilimi olarak sonbaharı görürler. Sonbahar hasat mevsimidir aynı zamanda. Ekenlerin biçtikleri mevsimdir. Sonbaharın türkçeleştirilmeden önce adı Hazan idi, Hazan mevsimi yani... Yani hüzün mevsimi.
Yaprakların hayat verdikleri dallara vedasının adı, yeşilin sarıya ya da kızıla yenilmesi, rüzgarın her bir yaprak için ayrı ayrı gazeller okuduğu bir mevsim. Ağaçları, toprağı, suyu ve havayı saran hüznün insana dokunmama ihtimali yok! Göğsündeki kemiklerin arasynda kalb taşıyanlara hüzün zaten ayrılmaz yoldaş...
Taze zamanlarda artık hüzünler öyle ağır, öyle yoğun ki; acının şiddetinden diller tutulup, gözpınarları kurudu. Doğudan ve batıdan insanların ve can taşıyan her bir nesnenin feryadı sardı alemi. Yaşadığı ini kemirirken ev başına yıkılan farelere döndü çağımız insanı. Önce kendine olan saygısını yitirdi sonra çevresindeki hiçbirşeye merhameti kalmadı. Pervasızca sömürdüğü dünya ve içinde ve üstünde yaşayanlar artık isyan ediyor. Yer öfkeyle sarsılıyor, fırtınalar, felaketler her gün bir başka yerde sanki intikamını alıyor.
Umursamaz bir zevkin, sonu belirsiz bir şehvetin, doymak bilmez bir büyük midenin, susmayan bir çenenin, çalışan ama akletmeyen bir beynin, yürüyen ama durdurak, sınır-sığınak bilmeyen bir bedenin adına insan denilebildiği kadar insanız hepimiz.
Tezatlar dünyasının zıtlıkları hiç bugünkü kadar sırıtmamıştı ihtiyar gezegenimizin çehresinde. Kıyamete kadar hep varolacak, yenilmez, yıkılmaz, yokedilemez bir duruş daha var. Tek başına yapayalnız, çaresiz, aciz bir yaşlı iken yanyana gelip omuzomuza verdiler mi; vahşi hayvanları bile ürkütecek bir heybetin duruşudur bu.
Teker teker ele aldığınızda hiç bir anlam taşımayan bazı harflerin yanyana durduğunda ortaya koydukları büyük hakikatler gibi.
İşte hüzün asıl bu yüreklerdedir, asıl bu yürekler yanar her bir acıya...
Yüreğini avucundaki ateşin üstüne basan hep hüznü taşır sırtında!
Çünkü hep vurulan odur, O'nun hatırı için vurmayacağını bilen ve O'ndan çekinmeyen muhatabları tarafından.
O yalnızca hüzünlenir…
O'nda olmanın, onlara verilecek cevapdır çünkü hüzün...
Bile bile vurulmaktır yani hüznün adı… Yoksa yüregi olanın hüznü, ne nikotin tadında alışkanlık yapan arabesk bir hüzün, ne de maddeten ve manen bir nev'i O'nu hiçe saymak demek olan 'yeis' anlamındakidir.
Daima O'nunla olana, bize O'ndan ve Resulu'nden ulaşanlar doğrultusunda o cephede zaten hüzün yok... Hüznü sevinçlere, korkusuzluklara, itmi'nana çeviren O'dur çünkü... Hüzünlerin karşılığı hep O'ndadır, hep O'ncadır... Ne boşa giden gözyaşı, ne de sevince çevrilmemis hüzün vardır katında... Yani: "O'nun boyası"na boyanmaktır hüzün. Aşkı olmayanın hüznü de olmaz! İslam'sa, baştan sona bir hüzün medeniyetidir… Dıştan, tek tek hüzün tuğlalarıyla örülmüş, muhteşem saadet saraylarının nazenin konuğu olur insan.
O en Sevgili'nin adıdır hüzün.
Hep hüzün yağar yüreklere, ötelerden... O'nun boyasına boyanmanın adıysa hüzün, ve O'nun boyası 'Aşk'sa... Elbet hüzün, aşkın adıdır... 'Ve aslolan aşktır kainatta, gerisi vesaire..’
Kalbi olanların çok az oldugu bu yitik çağda hüzünlenmek bir ayrıcalıktır.. Hüznü taşımakta...
Bütün bunların ardından bir Ramazan daha yaşama rahmetine kavuşmuş olanlara selam olsun. Hüzünlere ve mevsimlerden hazana rağmen tebessümlerle dolu bir bayram geçirebilmemiz umut ve dileklerimle bayramınızı tebrik ediyorum.
Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi - Kasım 2005)
04 Ağustos 2011
Bir gece örter karanlığıyla, bir de kar!
Herkesin ve herşeyin bir tek Sahibi/Rabbi olduğuna inanmamız mıdır yoksa neden?
Kafası bozulduğunda ya da ekonomik göstergeleri yamulduğunda, hemencecik üzerine atlayacak bir garip coğrafya, gelsin imdada. Silah tüccarları yeni yıl bütçelerini denkleştirme ihtiyacı duyduğunda, güvenlik malzemesi üreten şirketler ekonomik krizi hissettiğinde gelsin yeni bir saldırı ya da saldırı ihtimali…
Dünyanın en büyük ve en çok sivil katleden ordusuna sahip bir ülkenin başkanına ‘barış ödülü’ verildiğinde, Afganistan’da katledecek insan kalmadığında, Irak dünya üzerinde cehenneme döndüğünde, ne dersiniz verelim mi size bir Yemen?
Gazze, açık hava hapishanesine dönüştürülür, normaldir. Bebeler, henüz ağızları süt bile kokmaya vakit bulamadan barut kokusunda boğulur, normaldir. Çocuklar, oynayacak sokak bile bulamaz yıkıntıların arasında, normaldir. Anneler, evlatlarının üzerlerine titreyemeden dünyaya veda ederler, normaldir. Babalar, eve ekmek getirmek yerine cesetleriyle gelirler ya da demir parmaklıklar ardından görünürler, normaldir.
Bütün bunca normalin arasında anormal olan şey ise hala İslam coğrafyasının cinnet geçirmemesidir aslında! Ve hala dünyada milyarlarca insan yaşamaya devam etmektedir yani dünyamız ne uzaylıların ne de vahşi birtakım yaratıkların istilasına uğramış değildir.
Birşeyi çok iyi biliyoruz artık: Eğer Sam Amca’nın canı topraklarımızdan bir bölgeyi işgal etmek istiyorsa, bir bakıyorsunuz oralardan birileri onlara bir saldırı düzenliyor ya da bir bakıyorsunuz hiç gündemde yokken aniden o toprakların bir köşesinden sanki yerden ot biter gibi bir örgüt ortaya çıkıveriyor. Ve ardından gelsin senaryolar gitsin tahminler, tabii ki savunma(!) amaçlı işgaller…
Daha Irak işgalinin hesabını bile vermeden bir yenisine başlamak üzereler. Mutlaka takip ediyorsunuzdur, işgale gerekçe gösterilen nükleer silahların aslında hiç olmadığı çoktan ortaya çıktı. En son Davids komisyonunun hazırladığı rapor Hollanda hükümetini sallamaya başladı bile. O kirli savaşa destek verenler bir şekilde mahcup olmaya mahkumdurlar.
Dünyayı bir satranç tahtasına dönüştüren bu güçler, yaptıkları hamleleri insanlık zihninde mazur veya gerekli göstermek için her türlü yalanı ve imkanı kullanmaktan çekinmiyorlar. Bu onların tıynetinde var olsa da bizim oynanan oyunu kabullenme gibi bir karakterimiz yoktur ve olamaz. Mutlaka masanın tamamına bakmak durumundayız; yapılan her hamleyi bir büyük oyunun parçası olarak değerlendirmeli ve buna göre iç dünyamızda hükmünü vermeliyiz.
Unutmamız gereken en önemli gerçek ise; bütün hesapların, planların ve oyunların üstünde bütün bir kainatın kaderi elinde olan Allah var! Hiç birşey ve hiç kimsenin O’nun elinden kurtulma ya da kaçabilme ihtimali yok!
(Ufuk Gazetesi - Ocak 2010)
Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin
Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...
-
İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz. İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğr...
-
İmam Buhari olarak meşhur olan hadis alimimizin eseridir. İslam akaidinin müdafası da denilebilecek olan eser Yusuf Özbek tarafından İlahi ...
-
Hemen her konuda az çok bilgimiz var ama hayatta kalmak için en gerekli bilgileri çoğu zaman önemsemiyoruz bile. Bir felaket anında, k...