İman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Aralık 2020

Münafıklık özgürlüğü!

 


Hayatın her alanında, hemen hepimizin sıkıntısını çektiği, bütün iyi ve güzel şeylerin tadını kaçıran samimiyetsizliğin, artık kişisel bir ahlaksızlık olmayı aşıp, kurumsallaştığı zamanlardayız.

Devletler arası ilişkilerden tutun, devlet ve vatandaş meselelerine, hatta aileler içindeki en müstesna münasebetlere varıncaya kadar, her yanımızı sarıp sarmalayan bir çirkef gibi, her yere bulaşan bir samimiyetsizlik almış başını gidiyor.

Bütün bunların sonunda, mesele din ve ilahiyata geldiğinde, samimiyetsizliğin en korkunç neticelerinin alınacağı alan açılmış oluyor. Ahlakında samimi olmayanların en azından ahlaksızlıklarında samimi olmalarını bekleyecek kadar düşük bir düzlemde sürünüyoruz.

Münafıklık, kişinin kalbinde olandan başka bir söyleme ve eyleme sahip olmasının adıdır. Müminlik ise, kalbinde olanı dili ile ikrar etme halidir. Dili ile kalbi arasında uyumsuzluk, bir insanın düşebileceği en aşağı halin habercisidir. Ki, ıstılahımızda “esfeli safilin” derecesinin yani “aşağıların en aşağısına” düşmenin sebebidir.

İslam, temel dayanağı olan Kur’an ve Sünnet ile ilk dönemlerin aksine, herkesin ulaşabileceği ve kendi amacına uygun şekilde inceleyip, kullanabileceği bir açıklıkla ortadadır. Bu dinin, gizli saklı ya da sır bir başka altyapısı, kaynağı yoktur. Bunun sonucu, müsteşrik dediğimiz batılıların, kaynaklarımızı bazen bizden daha fazla inceleyerek kendilerince aleyhimize kullanabilecekleri bazı “açıklar” ya da daha doğru tabirle, istismar edebilecekleri konular bulmalarına yol açmıştır.

Uzun yıllar süren bu bir tür saldırı tarzına, bizim salih alimlerimiz de kendi devirlerine ve halklarına göre savunmalar geliştirmişler ve gerek bu dini gerekse mensuplarını koruma uğruna mesai harcamışlardır. Hala da bu saldırılarla ömür tüketenler az değildir, zira İslam’ın yenilemez ve aşılamaz mükemmel hayat düzenine olan imanları sarsmanın tek yolu, onun hakikatleri hakkında şüphe oluşturmaktır.

İmana karışan şüphe, ihlasa bulaşan nifak, teslimiyete karışan isyan; bu dinin tahtı olan gönüllerin bulandırılması sonucunu doğurmuş ve zaten ilmin azaldığı, alimlerin aciz kaldığı ve biz sıradan Müslümanların cehalete teslim olduğu devrimizde, bir de elimizde kalan son su kaynaklarının bulandırılması; ruhumuzun kurutulmasına, dinimizin unutulmasına zemin hazırlama mücadelesinin savunmalarımızı yıkan ağır hamlelerinden biri olarak karşımıza çıkmıştır.

Kur’an ve Sünnete yapılan her saldırının açık düşmanlardan gelmediğine sık şahit olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Kendini Müslüman olarak takdim eden, Müslümanlardan hocalığı sebebiyle saygı bekleyen hatta tefsir ya da hadis çalışmaları nedeniyle maaş alan birilerinin, sahip olduğu sıfat ve makamların tamamını elde ettiği vesileler olan Kitap ve Sünneti, insanların gönüllerinde sorgulanır hale düşürmeye gayret etmesinin, nifaktan başka bir izahını bulamıyorum.

Kur’an ve Sünnete, fizik ya da matematik kurallarından daha gevşek yaklaşabilme cüreti gösterip sonra da, kendini yeni çağın İslam önderi olarak pazarlama gayretine girmenin, aslında tıbbın en temel kurallarını reddedip doktorluk iddiası olduğu kadar, yerçekimini reddederek fizikçi olmak kadar saçma olduğunu söylediğimizde; zatı şahanelerini eleştirmiş hatta linç ediyor sayılmamızın, özgürlükle, fikir hürriyeti ile alakalandırılan ama aslında müsteşrik bir bakış açısı ile Kur’an ve Sünnetin, en aşağı akademik kaliteden bile mahrum bir muameleye tabi tutulması karşısında sessiz kalmanın iman sorunu olacağından korkuyorum.

Sevgili hoşgörülü ve özgürlükçü Müslümanlar, önce bu dine yeniden iman etmemizi teklif ediyorum. Esasen bunu da yine Kur’an’dan aldığım cüret ve cesaretle söylüyorum.

“Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirmiş olduğu Kitap'a ve daha önce indirmiş olduğu Kitap'a iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse derin bir sapıklığın içine düşmüştür.” (Nisa 136)

Kur’an ve Sünnet hakkında ileri geri konuşma edepsizliğinde bulunanların namının ve forsunun ne olduğuna bakmaksızın, eleştirilmesine ve reddedilmesine de en az onlara sahip çıktığınız kadar katlanmanızı bekliyorum. Herhalde, öncelik sıralamanızda Kitap ve Sünnetten önce hocalarınızın sözleri ve fiilleri yer almıyordur değil mi?

Bu dine iman eden hiç ama hiçbir kimse; Allah(cc)’un ayetleri, Rasulü(sas)’in hadisleri hakkında, edebe aykırı, şüpheye yol açan ve hafife alan bir söz ya da tavır sergileyemez. Aksi bir durumda hakkında söyleneceklere katlanmak zorunda kalır.

Kimse bu dine zorla inandırılamaz ve zorla İslam olması istenemez. İman; gönülden gelen ve isteyerek, bilerek, idrak ederek, içine sindirerek kabullenmek demektir. Bu dinin Kitap ve Sünnetten oluşan temellerini kabul etmeyenlerin, bu binada yaşama hakkı olamaz. Kimsenin içinde yaşamaya zorlanmadığı bu binada, temellerine dinamit koymak isteyenlerin saltanat sürmesine razı olmamak, bu din halkının, bu bina sakinlerinin en doğal hakkıdır.

İsteyen ateist olur, isteyen agnostik ama önce ne olduğuna karar verir ve o sıfat ve lakapla karşımızda durur, konuşur. Biz de ona göre muamele eder, tebliğimizi yapar, çekiliriz. Gerisi onunla Rabbi arasındadır.

19 Kasım 2020

Salgın, Tedbir ve Kader

 

Rüzgarın şiddetli estiği zamanlarda, dalından kopan yapraklar savrulur, son bir güçle tutunanlar yerlerinden koparılır. Toprağın tozu ile yaprağın ufalanmasından oluşan bir karışık bulut havayı kirletir, gözleri kapatır, ayakları taşlara takar.

Kuruması takdir edilen yaprağın başka bir şansı ya da seçeneği yoktur. Kuruyacak ve dalından kopup düşecektir rüzgarın insafına…

Büyük olayların, salgınların ya da savaşların, insanları sürükleyen birer fırtınaya benzediğini düşünüyorum. Herkes tutunduğu yerin sağlamlığı, tutuşunun kalitesi ve duruşunun gücü kadar etkileniyor illaki.

Fert planında kendimize has birer akıbet kaderimiz olduğu ve herhangi bir ağaçta salınan yeşil yapraktan aslında pek farkımız olmadığı gerçeğiyle bir kere daha, büyük çapta yüz yüze gelmiş bulunuyoruz.

Eceli yani dalından kopup düşme zamanı gelenlerimiz için bir rüzgar yetecektir. Kimisi için bu rüzgar; savaşta atılan bir mermi ya da bomba olurken, bir başkası için gözle görülmeyen bir virüs ya da bir diğeri için başka sebep bulunmadığında söylenen, kalp krizi gibi esintiler olacaktır.

Ecel geldiğinde bir sebep bulunur, bu dünyanın kanunudur. İnsan, canı verenin aldığını hatırladığı an Müslüman olur, kaderine teslim olur.

Kader, önüne geçilemeyen bir yazgı olduğu gibi, tedbir almak her birimiz için ayrı bir farizadır. Tıpkı namaz kılmak ya da oruç tutmak gibi. Kişinin kendi canına kastetmesini ya da başkalarının canına haksız yere kıymasını haram kılan İslam, tedbirsizlik ya da dikkatsizlik nedeniyle birilerine zarar vermeyi de bize yasaklamıştır.

Tedbir almanın kadere karşı çıkmak ya da razı olmamakla ilgisi yoktur. Zira biz kaderimiz kapsamında başımıza gelecek olanın, tedbir sebebiyle gelmesini ya da gelmemesini umarız. Ve gelse de gelmese de işte kaderimiz budur deriz. Tedbir sadece bir sebeptir, vesiledir, yoldur hatta duadır.

Tedbir almakla kader durdurulmaz, aksine kader zaten o işin durması olarak yazılmıştır da, biz tedbir alarak durmasına şahitlik ederiz ve imtihanın sırrı bozulmamış olur. Yine bütün tedbirlere rağmen başımıza gelenin de kader olduğunu kabulleniriz.

Hastalıktan korunmak ya da hasta olduğunda tedavi için yollar aramak, doktor doktor dolaşmak, tedaviler denemek de aynı şekilde kadere isyan ya da itiraz değil; bizzat İslam’ın bizden istediği gayet Müslümanca bir davranış şeklidir.

Elimizden geleni yaptıktan sonra başımıza gelene sabır ve kabul ise Müslümanlığımızın gereğidir. Hala ısrar ve inatla, neden başıma bunun geldiğini düşünmem ve bunu isyana vardırmam, kabullenemem ve sebep olan eşya ya da insanlara nefret duyarak gaflete düşmem ise, kendi kişisel felaketimin habercisi olur.

İnsanız elbette canımızı acıtan her şeye kızarız. Virüslere de kızarız, koca devletlere de. Ancak nihayetinde kaderin, her şeye kadir olan Allah(cc)’in yaratmasıyla meydana geldiğini ve bizim ancak tedbirler kadar etkimiz olduğunu, onların da sonucunu yine bizim belirleyemediğimizi unutmamamız gerekiyor.

Hastalıklar ve sebep olan virüsler Allah(cc)’in yarattığı imtihanlardır. Tedbirler ve tedaviler ise Allah(cc)’in farz kıldığı yollardır. Hastalığın ya da salgının getirdiği sıkıntı ve zorluklara sabretmek imandandır. Daha zor durumda olanları gözetmek ve kollamak ise insanlıktandır.

Tedbir duadır evet; ellerle yapılan bir duadır, dikkatle yapılan bir duadır, tedavilerle yapılan bir duadır. Kabulüne Allah(cc) karar verir; dilerse bu dünyada bizi korur, dilerse bela ve hastalıklarla temizleyerek katına alır ve ahirette duamızın karşılığını verir.

Kader ise kaçınılmaz olarak başa gelen ve gelecek olandır. Vesileler ve sebepler gözlerimizi kör etmemeli, edilmesine yol açacak söylem ve eylemlerden de kaçınılmalıdır.

Salgın, umumi bir bela ve imtihandır. Tedbirlerle kaderimize doğru yol alıyoruz. Salgınla ilgili hangi teori ya da fikre kanaat edersek edelim, neticede gittiğimiz yer, kaderimiz olacaktır.

Kader, önünde durulamayan bir rüzgardır; alır ve götürür bizim gibi kuru yaprakları. Velakin, taze ve güçlü yapraklara dokunmaz genellikle ama bazen goncaları da koparır kaderin esintisi ve bazen sert eser; ne genç tanır ne yaşlı, ne taze bırakır ne bayat, kopartır eceli geleni dalından.

Unutulmaması gereken; virüslerin de Rabbinin Allah(cc) olduğudur. Her şeyin kaderini takdir edenin dilediği bir zamanda o da eceline ulaşacak ve sona erecektir. Bize düşen, o zamana kadar bedenlerimizin ve ruhlarımızın sağlığını korumak için tedbir almak ve kadere teslim olmaktır.



27 Ağustos 2020

Bizi yüreğimizden vuruyorlar

 


Bir şeylerin ters gittiğini, onların dillerinin uzamasından anlıyorum. Demek ki bir yanımızda bir büyük eksiğimiz var, hatamız var diye kederleniyorum.

Hele adı gözbebeğimizden daha değerli, hatırası canımızdan yüksek, getirdiği milyonlar hakikatten bir tanesi için kellemizi perva etmeden vereceğimiz Allah’ın Rasulü Muhammed(a.s.)’a dilleri uzanınca, yüreğimizin tam üstünden bir kurşun yemiş kadar canımız yanıyor.

Kurşun diyorum özellikle, biliyorum onlarda bir ok atımı kadar yayı gerecek kadar bile yürek yok çünkü! Ama bizi vuracak kurşunun çıkacağı namlunun horozunu düşürecek bir haysiyetsiz her zaman bulunuyor!

Yapmayın bunu diyoruz, anlamıyorlar! Etmeyin, canımızı yakmayın diyoruz, aldırmıyorlar!

Ne desek boş, anlamıyorlar bizi…

Anlatamıyoruz galiba deyip işte onu denemek istiyorum bugün.

Bakın efendiler!

Size efendiler dedimse bunu iltifat saymayın. Bu sizi adam yerine koyup muhatap aldığımızın işareti olarak kalsın sadece. Efendi deriz ki, belki efendi olacağınız tutar, belli mi olur? Umutsuz nice hasta iyileşir, nice amanın gözü açılır, nice kalbin mührü takdirde varsa çözülür. Bakarsın sizin de çözülecek bir buzunuz vardır, açılıverir ciğeriniz ve nefes alırsınız. Neden olmasın?

İşte bu efendi kısmına seslenmek istiyorum, her insanın içinde kırıntısı da olsa bir efendilik vardır diye.

İnsanları hayata bağlayan değerler vardır ve hayattan koparılmayı göze aldırtan değerler. İnsanlar yaşamak isterler genelde, yaşamak bir temel fıtri histir bizim için ama bir yanımızda hazır duran bir kaynar bir kazan taşıdığımızı hatırlatmak isterim.

Canımızdan aziz bildiklerimize dokunursanız, canımız yanar. Kazanımız kaynar! Bir anda dünya silinir gözümüzden ve biz hayatın da ölümün de Allah için olması gerektiğini hep aklımızda tutarız. Allah’ın sevin dediğine canımızı veririz, yoksa o emre muhalefetten canımız çıksın!

Lafı eveleyip gevelemeyin.

Şunu biliyoruz ki; Muhammed(sas)’e dil uzatanın dini ve imanı yoktur! Dil uzatmanın adının küfür ya da espri olması arasında da bir fark da yoktur.

Bulacağınız hiçbir mantıklı sebep sizi bu dinde tutmaya yetmeyecektir. Ve dahası dünyalık tevbesi de yoktur bu işin.

Bakın anlatmaya çalışıyorum ama sakin kalamıyorum. Çünkü yüreğimde bir okla konuşmak bir yana, yazmak diğer yana, nefes almak bile çekilmez bir ızdırap…

Siz de çok iyi bilirsiniz; kutsalına dokunulan insan, karşısındakinin kutsallarını tanımaz hale dönüşür. Yapmayın o halde bunu. Ne geçecek elinize? Kargaşa mı istiyorsunuz, sövgü mü? Yoksa birilerinden alacağınız övgü mü var?

Satılık bir ciğerden çıkan kokuşmuş nefeslerin, mübarek adını, ne dillerine ne de ellerine almamaları gereken, bizim için mukaddes insanlar var bu alemde ve bunların ilki ve ilk sırada geleni Muhammed(sas)’dir.

Bize espri yapmayın arkadaşım!

Gidip mezhebi geniş birilerini bulun kutsalıyla alay etmek için, bizden ırak olun. Bizim yolumuzun bu kısmı çok dar, kimse sığmaz yanımıza…

Arada unutulmasın, gözden kaçırılmasın ama bakın biz, bir tek sünnet için bir hayattan vazgeçebilecek kadar seviyoruz O’nu. Bir sözü yere düşmesin diye, yere düşmeyi göze alacak kadar. Hoşunuza gitmeyebilir, işinize gelmeyebilir ama bizde durum bu. Sizden buna uygun davranmanızı bekliyoruz.

 

27 Haziran 2020

Maalesef sizi sevemeyecekler



Bazı şeyleri değiştiremezsiniz, güneşin doğuşuna da batışına engel olamayacağınız gibi; gecenin karanlığına gündüzün aydınlığına, hayatın ve ölümün gelişine, gelenlerin gidişine, bir kısmımızın iyi bir kısmımızın kötü oluşuna, bazılarımızın mümin bazılarımızın kafirliği seçişine, zalimlerin varlığına ve acıların, yıkımların, felaketlerin ardı ardına gelişine engel olamazsınız.

Dünyanın kanunu böyledir; kimse şeytanı yok edemez, öldüremez! Allah(cc) öyle murat etmiştir, hüküm öyle verilmiştir, kanun öyle konulmuştur bu dünyaya, değiştiremezsiniz.

Şeytanlaşan insanların varlıkları da, iman edenlere düşmanlıkları da kıyamete kadar devam edecektir.

“Sen onların milletine tabi olmadıkça senden razı olmayacaklar.” (Bakara 120)

Onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşamadıkça sizi sevmeyecekler, sevemeyecekler.

Bu kesin gerçeğe rağmen; “gayri Müslimlere” yaranmaya çalışan, onlarla ünsiyet kurmaya heveslenen, onların İslam’a ve Müslümanlara düşmanlıktan vazgeçeceklerine inanan Müslüman ahmaktır, maalesef…

Gayri Müslim tamlaması ile sadece Yahudi ve Hristiyanları kastetmediğimi ilave etmem gerekiyor. Ayrıca genel bir durumdan ve devlet bazında, politik duruşlardan bahsettiğimi, kişilerin ya da bazı azınlık topluluklarının düşmanlık etmeyebileceklerini unutmuyorum. Kendi halinde, kendi doğrularına göre yaşayan, ne bize ne de başka insan topluluklarına kini ve düşmanlığı olmayanlar konumun dışındadır.

Fakat yaşadığımız bir hakikat var!

Hem bu ülkede hem de dünyanın her yerinde, açık bir düşmanlık, yaygın bir nefret büyütülüyor. Yeni bir şey olmadığını not ederek, bunun bize has, kişiye özel bir yanı olmadığını, dünyanın normal seyri olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Bu normal gidişi kırmak, hayal dünyasında masal anlatmak gibi geliyor bana. Bu sebeple; özgürlük, eşitlik, insan hakları, refahın paylaşılması, savaşların sona ermesi, bütün dünyanın kardeş olması gibi sadece kulağa hoş gelen masallara inanmıyorum.

Tarih boyunca hep böyle oldu; Müslümanlar en güçlü zamanlarında bile onlara adaletten başka bir şey vermediler, ama yüzyıllar boyu kanatlarımızın altında, özgürlük, koruma ve refah içinde yaşayanlar ilk tökezlediğimiz anda, sırtını döndü ya da hançerini boğazımıza dayadı.

Öyle masal gibi dinlediğimiz tarihi gerçeklere de gerek yok, ne Avrupa’nın ortası kaldı, ne Asya’nın, ne de Afrika’nın; tavuk keser gibi, ne tavuğu böcek ezer gibi milyonlarca Müslümanı kestiler, ezdiler. Yarın, nerde ne yapacaklar belli değil. İbret almak için daha ne olmasını bekliyoruz?

Bak en sıradan adımlara nasıl tepki veriyorlar:

Libya’da iki adım attınız, hesaplarını bozdunuz diye; Suriye’nin içinde 5 milyon, kendi ülkenizde de neredeyse bir o kadar, mazluma kucak açtınız diye, sizi terörist ilan etti adamlar. Batı başkentlerinde, batı medyasında dünyanın öcüsü gibi lanse ediliyorsunuz. Amerika’sı, Rusya’sı, Fransa’sı hatta tüm Avrupa’sı, ayrı ayrı höykürüyor. Neden rahat rahat adam kesmelerine takoz koydunuz diye kızıyorlar.

İkiyüzlü politikalarının her iki yüzünü de gördünüz. Ardınızdan tuzaklar kurduklarını, önünüze hendekler kazdıklarını gördünüz. Daha hala, nasıl onlardan dostluk bekleyebilirsiniz? Nasıl sizi sevmelerini, sizden razı olmalarını bekleyebilirsiniz?

Onların içinizdeki elleri hatta üçüncü kolları olanların da tıpkı sahipleri gibi, sizi sevemeyeceklerini, sizden ve dininizi hatırlatan her şeyden nefret edeceklerini lütfen kabullenen artık. Hayal görmeyi bırakın. Gerçeklerle yüz yüze nasıl yaşayacağımızın kurgusunu hazırlayın.

Size vermek zorunda kaldıkları her alan, her serbestlik, her sıradan hak onların sinesinde ağır bir yük ve yeni bir kin olarak kalıyor, anlayıverin lütfen artık. Şununla yetinmek, bununla avunmak diye bir şey yok; dünyada devran öyle dönmüyor.

Dünyanın en ağır sapkınlarının, en azılı İslam düşmanlarının, en tehlikeli tuzaklarının bizim coğrafyalarımızda olacağını unutmayın. Baksanıza şeytanın büyüğünü Mekke’de taşlıyoruz biz! Zira, dışımızdakileri bir şekilde çözeriz de, bizi içimizden yakalıyorlar, bunu unutmayın lütfen.

Anlayın artık; modern dünyanın yüksek değerlerinin ütopya olduğunu, demokrasinin masal, insan haklarının “biraz daha fazla insan” olan batılılar içini olduğunu, ittifakların ve birliklerin kağıtlarda kaldığını ve ortak yaşam hedeflerinin yalan olduğunu lütfen anlayın artık.

İnsanlığa sunabileceğiniz devasa bir medeniyetin üstünde oturup, oradan buradan bir şeyler koparmaya çalışmanın anlaşılır bir tarafı yok. Lütfen ayağa buyurun ve üstünde oturduklarınızı başınızın üstüne almayı deneyin. Bakalım neler olacak, cümle alem görsün.

17 Haziran 2020

Tarihin akışına direnmek



İnsanlık, zamanı durduracak bir yol bulamadı henüz, bulamayacak büyük ihtimalle. Üstelik sadece dünyaya özgü ve Allah(cc) için, -azamet ve kudreti hakkında bildiklerimizle düşündüğümüzde- çok küçük bir olay olan zaman, tek başına bizim boyumuzu çok aşıyor.

Tarih; bin bir tarifine rağmen neticede zaman içinde yaşanan olaylar silsilesinin adı olunca, akışına direnmek en azından zamanın geçmesine direnmek gibi imkansız hale geliveriyor.

Ancak bir yerde bir gariplik var. Başlangıcı ve akışın önemli noktaları, bizim asla kontrol etme ya da denetleme imkanımız olmayan verilerle tayin ediliyor.

Tarihin akışına müdahale mümkün değil ama tarihe bakışa getirilen sınırları doğrultmak ya da kaldırmak pekala olabilecek ve yapılması gereken bir şey.

Bizim için, doğruluğu tartışılamaz olan vahye dayanan bilgilerle mukayese ettiğimizde apaçık çelişkiler olduğu halde, çocukluktan itibaren ısrar ve inatla bu tarih akışına şartlandırılarak büyütülen nesiller, bir yerde iç dünyalarında iman ettikleri hakikatlerden uzaklaşıyor ve devamında bilerek ya da farkında olmadan, inandıkları hakikati bu öğretilerle inkar eder hale geliyorlar.

Böylelikle bakış açısı sınırlandırılan biz sıradan insanlar için, tarihin akışına değil de bu bakışlara direnmek şart oluyor.

Hiçbir bilimsel bulgu ya da arkeolojik kazı sonucu çıkarılan ve karbon testleriyle tarihi belirlenen hiçbir mabet, Kabe’den eski olamaz. Hemen hepimizin bildiği, insanlık tarihini değiştiren buluş olarak takdim edilen, Göbeklitepe’deki kalıntıların en eski mabet olma ihtimali yoktur. Nedeni çok belli ve nettir:

“İnsanlar için mabet olarak kurulan ilk ev Mekke'deki, mübarek ve bütün insanlar için doğru yola yöneltici işaret olan evdir.” (Ali İmran 96)

Bütün dünyanın bilim adamları bir araya gelip bunu söylese, teknoloji ve testlerin tamamı aksini söylüyor deseler de; ya yanılıyorlar, ya da yalan söylüyorlar. Bizim için olay bu kadar kesindir.
İnsanlık tarihi, yeryüzüne Adem(a)’ın cennetten indirilmesi ile başlar. Adem(a) ve evlatları, ona indirilen vahyi okuyan ve yazan, hayvancılık ve çiftçilik yapan, gerekli aletin bilgisini vahiyle öğrenmiş insanlardı. Kabe’yi onlar inşa ettiler. Kendileri için de evler yaptılar ve oralarda yaşadılar. Yani inşaatçılık bilgilerine de sahiptiler. Hayvanları evcilleştirdiler, aletler yaptılar ve kullandılar. Hayatın bütün gereklerini vahiyle gelen ilimle öğrenip, uygulayarak yaşadılar.

Bizim tarih anlayışımızda, az gelişmiş insan modeli yoktur. Mağaralarda konuşmayı bilmeyen, medeniyetsiz ve vahşi bir hayat sürmüş atalar hikayeden ibarettir. Atalarını maymunlaştırmaya çalışanların çizdiği bu yolun varacağı yer, ağaç tepelerinde maymunların yanına tünemek olacaktır.

Sırf vahiyle gelen yaratılış bilgisini inkar edebilmek ve insanlığın tevhid akidesinden uzaklaşmasına “akla yatar” bir yol uydurmak için devasa bir tarih hikayesi kurguluyorlar. Duvarlara çizilen resimlerle tarih yazarak, bize vahiyle bildirilen gerçekleri unutturmalarına izin vermemek için, bu tarihin akışına direnmek zorundayız.

Elbette, bugün olduğu gibi dün de, dünyanın her yerinde her toplumda hayat standartları aynı değildi. Şu anda bile Afrika’nın bir yerinde, ya da Amerika ormanlarının derinliklerinde, bize göre ilkel bir hayat süren toplulukların olması, geçmişin tamamen böyle olmadığına delil olur.

Arkeologların bulduklarının, ne kadarının neyi ifade ettiğini bilmiyoruz. Sözlerine güvenmekten sakındırıldığımız ve yalanlarla dünyayı ve toplumları ifsat eden, dünyanın birçok yerini sömürerek kendini semirten, kapitalist ve emperyalistlerin yazdığı tarihin akışına direnmek mecburiyetindeyiz.
Bu hem bir imani sorumluluk, hem de aldatılmaya razı olmamak için, insanlık adına bir onur görevidir.

Bizim gibi, hakikatin bizzat kaynağına sahip, önünden ve ardından kendisine batıl yaklaşamayan ve hakkaniyetinde hiçbir şüphenin olmadığı Kur’an ile beslenen bir ümmet için, bu dayatılan yalan tarihin akışına direnmek ve yönünü vahye göre ayarlamak herhalde en akıllıca yoldur.

Zamanı dolayısıyla tarihi durduramayız ama akışın yönünü inandığımız doğrularla yeniden çizebiliriz.

09 Haziran 2020

Bilal'in akrabalarını seviyoruz



Tarih okuyor ya da dinliyorsak veya en azından seyrediyorsak; olayların bir şekilde benzeştiğini ve tarihin aslında tekrar ettiğini, isimlerin ve zamanların değişmesine rağmen olayların ve sonuçların aynı olduğunu fark edip, “ha evet doğruymuş, tarih tekerrür ediyormuş” diyoruzdur.

Neticede dünyanın kaderinin akışı içinde insanın olayları etkileme gücünün sınırları belli olunca, bir de bunlara insani zaaflar ve hırslar eklenince değişecek pek bir şey kalmıyor aslında.

Velakin, genel itibariyle tekrarlanmasına rağmen ibret alınması konusunda tekrarın pek az seviyelerde kaldığını da hemen hepimiz söyler dururuz. İbret alınsaydı tekrar eder miydi sorusunun cevabı; “evet yine de tekrar ederdi” olacaktır. Ya da insanoğlu bu, ibret alanların tarihin akışına etkisi ne kadar olacak ki? Değişmezdi bir şey ve tekrarları izler dururduk.

Gerçi sıkıntı yok, biz tekrarları izler ya da yaşar gibi değiliz zaten; her gün yeniden aynı şeyleri yaşasak da, aynı heyecan ve merakla, aslında aynı çıkacak sonuçları bekliyoruz. Sonra aynı şeylere şaşırmaya, kızmaya devam ediyoruz. Ha arada da sevinmeye tabi, az da olsa…

Şimdi dünyanın gündemini sarsan bir siyahi cinayetiyle herkesin aklına gelen, ayrımcılık, ırkçılık gibi kötülüklerin engellenmesinin ne kadar önemli olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyoruz. Aynı zamanda bazı tarihi inceliklerin hikmetini anlamak için bize bu olaylar yeni birer işaret oluveriyorlar.

Bakın Müslümanlar arasında siyahi biri hakkında sadece ten renginden dolayı kimsenin kötü bir bakış açısı olmayışının çok narin bir temeli vardır. Bilal(ra) gibi sevilen bir sahabenin siyahi oluşu ve bununla meşhur olması, bütün Müslümanların gönlüne siyah bir inci gibi pırıldayan bir siyahi muhabbeti düşürür.

Ne zaman bir siyahi ile karşılaşsak ona Bilal’in akrabası gözüyle bakarız, farkında olarak ya da olmayarak sempati duyarız. Hatta suça karışan ve türlü melanetler işleyen siyahileri bile iç dünyamızda temize çıkarır, sorumluluğu onların zenginliklerini çalan ve onlara fakirlik ve gariplik bırakan batıya yükler, onlara pek laf söyleyemeyiz.

Bugün modern dünyanın -siyahilerle başlayarak- ırklarla yaşadığı sorunlar bize; sahabenin arasından siyahi Bilal’in müezzin kılınmasının, Farisi Selman’ın ehli beyte alınmasının, Rumi Süheyb’in fedakarlıkta örnek olmasının ve daha nice Arap ve acemin kardeş kılınmasının hikmetini anlatıyor.

İslam bizim kodlarımıza ırkların ve renklerin sorun değil birer ayet olduğunu gergef gibi ayet ve hadislerle işlemiş ve kıyamete kadar olası bütün ayrımcılıkları temelden çözmüştür. Mesele kardeşliktir, mesele takvadır. Kimsenin etine, kanına ya da tenine, rengine bakılmaz!

Kur’an ile bize bildirilen geçmişin kıssaları, bir nevi üç boyutlu olarak bize aktarılırken, onları tekrar zannetmemiz bakışımızın tek noktada takılı kalmasındandır. Oysa ayet ve hadislerle çizilen büyük fıtrat ufkunun bize kazandırdığı bakış açısı, hem madde ve manayı hem de ahiret ve dünyayı kapsar.

İnsana, olaylara ve hatta eşyalara bir yandan bakıp, bir ucundan dokunup, bir kenarından tutunup ahkam kesemeyiz. Hoşumuza giden bir şeyiyle ele alıp hoşlanmadıklarımızı görmezden gelemeyiz. Dışına, tenine, rengine, cinsine bakıp; varlığını, ayetliğini, hikmetini, ahiretini, hesabını göz ardı edemeyiz.

Küçük bir nüansın, nasıl tarih boyu dünyaya, adalet ve merhamet aşıladığına şahit olmak, bir bakıma İslam’ın hakkaniyet ve hakikatinin de bir göstergesidir. İslam; sıradan bir hikaye gibi anlatılıp giden bir efsanenin değil, insanların ve toplumların sorunlarını çözen, dertlerine derman olan ilahi dokunuşların hayata yansımasının adıdır.

Irkçılığın mağdurlarına da bulaşan bir hastalık olduğunu yıllar önce bir Somalili öğretmişti bana; ona göre teni daha siyah olanlar ona saygı duymalıydı, zira onun teni biraz açıktı. Bunu o kadar inanarak ve normal bir şey gibi söylemişti ki, donmuş kalmıştım…

Bu noktada şöyle bir dönüp kendimize bakmanın ve kimleri hangi sebeple hor gördüğümüzün hesabını yapmamızın zamanıdır. Tarih tekerrür ediyor, ona müdahale edemiyoruz ama hiç değilse kendimiz için ibretleri kaçırmayabiliriz.

Yalnızca siyahi olduğu için bir adamı tekmelemekle; yalnız Kürt olduğu için, sadece Suriyeli dendiği için, sadece falan şehirli, falan mahalleli bilindiği için bir insanı hor görmenin, bazı sıradan haklarını bile kabul etmemenin, özgürce dolaşmasına, konuşmasına, yürümesine, alış veriş yapmasına, yaşamasına katlanamamanın nasıl bir farkı vardır ki?

Evet tarih, farklı açılardan tekrar eden olaylar silsilesinden ibaret; mesele, farklı açılardan bakıp, kendimiz ve toplumumuz için hayra vesile olacak ibretleri çıkartabilmekte. Yaşadığımız günler de tarihten birer sayfa, yaşayanlar ibret almazsa gelecekteki nesillerin ibret almasından bize ne fayda?


20 Mayıs 2020

Kur'an ve sünnetle duygusal bağ kurmak



Evet hepimiz kesin olarak iman edip biliyoruz ki; Allah(cc)’in indirdiği vahiy ve kelamı olan Kur’an ile Rasulü(sas)’in din hususunda bize nakledilen bütün uygulamalarının genel adı olarak sünnet, bu dinin temel iki esasıdır. Bunlar olmadan ne din olur ne dini hayat, ne dünya kurtulur ne ahiret.

İman dediğimiz, Kur’an ve sünnet ile bize bildirilen hakikatlerin doğruluğundan emin olmak, tamamını tasdik etmek ve aksine bir iş ya da söylemde bulunmamak demektir. Ortalama bilgi sahibi her Müslüman, nelere inanması, nelerden yüz çevirmesi gerektiğini bilir, bilmek zorundadır. Hayatının en değerli bilgisi budur. Olmazsa olmazımız, inanılması gerekenleri bilmek ve tasdik etmek, imanımıza aykırı olanları da bilmek ve reddetmektir.

Ancak Kur’an ve sünnet, sadece teknik ve teorik bilgiler olmayıp aynı zamanda gönülden bağlı olduğumuz hayat kaynaklarımızdır. Ayetlerden bir ayeti duyduğumuzda, kör ya da sağır numarası yapma lüksümüz olmadığı gibi, anladıklarımızı tatbik etmeme seçeneğimiz de bulunmuyor.

Gönül bağı dediğim ise; ayetlerin anlattıklarını hissetmek, hadislerin vurgularını yüreğinde duymak, mutlak doğruyu duyan birinin hassasiyetiyle ve samimi olarak -elimizle ya da dilimizin yanında- kalbimizle de tepki vermektir.

Bunun nasılını yine Rasulullah(sas)’in sünnetinden ve sahabenin davranışlarından görebiliyoruz. O(sas), Kur’an okur ya da dinlerken, ayetlerde anlatılanlara göre doğal insani tepkiler verirdi. Sorumluluk yükleyen ayetlerde bunu hisseden bir peygamber olarak, hem tebliğini yapar hem de o sorumluluğun ağırlığı ile yaşlandığını ifade ederdi. Azap ayetleri okunurken haşyetle ürperir, içi titreyerek, hem kendisi hem ümmeti için ıstırap duyar ve gözyaşı dökerdi. Müjdeli ayetlerde sevinci yüzüne yansır, neşe ile mukabele ederdi.

O(sas), başkalarından Kur’an dinlemeyi sever, ancak dinledikleri onu hüzünlendirirdi. Ağlar ya da ağlar gibi olurdu. Detayları merak edenler bu konuda birazcık araştırma yapabilirler.
Bu bizim açımızdan; mutlak bir hakikate kesin bir imanla bağlanan bir insanın hissiyatını da imanına ram etmesi halidir. Yani iman ettiklerimizi gönlümüzün derinlerine kök salmış hakikatler olarak düşünürsek, ayetler karşısında vereceğimiz insani tepkiler onun meyveleridir. Köksüz ağacın meyvesi olmaz, daha çiçekken dökülür belki çiçek bile açamaz…

Aynı şekilde hadis ve sünnet karşısında, hissiyata dayalı bir bağ kurmakta Rasulullah(sas)’in dostlarının, sahabelerinin yoludur. Onlardan biri Allah’ın Rasulü ile ilgili bir şey anlatırken, anlattığı olayı adeta o an yeniden yaşardı. Söz ya da hadise hüzünlü ise ağlar, sevinçli ise gülerdi.
Müslümanların sevinçleriyle sevinip, hüzünleriyle üzülmeyi imanın alameti sayarak bunu anlamak bir derece mümkün ama söz konusu Rasulullah(sas) olunca sahabenin muhabbetinin sair insanlara nazaran çok daha büyük olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Onlardan sonra gelen Salihler de böyle idiler. Bir hadis ya da bir hatıra naklederken, olayın ruh haline bürünür, hüzün ya da sevinci yaşarlardı.

Ayetler ve hadisler, kuru birer akademik bilgi kaynağı değillerdir. Hem de yeryüzünün gördüğü göreceği en ala hayat düzeninin ve en muhteşem hukuk sisteminin temelleri oldukları halde, aynı zamanda kalplerde yer eden bir muhabbetin, bağlılığın ve samimiyetin sembolleridirler.

Sünnet, peygamberlerden bir peygamber olan Muhammed bin Abdullah(sas)’in vasıtasıyla Allah(cc)’in bize din kıldığı bir kurallar manzumesi olduğu kadar, O’nun hayatının, mücadele ve tebliğinin, insan ve kul hallerinin en sade ve en doğru aktarılmış halidir.

Ayakları şişene kadar namaz kılan Peygamber(sas)’in şişen ayaklarının acıdığı bir hakikattir. Bunu taklit etmek ve tabi olmak için naklederken, şişen ayağın acısını hissetmemek mümkün olabilir mi?

Başına işkembe, yoluna dikenler dökülen bir Peygamber(sas)’den bahsederken, bunu sadece sabır ve sebatla davasını tebliğe devam eden örnek ve önder bir risalet görevi olarak aktarıp, o işkembenin pisliğinin dünyanın en pak omuzlarına dökülmesinin öfkesini, o dikenlerin yeryüzüne basan en şerefli ayağa batmasının acısını hissetmeden anlatıp geçebilir miyiz?

Cihad meydanında savaşan bir Peygamber(sas)’den bahsederken, kırılan dişinin, kanayan yanağının acısını hissetmemek mümkün olabilir mi? Yalnız korkusuz bir savaşçı örnekliğinden bahsedip geçebilir miyiz bu bahsi?

Cafer(ra), Habeşistan’dan yıllar sonra dönünce, onu boynuna sarılarak karşılayan bir Peygamber(sas)’den sadece sarılmanın fıkhına cevaziyet delili çıkarıpl, aynı zamanda hasretle sevdiği akrabasına, arkadaşına sarılan, özlem çekmiş bir yüreği hissetmeden geçebilir miyiz?

Ayetler ve hadisler; bizim hem boynumuzu büker, hem gönlümüzü. Hükümlerine karşı boynumuz kıldan ince, hatıralarına karşı gönlümüz ipekten hassastır.

25 Nisan 2020

Filiz vermiş bir dal gibi



Çok hızlı yaşıyorduk, çok hızlı akıyordu sular ve elektrik hızlıydı. Işık hızını bile hesaplamıştık. En hızlı uçuşlarla, en hızlı ulaşılan uzaklar yakın olmuştu. Hızlı elemanlar makbuldü. Hızlı hayatlar yaşıyorduk ve hızlı ölümlerle ölüyorduk.

Ölüm de hızlıydı!

Hızlı konuşuyor, hızlı yazıyor ve hızlı okuyorduk. Hız ibreleri sadece arabalarda değil hayatın her alanında vardı; kimisi görünüyor kimisi görünmüyordu ama hız vardı, olmalıydı.

Tam da bu hengamenin ortasında, vazgeçilemez zaruretlerin üstünde, aksamaması gereken trafiklerin tepesinde aniden bir şey oldu.

Pek çok şey durdu!

Bir çok şey yavaşladı. Uçaklar eskisi kadar hatta hiç uçmaz oldu. Otobüslerle bile seyahat edilemiyor. Sokağa çıkmak gönüllü ya da gönülsüz yasaklanır oldu.

Olmazsa olmaz sandığımız her ey bir anda olmaz oldu!

Ölüm bile yavaşladı! Hep olan ama farkında olmadığımız sayılarla ölüm, yavaşça girdi aramıza…
Ama hayat devam ediyor; bir yanda eski akışın hızından beslenenler aç kalırken, diğer yanda bu duruşun duraklığını yapanlar dört köşe oldular.

İnsan yine bir yol buldu, hayat akıyor yine, yine devam ediyor acı ve açlık, yine sevinç duyuluyor bazı şeylerden ve yine insan işte…

Alıştıklarımızdan mahrum kalmanın ne menem bir hal olduğunu anlamak isterken birden kendimizi Ramazan ile karşı karşıya buluverdik.

İşte bütün rahmet ve bereketi ile gelmişti Ramazan; az yiyecek, az uyuyacak, az konuşacaktık. Dünyadan her ne alıyor idi isek -helal olmasına rağmen- hepsinden daha az alacaktık. Rahmet ve bereketin dünyadan aldıklarımızın azalmasıyla ters orantılı olması gereğiyle karşılaştık bir kere daha.

Çok Kur’an okuyacak, çok namaz kılacaktık; çok zikir, çok salavat ve çokça infak! Çok vermek Ramazan’ın değil bütün bir Müslüman hayatının olmazsa olmaz parçasıydı ve şimdi daha çok verecektik. Zekat deyip verecek, sadaka deyip verecek, fitre deyip verecektik.

Dünyalık kaygılarımızı ve alışkanlıklarımızı oldukça sınırlandıran ve engelleyen bir salgının ortasında, her şeye yeni anlam veren Ramazan gelmişti. Hasta olmamak ya da ölmemek için değil, yalnız ve sadece Allah(cc) için bazı şeylerden vazgeçecektik!

Hayatın hikmetini, yaşamanın hedefini, var olmanın nedenini Ramazan ile bir kere daha anlamak ve anlamlandırmak zamanıdır. Şartlar ve hayatın getirdikleri her birimiz için ayrı bir açıdan zor veya ayrı bir açıdan güzeldir.

Seçme ihtimalimiz olmayan mecburiyetlerden dolayı kahrolmanın anlamı yokken, değiştirebileceğimiz aksaklıkların farkında olmanın tam zamanıdır.

Azalan meşgalelerin yerini doldurmak için iyiyi ve güzeli aramanın tam zamanıdır.

Daha az insanla ve daha az muhatap olmanın, kalabalıklardan uzak durmanın, kendinle baş başa kalmanın tam zamanıdır.

Aileyi yeniden keşfetmenin, toplumu yeniden tarif etmenin, şehirleri yeniden isimlendirmenin, yurtları yeniden anlamlandırmanın; devlet ve düzenin değerini, adalet ve sağlığın yerini, ihtiyaç ve israfın şeklini, denge ve sükûneti yeniden bulmanın tam zamanıdır.

Baharın tam zamanıdır; kuru dallardan yeşil gözlerin patlamasının, ağaçların rengarenk ve envai tatta meyvelere durmasının, gökte güneşin gülümsemesinin, yağmurun yeri beslemesinin, yeni doğmuş yavruların toprağa basmasının zamanıdır.

Çokça düşünmenin, çok okumanın ve tekrar çok düşünmenin zamanıdır.

Kur’an’ı idrak etmenin tam zamanıdır!

Ramazan’ın tam zamanıdır!

***
“kıssalarda olur ya;
tam bu şehirde hikmet öldü derken bir şey olur,
şehre bir adam gelir,
bağırmaz,
filiz vermiş dal gibi sessizce çağırır...”

11 Nisan 2020

Toprak meselesi


Adam topraktan yetişen zeytin, topraktan beslenen hayvanlardan elde edilen sütle yapılan peynir, topraktan yetişen susam ve şekerle yapılan helva, topraktan yetişen üzümden yapılan pekmez, topraktan yetişen buğdayla yapılan ekmekle kahvaltısını yaptı. Topraktan yetişen çayını, topraktan yapılan cam bardağıyla içti. Sonra topraktan yaratan, toprakla yaşatan, toprakla öldüren ve toprakla diriltecek olan Allah(cc)’a hamd etti.

Sonra topraktan yaratıldığımızı, topraktan beslendiğimizi, toprağa gömüleceğimizi, topraktan tekrar diriltileceğimizi nasıl idrak edemez insanoğlu diye şaşırdı kaldı.

Dünya kurulalı beri toprağın; bağrına gömülen herkesi ve her şeyi kendine çevirdiğini, aslına döndürdüğünü, erittiğini ve aslında sakladığını ve zamanı geldiğinde tekrar dünyaya iade edeceğini unutmadan yaşamak gerektiğini düşündü.

Kendi bedeni dahil, sahip olduğu ya da öyle sandığı ve kullandığı her şeyin aslında topraktan olduğunu görmemek için gözlerini kapatmasının bile yetmeyeceğini fark etti. Göz kapakları da topraktandı!

Toprağın bu kadar kullanışlı ve hiç alakasız gibi görünen sayısız eşyaya ve canlıya bürünmesinin ve dönüşümün sürekli devam ediyor olmasının insan aklı ile izah edilemeyecek kadar muhteşem bir yaratma düzeni olduğunu itiraf etmesi gerekti.

Bir parça toprağın kalp olup hayat pompalamasının yanında, başka bir parça toprağın kan olup damarlarımızda hayatı dolaştırmasına ve bunun her bir muhteşem organımız için aynı olduğuna şaşırmamak elde mi?

Gözlerimiz topraktan ve görüyor, kulaklarımız topraktan ama duyuyor, dilimiz tat alıyor ama topraktan, sinirlerimiz hissediyor ve topraktan, böyle devam eden topraktan bir sistemle her an yaşadığının farkında olmak ve bakmaya kıyamadığı nice güzelliğin aslında topraktan olduğunu bilmek…

Düşünsene; Leyla da topraktan ve toprağa karışacak! Çiçekte topraktan, kokusu da. Bakmaya kıyamadığın süslü nice manzara topraktan.

Dünyanın dışında topraktan başka neler var bilemiyorum ama dünya topraktan!

Ömer(r.a.) “aleme ibret” hayat yaşadıktan sonra, ecelinin yaklaştığını hissettiğinde, başını dizinde tutan oğlu Abdullah(r.a.)’a; “yüzümü toprağa koy, dünyadan öylece ayrılayım” demişti…

Şimdi toprak bize bir başka hikaye anlatıyor, devirlerin değişimine şahitlik eden bu neslin toprağı dinlemeye çok ihtiyacı var. Kainata göz atmaya, el atmaya, sırt vermeye ihtiyacımız var.

Fezalarda da dolaşsak dönüp dolaşıp -eğer kısmetimiz varsa- 1 metrekarelik topraktan bir çukura gireceğiz. Bazılarımızın ondan da nasibi olmuyor, olmayacak.

Dünyanın “güya” en gelişmiş ülkesi Abd’de insanlar toplu mezarlara ve kimsesizler gibi birkaç görevli eliyle gömülüyor.

Baksanıza en sevdiklerinin bile, cenazesinde ardından gidemediği ölümler görüyoruz.

Galaksilerin de korona virüslerin de Allah(cc)’in yarattıklarından olduğuna inanıyorum. Hayatı ve ölümü, dünyayı ve bütün alemi, sebepler kanunu ile deveran ettirenin Allah(cc) olduğuna inanıyorum. Bir yandan tedbir ve çare peşinde koşarken diğer yandan boynumu Rabbimin hükmüne ram etmenin ve mütevekkillerden yazılmanın derdindeyim.

Bazı olaylar karşısında nutkum tutuluyor. Kader hükmünü icra edeceği vakit akıl duruyor, göz görmüyor, kulak duymuyor.

Birileri ya da bir şeyler sebep oluyor illaki, illaki bir bahane bulunuyor, bir şekilde olacak olan oluyor.

Çok gam çekmemek lazım…

Çok dert etmemek lazım…

Ölüm geldiğinde onu durduracak güç yoktur, zira o Allah(cc)’in kaderidir ve ondan kaçış imkansızdır.

***
Bütün varım toplasam, sonra varsam toprağa
Senin çağınla olsam, senle girsem toprağa

Senin doğduğunu ve geldiğini senin
Atılır yerden yere, haber versem toprağa

Bulsam ve saptasam bir bir ayak izlerin
Öpsem öpsem ve sonra alnım vursam toprağa

Kutlu ayaklarındır, değdi diye sevgili
Yalnız senin adına,bir kapansam toprağa

İncinmesin diye sen, taşlara dikenlere
Diz çöküp te önünde ve yakarsam toprağa

Osman Sarı

10 Ocak 2020

Yobazlık başa bela


Şüphesiz insanlar arasındaki iletişim ve anlaşmanın olmazsa olmaz ilk kuralı, kelime ve kavramların anlamları konusunda bir fikir birliği sağlamaktır. Yani duvar dediğimizde hemen hepimizin aynı şeyi anlaması ile dam dediğimizde başımızın yukarı çevrilmesi gibi bir şeyden bahsediyorum.

Tabii ki, istisnai bakış açıları ile her kavrama birtakım manalar yüklemek mümkün. Gönüllü ya da gönülsüz ama bilerek ve isteyerek çarpıtmaları da bir kenara bırakırsak; aynı kelimelerle konuşanların değil aynı manaları kabullenenlerin daha iyi anlaştığı pratik bir gerçek.

Bilginin/İlmin temeli kelimelerdir ki, Adem(a)’a ilk öğretilen ve onunla Meleklere üstünlük kurması sağlanan şey; kavram bilgisidir. (Bakara 31)

Doğru ve yanlışı ayırt edebilmek, daha iyisini ve güzelini tayin edebilmek, hayırlı ve bereketli işler yapabilmek gibi, değerli gayelere ulaşmanın, bilgiye dayandığını söylemek abartı olmayacaktır.

Ancak kafa lüksünü bozmak istemeyenlerimiz, düşünmek gibi bir iş için enerji harcamaya zahmet etmeyenlerimiz her zaman olduğu gibi günümüzde de bolca var. Bunun doğal sonucu olarak karşımıza, başkalarının fikir ve sözlerini taklit etmek ve savunmak gibi bir hal çıkar.

Kendisine ait olmayan fikirleri canhıraş bir gayretle savunanların asıl sıkıntısı, akıl ve idraklerini kullanmak zahmetinden kurtulmuş(!) olmaktır. Bu kolaycılıktır hatta bedavacılıktır.

Hakkında bir delil bilmediği şeyi savunmak ya da reddetmek, tam olarak yobaz kelimesinin tarifidir. Delil bilmek için okumak ya da ilim meclislerine hiç değilse dinleyici olarak katılmak gerekir ki, bu da herkese nasip olmayan bir nimettir.

Oysa gerek savunduğumuz gerekse reddettiğimiz fikir ve olayların delil ve sebeplerini bilmek, dilimizden dökülecek sözlerin ya da sair azalarımızdan sadır olacak eylemlerin samimiyet ve kalitesini de direk etkileyen bir olaydır.

Yobazlığın en doğal sonuçlarından olarak karşımıza çıkan holiganca bir taraftarlık bugün gerek İslami gerekse sair alanlarda sıklıkla karşılaştığımız bir durum oldu.

Bir futbol takımını tutan anlamsız ve gayesiz taraftarlıktaki fanatikliğin, -hayata değer ve anlam katan- inanç, fikir ve eylemler için de aynı seviyede kullanılır olması, en başta bu ulvi maksatları zedeleyen, sonrasında ise sahibini değersizleştiren bir yanı var.

Genellikle bu gibi durumlarda, hak ve hakikat hedefi aranmaksızın, taraftarı olduğu kişi ya da kurumdan gelen her fikri ve eylemi, çoğu zaman körü körüne ama bazen de birtakım bahaneler, sebepler, hikmetlerle süsleyerek, sahiplenmek, savunmak ve karşı olanlara saldırmak bir marifet olarak görülür.

Bizim adamımız, bizim grubumuz, bizim toplumumuz söz konusu ise, aklımızı kullanmamıza, delil sormamıza, araştırmamıza ve soruşturmamıza gerek olmaksızın desteklemek, savunmak, uğrunda kimseyi tanımamak gibi hallerimiz de yobazlığın göstergesidir.

Bir olaya ya da fikre karşı çıkmak için yegane kıstasımız, fiilin ya da sözün sahibi ise; biz bir inancın ya da fikrin yolcusu değil, ortamın hokkabazı bir dalkavuk ya da iflah olmaz bağnaz bir düşmanızdır, ya da kelimenin tam anlamıyla yobazızdır.

Bu noktada iman konusunu ilave ederek olası fikir kaymalarını önlemek gerektiğini düşünüyorum. Ayet ve hadisler fikrin değil, imanın konusudurlar. Onlar üzerinde düşünmek için selim bir kalp ve sahih bir ilim arzusu gerekir. Ve tabii bir nehrin iki yakasını bir arada tutan setler gibi, bu muazzam deryada boğulmayı engelleyecek birtakım ilimler veya ilim ehli kılavuzlar gerekir.

Ülkemizde bir dönem, yobazlığın sekülerler tarafından iman edenler için bir hakaret olarak kullanıldığını düşününce, aslında gerçek yobazların kim olduğu da anlaşılmış olur.

Allah(cc) bizi yobazlıktan korusun, verdiği akıl nimetini kullanmayı, hidayet ve rahmet nimetine layık kullar olarak hayatımızı devam ettirmeyi nasip eylesin.

02 Kasım 2019

Hikmeti doğru yerde aramak



Hayat boyunca iyilik ve güzelliklerin peşinde koşmak, imrenilesi bir erdem ve aslında büyük ve eşsiz bir ilahi lütuftur. Temelde yaratılışımız gereği her birimiz bu kalibrede olsak ta, yetiştirilmemiz ve neticesinde seçtiğimiz yol her zaman iyi ve güzel olmuyor.

Bundandır ki, Allah(cc) insanlardan bazılarını seçerek, diğerlerine iyiliğin ve güzelliğin yolunun elçileri yaptı. Yaşadıkları çağlar kadar, sonrakilere de ibret ve örnek olacak hayatlar yaşayıp, artlarında hikmetlerle dolu sözler ve misaller bıraktılar.

Hikmeti geniş tarif ve detaylarıyla anlatmak için uygun yer burası değil elbette ama kısaca; ince anlayışla idrak edilen bir hakikatin güzel ve kavranması kolay bir ifadeyle sunulması olarak anlıyorum. Bu kadarı bile, bir ömür peşinde koşmak için değerli kılmaya yetecek bir hazinenin haritası gibidir.

Hakikatlerin en temelinde yaratılışımız ve maksatlarının yer aldığı düşünülürse, bunun hikmetini kavramanın ya da kavrayamamanın insan için ne kadar yüksek ya da ne kadar alçak bir hali belirlediğini kolaylıkla çözebiliriz.

Yaratılış hikmetini bilen ve buna uygun yaşayan insan modelinin gerçekleşmesi bütün risalet yani peygamberlik çizgisinin hedefidir. Zira böyle bir insan, Allah(cc)’e kulluğu benimsemiş ve gereklerini yerine getirmek için hayatını feda etmiş demektir. Bunun da akıbetinin hayırlı olması ve ahiretinin güzelliklerle dolması beklenir, umut edilir.

Aksi halde, hayat sebebini bulamayan hatta arama ihtiyacı bile hissetmeyen insan modeli; hayvanlardan farklı olarak sadece konuşmakta ve onlardan biraz daha gelişmiş aletlerle hayatını ihtiyacından fazla kolaylaştırmaktan başka bir başarı ve becerisi olmayan, esas yerini bulamadığından ve kendisine ikram edilen hikmetlerden mahrum kaldığından dolayı da hayvanlardan aşağı düşmüş bir zavallı yaratık olacaktır.

Bu iki hal dışında bir orta yol yoktur ve olmayacaktır. Üçüncü bir yol muhaldir.

Hayat; bir renk çemberi değildir; bugün yeşil yarın sarı, ertesi gün kırmızı bir insan olarak yaşamak mümkün değildir. Dün mü’min, bugün kafir, yarın münafık olmak; teoride mümkün ise de, tercih edilmesi insanlık onuruna ters bir karmaşadır. Aklı başında hiçbir insan, bugün komünist, yarın kapitalist, ertesi gün Müslüman olmak gibi bir ahmaklığı normal görmez.

Hakikatin hikmetini aramak gibi bir derdi olan herkesin, bu uğurda biraz çaba sarf etmesi de kaçınılmaz bir gerekliliktir. Aksi bir hal için tembellik ve cahillik yeterli iken; hikmeti elde etmek arzusu, bir gayreti ve mücadeleyi mecbur kılar.

Allah(cc), hikmeti öncelikle ve özellikle peygamberlerine vermiş ve onlardan da insanlığa yayılmasını murat etmiştir. Tebliğ; varlığın ve hayatın, kainatın ve insanın, dünyanın ve ahiretin hikmetini anlatmaktır.

Onlardan sonra da devam eden bu süreçte, ilim ehlinin peygamberlerin mirasçıları olmalarından maksatta budur. Nihayetinde son peygamberin de vazifesini tamamlayıp dünyayı terk etmesi, ardından gelen ve kıyamete kadar gelecek olan, Kitap ve Hikmet’i kavramış alimlerin onun davet ve tebliğini devam ettirmesi, hikmetin nerede olduğunun ve nerede aranması gerektiğinin de işaretidir.
Bu minvalde sünnet, hikmettir. Sünneti kavrayamayan hikmeti kaybeder. Sünnetten mahrum kalan hikmetten mahrum kalır. Sünnetsizlik hikmetsizliktir.

Kur’an ve Sünnet ilmine sahip olmayan, hikmetin risalet boyutundan uzaktır. Çok akıllı ve bunların dışında herşeyi bilen birilerinin hayatın herhangi bir aşama ya da detayları hakkında bazı hikmetleri keşfetmeleri mümkün olsa da; umumi bir hayat nizamı ve mükemmel bir insanlık modeli için, kamil manada peygamberlerin ve özellikle de son Rasul Muhammed(sas)’in sünnetine ihtiyaç kaçınılmazdır.

Bu gerçek kıyamete kadar geçerli olmaya devam edecek, hayatın en temel hikmetidir. Bunu kavramak için temel insani yetenekler yeterli olmaz ancak onlarla gayret edilmesi sonucu verilecek bir iman nimeti gerekir.

İman ve hikmetten yoksun ama çok bilgili insan diye bir şey yoktur. Bu dünyada yaşayıp, çok şey bilip ama nihayetinde Rabb’ini bulamayan biri cahildir. Rabb’ini bulduğu halde, O’nun peygamberler vasıtasıyla ilettiği mesajın hikmetini kavrayamayan biri de cahildir. Kendisinden alınacak hikmet eksiktir, yarımdır hatta insanı aklından ya da imanından edebilecek kadar tehlikelidir.

Bu sebeple, kimleri dinlediğimiz, okuduğumuz, takip ettiğimiz çok önemlidir. Kimlerde hikmeti aradığımız çok önemlidir. Aklı, kalbi, fikri, sözü ve hayatı sünnetten mahrum ve uzak birinden alınacak hikmet olsa olsa bu halin ne kadar ibretlik bir zavallılık olduğu olur.

Kendisinde ilimden bir paye olduğunu gördüğünüz insanlar konuştuğunda dikkatle dinleyin; belki hayatınızın dünyasını ya da ahiretini belki de her ikisini güzelleştirecek bir hikmeti onun diliyle Allah(cc) size duyuracaktır.

Hikmete ulaşmak büyük bir nimettir.

30 Ekim 2019

“Allah katında din İslam’dır”



Çok seslilikle çok konuşmayı, çok kültürlülükle çok bozulmayı, çok dinlilikle çok dinsizliği karıştırmaya başlayışımızın üzerinden çok uzun zamanlar geçti. İnsanlar, bir kere Allah’ın dininden uzaklaşmayı ama yanında imiş gibi görünmeyi keşfedince devamı geldi.

Bu ikiyüzlülüğün, -hadi açık söyleyelim- bu münafıklığın, sıradanlaşması için gerekli bütün mazeret ve izahatlar, halimizi örtecek karanlık örtüler, maskeler ve eldivenler, hatta şapkalar bulundu ve firavunun sihirbazlarının derin karanlıkları olan şapkalarını kullanmak, neredeyse hepimizin başına şıp diye oturuverdi.

İmanı avucumuza aldık ama ne hikmetse yanmıyoruz!

İslam’ı başımıza tac ettik ama aleme sultan olmuyoruz!

Yetmedi tabi bütün bunlar, şeytan her zaman daha ötesini istedi, istiyor ve isteyecek. Olduğu yerde yalnız kalmak istemiyor şeytan, yanına dostlar ve arkadaşlar, yoldaşlar toplamanın derdinde…

İslam’ın insanın yaratılışı ile ilgili temel bilgilerinden birisi olarak; Adem(a) ile başlayan ve Muhammed(sas) ile sona eren risalet/peygamberlik zincirinin bütün halkaları İslam dinini tebliğ ile vazifelidirler ve tamamı Müslümandır.

İbrahim Müslümandır, Davud, Süleyman, Yakub, Yusuf ve adlarını bildiğimiz ya da bilmediğimiz, tüm peygamberler Müslümandır. Meryem oğlu İsa da Müslümandır. (Allah’ın selamı hepsinin üzerlerine olsun)

“Muhakkak Allah katında din İslam’dır. Kitap verilenler (yahudi ve hristiyanlar), ancak kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki hak tanımazlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” (Ali İmran 19)

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Ali İmran 85)

“Ehl-i kitap’tan ve müşriklerden kafirler, içinde ebedi olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte yaratılmışların en şerlileri onlardır.” (Beyyine 6)

“O, Nuh’a buyurduklarını, sana vahyettiklerimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya buyurduklarımızı size din kıldı ki o dini ayakta tutasınız, o konuda ayrılığa düşmeyesiniz. Kendilerini davet ettiğin bu din müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini seçer ve kendisine yöneleni doğruya iletir.” (Şura 13)

Bu ve benzeri ayetlerden ve Rasulullah(sas)’in hadis ve siretinden ortaya çıkan, salih ve sahih tüm geçmiş Müslümanların üzerinde ittifak ettikleri bir gerçek olarak; İslam’dan başka bir dine mensup olan birine cennet haramdır.

Yahudilik ve Hristiyanlık; Allah(cc)’ın dini değil, Allah(cc)’ın dininin tahrif edilmesi sonucu ortaya çıkan insanların sapkınlığının ismidir. Dolayısıyla, “üç ilahi din” gibi tamlamalar da tamamen batıl ve saçma yaklaşımlardır. Zira ilahi olan tek din İslam’dır!

Burada anlatılmakla ve izah edilmekle bitmeyecek kadar, muhkem ve mutlak deliller neticesinde idrak edilmesi gereken, İslam itikadına göre Yahudi ve Hristiyanların cennete değil cehenneme girecekleridir. Tevbe edip İslam’a dönmedikçe onları bekleyen akıbet budur.

Bazı Ehli Sünnet düşmanı, hoca kılıklı soytarıların, ısrarla ama yavaşça ve gizlice, Yahudi ve Hristiyanları cennete sokma uğraşıları, onların merkepliğini yapmalarından kaynaklanmaktadır. Onlar bunların sırtlarına binerek dünyada hedeflerine ulaştıkları gibi ahirette asla ulaşamayacak ve hepsi birlikte -eğer tevbe etmezlerse- cehennemin dibini boylayacaklardır.

Dünyada Ehl-i Kitap’a merkeplik yapanların ahirette de bu hal üzere olacakları, dünyada sırtlarına aldıkları gibi ahirette de sırtlarında taşıyacakları, tahrif edilmiş sapkın inanç sahiplerinin gideceği yere onlarla beraber gitmek olacaktır.

“Kimsenin Allah(cc) namına konuşma hakkı yoktur” gibi, aslında hakikati ifade etmekle birlikte, bu konuda kullanıldığında, sığ ve çiğ kalan savunmaların bu hükmü değiştirmesi ve geçersiz kılması mümkün değildir. Allah(cc) adına Peygamberler konuşmuş ve hakikati biz insanlara öğretmişlerdir. Onların yolu ve yaşantıları, sözleri ve işaretleri ile sabit bir gerçeğin,  bizim tarafımızdan dile getirilmesine, Allah(cc) namına karar vermek olarak görmek, ya ahmaklık ya da demogojiden ibarettir.

28 Eylül 2019

Deprem, ecel ve tedbir



Hemen her konuda az çok bilgimiz var ama hayatta kalmak için en gerekli bilgileri çoğu zaman önemsemiyoruz bile. Bir felaket anında, kendimizin ve çevremizdekilerin hayatlarının bir pamuk ipliğine bağlı olacağı anlar olacaktır ve o sırada yapılacak bir müdahale, atılacak bir adım çok şeyi değiştirebilecektir.

Deprem zamanı, yeri ve şiddeti tahmin edilebilir bir afet değil; işe bu “basit” gerçekten başlamak gerekiyor. Rasathaneler bilimsel verilerle ne yapacaklarını kendileri bilir ama bir deprem yaşamış olanların tecrübeleri, bizim için en değerli bilgiler olabilir.

Gerek bir deprem yaşayanların tecrübeleri ve gerekse bu işin uzmanlarının biriktirdiği verilerle oluşan gerçek bilgilerin halka en net ve en anlaşılır şekilde ulaştırılması gerekiyor.

Deprem olduğunda evler yıkılıp, yer alt üst olurken şiddetini kimse merak etmez, o depreme maruz kalmayanların ya da kurtulanların işidir. Bize hayatta kalanların enkazdan kurtarılmaları ve hayatlarını devam ettirmelerini sağlayacak bilgiler lazım, organize lazım.

Devlet aklı ve organizesi en çok bu gibi felaket zamanlarında lazımdır. Oluşacak kaosa rağmen; kurtarma çalışması yapılacak, sağlık hizmeti verilecek, yaşamak için gerekli su ve erzak dağıtımı yapılacak ve güvenliği sağlayacak olan ancak devlet kurumlarıdır.

Sivil toplum kuruluşlarının organize ettiği ekipler de mutlaka çok önemli roller üstlenecektir. Kargaşa ve başıboşluk depremle sarsılan toplumu daha da yıkabilir. Bu anlamda, resmi görevi olmayan ama bu gibi zamanlarda yardıma koşmak ve bir şeyler yapmak isteyenlerin STK’ların ekiplerine katılmaları gerekir.

Bir afet durumunda, kimin nasıl tepkiler vereceğini önceden tahmin etmek çok zordur; dağ gibi adamlar çaresiz bir çocuğa dönüşebilirken, cılız biri kahramanlık gösterebilir. Büyük konuşmaya gerek yok, metanetini korumak eğitimle sağlanabilecek bir şey mi bilemiyorum.

Deprem sonrasıyla ilgili hatıralarını okuduğum pek çok kişi, gayri ihtiyari olarak gördüğünüz herkese yardım etmek isteğinin oluştuğunu söylüyorlar. Kendisini kurtaran ve gücü yerinde olanların ellerinden geldiği kadar yardıma koştukları bir ortamda, yağmacıların ve hırsızların da ortaya çıkıp, akbabalar gibi dolaştıklarını anlatıyorlar.

Hayatın ve insanlığın her türden gerçeğiyle aynı anda yüzleşmek zorunda kalmak ve her şeye rağmen, sağlam ve temiz kalabilmek büyük bir erdemdir. Fıtratı bozulmamış hiçbir insan, herhalde öylesi bir anda, gayri ahlaki bir hali aklından bile geçirmeyecektir. Ne yazık ki, “aşağıların aşağısına” düşen mahluklar da vardır ve olacaktır.

Devletin en önemli görevi, ülkedeki herkesi ve her şeyi denetlemesi ve olası senaryolara göre önlem alması ve aldırmasıdır. Bu yüzden Fırat’ın kıyısında kurda yem olan kuzunun hesabı idareciden sorulur. Devleti bu gibi zamanlara hazırlamakla görevli olanların sorumluluklarını yerine getirmeleri hem halka hem de hesap verecekleri Hakk’a karşı en önemli görevleridir.

Bize düşen, kendi durum ve şartlarımızda, en iyi tedbirleri alarak yaşamaya devam etmek ve bir felaket anında neler yapacağımıza dair, öncelikle kendimiz ve aile fertlerimiz için bir planımızın olmasıdır.

Bütün hazırlık, tedbir ve eğitimlerin dışında, kalbinde iman ve tevekkül bulunması her insan için ideal bir güç ve sığınaktır. İman, başa gelene sabrı, devam etmek için gereken iradeyi ve çevresi için gerekli her vesileyle yardıma koşma gücünü verir.

İman; adaletin ve emniyetin kaynağıdır, iradenin ve kuvvetin tohumudur, sabrın ve metanetin temelidir, korkunun ve ümidin sebebidir, duanın ve tevekkülün özüdür…

Tedbirin kaderin önüne geçebileceğini zannetmek büyük gaflet, tedbirsizlik ise büyük ahmaklık olur; bir felakete engel olmak için sebeplere sarılmak farz iken, ecele mani olunabileceğini zannetmek Muhammed(sas)’e indirileni inkar etmek olur.

Hiçbir kimse Allah’ın yazılıp bir süreye bağlanmış izni olmadan ölmez. Kim dünya nimetini isterse ondan kendisine veririz, kim ahiret nimetini isterse ona da ondan veririz ve şükredenleri ödüllendireceğiz. (Ali İmran 145)

25 Eylül 2019

Doğu ile batı eşitliği



Güneş doğudan doğar ve öncesinde ufukta bir kızıllık belirir, batıdan batar ve sonrasında ufukta bir kızıllık görülür. Üzerinde tefekkür etmek isteyenler için, Allah’ın kainata koyduğu düzenin her biri ayrı ayrı ayetlerdir. Tıpkı Kur’an ayetleri gibi, herkesin gönlüne ve aklına hitap eden ayetler.

Bir kere bu düzenin insanoğlu var olduğundan beri, aksamadan ve değişmeden devam ediyor olması, akıl sahipleri için büyük bir ayettir ve ancak iman ve acziyetini fark etmeye vesile olur.

Baksanıza dünya, kendi etrafında dönüyor, diğer gezegenlerle birlikte güneş etrafında dönüyor, güneşle birlikte galaksi içinde dönüyor, galaksimizle birlikte samanyolu içinde yol alıyor ve biz her akşam aynı yıldızları, aynı noktada bize göz kırparken buluyoruz, yerleri insanoğlu gökyüzünü takip etmeye başladığından beri milim değişmiyor.

Ve hiç bir güç, Allah’ın koyduğu düzene müdahale edemiyor, değiştiremiyor, durduramıyor!

Güneş, hayatımızı yönlendirdiğimiz zamanın ayetidir ve zaman dediğimiz hayatımızın en değerli varlığı onu hiç ilgilendirmiyor. Yaratılış maksadına uygun olarak duruyor öylece…

Doğuş ve batış bize göredir, güneşin bunlardan haberi bile yok!

Ufuklardaki kızıllık bizim gözlerimize göredir; ne güneşin, ne ufukların, ne de kızıllığın bundan haberi bile yok!

Zamanı saydığımız günler, saatler ve dakikalar, dahası haftalar ve aylar, yıllar ve yüzyıllar bize göre geçiyor; güneşin ve gökyüzünün bunlardan haberi bile yok!

Biz, bize göre yaşıyoruz; dünyanın bundan haberi bile yok!

Öldüğümüzde de bize göre ölmüş olacağız; yaşayanların bundan haberi bile yok!

Başkasının ölümü yaşanabilir bir duygu değildir çünkü, çünkü başkasının acısı hissedilemez, başkasının sevinci hissedilemez. Güneşin bizim yanan tenimizi hissetmediği gibi, karanlığın bizim göremeyen gözlerimizden haberinin olmayışı gibi…

Batının müreffeh ve özgür, zengin ve şımarık bireylerinin; doğunun garip ve şaşkın, fakir ve ezik halklarının acılarını ya da sevinçlerinin hissetmeleri de mümkün olmaz, olmadı da.

Doğu ile batının eşit olduğu zaman, sadece güneşin doğduğu ve battığı zamanlarda görülen kızıllıkların benzerliği kadardır.

İnsan olmak bakımından eşit gibiyizdir, lakin batılılar daha bir eşittir sanki. Canlarımız olması bakımından da eşit yaratılmışızdır, fakat bir batılının canının kaç doğulunun canına eşit olduğunu hesaplayamaz makinalar ve bombalar.

Seslerimizin çıkması bakımından da eşitizdir, ama bir batılının sesi kadar uzağa ulaşamaz bizim seslerimiz, hiçbir zaman!

Onlar; dünyayı ve yaşayanlarını sömürür ve iliklerini kurutur sonra da karşımıza geçip yaşanabilir bir dünya için neler yapmamız ve yapmamamız gerektiğini bize dikte ederler.

Onlar; canlarının ve çocuklarının derdinde olan doğuluların acısını hissedemezler ama bizim de onlar kadar gamsız olup, buzulları ve balinaları dert edinmemizi isterler.

Onlar; dünyayı kendileri için yaşanır, başkaları için cehenneme çevirip, yaktıkları ateşte pişirdikleri yemeklerinin lezzetli olması için insanları atarlar ocaklarına, sonra da çıkan dumandan genizleri yanınca bize kızarlar, neden dumansız ve sessiz yanıp kül olmuyoruz diye…

Her şeye rağmen, güneş doğup batmaya devam ediyor ve günler yani zaman hem onlar hem bizim için geçiyor. Devirler değişiyor. Tarihin ibresinin bizden yana dönme zamanı yaklaşıyor, sabahın yaklaştığı gibi.

Doğu ile batı yeniden eşitlenecek ve güneş doğudan doğmaya devam edecek. Biz doğuşun kızıllığının sevincini yaşayacağız, onlar batışın kızıllığının hüznünü. Engellemez bir kudret devranı değiştiriyor!

Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehitler edinmesi için, bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez. (Ali İmran 140)

11 Eylül 2019

Bak!



Yazıdır yazılır, sen okuyanın ne anladığına bak.
Güneştir doğar, sen batarken ufuktaki kızıllığa bak.
Mevsimdir gelir, sen ne getirdiğine bak.
Eylüldür sevilir, sen ne götürdüğüne bak.
Teröristtir saldırır, sen kimin hesabına yazıldığına bak.
Binadır yıkılır, sen enkazında kimin kaldığına bak.
Emperyalisttir işgal eder, sen kimin direndiğine bak.
Kahramandır direnir, sen kimin ihanet ettiğine bak.

Bu formatla bütün bir hayatın hikayesini alt alta dizebilirim. Sözün gücünün kıyamete kadar devam edeceğinden eminim. Ancak insanların sözü dinleyeceğinin bir garantisi yok, hiçte olmadı zaten.
Gördüğüne inanmak, duyduğuna inanmaktan baskındır hep. Kulak yalan duyar da göz yalan görmez sandığımızdandır bunca aldanışımız oysa.

Baksanıza gözlerimizin önünde oynanan onca oyundan payımıza seyircilikten başka bir rol düşmüyor. Buna sevinsek mi üzülsek mi orası da ayrı bir konu. Oyun dışı kalmak olsaydı mesele sadece, sevinirdik ama biz tarih dışı kalıyoruz gibi.

Kimlerin kimin hesabına iş gördüğünü, hangi işin kimin planı olduğunu, komplo teorilerini ve gerçekleri, duyduklarımızı ve gördüklerimizi bilemez olduk.

Kim ne kadar gördüyse, gerçeği o kadar sanıyor. Belki de gerçek, gerçekten o kadardır da biz emin olamıyoruzdur. Eksik sandıklarımız tamdır. Olması gereken budur.

Kendimize ve tercihlerimize çok değer biçtik sanki, sanki dünyayı çeviren el bizimdir…

Kim ne için, ne yaparsa yapsın; biz gördüklerimizle mutlu olmayı seçtik. Yalan ya da illüzyon olma ihtimaline rağmen gözlerimize inanıyoruz.

Bir de, inandıkları için canlarını verenlere inanıyoruz, onlar kadar kesin inanmaktan daha büyük bir iman yoktur zira.

İnanmak huzur ve mutluluk sebebidir. Gördüğüne inanmak, duyduğuna inanabilmek rahatlıktır.
Kesin olarak biliyor ve inanıyoruz ki; Allah(cc), Amerika’dan büyüktür. Her işi yöneten ve yaratan, izinsiz hiçbir şeyin olamayacağı yegane güç Allah(cc)’dir. “Allahu Ekber” derken gerçekten O’nun büyüklüğünü tasdik ve ilan ediyoruz.

İnsanlar sayısınca söz var evet, bir gün söylenecek bir şey kalmayacak diye beklerken, aslında sözün hiç bitmeyeceğini idrak ediyoruz. Kıyamete kadar konuşacak insanoğlu, dinleyen olsa da olmasa da susmayacak.

Neyse ki melekler var ve her şeyi dinleyip, kayıt altına alıyorlar. Kıyamet günü merak ettiklerimizin kesin ve doğru cevaplarını alacağımızdan şüphe yok. Sırf bu sebeple bile kıyamet sevilecek bir hadise. Düşünsenize gizli-saklı kalmayacak, merak bitecek, yalan yok olacak! Fazla kafaya takmaya gerek yok.

Büyük hesabın hesabını yaparak dünyalık hesap yapanlara ne mutlu…



Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...