İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2020

Hep insan kalıyoruz

 


Yeryüzünde kaç bin çeşit canlı olduğunu araştıra dursun bilim ehli, her gün yeni bir tür daha keşfetsinler. İnsan aklının ermediği, elini yetmediği, gözünün görmediği uzaklarda ve derinlerde daha kim bilir kaç yaratık hayat sürüyor, bilinmez. Ama bilinen ve değişmeyecek olan bir gerçek olarak; bizi Allah(cc) insan olarak yarattı ve bu kıyamete kadar böyle devam edecek.

Neslimizden gelenler de bizden öncekiler gibi insan olacak. Ulaştığımız bilgiler, gittiğimiz yıldızlar, isim taktığımız galaksiler, indiğimiz derinlikler ve çıkardığımız madenler hatta geliştirdiğimiz üstün teknolojiler de bu gerçeği değiştirmeyecek ve biz hep insan olacak kalacağız.

Bu hakikatin, varlıkların kendisi için yaratılmış olmasının verdiği bir üstünlük hali ve hissi varsa da; hata ve isyan gibi pek makbul olmayan yanları da bulunuyor. İnsan olmak demek; hata etmek, yanılmak, eksik kalmak, gücü yetmemek, yetişememek, geç kalmak, eli ermemek anlamlarını da beraberinde getiriyor ve bize hiç sormadan küfemize bırakıyor.

Sahip olduğumuz hiçbir maddi güç, bizi hatadan münezzeh kılamıyor.

Hiçbir savunma silahı Azrail(a)’ı durduramıyor.

Adımızın önüne ya da arkasına yapılacak hiçbir eklenti bizi insan üstü bir yaratığa dönüştürmüyor. Hoş öyle bir yaratık türünün mümkün olduğu da meçhul zaten.

Ve fakat; geçici bir süre de olsa, sahip olduklarımızla kendimizi başka bir şey sanmaya başlamamız da insanlıktan hep.

Makamlar ve sıfatlar, insanların tayin ettiği ve dünyada kalmaya mahkum, içeriğini de bizim doldurduğumuz basit kelimelerden ibaret aslında ama ne çok değer veriyoruz bunlara ve ne çok beğeniyoruz kendimizi.

Kibarcası; güvendiğimiz dağlara kar yağabilir, tutunduğumuz dallar kırılabilir. Çünkü Allah(cc), karın dağlara yağmasını ferman buyurmuş ve yine Allah(cc) taşıyabileceğinden daha fazla yük bindirilen dalların kırılmasını kanun olarak koymuştur. O’nun yazdığını değiştirebilecek yokken, bizim dağlara kar yağmayacak kadar güvenmemiz, dallara asla kırılmayacaklarmış gibi bütün ağırlığımızla asılmamız; kendi kabahatimiz, saflığımız ya da aptallığımız olur.

Herhangi bir meslek ehlini ya da insan tipini özelleştirerek, şunlar şöyle bunlar böyle yapıyor gibi genellemelerle, kendimizi temize çıkarmanın bir manası yok. İnsanın olduğu her yerde eksiklik olabilir ve hatalar yapılabilir. Bizi geliştiren, değiştiren ve belki umut verecek olan, hataların kabullenilip, dönülmesi, tekrar edilmemesi kararlılığı olabilir.

Bütün tedbirlere ve denetlemelere, nasihatlere ve engellere rağmen yine de birimizin ayağı kayabilir, eli kayabilir. Yapacak çok fazla bir şeyimiz yoktur; insan olduğunu hatırlamak ve insanın sadece hata eden değil, aynı zamanda tövbe de edebilen ve hatasından ders de alabilen bir canlı olduğunu, emanete ehil görüldüğünü ve dünyaya Allah(cc)’un halifesi olarak gönderildiğini hatırlamamız, hatırlamakla kalmayıp bu minvalde bir beklenti içine girmemiz gerekiyor.

Kendimiz ve çevremiz için, yakınlarımız ve uzaktan tanıdıklarımız için; iyilik istemek, kötülüklerden uzak kalmalarını temenni etmek ve bunun için çaba sarf etmek, bütün gayretlerine ve desteklerimize rağmen düşenlerimizi, en yakınındakilerden başlayarak, eli erenlerin ve gözü görenlerin tutması, kaldırması ve selamet yolunu salık vermesi gerekiyor.

Diğer insanlar için samimiyetle istediğimiz güzelliklerin, kendimiz için de dua yerine geçtiğini; başkalarının sevinçlerine vesile olmanın kendimiz ve ehlimiz için elle yapılan dua yerine geçtiğini; insan türünün diğer bütün canlılardan daha fazla, birlikte yaşamaya ve ıstılahi anlamı ile sadece namaz cemaati değil sosyal hayatta da cemaat olmaya ihtiyaç duyduğunu unutmamamız gerekiyor.

Hataları ve sevapları ile, eziyetleri ve destekleri ile, yükleri ve yardımları ile, acıları ve sevinçleri ile, yaraları ve havaları ile, susmaları ve konuşmaları ile, somurtmaları ve gülüşleri ile, görüşleri ve görmeyişleri ile, saldırmaları ve savunmaları ile, ihanetleri ve vefaları ile, kibirleri ve tevazuları ile, küfürleri ve imanları ile, hepimizi insanız ve insan olarak kalmaya devam edeceğiz.

Birbirimize insan gibi muamele edebilirsek, insanlığımızdan olmayız ve dahası, insanlığımıza bir katkımız olur.

 

20 Haziran 2020

Durmak yok olmaktır



İnsanın bildiği her şey bir göç serüvenine sahiptir. Uzay dediğimiz sonsuz derinliğin ve sınırsız karanlığın içinde, büyük ve muhteşem bir göç yaşanır. Samanyolumuz uzayda, galaksimiz samanyolunda, güneş sistemimiz galaksimiz içinde, dünyamız güneş sistemi içinde sürekli ve hiç durmayan bir yolculuk yapar.

Durmak veya sabit kalmak gibi bir seçenek ya da şansımız olamaz; durmak yok olmak demektir.
Dünya dursa hayat biter; güneş ya da galaksimiz ya da samanyolumuz duracak olsa da sonuç aynı olurdu. Yaşamın devamı için harekete, yolculuğa, göçe mecburuz.

Bu makro göçün yanında, içinde yaşadığımız dünyada bulunan tüm varlıklar da bir göç serüveninde oradan oraya sürüklenir dururlar.

Çöllerde kumlar, denizlerde sular göç eder. Dağlarda ya da ovalarda tohumlar göç eder. Vahşi hayatın halen devam ettiği savanalarda sürüler göç eder.

Durmak veya sabit kalmak gibi bir seçenek ya da şansları yoktur; durmak ölmek demektir.

İnsanlığın dünya üzerindeki macerası da göç ile başlar ve göç ile devam eder. Kavimler göçünü daha çocuk yaşlarda öğrendiğimiz halde, -nasıl bir egoist varlık isek- bunun devamını reddetmek için bahaneler bulmaya çalışırız.

Kökenlerini araştıran herkes, aslında olduğu yere ait olmadığını ya da bir başka deyişle; olduğun yere ait olmak diye bir şey olmadığını, bunun sadece duygusal bir durum olduğunu ve tarihsel gerçeklerle bağdaşmadığını görecektir.

Arkeologlar, her geçen yıl yeni bir yok olmuş toplumun izlerini bulmaya devam ederlerken, halen yaşayan toplumların da bir gün böyle kazılarda bulunacak izlerden ibaret olacağını söylemek hiçte zor değildir.

Dünya kabuğunun her katmanında bir başka medeniyet yatıyor. Eğer yok olmazsa, bundan bilmem kaç bin yıl sonra, şu an yaşanılan medeniyette bir kazı konusu olmaktan kurtulamaz. Yok olmazsa diyorum, çünkü eskilerden kalanlar sağlam taşlardan ya da taşlaşmış hatıralardan ibaret, bugünün tekniğiyle hele de bizim ülkemizde yapılan nelerin un ufak olup yok olmadan binlerce yıl varlığını devam ettirebileceğini söylemek pek kolay değil.

Dünyaya gelen göç ediyor, kalanı tarih yazmadı. Bunun insan, hayvan ya da bitki olması sonucu değiştirmediği gibi; canlı ya da cansız olması da değiştirmiyor. Sürekli bir değişim ve dönüşüm ile devam eden bir göç var.

Bu göç hikayesinin en değerli kahramanı insandır elbette, dünyada ki her olayın ve gelişmenin, iyi ya da kötü kahramanı mutlaka insandır. Bunda şaşılacak bir şey yok; dünya insan için yaratılmış ve insan için varlığı devam ettirilen bildiğimiz tek gezegendir.

İnsan hayatının devam etmesindeki muhteşem denge ve insanın dünya hayatının muhteşem dengesini bozmak için sarf ettiği büyük gayretlere rağmen; dünyanın yaratılış düzeni henüz bozulmadı, hayat devam ediyor. Öyleyse göçte devam etmek zorundadır.

Durmak yok olmaktır.

İnsan da ancak yok olmakla karşı karşıya kaldığında göç eder zaten, durduğunda yok olacağını bilen tek varlıktır çünkü! Akıl ve idrak, sorumluluk ve farkındalık gibi özel yetenekler sadece insanda bir araya gelirler ve onu kainatın en değerli varlığı haline getirirler.

İşte bu varlığın kendini koruma hissi bilinç altında yaratılıştan yerleştirilmiş bir koddur ve kimse bunu silemez. Kendini insanlardan birileri ya da biri için feda eden yani kendi yokluğunu göze alan insanlar, kendinden daha değerli gördüğü bir başka insan ya da insan topluluğu için yokluğu göze almıştır.

Aslolan insandır ve bu asıl varlığı korumak için -garip bir yaratılış dengesi olarak- tüm dünyayı korumak gerekir. Hayat; birbirine özel kodlar ve bağlarla kenetlenmiş bir gen zincirinin büyük ve vücut bulmuş halinden ibarettir. Zincir kırılırsa hayat kırılır, yok olur.

Günümüz dünyasının en büyük sorunlarından biri görülen göç hadisesinin, aslında en doğal olaylardan biri olduğunu görüp kabullendiğimizde, çok daha soğukkanlı ve düzgün bir çözüm noktasına varmamız işten bile değildir.

Atalarımız bugün yaşadığımız topraklarda doğmadılar ve bizden sonraki nesillerin hangi topraklarda öleceğine biz karar veremeyiz. Dünyanın göç serüveni içinde kimin, nerede ve hangi rolle yer alacağını bilmek bizi çok fazla aşan bir gelecek bilgisidir. Bu meçhul durum, dünün/tarihin gerçeğine dayanan ve bugünü/geleceği anlamlandırmak için ihtiyacımız olan önemli bir veridir.

09 Haziran 2020

Bilal'in akrabalarını seviyoruz



Tarih okuyor ya da dinliyorsak veya en azından seyrediyorsak; olayların bir şekilde benzeştiğini ve tarihin aslında tekrar ettiğini, isimlerin ve zamanların değişmesine rağmen olayların ve sonuçların aynı olduğunu fark edip, “ha evet doğruymuş, tarih tekerrür ediyormuş” diyoruzdur.

Neticede dünyanın kaderinin akışı içinde insanın olayları etkileme gücünün sınırları belli olunca, bir de bunlara insani zaaflar ve hırslar eklenince değişecek pek bir şey kalmıyor aslında.

Velakin, genel itibariyle tekrarlanmasına rağmen ibret alınması konusunda tekrarın pek az seviyelerde kaldığını da hemen hepimiz söyler dururuz. İbret alınsaydı tekrar eder miydi sorusunun cevabı; “evet yine de tekrar ederdi” olacaktır. Ya da insanoğlu bu, ibret alanların tarihin akışına etkisi ne kadar olacak ki? Değişmezdi bir şey ve tekrarları izler dururduk.

Gerçi sıkıntı yok, biz tekrarları izler ya da yaşar gibi değiliz zaten; her gün yeniden aynı şeyleri yaşasak da, aynı heyecan ve merakla, aslında aynı çıkacak sonuçları bekliyoruz. Sonra aynı şeylere şaşırmaya, kızmaya devam ediyoruz. Ha arada da sevinmeye tabi, az da olsa…

Şimdi dünyanın gündemini sarsan bir siyahi cinayetiyle herkesin aklına gelen, ayrımcılık, ırkçılık gibi kötülüklerin engellenmesinin ne kadar önemli olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyoruz. Aynı zamanda bazı tarihi inceliklerin hikmetini anlamak için bize bu olaylar yeni birer işaret oluveriyorlar.

Bakın Müslümanlar arasında siyahi biri hakkında sadece ten renginden dolayı kimsenin kötü bir bakış açısı olmayışının çok narin bir temeli vardır. Bilal(ra) gibi sevilen bir sahabenin siyahi oluşu ve bununla meşhur olması, bütün Müslümanların gönlüne siyah bir inci gibi pırıldayan bir siyahi muhabbeti düşürür.

Ne zaman bir siyahi ile karşılaşsak ona Bilal’in akrabası gözüyle bakarız, farkında olarak ya da olmayarak sempati duyarız. Hatta suça karışan ve türlü melanetler işleyen siyahileri bile iç dünyamızda temize çıkarır, sorumluluğu onların zenginliklerini çalan ve onlara fakirlik ve gariplik bırakan batıya yükler, onlara pek laf söyleyemeyiz.

Bugün modern dünyanın -siyahilerle başlayarak- ırklarla yaşadığı sorunlar bize; sahabenin arasından siyahi Bilal’in müezzin kılınmasının, Farisi Selman’ın ehli beyte alınmasının, Rumi Süheyb’in fedakarlıkta örnek olmasının ve daha nice Arap ve acemin kardeş kılınmasının hikmetini anlatıyor.

İslam bizim kodlarımıza ırkların ve renklerin sorun değil birer ayet olduğunu gergef gibi ayet ve hadislerle işlemiş ve kıyamete kadar olası bütün ayrımcılıkları temelden çözmüştür. Mesele kardeşliktir, mesele takvadır. Kimsenin etine, kanına ya da tenine, rengine bakılmaz!

Kur’an ile bize bildirilen geçmişin kıssaları, bir nevi üç boyutlu olarak bize aktarılırken, onları tekrar zannetmemiz bakışımızın tek noktada takılı kalmasındandır. Oysa ayet ve hadislerle çizilen büyük fıtrat ufkunun bize kazandırdığı bakış açısı, hem madde ve manayı hem de ahiret ve dünyayı kapsar.

İnsana, olaylara ve hatta eşyalara bir yandan bakıp, bir ucundan dokunup, bir kenarından tutunup ahkam kesemeyiz. Hoşumuza giden bir şeyiyle ele alıp hoşlanmadıklarımızı görmezden gelemeyiz. Dışına, tenine, rengine, cinsine bakıp; varlığını, ayetliğini, hikmetini, ahiretini, hesabını göz ardı edemeyiz.

Küçük bir nüansın, nasıl tarih boyu dünyaya, adalet ve merhamet aşıladığına şahit olmak, bir bakıma İslam’ın hakkaniyet ve hakikatinin de bir göstergesidir. İslam; sıradan bir hikaye gibi anlatılıp giden bir efsanenin değil, insanların ve toplumların sorunlarını çözen, dertlerine derman olan ilahi dokunuşların hayata yansımasının adıdır.

Irkçılığın mağdurlarına da bulaşan bir hastalık olduğunu yıllar önce bir Somalili öğretmişti bana; ona göre teni daha siyah olanlar ona saygı duymalıydı, zira onun teni biraz açıktı. Bunu o kadar inanarak ve normal bir şey gibi söylemişti ki, donmuş kalmıştım…

Bu noktada şöyle bir dönüp kendimize bakmanın ve kimleri hangi sebeple hor gördüğümüzün hesabını yapmamızın zamanıdır. Tarih tekerrür ediyor, ona müdahale edemiyoruz ama hiç değilse kendimiz için ibretleri kaçırmayabiliriz.

Yalnızca siyahi olduğu için bir adamı tekmelemekle; yalnız Kürt olduğu için, sadece Suriyeli dendiği için, sadece falan şehirli, falan mahalleli bilindiği için bir insanı hor görmenin, bazı sıradan haklarını bile kabul etmemenin, özgürce dolaşmasına, konuşmasına, yürümesine, alış veriş yapmasına, yaşamasına katlanamamanın nasıl bir farkı vardır ki?

Evet tarih, farklı açılardan tekrar eden olaylar silsilesinden ibaret; mesele, farklı açılardan bakıp, kendimiz ve toplumumuz için hayra vesile olacak ibretleri çıkartabilmekte. Yaşadığımız günler de tarihten birer sayfa, yaşayanlar ibret almazsa gelecekteki nesillerin ibret almasından bize ne fayda?


14 Mayıs 2020

Taklit ve uyumda denge



Yaşayan bir örnek, çocukluğumuzdan itibaren hayatımızın hemen her devrinde bize önemli ve anlamlı geliyor. Bilinçsiz bir örneklik ya da rastgele seçilmiş bir uyumdan değil, bile isteye ve tercih ederek taklit etmeye çalıştığımız insanlardan bahsediyorum.

Kendimizce iyi gördüğümüz kişi ya da davranışları farkında olarak ya da olmayarak içimize kazıyor, sonra da benzer durumlarda o beğendiklerimizle doldurduğumuz veri tabanımızdan ana uygun davranışlar seçiyoruz. Tabi aksi de mümkün; çirkin ve pis işleri görmenin de benzer bir kalıcı etkisi olabiliyor ama herhalde hiçbirimiz bu gibi örnekleri memnun ve mesut bir ruh hali ile taklit etmeyiz.

Konu din ve diyanet yani dinin yaşanması olunca, bu taklit makamını seçmemiz daha bir farklı açı kazanıyor. Zira dinimiz için seçtiğimiz örnekler sadece dünyamızı değil, ahiretimizi de tayin edebilir.
Pek çok kriter vardır ve bunların geneli ilim ve ihlas üzere bina edilmiştir. Zaten din hususunda örneklik etmenin asgari ve temel şartları da bunlardır.

Ancak pratikte karşımıza çıkan bir sorunumuz var. İlim sahibi olduğunu düşündüklerimizin ilmi seviyesini biz tespit ve takdir etmekten uzağız. İhlas konusunda da kalplere açıp bakma imkanımız olmayınca, bu temelleri de tespitte bazı verilere ihtiyaç duyuyoruz.

İlimde önemli kıstaslardan biri; kişinin her konuda bilgi sahibi olması ve sorulan her soruya cevap verebilmesidir. Bu kulağa iyi gibi gelen özellik din mevzuunda maalesef ilimden nasipsiz bir cüretin ve belki de başka maksatlarla her konuda konuşmanın işareti olabiliyor.

İlim, ağırbaşlı ve temkinli bir halin ardındaki deryanın adıdır. Dengesiz, düzensiz ve her dalda gezinen birinin sağlam bir yere basmadığını tahmin etmek zor olmaz. Genelde de netice öyle çıkar ve ayakları kaymaya başlar böylelerinin.

İlmin bir asaleti vardır ve taşıyana bu sirayet eder. Baktığınızda üstünde o ağırlığı görebilir, konuştuğunda dilinde o sorumluluğun endişesini hissedebilirsiniz. İlim, aynı zamanda sahibinin yaşantısında da ortaya çıkar ki, aksi durumda ihlasın olmadığını söylemek mümkün olur. Yaşanmayan veya yaşama niyeti taşımadan elde edilen bilgi, sahibini alim değil hamal yapar.

İlmin temeli edeptir ve edebini koruyamayan birinde olan bilgi, hayvanların en çirkin seslisinin sırtına yüklenmiş kitaplar gibidir.

Bunların sonunda yine de taklit ve tabi olunacak sağlam bir kulp gibi olan alimi bulmanın bir yolu da, dünyalık kaybedecek çok şeyi olmayanları seçmektedir. Mal, makam ya da şöhret; alim ya da cahil her insan için ağır bir imtihandır. Bunlara alışmanın sonunda ortaya çıkan kaybetmemek için verilebilecek tavizlerin, girilebilecek veballerin kapısının açık olduğuna ya da en azından öyle birer kapı olduğuna işarettir.

Bunlarla birlikte kendini muhafaza edebilenlere çok az rastlanmıştır.

Bir azimet uğruna, malından ya da canından geçmeye hazır bir alim profili için, ne kınayıcıların kınaması, ne zalimlerin kılıcı, ne de dünyanın mal ve şehvetleri bir engel teşkil etmemiş ve doğru bildiklerini söylemekten ve yaşamaktan geri durmamışlardır.

Selefi salihinin makamları reddetme konusunda gösterdiği aşırı hassasiyeti de bu minvalde anlamak gerekiyor. Kabul etmeleri durumunda orada kalmak için taviz gerektiren bazı hallerin yaşanma ihtimaline dahi tahammül göstermemek adına, o yola hiç girmemeyi tercih etmişler.

Halen yaşadığımız fetret devrinde, ihtiyacımız olan alimleri bulmakta zorlandığımız bir vakıa. Bu konuda hataya düşmemek için yaşadığımız kötü tecrübelerin bizi daha da ince eleyip sık dokumaya ittiği de ortada.

Bütün bunlara rağmen, hiçbir yol bulamasak da; -eksikleri ve hataları ile- en azından temel itikatlarinde bir sorun olmadığına inandığımız veya öyle bildiğimiz ilim sahiplerini bulmak ve onlardan faydalanmak durumundayız.

Mal ve şöhret cahil birinde de büyük tahribat ve sapmalara yol açabilir ancak bir alimin ayağının kaymasının, onunla birlikte kayacak olanlar düşünüldüğünde nasıl bir tehlike olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Yine de hiçbir kıstas mutlak değildir; neticede insan olan ilim sahipleri de kendi fıtrat ve kabiliyetlerine göre konumlanıyor ve duruşları da buna göre değişebiliyor. İtina göstermekle, vehimle hareket etmeyi de ayırmak zorundayız.

Sakin olmalıyız; ne ilim sahiplerini hatasız kullar görüp, tereddütsüz bir taklit, ne de hürmetsizlik ve müstağnilik göstererek uzak durmak doğru bir yol değildir. Esas olan dengeli yani vasat olmaktır.

02 Mayıs 2020

Hakların çatışması



İnsanların hayata bakış açılarıyla alakalı fikirlerinde oluşan değişiklikler kadar kendileri için varsaydıkları imtiyazlar da artıyor. Herkes kendince ürettiği bir vazgeçilmezler listesi üzerinden diğerlerinin saygı ve sınırları belirlemesini istiyor.

“Bence bu, bana göre şu, benim için o” gibi başlama noktaları aslında sabit bir kör noktayı ifade ediyor. Bana göre böyle olan başkasına göre öyle olmayabiliyor. Ve o noktada tıkanıklık yani sosyal sorunlar başlıyor.

Benlik duygusunun tavan yaptığı çağımızda, bunun tek sebebi ferdiyetçilik değil daha çok menfaatçilik olarak isimlendirilebilir. Üstelik bu hal artık yeni yetmelerin, ergenlerin ya da daha genel ifadesiyle yeni neslin değil neredeyse herkesin bir sorunu olarak büyüyüp gidiyor.

Menfaat ve zevk temelli bir hak sistemi kurgusuna kendini kaptıran ve belki de bu saçmalığı savunabilmek için, körü körüne inatla sahip çıkılan bir dogmaya dönüştüren kafa yapısı, bir de üstüne normal insanlardan bu yaklaşımına saygı hatta özel bir özgürlük alanı bekleme şımarıklığı gösteriyor.

Örneklendirmeden belki de meramımın tam anlaşılmayacağını tahmin ediyorum ama ısrarla gayri insani istek ve hak iddialarından herhangi birini örnek vermemeye çalışıyorum. Zira kötü örnek olarak vermek için bile konuşulması, kullanılması tiksindirici bir kötülükler silsilesi bunlar.

Çağdaş ve modern dünyanın; insanlığın vahiy temelli dinden kaynaklanan mukaddeslerine açtığı savaş sonunda ortaya çıkan boşluğu doldurmak için uydurduğu, yerine ve zamanına göre içeriği ile oynama hakkını sadece kendinde gördüğü, istediğinde ve sadece istediği insanlar veya toplumlar için gündeme getirdiği, uygun görmedikleri coğrafyalarda adını bile anmadıkları ama pek değerli, çok mukaddes, oldukça özgür ama bir o kadar aptal bir insan hakları anlayışı var.

Yönetim bazında, bir yerde krallık, diğer yanda diktatörlük bu haklara uyabiliyor.

Bir kıtada renk, diğer kıtada dil, başka bir coğrafyada din bu haklar kapsamına girmeyebiliyor.

Yaşama hakkı gibi temel varlıkla ilgili bir konuda, bazı halkların soykırıma uğratılmaları sorun olmayabiliyor.

Yer altı ve üstü zenginlikler konusunda sömürülmek, kağıt üzerinde en büyük insanlık suçu ya da insan hakları ihlali veya mülk edinme hukukunu ihlal gibi şatafatlı tamlamalarla manşetlere çekilse de, bazı ülkelerde yaşayan insanların bu kategoriye girmeleri ve normal bir insan muamelesi görmeleri düşünülemiyor.

Aile oluşturmak ve neslini devam ettirmek gibi sadece insan türünün değil hemen tüm canlı yaratıkların en doğal ve temel hakları iken; elleri ve dilleri, silahları ve teknolojileri ile gelişmiş ülke ve kurumların, dünyanın geri kalanının çocuklarını nasıl yetiştireceklerine, nasıl yaşayacaklarına müdahale etme, yönlendirme ve hatta itiraz etme cüretinde bulunanları yok etme gibi bir azgınlık işlemeleri, kesinlikle bir insan hakları ihlali sayılmıyor.

Canları, malları, nesilleri, akıları ve dinleri çiğnemekte bir mahsur görmeyen modern insan hakları, ne hikmetse her türlü melanet ve pisliği savunmak için kendini paralayan, paralı militanlara sahip bir terör örgütü gibi, hiç beklenmedik yerlerde, örneğin bir Müslüman mahallesinde salyangoz satmak isteyebiliyor ve bunu en tabii hak olarak ilan ediyor.

Oysa yalnız Müslümanlar için değil, fıtratını kaybetmemiş bütün canlılar için; işlenmesi veya serbest bırakılması, tercih edilebilir bulunması veya saygı duyulması asla mümkün olmayan birtakım işler bunlar.

İnsanların haklarının neler olduğunu belirleme işinin, emperyalist toplumları inşa eden fikir ve sistemlere bırakılması yanlışın ilk adımı idi. Olayın dürüst ve düzgün bir hukuk belirleme amacından çok, kendi menfaat ve zevklerine hizmet eden, kurguladıkları inançsız ve tüketim temelli toplumun oluşmasına hizmet etme noktasına gitmesine sebep oldu. Gidişata isyan ve itiraz etmeyi düşünemeyecek kadar kendi keyfinin peşinde bir insan kitlesi üretmeye yönelik haklar belirlenmesi ve bunları da gerektiğinde izaha bile ihtiyaç duymadan değiştirme yetkisini de batılıların ellerinde tutmaları, neticenin insanlık ve dünya için hayır olmayacağının kesin bir işaretidir.

Ürünün sahibi onlar, tasarımı ve çalışma sistemini onlar kurdu, kullanım koşullarını onlar belirliyor. Canları istediğince üründe ya da kullanım yer ve şartlarında değişim yapma hakkı da onlarda.
İşite tam da bu yüzden, adil ve merhametli bir dünya düzeni için, ne ahlak ne de adalet sisteminin insanların keyfine bırakılması mümkün değildir. Tarihin bilinen bütün devirlerinde ve bugün yaşadığımız bilişim toplumlarında karşımızda duran hakikat budur.

Pek çok insan bilmese ya da yanlış bilse de; insanlığın fıtratına uygun, fert ve toplumu dünyada huzur ve rahat içinde yaşatabilecek kurallar ve kanunlar silsilesi Allah(cc)’in dinindedir. Buna karşı çıkanların büyük bir bölümü inatlarını bir kenara bırakıp, samimiyetle bu dinin hakikatini öğrendiklerinde, bu büyük hakikate boyun eğmekten başka bir yolları kalmıyor.

İçinizde hiçbir endişe ya da tereddüt olmadan, bütün rahatlığınızla, İslam’ın bütün helal ve emirlerine sahip çıkmaktan asla imtina etmeyin ve aynı şekilde, hiçbir acaba hissine kapılmadan, bu dinin bütün haram ve yasaklarına karşı olmaktan geri durmayın.

Bilin ve ilan edin ki; helal ve temiz olan her şey güzeldir, haram ve pis olan her şey çirkindir!

29 Nisan 2020

Sebeplere değil Allah’a inanmak



Takvimler, insanların birtakım planlamalar yapmak için kullandıkları ve zamanın akışına ya da olayların gidişatına etkisi olmayan hesap sistemleridir. Bunu belirtme ihtiyacına sebep olan serzenişleri duymuşsunuzdur.

Pek çok insan, 2020 yılına sitemlerle başlayan cümleler kurmaktan değişik bir teselli buluyor. Oysa zaman takvimlerden bağımsız akmaya devam ettiği gibi, olaylar da takvimlerle alakasız olarak, Allah(cc)’in dünya için tayin ettiği kader çizgisinde cereyan ediyor.

Bu sözlerin en vahim tarafı; Kadir-i Mutlak olan Allah(cc)’in ve O’nun tayin ettiği kaderin unutularak, yaşananları bir devre, bir takvime ya da sebep olan birilerine veya bir şeylere bağlamaktır. Oysa sebepler dünyaya Allah(cc)’in koyduğu kanunlardır.

Bulutlar toplanacak ve yağmurlar yağacaktır. Yağmuru bulutun yağdırdığını zannetmek İslami açıdan gaflet ve dalalet olurken ,insani açıdan da bunca muhteşem deveranın kendiliğinden ve başıboş vuku bulduğunu zannetmek, zavallı bir ahmaklık olarak kalır.

Hastalığın ya da şifanın sebepleri elbette olacaktır. Sebeplere tapınmak herhalde şirkin maalesef en yaygın şekillerinden biridir.

Olan ya da olacak olayların ardındaki gerçek failin Allah(cc) olduğunu unutmak, o kadar tehlikeli bir haldir ki; bize sürekli bir zikir halinde olmamız emredilirken, aslında bunun her an yaşananlarda Allah(cc)’in kudret ve azametini idrak etmek olduğu ve bunun imanın bir gereği olduğu kadar, selim bir kalple yaşamanın da en güzel yolu olmasıdır.

Hayat ve ölüm gibi temel meselelerde kaderimizin Allah(cc)’in elinde olduğunu unutmamamız gerektiği gibi, hayatın getirdiği sevinç ya da üzüntülerde de, nihayetinde kaderin hükmünün icra edildiğini hatırlamamız, hayatı bize ve çevremizdeki herkese kolaylaştıracaktır.

Kainata verilen muhteşem nizamın, hesap etmekte zorlandığımız ve sadece tahminen şu kadar milyon yıl diyebildiğimiz bir süredir, devam edip bugüne gelmiş olmasını temin eden kudret, şüphesiz Allah(cc)’indir.

Gözümüzle görmekten mahrum olsak da, gelişmelerimiz vesilesiyle yaptığımız ve aklımızın alamayacağı kadar uzaklıkları görünür kılan aletlerimize rağmen, sonunu bulmayı bırakın, hesap bile edemediğimiz uzayın büyüklüğünün, en iyi tahminle, Allah(cc)’in arşının yanında, dünyanın en büyük çölüne düşmüş bir yüzük kadar olabileceğini düşündüğümüzde, ne azametli bir kudretle muhatap olduğumuzu idrak etmemiz için bir adım atmış oluruz.

İşte bu büyüklüğü hesaplanamayan kainatın içinde, bizim gibi ya da bize benzer, yaşadığı dünyayı imar eden ve Allah(cc)’in imtihan olunmakla yükümlü kıldığı başka kullarının olması da pekala mümkündür. Bu, Allah(cc)’in kudreti için bir “ol” emrine bakan basit bir iştir.

2020 yılında şunlar oldu, bunlar yaşandı ve en son artık bir uzaylı teması kaldı gibi bir beklenti anlamsızdır. Olacaksa bunun tarihe bizim verdiğimiz yıl numaralarıyla alakası olmayacağını herhalde tahmin edebiliriz.

Rahat olalım; alemde bizden başka benzerlerimiz varsa -ki olmasına bir engel yoktur- Allah(cc) dilemedikçe buluşamayız, dilediğinde de O’nun kaderi hükmünü icra edecektir.

Şu dünyada tasası çekilecek son şey herhalde budur.

Yaratan ve yaşatan, yöneten ve öldüren ancak Allah(cc)’dir.

Hastalıkların ya da virüslerin de rabbi ancak Allah(cc)’dir.

Doktorların ve ilaçların da ilahı yine Allah(cc)’dir.

Sebeplerin ve sonuçların da yaratıcısı Allah(cc)’dir.

Dünyanın da uzayın da mutlak hakimi sadece Allah(cc)’dir.

Alemlerin Rabbi olan Allah(cc)’a iman eder ve teslim oluruz ki; O’nun dilemesi dışında bize fayda ya da zarar verebilecek bir yaratık yoktur ve olamaz.

18 Nisan 2020

Komploculuğun dayanılmaz kolaylığı



Hayat, insan için bir açıdan, bildikleriyle tecrübe ettiklerinin kesiştiği yerdir. Saf ve temiz fıtratların öğrendikleri doğrularla karşılaştıkları yanlışların tenakuzunu yaşarken hissettikleri şaşkınlığın telafisi genellikle yoktur. Telafi edilemeyen çıkmazlar tevil edilerek savuşturulur.

Annesinden sevgiden başka bir şey görmemiş çocuğun, annesinin ilk kızgınlığında yaşadığı şok, belki de hayatının geri kalanında başına gelecekler için bir hazırlıktır. Tevili hemen yapılır; kızmıştır ama sevdiğinden…

Sonra ilerleyen yıllarda, her kızanın sevdiğinden kızmadığını anlaması da biraz zaman alacak, hatta birileri bunu hiçbir zaman anlayamayacaktır.

Bütün teviller bir çare arayışının meyvesidir denebilir.

Gücümüzün yetmediği, değiştiremediğimiz, bizi çaresiz bırakan meselelerde teviller ve birilerine sorumluluğu ihale etme yolu her zaman açıktır.

Geri kalmışsak, kesin düşmanlarımızın zalimliğindendir.

Zayıf bırakılmışsak, coğrafyamızın kader oluşundandır.

Cahil kaldıysak, dilimizi ve alfabemizi değiştirenlerin suçudur.

Salgın varsa, egemen güçlerin ve üst akılların üretimidir.

İlaç bulamıyorsak, piyasayı elinde tutanların oyunudur.

Namaz kılmıyorsak vardır illa bir izahı! Oruç tutamıyorsak kesin bir zafiyetimiz vardır.

Düzgün ve dürüst bir hayat yaşamıyorsak, sorumlusu çoktur, bize sıra gelmez.

İyi Müslüman olamıyorsak, biz iyiyizdir ama çevremiz kötüdür.

Güvenilir insan olamıyorsak, şartların suçudur.

Her zor için bir kaçamak, her eksiğimiz için bir tevil, her felaket için bir komplo teorisi, her savaş için mayın eşeği, her barış için hain, her kalkınma için bir dış müdahale, her güzellik için bir kötü söz, her saldırı için bir bahane vardır, bulunur yani, yoksa da buluruz.

Bahane bulmak bizim işimiz!

Aslında komplo teorilerinin çoğu “Allah(cc) belamızı verdi” diyememenin sonucudur, bir kısmı da “belamızı aradık ve bulduk” diyememenin. “Allah(cc) belamızı verdi” diyemeyenler, iman edenlerden iken; “aradık ve bulduk” diyenler genelde deistlerden çıkıyor.

Oysa, bütün tezlerin bir yanı haklı ve gerçek; biz azdık, şükrü terk ettik, adalet ve merhametten nasibimiz azaldı ve neticede Allah(cc) dünyanın belasını verdi.

Kınadıklarımız başımıza geldi!

Hem de daha bu ne ki? Asıl gelmesinden endişe etmemiz gereken daha büyük felaketlerden korunmamıza vesile olan, hayırlarımızı ve hayırlılarımızı hayırla yad etmek gerekiyor. Onların emekleri ve gayretleri ile bizim verdiklerimiz bir nebze kalkan olmasa, dünyanın başımıza yıkılması işten bile değil!

Şükür ki; Allah(cc) rahmet ve nimetlerini hesapsız ve karşılıksız veriyor. Aramızda dolaşan masumların dualarıyla yaşamaya devam ediyoruz.

Efendiler!

Allah(cc) dilemedikçe kuru bir yaprak bile ağacından kopup yere düşemez.

Yerin ve göklerin, mutlak hakimi, Alemlerin Rabbi Allah(cc)’dir.

Bu dünyada; egemen batının, üst akılların, şer güçlerin değil Allah(cc)’in hükmü geçer.

Onlar plan yaparlar, proje üretirler ve alemin başına çorap örerler, işleri bu. Ama netice ve kesin hüküm ancak Allah(cc)’indir.

Komplo teorilerine kafayı kaptırıp, Kadir-i Mutlak olan Allah(cc)’in kudretini göz ardı etmek, bizi yok edecek asıl virüstür.

Rahat olun; dünya Allah(cc)’in mülküdür ve O’nun mülkünde O’nun istemediği hiç ama hiçbir şey olamaz!

Zalimlere mühlet, mazlumlara mihnet veriyorsa; dünyanın kaderi O’nun elinde olduğundandır, ahirette kimin ne muameleye tabi tutulacağı belirleniyor olduğundandır, -dünya hayatının maksadı olan- kimin daha iyi ameller işleyeceği gerçeğinin ortaya çıkacak olmasındandır.

Başkalarını suçlayıp geriye yaslanarak seyretme lüksümüz olmadı, olamaz da. Biz iyi birer insan ve salih birer kul olmakla vazifeliyiz. Vazifemizin zamanı, şartları ve sınırları Kitap ve sünnet ile belirlenmiştir.

“Kim iyilik eden biri olarak yüzünü Allah'a teslim ederse o en sağlam kulpa yapışmıştır. İşlerin sonu Allah'a aittir.” (Lokman, 22)

11 Nisan 2020

Toprak meselesi


Adam topraktan yetişen zeytin, topraktan beslenen hayvanlardan elde edilen sütle yapılan peynir, topraktan yetişen susam ve şekerle yapılan helva, topraktan yetişen üzümden yapılan pekmez, topraktan yetişen buğdayla yapılan ekmekle kahvaltısını yaptı. Topraktan yetişen çayını, topraktan yapılan cam bardağıyla içti. Sonra topraktan yaratan, toprakla yaşatan, toprakla öldüren ve toprakla diriltecek olan Allah(cc)’a hamd etti.

Sonra topraktan yaratıldığımızı, topraktan beslendiğimizi, toprağa gömüleceğimizi, topraktan tekrar diriltileceğimizi nasıl idrak edemez insanoğlu diye şaşırdı kaldı.

Dünya kurulalı beri toprağın; bağrına gömülen herkesi ve her şeyi kendine çevirdiğini, aslına döndürdüğünü, erittiğini ve aslında sakladığını ve zamanı geldiğinde tekrar dünyaya iade edeceğini unutmadan yaşamak gerektiğini düşündü.

Kendi bedeni dahil, sahip olduğu ya da öyle sandığı ve kullandığı her şeyin aslında topraktan olduğunu görmemek için gözlerini kapatmasının bile yetmeyeceğini fark etti. Göz kapakları da topraktandı!

Toprağın bu kadar kullanışlı ve hiç alakasız gibi görünen sayısız eşyaya ve canlıya bürünmesinin ve dönüşümün sürekli devam ediyor olmasının insan aklı ile izah edilemeyecek kadar muhteşem bir yaratma düzeni olduğunu itiraf etmesi gerekti.

Bir parça toprağın kalp olup hayat pompalamasının yanında, başka bir parça toprağın kan olup damarlarımızda hayatı dolaştırmasına ve bunun her bir muhteşem organımız için aynı olduğuna şaşırmamak elde mi?

Gözlerimiz topraktan ve görüyor, kulaklarımız topraktan ama duyuyor, dilimiz tat alıyor ama topraktan, sinirlerimiz hissediyor ve topraktan, böyle devam eden topraktan bir sistemle her an yaşadığının farkında olmak ve bakmaya kıyamadığı nice güzelliğin aslında topraktan olduğunu bilmek…

Düşünsene; Leyla da topraktan ve toprağa karışacak! Çiçekte topraktan, kokusu da. Bakmaya kıyamadığın süslü nice manzara topraktan.

Dünyanın dışında topraktan başka neler var bilemiyorum ama dünya topraktan!

Ömer(r.a.) “aleme ibret” hayat yaşadıktan sonra, ecelinin yaklaştığını hissettiğinde, başını dizinde tutan oğlu Abdullah(r.a.)’a; “yüzümü toprağa koy, dünyadan öylece ayrılayım” demişti…

Şimdi toprak bize bir başka hikaye anlatıyor, devirlerin değişimine şahitlik eden bu neslin toprağı dinlemeye çok ihtiyacı var. Kainata göz atmaya, el atmaya, sırt vermeye ihtiyacımız var.

Fezalarda da dolaşsak dönüp dolaşıp -eğer kısmetimiz varsa- 1 metrekarelik topraktan bir çukura gireceğiz. Bazılarımızın ondan da nasibi olmuyor, olmayacak.

Dünyanın “güya” en gelişmiş ülkesi Abd’de insanlar toplu mezarlara ve kimsesizler gibi birkaç görevli eliyle gömülüyor.

Baksanıza en sevdiklerinin bile, cenazesinde ardından gidemediği ölümler görüyoruz.

Galaksilerin de korona virüslerin de Allah(cc)’in yarattıklarından olduğuna inanıyorum. Hayatı ve ölümü, dünyayı ve bütün alemi, sebepler kanunu ile deveran ettirenin Allah(cc) olduğuna inanıyorum. Bir yandan tedbir ve çare peşinde koşarken diğer yandan boynumu Rabbimin hükmüne ram etmenin ve mütevekkillerden yazılmanın derdindeyim.

Bazı olaylar karşısında nutkum tutuluyor. Kader hükmünü icra edeceği vakit akıl duruyor, göz görmüyor, kulak duymuyor.

Birileri ya da bir şeyler sebep oluyor illaki, illaki bir bahane bulunuyor, bir şekilde olacak olan oluyor.

Çok gam çekmemek lazım…

Çok dert etmemek lazım…

Ölüm geldiğinde onu durduracak güç yoktur, zira o Allah(cc)’in kaderidir ve ondan kaçış imkansızdır.

***
Bütün varım toplasam, sonra varsam toprağa
Senin çağınla olsam, senle girsem toprağa

Senin doğduğunu ve geldiğini senin
Atılır yerden yere, haber versem toprağa

Bulsam ve saptasam bir bir ayak izlerin
Öpsem öpsem ve sonra alnım vursam toprağa

Kutlu ayaklarındır, değdi diye sevgili
Yalnız senin adına,bir kapansam toprağa

İncinmesin diye sen, taşlara dikenlere
Diz çöküp te önünde ve yakarsam toprağa

Osman Sarı

04 Nisan 2020

Dinde aykırılık marifet değil fitnedir



Onaylanmak, takdir edilmek, sevilmek, tasdik edilmek gibi birçok insani duygumuz var. Zayıf yanımız gibi görünse de bunlar bizi toplum olarak yaşama hususunda destekleyen ve aramızdaki bağları koruyan duygular. Herkesten ve her şeyden müstağni bir kibir, ne kişiyi ne de toplumu iflah etmeyen kötü bir huydur.

Yakınlıkların, akrabalıkların ve sair insani münasebetlerin dengeli ve seviyeli olması ideal toplumlar ve huzur içinde yaşayan fertler için temel kaidelerden biridir. Bu toplum hayatının bütün yönlerinde lazımdır. Devlet aygıtının işlemesinde de, komşuluklarda da, dini hayatın ikamesinde de olmazsa olmaz kuralımız, dengeli ve düzgün bir ilişki ağının kurulmuş olmasındadır.

Devletin temsilci ve kanunlarına uymak, komşunun ya da akrabanın hukukunu gözetmek, dini temsil makamında bulunan şahıslara ve dini mukaddesata hürmet etmek, herkesin istediği huzur toplumunun oluşmasını sağlayacak temel kaidelerdir.

Devletin hukuku çiğnenirse anarşi doğar, dinin hürmeti çiğnenirse huzur ve sükûnet kaybolur, insani yakınlıkların gerekleri çiğnenirse toplum bozulur.

Halkın adetleri ile kavga eden toplumda kabul görmez. Dinin gelenekleriyle çelişen gönüllerde yer bulamaz. Bu adetlerin sorgusuz sualsiz kabulü ya da reddi ile alakalı değildir. Yine aynı şekilde dini yaygın geleneklerden ibaret görmek de değildir.

Din; asırlardır yerleştiği toplum hayatında, karşı çıkmadığı ve aykırı görmediği gelenekleri, dini hayatın içine kabul etmiş ve bunlarla insanların dünya hayatını süslemesine izin vermiştir. Bidat gibi kesinlikle reddedilen konular; dine olmayan bir hususu eklemek ya da var olan bir konuyu yok etmek gibi tehlikeli bir içeriğin adıdır. İnsani adet ve gelenekler bununla ilgili değildir.

Bu geniş ve belki de çoğumuz için teknik olarak karmaşık konunun detaylarında boğulan bazıları, insanları dini geleneklere karşı savaşa ve kendilerince bir indirilen din tarifi yapmaya kalkıyorlar. Onların tarif ettiği din, indirilen olunca diğerlerinin yani bizim dinimiz uydurulan din olarak isimlendiriliyor.

Yeni neslin aykırı söz ve duruşlara olan zaafını da kullanarak, insanın tabii olarak farklı ve değişik olana duyduğu ilgiyi tetikliyorlar. Yeni bir şey söylüyor imajıyla, kimsenin düşünemediğini düşünen özel adamlar, bize ve inancımıza ait her şeye eleştiriyle yaklaşıyorlar. Onlara göre bütün rivayetler tartışmalı, bütün geleneğimiz ve dev mirasımız uydurma, ne biliyor ve yaşıyorsak hepsi boş!

Bu propagandanın en büyük yıkım ve neticesi, insanların inanç ve kültürlerinden şüphe duymaları ve kendilerini boşlukta hissedip, her yöne çekilmeye ve kullanılmaya müsait hale gelmeleri oluyor. Saygı duyduğu ve değer verdiği tüm insanların, fikir ve inanışlarını bir anda silip atan birinin bunların yerine ne koymasını bekleyebiliriz ki?

Kısa bir süre bu yeni yetme, sahte ve sahtekar hoca ya da kanaat önderlerinin, efsunlu ve buğulu fikirlerine hayranlıkla baksalar bile, bir yerde; hayır bu doğru değil diye içlerinden gelen sesi bastıramıyor ve sonsuz bir boşluğa düşüp yok olup gidiyorlar.

Din, kimsenin fikir cambazlığının sahnesi değildir.

Din, yeni roller ya da replikler uydurulacak bir tiyatro sahnesi hiç değildir.

Din, 1400 yıldır yaşanan, temelleri üzerine bir dünya bina edilen, medeniyetler inşa edilen ve tüm insani eksik ve hatalara rağmen, derde derman bir hayat şekli, dünya düzeni ve toplum kanunudur.

Aykırılık, batının karanlık arka sokaklarında kaybettiği nesillerin, ışıklı ve kalabalık caddelerde makbul vatandaş olmak, görünmek ve kabul edilmek, ilgi çekmek ve duyulmak için üstüne geçirdiği bir palyaço kıyafetinden başka bir şey değildir.

Dini Mubin-i İslam’ın karanlık arka sokakları yoktur! İlgi çekmek ve kabul görmek için kimsenin yeni bir şeyler uydurmasına gerek yoktur. Duyulmak ve görülmek için şaklabanlığa ihtiyaç duyulmaz.

Bu din, bütün şehirlere ve bütün sokaklarına bir medeniyet ışığı yayar ve bu aydınlıkta her bir fert görülür, duyulur ve ilgilenilir. Herkes olduğu gibi kabullenilir ve hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş suya dalmaya zorlanmaz!

Kimsenin kanatlarını yolmaz bu din, kimsenin sırtına zorla kanatta diktirmez! Dileyen ağzından nefes alır, dileyen burnundan; kimseyi solungaç takınmaya mecbur etmez bu din…

Kimseyi göklere çıkmaya zorlamaz ama göklere çıkanı da eteğinden çekmez ve çektirmez.

Her insan, olduğu gibi ve olduğu halde değerlidir ve ondan beklenen, sahip olduğu her ne ise onunla iyi ve güzel bir kul olmasından ibarettir.

İslam, bir devasa nehir gibidir; taşıdığı taşları yontar ve etrafı incitmelerini engeller, kuru toprakları sular ve etrafına rahmet olur, ahiret deryasına tertemiz ulaşmak isteyen herkesi yıkar ve paklar, sonra da hedefine taşır.

İnsanların bir kısmı sandallarla sarsıla sarsıla yolculuk eder, bir kısmı kocaman gemilerde rahat ve emniyetle gider. Bir kısmı yüzerek, bir kısmı yüzme de bilmediğinden sürüklenerek taşınır hedefe. Bazıları sahillerde gezinerek yolculuk ettiğini zanneder, bazıları da karşıdan karşıya geçip durur ve böylece hedefe gittiğini iddia eder.

Neticede boğulmakta mümkün bu nehirde, selametle ahiret deryasına varmakta. Tercih ve metot bize kaldı.

Akıntıya karşı kürek çekenler mağlup olmaya mahkum, onların sesinin gür çıkması can havliyle İslam’ın gür akıntısıyla boğuşmalarındandır, aldırmayın!

Su akar yolunu bulur…


14 Mart 2020

Takdiri ilahiden kurtuluş yoktur



Gelmiş ve geçmiş bütün aklı selim sahibi insanların şahitliği ve bilgelerin bildirmesi ile sabit olan, Adem(a)’dan Muhammed(sas)’e kadar indirilen vahiyle bize anlatılan, hayat ve dünyaya dair değişmez ve değiştirilemez en meşhur kanunu ilahi; her doğanın öleceği, her yeninin eskiyeceği ve topraktan gelen her nesnenin tekrar toprağa döneceğidir.

Bu kaçınılmaz gerçekle yüzleşme noktasında; mümin ile kafirin, zalimi ile mazlumun, zengin ile fakirin bir farkı, bir ayrıcalığı, bir iltiması yoktur.

Ölüm meleği illaki kapıları çalacak ve bazen tek tek, bazen de topluca, canları alıp Rabb’ine iade edecektir. Yeryüzünde izin isteyerek kapısını çaldığı tek insan Muhammed(sas)’dır, bir daha başkasından izin istemeyecek, haber vermeyecektir.

Yine dünyanın sabit kanunlarından biri olarak; her ölüme bir sebep bulunacak, olmayana uydurulacak ve bir şekilde insanlık avunup gidecek, ta kendi kapısına gelinceye kadar bu gerçekle yüzleşmeyi hep erteleyecek, yüzleştiğinde de zaten her şey için çok geç kalınmış olacak…

Sebepler hastalıklar olabildiği gibi, depremler ve sair felaketler de olabilecektir. Salgın hastalıklar bu ölüm vesilelerinden sadece biridir.

Meşhur sözdür; “ölümü ecelden başka durdurabilecek yoktur” denilir. Eceli geleni kurtaracak, gelmeyeni de öldürebilecek bir güç yoktur. Her şeye kadir olan Allah(cc)’in takdiri böyledir.

Bütün bu kaçınılmaz hakikatlerin yanında, sıhhatini muhafaza etmek için gayret etmekte ilahi bir mecburiyet ve insani bir sorumluluktur. Hele salgın hastalıklar zamanında, gerek ferdi gerekse umumi, her türlü tedbiri almak ve uygulamak, konulan yasak ve sınırlamalara uymak insani bir sorumluluk olduğu kadar İslami bir vecibedir.

Bu gibi sebeplerin herhangi bir zümrenin günahlarının cezası olması elbette muhtemeldir ancak biz bu ilahi fermanın kesin hikmetini bilmesi düşünülemeyenler sınıfındanız. Hikmetini mutlak olarak Allah(cc)’in bildiği bu gibi konularda, şundan dolayı oldu, bunların cezası demek büyük bir cürettir.

Bir şekilde düşmanlık duyduğumuz ve nefret ettiğimiz insanlara dokunduğunda sevindiğimiz salgın hastalıklar, tıpkı zamanında bazı sahabenin de arasında bulunduğu salih Müslümanların ölümüne sebep olduğu gibi, masum ve salih insanların da ölüm sebebi olabilir.

Allah(cc) umumi bir bela verdiğinde, bundan müstağni olacak kişi ya da toplumların olması muhaldir. Zira dünyaya takdir edilen sünnetullah dediğimiz Allah(cc)’in kevni kanunları, tüm mahlukat için geçerlidir.

Elbette hepimiz bir çok eksik ve hatalarla yaşıyoruz. Allah(cc) hiçbir fert ya da topluma zulmetmez! Başımıza gelenler kendi ellerimizle yaptıklarımız yüzündendir. Ancak hangi vebal ya da günahın hangi ceza ile, ne zaman ve ne şekilde cezalandırılacağını tayin ve takdir eden ancak Allah(cc)’dir.

Neden bu başımıza gelenler diye bir sorumuz varsa, cevabı yine Kur’an’da:

“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” (Rum – 41)

Bu tattırılan bir kısmıdır ve eğer Allah(cc) dilerse daha fazlasını da verir. O’na ait olan mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, bizden beklenen sadece tevekkül ile boyun eğmek ve kulluğumuzu güzelleştirmek için gayret etmekten ibarettir.

İtiraz etmeyi düşünen, inkar etmeyi düşünen varsa; ya O’nun mülkünü terk edecek ya da O’nun mülkü için takdir ettiği kanunlardan birini -mesela ölüm kanununu- değiştirmeyi başaracak, eğer bunlardan herhangi birini yapmaya gücü yetmiyorsa, boyun eğecek ve kul olmaya karar verecek.

Kainatın düzeni ve dengesi kontrolünde olan Allah(cc)’in şanı çok yücedir ve Allah(cc) mutlak olarak her şeye kadir olandır, gücüne karşı durulamayan, kaderinden kaçılamayan, mülkünden çıkılamayan tek ve yegane ilahtır!

28 Aralık 2019

Kültürel iktidarın temeli



Tarihin değişik dönemlerinde, “sünnetullah” gereği, zenginlik ve refah dünyayı dolaşıp durmuştur. Coğrafi konumlar ve sosyal şartlar elbette bir çok avantajlar sağlasa da; kalkınma ve ilerlemenin/gelişmenin temeli, güç ve adalet üzerine atılmıştır.

Güçsüz adalet; toplumsal ya da uluslararası münasebetlerde belirleyici rol alamamış, sadece duygusal bir yoğunluk olarak kalakalmıştır. Adaletsiz güç; bir yere kadar zenginlik getirse de, refah ve saadet gibi asıl insani ihtiyaçları karşılamaktan çok uzak olduğundan, sonuç olarak zulüm ve baskı, dolayısıyla gerilik ve mutsuzluk üretmiştir.

Dün ve bugün, refah seviyesi yüksek toplumlarda öne çıkan en belirleyici kıstas, adaletin ne kadar hüküm ferma olduğudur. Adalet seviyesi, bir açıdan dünyada iktidar olmanın kuralıdır. Çünkü iktidarlar halklarının desteğini almaksızın ayakta duramaz, dursa da; bir medeniyet, gelişmişlik ve adalet duygusu ile emniyet hissi veren devlet ve toplum oluşturamazlar.

Dünyanın geri kalanına haksızlıklar ve hatta apaçık zulümler icra ettiği halde, halen batı devletlerinin mevcut gücü, ellerinde tuttukları zenginlik ve bunu görece de olsa halklarına adaletle paylaştırmalarından kaynaklanıyor. Tabii ki devlet gücü, sadece zenginliğin paylaşımında değil, insanlar arasında yaşanan davalarda da, toplumun genelinin kendisine haksızlık yapılmayacağı inancını ve emniyetini hissetmesini sağlamakla perçinleniyor.

Halklar devletin temelleridir; bu temel kendinden emin ve sağlam, sarsılmaz bir dayanak oluşturursa, ortaya güçlü devletler çıkar.

Zenginlik ve güç ise, sadece dünya sisteminin maddi getirilerini değil, manevi kaynaklarını da yönetebilmeyi mümkün kılıyor.

İletişim araçlarını ellerinde tutan ve bunlar yoluyla bir kültür ve hayat görüşünü yaymayı, kendi varlık ve geleceğinin teminatı gören bugünün batısı, geçmişin meşhur diktalarından bu yumuşak şekliyle ayrılıyor.

Gerçi batının; gerektiğinde kendisine başkaldırması muhtemel toplumları, jandarması ABD eliyle terbiye etme yöntemi de bir kenarda duruyor ve bu yönüyle de tarih boyu değişmeyen, gaddar ve zalim firavunluk sistemini devam ettiriyorlar.

Yine de, orduları ve bombalarıyla yıktıkları ile medya ve kuklaları eliyle yıktıklarını mukayese ettiğimizde, asıl ve tehlikeli olanın; insanların canlarını ya da mallarını almaları değil, benlik ve bilinçlerini köreltmeleri, duygu ve düşünce dünyalarına hakim olmaları, insana ve hayata bakış açılarını belirlemeleri, yaşam ve yönetim tarzlarını dayatarak ya da benimseterek, kabullendirmeleri olduğu ortaya çıkıyor.

Kaybedilen canlar geri gelmez ama nesiller devam eder, çalınan mallar geri gelmez ama yenisi kazanılır, hatta gasp edilen topraklar bile bir gün geri alınır da; aklını, şuur ve benliğini, geçmiş ve gelecek tasavvurunu, dine ve dünyaya bakışını kaybeden bir toplumun geri dönüşü, tekrar kendi oluşu, köklerine tutunuşu ve yeniden dirilişi çok ama çok zor ve düşük bir ihtimal olarak görünüyor.

Uzun yıllar önce, cemaatimiz arasında bulunan Somalili bir siyahi kardeşimizin, “diğer Somalilerin ona saygı göstermesi gerektiğini, zira renginin onlardan biraz açık olduğunu” söylediğini hatırlıyorum. İşte bu büyük bir kaybediş ve kölelikten daha tehlikeli bir esarettir.

Ancak yine vahyin haber verdiği tarih, bize bu devranın beklenmedik zamanlarda ve beklenmedik şekillerde kırıldığını ve oluşan çatlaklardan kuru topraklara sular yürüdüğünü ya da denizlerin dağlar gibi açılıp, adalet ve merhamete yol verdiğini anlatıyor. Bereket ve rahmeti elinde bulunduran Allah(cc) bize, devranın dönüp durduğunu müjdeliyor.

Bu yüzden söylemeye devam edeceğimiz bir hakikat olarak; dünya adalet üzere duruyor ve adalet ancak ve sadece, dünyayı ve içindekileri var eden Allah(cc)’in sınırları ile sağlanabiliyor. Bütün mesele; bizim ne kadar adil insanlar olduğumuz ve ne kadar adil bir toplum oluşturduğumuzla alakalı, gerisi nasip…

07 Aralık 2019

İnsan gerçekten basit biri



Neye kulak kesildiysek, bir diğerine sağırız; neye gözümüzü diktiysek, başka şeyleri bulanık görüyoruz; neye bağladıysak gönlümüzü, ondan gayrısına kapıları değil, pencereleri de kapatıyoruz.

Hemen her konuda, önceliklerimize ve menfaatlerimize/faydamıza uygun olanlara takılıp, gerisini biraz hatta tamamen erteleyebiliyoruz.

Sözlerimiz böyle, fiillerimiz böyle, dünyamız böyle, ahiretimiz böyle, akrabalığımız böyle, arkadaşlığımız böyle.

Kapasitemiz bu kadar demek ki; bir nesneye odaklanabiliyoruz, gerisini baştan savma, üstünkörü, dostlar iş başında görsün hesabı yapıp geçiyoruz, çok şey söyler gibi konuşup susuyoruz.

Büyük laflar etmeyi seviyoruz, büyük işler yapıyormuş gibi görünmeyi, çok becerikli zannedilmeyi, çok bilen biri muamelesi görmeyi, beğenilmeyi, övülmeyi, sevilmeyi seviyoruz.

Samimiyetimiz; şehrimizin varoşları kadar bakımsız ve geri, gülümsemelerimiz plastik cerrahlar eliyle onarılmış oyuncaklar kadar başarılı, bakışlarımız atmosferdeki hava boşlukları kadar boş ve türbülans sebebi, hayatlarımız bir Firavun bencilliğinde, Nemrud hırsında, Karun cimriliğinde, Belam yüzsüzlüğünde devam ediyor.

Hepimiz aynı olduğumuzdandır belki de; hiç birimiz sırıtmıyoruz bu ortamda, uyum sağlamak insan cinsinin en iyi becerdiği şeydir, diyoruz.

Yok birbirimizden farkımız, insanız ve pek basitiz. Allah(cc) bizi “adam” yerine koyup dünyayı ayaklarımıza sermiş, biz dünyanın ayaklarına kapanmışız. Gördüğümüz dünyanın kokuşmuş ayaklarına kapanmak, göremediğimiz ahiretin saltanatından sevimli ve kabul edilebilir gelmiş. İnanmış gibi yapıp, yokmuş gibi yaşadığımız ahiret, uzak gelmiş bize, ölüm uzak…

Bu basitlikle yeryüzünde sürdürdüğümüz hayatın 2 metre yeraltında, kemikleri toprağa karışmış geçmişin varlığını unutmak, yaşamışların ve yaşamamış gibi unutulmuşların halinin başımıza geleceğini de önemsememek biz insanlara has bir yetenek.

Doğup büyüdüğüm semtin Düztepe’sinin sadece bundan 100 yıl önce mezarlık olduğunu ve bugün orada yaşayanlardan can verenlerin, başka bir tepe olan Yeşiltepe’ye gömülüyor olmaları gerçeği bana bundan çok değil 100 yıl sonra, yaşadığımızın değil öldüğümüzün bile unutulacak olduğunu söylüyor.

İşte bu basit hikaye, kimseye minnet etmemeyi ve kimseyi minnet altında bırakmamayı gerektirecek kadar.

İşte bu basit insan, çok fazla kendini bir şey zannetmemeyi ve başkalarını da çok fazla bir şey görmemeyi öğrenecek kadar.

İşte bu basit hayat, çok fazla dünyanın gamını çekmemeyi ve çok fazla kimselere gam olmamayı anlatacak kadar.

İşte bu basit dünya, çok fazla takılmaya değmeyecek ve çok fazla sahiplenmeyi kabul etmeyecek kadar.

Rahat olun; hikayenin sonunu hepimiz biliyoruz, bilmez gibi yaşamaya devam edeceğiz, sorun değil insanız, basit bir insan…

13 Kasım 2019

Bizim ve onların normali


Dünya hayatı, sebepler üzerine inşa edilmiştir. Yağmurlara bulutlar sebep olur ama biz rahmet için Allah(cc)’a hamd ederiz. Toprakta yetişen muhteşem lezzetlerle beslenir ama yine Allah(cc)’a hamd ederiz. Hayvanların topraktan beslenerek semirdiği etlerinden, kanlarından süzülen sütlerinden ve onlardan üretilen nice çeşit nimetten faydalanır ama koyunlara ya da ineklere değil sadece Allah(cc)’a hamd ederiz.

İnsanlığın Allah(cc)’ın kulları olduğuna inanır ve tamamının bu anlamda eşit olduğuna ve üstünlük olarak, dünyalık nimetlerin değil ahiretlik mertebelerin geçerli olduğunu düşünürüz.

Kimsenin neslinin aslına, sahip olduğu imkan ya da zenginliklere bakmayız, rengine ya da yüzünün şekline göre davranmayız. Normal insanlar olmak ve öyle kalmak için gayret ederiz.

Dünya düzeninin de normal olmasını; adalet ve zulmün karışmamasını, güçlünün haklı olan zayıf karşısında boynunun bükük, zayıfın haklı olduğunda dünyanın en dik duruşlu insanı olabilmesini isteriz.

Her insanın, bir şekilde yoldan çıkabileceğini, insanlar gibi toplumların da hata ve sapkınlıkları benimseyebileceğini biliriz.

Bu yüzden, bir hesap sorma sisteminin varlığına ve bu sistemin mutlak adalet sahibi Allah(cc)’in sınırları içinde olması gerektiğine inanır, bunun dışında aranacak çözümlerin zulme kapı açacağını söyleriz.

Onlar, kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar. İşlerin sonu Allah’ındır. (Hacc 41)

İyiliği emretmenin ve kötülüğü yasaklamanın temel vazifemiz olduğunu öğrenir ve öğretiriz. İyilikleri yaymanın ve çoğaltmanın yeryüzünde iyiliğin hakimiyetine; kötülükleri yaymanın ve çoğaltmanın da kötülüğün hakimiyetine kapı veya yol açacağını düşünürüz.

Dünyada selametin, ancak iyilerin kötülere galebe çalması ile mümkün olduğunu ve kötülerin iyiler tarafından hesaba çekilmesi gerektiğini, cezalandırılması gerektiğini biliriz.

Bütün bunların normal insanlar için geçerli olduğunu ve halen dünyada egemen olan batılı emperyalistlerin bu normalin dışında kaldıklarına inandıklarını ve bunu normal gördüklerini görüyoruz.

Dünyanın egemen güçleri olarak; batılıların normal insanlar, ülkelerinin normal ülkeler, askerlerini normal askerler zannetmek bizim için büyük bir yanılgı olacaktır, çünkü onlar öyle düşünmüyor.

Batılı bir emperyalist kafaya göre; onlar için normal kanun ve kurallar geçerli olmaz, hesap sorulamaz ve hatta kınanamazlar, işgal ve sömürgecilik en tabi haklarıdır. Dünyanın herhangi bir yerini işgal edebilir, katliam ya da soykırım uygulayabilirler. İstedikleri ülkenin yeraltı ve yer üstünde bulunan tüm zenginliklerine el koyabilirler.

Sadece diğer insanlar için değil, bu sisteme karşı çıkan kendi insanları için de gayet acımasız davranabilir, gerektiğinde bir şekilde sistem muhaliflerini yok edebilirler.

Mesele; bizim, normal kural ve kanunlara onların da tabi olduğuna ve dünyaya böylece nizam verileceğine ve batının bir medeniyet olduğuna inanacak kadar “salak” olup olmadığımızla ilgilidir.

Bu sebeple, sosyoloji veya uluslararası ilişkiler gibi bilimlerle meşgul olmadan önce veya onların yerine, vahşi yaşam belgeseli izlememiz gerekiyor. Orman kanunlarını ve vahşi hayatın düzenini kavradığımızda, batılı emperyalistlerin dünyasında karşılaşacağımız olaylar, biraz daha kolay anlaşılır olacaktır.

Gerçi hayvanlar arasında bulunan normal denge ve düzen bile, bugün dünyamızda yok, çünkü dünyayı “belhum adal/onlardan aşağı” olanlar yönetiyor.

Batılı bir milyonerin kanı ile doğulu bir garip köylünün kanı eşitleninceye kadar bu böyle…

İnsanlık, doğunun herhangi bir köşesinde bombalarla yıkılan evlerinin enkazından, kanlar içinde çıkartılan ve yaşama hakkı için, paramparça olan çocukların hakkı için, başlarına geçirilen tüm değerlerin hakkı için, ses çıkarmadığı garip insanların hayatlarının hesabını verinceye kadar bu böyle…

Bu denge belki de kıyamete kadar sağlanamayacak ama biz, insanlık onurunu ayakta tutan fikrin ve duruşun bu olduğuna inanmaya ve bunu temin için nefes alıp vermeye nesiller boyu devam edeceğiz. Çünkü bu dünyaya, her gelen gidecek, her yaşayan ölecek, marifet; iyi olmanın ve iyiliğin tarafından olmanın huzuruyla yaşayıp, ömrünü bu hal üzereyken bitirmektedir.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...