Medeniyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Medeniyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2020

Şehirlilik ve medeniyet

 


Çok büyük sözler ediyor, çok önemli mevzular yazıyor ve konuşuyoruz. Ya da en azından öyle zannediyoruz. Oysa gerçek hayat, sokaklarda ve evlerde yaşanıyor. Fikirler ve edebiyat daha çok satırlarda ve sayfalarda mahpus kalırken, sesler ve kokular caddelerde geziyor.

Medeniyet dediğimiz şeyi, filozoflar konuşurken; aslında köşkerler dikiyor, bakkallar tartıyor.

Kim ve ne olduğunuz önemli değil, sonuçta aynı yolda yürüyor ve aynı kaldırımları kullanıyoruz. Araçlarımızın markası ya da modeli ne olursa olsun, aynı asfaltta ya da aynı tozun toprağın ve taşın üstünde sürüyor, aynı sakızı çiğniyoruz ve yutuyoruz.

Ne kadar zengin olursanız olun, ne kadar pahalı olursa olsun arabanız, ya da tam tersi; yaşadığımız şehrin havasını soluyor ve tamam bazılarımız içme suyunu parayla alsa da, genelde aynı suyu içiyoruz.

Hepimizin ekmeği hamurdan, o da buğdaydan yapılıyor. Kimisi içine birkaç çeşit tahıl katsa da, neticede ekmek ekmektir.

Şehir şehir midir peki? Ne kadar şehirdir ya da?

Köyle kenti ayıran nedir?

Eskiden olsa kolaydı bu sorunun cevabı; “köylerde sokaklarda çöp bidonları olmaz” der bitirirdik. Ha köylerde de çöp üretiyordu eskiden insanlar ama ne hikmetse şimdiki gibi çöp bidonları olmasa da köy sokaklarında ne teneke kutulara ne de plastik poşetlere rastlanırdı. Ne yapardı sahi köylüler çöplerini?

Hatırlayanınız vardır belki. Yanabilecek bütün çöpler yakılırdı mesela. Gömülmesi gerekenler toprağa verilirdi.

Kimse çevreci değildi ama ne yerlerde çöp olurdu, ne de bir şey zayi edilirdi.

Sonra şehirli oldular. Öyle ya, bu halkın çoğu bir zamanlar köylüydü. Köylerden kente göç ettiler ve şehirli oldular. Çevrecilik moda oldu ama geçmişim köyleri kadar temiz olamadı şehirlerimiz!

Köylerde binekler döneceği yere kendiliğinden giderdi ve sinyal vermezdi eşekler! Sürüler halinde koyunlar dalsa da sokaklara, her koyun döneceği köşeye yanaşır, diğerlerinin yolunu kesmezdi. Aksamazdı trafik köylerde. Araç yoktu çünkü hepsi canlıydı.

Şehirdeki araçların içinde canlı olduğundan emin olamıyoruz bazen! Mesela bir siren sesi duyduğunda “yol vermeliyim” telaşına düşmeyenin canlı olma ihtimali elbette vardır ama türü hakkında düşünmek gerekir.

Duyduğun sirenin neye ve kime ait olduğunun ne önemi var? Ya cana ya mala bir zarar gelme ihtimali vardır ki, o acı acı çalıyordur. Yalan olsa da sana ne? Sen insanlığını göster, görmeyen utansın!

Biraz ağır olabilir ama bazı şeyleri açıkça söylemek lazım. Bu yazılarla aklıma takılan sorulara cevap arayamaya çalışacağım. Umarım sizlerin de sorularına cevap buluruz birlikte.

Mesela şunları düşünüyorum:

Kaldırımlara tüküren bir şehir sakini ne kadar şehirlidir, bu kişi için belediye kaldırım yapmalı mıdır?

Arabasının camından caddeye, sigara izmaritini ya da başka bir çöpünü atabilen biri için belediyeler caddelere asfalt yapmalı mıdır?

Kaldırımları kullanmayı bilmeyen ve sürekli caddede yürümeyi tercih ederek, trafiği aksatan, sürücüleri engelleyen ve kendi canını da tehlikeye atan biri için belediyeler kaldırım yapmalı mıdır?

Şerit kullanmayı bilmeyen, değiştirirken sinyal vermeyen, döneceği şeride yanaşmayan bir araç sürücüsü için belediyeler yol yapmalı mıdır? Yollara çizgiler çekmek için masraf etmeli midir?

İnsanlara canlarının istediği yerden karşıya geçemeyeceklerini öğretmekten umudunu kesen ve kaldırımları demir bariyerlerle kapatan bir belediye yanlış bir iş mi yapmış sayılır?

Trafik ışıklı kavşaklara normal şeridin yanında bir de imdat şeridi bırakan, itfaiye ve ambulans gibi acil durum araçlarının kavşaklarda mahsur kalması cana ve mala mal olacağından, bunların geçmesini hesaplayarak yol yapınca, şehir sürücülerinin hemen o alanı da yeni bir ek şerit olarak kullanması üzerine, kavşakları daraltan ve ek şerit oluşturulmasını engellemek için çaba sarf eden belediyeler ne yapmak istemektedir?

Asfalta aralıklı ya da kesintisiz çizilen çizgileri anlamayan sürücülere neyi anlatmak mümkündür mesela bilmek isterdim…

Aslında belediyelere de yazacak çok şeyim var elbette ama iğneyi kendimize batırmakla başlamış olayım. Gelecek haftalarda artık kime denk gelirse çuvaldız!

08 Temmuz 2020

İyilikte yarışmanın kuralları



Hayat, herkes için bir yönüyle yarıştır. Birileri hayatta kalmak için koşturmakta, diğerleri yaşadıkları hayatı daha da keyiflerine uygun hale getirmek için çırpınmakta yarışırlar.

Kötülükte yarışanlar olduğu kadar, biz Müslümanlar gibi iyilikte yarışmakla emir olunanlar da vardır. Ancak bu emrin, bir koşunun başlangıç düdüğü gibi olmadığı, ortada rakiplerin birbirini geçerek daha büyük ödül almak gibi bir dertleri olmayacağını hemen en başta söyleyerek söze girelim.

İslam’ın iyilikte yarışma anlayışında, en azından sıradan bir maraton kadar kurallar ve takip edilmesi gereken yollar var. Neticede ödüller var ancak sıralama bitiş noktasına en önce gelene göre değil, kalbindeki ihlası en sağlam olarak iyilik edene göre belirleniyor.

İçine enaniyet, kibir ve minnet gibi zehirler katılmamış iyilikler, her halükarda sahibine birincilik getiriyorlar. Kalplerdeki niyet ise, yarışa kabul edilmenin ön şartı: Allah(cc) rızasından başka bir maksatla iyilik edenler bu yarışa katılamıyor, katılmışsa da elde ettiği başarı bir ödül getirmiyor. Bir nevi diskalifiye ediliyor yarıştan.

Riya, “her şeyi bitiren bir şey” olarak çıkıyor karşımıza ve ne iyilik bırakıyor ne de mükafatını…
İyilikte yarışmanın temel kuralları olarak; yapılacak işin mutlaka niyetinin iyi, yapılma şeklinin iyi ve sonucunun da iyi olması gerekiyor. Ayrıca yarışmaya dahil edilebilmesi için, o işin iyilik olduğunun, iyiliğin Rabbi olan Allah(cc) tarafından tayin veya emredilmiş olması gerekiyor.

İslam’ın iyilikte yarışanların birbirine rakip olmadıkları ve tam aksine, birbirine iyilikte yardım etmek zorunda oldukları anlayışı, kendine has yarış kurallarının en önemlisidir. Birinin başarısı yarışa katılan herkesin hanesine yazılıyor.

Yeryüzünde iyilik namına atılan her adım, bütün iyilerin yolunu aydınlatan bir destek ışığı oluyor. Öyle ki, sahte iyilikler bile, sahibinin kalbini bilmememiz sebebiyle yine iyilerin hanesine yazılıyor.
Bütün kural ve sınırlara uygun olarak başlanan bir iyilik yarışında diskalifiye edilmeyi gerektiren hatalardan bazıları olarak hırs ve haset karşımıza çıkıyor.

Bütün bunlar, gözü kapalı ben iyilik ediyorum diye koşturmaya mahal bırakmıyor. İyilikte yarışıyoruz diye başkalarına çelme takma düşüncesini imkansız kılıyor.

İyilik etmek ya da iyi olmak için birilerini kötülemek, engellemek ya da rakamlarla geçmek gibi bir halin İslam’da karşılığı; niyetin bozulması, riyanın işin içine girmesi ve hırs ile hasedin iyiliği murdar etmesi olarak görülür.

İyilik yarışının öncesinde, sırasında ve sonrasında devam eden kurallarını bilmek ve buna göre yaşamak ve yarışmak, iyilerden olmak ve iyilik etmek gibi bir derdi olan herkesin yükümlülüğüdür. Bütün bunların ıstılahımızdaki karşılığı ihsandır ve buna tarih boyunca farklı isimler ve metotlarla katkıda bulunmak, iyilerin en büyük iyiliklerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir.

Kimin iyi olduğunu belirleme, iyiliğin hangi şart ve kurallarla yapılacağı ve sonrasında da başa kakma ve minnet altında bırakma gibi hallerden uzak durmak, en çok yazılan, okunan ve anlatılan konuların başında geliyor.

Meselemiz; kitaplarda yazan ve ortamlarda anlatılan iyiliklerin ve bu iyilikler üzerinde yarışmanın, pratik hayatımızdaki karşılığının ne olduğudur. Bunu da en iyi biz biliriz, bir de kalplerde olanı da bilen Allah(cc)…

11 Aralık 2019

Medeniyet bizim oralıdır


Merhum Akif’in İstiklal Marşı’nda;

“Ulusun, korkma, nasıl böyle bir imanı boğar,
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.”

Dediği canavar, dişlerine protez yaptırdı ve gırtlağımıza yapıştı, boğdu bizi. Başımızı gövdemizden ayırmakla yetinmedi, bedenimizi de paramparça etti. Bazı parçalarımızı yedi, yuttu ve sindirdi, artık onlar yok! Bazı parçalarımızı kan-revan içinde attı bir kenara, bazılarımızı elleriyle besledi, büyüttü, kendine “köpek” etti.

Canavarın dişlerine yaptırdığı protezler; sayısız türde ve çeşitte, çapta ve menzilde, mermiler ve füzelerdi. Batılı canavarın ağzından dökülen ve iyi şeyler zannettiklerimiz de bu füzeden dişlerin arasından, demokratik hareketler yapan kıvrak dilinden geçip geldi kulaklarımıza.

Bize söylenen, yüzyıllardır batının geliştiği, ilerlediği ve bir medeniyet kurduğu idi. Hepimiz böyle büyütüldük ve uyutulduk. Arada uykumuzda yediğimiz tekmeleri rüyadan sayıp, gözlerimizi açmaya bile zahmet etmedik. Ama canavarımız doymak bilmeyen iştahıyla, dünyanın her yerindeki zenginliklere saldırdı. Yoluna çıkan insanları da soğukkanlı bir katil endamıyla katletti.

Soy kırdılar! Nesilleri yok ettiler! Ülkeleri tarumar ettiler.

Zenginleştiler ama medenileşemediler.

Ellerindeki güç ve imkanları, sahip olduklarını korumak ve çoğaltmak için kullandılar ve kullanmaya devam ediyorlar.

Sadece 100 yıl önce Afrika’da, bütün suçu emrettikleri kadar hızlı çalışamayan bir babanın evladı olmak olan, binlerce çocuğun elini ya da ayağını kestiler. Yetmedi, bir süre sonra büyük katliamlar ve soykırımlar uyguladılar. Karşılarına geçmesi muhtemel halkları birbirine düşman edip, savaştırdılar ve sınırsız cinayetler işlemeleri için, silah ve mühimmat sağladılar. Bedelini de ülkelerini sömürerek fazlasıyla aldılar ve almaya devam ediyorlar. Milyonlarca siyah derilinin bedenleri üstüne bir zenginlik kurdular.

Sadece 100 yıl önce Mısır’da, esir aldıkları on binlerce Osmanlı askerlerini kimyasal silahlarla kör ettiler. Milyonlarca Müslümanı Balkanlardan sürerken yaşanan felaketlere alkış tuttular. Yollarda çamurlara kanları ve nehirlerin sularına etleri karışan en az 2 milyon Müslümanı insandan bile saymadılar.

Buna benzer örnekleri, İslam coğrafyasının hemen her köşesinde görmek sıradan bir tarihi vakaya dönüştü. Kafkaslar, Yemen, Irak ve Kuzey Afrika’nın tüm kuzeyi boyunca işgal ve kan, ölüm ve katliam salgın gibi yayıldı.

Bütün bunlar sadece 100 yıl kadar önce yaşandı.

Yetmedi, 90’ların başında Avrupa’nın ortasında, yalnız ve sadece Müslüman oldukları için yüzbinlerce insana kıyıldı. Seyrettiler…

Kıyılanlar Müslüman olduğunda, nasılsa bir anda kan damlayan dişleri ile dillerini ısırdılar ve sustular, sadece seyrettiler.

Son 8 yıldır Suriye’de canına kıyılanlar da Müslümandı, yıkılan Müslümanların ülkesiydi, yok edilen İslam’ın hatırasıydı, seyrettiler.

Sadece seyretmekle kalmadılar, alkışladılar. Yetmedi kendi katillerini ürettiler, katil sürülerini sahalara sürdüler. 3 kuruşluk menfaatleri için 3 milyon Müslümanın can vermesini sorun olarak bile görmediler.

Ama sürekli, yüzsüz ve iğrenç bir sırıtkanlıkla bize demokratik naralar attılar, insan haklarından dem vurdular, üstten emirler yağdırdılar. İçimizdeki aptallardan ve ahmaklardan bol miktarda destekçi ve bol miktarda malzeme buldular. Yalanlarına inanıp ayaklarına kapanan yerli köpeklerini çok iyi beslediler ve zenginleştirdiler.

Çünkü onlarda olan şey bu idi: Zenginlik. Onu verdiler.

Bu yerli köpekler de sahipleri gibi vahşi idiler, öyle eğitildiler ve kendi halklarının kanını içmeyi, etini yemeyi, dolayısıyla batılı efendilerinin köpekliğini yapmayı marifet saydılar. Adları değişse de köpeklikleri değişmedi.

Medeniyetten nasipleri, erdemli bir dünya görüşü ya da insanlığa ve tüm varlıklara onurlu bir hayat vaadi olmadı. Ama öyleymiş gibi konuştular ve inandırdılar pek çoğumuzu.

Şimdi, avazımızın çıktığı kadar bağırıyoruz; işin aslı öyle değil arkadaşlar! Batılılar zengin oldular, zenginliklerini çaldıkları ile sağladılar, bizden çaldıklarıyla sağladılar. Vikinglerin korsanlığı hala devam ediyor. Artık onların sunduklarına inanmayı bırakın, medeniyet bizim buralıdır, onlarda gördüğünüz sadece zenginliktir.

Zenginler; iyi yaşar, iyi yer, iyi giyinirler ama buna medeniyet denilmez.

Medeniyet; dünyaya ve içindekilere, adalet ve merhametle hükmetmektir.

Medeniyet; insanların canlarına, mallarına, nesillerine, dillerine ve dinlerine dokunmamaktır.

Medeniyet; dinini ve dilini dayatmamaktır, kültürünü fakir halkların kafalarına yüklememektir.

Baksanıza, 1400 yıldır bu topraklarda hakim olan İslam’dı; Balkanlar 400 yıl bizim hükmümüzde kaldı ama ne dinleri, ne dilleri, ne kültürleri yok olmadı, korundu. Soyları kırılmadı, devam etti. Her dinden ve milletten insan, varlıklarını bizim korumamızda bugünlere kadar devam ettirdiler.

Batının genetik deneylerle ürettiği canavarlar bu topraklara salınıncaya kadar, bizden kimse bir Yezidi ya da başka bir azınlığa, sadece isimleri veya dinleri sebebiyle saldırmadı. İslam dünyasının tam ortasında, ilk çağlarda fethettiğimiz topraklarda, bu insanlar şeytana bile tapınarak varlıklarını sürdürdüler.

Ehli Kitap dediğimiz Yahudi ve Hristiyanlardan bahsetmeye bile gerek yok.

Medeniyet; İspanya’da Müslümanlar hakimken özgürce yaşayan ama yönetim Hristiyanlara geçince soykırımdan kurtulmak için yine Müslümanlara sığınmak zorunda kalan Yahudilere İstanbul’un kapılarını açmaktı…

Medeniyet; Kudüs’ü 400 yıl adalet ve erdemle idare etmek, kan dökülmesine, soy kırılmasına, din dayatılmasına engel olmak, mülk hakkına sahip çıkmaktı.

Bizim batılı demokrasi havarilerinden alınacak herhangi bir medeniyet dersimiz yoktur, çünkü medeniyet kelimesini lügatlere yazdıran biziz, dünyaya öğreten biziz.

İnsanlığın peygamberlerin vahiy çizgisinde kurduğundan, daha iyi bir yönetim şekli ya da adalet sistemi düşünebilme ihtimali olmadı, yoktu, olmayacak ve halen de yoktur.

10 Haziran 2019

Platonik batı sevdası


İnsanlar, dünyanın farklı yerlerinde ve tarihin farklı devirlerinde, Allah(cc)’in zamanın akışı içinde tayin ettiği dönemlerde, farklı medeniyetler inşa ederler ve yıkarlar. Bu günler insanlar arasında dolaşır durur. (Ali İmran 140) Bir devrin muhteşem güçleri bir sonraki devirde yer ile yeksan olurlar. Bir bakarsınız adı sanı duyulmamış bir başkası öne geçer, üstün gelir ve bir medeniyet inşa eder.

Medeniyet kavramını, güç ve otorite ile kurulan zenginlik ve gelişmişlik olarak kullanıyorum. Aslında bizim açımızdan medeniyet; Medine menşeli bir hayat tarzının insanlığa sunduğu hayat tarzı ve neticesinde ortaya çıkan toplumun meyvesidir.

Bu deverana örnek olarak, Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı gibi hemen hepimizin bildiği medeniyetleri gösterebiliriz. Diğer yandan, batının da kurduğu ve yaydığı medeniyetleri olmuş ve onlar da gelmiş ve geçmiştir.

Bugün ise dünyanın geldiği noktada, güç ve gelişmişliği temsil eden batı medeniyetidir. Onunla rekabet etme ihtimali bulunan doğunun Rusya veya Çin gibi güçlerinin, henüz bir denge sağlayabildiklerini söylemek zor olur. İslam medeniyetinin ise bir fetret devri yaşadığı malumunuzdur.

Son iki dünya savaşının ortaya çıkardığı bu durumun doğal sonucu olarak; zenginlik ve gelişmişlik batıya kaymış ve dünyanın geri kalanı, -tıpkı daha önceki devirlerde farklı coğrafya ve medeniyetlerden aldıkları gibi- batıdan bir çok şeyi alır ve onlara imrenir hale gelmişlerdir.

Bu doğal gidişat sonucunda, maalesef mağlup olan ve geri kalan milletlerin nesilleri, tarihe Allah(cc)’in çizdiği bu hali, çoğunlukla yanlış yorumlayarak, batıya platonik bir aşkla ve hayranlıkla bakıyorlar. Tarihi ve hayatı, sadece bugün gördükleriyle ve sadece maddi açıdan değerlendirince, onlara oldukça mantıklı gelen bir hal, son 100 yıldır iyice yer ettiği doğulu benliklerin eziklik psikolojisini kamçılıyor.

Bilim ve gelişmişliği batının gökten zembille indirdiğini zannedecek kadar gerçeklikten kopuk, çoğu da batı dillerine vakıf ve hatta batı üniversitelerinde tahsil görmüş, bizim ülkelerimizi ve halklarımızı küçümseyen, bir tür aşk sarhoşu “Jön-Türk” kafasıyla batıya melül melül bakan, her fırsatta bizi aşağılayıp batıyı yücelten bir “sürü” insan yetiştirdik.

İyilik ve güzellik anlayışları da batıya endeksli bu mecnun kafaların, hayata ve insanlığa bakışına tipik bir örnek olarak, kısa bir tartışma yaşadığım batı hayranı bir tarihçinin halini aktarayım.
Kendisi bir deniz savaşında, Osmanlı gemilerinden İtalyan gemilerine portakal atıldığını yazmıştı. Ancak portakal, Osmanlı’ya bahsettiği savaştan yaklaşık 100 yıl sonra gelmişti. Bunu kendisine söylediğimde cevabı bilimsel ya da akılcı değil tamamen batıya gönlünü, aklını, kalbini ve vicdanını kaptırmış bir adamın masumane itirafı idi:

“Bunu bir İtalyan gemici hatıralarında yazmıştı.”

İtalyan gemicinin hatıraları, tarihin ve hayatın gerçeklerinden daha doğru olabilir miydi? Bana sorarsanız hayır ama bir batı aşığı akademisyen bunu kabullenmekte hiç zorlanmıyor ve batılı bir karalamayı kendi atalarını aşağılamak için kullanıyordu.

Ne yazık ki; kendi medeniyet ve tarihine yabancı bir eğitim sistemi içinde yetiştirilen nesillerimiz,  platonik kara sevdaya kapılıp, atalarına küfretmeyi gelişmişlik olarak görecek kadar ezik bir ruh ile yetişiyorlar.

Elbette istisnalar var ve olacak. Aksi düşünülemez bile. Umudumuzu ayakta tutacak kadar güzel bir nesil de geliyor ve hep gelecek. Biz kökü en sağlam ağacın dallarına tutunuyoruz. Kurumayacak ve meyve vermeye devam edeceğiz.

Gün gelip tekrar ormanı kaplayacağımız güne kadar yaşayacak ve sürgünler vereceğiz. Hep yeşil kalacak yapraklarımız ve rastgele dökülen her meyvemiz, düştüğü yere kök salıp bir fidan olarak boy verecek.

Kaç nesil sürecek bilemeyiz, bilmemiz de gerekmiyor. Kaç yıl, kaç asır önemli değil. Mutlaka devran dönecek ve insanlık tekrar bizim medeniyetimizle buluşacak.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...