Sahabe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sahabe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2020

Saadet asrını anlamak

 


İnsan yaratılışı gereği, örneklik ve önderliğe ihtiyaç duyar. Hatta tarihin kaydettiği çok büyük lider ve önderlerin de mutlaka bir örnekleri, yol gösterenleri vardır. Doğumundan itibaren bir örnekliğe göre kendine şekil veren insan evladı, ne kadar büyürse büyüsün, öğrenmekten ve örnek almaktan asla müstağni olamaz. Ancak nefsine tapınan egoistler müstesnadır belki.

Fıtrat dini İslam, insanın ruhunun ve bedeninin oluşturduğu topyekun benliğinin, ihtiyaç ve meyillerine, hatta refleks ve hislerine göre bir din ve hayat düzenidir.

“Asr-ı Saadet” terkibiyle benimsediğimiz, örneklik ve önderlik asrı, bu dinin bir ütopya ya da hayaller dünyası kurgulamadığının, bizzat hayatın içinde ve insanlar için bir din olduğunun en güzel delillerinden birisidir.

Bu güzel gerçeklikten kıvamında faydalanmak, asla göz ardı etmemek, nimet bilmek, dünya ve ahiret saadetini elde etmenin yolunu bulmak için izlerinden yürümek, her akıl ve izan sahibi için en güzel tercih olur.

Sahabeyi tanımak ve sevmek bizim için, bu dine ve hayat düzenine imanımızın en doğal sonucudur. Kelimeyi Tevhid ile ikrar ettiğimiz risalet sahibi Muhammed(sas)’in dostlarını, yol arkadaşlarını, cefakar ve vefakar ilk nesli; hem dinimiz için hem gönlümüz için şifa kaynağı bilmek, örnek almak, ifrat ya da tefrite kapılmadan o kervana katılmak, bizim için hayatın en değerli varlığı, en vazgeçilmez değeri olarak sinemizde durur.

Sahabenin tamamı belki yiğit birer savaşçı değillerdi, ama gerektiği yerde sonuna kadar yetecek bir yüreğe ve yeterli yiğide sahip bir topluluktular; bu yüzden onların tamamı bize kahraman gelir, tamamına hayranlık duyarız. Hayallerimizin kahramanları onlardır.

Sahabenin tamamı ne zengin ne de tamamı fakirdi ama gerektiği yerde dünyanın bütün servetinden vazgeçebilecek zühde sahip olanlar olduğu gibi, en ağır şartlarda gıkını çıkarmadan hayata devam edecek kadar büyük tevekkül sahibi olanları da çoktu; bu yüzden bize dünyanın en büyük iman ve tevekkül sahibi topluluğu gibi gelirler ve el hak öyledirler.

Sahabenin tamamı çok büyük alimler değillerdi ama gerektiği yerde gerektiği kadar bilgiye sahip olan bir topluluktular; bu yüzden bize hepsi alemin ilmini yutmuş alimlerden daha büyük ilim sahipleri gibi gelirler ve el hak öyledir; onların bildiği hakikat bizim öğrendiğimiz lafı guzaftan pek büyüktür.

Sahabe bir hayal değil; hayat sürmüş, acı çekmiş, sevinçler yaşamış, gülmüş, ölmüş bir nesildi. İnsandı onlar; hayattan tat almayı en az bizim kadar bilir ve isterlerdi, ama sınırlarını Allah(cc)’in koyduğu nizama göre ayarlamak onların şiarı idi. Onların da canı yanardı ama söz konusu Allah(cc) ve Rasulü(sas) olduğunda canlarını hiçe sayabilirlerdi.

Açlık onlar için de zordu, çıplak ayakla sıcak kumlarda yürümek eğlenceli değildi. Medine’nin soğuk sabahlarında sarınacak bir giysi bulamadan evden çıkmak, onları da üşütürdü.

Onların bizden en büyük farkları; inandıkları hakikatlere gerçekten inanmış olmaları idi, söylediklerinin doğru olması, ahitlerine sadık olmalarıydı. Sevdik dedikleri Rasulullah(sas) için başlarını feda etmekten çekinmeyecek kadar sevdalarında samimi idiler.

Dillerinin ucuyla iman etmediler bütün hücreleriyle kavradılar bu dini, ellerinin ucuyla vermediler bütün varlıklarını tek seferde ortaya dökecek kadar feda ettiler her şeylerini, oklarının ucuyla savaşmadılar bütün yüreklerini koydular savaş meydanlarına.

Muhammed(sas), Hamza(r.a.)’in boş evinin kapısından bakıp, “ardından ağlayanı bile yok” derken bütün samimiyet ve yüreğiyle oradaydı. O’nun gözyaşlarını görüp, “anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasulü” diyen sahabe, gerçekten anne ve babalarını O’nun uğrunda feda etmekten zerre perva etmeden tarihe yazıldılar!

Düzgün adamlardılar, düzgün bir hayat yaşadılar. Düşmanlıkları da açık ve netti, dostlukları da. Hesaplarını dünyaya ve insanlara göre değil ahirete ve cennete göre yaptılar. Görseydik deli diyeceğimiz kadar Müslümanlardı, bizi görmelerini pek istemeyeceğimiz insanlardılar.

Geldiler, gönderildiler, dünyaya bir “Asr-ı Saadet” mührü vurup geçip gittiler. Yüzleri hep saadetle gülümsemedi belki ama kıyamete kadar anıldıkça yüzleri ağartan ve güldüren bir hatıra bıraktılar.

Allah(cc) onlardan razı olsun, bizi onların yolunun yolcusu kılsın, izlerinden ayırmasın…

29 Şubat 2020

Hayat bağlarımız



İnsanoğlunun hayata tutunmak için, uğrunda birtakım fedakarlıklar yaparak, kendini mutlu hissettiği, yaşamaktan haz duyduğu ve hadi öyle söyleyeyim, “hayatına anlam kattığı” duygu bağları, his dünyası, aidiyet arzuları vardır.

Mesela biz Müslümanlar için, temeli imanımıza dayanan birçok örnek vermek mümkün. Rasulullah(sas)’e duyduğumuz muhabbetten başlayıp, seçkin insan toplulukları olarak ashabına duyduğumuz bağlılık, onların izlerinden gitmeleri ve dünyaya hayırlı bir nam, güzel bir hatıra ve yüksek bir şan bırakan ecdadımıza duyduğumuz aidiyet duyguları bizi hayata bağlayan, yaşadıklarımıza anlam katan ve gelecek tasavvurumuzu şekillendiren iç dinamiklerimizdir.

Kendimizi ait hissettiğimiz milletten, neslimizin geldiği aileye, bir nimet ve imtihan olarak lütfedilen evlatlarımızdan, bir şekilde bağımız olan ve değer verdiğimiz insanlara, arkadaşlarımıza ve dostlarımıza; ortak duygularımız, ortak hayallerimiz, ortak acılarımız ve ortak sevinçlerimiz olan her bir varlığın ve duygunun bizi biz yapan, insanlık damarımıza can veren, hayatımıza değer katan bir yanı, bir etkisi ve bir katkısı vardır.

Bu dünya hayatında hiçbir şey mükemmel değildir ve olmayacaktır. Bu bahsettiğim duygular ve bağlar da hatasız, eksiksiz ya da sonsuz değildir. Biri azalıp diğeri çoğalarak, biri ağırlaşıp bir diğeri hafifleyerek, biri bitip diğeri başlayarak bizi bir yerlerimizden tutup hayata ve hayatın getirdiklerine bağlar, dayanmamızı sağlar ve nesiller gelip geçer, sonuçta dünya burası, burada işler böyle yürüyor.

Bir de kızdıklarımız vardır, nefret ettiklerimiz hatta, insanı hayata bağlayan önemli bir duygudur bu; irili ufaklı pek çok kişi ya da mesele kafamızı bozar, içimize daraltır, öfkemizi celp eder, mümkündür.
 
Üzerinde normal her insanın ittifak ettiği bir konuda, hemen herkes aynı rahatsızlığı duyar, o da zulümdür. Zulmü, hak sahibinin hakkını vermemek ya da hakkını elinden almak gibi temel bir tarifle anlayan hemen herkes, bu durumdan en azından hazzetmez, hoşlanmaz. Bir ileri aşamada nefret eder.
Zalimin ya da mazlumun kimliği, kişiliği ya da birtakım mensubiyetleri kafaları karıştırsa da; vicdanının derinliklerinde, her normal insan zulümden rahatsızlık duyar.

Politik duruşları sebebiyle gözleri kör olanlar, desteklediklerinin zulmüne ya da karşı olduklarının maruz kaldıkları zulme maalesef sessiz kalabiliyor hatta alkış tutabiliyorlar. Buna da alıştık…

Batı hayranları bir başka bahane ile batının yaptıklarını hoş görmenin bir yolunu bulurken, doğulu emperyalistlerin hayranlarının bahaneleri hakkında bir fikrim henüz yok. Öyle ya, bir insan neden zulmü mazur görsün hele de kendisi için bir bahane yokken?

Batı hastaları için “müreffeh ve demokrat” dünyanın devam etmesi için, geri kalanlara olanlar önemli değildir. Ülkelerin yıkılması, insanların yok edilmesi gerekiyorsa edilir, sorun değildir. Yeter ki, batının rahatı bozulmasın ve hayranlık duyacakları, tapınacakları bir ilahları olsun batı ve kimse onlara dokunamasın, dokunmak ne kelime, rahatsız edemesin. Belki yılda birkaç kez ya da başları sıkıştığında tamamen kaçıp sığınacakları bir güvenli liman olarak, orada öyle dursun istiyorlar ve ben emin olun bunu anlıyorum. Neticede insan budur; rahatını arzular, güvenlik ister, keyfine göre dünyanın safasını sürmek ister.

Anlamadığım, doğu hayranları dediğim, Avrasya bloğunun sorgusuz sualsiz köleleri. Bunların ne Çin’den ne Maçin’den bir beklentilerini görmedim. Ne Rusya’ya ne de İran’a göç etmek ve orada yaşamak gibi bir hayalleri olduğunu da duymadım. Birkaç günlüğüne gidip geldikleri ve aslında gittiklerine gideceklerine pişman olup döndükleri halde, ne hikmetse ve ne gibi bir motivasyonları varsa, onlara asla ve kata laf söylemiyor ve söyletmiyorlar.

Öyle ilginç bir doğu emperyalizmi hayranlığı ki bu; kendi yaşadıkları, ekmeğini yedikleri, nesillerini yetiştirdikleri, gelecek hayallerini kurdukları, aslında yalandan şikayet etseler de mutlu ve mesut yaşadıkları, kendi yurtlarına ve topraklarına, yani kendi ülkelerine sahip çıkmadıkları ve savunmadıkları kadar, İran veya Rusya’yı savunuyor, Çin’e laf gelmesin diye çırpınıyorlar.

Siyasi ya da dini kimliklerinin bir önemi yoktur, ırklarının ya da kan bağlarının da bir ederi yoktur onların gözlerinde. Her konuda nasıl oluyorsa, içlerinden geldiği her halinden belli bir samimiyet ve bağlılıkla, efsunlanmış gibi bu ülkeleri ve politikalarını dillendirip, itiraz edenlerle tartışmaktan geri durmuyorlar.

Dinlerine küfredilse tepki vermeyen Müslümanlar, bu ülkelere laf gelmesin diye çırpınıyor!

İçkisine zehir katılsa ses etmeyen sekülerler, bu devletler başarılı olsun diye yerinde duramıyor!

Nasıl oluyorsa, aynı anda hem İrancı, hem Rusçu, hem de Çİnci oluyorlar! Biri Müslüman, biri Hristiyan, biri komünist ama aynı kalpte hepsinin sevgisini mis gibi taşıyorlar. Hem de öyle böyle değil, candan ve uğrunda can verecek kadar.

Bu duruma bir izahat bulamadım bu bana dert oldu ama bu ülkeyi ve İslam dünyasını onlara bırakmadık şükür, bu da onlara dert olsun!

Suriye’nin firavunu Esed’e ve destekçilerine lanet olsun!

01 Eylül 2018

Şaka mı Yapıyorsunuz?


Abdullah ibni Ömer(ra) şöyle rivayet etti:

Münafıklardan birisi Tebuk seferi hazırlıkları sırasında mescidde, Rasulullah(sas) ve mü’minleri kastederek: ‘Bunlardan daha korkak, bunlardan daha yalancı, bunlardan daha ödlek birini görmedim’ dedi. Bunu duyan sahabelerden birisi, ‘yalan söylüyorsun, sen bir münafıksın’ dedi ve olayı haber vermek üzere Rasulullah(sas)’ın yanına geldi. O henüz Peygamber(sas)’in yanına ulaşmadan nazil olan ayetler şunlardı:

Soracak olursan: 'Biz lafa dalmış şakalaşıyorduk' derler. De ki: 'Allah ile, O'nun ayetleriyle ve Peygamberiyle mi alay ediyordunuz?' Hiç özür dilemeyin. Siz imanınızdan sonra inkar ettiniz. Sizden bir topluluğu bağışlasak bile suçlu olmalarından dolayı bir topluluğu da azaplandıracağız. (Tevbe 65-66)

Bunu duyan münafık devesine binmiş olarak Rasulullah(sas)’e yetişti ve; ‘Ey Allah’ın Rasulü, biz şaka yapıyorduk, yol kolay geçsin diye kervancılar gibi abuk-subuk konuşuyorduk’ diyordu. Rasulullah(sas) ise sadece ayeti okuyor veonun sözlerine aldırış etmiyor, başka bir şey de söylemiyordu. Bir diğer rivayette münafık devesinden inmiş ayakları taşlara takılıp kanayarak Rasulullah(sas)’ın devesinin yanında koşturuyordu ancak O, münafığın yüzüne bile bakmıyordu. (Tefsiri Kebir, c 12, s 71 – İbni Kesir, c 5, s 209)

Tebuk seferi, İslam tarihinin en zorlu seferlerinden biri olarak meşhurdur. Öyle ki bazı sahabe bile bu sefere katılmaktan geri kalmış ve haklarından ayetler nazil olarak tevbelerinin kabul edildiği bildirilmiştir. (Tevbe 102)

Müslümanların madden ve manen ağır bir imtihandan geçtiği o dönemde, yola çıkan orduya katılmanın fazileti de böylece anlaşılmış olur. Onlarla alay edenlerin nifakları açıkça ilan edilmiş ve geri kalanlar ancak haklarında ayet inince tekrar İslam toplumunca kabullenilmişlerdir.

Alay etmek için kurdukları cümlelere dikkat ettiyseniz benzerlerini bugünlerde de söyleyen pek çok münafık olduğunu düşünmeniz işten bile değildir. Hatta öyle ilginç zümreler türedi ki; bırakınız bu gibi korkaklık ithamını, Rasulullah(sas)’in sünnetini şaka konusu yapmaktan bile çekinmeyecek kadar hadlerini aşıyorlar.

Şüphesiz Rasulullah(sas), kendisine tabi olunmak, bütün fanilerden çok sevilmek ve saygı duyulmak üzere Allah(cc)’in seçtiği peygamberidir. O’nunla alay etmeye cüret etmek bir yana hakkında yersiz bir ithamda bulunmak bile imanı yok eden ve sahibini nifaka sürükleyen bir felakettir.

İman dairesine girebilmek için söylenmesi gereken tevhid cümlesinin ikinci ve ayrılmaz parçası, O’nun risaletini ikrar ve ilandır. Bunun bölünmesi, ayrılması düşünülemez zira tevhid cümlesini bize öğreten, tebliğ eden, anlatan Muhammed(sas)’dir. O’na imanda ve teslimiyette en ufak bir şüphe O’nun öğrettiği tevhid cümlesinin ilk parçasından da şüphe etmek olur. Öyle ya, Rasulullah olarak Muhammed(sas)’i kabul etmeyen biri için Allah’ı tek ilah kabul edip ilan etmenin ne anlamı olabilir?

Tevhidi bölme fikrini bu topraklarda ilk ortaya atan ve savunanların daha sonra İslam’a ve bu toprakların tüm değerlerine ihanet edenler oldukları ortaya çıkmadı mı?

Biraz daha basit bir formülle anlatacak olursak; tevhid cümlesinin ilk bölümü olan La ilahe illallah, Kur’an olarak anlaşılırsa, ikinci bölüm olan Muhammedur rasulullah da sünnet olarak görülebilir. Kur’an ve sünnet üzerine bina edilen, büyük bir geçmişin ve muhteşem bir hukuk sisteminin varlığı ise yeryüzünün en değerli hakikati olarak karşımızda duruyor.

İslam, Kur’an ve sünnet temeli üzerine inşa edilen bir dindir. Temellerden sapan duvarlar ne kadar süslü ve sağlam olsalar da çökmeye mahkumdurlar. Temellerin bir kısmını ya da yarısını yok sayarak yapılacak işler ise binadan başka bir şeye benzeyecektir.

Kıyamete kadar devam edecek son ilahi nizamın tüm devirlere ve toplumlara, bütün sorunlar için çözüm üretmesinin yolu sağlam temellere dayanan bir sisteminin olmasıdır. İnsan aklını çalıştıran ancak sınırlandıran, sorgulatan ancak inandıran; asıl sistemi ilahi ancak çıkış yolları bulmayı insani bırakan, adalet ve refahın en fıtri ve güzel yolu İslam nizamıdır.

Bütün teorik anlatımların üstünde bir iman ile, Abdullah’ın oğlu Muhammed(sas)’i herkesten çok sevmeye ve O’nun yaptıklarını taklit etmeye, edemediklerimize üzülmeye ve O’na uymaya gayret göstermeye devam edeceğiz!

De ki, ‘eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.’ (Ali İmran 31)

06 Şubat 2017

Geçmişle Hesaplaşma Hastalığı

Yakın ve uzak unsurlarıyla insanlık tarihi genel olarak ortak geçmişimizdir. Biz müslümanlar Adem(as) ile başlayan bir insanlık tarihine inanır ve bu hatıraları temelde vahiy esaslı bilgilerle ve elbette insanların keşifleriyle tanır, bilir ve ibret alırız.

Aslını ve neslini merak etmek gayet insani bir his olsa da vahiyden koparılması bir yana, vahyin temel bilgilerini inkar ve reddetmek için bir geçmiş düzenleme ameliyesine girişmek insanı kendisine ve insan nesline hiç bir fayda sağlama ihtimali olmayan boş işlere dahası neslini maymunlaştırmasına kadar gidebilir. Allah(cc) bize neslimizin Adem(as)’dan olduğunu bildirmiş biz de buna iman etmişizdir. O’nun yaratılış süreci de Kur’an’da aktarıldığına göre bu konuda bir sorunumuz yoktur ve olmamalıdır. Varsa aklımız vahiyle tatmin olmamış, kalbimiz kendine başka yollar aramaya başlamış demektir.

O günden bu yana gelen ve giden insan neslinin yaşantı ve tecrübeleri bizim için değerli birer hatıra ve ibret vesikalarıdır. Gerek müslim gerekse gayri müslim, insan neslinden her bir ferdin elde ettiği bilgi, beceri ya da keşif bizim için değerlidir ve ihtiyaçlarımızı gidermemiz için Allah(cc)’ın verdiği nimetlerdendir. İnsanlar arasındaki bu bilgi ve keşif aktarmını İslam gayet doğal karşılar ve hikmeti elde etmemiz için bizi teşvik eder.

Kur’an bize geçmişte yaşayan insanlarla ilgili pek çok kıssa aktarır. Bundan Rahmani maksadın ne olduğu yine bizzat Kur’an ile yahut hadis ile bazan da alimlerin görüşleri ile anlaşılır ve bu anlayışta devirler ve coğrafyalarla değişerek ve gelişerek devam eder. Bu devamlılık Kur’an’ın kıyamete kadar hüküm ve hikmet kaynağı olarak hayatımızın içinde bizimle yaşayan bir kitap olmasındandır.

Tarihimizin aktarımlarına elbette nesillerimizin sevapları kadar günahları da dahildir. Hataları bilmeden onlardan sakınmak mümkün olmayacağından, bu nakil herhangi bir sakınca barındırmaz ve geçmişi küçümsemek yahut hakaret için değil ibret almak ve korunmak için yapılır. İbret alma sınırı aşılır ve dinin temellerini kendilerinden aldığımız sahabe ve ulemayı aşağılama ve güvensizlik inşasına dönüşürse; bu artık saf ve samimi bir niyetle yapılan tarihi bir aktarım değil fitne ve fesat çıkarmak hatta Allah’ın dinini zayıf düşürmek ve halkın çoğunluğunu oluşturan avamın kalbindeki imanı zayıflatmak gibi tehlikeli işlere yol açmak olur.

Şüphesiz biz peygamberlerden başkasının hatadan beri olmadığına inanır ve onları öylece sever, öylece tabii oluruz. Allah(cc), bizim hatasız kullardan dini öğrenmemizi murad etseydi peygamberlerine meleklerden oluşan bir sahabe ordusu ile destek verir ve bize onlara tabi olmamızı emrederdi, ne kadar mümkün olurdu orası ayrı bir soru.

Yakın islam tarihi olarak isimlendirebileceğimiz ve kayıtlara geçmiş, son peygamber Muhammed(sas) ve ashabının gerek hayat hikayeleri gerekse bu dini öğrenme, yaşama ve tebliğ yani aktarma yolları da ehli tarafından tespit edilmiş ve kullanıldıkları ilim alanlarına göre tasnif edilerek isimlendirilmişlerdir. Sahabenin aralarındaki ihtilaflar da aynı şekilde tarihimize mal olmuş olaylardır. Bu hadiselerden ibret almak ve ilmi sahalarda kullanmaktan başka maksatlarla bunları diline dolamak samimiyetten değildir.

Zira sahabe bizim kendilerinden dinimizi aldığımız, kitabımızı öğrendiğimiz, peygamberimizi tanıdığımız ve din yolumuzun yıldızları bildiğimiz insanlardırlar. Onları herhangi bir tarihi hadiseyi değerlendirir gibi rahat ve saygısızca değerlendirmemiz sözkonusu olamaz. Hatalarını bize nakleden bir çok alimin yaptığı gibi isimlerini bile zikretmeden aktarırız ki aynı zattan bir hadis naklettiğimizde insanların gönülleri bulanmasın. Şahsi ya da siyasi hayatında bir sahabenin hata etmesi onun sahabe olduğu gerçeğini ve ondan bize hayat veren hakikatleri öğrendiğimiz gerçeğini değiştirmez.

Zamanın umarsız ve saygısız nesillerinin geçmişleriyle hesaplaşma hastalıkları bize uzaktır. Biz geçmişimizle de geleceğimizle de ancak ve sadece ahirette Huzur-u İlahi’de hesaplaşmaya iman edenleriz ki o hesabı görecek olan da biz değil Alemlerin Rabb’i olan Allah(cc)’tır.

Bunlar geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerine sizin kazandıklarınız ise sizedir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız. (Bakara 134)

Dikkat ederseniz kendileri herhangi bir başarı ya da gözle görülür bir gelişme kat etmekten aciz kalan, geçmişin başarılarıyla övünmek işlerine gelmeyenler, genellikle bu hataları dillerine dolayarak nefislerini tatmin yolunu seçiyorlar. Bizden önceki nesillerin hayırlı ve güzel işleri ile iftihar etmek ve onlara imrenerek bu yolda onları taklit etmeyi ve onların yollarını izlemeyi arzulamak hayırlı ve salih amellerin yolunu açacak bir bakış açısıdır.

Bunun tam aksine, geçmişte işlenilen hataları, çıkarılan fitneleri ve kaybedilen güzel hasletleri öne çıkarmak, yeni nesillere o kadim medeniyet çizgisini kopartarak ve adeta yok sayarak silik ve kuşkulu, karanlık ve meçhul bir geçmiş sunmak ve bunu da güya daha temiz ve daha saf bir din anlayışı ortaya koymak adına yapmak naklen ahlaksızlık, aklen imkansızlık içeren bir gafletin daha da ötesi ve kötüsü bir hıyanetin işaretidir.

Tarihin ilk gününden yola çıkan ve kıyamete kadar yürümeye devam edecek olan insan neslinin en güzel mensupları olarak müslümanlar bir bedenin azaları gibidirler; bir kısmı olmazsa olmaz iken bir kısmı dökülen tüy, kırılan tırnak kadar bile değer ifade etmeyebilir ve fakat tamamı İslam’ın neslidirler ve onlardan bazılarını hele de kalp gibi değerli olanları, el ayak gibi vazgeçilmez olanları iptal etmek, bu şahs-ı maneviyi sakat bırakmak belki de katletmek maksadına hizmet eder.

Bu büyük ve mukaddes neslin yolculuğu kıyamete kadar devam edecektir, mesele fert olarak her birimizin bu bedenin neresinde yer almaya niyetimizin olduğu ve takdirin bizi nereye yerleştireceği gerçeğidir. Kendimize layık gördüğümüzle hak ettiğimizin aynı olması için gayret bize düşer.


Netice olarak, bize Kitap ve Sünnet ile nakledilen hayırlı işler arasında "geçmişimizle hesaplaşmak" gibi tuhaf bir yeni çağ hastalığı yoktur. Sahabe arasındaki ihtilaflar sebebiyle kalplerimiz birine meyledebilir ancak bunu diline dolayıp ileri-geri konuşmak salih amel değildir.

20 Haziran 2013

Kerbela; ifrat ve tefrit

İslam tarihinin en mustesna kısmını oluşturan Risalet ve Raşid Hilafet dönemleri sonrasında yaşanan vahim olaylar mecburiyetler dışında pek ilgilenmediğim daha doğru bir ifade ile kaçtığım bir konudur. -San'a'dan Hadramevt'e bir kadının Allah'tan başkasından korkmadan yolculuk edebildiği- dönemin Mekke'nin en zor günlerinde müjdelendiği gibi yaşandığı zamanların hemen ertesinde, yalnız cihad için bilenen kılıçların Uhud'da bir kayaya vurularak paralandığı örneklerin de bulunduğu zor zamanlardır o yıllar...

Ömer(ra)'in minberden şehadet dilediği ve buna mihrabta ulaştığı, Osman(ra)'ın kanının mushafa döküldüğü, Ali(ra)'nin bir zamanlar kendi şiasından olanlarca katlediği zamanlar...

Osman(ra) döneminde başlayıp Ali(ra) döneminde devam eden fitne ateşi Hasan bin Ali(ra) ve Abdullah bin Zubeyr(ra) gibi Medine'nin güzide evlatlarını da yakmıştı.

Ehli Beyt, ümmetin tüm muhabbetine ve hürmetine rağmen katledildi. Kerbela vakası sırasında tarihçilerin kaydettiği ibretamiz durumlar yaşandı. Namaz vakti gelince Hüseyin(ra)'e karşı savaşanlar onun ardında -faziletini umarak- cemaat olabilmek için birbiri ile yarışıyorlardı. Kufe ehli hem davet hem de ihanet ile yetinmeyip bizzat ona karşı savaşarak insan türünün ne kadar alçalabileceğine dair parmakla gösterilecek bir örnek koydu ortaya..

Gerek Abdullah bin Zubeyr(ra)'in gerekse Hüseyin(ra)'in kıyamları neticeleri itibari ile şehadetleri ile sonuçlanması bakımından kendileri için bir nimet olmuştur. Biz ne kadar hüzünlenirsek hüzünlenelim Hüseyin(ra) kazanmıştır.. Allah(cc), onun cennet gençlerinin efendilerinden olmasını murad etmişken üzülmek olsa olsa bu zulme katılan, sebep olan, yardım eden,  destekleyen ve memnun olanlar içindir. Zira onların dünyaları mamur olduysa da ahirleri harap oldu.

İnsani olarak Peygamber(sav)'in çokça hüzünlendiği amcası Hamza(ra)'nın şehadetinde dillendirdiği şu hakikat herşeye kafidir:

'Şehidlerin efendisi Hamza(ra)'dır, sonra zalim bir melike karşı kıyam eden, ona iyiliği emir ve kötülüğü nehyetmesi sebebiyle katledilendir!' (İbni Mace)

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...