Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2020

Zaman ve takvim yaratılışa tabiidir



Hayatı anlamlandırmakta kullandığımız en önemli verilerden biri, hiç şüphesiz zaman mefhumudur. İnsan hayatının en kısa tarifinin; “doğum ile ölüm arasında geçen süre” olduğu düşünüldüğünde zamanla hayatın bağı daha net ortaya çıkıyor.

Tarih, takvim, saat, ay, gün ve yıl gibi saya saya bitiremediğimiz, vazgeçilmez bilgi ve düzenlemelerin tamamı, zaman mefhumunun neticesidir. “Dünya hayatı zamanın geçmesinden ibarettir” desek, abartmış olmayız. Hayat bir vakittir ve geçmektedir neticede.

Ancak zamanın geçmesi, vaktin süresi gibi kavramların tamamının aslında göreceli olduğunu ve bunların bir bakıma bizim zanlarımızdan ibaret olduğunu da yine yaşayarak öğreniyoruz. Rüyasında zamanlar üstü bir yolculuk yapanlarımız olduğu gibi, saatler süren bir hikayeyi birkaç saniyede görebildiğimizi modern bilimin tespitleriyle anlıyoruz.

Uyuyan için zamanın bir bakıma ortadan kalktığını, saatlerin tıkırtılarının rüyaları etkilemediğini yani bu alemde kaldığını ve bu rüyaların zannettiğimiz ve yaşadığımız gibi bir zamanın geçerli olmadığı, bir başka alemin varlığının da göstergesi olduğunu fark ediyoruz. Uykunun küçük bir ölüm denemesi olduğunu, ölümün fragmanı olduğunu bilince; aslında rüyanın da ahiretin bir fragmanı yani diğer alemin bir tanıtım filmi olduğunu, varlığının delili olduğunu anlamamız mümkün oluyor.

Ayların ve yılların bizim için geçtiğini, aslında kainatın yaratılışından sonuna kadar olan her şeyin, ezeli ve ebedi ilim sahibi Allah(cc) için malum olduğunu; olacakların olduğunu, yazılacakların yazıldığını, kalemlerin kuruyup defterlerin dürüldüğünü; kaderin hükmünün icrasını zaman içinde görelim için dünyada olduğumuzu, çok fazla çırpınmanın, bu hayatı ve alemi çok değerli ve çok gerçekçi zannetmenin büyük bir gafletin kapısı olduğunu; bedenlerimizin ve canlarımızın, hayatlarımızın ve dünyamızın, zamanlarımızın ve anlarımızın değerlerinin ancak içini doldurduğumuz iyilik ve güzellikler kadar olduğunu biliyorum.

İyilik ve güzelliğin de bir nasip işi olduğunu unutmuyorum. Unuttuğum zaman hatırlatan, zamanın da yaratıcısı olan Allah(cc)’uya hamd ediyorum.

O’nun kudret ve tayini ile ayların 12 olduğunu, haftanın 7 gün kaldığını biliyorum. Adına ne takvimi denilirse densin, insan fıtratının 12 aylık bir yılı, 7 günlük bir haftayı yaşamak zorunda olduğunu görüyorum.

Bunca etkisiz ve bunca zavallı durumdaki insanın, sanki kendi tayin ettiği takvimlerle, kainatın ve insanlığın kaderine etki edebilecekmiş gibi aptalca bir zanna kapılmasını hayretle karşılıyorum.

Varsa bir gücümüz, haftanın günlerinin sayısını 8 yapıverelim mesele, ya da ayların sayısını 13 yapalım, olmadı 11’e indirelim.

Yapamayız!

Zamanın da hakimi olan Allah(cc)’dur, bunu her takvim değişiminde bir kere daha hatırlamakta ve hatırlatmakta fayda var.

“Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah'ın kitabında on ikidir…” (Tevbe 36)

Daha önce deneyenler gibi, farklı takvim türleri yapılabilir. Çok zor bir iş değildir bu. Ayların sayısını da günlerin sayısının da değiştirebilirsiniz. Ancak bu insanların içine sinmez, kullanımı yaygın olmaz, genel kabul görmez.

Çünkü, fıtrat yaratılışa tabiidir.

İnsanoğlunun kendince takvim değişimlerini kutlamaya kalkması kadar, takvim değişiminden kaderin ve hayatın etkilenmesini ya da bir şeylerin değişmesinin takvimde yazılı sayılarla olabileceğini düşünmesinin, ne kadar basit ve insan onuruna yakışmayacak bir düşünce olduğunu fark etmemiz gerekiyor.

Adına miladi ya da hicri de desek, güneş veya ay takvimi de desek, zaman geçiyor bizim için ve mukadder bir sona doğru gidiyoruz. Bunun kutlanacak bir yanı olmadığı, takvimin türünden bağımsız bir vakıadır.

İnsanın kendini bu kadar önemli ve değerli görmesi, eliyle yazdığı sayılarla dünyaya hükmettiğini zannetmesi, ciddi bir kendine tapınma sapkınlığının göstergesi olabilir. Neyse ki, ölüm var ve insana kendi yerini hatırlatmaya devam ediyor.

“Varsa gücünüz ölümü durdurun” diye meydan okuyan kudretin karşısında boyun eğmekten başka çaresi yoktur kimsenin. Ne ki, bunu itiraf etmekle, ısrarla inkar etmek arasında özgürdür insan. Hayatı boyunca ölmeyeceğini iddia etse de, ölecektir oysa. Tıpkı öldükten sonra dirilmeyeceğini zannetse de dirileceği gibi…

06 Kasım 2020

Dünya bir yatırım aracıdır

 


Hem ilahi kaynaklarda haber verilenlerden, hem yaşadığımız dünyada şahit olduklarımızdan, hem de kendi iç dünyamızda bildiklerimizden herhalde en tartışılmazı; insanın, bitmek bilmeyen arzularının, heveslerinin, hedeflerinin peşinde bir ömür tüketme sevdasıdır.

Yaratılışımız böyledir ve buna yapacak bir şey yoktur. Yani bu isteğin varlığı ve devamlılığı, dünya hayatının sırrıdır, dünyanın imtihan yurdu olmasının sonucudur. Dünyadan isteği biten için, bu dünyada yaşamanın anlamı da biter. Belki de bu sebepten, ecel gelinceye kadar gözümüz doymaz bizim.

En akıllılarımız; bu yaratılışın engellenemez isteğini ebedileştirmek ve sonsuz bir kazanca dönüştürerek, gönlümüzde taşıdığımız doyumsuzluğun aleyhimize değil lehimize kullanılmasını sağlamak isteyenlerdir.

Öyle ya, madem nefis taşınacak ve doyurulamayacak, neden onu sonsuz bir zevk ve sefa ile doyurmak vadiyle dizginlemeyelim?

Kendimizi buna ikna etmenin en kısa yolu, dünya hayatının faniliğini idrak etmektir. Elde etmek için sahip olduğumuz en değerli sermaye olan ömrümüzü harcadığımız bu dünyadaki her şey fanidir. Yani bir gün ölecek, solacak, kuruyacak ve nefislerin iştah duymayacağı bir varlığa dönüşecektir.

Dünyada isteyip de elde edemediklerimiz için çok hayıflanmaya da gerek yok, nasıl olsa bir gün bitecek ve o kayıpların yerine daha güzelleri elde edilebilecektir. Asıl mesele, ahirette istediklerimizi elde etmekte, onu kaybedersek asla telafisi olmayacak ve bu kayıp sonsuza kadar sürecektir. Sonsuza, yani bir süresi ve sınırı olmayan korkunç bir belirsizliğe kadar…

Bizim olsun diye didindiğimiz güzellikler, zenginlikler ve rahatlıklar asla devamlı olmayacak. Kimse için olmadı. Süleyman(a)’a yar olmayan dünya bize de yar olmayacak. Muhammed(sas)’i sinesine alan toprak bizi de üstünde çok uzun süre dolaştırmayacak ve mutlaka içine çekecek.

Eline üç beş kuruş geçince, nasıl daha da çoğaltırım sevdasına düşüyorsak; elimizde bulunan üç beş yıllık ömrü de çoğaltmanın bir yolunu bulmamız, mantıklı ve insani olan değil midir?

Ecel sabittir, ne ileri alınır öyle yaz saati gibi, ne de geri alınır. O sabit süre ancak ve sadece bereketli bir hayat yaşamakla, kısa sürede uzun hayırlar işlemekle uzayabilir.

İşte bu dünya, her şeyiyle ancak bir yatırım aracıdır, elinde ömür sermayesi olanların kullanabildiği bir araç; ömrü tükenenler için dünyadan kar elde etmenin geride kesilmeyen bir hayır bırakmalarından başka yolu yoktur.

Heveslerimizi kontrol etmenin bir yolunu bulmak ve geçici olanı kalıcı olana asla tercih etmemek için kendimizi sürekli ikna etmek, uyanık tutmak zorundayız. İnsanız, acele elde edileni severiz, peşin alışverişe bayılırız. Oysa sağlam bir müşteriye, hem de karşılığında elde edilecek çok ama çok büyük karlar varken borç vermek, herhalde anlık arzuları tatmin eden, en fazla birkaç saat sürecek bir tokluk verecek olan, sahtekar bir müşteriye peşin mal satmaktan daha akıllıcadır.

Allah(cc) vadinden asla dönmeyen ve sözünü yerine getirmeye mutlak olarak gücü yeten tek varlıktır. O’na borç vermek yatırımların en karlısı ve en mantıklısıdır.

Aklı olan, varını yoğunu ahiret pazarında satışa çıkarandır.

Kafası çalışan; pazardan ucuz domates alan değil, cennetten bahçeler alandır.

Süresi belirli bir ömrü uzatmayı başaran, onu hayır ve iyiliklerle dolduranlardır.

Hep biten ve yeniden başlayan günlerin haber verdiği, bitecek ve başlayacak daha ne hayatlar olduğudur. Hayat sahibi olan her şey ve herkes gibi bizimkinin de bitmekten başka yolu olmadığıdır.

Mülkün yegane hükümdarının hükmüne mani olabilecek yoktur. Dilediğini yaşatıp, dilediğini öldürecek ve hesaba çekecektir.

Marifeti olan, gücü olan, isyanı olan, itirazı olan bir şey yapsın; mesela ölmesin! Hesaptan kurtulsun da dünyada ebedi kalsın!

Yok öyle bir dünya!

Her eceli gelen ölecek, kimse dünyada direk olarak kalmayacak.

Biteceği kesin olan sermayesini, çok karlı bir yatırıma dönüştürene ne mutlu!

15 Ekim 2020

Yolcu yolunda gerek; buyurun!

 


Bazılarımızın üstünde hep gitmeye hazır bir yolcu hali vardır. Bir ayağı eşikte, gözleri kapıda, kulakları haberde; gitmek için hazırdır kimilerimiz.

Yolculuğa karar verenin hazırlık yapmasından daha normal ne olabilir ki? İşe gitmek için hazırlanmak gibi, yemek için sofraya oturmak gibi, çayını içmek için karıştırmak gibidir bu biraz. Bir hareketin, bir devamlığın, bir duramamanın, mecburi bir gidişin ayak üstü nefeslenişidir belki de bu…

Sorun onlarda değil aslında, asıl sıkıntı; gitmeyi hiç düşünmüyorken, hiçbir hazırlık yapmamışken, apansız kapıya dayanan bir kolluk kuvveti zorlamasıyla gider gibi, gözü ve gönlü ardında kalarak, eli boş ve güçsüz, üstü başı alelade ve düzensiz, saçları bile taranmadan yolu revan olanlardadır.

Hazırlıksız yakalanmak, bir deyimdir ve her zaman geçerli olduğu tek an; ölümdür.

Suçlular ve günahkarlar hazırlıksız yakalanmaz, bilirler elbet bir gün başlarına gelecek olanın geleceğini. Masumlar için kapının beklenmedik bir vakitte çalınması ve beklenmedik bir zanla oradan oraya gitmek zorunda kalmak, gerçekten beklenmedik bir gelişmedir.

Ahirete iman edenlerle iman etmeyenlerin, ahiret konusundaki tek ortak yanı; ikisinin de beklenmedik bir anda bu yola çıkmasıdır belki de. İnkar edenlerin bütün umutlarının söndüğü o an, iman edenlerin bütün umutlarının gerçekleştiği andır.

Hazırlıksız ve habersiz, hatta yolu ve yolculuğu, dahası menzili bile inkar edenlerin, yola çıkmak zorunda kaldıkları andaki halleriyle; bilerek ve isteyerek, bekleyerek ve özleyerek, hazırlanarak ve toparlanarak, yine de apansız çıktıkları yola çıkma anının birbirine benzememesi gerekir.

Birinin düğüne diğerinin cenazeye gidiş, birinin kurtuluşa diğerinin felakete uğramasındaki benzeyiş, birinin yüz aydınlığı diğerinin karanlığı olan kapıdan geçiş, birinin said diğerinin şaki yazgısının büyük harfler ve parlak ışıklar altında, gözden kaçmayan bir tabela gibi dikiliş anı…

Yol hayattır, hayat yol; insan yolcudur, yolcu insan.

Geriye kalanın hepsi, o yolun aksesuarları, süsleri ya da engelleridir. Geriye kalanın hepsi, insanın yoldaşıdır; yol değil, yolcu değil…

Dünya, yol ya da yolcu değildir;

yolda bir durak,

bir nefeslik bir oturak,

bir kavgada sığınak,

bir hengamede barınaktır.

Bir savaşta şehadet,

bir sabırda metanet,

bir barışta mühlet,

bir hikayede ibret,

bir açlıkta nimet,

bir acıda mihnet,

bir zulümde cinnet,

bir tebessümde saadet,

bir işgalde zillet,

bir işte ücret yeridir dünya…

Bir hayatta yaşamak ve ecelde ölmek yeridir dünya.

Yürümek ya da sürünmek, koşmak ya da uçmak bir gidiş şeklidir. Oturmak ise sabır değil, duruştur. Duruş dediysem; bir anlam ve eylemin, bir fikir ya da aksiyonun duruşu değil, öylesine kelimenin basit ve temel anlamıyla, kuru kuruya ve boşu boşuna bir durmak işte.

Hiç değilse kalbinde ve beyninde yolda olmalıdır insan, gitmelidir. Yoksa yolcu sayılmaz. Niyetlenmelidir, hazırlanmalıdır. Yola çıkmayı istemelidir. Hedefe kavuşmayı arzulamalıdır insan.

Hem insan dediğimizi insan yapan şey; ayrıldığına, özlediğine, ait olduğu yere, geldiği mekana, aslına dönme hissidir belki de.

Hepimizin genlerinde, Adem(a) babamızdan kalan bir anavatan hasreti vardır. Vatan hainliğine kimse normal bakmaz, vatanına dönmeyi istemeyene şaşılır, aleyhinde olana kızılır, babasının mirasına sahip çıkmayana ya da boş yere heba edene aptal denir hatta.

 

08 Ekim 2020

Dünya böyle bir yer

 


Kurulduğu günden insanların ayak bastığı güne, yine insanların ayaklarının üstünden kaybolacağı ve -belki de- tamamen yok olacağı zamana kadar, dünya hep eksikliklerin, yarım bırakılmışlıkların, mahrumiyetlerin yurdu olmaya devam edecek. Çünkü varlıkları ve nimetleri geçici, geçici olarak verilecek ve hep bir yanı eksik olarak verilecek.

Dünyanın dengesi; azlarla çokların sürekli yer değiştirmesi, birinde olanın diğerinde olmaması, bugün verilenin yarın alınması, devranın hep dönmesi üzerine kuruludur.

Ebediyete kadar sürecek bir güç ya da iktidar olmadığı gibi, zenginlik ve varlık da yoktur. Tıpkı bunların tam aksinin de edebi olamayacağı gibi.

Hayatın ve ölümün olduğu, yani insanın varlığının başlangıcının ve sonunun olduğu bir yerde; diğer tüm mahlukatın da, bu intizama tabi olduğunu tahmin etmek için çok şey bilmeye değil, iman etmeye ihtiyaç duyuyoruz. Gerçi bilgi de bunun ispatından ibarettir.

Bilmek dediğimiz şeyin nihayetinde, mesela Cern’de yapılan deneyin sonunda, insanlığın ulaşacağı zirvenin en tepesinde bulacağı şey; Allah(cc)’in hayatı ve ölümü yarattığından başka bir şey olamayacaktır. Tabi bunu itiraf ve kabul, ikrar ve iman etmek ayrı bir nasip meselesidir.

Kadim bilginin ve erdemli insanlığın ortak kanaatidir ki; “her yeni eskiyecek, her doğan ölecek” ve fakat “utanmayan istediği her şeyi yapacak”. Yani bu gerçeklerle yüz yüze kaldığı halde, insanlığın en zayıf yanı olarak, adeta boş kalede çizgi üstünde duran topu taca atmayı başaracak.

Dünyanın inkar edilemez ve değiştirilemez gerçekleriyle iç içe yaşarken, bunlardan azade ve başka bir yol tutarak kendini kandırmakta, başkalarını bir yalana inandırmaktan daha beceriklidir insan evladı.

Hayat yarım kalacaktır, çünkü ölüm var. Hayatın içinde elde edilecek her şey eksik ve yetersiz olacaktır, çünkü ahiret ve cennet var. Ahiretten nasibi olanın dünyadan eksiği illaki olacaktır. Hatta ahiretten nasibi olmayanın da dünyadan pek çok eksiği olmaktadır.

Dünyanın en varlıklı insanları da, en fakir garipleri de; neticede temel kapasitesi 2 litre olan ve mide denilen küçük bir torbayı doldurmak zorundadır, en azından bunun gayretindedir. Yine her türden ve sınıftan insan, yediği ve içtiği her ne olursa olsun; sonunda iki dizini büküp çökmek zorundadır.

Yaratılışının kanununa direnmeye kalkan, hayatını zehir eder. Hep yemek ve hiç çıkarmamak mümkün müdür? Hep almak ve hiç vermemek mümkün mü?

Bedenlerimizin bizi mecbur ettiği hayat kaideleri kadar, ruhlarımızın bizi meylettirdiği kurallar da vardır. Hepsinden azade, her şeyden müstağni olmak yaratılmış olmaya terstir.

Bütün bu serencamın neticesi, kul olduğunu fark etmek ve evet, köleliği boyun eğmekten ibarettir. Kul ve köle aynı anlamdadır değil mi?

Özgürlük teraneleri okuyanların, aslında Allah(CC)’e kul olmaktan vazgeçtiklerini ve bunu kulaklara hoş gelecek bir kelimeyle ifade etmek istediklerinden, kendilerini ve başkalarını bu büyük yalana inandırmak için kullandıkları, şeytani bir yalana teslim oldukları ortadadır.

Onların özgürlükten kastı; helal ve haramların olmadığı, suç ve cezanın düşünülmediği, dünyanın ve ahiretin hesap dışında bırakıldığı, fıtratın bütün kural ve kanunlarının inkar edildiği ve aksinin icra edilmek istendiği, tepeden tırnağa bir şeytani isyan hayalinden ibarettir.

Ve fakat; kıyamete kadar izin verilen şeytan gibi, kıyamete kadar yeryüzünde de isyan ve nisyan eksik olmayacaktır. Bu dünyanın eksikliğinin ve yarımlığının bir diğer yanıdır. Küfrün ve haramın da yaşanmasının da mümkün olduğu yerdir dünya.

Hiçbir zaman tertemiz olamayacaktır, hep bir yandan kirlenecek, bir yandan temizlenecektir. Hiçbir zaman bitmeyecektir zulüm ve isyan, bir yandan zalimler, diğer yandan mazlumlar akacaktır dünya sahnesine.

Her şeyin yolunda olduğu bir dünya yoktur, aksine bir şeylerine mutlaka yolunda olmayacağı bir yerdir dünya.

Muratların, arzuların ve heveslerin yarım kaldığı yerdir dünya.

Dünya bir hayaller ülkesi, bir efsaneler yurdudur. Bir uyku tulumudur; uyanılacak, içinden çıkılacak ve kabre girilecektir.

03 Eylül 2020

Dinde kimsenin ayrıcalığı yoktur

 

Hayatın standartlarından bazıları vardır; aksadıklarında insanı bırakın bir yerlere gitmeyi, olduğu yerde tepetaklak çevrilmeye ve devrilmeye mahkum ederler.

Bize pek basit gibi gelen dünya kanunudurlar ama ilahi fermanın değişmez hükümleri olduklarından, uymayanı uydurur, çiğnemeye kalkanı ezer geçerler.

İşte mesela; yüksekten düşen incinir, nefes alamayan boğulur, yol bilmeyen kaybolur, kalbi duran genellikle ölür, gibi sabitlerden bahsediyorum.

Bunların, yaratılışın ayetleri olduklarını ve insanların bunlara hükmedemeyeceğini, değiştiremeyeceğini not edip devam edelim. Ölüme çare bulamamak gibidir neticede bunlar. Boyun eğmek zorundayızdır.

Bu sebeplerden zarar görmemek için birtakım tedbirler bulunur ve onlarla bazıları bir süreliğine tatil edilebilir. Yüksekten düşene paraşüt takmak, nefes alamayanı entübe etmek, yol bilmeyene tarif etmek ve kalbi durana kalp masajı yapmak gibi bazı yollar ve yordamlar bulunur.

Tabi en güzeli ve garantili olanı o hallere girmemek için gayret etmektir.

İnsanın fikri ve kalbi de böyledir; yüksekten düşerse çok incinir, nefes alamazsa boğulur, yolunu bulamazsa kaybolur, düşüncesi durursa ölür.

İşte İslam, fıtri bir hayat düzeni olarak sadece yürüyüşümüzü değil, fikrimizi de terbiye ederek, gereksiz maceralara kapılmamızı engeller ki, nimetimiz felaketimiz olmasın.

Öyle kendimizi bir şey sanıp, uçmamızı istemez İslam; sonra o yüksekten düşünce incinmeyelim diye.

Aklımızı zorlayıp nefesini tıkamamızı istemez İslam; sonra fikrimizin sığ sularında boğulup gitmeyelim diye.

Kendi başımıza bir yol tutup gitmemizi istemez İslam; sonra o yolun çıkmazında kaybolmayalım diye.

Hissiz ve ruhsuz olmamızı istemez İslam; sonra kalbi ölüler kervanına kapılıp cehenneme gitmeyelim diye.

İşte bütün bu kişisel sıkıntılarımızın çaresi olarak; fikir ve eylemlerimizi, Kur’an ve Sünnet çerçevesi içine oturtan bir tablo olarak çizip elimize verir. Allah(cc)’in boyasıyla boyanmış bir tablodur bu, üstüne rastgele malzemelerle çizik atılsa hemen görülür, bir yeri zedelense orijinalliği bozulur.

Aklımız ve fikrimiz durmaz elbette; kurcalamak ister, oynamak ister. İçimizde bir çocuk yaramazlık peşindedir hep. Hem dünya oyun ve eğlence yeridir zaten, diye kıpırdar bir yanımız.

Hele bir de, bu fikrin ve aklın sahibi, peşinden birilerinin yürüdüğü hatta birilerinin seyrettiği biri ise; o oyunlar ve o eğlenceler, karanlık bir korku tiyatrosuna döner. Ne kendisi kalır, ne adını taşıdığı İslam.

Bu kaygan zemine basmamak ve doğru bir yol takip ediyor zannıyla, kendi felaketine zemin hazırlamamak için, bazı kıstaslara dikkat etmemiz gerekiyor.

Her birimiz, hakkı ve batılı, doğruyu ve yanlışı ancak kendi bildiklerimizle ölçeriz ve aslında imanlı bir kalp için biraz bilgi ve biraz his çok şeyi ayırt etmeye yarayacak kadar büyük imkanlar sunar. Fakat her nasılsa tevil etmek gibi bir tuzağa düşüveririz çoğu zaman.

Oysa İslam; aramızdan hiçbirine ve hiçbirimize, herhangi bir ayrıcalık tanımaz!

Haramlar ve helaller, içimizdeki en az bilenimiz ve en az amel edenimizle, en çok bilenimiz ve en çok amel edenimiz arasında hiçbir fark göstermez.

Daha açık ifade edecek olursak; halka haram olan müftüye de haramdır, müride yasak olan şeyhe de yasaktır, ferdin uzak durması gereken şeyden liderin de uzak durması gerekir. Farzlar ve sünnetler de hakeza öyle.

Bir yerde veya bir şahısta, din hususunda ve dinin aslına muhalif olarak, kendine özel helaller ve haramlar tayin ve tespit etmek gibi bir hal gördüğümüzde oradan şeytandan kaçar gibi kaçmamız icap eder.

Hayatta olduğu sürece, Rasulullah(sas)’den kalkmayan kalem, bir başka faniden asla kalkmaz.

Hiçbir şeyh ya da hoca, Rasulullah(sas)’den farklı veya sahabeden iyi bir İslami yaşam şekli ortaya koyamaz.

Aldanmamanın ilk yolu, saygı ve sevgi ile bu bahsettiğimiz ayrıcalık hakkını karıştırmamaktır. Bir alimi sevmek ve ona hürmet etmek ile ona dinde özel bir yer tayin edip, helal ve haramlarda ayrıcalık tanımak asla bir olmaz.

Ha bir de aldanmamak için, kocaman reklam tabelalarında yazan bir hakikat vardır: Ben mehdiyim diyen yalancıdır, kaçın ondan, uzak durun. Aslında ben bir şeyim diyen, hiçbir şeydir.

Kendisine tabi olunacak, ilminden ve takvasından faydalanılacak, hayatımıza rehber edinilecek yaşayan birini arıyorsanız, onun Rasulullah(sas)’e ve sahabesine ne kadar benzediğine bakın.

Ve bir yerde bir yamuk gördüğünüzde onu tevil etmeyin. Yanlışın yanlış olduğunu söyleyin. Eğer dinler ve düzeltirlerse umut var demektir.

Samimi her mü’min, İslam ile dünya ve ahiret saadetini elde etmeyi hedefler. Bu, uğruna hayatlarımızı, keyiflerimizi ve bütün varımızı yoğumuzu feda etmeye hazır olduğumuz hedefi, birilerinin ifsat etmesine, gayretlerimizi boşa çıkarmasına, razı olamayız. Olmamalıyız…

19 Ağustos 2020

Unutursak kalbimiz kurusun mu?

 

Dünya hayatı insan için bir hayıflanmadan ibarettir; uzun ya da kısa, sıklıkla ya da nadiren, ama hep bir hayıflanma. Hep bir eksiklik duygusu vardır bu hayatta, eksik olan ve nedense ne malla, ne saltanatla ne de evlatla tamamlanamayan, bitirilemeyen bir eksiklik.

Bir vadi dolusu altını olanın, bir o kadarını daha isteyeceğini; bir futbol takımı kadar evladı olanın da, bir o kadarını daha isteyeceğini; bir koca dünyaya hükmedenin de, bir o kadarını daha isteyeceğini; insan oğlunun gözünü bir avuç toprağın doyuracağını biliyoruz. Bilmemiz bunu değiştirebileceğiniz anlamına gelmiyor tabi.

Biz daha neler biliyoruz ama öyle bilmek; fıtratımızdaki eksiklikleri, bizi biz yapan, insan yapan aksaklıkları ve hasretlikleri bitirmiyor. Hep bir şeylere hayıflanarak geçiyor ömrümüz. Geçip gittiğini bile bile, çaresiz seyrediyoruz ardından hayatın, hayatımızın.

Gençlik çağlarında suyun akışına karşı kürek çekmek yiğitlik gibi geliyor insana, zamanla geçiyor bu his ve artık akışa bırakmak daha doğru ve güzel geliyor, ya da daha kolay. Ancak yapmak isteyip yapamadıklarımız bir yanımızda bir boşluk olarak kalıyor. İşte o boşluğa nefes üflemeye hayıflanmak diyorum.

Nefesle boşluk dolar mı? Sanmam ama son nefesimize kadar bir boşluğu doldurmak için üflemeye devam edeceğiz. Bunda da bir beis yok, yeter ki kendi nefesimizle şişirdiğimiz boşluk bir balon gibi bizi uçurmasın.

Kendi boşluğunun balonuyla uçmak, çoğumuza onur kırıcı gelir oysa, tabi böyle söyleyince hoşlanılacak bir şey değil. Ama çoğu zaman nefislerimiz boş bir balonun ardından uçmaktan mutlu oluyor ya işte asıl sorun burada.

E tabi, nefis bu. “Bir boşluğun peşinden gidiyorum, ayaklarım yerden kesildi” diyecek değil ya! Mantıklı bir izahat, tatmin edici bir sebep, geçerli bir mazeret buluyor. Hiç ama hiçbir şey bulamasa; elimden gelen budur deyip çekiliyor kenara, yok kenara değil yukarılara.

Başarısızlığından da kendine bir övgü çıkartabilmek, herhalde sadece insana has bir meleke.

Ahirette ise bütün sorular cevaplanır, bütün istekler karşılanır, gözü de gönlü de doyar insanın. Dünyadayken doldurulamayan bütün boşluklar dolar. Bütün eksiklikler tamamlanır.

Neresinde olduğu fark etmez, ister cennetinde ister cehenneminde olalım; kimsenin bir sorusu, isteği kalmaz. Meraklar biter. Şüpheler cevaplanır. Karşılıklar alınır.

Bir tek hayıflanmalar bitmez ahirette, cennete giden, “neden daha yüksek mertebeler elde edemedim” diye hayıflanırken; cehenneme giden, “neden buraya gelecek işler ve arkadaşlar edindim” diye hayıflanır durur.

Hayıflanmak belki de azabın en ağırlarındandır. İnsanı dünyada en çok sarmalayan hissin ahirette de yakasından düşmemesi ilginçtir. Şartlardan ve şahıslardan bağımsız, illa bir hayıflanacak noktamız olacak demek ki.

Belki bundan yola çıkarak, yetişemediklerimiz için helak olmaya gerek olmadığı sonucuna varabiliriz. Elimizden gelmeyecek pek çok iş olacağını, hayıflanarak bir ömür tüketebileceğimiz gibi, bu gerçeği sükûnetle kabullenip, yola öylece devam edebilmenin daha hayırlı bir seçenek olacağını düşünebiliriz.

Dünyada elimizin ermediği, gücümüzün yetmediği çok ağır zulümler yaşandı. Çaresiz seyretmekten ve aslında “unutursak kalbimiz kurusun” derken, olacak bir şeyden bahsettiğimizi fark edebiliriz. Unutmasaydık bu hayıflanmalarla nefes almak mümkün olmayacaktı.

Unutmak ve bazı dünyalık meşgalelerle kendini avutmak oldukça insani bir durum. Acılardan ve hüzünlü hatıralardan ibaret değil hayat ve tabii ki, umarsızlıktan ve vurdumduymazlıktan da ibaret değil.

İkisinin arasında dönüp duran bir köşeli yaşamaktır hayat.

Hüzünler ve sevinçler arasında dönerken, her çarpmada bir yerinden bir parça kopar hayatımızın ve zamanla darbelere dayanıklı, köşeleri yontulmuş ve aslında çarpışmalardan kaynaklanan bir pırıltısı olan, az köşeli bir yaşamak kalır elimizde.

Nehir kenarlarındaki pırıl pırıl ve rengarenk taşlar gibidir hayat; zamanın akan suyunun yonttuğu ve parlattığı taşlar gibi. Direnen sürüklenebilir ve köşeleri bir yerlere takıldığı için yolculuğu aksar sadece. Toprak gibi yumuşaklık hiçbir işe yaramaz, suya karışır çamur olup akıp gidebiliriz.

Bakanın gözünü incitmeyen, dokunanın elini, basanın ayağını, tutanın parmağını incitmeyen bir parlak ve kaygan taş. Çok ütopik ya da baya mistik bir benzetme gibi duruyor farkındayım. Ne ki zaten hayatın nehir kenarlarında sadece parlak taşlar değil, sivri kayalar ve çamurları suya karışan topraklar da var.

Hayatın bize sunduğu rolü beğenmiyorsak değiştirmemiz bazen mümkündür. Bunu fark eder ve yolunu bulursak ne ala. Yoksa akıp gidiyor zaman ve biz bir yerinde duruyoruz.

 

09 Ağustos 2020

İnsanın değiştirme sevdası

 

Elindekiyle yetinmek erdemlerin en değerlilerinden olsa da, en az rastlanan mücevherler gibi aranır ve zor bulunur bir haslet olarak, günümüzün kayıp listelerinde ilk sıralarında duruyor.

İnsan; değiştirmeyi, yenilemeyi, daha fazlasını elde etmeyi, gözünü doyurmayı, elindekini artırmayı, çoklukla övünmeyi marifet saymaktan, kendini beğenmek ve kendini her şeye layık görmekten hiç vazgeçmiyor.

Dünyaya, dünyayı değiştirmek için gelmiş olmakla; dünyasını değiştirmek gibi bir kaçınılmaz sona doğru gitmek arasında kaldığı halde, sürekli bir değiştirme sevdasıyla çırpınıp duruyoruz. Herhalde fıtratımızdaki kodlarda dünyayı değiştirmek kısmını, dünyadan ayrılmak ile dünyadaki her yolu ve imkanı elde ederek, değiştirmek gibi bir tabire dönüştüren bilinç altımızda bir nehir akıyor.

Ne ki; pek çok nehir gibi, bu bilincimizin altından akan nehre de, muhtelif kanallardan iyi ve kötü, temiz ve pis, akıntılar ve atıklar karışıyor.

Değiştirme sevdamızın doğal sonucu olarak yani sevda dediğimiz iç karartısının insanın hayatındaki en değerli şeyler sıralamasını alt üst eden ve bilincin kazanının dibini tutturduğu için karartısını oradan alan, bir köreltme etkisinden dolayı, ne yaptığını ve niçin yaptığını da çoğu zaman sorgulama ihtiyacı duymuyoruz.

Üzerinden yıl geçtiği için hiç kullanmadığı koltuk takımını değiştirmek isteyen kadınlarla alay eden akıllı ve entel kafalarımızın, üzerinden henüz yıl değil ay bile geçmemiş birtakım fikirlerini, hedeflerini, hayallerini değiştirmekten hiç gocunmaması da değişim sevdasının karartısının gözlerimizin ve gönüllerimizin üstüne çektiği perdeden olabilir.

Hiç kullanmadan, hiç denemeden değiştirmek; ne büyük bir lüks aslında değil mi?

Mümkün olsa beyinlerimizden başlayarak bazı organlarımızı değiştirmek isterdik. İmkanı olanların yaptığını da duyarız ya, pek verimli olmuyor. Başkasının emrine amade kılınmış bir parça toprak neticede; bir diğerine yar olmuyor genelde.

Biz ona kalp desek de, beyin deyip kendisiyle övünsek de; neticede birkaç kiloluk toprak parçasından bahsediyoruz. İnsan dediğimiz de, bu topraktan imal edilmiş, neredeyse hiçbir canlının yemek bile istemediği et parçalarından ibaret bir varlık değil iyi ki…

Tabi gıybet ederken yediklerimizi saymazsak!

Değiştirme sevdası diyorduk, insanın kaçınılmaz sonunu kendine hayat tarzı yapmasına benziyor biraz da.  “Madem bu dünyada kalamayacak ve sonunda dünyamı değiştireceğim; gelişim ve gidişim bir değiştirme mecburiyetinden ibaret, öyleyse ben de elime geçen her şeyi değiştirmeyi kendime gaye edindim.”

Başarısız olunca, kızar hatta strese gireriz. Maddi durumumuzu değiştirmek için yaşar, maneviyatımızı da mümkün olsa evliya kalitesinde yükseltiriz. Bunda bir mahsur yoktur tabi, hiç değilse manevi kısmı dünyamızı değiştirince bir işe yarayacaktır.

Acaba değiştirmekten vazgeçebilir miyiz? Pek sanmıyorum. En azından kendi adıma bunca yıldır gözlemlediğim kadarıyla vazgeçemiyoruz. Farkında olarak ya da olmayarak birçok derdi başımıza açan bu sevdadan, mecnun gibi vazgeçemiyoruz.

İnsanları ve şartları değiştirmekten vazgeçemiyoruz madem; bunu böylece kabullenip, farkında olarak yaşamaya, kontrollü bir değişim hasletine dönüştürmeye çalışmaktan başka bir yol da bilmiyorum.

04 Ağustos 2020

Bir katil kolay yetişmiyor!


Kurban bayramından yeni çıktığımız için hemen hepimize tanıdık gelen bir vakıadan bahsedelim; bir cana kıymaktan, birinin ölümüne sebep olmaktan yani. Çoğumuz artık kurban bile kesemiyor. Yürekleri elvermediği için, bu ibadeti vekalet gibi bir alternatifle uygulayan ve kendileri yerine getiremeyenleri elbette normal karşılıyoruz.

Bir zamanlar herkesin belinde kılıçla gezdiği, savaşların öyle düğmelere basılarak değil, topuzlarla kafatası parçalanarak yapıldığı günler vardı. Düşman öldürmek sıradan bir işti ve hatta önemli bir marifet ve maharetti.

Çevremizde yaşanan onca savaşa ve katliama rağmen, bizim bir nevi korunaklı beldelerimizde güven içinde yaşamaya devam edebiliyor olmamız belki de bizi bu gerçeklikten uzak tutuyor. Askerliklerini dağlarda terörle mücadele ile geçirenler haricinde çok az insan ölüm ve kan görür. Trafik kazaları istisnai bir durum ve konumuzun dışında.

Şimdilerde kurban kesmeye cinayet diyenlerin de olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Daha düne kadar kulak kesmek ve kolye yapıp boynuna takmak yaygın bir batılı adetiyken, artık batı hayranları ibadet için hayvan kesilmesini cinayet olarak görüyorlar. Tabi görmedikleri insan katliamlarını yüzlerine vurmaya gerek yok. Nasılsa yine de görmeyecekler.

Peki bunca naif ve hassas bünyenin bulunduğu toplumumuzda kadınları, çocukları ve erkekleri kim öldürüyor? Nereden geliyor bu katiller? İthal ürün mü bunlar? Topraktan mı yetişiyorlar? Bir film setinden mi kaçtılar? Uzaydan mı indiler? Tamamının cevabı aynı olan saçma bir sürü daha soru sorabilirim.

Bu katilleri biz yetiştirdik!

Toplumumuzu ayakta tutan ahlak kurallarını tahrip ederek, neslimizi koruyan aile kurumunu dağıtarak, imanımızı koruyan haya ve edep duygularını yırtarak, hürmet ve muhabbetin içine çağdaş birtakım formüllerle yapılmış zehirler katarak, biz elbirliği ile bu katilleri yetiştirdik.

Her devirde vardı kötülük ama biz kötülüğü saygıdeğer bir konumu oturttuk, ardından da saltanatına kızıyoruz. Bütün marifeti şaklabanlık etmek ve belden aşağı şakalar yapmak olan adamları, adam yerine koyup alkışladık; bütün marifeti edepsizlik etmek olan kadınları saygın şahsiyetler olarak pazarladık; gün geldi onların normalleri bütün topluma sirayet edince feryadı bastık ama iş işten çoktan geçmişti.

Çocuklarımızı televizyonlar ve internet eğitiyor. Doğrularını ve ahlaklarını tayin edenler, yapımcı ve senaristler oldu.

Kadın dövmeyi bu ülke televizyonlardan öğrendi!

Cinayet işlemeyi, hırsızlık yapmayı, içki içmeyi medya öğretti bu halka. Sonra zıvanadan çıkanların haberlerini yaptı. İlk sayfalarda da değil, üçüncü sayfa haberleri dedi bunlara.

Şimdi sözleşme tartışmaları devam ediyor. Kalsın ya da kaldırılsın diyenlerin tamamı cinayetlerden rahatsız aslında ama çözüm yolunda anlaşamıyorlar. Hatta çözüm yolu teklifi bile yok ortada.

Oysa sözleşmeler ya da anlaşmalar, yazılı kanunlar yahut sözlü gelenekler, ne tek başına sebep ne de tek başına sonucu etkileyecek bir değişim olabilir. İstanbul sözleşmesi yokken de cinayetler vardı, varken de işleniyor. Kaldırıldıktan sonra da devam edecektir.

Bir sözleşme ile cinayetlerin duracağına inanan aşırı saflıkla, o sözleşme kaldırılınca aile ve nesil kurtulur zanneden aşırı saflık terazide ayrı kefede dursalar da aynı ağırlıktalar.

İnsanoğlunun dünyayı ve kendini getirdiği nokta, neredeyse 100 yıldır devam eden bir merhametsizlik ve sapkınlık sarmalı oldu. Özellikle medya ve devamında internet ile normalleştirilen rezaletlerin faturasını ödüyoruz. Geri dönüş kolay olmayacaktır.

Geri dönüş, gericilik gibi geliyor kulağa tabi; ancak ahlaka, edebe ve medeniyete dönüşten bahsediyorum. Geçmiş, güllük gülistanlık değildi elbette. Geçmişin gülünü ve gülistanını alalım madem, bugünün çok bilen, çok duyan ve çok gören ileri zekası ve ileri teknolojisi ile birleştirip bir şeyler sunalım.

Bu katilleri bizim yetiştirdiğimizi kabul ederek başlayabiliriz. İslamcısı, solcusu, seküleri ve dindarı ile hepimizin emeği var bu toplumda. Bu katiller, gökten zembille inmediler sonuçta, sizin ve bizim bahçelerimizde yetiştiler. Gübre diye zehir dökenlere de biz izin verdik.

Ortada topyekun bir halkın ahlak ve medeniyet anlayışını değiştirme süreci var. Biz bu sürecin kurbanlarının cinayet işlemelerini konuşuyoruz. Daha neler işleyecekler Allah bilir…

11 Temmuz 2020

Bazı duyarlar duyulmasa da olur



İnsanın algısı seçicidir malum; kendine cazip ve değerli geleni, işine yarayacak olanı, kullanılabilme ihtimali çok görüneni ya da başına bela olanı, canını sıkanı, rahatsız edeni daha çabuk görür, daha çok kulak kesilir, daha hızlı düşünür, daha yüksek sesle dillendirir.

Bütün duyguları bir senfoni gibi dengeli ve yerinde harekete geçebilen insanlara biz peygamber diyoruz ya da onlara benzeyen veliler, sonra derece derece diğer değerli insanlar geliyor. En sona da, her an bir duygu ya da düşüncesinde değişimler yaşanan, gidip gelmeleri çok, bazen de gelemeyip kalmalarıyla meşhur, bizim gibi sıradan insanlar geliyor.

Artık algı ya da duyarları takıntıya dönüşmüş, hayatı ve olayları bir bakış açısıyla değerlendirmeye adapte olmuş, bazı söylemlere ve eylemlere nefes alıp vermek gibi bağımlı bir hayat yaşayanlarımız bile var.

Gökyüzü bulutlansa acaba batıda havalar nasıl diye o tarafa bakanlar mı dersiniz; uzak batıda bir kibrit parlasa yüreği yananlar mı istersiniz?

Hava azıcık ısınsa, küresel ısınan, kışın üşüyünce kabahati yine küreyi ısıtanlarda bulanlar mı dersiniz; yeşile tapan, ağaçlara çaput değil ruhunu bağlayanlar mı istersiniz?

Bir silüet sevdasına gönlünü kaptırıp, evi-barkı, tacı-tahtı terk edenler mi dersiniz; hayatında bir toprak dam altında gece geçirmemiş ama köy sevdalıları hatta kırsal hastalar mı istersiniz?

Doğal hayat, doğru beslenme, organik gıda zehirlenmesi yaşayanlar mı istersiniz; eline toprak eli değmemiş, dizini hiç yere koymamış, tenine diken batmamış, ağaçtan hiç düşmemiş, ‘yetmemiş meyve gibi yetmemiş’ çiftçilik hayalleri kuranlar mı istersiniz?

Hindular kadar çok hayvana tapınan, ataları görüp saygı duyanları mı dersiniz; etinden ya da sütünden insanlığa herhangi bir fayda olmayan ama etten ve sütten faydalanmayı zulüm görenler mi istersiniz?

Eskilerde kalan, güne gelemeyen, tarihi tapınaklarda ruhunu teslim edenler mi istersiniz; hayatında hiç korunma altına alınmış bir evde tadilat görmeden yaşamak zorunda kalmamış ama her eski şeyi mukaddes zannedenler mi istersiniz?

Mevcudiyetini ecdadından kalan hatıra ve kalıntılarla ifade edenler mi dersiniz; kendinden sonraki nesillere bırakacağı hiçbir eseri olmayanlar mı istersiniz?

Duyulmasa duyarlığı bile hatırlanamayacak kadar gereksiz duyarları duyanlar mı dersiniz; bağırdığı için sesi yankılanınca destek verenleri çok zannedenler mi istersiniz?

Tamam hepimiz insanız; birtakım şeylere takılıp kalabiliriz, insanları bıktıracak kadar bazı şeyleri tekrar ediyor olabiliriz, konuşmalarımız ve yazdıklarımız herkese ilginç gelmese de biz hep aynı şeyleri yeni bulmuş gibi şevkle anlatabiliriz.

Ama Allah(cc) için duyarlı olduğumuz yani bir bakıma davasını güttüğümüz işlere bir de başka açıdan bakmayı deneyelim.

Belki de, küresel ısınma yoktur, Allah(cc)’in kainata koyduğu ve kusursuz işleyen bir dengenin normal aşamalarından biridir bu yaşananlar.

Belki bunca nüfusa sahip insanlık doğal beslenmemelidir, kanserojen kullanmalı, hormonlarıyla oynanmış hayvanların ürünlerini tüketmelidir. Belki de bunca insan için bir ölüm sebebi bulunmalıdır. Kanserler çoğalmalı, adı duyulmamış hastalıklar çıkmalı, salgınlarla dünya kırılmalıdır.
Komplo teorileri yoktur mesela, belki de büyükler için ‘sam amcadan masallar’ vardır.

Hani diyoruz ya; Allah(cc) her şeye kadirdir. İşte belki de tam bu dilimizde çok dolaşan cümleyi idrak etmek için iyi bir zamandır, ihtiyaç duyduğumuz bir andır bu.

Bütün bunlar onların tuzakları olabilir, planları olabilir, komploların hepsi gerçek olabilir. Ama bütün gerçeklerden daha hakiki bir manaya kulak vermek her zaman, imanımıza ve idrakimize uygun olandır.

Bu satırları yazdığım günün önceki akşamında Ayasofya Camii’nin tekrar cami olarak hizmet vermesi kararı açıklanmıştı. Hayat sembollerle kaim olur, dünya ve din semboller üzerinde döner. Ayasofya Camii bir semboldür, işarettir. Herkese bir yön gösterecektir. Yürüyebilene helal olsun. Diyeceklerim bundan ibarettir.

08 Temmuz 2020

İyilikte yarışmanın kuralları



Hayat, herkes için bir yönüyle yarıştır. Birileri hayatta kalmak için koşturmakta, diğerleri yaşadıkları hayatı daha da keyiflerine uygun hale getirmek için çırpınmakta yarışırlar.

Kötülükte yarışanlar olduğu kadar, biz Müslümanlar gibi iyilikte yarışmakla emir olunanlar da vardır. Ancak bu emrin, bir koşunun başlangıç düdüğü gibi olmadığı, ortada rakiplerin birbirini geçerek daha büyük ödül almak gibi bir dertleri olmayacağını hemen en başta söyleyerek söze girelim.

İslam’ın iyilikte yarışma anlayışında, en azından sıradan bir maraton kadar kurallar ve takip edilmesi gereken yollar var. Neticede ödüller var ancak sıralama bitiş noktasına en önce gelene göre değil, kalbindeki ihlası en sağlam olarak iyilik edene göre belirleniyor.

İçine enaniyet, kibir ve minnet gibi zehirler katılmamış iyilikler, her halükarda sahibine birincilik getiriyorlar. Kalplerdeki niyet ise, yarışa kabul edilmenin ön şartı: Allah(cc) rızasından başka bir maksatla iyilik edenler bu yarışa katılamıyor, katılmışsa da elde ettiği başarı bir ödül getirmiyor. Bir nevi diskalifiye ediliyor yarıştan.

Riya, “her şeyi bitiren bir şey” olarak çıkıyor karşımıza ve ne iyilik bırakıyor ne de mükafatını…
İyilikte yarışmanın temel kuralları olarak; yapılacak işin mutlaka niyetinin iyi, yapılma şeklinin iyi ve sonucunun da iyi olması gerekiyor. Ayrıca yarışmaya dahil edilebilmesi için, o işin iyilik olduğunun, iyiliğin Rabbi olan Allah(cc) tarafından tayin veya emredilmiş olması gerekiyor.

İslam’ın iyilikte yarışanların birbirine rakip olmadıkları ve tam aksine, birbirine iyilikte yardım etmek zorunda oldukları anlayışı, kendine has yarış kurallarının en önemlisidir. Birinin başarısı yarışa katılan herkesin hanesine yazılıyor.

Yeryüzünde iyilik namına atılan her adım, bütün iyilerin yolunu aydınlatan bir destek ışığı oluyor. Öyle ki, sahte iyilikler bile, sahibinin kalbini bilmememiz sebebiyle yine iyilerin hanesine yazılıyor.
Bütün kural ve sınırlara uygun olarak başlanan bir iyilik yarışında diskalifiye edilmeyi gerektiren hatalardan bazıları olarak hırs ve haset karşımıza çıkıyor.

Bütün bunlar, gözü kapalı ben iyilik ediyorum diye koşturmaya mahal bırakmıyor. İyilikte yarışıyoruz diye başkalarına çelme takma düşüncesini imkansız kılıyor.

İyilik etmek ya da iyi olmak için birilerini kötülemek, engellemek ya da rakamlarla geçmek gibi bir halin İslam’da karşılığı; niyetin bozulması, riyanın işin içine girmesi ve hırs ile hasedin iyiliği murdar etmesi olarak görülür.

İyilik yarışının öncesinde, sırasında ve sonrasında devam eden kurallarını bilmek ve buna göre yaşamak ve yarışmak, iyilerden olmak ve iyilik etmek gibi bir derdi olan herkesin yükümlülüğüdür. Bütün bunların ıstılahımızdaki karşılığı ihsandır ve buna tarih boyunca farklı isimler ve metotlarla katkıda bulunmak, iyilerin en büyük iyiliklerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir.

Kimin iyi olduğunu belirleme, iyiliğin hangi şart ve kurallarla yapılacağı ve sonrasında da başa kakma ve minnet altında bırakma gibi hallerden uzak durmak, en çok yazılan, okunan ve anlatılan konuların başında geliyor.

Meselemiz; kitaplarda yazan ve ortamlarda anlatılan iyiliklerin ve bu iyilikler üzerinde yarışmanın, pratik hayatımızdaki karşılığının ne olduğudur. Bunu da en iyi biz biliriz, bir de kalplerde olanı da bilen Allah(cc)…

27 Haziran 2020

Maalesef sizi sevemeyecekler



Bazı şeyleri değiştiremezsiniz, güneşin doğuşuna da batışına engel olamayacağınız gibi; gecenin karanlığına gündüzün aydınlığına, hayatın ve ölümün gelişine, gelenlerin gidişine, bir kısmımızın iyi bir kısmımızın kötü oluşuna, bazılarımızın mümin bazılarımızın kafirliği seçişine, zalimlerin varlığına ve acıların, yıkımların, felaketlerin ardı ardına gelişine engel olamazsınız.

Dünyanın kanunu böyledir; kimse şeytanı yok edemez, öldüremez! Allah(cc) öyle murat etmiştir, hüküm öyle verilmiştir, kanun öyle konulmuştur bu dünyaya, değiştiremezsiniz.

Şeytanlaşan insanların varlıkları da, iman edenlere düşmanlıkları da kıyamete kadar devam edecektir.

“Sen onların milletine tabi olmadıkça senden razı olmayacaklar.” (Bakara 120)

Onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşamadıkça sizi sevmeyecekler, sevemeyecekler.

Bu kesin gerçeğe rağmen; “gayri Müslimlere” yaranmaya çalışan, onlarla ünsiyet kurmaya heveslenen, onların İslam’a ve Müslümanlara düşmanlıktan vazgeçeceklerine inanan Müslüman ahmaktır, maalesef…

Gayri Müslim tamlaması ile sadece Yahudi ve Hristiyanları kastetmediğimi ilave etmem gerekiyor. Ayrıca genel bir durumdan ve devlet bazında, politik duruşlardan bahsettiğimi, kişilerin ya da bazı azınlık topluluklarının düşmanlık etmeyebileceklerini unutmuyorum. Kendi halinde, kendi doğrularına göre yaşayan, ne bize ne de başka insan topluluklarına kini ve düşmanlığı olmayanlar konumun dışındadır.

Fakat yaşadığımız bir hakikat var!

Hem bu ülkede hem de dünyanın her yerinde, açık bir düşmanlık, yaygın bir nefret büyütülüyor. Yeni bir şey olmadığını not ederek, bunun bize has, kişiye özel bir yanı olmadığını, dünyanın normal seyri olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Bu normal gidişi kırmak, hayal dünyasında masal anlatmak gibi geliyor bana. Bu sebeple; özgürlük, eşitlik, insan hakları, refahın paylaşılması, savaşların sona ermesi, bütün dünyanın kardeş olması gibi sadece kulağa hoş gelen masallara inanmıyorum.

Tarih boyunca hep böyle oldu; Müslümanlar en güçlü zamanlarında bile onlara adaletten başka bir şey vermediler, ama yüzyıllar boyu kanatlarımızın altında, özgürlük, koruma ve refah içinde yaşayanlar ilk tökezlediğimiz anda, sırtını döndü ya da hançerini boğazımıza dayadı.

Öyle masal gibi dinlediğimiz tarihi gerçeklere de gerek yok, ne Avrupa’nın ortası kaldı, ne Asya’nın, ne de Afrika’nın; tavuk keser gibi, ne tavuğu böcek ezer gibi milyonlarca Müslümanı kestiler, ezdiler. Yarın, nerde ne yapacaklar belli değil. İbret almak için daha ne olmasını bekliyoruz?

Bak en sıradan adımlara nasıl tepki veriyorlar:

Libya’da iki adım attınız, hesaplarını bozdunuz diye; Suriye’nin içinde 5 milyon, kendi ülkenizde de neredeyse bir o kadar, mazluma kucak açtınız diye, sizi terörist ilan etti adamlar. Batı başkentlerinde, batı medyasında dünyanın öcüsü gibi lanse ediliyorsunuz. Amerika’sı, Rusya’sı, Fransa’sı hatta tüm Avrupa’sı, ayrı ayrı höykürüyor. Neden rahat rahat adam kesmelerine takoz koydunuz diye kızıyorlar.

İkiyüzlü politikalarının her iki yüzünü de gördünüz. Ardınızdan tuzaklar kurduklarını, önünüze hendekler kazdıklarını gördünüz. Daha hala, nasıl onlardan dostluk bekleyebilirsiniz? Nasıl sizi sevmelerini, sizden razı olmalarını bekleyebilirsiniz?

Onların içinizdeki elleri hatta üçüncü kolları olanların da tıpkı sahipleri gibi, sizi sevemeyeceklerini, sizden ve dininizi hatırlatan her şeyden nefret edeceklerini lütfen kabullenen artık. Hayal görmeyi bırakın. Gerçeklerle yüz yüze nasıl yaşayacağımızın kurgusunu hazırlayın.

Size vermek zorunda kaldıkları her alan, her serbestlik, her sıradan hak onların sinesinde ağır bir yük ve yeni bir kin olarak kalıyor, anlayıverin lütfen artık. Şununla yetinmek, bununla avunmak diye bir şey yok; dünyada devran öyle dönmüyor.

Dünyanın en ağır sapkınlarının, en azılı İslam düşmanlarının, en tehlikeli tuzaklarının bizim coğrafyalarımızda olacağını unutmayın. Baksanıza şeytanın büyüğünü Mekke’de taşlıyoruz biz! Zira, dışımızdakileri bir şekilde çözeriz de, bizi içimizden yakalıyorlar, bunu unutmayın lütfen.

Anlayın artık; modern dünyanın yüksek değerlerinin ütopya olduğunu, demokrasinin masal, insan haklarının “biraz daha fazla insan” olan batılılar içini olduğunu, ittifakların ve birliklerin kağıtlarda kaldığını ve ortak yaşam hedeflerinin yalan olduğunu lütfen anlayın artık.

İnsanlığa sunabileceğiniz devasa bir medeniyetin üstünde oturup, oradan buradan bir şeyler koparmaya çalışmanın anlaşılır bir tarafı yok. Lütfen ayağa buyurun ve üstünde oturduklarınızı başınızın üstüne almayı deneyin. Bakalım neler olacak, cümle alem görsün.

20 Haziran 2020

Durmak yok olmaktır



İnsanın bildiği her şey bir göç serüvenine sahiptir. Uzay dediğimiz sonsuz derinliğin ve sınırsız karanlığın içinde, büyük ve muhteşem bir göç yaşanır. Samanyolumuz uzayda, galaksimiz samanyolunda, güneş sistemimiz galaksimiz içinde, dünyamız güneş sistemi içinde sürekli ve hiç durmayan bir yolculuk yapar.

Durmak veya sabit kalmak gibi bir seçenek ya da şansımız olamaz; durmak yok olmak demektir.
Dünya dursa hayat biter; güneş ya da galaksimiz ya da samanyolumuz duracak olsa da sonuç aynı olurdu. Yaşamın devamı için harekete, yolculuğa, göçe mecburuz.

Bu makro göçün yanında, içinde yaşadığımız dünyada bulunan tüm varlıklar da bir göç serüveninde oradan oraya sürüklenir dururlar.

Çöllerde kumlar, denizlerde sular göç eder. Dağlarda ya da ovalarda tohumlar göç eder. Vahşi hayatın halen devam ettiği savanalarda sürüler göç eder.

Durmak veya sabit kalmak gibi bir seçenek ya da şansları yoktur; durmak ölmek demektir.

İnsanlığın dünya üzerindeki macerası da göç ile başlar ve göç ile devam eder. Kavimler göçünü daha çocuk yaşlarda öğrendiğimiz halde, -nasıl bir egoist varlık isek- bunun devamını reddetmek için bahaneler bulmaya çalışırız.

Kökenlerini araştıran herkes, aslında olduğu yere ait olmadığını ya da bir başka deyişle; olduğun yere ait olmak diye bir şey olmadığını, bunun sadece duygusal bir durum olduğunu ve tarihsel gerçeklerle bağdaşmadığını görecektir.

Arkeologlar, her geçen yıl yeni bir yok olmuş toplumun izlerini bulmaya devam ederlerken, halen yaşayan toplumların da bir gün böyle kazılarda bulunacak izlerden ibaret olacağını söylemek hiçte zor değildir.

Dünya kabuğunun her katmanında bir başka medeniyet yatıyor. Eğer yok olmazsa, bundan bilmem kaç bin yıl sonra, şu an yaşanılan medeniyette bir kazı konusu olmaktan kurtulamaz. Yok olmazsa diyorum, çünkü eskilerden kalanlar sağlam taşlardan ya da taşlaşmış hatıralardan ibaret, bugünün tekniğiyle hele de bizim ülkemizde yapılan nelerin un ufak olup yok olmadan binlerce yıl varlığını devam ettirebileceğini söylemek pek kolay değil.

Dünyaya gelen göç ediyor, kalanı tarih yazmadı. Bunun insan, hayvan ya da bitki olması sonucu değiştirmediği gibi; canlı ya da cansız olması da değiştirmiyor. Sürekli bir değişim ve dönüşüm ile devam eden bir göç var.

Bu göç hikayesinin en değerli kahramanı insandır elbette, dünyada ki her olayın ve gelişmenin, iyi ya da kötü kahramanı mutlaka insandır. Bunda şaşılacak bir şey yok; dünya insan için yaratılmış ve insan için varlığı devam ettirilen bildiğimiz tek gezegendir.

İnsan hayatının devam etmesindeki muhteşem denge ve insanın dünya hayatının muhteşem dengesini bozmak için sarf ettiği büyük gayretlere rağmen; dünyanın yaratılış düzeni henüz bozulmadı, hayat devam ediyor. Öyleyse göçte devam etmek zorundadır.

Durmak yok olmaktır.

İnsan da ancak yok olmakla karşı karşıya kaldığında göç eder zaten, durduğunda yok olacağını bilen tek varlıktır çünkü! Akıl ve idrak, sorumluluk ve farkındalık gibi özel yetenekler sadece insanda bir araya gelirler ve onu kainatın en değerli varlığı haline getirirler.

İşte bu varlığın kendini koruma hissi bilinç altında yaratılıştan yerleştirilmiş bir koddur ve kimse bunu silemez. Kendini insanlardan birileri ya da biri için feda eden yani kendi yokluğunu göze alan insanlar, kendinden daha değerli gördüğü bir başka insan ya da insan topluluğu için yokluğu göze almıştır.

Aslolan insandır ve bu asıl varlığı korumak için -garip bir yaratılış dengesi olarak- tüm dünyayı korumak gerekir. Hayat; birbirine özel kodlar ve bağlarla kenetlenmiş bir gen zincirinin büyük ve vücut bulmuş halinden ibarettir. Zincir kırılırsa hayat kırılır, yok olur.

Günümüz dünyasının en büyük sorunlarından biri görülen göç hadisesinin, aslında en doğal olaylardan biri olduğunu görüp kabullendiğimizde, çok daha soğukkanlı ve düzgün bir çözüm noktasına varmamız işten bile değildir.

Atalarımız bugün yaşadığımız topraklarda doğmadılar ve bizden sonraki nesillerin hangi topraklarda öleceğine biz karar veremeyiz. Dünyanın göç serüveni içinde kimin, nerede ve hangi rolle yer alacağını bilmek bizi çok fazla aşan bir gelecek bilgisidir. Bu meçhul durum, dünün/tarihin gerçeğine dayanan ve bugünü/geleceği anlamlandırmak için ihtiyacımız olan önemli bir veridir.

20 Mayıs 2020

Kur'an ve sünnetle duygusal bağ kurmak



Evet hepimiz kesin olarak iman edip biliyoruz ki; Allah(cc)’in indirdiği vahiy ve kelamı olan Kur’an ile Rasulü(sas)’in din hususunda bize nakledilen bütün uygulamalarının genel adı olarak sünnet, bu dinin temel iki esasıdır. Bunlar olmadan ne din olur ne dini hayat, ne dünya kurtulur ne ahiret.

İman dediğimiz, Kur’an ve sünnet ile bize bildirilen hakikatlerin doğruluğundan emin olmak, tamamını tasdik etmek ve aksine bir iş ya da söylemde bulunmamak demektir. Ortalama bilgi sahibi her Müslüman, nelere inanması, nelerden yüz çevirmesi gerektiğini bilir, bilmek zorundadır. Hayatının en değerli bilgisi budur. Olmazsa olmazımız, inanılması gerekenleri bilmek ve tasdik etmek, imanımıza aykırı olanları da bilmek ve reddetmektir.

Ancak Kur’an ve sünnet, sadece teknik ve teorik bilgiler olmayıp aynı zamanda gönülden bağlı olduğumuz hayat kaynaklarımızdır. Ayetlerden bir ayeti duyduğumuzda, kör ya da sağır numarası yapma lüksümüz olmadığı gibi, anladıklarımızı tatbik etmeme seçeneğimiz de bulunmuyor.

Gönül bağı dediğim ise; ayetlerin anlattıklarını hissetmek, hadislerin vurgularını yüreğinde duymak, mutlak doğruyu duyan birinin hassasiyetiyle ve samimi olarak -elimizle ya da dilimizin yanında- kalbimizle de tepki vermektir.

Bunun nasılını yine Rasulullah(sas)’in sünnetinden ve sahabenin davranışlarından görebiliyoruz. O(sas), Kur’an okur ya da dinlerken, ayetlerde anlatılanlara göre doğal insani tepkiler verirdi. Sorumluluk yükleyen ayetlerde bunu hisseden bir peygamber olarak, hem tebliğini yapar hem de o sorumluluğun ağırlığı ile yaşlandığını ifade ederdi. Azap ayetleri okunurken haşyetle ürperir, içi titreyerek, hem kendisi hem ümmeti için ıstırap duyar ve gözyaşı dökerdi. Müjdeli ayetlerde sevinci yüzüne yansır, neşe ile mukabele ederdi.

O(sas), başkalarından Kur’an dinlemeyi sever, ancak dinledikleri onu hüzünlendirirdi. Ağlar ya da ağlar gibi olurdu. Detayları merak edenler bu konuda birazcık araştırma yapabilirler.
Bu bizim açımızdan; mutlak bir hakikate kesin bir imanla bağlanan bir insanın hissiyatını da imanına ram etmesi halidir. Yani iman ettiklerimizi gönlümüzün derinlerine kök salmış hakikatler olarak düşünürsek, ayetler karşısında vereceğimiz insani tepkiler onun meyveleridir. Köksüz ağacın meyvesi olmaz, daha çiçekken dökülür belki çiçek bile açamaz…

Aynı şekilde hadis ve sünnet karşısında, hissiyata dayalı bir bağ kurmakta Rasulullah(sas)’in dostlarının, sahabelerinin yoludur. Onlardan biri Allah’ın Rasulü ile ilgili bir şey anlatırken, anlattığı olayı adeta o an yeniden yaşardı. Söz ya da hadise hüzünlü ise ağlar, sevinçli ise gülerdi.
Müslümanların sevinçleriyle sevinip, hüzünleriyle üzülmeyi imanın alameti sayarak bunu anlamak bir derece mümkün ama söz konusu Rasulullah(sas) olunca sahabenin muhabbetinin sair insanlara nazaran çok daha büyük olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Onlardan sonra gelen Salihler de böyle idiler. Bir hadis ya da bir hatıra naklederken, olayın ruh haline bürünür, hüzün ya da sevinci yaşarlardı.

Ayetler ve hadisler, kuru birer akademik bilgi kaynağı değillerdir. Hem de yeryüzünün gördüğü göreceği en ala hayat düzeninin ve en muhteşem hukuk sisteminin temelleri oldukları halde, aynı zamanda kalplerde yer eden bir muhabbetin, bağlılığın ve samimiyetin sembolleridirler.

Sünnet, peygamberlerden bir peygamber olan Muhammed bin Abdullah(sas)’in vasıtasıyla Allah(cc)’in bize din kıldığı bir kurallar manzumesi olduğu kadar, O’nun hayatının, mücadele ve tebliğinin, insan ve kul hallerinin en sade ve en doğru aktarılmış halidir.

Ayakları şişene kadar namaz kılan Peygamber(sas)’in şişen ayaklarının acıdığı bir hakikattir. Bunu taklit etmek ve tabi olmak için naklederken, şişen ayağın acısını hissetmemek mümkün olabilir mi?

Başına işkembe, yoluna dikenler dökülen bir Peygamber(sas)’den bahsederken, bunu sadece sabır ve sebatla davasını tebliğe devam eden örnek ve önder bir risalet görevi olarak aktarıp, o işkembenin pisliğinin dünyanın en pak omuzlarına dökülmesinin öfkesini, o dikenlerin yeryüzüne basan en şerefli ayağa batmasının acısını hissetmeden anlatıp geçebilir miyiz?

Cihad meydanında savaşan bir Peygamber(sas)’den bahsederken, kırılan dişinin, kanayan yanağının acısını hissetmemek mümkün olabilir mi? Yalnız korkusuz bir savaşçı örnekliğinden bahsedip geçebilir miyiz bu bahsi?

Cafer(ra), Habeşistan’dan yıllar sonra dönünce, onu boynuna sarılarak karşılayan bir Peygamber(sas)’den sadece sarılmanın fıkhına cevaziyet delili çıkarıpl, aynı zamanda hasretle sevdiği akrabasına, arkadaşına sarılan, özlem çekmiş bir yüreği hissetmeden geçebilir miyiz?

Ayetler ve hadisler; bizim hem boynumuzu büker, hem gönlümüzü. Hükümlerine karşı boynumuz kıldan ince, hatıralarına karşı gönlümüz ipekten hassastır.

14 Mayıs 2020

Taklit ve uyumda denge



Yaşayan bir örnek, çocukluğumuzdan itibaren hayatımızın hemen her devrinde bize önemli ve anlamlı geliyor. Bilinçsiz bir örneklik ya da rastgele seçilmiş bir uyumdan değil, bile isteye ve tercih ederek taklit etmeye çalıştığımız insanlardan bahsediyorum.

Kendimizce iyi gördüğümüz kişi ya da davranışları farkında olarak ya da olmayarak içimize kazıyor, sonra da benzer durumlarda o beğendiklerimizle doldurduğumuz veri tabanımızdan ana uygun davranışlar seçiyoruz. Tabi aksi de mümkün; çirkin ve pis işleri görmenin de benzer bir kalıcı etkisi olabiliyor ama herhalde hiçbirimiz bu gibi örnekleri memnun ve mesut bir ruh hali ile taklit etmeyiz.

Konu din ve diyanet yani dinin yaşanması olunca, bu taklit makamını seçmemiz daha bir farklı açı kazanıyor. Zira dinimiz için seçtiğimiz örnekler sadece dünyamızı değil, ahiretimizi de tayin edebilir.
Pek çok kriter vardır ve bunların geneli ilim ve ihlas üzere bina edilmiştir. Zaten din hususunda örneklik etmenin asgari ve temel şartları da bunlardır.

Ancak pratikte karşımıza çıkan bir sorunumuz var. İlim sahibi olduğunu düşündüklerimizin ilmi seviyesini biz tespit ve takdir etmekten uzağız. İhlas konusunda da kalplere açıp bakma imkanımız olmayınca, bu temelleri de tespitte bazı verilere ihtiyaç duyuyoruz.

İlimde önemli kıstaslardan biri; kişinin her konuda bilgi sahibi olması ve sorulan her soruya cevap verebilmesidir. Bu kulağa iyi gibi gelen özellik din mevzuunda maalesef ilimden nasipsiz bir cüretin ve belki de başka maksatlarla her konuda konuşmanın işareti olabiliyor.

İlim, ağırbaşlı ve temkinli bir halin ardındaki deryanın adıdır. Dengesiz, düzensiz ve her dalda gezinen birinin sağlam bir yere basmadığını tahmin etmek zor olmaz. Genelde de netice öyle çıkar ve ayakları kaymaya başlar böylelerinin.

İlmin bir asaleti vardır ve taşıyana bu sirayet eder. Baktığınızda üstünde o ağırlığı görebilir, konuştuğunda dilinde o sorumluluğun endişesini hissedebilirsiniz. İlim, aynı zamanda sahibinin yaşantısında da ortaya çıkar ki, aksi durumda ihlasın olmadığını söylemek mümkün olur. Yaşanmayan veya yaşama niyeti taşımadan elde edilen bilgi, sahibini alim değil hamal yapar.

İlmin temeli edeptir ve edebini koruyamayan birinde olan bilgi, hayvanların en çirkin seslisinin sırtına yüklenmiş kitaplar gibidir.

Bunların sonunda yine de taklit ve tabi olunacak sağlam bir kulp gibi olan alimi bulmanın bir yolu da, dünyalık kaybedecek çok şeyi olmayanları seçmektedir. Mal, makam ya da şöhret; alim ya da cahil her insan için ağır bir imtihandır. Bunlara alışmanın sonunda ortaya çıkan kaybetmemek için verilebilecek tavizlerin, girilebilecek veballerin kapısının açık olduğuna ya da en azından öyle birer kapı olduğuna işarettir.

Bunlarla birlikte kendini muhafaza edebilenlere çok az rastlanmıştır.

Bir azimet uğruna, malından ya da canından geçmeye hazır bir alim profili için, ne kınayıcıların kınaması, ne zalimlerin kılıcı, ne de dünyanın mal ve şehvetleri bir engel teşkil etmemiş ve doğru bildiklerini söylemekten ve yaşamaktan geri durmamışlardır.

Selefi salihinin makamları reddetme konusunda gösterdiği aşırı hassasiyeti de bu minvalde anlamak gerekiyor. Kabul etmeleri durumunda orada kalmak için taviz gerektiren bazı hallerin yaşanma ihtimaline dahi tahammül göstermemek adına, o yola hiç girmemeyi tercih etmişler.

Halen yaşadığımız fetret devrinde, ihtiyacımız olan alimleri bulmakta zorlandığımız bir vakıa. Bu konuda hataya düşmemek için yaşadığımız kötü tecrübelerin bizi daha da ince eleyip sık dokumaya ittiği de ortada.

Bütün bunlara rağmen, hiçbir yol bulamasak da; -eksikleri ve hataları ile- en azından temel itikatlarinde bir sorun olmadığına inandığımız veya öyle bildiğimiz ilim sahiplerini bulmak ve onlardan faydalanmak durumundayız.

Mal ve şöhret cahil birinde de büyük tahribat ve sapmalara yol açabilir ancak bir alimin ayağının kaymasının, onunla birlikte kayacak olanlar düşünüldüğünde nasıl bir tehlike olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Yine de hiçbir kıstas mutlak değildir; neticede insan olan ilim sahipleri de kendi fıtrat ve kabiliyetlerine göre konumlanıyor ve duruşları da buna göre değişebiliyor. İtina göstermekle, vehimle hareket etmeyi de ayırmak zorundayız.

Sakin olmalıyız; ne ilim sahiplerini hatasız kullar görüp, tereddütsüz bir taklit, ne de hürmetsizlik ve müstağnilik göstererek uzak durmak doğru bir yol değildir. Esas olan dengeli yani vasat olmaktır.

29 Nisan 2020

Sebeplere değil Allah’a inanmak



Takvimler, insanların birtakım planlamalar yapmak için kullandıkları ve zamanın akışına ya da olayların gidişatına etkisi olmayan hesap sistemleridir. Bunu belirtme ihtiyacına sebep olan serzenişleri duymuşsunuzdur.

Pek çok insan, 2020 yılına sitemlerle başlayan cümleler kurmaktan değişik bir teselli buluyor. Oysa zaman takvimlerden bağımsız akmaya devam ettiği gibi, olaylar da takvimlerle alakasız olarak, Allah(cc)’in dünya için tayin ettiği kader çizgisinde cereyan ediyor.

Bu sözlerin en vahim tarafı; Kadir-i Mutlak olan Allah(cc)’in ve O’nun tayin ettiği kaderin unutularak, yaşananları bir devre, bir takvime ya da sebep olan birilerine veya bir şeylere bağlamaktır. Oysa sebepler dünyaya Allah(cc)’in koyduğu kanunlardır.

Bulutlar toplanacak ve yağmurlar yağacaktır. Yağmuru bulutun yağdırdığını zannetmek İslami açıdan gaflet ve dalalet olurken ,insani açıdan da bunca muhteşem deveranın kendiliğinden ve başıboş vuku bulduğunu zannetmek, zavallı bir ahmaklık olarak kalır.

Hastalığın ya da şifanın sebepleri elbette olacaktır. Sebeplere tapınmak herhalde şirkin maalesef en yaygın şekillerinden biridir.

Olan ya da olacak olayların ardındaki gerçek failin Allah(cc) olduğunu unutmak, o kadar tehlikeli bir haldir ki; bize sürekli bir zikir halinde olmamız emredilirken, aslında bunun her an yaşananlarda Allah(cc)’in kudret ve azametini idrak etmek olduğu ve bunun imanın bir gereği olduğu kadar, selim bir kalple yaşamanın da en güzel yolu olmasıdır.

Hayat ve ölüm gibi temel meselelerde kaderimizin Allah(cc)’in elinde olduğunu unutmamamız gerektiği gibi, hayatın getirdiği sevinç ya da üzüntülerde de, nihayetinde kaderin hükmünün icra edildiğini hatırlamamız, hayatı bize ve çevremizdeki herkese kolaylaştıracaktır.

Kainata verilen muhteşem nizamın, hesap etmekte zorlandığımız ve sadece tahminen şu kadar milyon yıl diyebildiğimiz bir süredir, devam edip bugüne gelmiş olmasını temin eden kudret, şüphesiz Allah(cc)’indir.

Gözümüzle görmekten mahrum olsak da, gelişmelerimiz vesilesiyle yaptığımız ve aklımızın alamayacağı kadar uzaklıkları görünür kılan aletlerimize rağmen, sonunu bulmayı bırakın, hesap bile edemediğimiz uzayın büyüklüğünün, en iyi tahminle, Allah(cc)’in arşının yanında, dünyanın en büyük çölüne düşmüş bir yüzük kadar olabileceğini düşündüğümüzde, ne azametli bir kudretle muhatap olduğumuzu idrak etmemiz için bir adım atmış oluruz.

İşte bu büyüklüğü hesaplanamayan kainatın içinde, bizim gibi ya da bize benzer, yaşadığı dünyayı imar eden ve Allah(cc)’in imtihan olunmakla yükümlü kıldığı başka kullarının olması da pekala mümkündür. Bu, Allah(cc)’in kudreti için bir “ol” emrine bakan basit bir iştir.

2020 yılında şunlar oldu, bunlar yaşandı ve en son artık bir uzaylı teması kaldı gibi bir beklenti anlamsızdır. Olacaksa bunun tarihe bizim verdiğimiz yıl numaralarıyla alakası olmayacağını herhalde tahmin edebiliriz.

Rahat olalım; alemde bizden başka benzerlerimiz varsa -ki olmasına bir engel yoktur- Allah(cc) dilemedikçe buluşamayız, dilediğinde de O’nun kaderi hükmünü icra edecektir.

Şu dünyada tasası çekilecek son şey herhalde budur.

Yaratan ve yaşatan, yöneten ve öldüren ancak Allah(cc)’dir.

Hastalıkların ya da virüslerin de rabbi ancak Allah(cc)’dir.

Doktorların ve ilaçların da ilahı yine Allah(cc)’dir.

Sebeplerin ve sonuçların da yaratıcısı Allah(cc)’dir.

Dünyanın da uzayın da mutlak hakimi sadece Allah(cc)’dir.

Alemlerin Rabbi olan Allah(cc)’a iman eder ve teslim oluruz ki; O’nun dilemesi dışında bize fayda ya da zarar verebilecek bir yaratık yoktur ve olamaz.

25 Nisan 2020

Filiz vermiş bir dal gibi



Çok hızlı yaşıyorduk, çok hızlı akıyordu sular ve elektrik hızlıydı. Işık hızını bile hesaplamıştık. En hızlı uçuşlarla, en hızlı ulaşılan uzaklar yakın olmuştu. Hızlı elemanlar makbuldü. Hızlı hayatlar yaşıyorduk ve hızlı ölümlerle ölüyorduk.

Ölüm de hızlıydı!

Hızlı konuşuyor, hızlı yazıyor ve hızlı okuyorduk. Hız ibreleri sadece arabalarda değil hayatın her alanında vardı; kimisi görünüyor kimisi görünmüyordu ama hız vardı, olmalıydı.

Tam da bu hengamenin ortasında, vazgeçilemez zaruretlerin üstünde, aksamaması gereken trafiklerin tepesinde aniden bir şey oldu.

Pek çok şey durdu!

Bir çok şey yavaşladı. Uçaklar eskisi kadar hatta hiç uçmaz oldu. Otobüslerle bile seyahat edilemiyor. Sokağa çıkmak gönüllü ya da gönülsüz yasaklanır oldu.

Olmazsa olmaz sandığımız her ey bir anda olmaz oldu!

Ölüm bile yavaşladı! Hep olan ama farkında olmadığımız sayılarla ölüm, yavaşça girdi aramıza…
Ama hayat devam ediyor; bir yanda eski akışın hızından beslenenler aç kalırken, diğer yanda bu duruşun duraklığını yapanlar dört köşe oldular.

İnsan yine bir yol buldu, hayat akıyor yine, yine devam ediyor acı ve açlık, yine sevinç duyuluyor bazı şeylerden ve yine insan işte…

Alıştıklarımızdan mahrum kalmanın ne menem bir hal olduğunu anlamak isterken birden kendimizi Ramazan ile karşı karşıya buluverdik.

İşte bütün rahmet ve bereketi ile gelmişti Ramazan; az yiyecek, az uyuyacak, az konuşacaktık. Dünyadan her ne alıyor idi isek -helal olmasına rağmen- hepsinden daha az alacaktık. Rahmet ve bereketin dünyadan aldıklarımızın azalmasıyla ters orantılı olması gereğiyle karşılaştık bir kere daha.

Çok Kur’an okuyacak, çok namaz kılacaktık; çok zikir, çok salavat ve çokça infak! Çok vermek Ramazan’ın değil bütün bir Müslüman hayatının olmazsa olmaz parçasıydı ve şimdi daha çok verecektik. Zekat deyip verecek, sadaka deyip verecek, fitre deyip verecektik.

Dünyalık kaygılarımızı ve alışkanlıklarımızı oldukça sınırlandıran ve engelleyen bir salgının ortasında, her şeye yeni anlam veren Ramazan gelmişti. Hasta olmamak ya da ölmemek için değil, yalnız ve sadece Allah(cc) için bazı şeylerden vazgeçecektik!

Hayatın hikmetini, yaşamanın hedefini, var olmanın nedenini Ramazan ile bir kere daha anlamak ve anlamlandırmak zamanıdır. Şartlar ve hayatın getirdikleri her birimiz için ayrı bir açıdan zor veya ayrı bir açıdan güzeldir.

Seçme ihtimalimiz olmayan mecburiyetlerden dolayı kahrolmanın anlamı yokken, değiştirebileceğimiz aksaklıkların farkında olmanın tam zamanıdır.

Azalan meşgalelerin yerini doldurmak için iyiyi ve güzeli aramanın tam zamanıdır.

Daha az insanla ve daha az muhatap olmanın, kalabalıklardan uzak durmanın, kendinle baş başa kalmanın tam zamanıdır.

Aileyi yeniden keşfetmenin, toplumu yeniden tarif etmenin, şehirleri yeniden isimlendirmenin, yurtları yeniden anlamlandırmanın; devlet ve düzenin değerini, adalet ve sağlığın yerini, ihtiyaç ve israfın şeklini, denge ve sükûneti yeniden bulmanın tam zamanıdır.

Baharın tam zamanıdır; kuru dallardan yeşil gözlerin patlamasının, ağaçların rengarenk ve envai tatta meyvelere durmasının, gökte güneşin gülümsemesinin, yağmurun yeri beslemesinin, yeni doğmuş yavruların toprağa basmasının zamanıdır.

Çokça düşünmenin, çok okumanın ve tekrar çok düşünmenin zamanıdır.

Kur’an’ı idrak etmenin tam zamanıdır!

Ramazan’ın tam zamanıdır!

***
“kıssalarda olur ya;
tam bu şehirde hikmet öldü derken bir şey olur,
şehre bir adam gelir,
bağırmaz,
filiz vermiş dal gibi sessizce çağırır...”

18 Nisan 2020

Komploculuğun dayanılmaz kolaylığı



Hayat, insan için bir açıdan, bildikleriyle tecrübe ettiklerinin kesiştiği yerdir. Saf ve temiz fıtratların öğrendikleri doğrularla karşılaştıkları yanlışların tenakuzunu yaşarken hissettikleri şaşkınlığın telafisi genellikle yoktur. Telafi edilemeyen çıkmazlar tevil edilerek savuşturulur.

Annesinden sevgiden başka bir şey görmemiş çocuğun, annesinin ilk kızgınlığında yaşadığı şok, belki de hayatının geri kalanında başına gelecekler için bir hazırlıktır. Tevili hemen yapılır; kızmıştır ama sevdiğinden…

Sonra ilerleyen yıllarda, her kızanın sevdiğinden kızmadığını anlaması da biraz zaman alacak, hatta birileri bunu hiçbir zaman anlayamayacaktır.

Bütün teviller bir çare arayışının meyvesidir denebilir.

Gücümüzün yetmediği, değiştiremediğimiz, bizi çaresiz bırakan meselelerde teviller ve birilerine sorumluluğu ihale etme yolu her zaman açıktır.

Geri kalmışsak, kesin düşmanlarımızın zalimliğindendir.

Zayıf bırakılmışsak, coğrafyamızın kader oluşundandır.

Cahil kaldıysak, dilimizi ve alfabemizi değiştirenlerin suçudur.

Salgın varsa, egemen güçlerin ve üst akılların üretimidir.

İlaç bulamıyorsak, piyasayı elinde tutanların oyunudur.

Namaz kılmıyorsak vardır illa bir izahı! Oruç tutamıyorsak kesin bir zafiyetimiz vardır.

Düzgün ve dürüst bir hayat yaşamıyorsak, sorumlusu çoktur, bize sıra gelmez.

İyi Müslüman olamıyorsak, biz iyiyizdir ama çevremiz kötüdür.

Güvenilir insan olamıyorsak, şartların suçudur.

Her zor için bir kaçamak, her eksiğimiz için bir tevil, her felaket için bir komplo teorisi, her savaş için mayın eşeği, her barış için hain, her kalkınma için bir dış müdahale, her güzellik için bir kötü söz, her saldırı için bir bahane vardır, bulunur yani, yoksa da buluruz.

Bahane bulmak bizim işimiz!

Aslında komplo teorilerinin çoğu “Allah(cc) belamızı verdi” diyememenin sonucudur, bir kısmı da “belamızı aradık ve bulduk” diyememenin. “Allah(cc) belamızı verdi” diyemeyenler, iman edenlerden iken; “aradık ve bulduk” diyenler genelde deistlerden çıkıyor.

Oysa, bütün tezlerin bir yanı haklı ve gerçek; biz azdık, şükrü terk ettik, adalet ve merhametten nasibimiz azaldı ve neticede Allah(cc) dünyanın belasını verdi.

Kınadıklarımız başımıza geldi!

Hem de daha bu ne ki? Asıl gelmesinden endişe etmemiz gereken daha büyük felaketlerden korunmamıza vesile olan, hayırlarımızı ve hayırlılarımızı hayırla yad etmek gerekiyor. Onların emekleri ve gayretleri ile bizim verdiklerimiz bir nebze kalkan olmasa, dünyanın başımıza yıkılması işten bile değil!

Şükür ki; Allah(cc) rahmet ve nimetlerini hesapsız ve karşılıksız veriyor. Aramızda dolaşan masumların dualarıyla yaşamaya devam ediyoruz.

Efendiler!

Allah(cc) dilemedikçe kuru bir yaprak bile ağacından kopup yere düşemez.

Yerin ve göklerin, mutlak hakimi, Alemlerin Rabbi Allah(cc)’dir.

Bu dünyada; egemen batının, üst akılların, şer güçlerin değil Allah(cc)’in hükmü geçer.

Onlar plan yaparlar, proje üretirler ve alemin başına çorap örerler, işleri bu. Ama netice ve kesin hüküm ancak Allah(cc)’indir.

Komplo teorilerine kafayı kaptırıp, Kadir-i Mutlak olan Allah(cc)’in kudretini göz ardı etmek, bizi yok edecek asıl virüstür.

Rahat olun; dünya Allah(cc)’in mülküdür ve O’nun mülkünde O’nun istemediği hiç ama hiçbir şey olamaz!

Zalimlere mühlet, mazlumlara mihnet veriyorsa; dünyanın kaderi O’nun elinde olduğundandır, ahirette kimin ne muameleye tabi tutulacağı belirleniyor olduğundandır, -dünya hayatının maksadı olan- kimin daha iyi ameller işleyeceği gerçeğinin ortaya çıkacak olmasındandır.

Başkalarını suçlayıp geriye yaslanarak seyretme lüksümüz olmadı, olamaz da. Biz iyi birer insan ve salih birer kul olmakla vazifeliyiz. Vazifemizin zamanı, şartları ve sınırları Kitap ve sünnet ile belirlenmiştir.

“Kim iyilik eden biri olarak yüzünü Allah'a teslim ederse o en sağlam kulpa yapışmıştır. İşlerin sonu Allah'a aittir.” (Lokman, 22)

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...