Vatan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vatan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2019

Cennetin kapısına doğru



Zor zamanların en zor günlerindeydi ülke ve Antep, I. Dünya Savaşı’ndan çıkmış bir ülkenin, adım adım işgal edilen topraklarının kıyısında bir şehirdi.

1919 kışı zorlu başlamıştı. Kasım ayında İngilizlerden bölgenin işgal hakkını alan Fransız birlikleri adım adım ilerliyordu. Halep’in Antep sancağı, savaşlardan çıkmış imparatorluğun yaralı bir şehri olarak düşmanı bekliyordu. Osmanlı ordusunun şerefli bir subayı olan Mehmet Sait Bey, köy köy dolaşıyor, sokak sokak şehri adımlıyor ve halkı direnişe hazırlanmaları için teşvik ediyordu.

Fransızların işgali kesinleştirmek amacıyla büyük bir birlikle Antep’e hareket ettiği haberleri üzerine; Mehmet Sait Bey kendisine verilen Şahin Bey lakabının hakkını veren bir gayretle 200 civarında gönüllü ile Fransız birliklerinin Antep’e geliş istikameti olan Kilis yolunda, Elmalı Köprüsü ve çevresinde düşmanı durdurmak için siper aldı.

Şubat soğuğunda devam eden direniş, Fransız birliklerinin bu kahraman müfrezenin siperleri önünde perişan olmasını sağladı. Fransız ordusunun iki büyük taarruzu geri püskürtülmüştü.

O günlerde Antep Müdafaa Heyeti’nden gelen durum hakkında bilgi isteyen notuna Şahin Bey’in cevabı kısa ve netti:

“Müsterih olunuz. Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep'e giremez!”

Yaşanan hezimetin öfkesiyle kuduran Fransız kuvvetleri, 25 Mart 1920'de daha büyük bir kuvvetle yeniden Şahin Bey ve çetelerinin üstüne yürüdüler. Fransızların 8 bin piyade ve 200  süvariden oluşan birliğinde, ayrıca; bir top bataryası, 16 Ağır makinalı tüfek, çok miktarda otomatik tüfek ve 4 tank mevcuttu. O günün şartlarında olabilecek en iyi donanımıyla bu ordu, Şahin Bey’in şehitlerden sonra 100 kişi civarında kalan, erzak ve cephane sıkıntısı çeken, gönüllüler müfrezesinin üstüne yürüdü.

Bütün öfke ve kinlerini mermi yapıp yağdırdılar. Köprüyü alamadılar ancak çatışmaların 4. gününde Şahin Bey’in yanında sadece 18 yiğit Antepli kalmıştı.

Şehir halkı yaklaşan Fransız ordusunu durdurmak için Kilis yolunda cansiperane savaşan Şahin Bey ve askerlerinin kahramanlık haberleriyle çalkalanıyor, şehit haberlerinin getirdiği hüzün, Fransızların durdurulmasının gururuyla içi içe giriyordu. Gençlerin her biri birer şahin olmak için diş biliyor, ihtiyarlar geçmişin kahramanlık hikayelerini anlatarak halkın ruhlarını bıçak gibi biliyorlardı. Her biri keskin birer bıçak olmuş delikanlılar, büyük bir azimle direnişe hazırlanıyordu.

Şahin Bey ve arkadaşlarından, Fransız ordusunun durdurulduğu haberi değil şehadet haberleri bekleniyordu aslında. Başka bir ihtimal yok gibiydi. Buna rağmen, sayısı ve silah gücü bilinmeyen ama az çok tahmin edilen Fransız ordusunun yoluna taş koymak için başlarını ortaya koyan bu yiğitlerin  gösterdiği kahramanlık herkesi etkilemişti ve direnmek için 7’den 70’e Antep hazırdı.

İşte o günlerde Şehreküstü semtinde konuşlanan heyete, Şahin Bey ve arkadaşlarının acil erzak  ihtiyacı olduğu haberi geldi. Heyet cehennemden farkı olmadığını bildikleri cephe hattına, yardım götürmenin ne tür riskler barındırdığını çok iyi biliyordu. Bu yüzden gönüllü aranmasına karar verdiler.

Karargah çevresinde her biri birer şahin gibi bekleşen ve ihtiyaç anında şehrin her yanına haber götüren, malzeme taşıyan delikanlılardan bir grup koşa koşa gönüllü oldu. İşte onlardan biri de babasını Çanakkale’ye yolcu ettiğini hayal meyal hatırlayan ama dönüşünü asla göremeyen Ahmet’ti.
Ahmet, dedesinin her akşam anlattığı Rus harbi hatıralarının yanı sıra babasının da şehit olduğu Çanakkale destanının hikayeleriyle büyümüş ve 14 yaşına gelmişti. Kendini bildi bileli evlerinde savaş ve şehadet konuşulurdu. Gerçi Antep halkından evinden şehit vermeyen var mı idi ki? Tüm Osmanlı yurdu gibi Antep’te 3 kıtada kan döken ve can veren bir devletin şehriydi.

Gözünü kırpmadan ateşe dalmaya hazır bu küçük şahinler, hazırlanan az miktarda erzakı yüklenip yola koyuldular. En küçükleri 11, en büyükleri 14 yaşındaydı. Ahmet bir bakıma grubun lideri gibi idi. Hem savaştaydılar, illa birinin komutanlık etmesi gerekiyordu. Heyet, sorumluluğu ona vermişti.

Anteplilerin “mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” diye anlattığı, sert bir Mart ayazında, sırtlarında tarihin en onurlu yüküyle yola revan oldular. En iyi tahminle 3-4 saat yürümeleri gerekiyordu. Şehrin giriş ve çıkışlarını tutan Fransız kuvvetlerine yakalanmadan Şahin Bey’e ulaşmaktan başka bir şey yoktu akıllarında.

Güzergahlarını ona göre ayarladılar. Düztepe’deki mezarlıkların içinden, atalarının mezar taşlarını siper edinerek hızla geçtiler. Karataş’a ulaştıklarında küçük bedenleri yorgunluktan bitmişti bile. Yükleri ağırdı. O yaşlarda çocuklar için çok ağırdı. Zayıf bacakları titreye titreye tırmanmışlardı Karataş yokuşunu. Karataş’ı kaplayan kara taşların arasındaki kırmızı çamurlara bata çıka yürümeye devam ettiler.

Saatler süren yolculuk onları bitap düşürdüğünde biraz duruyorlardı ve Ahmet konuşmaya başlıyordu:

-          - Arkadaşlar, canlarını din ve vatan uğruna ortaya koyan yiğitler bizi bekliyor. Dayanın, zaferden sonra çok dinleneceğiz. Fransızları durduralım, başka kimse dokunmaya cesaret edemeyecek bize!

Seyit devam ediyor benzer bir coşkuyla:

-          - Çanakkale’de Seyit Onbaşı’nın kaldırdığı mermi bizim yükümüzden ağırdı. Yükü hafifleten iman ve hamiyettir. Davranın arkadaşlar, yürüyün, vatan sizden hizmet bekler! Ben adımın hakkını vereceğim.

Öyle öyle geldiler. Beylerin Şahin’ine kavuştular. Şahin Bey cephe gerisine gelerek bu gençleri alınlarından öptü. Erzak sağ kalan çetelere dağıtıldı. Sayıları çok azalmıştı ama o kadar heybetliydiler ki, sanki bu 18 kişilik küçük müfreze dev bir ordu gibi görünüyordu çocukların gözüne. Her biri birer avcı şahin gibi, kavrayıp tüfeklerini yürüyorlardı siperlere.

Tam o sırada, Fransız ordusu ağır silahlarıyla yeni bir saldırı başlattı. Top atışları mevzileri hallaç pamuğu gibi atıyordu. Makinalı tüfek sesleri kesilmek bilmiyordu. Ön cepheden gelen sesler saldırının şiddetini haber veriyordu. Çocuklar silahsız olmanın verdiği çaresizlikle dişleriyle dudaklarını ısırarak sindiler birer köşeye.

Antep’in yiğit öncüleri birer birer düştüler toprağa. Cephaneleri biten kahramanlar, bir an bile teslim olmayı düşünmedi. Son mermiler atılırken, eller süngülere uzandı.

Şahin Bey bu büyük saldırı altında çocukların geri dönemeyeceğini görünce, çocuklara dere içinden sürünerek yolun birkaç yüz metre kadar doğusundaki Dokurcum değirmenine gitmelerini, orada saklanmalarını ve çatışmalar hafifleyince geri dönmelerini emretti.

Dokurcum değirmenine sığınan çocuklar yorgunluktan bitkin bir halde her biri bir köşeye adeta yığıldılar. Savaşın ve yiğit gazilerin büyüttüğü bu fedakar çocuklar korkmuyorlardı. Sadece Antep’e dönmek ve direnişe silahlarıyla katılmak için uygun zamanı bekliyorlardı.

O zaman hiç gelmedi.

Şahin Bey ve çetesi, son mermilerini atmış ve süngülerini takmışlardı artık ve ayakta kalan son yiğitleriyle Fransız ordusunun üstüne gittiler. 3-4 yiğit adam binlerce askerin üstüne tek kurşunları olmadan ve sadece tüfeklerin ucuna taktıkları süngüleriyle yürüdüler.

Fransız ordusu, günlerdir aşamadığı bu küçük ama dev müfrezenin cephanesiz üstlerine yürüyen kahramanlarından duyduğu korkuyla mermi yağdırdı üstlerine. En önce ve en ileride Şahin Bey düştü köprüye ve sözünü yerine getiren erlerden biri olarak, cesedini çiğnetmeden düşmana yol vermeyen adamlardan bir adam olarak tarihe geçti.

Ortalık sessizliğe büründüğünde çocuklar ne olduğunu anlamadan değirmenin kapısı tekmelerle arkaya yaslandı. Fransız gözcüleri onların saklandığı değirmeni tespit etmiş ve köprüdeki çatışma sonra erince ilk iş olarak değirmene yönelmişlerdi.

Bir anda içeriye doluşan Fransız askerlerini gördüler ve kahramanların sonlarını anladılar. Onlar şehit olmuştu. İçlerini düşmanla karşılaşan her Müslüman gibi bir yiğitlik, bir sekinet kapladı ve onurla ayağa kalktılar.

Hiçbirinde silah yoktu, bırakın silahı bir çakı bile yoktu üzerlerinde.

Fransız komutanın işaretiyle yan yana dizildiler. Fransızlar silahlarını olmadığını gördükleri halde yanlarına yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı. Arkalarını dönmelerini istediler ve sonra teker teker çocukların ellerini arkadan bağladılar. Sonra da birbirlerine bağlayıp bir kutlu kervan gibi yürüttüler.

Değirmenden dışarıya çıkartıp yakındaki bir kayalığın dibine götürdüler çocukları. Ahmet o sırada arkadaşlarına cesaret veriyor ve ölümden korkmamalarını, öldürülürlerse şehit olacaklarını fısıldıyordu. Dedelerinden, babalarından ve hocalarından dinledikleri destanların şimdi yaşanma zamanıydı. Akıbetlerini tahmin ediyorlardı ve metanetle yürüyorlardı, cennetin kapısına doğru…

Çocukların yüzleri çelikten birer levhaya dönmüştü. Korkudan eser yoktu hiçbirinde. Onurla ve gururla dizildiler yan yana. Alınları aktı. Avrupa’nın bir ucundan Osmanlı yurdunu işgale gelen Fransız gavuruna boyun eğmemişlerdi.

Ağlamadılar, boyun bükmediler, gözlerini kırpmadılar!

Fransız komutan, bir müfreze askeri dizdi karşılarına. Askerler nişan pozisyonu aldıklarında Ahmet, babasını düşündü. Babası Çanakkale’den yükselmişti göklere, Ahmet ise Antep’ten ama buluşacakları yer aynı idi. Cennette babasına sarılma hayaliyle uyuduğu her akşam gördüğü rüyayı şimdi yaşayacaktı.

Her birden “Lailaheillallah, Muhammedun Rasulullah” diye mırıldandılar. Ahmet ve Seyit yüksek sesle “Allahu Ekber” diye bağırdılar, diğerleri de onlara eşlik etti. Bu içten haykırışlar Fransızları daha da sinirlendirdi ve komutanları “tirez” diye böğürdü.

Bir anda ortalığı kaplayan tüfek sesleri uzun sürmedi ve 14 genç beden toprağa düştü. Bazıları hala çırpınıyordu, belli ki ölmemişlerdi. Fransız komutan bu defa “fiche a baionnette” diye böğürdü.
Süngülerini taktılar ve gencecik bedenleri çırpınmalarına aldırış etmeden bu defa süngüleriyle delik deşik ettiler. Ahmet üstüne gelen Fransız askerini fark ettiğinde sesinin çıktığı kadar, bütün gücüyle bir kere daha “Allahu Ekber” diye bağırdı ve sustu, sonra canını teslim etti.

Ölmemiş şehit olmuşlardı!

Değirmen, bu defa bereketli topraklarda yetişen buğdayları değil, şehitlerin bıraktığı onurlu toprakların büyüttüğü, ak alınlı gençleri öğütmüştü. Ekmek bereketti, şehit de bereketti; değirmen bereket öğütmüştü yine.

Yiğit düşmanlarına saygı duymayı bile beceremeyen Fransız kuvvetleri şehre doğru uzaklaşırken, olay yerine gelen halk, hem Şahin Bey ve arkadaşlarını hem de değirmen şehitleri 14 küçük kahramanın cesetlerini yüklendiler. Şehitler arasında Şahin Bey’in 11 yaşındaki oğlu Hayri de vardı.

Bundan sonra 11 ay sürecek direniş başladı ve Fransız ordusuna ya da uçakla yapılan bombardımanlara, tanklarla yıkılan şehre ve toprağa düşecek 6 binden fazla şehide rağmen, Antep halkı teslim olmadı.

Ne ki, açlık dizleri kırdı, ihtiyarlar ve çocuklar hastalıklardan ve bakımsızlıktan ölmeye başladı. Zehirlenmeyi göze alarak, 2-3 gün daha savaşabilmek için yenen acı badem çekirdekleri de tükendiğinde Antep düştü.

Tarih; 1 Nisan 1920’de başlayıp 8 Şubat 1921’de biten bu kahramanlık destanını, Şahin Bey’i, Karayılan Molla Mehmet’i, çocuk ve genç, kadın ve erkek binlerce şehidi yazdı bir kenara, okumak isteyenler için…

Dokurcum değirmeni şehitlerini yazdı tarih! 
Değirmen kapısının cennete açıldığını yazdı…

26 Haziran 2019

Suçu adında saklı olanlar



Derin bir nefes alıp yutkundu yaşlı muhacir ve iç çekerek konuştu:

-          Bizim atlarımız, camızlarımız vardı. Arı kovanlarımız, geniş otlaklarımızda sürülerimiz vardı. Yoğurdumuzun da balımızın da tadını gayri müslim komşularımız da bilirdi. Kalabalık ailemiz, akraba gibi komşularımız ve uzak ya da yakın ama hepsi birbirinden candan akrabalarımız vardı.

Bu derin hüzünler ve yaşlı bağırlarda kabuk tutmuş yaralar gibi, dokunulduğunda kan akan hatıralar aslında ne ona özel ne de bu çağa.

Mekke’yi terk eden Nebi(sas)’in iç geçirerek:

-          “Beni çıkartmasaydılar, ben seni terk etmezdim” deyişi.

Yıllar sonra, yine çıktığı gibi boynu bükük bir geri dönüşle, hakim ve fatih olarak girdiği şehrinde, nereye konaklayacağını, evine mi gitmek istediğini soranlara:

-          “Bize evden, barktan bir şey bıraktılar mı ki” derken, kelimelere yüklenebilecek en ağır hüznün, sıcak kumları üşüttüğünü hatırlayalım…

Mekkelilerle Medinelileri, aynı kandan gelen kardeşler kadar birbirine yakınlaştıran kardeşliği ihdas eden sebep; muhacirliğin kimsesizliğini ve hüznünü tamir edecek, yetim başı okşar gibi merhametle kucaklayacak tek yol olmasıydı.

Uzaktan ensar ya da muhacir kelimelerini kullanmak ile, bizzat yaşayarak ensar ya da muhacir olmak arasındaki fark; bir elma fotoğrafını kemirmekle taze bir elmadan koca bir ısırık almak kadar büyüktür.

Bir ülkede yabancı konumunda olmak, kutuplardaki bedevi ya da çöldeki eskimo olmak gibi bir şeydir. Bastığın yere ait olmama hissi, tuttuğun ellerin, ya senden tiksindiğini hissetmek ya da bir menfaati için sana uzandığını bilmek iğrençliği, aldığın nefesi bile düşünerek almak, sesini yükseltmekten çekinmek, başını dik tutmaktan utanmak…

Çocukların, her yerde hayata 1-0 geriden başlamak zorunda olmasına rağmen, ezikliğin tekmesiyle en hızlı koşan atlarla yarışıp, yerlilerden daha başarılı olması da yeterli olmaz. Kafası karadır bir kere…

Ağzıyla kuş tutsa, suda yürüse, sırattan geçse de bazıları için kafası karadır bu çocukların.

Suriyeli çocuk Türkiye’de, Türkiyeli çocuk Hollanda’da sınavdan en başarılılar arasına girerek çıkabilir ama bu onu makbul vatandaş yapmadığı gibi, makbul insan da yapmaya yetmez bazılarının gözünde.

Suçu adında saklıdır onun.

Şartlara bakılmaz, kişiliğine önem verilmez, becerisine ve başarısına göre değerlendirilmez; adına bakılır.

Genellemeler mutlaka kötülere göre yapılır.

Hollanda’da 3 Türk ya da Faslı genç serkeşlik yaptıysa, bütün Türkler ya da Faslılar kötüdür ve ülkeden gitmelilerdir!

Türkiye’de bazı Suriyeliler sınırları aşmış ve bizi kızdıracak işler yapmışlarsa, bütün Suriyeliler kötüdür ve ülkeden gönderilmelidirler.

Hollanda’da bu fikri savunanlara faşist, ırkçı ve hatta islamofobi hastası gözüyle bakarız. Türkiye’de bunu savunanlarımızın çok mantıklı gerekçeleri vardır ve kesinlikle ırkçı değillerdir.

Bu tuhaf dünyanın, bu garip hallerinin bir çaresi var mıdır, bilmiyorum.

Her şeye rağmen, devam eden bir tahammül sürecinin varlığı aşikar ve gerek Türkiye’deki Suriyeliler ve gerekse Hollanda’daki Türkler, onlardan nefret edenleri haklı çıkaracak çok işler yapıyorlar.

Tek farkları belki de; Avrupa’daki Türklerin başları sıkıştığında geri dönecekleri bir yurtları varken; Suriyelilerin geri dönecek bir yurdu bırakın, bir hane konduracak toprak parçaları bile yok halihazırda.

Eminim ki; şartlar değiştiğinde, kendi yurdunda insan gibi yaşama imkanı ortaya çıktığında, bu insanların çoğu yurduna dönecektir, dönmek isteyecektir.

Bunu, 50 yıldır Hollanda’da ve her türlü sosyal imkan içinde, sorunsuz yaşayabildiği halde, hala içinde bir ukde gibi duran Türkiye’ye dönme arzusunu her fırsatta dile getiren bizim muhacirlerden biliyorum.

01 Aralık 2018

Belediyelerden ne bekliyoruz?


Gündem dediğimiz şey, bütün medyatik yönlendirmelere rağmen kendi ilgi alanlarımıza bağlıdır. Kim ne kadar bağırırsa bağırsın, zıplarsa zıplasın; duymak istemediğimiz sesi, görmek istemediğimiz nesneyi duymaz ve görmeyiz.
Belediyecilik ise istisnasız hepimizin hayatında kesin yeri olan bir mesele olduğundan bigâne kalmak gibi bir lüksümüz yoktur.
Kaçınılmaz olarak, kapımızın önünden geçen sokağa onlar hükmedecek, çöpümüzün akıbetini onlar belirleyecek, içtiğimiz suyun kalitesini onlar tayin edecektir. Bu durumda ne olursa olsun, kim ne yaparsa yapsın demek gerçekten büyük bir umursamazlık olur. Sonuçları bakımından bizi direk etkileyen olaylara bir şekilde müdahil olma imkânımız varsa bunu kullanmamız gayet normal bir davranış olur.
Fakat ülkemizde neredeyse pek çok şey gibi belediyecilikte olması gereken normal anlamından çok farklı yerlere sürüklenebiliyor. Müspet ya da menfi bakış açımızı belirleyen, belediyecilik hizmetlerinden çok siyasi duruşumuza, dünya görüşümüze göre şekilleniyor.
Oysa çok basit ve sıradan işler gibi görünse de; hepimizin hayatını kolaylaştıracak, işlerimizi yoluna koyacak, modern şehirlerin çekilmez yaşam tarzını biraz olsun hafifletecek şeyler isteyebiliriz ve bu isteklerimizi seçmemiz için önümüze adaylar koyanlardan isteyebiliriz.
Adayları biz tayin etmediğimiz için, sürece ancak aday tayin edenleri etkileyerek katkıda bulunma şansımız olabildiğinden böyle diyorum.
Sıradan bir vatandaş olarak, bir belediyeden beklentilerimi kısaca yazmak istiyorum.
  1. İçtiğim suyun temiz olmasını tercih ederim, musluğumdan içebileceğim kalitede su akması gerekir.
  2. Yakıt olarak kullandığım gazın sorunsuz ve güvenli olarak bana ulaşmasını isterim. Kömür yaksaydım bacalara filtre mecburiyeti isterdim ki zehir solumadan yaşama imkânımız olsun.
  3. Sokak ve caddelerde yaya kaldırımlarının mutlaka olmasını, engelli ya da bebek arabalı kişiler için mutlaka uygun rampalar yapılmasını isterim. Kaldırımların ortasında yürüyenleri engelleyen ağaç, direk ya da işyerlerinin sergilediği ürünlerinin kaldırılmasını isterim. Mesela görme engelliler için uygulanan çizgili kaldırım üzerine park eden araçların süratle kaldırılmasını, sahiplerinin bir daha yapmayacak kadar ciddi miktarda cezalar almasını isterim.
  4. Kaplaması ne tür olursa olsun, rögar kapaklarının yol ile aynı seviyede olmasını isterim. Araç kullanırken ya da toplu taşımada tekerlerin çukurlara düşmediği ya da ani yükseltilerle sarsılmadığımız kalitede olmasını tercih ederim.
  5. Trafik için belediyelerin radikal çözümler üretebileceğini sanmıyorum ama en azından trafik zabıtalarının araçlar içinde gezinmekten daha fazlasını yapabileceğini umuyorum. En azından rastladıkları kural ihlallerine yetkileri kadar müdahale etmelerini isterim.
  6. Mümkün olan her yere kamera ve radar kontrolleri uygulayarak kural ihlallerinin kişi ya da kurum aracı olduklarına bakmaksızın, herkese en yüksek cezaların yazılarak engellenmesini isterim.
  7. Parklar başta olmak üzere şehrin mümkün olan her yerinin, orta refüjler dahil ağaçlandırılmasını, yeşillendirilmesini isterim. İmara açılan engebeli ve aslında insan yaşamına uygun olmayan alanların yeşil alan olarak ayrılmalarını ve ağaçlandırılarak korular haline getirilmelerini isterim.
  8. Belediyelerin kültürel faaliyetlerini en aza indirmelerini, mümkünse tamamen kaldırmalarını tercih ederim. Bu alanın şehircilik gibi asli belediye hizmetleriyle bir alakası olmadığını düşünüyorum. Tiyatro, konser ve konferans gibi etkinliklere belediyelerin bütçe ve zaman ayırması, bu alanlarla hiç ilgilenmeyen büyük halk kesimlerinin haklarını heba etmek gibi geliyor. Buna Ramazan etkinliklerini de dahil ediyorum.
  9. Toplu taşımada çok geri kaldığımızı herkes biliyor ancak belediyelerimiz bu alanda gereken adımları atmakta hala çok yetersiz ve eksik; şehrimin her yerine toplu taşıma ile süratle ulaşabilmek isterim. Özellikle trafiği etkilemeyen metro çözümünün uygulanması gerekir.
  10. Belediye başkanlarının sürekli ve sık sık, halk ile etkileşimde olması gerektiğini düşünüyorum. Cami ve pazar yeri gibi halkın toplandığı mekânlarda bulunmalarını, şikâyet ve istekleri direk dinlemelerini isterim. Bu hem onların hem de halkın menfaatine olacaktır.
Bunlar ilk etapta aklıma gelen çok genel şeyler olabilir, her birimizin benzer farklı beklentileri de olacaktır. Ama isteklerimizi basit tutmamızda yerine gelme ihtimali bakımından fayda olduğunu düşünüyorum. Afaki şeylerle vakit kaybetmek yerine gerçek ihtiyaçlarımızı istemek ve beklemek daha hayırlı olur diye umut ediyorum.
Temennim, esas konunun “halkın dünya ve ahiret saadeti” olduğu konularla meşgul olmamızdan ibarettir.

15 Ağustos 2018

Suriyeliler Bayram Tatiline mi Gidiyor?

Son yıllarda ülkemizde yaşayan Suriyeli kardeşlerimize saldırmak ve aleyhlerinde bir kamuoyu oluşturmak isteyenlerin her bayram yaptığı bir dezenformasyon var. ‘Suriyeliler bayram tatili için ülkelerine gidebiliyorlarsa geri dönmesinler orada kalsınlar’ şeklinde özetlenebilecek bu anlamsız tavır ilk anda pek çok samimi insanın da kafasını bulandıran altyapısı tabii ki çürük faşist bir söylemdir.

Suriye gerçeklerinden haberi olmayan halkın buna inanması çok kolaydır. Ancak etkili ve yetkili hatta gazeteci veya aydın gibi çağdaş sıfatlara haiz bazı gönüllü Türkiye aleyhtarları ve Esed taraftarları bu propagandayı yayarak toplumda Suriyelilere karşı bir nebze var olan rahatsız kesimi tahrik etmek ve çıkabilecek olaylardan nemalanmak istiyorlar.

Bir toplumda ne sebeple olursa olsun çıkacak herhangi bir kavga yahut daha ileri seviyedeki bir karışıklıktan medet uman, hoşlanan veya memnun olan o toplumun dostu değildir, kardeşi de olamaz!

Bize düşen her platformda gerçekleri aktararak insanları doğru bilgilendirmek ve bilgiye dayalı birer kanaat sahibi olmalarına yardımcı olmaktır. Bu bağlamda şahitliğimizi yerine getirmek İslami bir vecibedir.

Lütfen şu maddeleri dikkatlice okuyunuz:

Suriyeliler bayramda Suriye’ye değil, Türkiye’nin kontrolünde olan bölgelere yahut Türkiye himayesindeki muhaliflerin kontrolündeki bölgelere gidip geliyorlar. Bu da Suriye’nin halen çok küçük bir parçasına tekabül ediyor. Fırat Kalkanı bölgesi ile İdlib şehri…
Bu gidişlerin amacı tatil değil zira Suriye’nin bu bölgesinde tatil yapılabilecek imkan ve ihtimal bulunmuyor. Ancak akraba ziyareti, mezar ziyareti, halen mümkün olan bazı resmi işlemler, yıkık evlerinin durumuna bakmak, şartları görerek geri dönüş imkanı araştırmak gibi amaçlarla gidiyorlar ve imkan bulan geri dönmüyor. Örneğin geçen Ramazan bayramı için ülkesine gidenlerin yaklaşık 3000 kişisi geri dönmedi.
Suriyelilerin gittikleri bölgelere bizim yardım kuruluşlarımız, askerlerimiz hatta gerekli izinlerle sivil vatandaşlarımız da giriş yapabiliyorlar. Gerek yardım götürmek gerekse durumu yerinde incelemek isteyen gazeteci yahut değil herkes o bölgeleri ziyaret edebiliyor. Resmi görevlilerimiz, eğitim kurumları ve posta hizmetleri veren kurum çalışanları gibi bir çok insan güvenle oralarda dolaşabiliyor.
Astan süreciyle ‘Gerilimi Azaltma Bölgesi’ olarak ilan edilen yerlerden halen Türkiye himayesinde bir çok Suriyelinin tehcir edilerek sığındığı tek bölge olan İdlib kırsalı nüfus yoğunluğu ve sosyal şartlar bakımından buradan gidebileceklerin kalmasına imkan sağlamaktan çok uzaktır. Aksine sınırlar açılacak olsa oradan ülkemize gelmek isteyen milyonların varlığı bir gerçektir.
Bu bölgeler Türkiye’nin himayesiyle kısmen güvenli oldukları için insani dolaşımlar mümkün olmakla birlikte rejim ve Rusya tarafından teröristler bahane edilerek sık sık bombardımanlar yapılabilmektedir. Ancak fiili bir savaş durumu olmadığı için ziyaretler devam edebiliyor.
Bu bölgelerde iş imkanları yok denecek kadar azdır. Misafirlerimiz hayatlarını normal şekilde devam ettirebilmek için iş ve barınma ihtiyaçlarını, çocuklarını büyütme ve yetiştirme imkanlarını ancak ülkemizde bulabilmektedirler. Ziyaret sonrası geri dönmelerinin en büyük sebebi iş ve barınma imkanlarıdır. Suriye’de yaşanacak bir normalleşme ve yeniden yapılanma durumunda ülkemizde bulunan Suriyelilerin büyük çoğunluğunun geri döneceğinden kimsenin şüphesi yoktur.
Bütün bunların yanında Kuzey Suriye’de son dönemde yapılan kamuoyu yoklamalarında ve kanaat önderlerinin açıklamalarında beyan edilen halkın yaklaşık olarak yüzde sekseninin Türkiye’ye ilhak edilmek istedikleri de yaşanan sürecin ülkemiz ve halkımız adına onur verici yönü olarak kayıtlara geçmelidir.
Kızılay verilerine göre; Suriye’de her bir saatte 50 civarında aile evlerini terketmek zorunda kalıyor ve Suriye’nin içinde 6.500.000 sürgün edilmiş insan derme çatma çadırlarda ve barakalarda, Türkiye sınırına yakın yerlerde yaşıyor.
Türkiye’de bulunan 3.5 Milyon Suriyeli misafirin neredeyse tamamının akrabaları, kiminin anne-babası, kiminin Suriye’de topraklarını savunan kocası-oğlu, kiminin kardeşi bu derme çatma çadırlarda barakalarda hayata tutunmaya çalışıyor.
Suriye’ye bayrama gidenleri Bodrum’a tatile gidenlere benzetip halkın kafasında yanlış algı oluşturanlara, o bayram ziyaretinde öldürülmüş babasının, anasının, yavrusunun, yavuklusunun mezarına sarılıp gözyaşı döken insanları göstermek mümkün değil ama merhamet ve akıl sahibi herkes biraz düşündüğünde daha normal bir anlayışla olaylara bakabilecektir.
Afad verilerine göre; Türkiye’ye sığınan 3.567.130 Suriyelinin 1.631.630’u (%46) Çocuktur. Kadın, çocuk ve 65 yaş üzeri yaşlı nüfus oranı da %71’dir.Bu korunmaya muhtaç kırılgan kesime destek veren erkek nüfus oranı da %29’dur. Erkekler gitsin ülkesine ifadesi de bu anlamda gerçekçi/insani değildir.

Evleri başına yıkılmış ailelerin, işkence merkezlerinde sistematik tecavüze uğramış kadınların, gözleri önünde babası infaz edilmiş çocukların korumasız bir şekilde o cehenneme gönderilmesini istemek Suriye gerçeklerini bilmemek ya da insan onurunu hiçe saymak anlamına gelir.

Suriye krizini Türkiye çıkarmadı, ama krizin dindirilmesi için 2011’den bu yana çok yüksek bedeller ödeyip insani bir duruş sergiledi. Bunu onurla devam ettirmek ve sonuna kadar mazlumların yanında olmak tarihimize altın harflerle yazılacak bir duruş olacaktır.

Son olarak herkesi anlarım da Müslümanlıktan, kardeşlikten dem vuran ve İslam tarihini, coğrafyayı biraz bilen, son bin yıllık hikayemizi okumuş birinin Suriyelilerden rahatsız olmasını ve bu şenliklere katılmasını anlayamıyorum.

Bu topraklar; mülteci yurdudur, gariban toprağıdır, mazlumların vatanıdır, imparatorluk özetidir…

20 Kasım 2017

Neden her şeyin ‘ana’sı var?

Herhalde hepimizin çocukluğundan kalan biir sorudur bu; anayol var ama babayol neden yok? Anavatan da var ama babavatan yok, anadil var ama babadil de yok... Üstelik bu sadece bir dile ya da kültüre ait değil, hemen her yerde aynı, her dilde aynı.

Neden?

Eşref-i mahlukat olarak yaratıldı insan ve ona Allah(cc), kendinden bir ruh üfledi(Secde 9) ve sıfatlarından yani O’nun eşsiz ve sonsuz, ebedi sıfatlarından cüzler verdi; konuşmayı, duymayı, görmeyi verdi, sevmeyi ve düşman olmayı da, yani tüm duyguları da verdi. Hepsine her ırk ve cinse eşit olarak verdi ancak bir tek sıfatı insanlar arasında sadece annelerde tecelli etti; Allah(cc), Halik’ul Azim olan Allah(cc), yaratmayı onların içinde, kendi esmasından bir ad verdiğe ‘rahim’lerinde murad etti.

Annelerin bu hususiyetini aklımızın bir kenarına not ederek devam edelim.

Üzerinde pek düşünmediğimiz bir konu da yetimler meselesi, tabii hadisenin duygusal boyutunu ve toplumsal dramları dışarda tutarak bakış açımızı bir gözden geçirelim.  Yetimler hakkında Kur’an ve sünnetin gösterdiği titizlik, fıkhımızda yer alan hükümler ve toplumumuzda yerleşen sahip çıkma irfanı malumunuzdur. Ancak ilginç olan şu ki; öksüzler yani annelerini kaybedenler hakkında böylesi bir vurgu göremiyoruz. Anneliğin değeri ve annesizliğin sonuçları düşünüldüğünde bu garip gelebilir.

Bu noktada karşımıza ‘ana’ların yokluğunun telafi edilemez olduğu gerçeği çıkıyor. Babasızlığı yetimlerin başlarını okşayarak, ihtiyaçlarını gidererek, oynayıp severek bir nebze olsa unutturmak ya da teselli etmek mümkünken annesizliğin yerini doldurmak, unutturmak ya da acısını geçiştirmek mümkün görünmüyor.

‘Ana’ yeri doldurulamayan, boşluğu kapatılamayan ve alternatifi olmayan bir şey!

‘Ana’ olmadığında hayat tıkanıyor, dünya daralıyor, insan dağılıyor.

İşte galiba bu yüzden insanlar hayatlarında olmazsa olmaz, olmadığında alternatifi bulunmaz, bulunsa da yerini tutmaz gördükleri şeylere ‘ana’ diyorlar.

Anayol tıkandığında şehir tıkanır, hayat durur ve tali yollar yetmez hedefe varmaya!

Anavatan düştüğünde insan dünyaya sığmaz olur, gittiği her toprak parçası ona gurbettir ve sılası yıkılmıştır. Bu yüzdendir ‘normal’ her insan mültecilere tıpkı öksüzler gibi bakar, garip ve çaresiz görür.

Anadil unutulduğunda insan sessiz kalır, rüyasız kalır, dilsiz kalır. On ayrı yabancı dil bilse de anadili kaybeden kalbinden, yüreğinden yani gönlünden konuşamaz. Mesela türkü söyleyemez hiç kimse başka bir dilde!

Mesela anavatan dediğimde, konuyu anlatmak için kullandığım bir örnek olsa da içimden vatanımın sınırları geçer. Çünkü Mekke, Ummu’l Kura’dır, yani şehirlerin anasıdır. O olmadan şehirler dağılır, vatan eksik kalır. Veya Kudüs, Bağdat hatta, hatta Halep... Kırım olmadan gönlümdeki vatan haritası eksiktir, Saraybosna’sız vatan düşünemem. Kerkük veya Kahire, Deliorman yahut Gırnata... Şam ve Buhara mesela İstanbul’la üçlenmese ayakta duramaz gibi gelir bana.

Hepsi şehirlerin anasından beslenir, süt gibi iman ve medeniyet emerler çölün ortasından ve Mekke düşerse vatan öksüzdür!

Ve öksüzler için yapılabilecek bir şey yoktur; onlar kimsesiz ve çaresizdirler...

‘Ana’sından helallik almadan ölen cennet yüzü göremediği gibi anayoldan ayrılan kaybolmaya, anavatanını kaybeden mülteci olmaya, anadilini unutan esarete, şehirlerin anasını mamur etmeyenler diğer şehirlerinde huzursuzluğa mahkum olurlar.

‘Ana’ yeri doldurulamayanın adıdır ve o yüzden hayatımızdaki her vazgeçilmezin adı ‘ana’dır.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...