Dua etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dua etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2019

Deprem, ecel ve tedbir



Hemen her konuda az çok bilgimiz var ama hayatta kalmak için en gerekli bilgileri çoğu zaman önemsemiyoruz bile. Bir felaket anında, kendimizin ve çevremizdekilerin hayatlarının bir pamuk ipliğine bağlı olacağı anlar olacaktır ve o sırada yapılacak bir müdahale, atılacak bir adım çok şeyi değiştirebilecektir.

Deprem zamanı, yeri ve şiddeti tahmin edilebilir bir afet değil; işe bu “basit” gerçekten başlamak gerekiyor. Rasathaneler bilimsel verilerle ne yapacaklarını kendileri bilir ama bir deprem yaşamış olanların tecrübeleri, bizim için en değerli bilgiler olabilir.

Gerek bir deprem yaşayanların tecrübeleri ve gerekse bu işin uzmanlarının biriktirdiği verilerle oluşan gerçek bilgilerin halka en net ve en anlaşılır şekilde ulaştırılması gerekiyor.

Deprem olduğunda evler yıkılıp, yer alt üst olurken şiddetini kimse merak etmez, o depreme maruz kalmayanların ya da kurtulanların işidir. Bize hayatta kalanların enkazdan kurtarılmaları ve hayatlarını devam ettirmelerini sağlayacak bilgiler lazım, organize lazım.

Devlet aklı ve organizesi en çok bu gibi felaket zamanlarında lazımdır. Oluşacak kaosa rağmen; kurtarma çalışması yapılacak, sağlık hizmeti verilecek, yaşamak için gerekli su ve erzak dağıtımı yapılacak ve güvenliği sağlayacak olan ancak devlet kurumlarıdır.

Sivil toplum kuruluşlarının organize ettiği ekipler de mutlaka çok önemli roller üstlenecektir. Kargaşa ve başıboşluk depremle sarsılan toplumu daha da yıkabilir. Bu anlamda, resmi görevi olmayan ama bu gibi zamanlarda yardıma koşmak ve bir şeyler yapmak isteyenlerin STK’ların ekiplerine katılmaları gerekir.

Bir afet durumunda, kimin nasıl tepkiler vereceğini önceden tahmin etmek çok zordur; dağ gibi adamlar çaresiz bir çocuğa dönüşebilirken, cılız biri kahramanlık gösterebilir. Büyük konuşmaya gerek yok, metanetini korumak eğitimle sağlanabilecek bir şey mi bilemiyorum.

Deprem sonrasıyla ilgili hatıralarını okuduğum pek çok kişi, gayri ihtiyari olarak gördüğünüz herkese yardım etmek isteğinin oluştuğunu söylüyorlar. Kendisini kurtaran ve gücü yerinde olanların ellerinden geldiği kadar yardıma koştukları bir ortamda, yağmacıların ve hırsızların da ortaya çıkıp, akbabalar gibi dolaştıklarını anlatıyorlar.

Hayatın ve insanlığın her türden gerçeğiyle aynı anda yüzleşmek zorunda kalmak ve her şeye rağmen, sağlam ve temiz kalabilmek büyük bir erdemdir. Fıtratı bozulmamış hiçbir insan, herhalde öylesi bir anda, gayri ahlaki bir hali aklından bile geçirmeyecektir. Ne yazık ki, “aşağıların aşağısına” düşen mahluklar da vardır ve olacaktır.

Devletin en önemli görevi, ülkedeki herkesi ve her şeyi denetlemesi ve olası senaryolara göre önlem alması ve aldırmasıdır. Bu yüzden Fırat’ın kıyısında kurda yem olan kuzunun hesabı idareciden sorulur. Devleti bu gibi zamanlara hazırlamakla görevli olanların sorumluluklarını yerine getirmeleri hem halka hem de hesap verecekleri Hakk’a karşı en önemli görevleridir.

Bize düşen, kendi durum ve şartlarımızda, en iyi tedbirleri alarak yaşamaya devam etmek ve bir felaket anında neler yapacağımıza dair, öncelikle kendimiz ve aile fertlerimiz için bir planımızın olmasıdır.

Bütün hazırlık, tedbir ve eğitimlerin dışında, kalbinde iman ve tevekkül bulunması her insan için ideal bir güç ve sığınaktır. İman, başa gelene sabrı, devam etmek için gereken iradeyi ve çevresi için gerekli her vesileyle yardıma koşma gücünü verir.

İman; adaletin ve emniyetin kaynağıdır, iradenin ve kuvvetin tohumudur, sabrın ve metanetin temelidir, korkunun ve ümidin sebebidir, duanın ve tevekkülün özüdür…

Tedbirin kaderin önüne geçebileceğini zannetmek büyük gaflet, tedbirsizlik ise büyük ahmaklık olur; bir felakete engel olmak için sebeplere sarılmak farz iken, ecele mani olunabileceğini zannetmek Muhammed(sas)’e indirileni inkar etmek olur.

Hiçbir kimse Allah’ın yazılıp bir süreye bağlanmış izni olmadan ölmez. Kim dünya nimetini isterse ondan kendisine veririz, kim ahiret nimetini isterse ona da ondan veririz ve şükredenleri ödüllendireceğiz. (Ali İmran 145)

15 Aralık 2017

Dokunulmazlarımız!

İnsanlar arasında bizim için değerli ve saygın bir çok kişi vardır. Özellikle kendilerinden dünyamız ve ahiretimiz için faydalı bilgiler edindiğimiz, nasihatlerinden faydalandığımız ilim ve fikir sahiplerine hürmet ve muhabbet beslemek fıtratımıza gayet uygun bir davranış biçimidir.

Bir çok meselede olduğu gibi bu konuda da aşırılıklara düşenlerimiz hepimizin malumudur. Kendi hoca, şeyh yahut liderlerini hatasız görmek adeta normal bir davranışa dönüşmüştür. Bir hareket, sevdiğimiz veya peşinden gittiğimiz birinden sadır olunca bir şekilde tevil ederek normalleştirip geçiştirirken, alakamız olmayan biri yapınca tuhaf bir şekilde saldırmaya ve eleştirmeye hatta reddedip dışlamaya hazırızdır.

Oysa İslam'da ruhbanlık, dokunulmazlık veya masumiyet yoktur, her müslüman hayatı boyunca imtihandadır ve o anki hali üzere makbul yahut merduttur; ilim ve siyaset önderlerine hürmet etmekle onları ruhbanlaştırmak arasında büyük fark vardır. Peygamberler mustesna ki onların durumları vahiyle sabittir. Onlar dışındaki herkesin günah işleme ihtimali olduğunu kabul etmek Ehli Sünnet’in alametlerindendir. Bazı bid’atçi mezhepler, imamlarının masum olduğuna inanırlar, Ehli Sünnet arasında bu itikadı normalleştirenler de onlar gibidir.

Bir diğer husus; birinin bir dönem İslam'a ve müslümanlara faydalı işler yapması onu ömür boyu dokunulmaz, seçkin ve üstün biri yapmaz, kimsenin Allah'ı ve dinini yahut müslümanları minnet altında bırakma hakkı yoktur. Felanca iyi bildiğimiz bir kardeşimizdir, abimizdir, hocamızdır, liderimizdir gibi hüsnü zan İslam ahlakının temellerindendir. Ancak kimsenin ayrıcalığı olmayan bir imtihan dünyasında olduğumuzu ve herkesin nefsi ile şeytana kapılma ihtimali olduğunu aklımızdan çıkarmamak durumundayız.

Bir hataya yahut günaha veya sapkınlığa düşen salih bildiğimiz biri ise ona insafla nasihat eder ve kendisini düzeltinceye kadar onu örnek ve önder görmeyiz, kardeşlik hukuku gereğince davranır, bir ayrıcalık tanımayız. Üzerimizde emeği olanların hatalarını hoşgörmek bizi felakete sürekleyecektir.

Bugün herkesin eleştirmekte birbiriyle yarıştığı bazı cemaatlerin ve hocalarının hallerinden ibret almak gerekir. Bakınız, açıkça yalan söylediğini gördükleri halde hocalarının peşinden tereddütsüz gitmeleri onları nasıl helak etti.

Bir şeyi de unutmayalım; İslam azizdir, müslümanlar onurlu ve edepli insanlardır, herhangi bir konuda sünnet ve edebe muğayir davranmak ve müslümanların karşısında edepsiz sözler etmek en hafif tabiriyle ahlaksızlıktır.

Hocalar, üstadlar veya vaizler eğer insanlara Allah'ın dinini/davasını anlatıyorlarsa şaklabanlık, küfür, hakaret ve edebsiz sözlerden uzak durmak zorundadırlar, biz de böylelerinden yüz çevirmek durumundayız; en güzel ahlakı tamamlamak için gelen bir din edepsizlikle temsil edilemez.

Bizden önceki müslümanlar ve onların liderleri hakkında ileri-geri ağza alınmayacak küfür ve hakaretleri eden birilerini kendimize ve neslimize üstad edinirsek, gelecek nesillerin bizim ardımızdan edecekleri küfür ve hakaretlerin hesabı tutulamayacaktır.

Tarihimize müstesna notlar düşen yiğit ve cefakar nesilleri ancak hayırla yad etmeli ve onların hatalarından ibret almaktan başka bir maksatla bahsetmemeliyiz. Kendilerini savunma imkanları olmayanların ardından konuşup ahiretteki hesabımızı zorlaştırmanın akıllıca ve müslümanca bir iş olmadığı aşikardır.

Sürekli birilerini eleştiren ve başkalarının hatalarıyla meşgul olan kürsü sahiplerinin yolu sünnete uygun değildir. Varlığını başkalarının hataları üzerine bina eden, sandalyesini nehirde yüzen çöplerin üstüne yerleştiren gibidir; batması ve boğulmasa da en azından tepeden tırnağa ıslanması işten bile değildir.

‘Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz!’

27 Eylül 2017

Küçük düşünüyorum

Modern dünyanın biz insanlara sunduğu hayat tarzı ve bizim aslında yaşamak istediğimiz hayat düzeni arasındaki makas açıldıkça seçmekte ve duruş tayin etmekte zorlandığımız bir vakıa. İstemediğimiz şeyleri kabullenmek, tolerans göstermek bir yana bizzat biz onları yaşamak zorunda kalabiliyoruz.

Büyük olayları ya da büyük toplumları hayal ettiğimiz şekle büründürmek hayalden öteye geçemiyor ve biz bunu kabullenmekte ya da bu gerçeğe inanmakta zorluk çekiyoruz. Bir bakıma hepimiz biraz hayalperestiz ama bunu da kabullenemediğimizden kendimize ütopik isimler yakıştırıyoruz.
Kurguladığımız bu hayali dünyada kendimize layık gördüğümüz ve tabii ki senaryosunu kendimiz yazdığımız rolü gayet başarılı biir şekilde ortaya koyuyoruz. Orta oyunumuz bir de çevremizden alkış aldı mı değmesin kimseler keyfimize; bizden iyisi zor bulunur zaten!

Sorumlu olmadığımız ve dünya da ya da ahirette hakkında hesaba çekilmeyeceğimiz o kadar çok meşgalemiz var ki, bunlardan bir kısmından kurtulsak belki de en çok şikayet ettiğimiz vakit derdimiz yahut stres gibi çağdaş rahatsızlıklarımız son bulacak. Bütün mesele bu meşguliyetlerimizin gerçekten hakkında hesaba çekileceğimiz konular olup olmadığını doğru tayin etmekten ibaret aslında. Ve tabi ki buna önce kendimiz inanacağız, inandığımız gibi de pratiğe dökeceğiz ki netice alabilelim.

Her birimiz kendi çapında çok değerli ve eşi benzeri olmayan insanlarız, bu konuda sanırım kimseyle ihtilafımız yoktur. Ancak gücümüzü biraz abarttığımız da pek tartışılmayacak kadar net olarak ortadadır.

Sıradan bir insan ve kendi halinde bir müslüman olarak dünyanın seyrini etkileme şansımız olmadı pekte olacak gibi görünmüyor. Bu biraz ergen devrimci hayali olarak gençlerde yaşamaya devam etse de hayatın getirdikleriyle götürdükleri arasında denge kurabilmiş olanlar bu cevval fikir fırtınasının ancak baştan saç götürmeye yarayan bir etki yaptığını bilirler.

Öyleyse boş işlerle uğraşmaktan biraz kaçınmak ve kendi çap ve gücümüze uygun ve kesin olarak hakkında hesaba çekileceğimizden emin olduğumuz konularla ilgilenmek gayet akıllıca bir iştir.
Dünyası hakkında bu hassasiyeti hemen herkes edinmiştir de din hususunda pek genel bir duruşumuz yoktur. Mesela hakkında hepimizin fert fert hesaba çekileceğinden kimsenin kuşkusu olmayan konulara en net örnek namazdır yahut oruçtur. Bunlara göstermediğimiz hassasiyeti dünyaya İslam davetini ulaştırmaya hatta adalet götürmeye kalkışarak telafi edeceğimizi sanmamız büyük bir gaflettir.

Sözün kısası; hepimiz küçük düşünerek kendi işimize bakabilirsek dünyamız için olduğu kadar ahiretimizi için de hayırlı olacaktır.

Kendimiz ve ailemiz için elde edeceğimiz hayırlar hakkında hesaba çekileceğimiz en önemli işlerdendir. Ehlimizi cehennem ateşinden korumak hususunda mazeretimizin olması ihtimali çok azdır.

Bu sebeplerle küçük düşünüyorum ve büyük konular yerine küçük şeylerle uğraşıyorum. Kendim ve sevdiklerim için temennim budur:Hesaba çekilmeyeceğim işlerle meşgul olmaktan Allah'a sığınırım, hesaba çekileceğim işlerle amel etmeyi umuyor ve istiyorum...

26 Ocak 2017

Şerrinden Allah’a Sığındıklarımız

Müslüman olmanın en güzel yanlarından birisi de elinizin ermeyeceği ve gücünüzün yetmeyeceği varlıklarla ve tabii ki insanlarla da mücadele edebilme imkanına sahip olmaktır. Dünyanın neresinde olursa olsun bir zalim ve gaddar hakkında kalbinde iman taşıyan herkesin Rabb’ine iltica etme ve duasıyla onu Rabb’ine havale etme gibi bir mücadele çıkış kapısı vardır.

İnsanlar bir yana, insanların hisleriyle bile bu şekilde dua ile mücadele etme ve onlara direnme hatta korunma imkanımız her zaman mevcuttur. Haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden de sığınılacak merci yine Rabb’ul Alemin olan Allah’tır. Kin ve öfkelerden, düşmanlık ve ihanetlerden korunak olarak kaçılacak yer de yine duanın vesile olacağı emniyettir, huzurdur, sekinettir.

Şüphesiz dua, yalnız dillerden dökülen cümleler değil esasında kalplerde taşınan iman ve teslimiyetin niyetlere dönüşmesi ve bu niyetin Kadir-i Mutlak olan Allah’a kalplerden ve dillerden yine O’nun lütfu bir lisan ile sunulmasıdır.

Bizim beddua diye isimlendirdiğimiz herşey de duadır, sadece duanın ihsan ve letafet çağrışımına yakıştıramadığımız menfi dualar için bir ifade şekli bulmuşuz. Yaratılmışların şerlerinden yaratan Allah’a sığınırken, o şerli varlıkları ve insanları aşağılamamıza ve haklarında hiçte iyi olmayan şeyler istememize beddua diyoruz.

Bunların başında elbette şeytan gelir ki, adını duyduğumuzda ‘Allah’ın laneti üzerine olsun’ deriz. Sonra zararlarına göre şeytanın avanesi olarak çalışan insanlardan ve cinlerden herkes için de aynı laneti dileriz. Lanet, onların Allah’ın rahmetinden uzak olmaları kasdıyla yapılan bir duadır.

Bu şekilde küfrün ve zulmün önderleri de bu duamızdan nasiplerini alırlar. Bizim onlar için asıl arzumuz hidayettir, Allah’ın onlara hidayet etmesini umarız. Hidayet olunmaları halinde kardeşlerimiz olacaklarını biliriz.
Bazı insanlar içinse şahıslarından çok temsil ettikleri makam ve şeytani zulüm mekanizması bize onlar hakkında beddua etme yolunu açar. Mesela herhangi bir Amerikan başkanının şahsıyla bir işimiz yoktur ama o adamın temsil ettiği gücün yer ile yeksan olmasını ve şerrinden geri kalan tüm insanlığın emin olmasını dilemek en güzel dualarımızdandır. Elbette onun temsil ettiği emperyalist saltanatın son adamı olmasını bütün kalbimizle ister ve bunun için dualar ederiz.

Bunu yaparken de, hayatımızın ve hatta ölümümüzün bu duayla uyumlu olmasına dikkat ederiz. Biliriz ki samimiyetle arzu ettiğimiz şeyin hilafına bir hal üzere isek duamızın makbul olma ihtimali yoktur. Karnımızın doyması için dua ederken de ekmeğimize vesile olacak işler yapar, sonra onu çiğneyerek midemize indiririz ve bekleriz ki organlarımız Allah’ın onları yarattıkları sebep istikametinde çalışarak bize can olacak vitamini yediklerimizden alsın.

Dünyadaki herşey bir sebepler dairesi içinde cerayan eder ancak bunun istisnaları olur ve biz de onlara mucize yahut keramet deriz. Bu istisnaların oluşacağına dair hiçbirimizin elinde bir delil yoktur. Öyleyse herşeyimizi sebeplere göre kurmak durumundayız. Dualarımızı da sebeplere göre şekillendiririz.
Lanet ettiğimiz düzenleri ve adamları asla sevmeyiz, kalplerimizde onlara herhangi bir meyil bulundurmayız. Dillerimiz onlar lehine asla dönmez. Ellerimiz onlar namına iş yapmaz.

Onlar şerlerinden Allah’a sığındıklarımızdır, bu sığınmanın samimiyeti her halimizde görünmelidir.

Kötüler arasından birine iyi denilmez; belki daha az kötü denilebilir.

Lanet etmemiz hidayetlerini istemediğimiz anlamına gelmez, halleri değişirse önceki beddualarımızdan mes’ul olmayız.

Zalim eğer mü’min ise onu zulmünden alıkoymak bizim için imanımızın gereği bir kardeşlik sorumluluğu iken, kafir ise ona mani olmak yine imanımızın gereği bir müslümanlık sorumluluğudur. Zira cihad, Allah’ın adının yükseltilmesi yani adaletin inşası ve zulmün imhası için yapılan her türlü amelin genel adıdır.

Yeryüzünde Allah’ın adının en yüce olarak yerleşmesi; her türlü zulmün sonu ve insanlık için en mükemmel hayat tarzının ve adaletin ikame edilmesidir.

Şerlerinden Allah’a sığınılanlardan olmamak ve şerlerinden Allah’a sığınılanların safında olmamak hatta sanılmamak temennisiyle...


03 Ocak 2017

Temel Hedef

Kainattaki herşey bir hedefe ya da bir amaca hizmet etmek üzere yaratılmış olup bunların arasından kendi kararıyla yol tayin etme hakkı sadece insana verilmiştir. Bu hakkın verilmiş olmasının hikmeti de imtihan edilmesi ve sonrasında bir mükafat kazanacak olmasıdır. İrade verilmeyenler imtihana da tabi değillerdir zira.

‘Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım.’ Zariyat 56

Biz bu temel yaratılış nedenine iman edenlere müslüman diyoruz. İman etmek bu bilginin doğru olduğundan kesin olarak emin olmak demektir. Bu konuda şüphe duymak bile iman dairesinin dışına çıkmaya kafidir. Ki akıl sahibi her insan da kabul eder ki; hakkında acabalarımız olan ve şüpheler taşıdığımız herhangi bir bilgiye iman ettiğimizi söylememiz hem kendimize hem de bahis mevzu olan bilgiye hakarettir.

Bu temel bilgi ve yaratılış hedefini kabullenmenin doğal sonucu olarak hayatımızın her alanındaki her işimizi hatta her fikrimizi bu hedefe uygun hale getirmemiz de mecburi bir hal olur. Aksi halde kullanım dışı kalan herhangi bir malzemeden farkımız olmayacaktır. Yazmak için üretilen bir kalem o işi yapamaz hale gelince varacağı yer en iyi ihtimalle bir soba alevi ya da bir çöplik olur.

Hepimiz her işimizi derken kelimelerin kapsadığı alanın büyüklüğünü umarım gözden kaçırmayız. 

Konuştuklarımız, yazdıklarımız, yaşadıklarımızın tamamı ve münasebetlerimiz hatta kavgalarımız ve hatta savaşlarımız bu temel hedefin dışında değildir. Kulluk dediğimiz ve ıstılahi olarak bu şekilde kullandığımız kelimenin tam türkçe karşılığı köleliktir. Sahibinin emir ve izni ile hayat süren ve ancak ona bağımlı olan ve sadece ondan emir alan ve yalnızca onun verdikleri ile hayatını devam ettiren bir köle...

Bu temel hem kendimizi hem de hakkında kanaat edinmek istediğimiz kişi ya da toplumları değerlendirmede de en büyük ve etkin mihenk taşımızdır. İşlerimiz ve meşguliyetlerimiz bu gayeye uygunluk ya da uygunsuzluk değerlendirmesine tabi tutulup temizlendiğinde varlık hedefimize ulaşmış olacağız. Arının bal yapması kulluktur, ineğin süt; insanınsa bütün bunların üstünde bu nimetlerin hizmetine verildiği varlık olarak şükrünü eda etmek için Allah’a boyun eğmesidir kulluk!

İslam bu temel gayenin adıdır. İslam olmak kul olmaktır.

Günlük hayatımızda karşılaştığımız bir çok hadisede, çok farklı maksatlarla bilgi kirliliği bombardımanına tutulduğumuz günümüzde sahip çıkacağımız kişi ya da olayları belirlerken elimizde bu ölçü olacaktır. Sözkonusu kişi ya da olay kulluk sınırları içinde midir yoksa başka bir gayeye mi hizmet etmektedir.
Tarihi de günümüzü de doğru okumanın yolu budur.

Pek çok örneği olduğu halde kabul olunmuş duası sebebiyle şu tarihi hadisedeki niyet ve gayeye bakalım.
Sultan I. Murad, 8 Ağustos 1389’da Kosova ovasına girdiğinde ortalığı toza dumana katan bir fırtına ile karşılaşmıştı. Murad Han, 27 yıllık saltanatı boyunca girdiği 47. savaşındaydı ve şu duayı yaptı:

‘Ya Rab! Bu fırtına, şu aciz Murad kulunun günahları sebebiyle çıktıysa, onun yüzünden masum askerlerimi cezalandırma! Allâh’ım! Onlar ki buraya kadar sadece Sen’in adını yüceltmek ve İslam’ı tebliğ etmek için geldiler!
İlahi! Bunca kerre beni zaferden mahrum etmedin. Daima duamı kabul buyurdun. Yine Sana iltica ediyorum, duamı kabul eyle! Bir yağmur nasib eyle! Bu toz bulutu kalksın. Kafirin askerini aşikar görüp, yüz yüze cenk edelim!
Ya İlahi! Mülk de, bu kul da Sen’indir. Ben aciz bir kulum. Benim niyetimi ve esrarımı en iyi Sen bilirsin. Mal ve mülk maksadım değildir. Yalnız Sen’in rızanı isterim.
Ya İlahi! Bu mü’min askerleri küffar elinde mağlub edip helak eyleme! Onlara öyle bir zafer lutfet ki, bütün müslümanlar bayram eylesin! Dilersen o bayram gününün kurbanı da şu Murad kulun olsun!
Ya İlahî! Bunca müslüman askerin helakine beni sebep kılma! Bunlara yardım eyle ve zafer bahşeyle! Bunlar için ben canımı kurban ederim; yeter ki Sen beni şehidler zümresine kabul eyle!.. İslam askerleri için ruhumu teslime razıyım... Beni gazi kıldın. Sonunda lutfen ve keremen şehidlik de nasib eyle!.. Amin!’

Bu duadan sonra Sultan, Kur’an okumaya başladı. Çok geçmeden Kosova meydanı üzerine sağnak halinde yağmur boşaldı. Fırtına durdu ve toz bulutları dağıldı. Düşmana hücum edildi. Sekiz saat süren savaş Osmanlı ordusunun kesin zaferiyle sonuçlandı.

Murad Han, savaş meydanında bulunan yaralı ve şehidlerin arasında dolaşıyordu ki, ölüler arasından yaralı bir Sırp askeri kalkarak:

‘Beni bırakınız; padişahın elini öpüp müslüman olacağım!’ dedi. Yaralı taklidi yapan Sırp, padişahın elini öper gibi yaptı ve koltuğunun altında sakladığı hançerini göğsüne sapladı. Orada şehadet şerbetini içen Murad Han’ın duası da kabul olunmuş oldu.

Başlıbaşına bir ibret vesikası olan bu dua ve sonrasında düşman askerinin sultana yaklaşabilmek için kullandığı argüman ve nihayetinde şehadet; bir tek kişi müslüman olacak umudu temel hedefin şaşmadığını gösteriyor.

Şimdi etrafımızda Allah’ın dinine hizmet için çalıştığını söyleyen bir çok şeşit insan ve gruplar var. Herbiri başka başka şeyler yapıyorlar. Birileri gayri müslimlere yaranmayı marifet sayarken bir başkaları imkan buldukları her yerde bombalar patlatıyorlar. Oysa nihai maksadımız ne idi; Allah’a kulluk etmek ve insanlara da bu yolu göstermek ve onları buna davet etmek, eğer elimizden geliyorsa elimizle, dilimizden geliyorsa dilimizle, hiç bir imkanımız yoksa duruş ve yaşayışımızla davet etmek, temsil etmek...

İslam’ın savaşı emretmekteki temel gayesi de aynıdır; kulluk etmek ve kulluk etmek isteyenlerin önündeki engelleri kaldırmak! İnsanlarla İslam’ın arasındaki engelleri kaldırmak gayesiyle yapılan savaşa cihad denilir. İslam’ın davetinin insanlara ulaşmasına engel olanların yıkılması kulluğun gereğidir. İslam’ın davetine muhatap olanların yok edilmesinde bir ibadet ya da kulluk yoktur. Bu sebeple İslam’ın savaş hukuku çok hassas ve mustesna bir bakış açısı sergiler.


De ki: 'Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir.' En’am 162

09 Mart 2012

Ramazan’a Veda

Bu yıldan başlayarak Ramazan ve izin muhabbetleri birbirine girecek iyice. Önümüzdeki yıllarda izinli Ramazanlar yaşanacak bu anlamda. Memlekette tadına baktığımız o ‘sıcak’ Ramazan haliyle burada yerini ‘soğuk’ Ramazan’a bıraktı.

Ramazan bir zamanın adı, zaman içinden seçilmiş özel bir parçanın adı! Ona bu özelliği veren makamın kudsiyetine sırtını dayamış, kendinden emin ve mağrur bir zaman Ramazan. Ramazan kimseye aldırmadan her yıl yeniden hem de daha yıl olmadan yeniden gelmeye devam ediyor ve edecek. Onun her seferinde bize daha erken gelmesi bizim marifetimizden değil Ramazan’ın Rabb’inin rahmetindendir. Hak ederiz ya da etmeyiz ama o her seferinde gelir, bize bir ay boyunca sürecek bir muhabbet sunar. Ki o bir ayda doldurulacak gönüller sonraki onbir ay boyunca ayaklı rahmet temsilcileri olarak gezerler yeryüzünde.

Tam da bu noktada ‘soğuk’ memleketlerin ‘soğuk’ Ramazan’larını yaşayan milyonlarca müslümanın yüreğini ‘soğuk’ sarıveriyor. Rahmet ve muhabbetin ısıtamadığı yüreklerimizle zamanın bu en tatlı devresini üşüyerek geçiriveriyoruz. Güneş gibi Ramazan da bizim buraları ısıtmıyor sanki.

Fakat herşeye rağmen, aramızdaki salihlerin hürmetine bu sevinci yaşamaya devam ediyoruz. Ramazan günleri ve geceleri hala bir neşenin hükmünü yürüttüğü, hiç birşeyin bu saltanatı sarsamadığı bir devrin adı.

Herbirimiz belki de hakettiğimiz kadar, hatta hakettiğimizden daha fazla Ramazan yaşıyoruz. Kısmetimizi aldık ve vedalaşıyoruz her yıl olduğu gibi. Bir dahakine hangimiz, ne kadarı ile müşerref olacağımızı bilmeden ayrılıyoruz.

Ramazan sonrası hayata verdiğimiz özel mola sanki sona erecek ve herşey üzerimize üşüşecek gibi görünüyor. Gerek Hollanda’da gerekse memlekette çok şey değişecek. Hollanda son kırk yılında yaşamadığı kadar büyük bir kırılma noktasına geldi. Hiç olmadığı kadar sağcı bir hükümet kuruluyor, hiç olmadığı kadar çünkü bu hükümetin aşırı sağcılığı kendinden değil dışardan kaynaklanıyor. Hayatiyetini devam ettirebilmek için yapmak zorunda kalacaklarını tahmin etmek hiç zor değil.

Bunun tam aksine genel beklentiler gerçekleşirse memlekette birtakım güzel gelişmeler yaşanacak. Artık uzaklara imrenenlerin ve kaçamayanların ülkesi olmaktan çıkma yolunda büyük bir adım atılmış olacak. Ve belki de uzaklardan memlekete imrenerek bakanlarımız olacak. Avrupa duraklama devrinin sonlarına yaklaşırken biz güzel ülkemizin ‘kuruluş’unu görmenin gururunu yaşayacağız.

Bayram, ‘Ramazan’ bayramı geldi, siz bu satırları okurken belki de geçmiş olacak. Zaten güzel günler çok hızlıdır, saatler gibi geçer. Umarım bu bayram ve sonrasında yaşanacak gelişmeler keyiflerimizi kaçırmaz. Ama eğer birşeyler istediğimiz gibi gitmemeye başlarsa yine gamlanmaya gerek yok, yıllardır sürdüğümüz ama bedelini ödemediğimiz sefamıza sayalım.

Ve unutmamız gereken bakış açısı: Biz işlerin istediğimiz gibi gittiğini düşündüğümüz zamanlarda da tam tersi durumlarda da aslında işler tamamen bizim istediğimizle şekillenmiyor! Hep bizim kararlarımızın çok üstünde bir karar mercii var.

Zamanı durdurmayı bırakın hızını değiştirmeye bile gücümüz yok ve olamaz da zaten. Devran hükmünü icra edecek; her yeni eskiyecek, her doğan birgün ölecek ve geride güzel bir hatıra bırakmak marifet...

Bu vesileyle bayramınızı tebrik eder, sevdiklerinizle nice mutlu bayramlar yaşamanızı dilerim.

Ufuk Gazetesi - Eylül 2010

29 Şubat 2012

Bir yad-ı cemil: Kurban

Binlerce yıldır kimler geldi, kimler geçti... Tarih sayfaları, gelip-geçenlerin hikayeleriyle doludur. Ardından söylenenlerden ve söyleneceklerden hiçbirinin haberi olmadı. İçlerinden kimileri bunu da dert edindi ve ardında bir güzel hatıra(yad-ı cemil) bırakabilmek için gayret sarfetti.
İşte peygamberler bu noktada da hep bütün insanlığa örnek oldular. İnsanlık bütün güzellikleri onlardan öğrendi! Geldiler, ama bir daha hiç gitmediler... Adem, Nuh, İbrahim, Musa ya da İsa denildiğinde kim oldukları hemen bilindi. Hep güzel hatıralarla anıldılar. Muhammed(sav) denilince baharın bütün goncaları patladı!
İbrahim(as) onlardan biri, hanımı Hacer ve oğlu İsmail(as) ile öyle hatıralar bıraktılar ki; Allah onların hatıralarını insanlara 'din' kıldı!
İbrahim(as), dost bir peygamber, güzel bir eş, fedakar bir baba idi. Bir emirle getirip Hacer ve minik İsmail'i kuru ve kara taşlarla dolu bir ıssız vadiye bırakıp gitti. Sonra bir emirle eline bıçağı alıp ciğerparesini yatırdı yere... Sonra bir emirle geldi, Kabe'yi İsmail(as) ile birlikte inşa etti yeniden... Haccı ilan etti bütün dünyaya! Vakfeyi ve tavafı hatıra bıraktı... Ateşin bile yakamadığı bir büyük hatıra oldu!
Hacer, ne büyük bir kadındı! Hacer, siyah tenli idi... Hacer, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, kurtuluşu, umudu, peygamberlerin duası, meleklerin sevdası Muhammed(sav)'in soyuna anne oldu... Öyle bir kadın idi ki; Allah onun evladı için koşuşturmasını bize ibadet kıldı. O gün bugündür insanlık Hacer gibi koşar durur Safa ile Merve arasında... Neslinin felahı için dualarla! Zemzem, Hacer o suya 'zemzem' dediği için hala zemzem! Allah onun duasına öyle bir icabet etti ki; cennet pınarlarından dünyaya su gönderdi. Bununla da bitmedi, o suya Hacer 'zem(dur)' dedi diye durdu su... İçilmekle eksilmez ama hiç te taşmaz bir pınar oldu!
İsmail(as), kurban oldu, kurban olmayı öğretti! Başını, Alemlerin Rabb'inin emrine öyle bir eğdi ki; semada melekler bile gıbta ettiler. Kurban olmanın adı oldu İsmail! İki kurbanlığın çocuğu Muhammed(sav)'e atalık etme şanına ulaştı... Mekke gibi bir şehir kurdu. Peygamber oldu, haccı öğretti insanlığa.
Bir baba, bir anne ve bir kurban çocuk, tarihe yön verdiler... Geldiler, ama hiç gitmediler ve asla gitmeyecekler! Öyle büyük hatıraları var ki; hem anlatılır, hem yaşanır, ama her nesille yeniden canlanır, yeniden büyür!
Kurban ve Hacc onların hatırası olarak kıyamete kadar devam edecek... Kurban kesmeye her niyetlenen bir İbrahim olup, kendi İsmail'ini alacak bıçak altına!
Atamız İbrahim(as)'e selam olsun!
O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin öksüzü Muhammed(sav)'e selam olsun!
Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!
Kurbanların bayramı mübarek olsun…

Ufuk Gazetesi - Aralık 2006

21 Şubat 2012

Onlara mühlet ver! (Ruveyda)*

İnsan ne kadar etki edebilir zamana?

Kim geçen saniyelerden sadece ama sadece birini geri çevirebilir?

Hangi kral ya da imparator, kuruyan bir yaprağa ‘dur’ diyebilir dalında?

Güneşi benim Rabb’im doğudan getirirken; hangi firavunun gücü onu batıdan getirmeye yeter?

Azrail gırtlağına çöktüğü zaman, kimin silahı onu durdurabilir?

Hangi süper gücün, hangi süper lideri sivrisineğe karşı bir savunma sistemi geliştirebilir? Nemrud’dan daha acı bir son hepsini beklemiyor mu?

Bu soruları bildiğimiz herşeyi ekleyerek çoğaltalım, sonunda varacağımız nokta kainatın sahibi Allah(celle celaluh)’ın kudretini idraktir!

Ve bugün hepimizin yeniden ve yeniden hatırlamamız gereken dünyanın değişmez gerçeği de budur...

Birileri birşeyler yapar, birilerinin başlarına bir takım işler gelir.. Acılar, gözyaşları, kan ve zulüm birbirine karışır.. Silahın ve paranın gücünü elinde bulunduranlar hep kazanıyor görünür.. Tıpkı bir zamanlar olduğu gibi. Ama gün gelir, devran döner; ömrü olanlar tiranların da sonunu görür..

Herkes bir plan yapar, yeryüzünde ne kadar imansız ve vicdansız varsa o kadar envai çeşit zulüm ve haksızlık planı da var demektir. Bu planların sahiplerinin, Hakim-i Mutlak olan Allah(cc)’ın kudretinden bağımsız iş yapabilecekleri ihtimali asla olmadı ve olmayacaktır..

Bize dayanılmaz ve çekilmez ya da doyulmaz ve bıkılmaz gelen dünya aslında kainat içinde bizim sandığımız kadar büyük bir parça değildir. Ve aslında hayat, gerçek hayat olan ahiretle mukayese edildiğinde kısa kelimesinin bile yetersiz kalacağı kadar anlamsız derecede basit ve küçüktür. Öyle ya sınırsız ve sonsuz olanla süresi en fazla en iyi ihtimalle 80 yıl olan bir hayatın mukayesesini yaptığımızda ortaya çıkan dehşet fark ne kadar bellidir. Hele ki ne kadar zengin olursanız olun yiyebileceğiniz sadece midenizin kapasitesi kadar değil mi?

Kim ne kadar güce sahip olursa olsun, gözle görülemeyecek kadar küçük bakteriler karşısında zayıf değil midir? Buna rağmen insan neden acziyet ve zavallılığını örtmek için hem de kendi hemcinslerine büyüklük taslama hastalığından zevk alır? Öyle ya milyonların iki dudağından çıkacak sözlerine baktığı nice büyük adamlar da ihtiyaçlarını gidermek için iki büklüm helaya oturmaya mahkum değil midir?

Sözü buraya getirmişken Laleli camiinin hikayesini hatırlayalım:

Sultan Mustafa çok cami yaptırır. Ama onun gözünde Laleli Camii’nin ayrı bir yeri vardır, bu muhteşem esere adını verecek, asırlarca anılacaktır. Rivayet olunur ki Laleli Camii’nin şekillendiği günlerde Padişah inşaatı görmeye gelir. Ona civarda yaşayan bir gönül ehlinden bahsederler, “haydi gidelim hayır duasını alalım” deyip, kapısını çalar.

Ancak milletin hikmetli sözlerini aktara geldiği pamuk sakallı ihtiyar, o gün derin bir sükut içindedir, sanki lisan-ı hal ile “bizim sustuğumuzdan anlamayan” der “konuştuğumuzdan ne anlar?”

Sultan Mustafa kendince bir zarf atıp, feyzli bir sohbete maya çalmaya çalışır, “Efendi, bu dünyada en güzel şey nedir” diye sorar.

Laleli Baba elini “boşveeer” gibilerinden sallar, “alçak dünyanın güzelliğinden n’olsun sultanım” der, “eğer rahatlıkla yiyor ve def-i hacetini sıkıntısız yapıyorsan tamam. Başka bir şey arama.”

Sultan Mustafa derin mevzulara kapı aralamaya çalıştığından olsa gerek, bu sade ve kestirme cevaba bozulur, ancaaak...

Ancak birkaç gün sonra nasıl bir kabızlığa yakalanır anlatılamaz. Hekimin biri gelir, biri gider, derdine çare bulamazlar. Kaşık kaşık yağlar içer, bin çeşmeden su getirtir, otlar, kökler, müshiller... Ma fi fayda...

Neden sonra aklı başına gelir “galiba boşuna uğraşıyoruz” der, “korkarım bu derdin ilacı Laleli Baba’da!”

Derhal yaşlı dervişin huzuruna koşar, önce affını ister sonra derdini arzetmeye bakar.

Laleli Baba “o iş kolay” der, “ama ne vereceksin karşılığında?”

- Ne istersen vereyim, hatta ben kalkayım, gel sen otur tahtıma.

- Amaaan kalsın. Bir def-i hacete bile değmeyen saltanat neye yarar?

- Karnımın ağrısı dayanılacak gibi değil hocam.

- Demek şuncağız karın ağrısı koca Sultanı bile kıvrandırıyor. Kabir azabı nicedir acaba?

- Yalvarırım bir şeyler yapın.

- Pazarlığımız bitmedi ama?

- Bu camiye adınızı vereyim. Müminler ibadet ettikçe sizi hatırlasın, asırlarca Fatiha okusunlar.

- Bak bu hiç de fena bir teklif değil. Duaya çok ihtiyacım var ve olacak da...

Laleli Baba o bereketli nefesiyle bir şeyler okuyup sırtını sıvazlar, Padişahın ağrısı sızısı kalmaz.

Bakın şu işe ki Eyyûb, Fatih, Ayazma, Laleli gibi muhteşem camileri yaptıran III. Mustafa, hiçbirine ismini koyamaz.

Cenazesi Lâleli Camii yanında bulunan türbeye defnedilir, Efendimizin (Sallallahü aleyhi ve sellem) kadem-i şerifini (mübarek ayak izini) bir çekmeceyle başucuna koyarlar.

 

Sultan dersini almıştır ve hakkını da vermiştir. Ve bize unutulmaz bir hatıra da bırakmıştır. Allah dilediğine dilediği gibi ders verir! Dilediğini yüceltir, dilediğini de yerin dibine batırır! Kimsenin ama kimsenin, asla ve kat’a düşen bir yaprağı durdurmaya gücü yoktur! Ve tıpkı bunun gibi kainatın planını yapan Malik’ul Mülk olan Allah(cc)’ın hiçbir planını o dilemezse kimse bilemez bile, bırakın ki engel olmaya kalkışsınlar!

 

ruveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı

ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı

asırlardır köhne barınaklarda

küflenen, çürüyen çığlıklarımı

 

at vuruldu; içim paramparça ruveyda

gölgelerin ardına sakladım kusurumu

sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin

ben burda damla damla eriyip akıyorum

yine de, çiğnetemem kimseye gururumu

istenmediğim yeri sessizce terkederim

hatıra kalsın diye bırakır da ruhumu

mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim… (N. Genç)

 

(*)Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak (ruveyda).  Tarık 15-17

Ufuk Gazetesi - Kasım 2007

22 Ekim 2011

Dünyanın kalbine, adım adım...

Hacc hatıraları da en az askerlik kadar anlatmakla bitmez, buna çok şahit olmuşsunuzdur. Her anlatan kendi gördüğü ve hissettiği kadarını aktarabildiğinden olay biraz körlerin fil tarifine dönse de siz aldırmayın. Değil mi ki bahis mevzu olan Allah'ın ve O'nun Rasulü'nün haremleridir, ne kadar anlatılırsa o kadar çok tanınır ve bir o kadar da kadri bilinir.

Bu girişten sonra seyahatimizin ayrıntılarına geçebilirim. Anlatacaklarım yukardaki değerlendirmenin dışında olmayacaktır. Ben de her 'kör' gibi elime ya da gönlüme dokunan kadarını aktaracağım. Siz eksik ya da yetersiz bulduğunuz noktaları bir başka hacının hatıraları ile doldurmayı ihmal etmeyin yine de...

Amsterdam'dan uğurlanırken içim bomboştu sanki, ta ki İstanbul'da ihram giyinceye kadar. O an diğer insanlardan bir farkınız olduğu ortaya çıkıyor. Çevrenizdekilerin ilginç bakışları özel bir davete, özel bir kıyafetle katılma hakkını elde etmiş özel biri olduğunuzu her defasında yeniden hatırlatıyor. Hiçbir rahatsızlık ya da gariplik yok! Aksine babasından çok özel bir bayram kıyafeti hediyesi almış çocuklar gibi sevinçli hatta biraz da gururluyum! Her yıl belli insanların katılabildiği bu özel toplantıya katılma çağrısı almışım, var mı bunun daha ötesi? Yol arkadaşlarımın hepsinin simasındaki benzer duygular çok kolay görülüyor, neşemiz yerinde!

Uçmak hep itici gelmişken, daha da açığı korkutucu gelmişken ihramdan sonraki uçuşta hiçbir gariplik hissetmiyorum. Mik'at sınırına gelinip niyetler yapıldıktan sonra o hep başkalarının söylediğini duyduğumda içimi titreten telbiyeyi bu defa ben ve yoldaşlarım birlikte seslendiriyoruz.

Sen çağırdın, biz icabet ettik! Zaten Sen'den başkasının davetine koşmayız biz! Sen gel dedin, geliyoruz! Bizi çağırdığın için bütün hamdler Sen'in, bütün nimetler Sen'den, kainatın tek hükümdarı Sen'sin, kimse ortak olamaz iktidarına...

Ve nihayetinde hedefe ulaşıyoruz, Allah'ın yeryüzünde kendine ev edindiği mekandayız! Hiçbir ihtişamı olmadığı halde yapıların en muhteşemi, dümdüz kara taşlardan yapılmış ama her karesinde milyonlarca hatıra yüklü, sadeliği ile bütün azametleri geride bırakan Kabe-i Muazzama karşımızda! Azameti kendinden ya da taşlarından değil, evin Sahibi'nden!

Bizi kendine çekiyor, tavafın girdabına katılıyoruz... Atamız İbrahim(aleyhisselam)'e selamlar gönderiyoruz, Hacc'ı bize öğreten, sade Hacc'ın değil hayatın öğretmeni Muhammed (aleyhisselam)'a salavatlarla bağlılığımızı ilan ediyoruz. Bu içi boş binanın azametinin Sidretu-l Munteha'dan kaynaklandığını biliyor olmamız tavafa ayrı bir lezzet katıyor. Biliyoruz ki meleklerle birlikte aynı yönde ilerliyoruz. Bütün varlıkların temel taşındaki elektronlarla birlikte dönüyoruz. Kainat dönüyor, biz nasıl duralım ki?

Öğretmenimizin öğrettiği gibi tavafı tamamlıyoruz, sırada Allah'ın alemlere örnek kıldığı siyah tenli kadın Hacer'in izlerini takip etmek var. Safa tepeciğinden Merve'ye koştura koştura gidip geleceğiz. Hacer gibi neslimizin felahı için koşuşturmanın eğitimindeyiz... Dualarımızda çocuklarımız var! Böyle başlamıştı ve her geçen gün tadına doyulmaz bir haz halini aldı tavaf.

Mekke'de hep aradığım toprak ve taş oldu... Beton medeniyeti dünyanın kalbini de sarmıştı. Çevredeki dağlardan başka tarihe şahitlik edecek bir hatıra görünmüyordu. Ayak bastığımız yerin sanki ağzı beton ve asfaltla tıkanmıştı ki bize konuşmuyorlardı... İşte tam da bu noktada Sevr gezisi imdada yetişti. Hicret'in hareket noktasına gidecektik. Yani Muhammed(aleyhisselam)'ın ayağına dokunmuş olma ihtimali bulunan taşlarla ve toprakla tanışacaktık! Daha da ötesi Sevr dağına tırmanacak O(aleyhisselam)'nu bağrında taşımış mağarayı görecektik.

İyi ki diyorum Suud yönetimi buralarla ilgilenmiyor, yoksa buraları da betonlar altında kaybolur giderdi... Bu düşünce her türlü bakımsızlığı ve terkedilmişliği anlamlandırıyor. Ve dünyaya bir de Sevr'in tepesinden bakıyorum... Çok yüksek değil bu dağ aslında ama bana yüce geliyor. Bir kerecik çıkarken bile bizi kan ter içinde bırakan bu tepeye hem de bizim kullandığımız patika yokken tırmanan kutlu şahsiyetleri sitayişle anıyorum... Hicret yolcularının çilesinin sadece bu kadarcık kısmını bile yaşamak; bir medeniyetin doğum sancılarının ne kadar ağır olduğunu ne güzel de anlatıyor!

Program sıralaması sebebiyle daha sonra Hira'ya uzanıyoruz. Kırık taşların kaydığı keçiyolu patikadan yükseldikçe yekpare bir kaya parçasından ibaret bu dağın da özel olduğunu farketmemek mümkün değil. Onca çabaya rağmen hala bir yanlış adımın uçurumdan yuvarlanmak için yeterli olduğu Hira kıyamete kadar gelecek insanlığa bir peygamber hediye etmiş olmanın gururuyla ve heybetiyle bizi de selamlıyor. Zamanımızın elverdiği kadar tefekkürden sonra dönüyoruz.

Günler çok hızlı geçiyor ve büyük gün geliyor! İzlerini takip etmeyi hayat diye isimlendirdiğimiz Muhammed(aleyhisselam)'ın geçtiği yollardan tıpkı O(aleyhisselam)'nun gibi geçmeye niyetlenip telbiye günü Mina'ya hareket ediyoruz. Sadece biz değiliz hareket eden tabi, seller gibi insan akıyor Mina'ya. Geceliyoruz, sabah büyük gün, arefe günü yani Arafat'a varılacak gün!

 

Yeni doğan bebelerin annelerinin karnına geri dönüş arzusu gibi yürüyoruz Arafat'a... Yaşlısı, genci; kadını ve erkeğiyle bir ümmetin Peygamber(aleyhisselam)'nin izinden yürüyüşüne bir kez daha tanık oluyor Meş'ari-l Haram. Yollar yetmiyor, tıkanıyor. Dağlar, tepeler insan dolu. Bir büyük sele kapıldık damla damla düşüyoruz Arafat'ın toprağına. Yorgun ve bitkiniz, hiç durmadan 16 km. yürümüşüz. Birçoğumuz olduğu yere yığılıp uykuya dalıyor. Ama hepimiz sevinç ve umut doluyuz. Bu rahimden günahsız doğabilmenin dehşet verici hazzını yakalama derdindeyiz.

Gözyaşlarımızı milyonlarla birlikte salıyoruz Arafat'a, Arafat hem kendimizi, hem birbirimizi, hem de Rabb'imizi yeniden tanıdığımız ve yenilikle, belki de ilk ve son defa yeniden bir daha iman ediyoruz.. Ve artık büyük bir kavgaya girebilir hatta savaşlara iştirak edebiliriz! Bu duyguyla geçiyoruz Müzdelife'ye, sular, seller gibi akıyoruz. Silahlanıyoruz! Mina'da biraz nefeslenip düşüyoruz yeniden yola! Hedef belli, düşman belli. Bölük bölük ilerliyoruz. Savaşta düzen önemli tabi.

Atalarımızın vurduğu yerlerde biz de vuruyoruz düşmanlarımızı! Tarih boyunca unutulmayacak bir savaşın erleri olmanın hazzıyla, kurbanlarımızı adıyoruz. Herbirimiz İsmail'ini sundu bıçağın altına! En sevdiklerimizden bile vazgeçmenin eğitimini de aldık, artık bayram edebiliriz! Sadece biz değil, savaşta bizim tarafımızda olan herkes dünyanın neresinde olursa olsun bu bayrama katılabilir! Eminim katıldılar da...

Bu enerji ile tavafa ve sa'ye koşuyoruz! Bu tavaf bütün tavaflardan daha farklı! Girdap büyüdükçe insanlar küçülüyor! Bu tavafta kendimizi tam da atom çekirdeğindeki elektron kadar hissediyoruz. Atamız İbrahim(aleyhisselam)'i şimdi daha iyi tanıyoruz. Sa'yde Hacer'den farkımız kalmıyor.. İsmail(aleyhisselam) bizi hicrden izliyor zaten! Muhammed(aleyhisselam)'ın öğrettiği gibi yaptık haccımızı ve umuyoruz ki her salavatımıza karşılık verdi... Bizim sözlerimiz O(aleyhisselam)'nun göklerdeki kıymetini artırmak için değildi ki; biz O(aleyhisselam)'nun adını sözlerimizin arasına ekleyerek kendimize menfaatler temin ettik!

Buralara geldiğimizden beri yitirdiğimiz takvim kapımızı çaldı ve bizi alıp vedaya götürdü bu defa.. Günlerdir siluetini beynimize nakşettiğimiz bu mekandan sadece bedenimiz ayrılacak, her kıbleye yönelişimizde yeniden geleceğiz buralara, biz kıble medeniyetindeniz.. Şehir planlarını bile kıbleye uyduran, evlerinin kıblesi hep düzgün, otururken dünyanın neresinde olursak olalım ayaklarımızı kıbleye uzatmayan, rüzgarlara isim olarak kıbleyi takan, hayatı boyunca yüzü ona dönük olduğu gibi hem zaten kabre de yüzü ona dönük giren bir neslin devamıyız!

Hicret yolundan deve sırtında değil, otobüs içinde geçiyoruz. Allah(celle celaluhu)'ın hareminden Rasulü(aleyhisselam)'nün haremine gidiyoruz. Yıllardır adını her anışımızda içimizin titrediği zatın makamına gidiyoruz, insanların ve cinlerin peygamberine, Fatıma(radyellahu anha)'nın babasına, Hasan ile Hüseyin(radiyellahu anhuma)'in dedesine, yetimlerin sahibine, gariplerin peygamberine, mustaz'afların umuduna, çaresizlerin dermanına gidiyoruz...

Geri döndüğümüzde bambaşka bir dünyada olduğumuzu henüz İstanbul'dayken anlıyoruz. Bir ay da olsa takvimlerin unutulduğu, günlerin adının ve saatlerin anlamını yitirdiği ve herşeyin ezanlarla kontrol edildiği bir hayatın tadına bakmış olmanın saadetindeyiz! Her müslümanın hayatında en az bir defa yaşaması gereken bu farzın kıymetini daha bir anlamış olarak dönüyoruz... Hepimiz elimizle ya da gönlümüzle dokunabildiğimiz kadarını getirdik geriye.

Çok hızlı geçtiğimin farkındayım, anlayışla karşılayacağınızı umuyorum. Anlatacak çok şeyim var, hepsini bir yazıya sığdırmam zaten mümkün değil ama ileride kısmet olursa konulara uygun hatıralarla devam ederiz.

Ufuk Gazetesi (Ocak - 2008)

22 Eylül 2011

Vicdan ve Onur

Halimizi, hatırımızı soracak olursanız artık çok iyiyiz. Gözümüzü kapatmadan bu dünyaya, bir geniş nefes alabilmiş olmanın ferahlığı ile can vereceğiz inşaallah. Bunca zaman hüzünle ağlamadan sonra, sevincimizden ağlama zevkini tatmış olmanın tatlı huzurundayız... Hıncımızı, hırsımızı bir geniş nefes ile zalimlerin suratına tükürmüş olmanın dayanılmaz hafifliğinde, ayaklarımız yerden kesildi artık.
Ebu Zer’in yalnızlığını paylaşarak herbirimiz, dünyanın en ucra köşelerinde, çekilmiş karanlık köşelerine evlerimizin, bir büyük utancın altında ezilirken; kulaklarımız, gözlerimiz ve gönüllerimiz, bir büyük hasretin son buluşuna şahit oldu.

Koca iki değirmen taşının arasında ezilip, ruhumuzun un gibi öğütülüşünü çaresiz izlerken; bir dev kudretli elin bizi taşların arasından bir hamlede, bir yüce hışımla çıkarışını yaşadık.

Saman çöpü misali yüzerken koca bir nehrin üzerinde Akdeniz’den gelen kan kokusu ile uyandık, silkindik ve suyun akışına karşı kulaç atmaya başladık. Ciğerlerimize çektiğimiz acı ve keder, kanımıza karıştı... Karıştı da dizlerimize derman, gözlerimize fer geldi; ayaklandık!

Can verdik, her zaman olduğu gibi öldürülen, ezilen biziz... Değişmez olgularına tarihin yenilerini ekledik. Bir farkla ki; bu defa başımız eğik değil, boynumuz bükük kalmadı. Dillerimizle ve ellerimizle dualara durduk, gecelerimiz aydınlandı, gündüzlerimiz pırıl pırıl terlerle ıslandı. Mavi denizin suyu ısındı, karlar ısındı, toprak ısındı, yollar ve dağlar için için kaynadı. Taşlar yuvarlandı, parçalar koptu ve uçuştu dünyanın dört bir yanına... Gazze’den binlerce kilometre uzaklarda küçük bir çocuk avucuna küçücük bir taş aldı ve Gazze’nin çocuklarının hatırasına bir karanlık köşeye fırlattı.

İnsanlık onurunun sahipleri yerlerinden doğruldu, dağlar gibi dikildi ve yürüdü, gitti... Yürekler dile geldi, dudaklar sustu, adımlar yola dizildi, yer titredi ve tozunu silkti. Tarihin tozlu raflarında kaldığı sanılan bir onur duruşu yerini buldu, yeniden sahne aldı.

Kıyısında dikilip Nil’i tersine akıttık, Ölü Deniz’i gözyaşlarıyla doldurduk, Tur dağına tırmanıp emirleri getirdik gündemine yalan dünyanın...

Halilurrahman şehrinin sokaklarına İbrahim bereketini taşıyıp, Filistin’in mukaddes toprağına kabirden sonra biçilecek tohumlar ektik! Gazze’nin etrafındaki telörgüleri çıplak ellerimizle söktük, yüreğimizden akan kanı avuçlarımıza doldurup yüzümüzü ilk kıbleye döndük ve ahidler verdik.

Çağın panayırlarında vicdanları satılığa çıkarılan insan müsveddelerini seyredip daha bir bilendik. Mekke ve Medine’nin, İstanbul ve Şam’ın, Bağdat ve Kahire’nin sokaklarına ayak izlerimiz kazındı. Ecnebi şehirlerin meydanlarında tanıdık sesler ve yüzler gördük; Londra’dan Paris’e, Amsterdam’dan Berlin’e bir büyük ses yankılandı...

İnsanlık adına sevinçliyiz, yeryüzünde insan olarak kalmanın anlamı yeniden tayin edildi. Gazze, kimyasal değil insani bir turnusol kağıdı oldu ve renkler ortaya çıktı. Kana susayanlar ve insan kanıyla beslenmeyi adet edinenler daha bir kızardı! Avuçlarında kanla uyananlar, dünyanın gündüzlerini kızıl kana boyadı! Güneş, toprağa akıttığımız kana yansıyıp alınlarımızı aydınlattı, barut kokusundan genizleri yanan bir nesil; zulmü ve aşağılık zalimi tanıdı.
Ölü toprağını attık üzerimizden, küllerimizden yeniden doğuyoruz. Alınlarımıza biriken tozları bir hamlede silip attık, ak alınlı ve gümüş bilekli bir akıncının ardından yürüyoruz Gazze’ye doğru...

Adımlarımızın sadakalarını ödedik, yere sağlam basıyoruz. Allah’ın mülkünde, O’nun kullarına, O’nun verdiği güçle, O’nun rızası için sahip çıkmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Hürriyet ve adalete sevdalı bir ümmetin ayak seslerini duyurduk dünyaya, kardeş olmanın bedelini anladık ve anlattık aleme...

İşte bu yüzden sevinçliyiz ve bu yüzden alnımız ak! Nesillerimize bırakacak emanetlerimiz vardı; bizzat kendi ellerimizle göstere göstere aktardık sevdamızı.

Akdeniz’de can verenler, koca bir ümmete can oldu! Tek bir beden olduk, tek bir ses ve tek bir adım... Yedi düvel duydu sesimizi, yedi deniz titredi, yedi dağ yürüdü ve dikildi Gazze’nin etrafına, surlar gibi...

Kan, ter ve gözyaşı ile doldurup kurak toprakları, yeniden demir aldık asırlık limanlardan ve yelken açtık eski ufuklara... İnsanlığın gündemine ‘insanlık’ getirdik, dünyanın merkezine bir yeni bakış ve bir yeni duruşla vardık. Zamana ve insana hükmetmeye kalkanlara, zamanın ve insanın ve dahası kainatın Sahibi’ni hatırlatıp; bir kez daha yeniden iman ettik!

Elhamdulillah!.. İyiyiz, diyorum ya; iyiyiz hakikaten. İyi olduğumuz için iyiyiz, diyorum. Zulme karşı durabildiğimiz için iyiyiz, direnebildiğimiz için iyiyiz!

Ülkendeki kuslardan ne haber vardır

Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır

Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır

Yoktanda vardan da ötede bir Var vardır

Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır

O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır

Sakin kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili... (Sezai Karakoç)

Ufuk Gazetesi (Haziran - 2010)

03 Eylül 2011

Ben kimim?

Kendini bilmek ve kim olduğunun farkında olarak yaşamak, kişisel muhasebe gibi erdemli karakter tavrının olmazsa olmaz ilk adımıdır! Kimlik tayini eğerüçüncü şahıslar tarafından yapılırsa taraflı yahut sonuçta ‘hariçten gazel okuma’ şeklinde olacaktır. Birilerine ‘sen şusun, busun’ gibi yakıştırmalar yapmak genellikle insanlararası kopmaların, ayrışmaların ve hatta kavgaların başlangıç noktasıdır. Bu konuda ‘inanç’ noktasında hüküm vermek ise vahim sonuçlar doğurabilmektedir. Bu yüzden buyrun kendimize bakalım.

* * *

Ben kimim? Kimliğim, sıfatım ve karakterim nedir? Ve bunlar gerçekten üzerimde varolan sıfat ve haller midir yoksa başkalarını avuttuğum ninniler midir?

Kafir ; Hakk’ı ve hakikati yani Allah(cc)’ı ve onun dinini reddeden, inkar edendir.

Allah katında canlıların en kötüsü kafir olanlardır,çünkü onlar iman etmezler. (Enfal – 55)

Onlar ahireti de inkar ederler (A’raf – 45)

Münafık ; içten içe kabullenmediği ve inanmadığı halde insanlara kendini mü’min olarak takdim eden ve müslüman gibi yaşayandır.

İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde Allah’a ve ahiret gününe inandık derler. (Bakara – 8 )

Fasık; günahları açıktan işleyen, işlediği günahtan sıkılıp mahcup olmayan müslümanlara denilir.

Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın, işte onlar fasıkların ta kendileridir. (Haşr – 19)

Müslüman ; teslim olan demek olup, islamın gereklerini yerine getiren kişidir. Hem iman edip salih amel işleyenler için kullanılır hem de genel olarak islama mensubiyet bildirir. Ancak pratikte iman kalbine yerleşmediği halde islamın gücü karşısında boyun eğip, müslümanlardan olmayı kabul edenler için de kullanılır.

Araplar iman ettik dediler, de ki; ‘siz henüz iman etmediniz, fakat deyin ki, biz müslüman olduk’ iman henüz kalplerinize girmedi. Eğer Allah'a ve elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. (Hucurat – 14)

Mü’min ; inanılması gerekene gerektiği gibi inanarak mutlak bir kabul ve tereddütsüz bir onay ve ikrar ile ilan halidir.

Mü’minler ancak şu kişilerdir ki, Allah’a ve Rasul’üne iman eden ve sonra da asla şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda malları ve canları ile cihad edenlerdir. İşte bunlar sadıklardır. (Hucurat – 15)

Muttaki ; takva sahibi demektir. Takva, helal ve haram sınırlarına dikkat etmektir. İslamın emir ve yasaklarına uygun bir hayat yaşama halidir.

Kim ahdini yerini getirir ve takva ile yaşarsa muhakkak ki Allah muttakileri sever. (Al-i İmran – 76)

Muhsin ; Allah’ı görüyormuş gibi yaşayan ve amel eden kişidir ki, o Allah’a görmese de Allah’ın onu gördüğünü bilir.

Elbette ki, yüzünü Allah’a teslim eden ve muhsin olan için Rabbinin katında ecir vardır, ve onlara korku yoktur ve üzülmeyecektirler. (Bakara – 112)

Veli; Allah dostudur, Evliya ise veli kelimesinin çoğuludur yani Allah dostları demektir. Evliya tabiri tasavvufta bir makamı belirtmesi sebebi ile Kur'an-da kullanıldığı anlamlar unutularak veli ve evliya kelimeleri de mukaddesleştirilmiştir. Halbuki Kur'an, 'iman edenlerin birbirlerinin velisi olduğunu' (Enfal-72) ve 'Allah'ın da onların velisi olduğunu' (Bakara-257) ilan etmiştir.

Dikkat edin, muhakkak ki Allah’ın evliyasına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. (Yunus – 62)

* * *

Şimdi başkalarına bırakmadan bir an önce kendimiz hakkında kararı yahut hükmü kendimiz vermek durumundayız ki, birileri bizi olmadığımız ve olmak istemeyeceğimiz isim ya da sıfatla anmasın!.. Kendimizi bir isme ya da sıfata izafe ettiğimiz takdirde onu öyle alenen ve sağlam taşıyalım ki, tereddüte mahal kalmasın. Öyle bir duruşumuz olsun ki, birileri bizi yaftaladığı zaman o yafta gerisin geri sahibine dönsün.

Kendimiz kadar muhatablarımızı da doğru tanımak için ve doğru muamele etmek için bu sıfatlara ihtiyacımız var. Kimseyi olmadığı bir şekilde sıfatlandırmak ya da olduğu hali reddetmek değildir işimiz.

Meşhur sözdür, ‘biz davetçiyiz, kadı değil’.. Ağızlarımızın büzülmesi için ip bağlanası torbalar olmadığını unutmamak gerekir. Birileri hakkında konuşacaksak ve eğer söyleyeceklerimiz doğru ise ğıybet, yalan ise iftira sözkonusu olacaktır. Kur’an-ın ifadesi ile, ‘sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?’ (hucurat – 12) yani ğıybet bu kadar tiksindirici bir şeydir. İftira ve yalan ise imanla birarada bulunması düşünülemeyecek en büyük günahtır.

- Namaz kılmayan adama kafir diyemeyeceğimiz gibi, kendini salt ve saf  ‘müslüman’ tanımlamasını da kabul edemeyiz.

- İçkimi de içerim namazımı da kılarım diyen adamın veya tesettürsüz gezmekten çekinmeyen kadının sıfatı mü’min ya da müslüman değil fasıktır. Ama bu ve benzeri günahları gizli işleyen kişiler hakkında kimse zanlarla birşey söyleyemez.

- Benim de babaannem de örtülü idi demek tesettürsüz yaşamanın delili olamayacağı gibi, babaannesinin örtüsü kimsenin imanına işaret olamaz.

- Bir kişinin iman iddiasını reddebilmek ve ona kafirdir demek için alenen inkarına şahit olmamız gerekmektedir.

- Salih amel ya da ihsan üzere yaşamayı ‘iyi işler yapmak’ olarak algılayarak benim de kalbim temiz, kimseye bir kötülüğüm dokunmuyor şeklinde değerlendirerek ‘muhsin’ olmak mümkün değildir.

- Evliyadan olmak için illa da bir tarikatta şeyh olmak gerekmediği gibi, her ak sakallı dede de Allah dostu olmayabilir.

Ramazanlar gelir geçer, bayramlar da... ama geriye bir adım öte taşınmış bir iman ve gönlünün derinliklerinde tereddütsüz bir teslimiyet ile kalmaktır asıl marifet. Vesselam

Ufuk Gazetesi - Eylül 2011

02 Ağustos 2011

Binbirsurat Dünya, Lanet Sana!

Özelde Gazze için genelde Filistin için söylenecek sözlerin bittiği bir dönemde yazmak zorunda olmak ne kadar tatsız tahmin edemezsiniz. Evet sözün bittiği ve anlamını yitirdiği bir tarih devresinden geçiyoruz. Ne desek boş, ne yazsak yetersiz… Günlerdir bütün kalem erbabı belki de yazılacakların hepsini yazdılar ve söz bitti artık!
Evlatlarının cesetleri başında yığılıp kalmış bir anne ya da babayı hangi söz teselli edebilir ki? Hangi güzel cümle, baba ve anne kelimelerini henüz ağzına bile alamadan daha, onları kaybeden bir bebenin hislerine tercüman olabilir ki? Tahmin edebilir misiniz nasıl bir duygudur; başka çocukları anne ya da baba diye seslenirken duyan ama kendisi için böyle bir ihtimal olmayan bir çocuğun halini, iç dünyasını, yüreciğinde kopacak fırtınaları…
Sonra kalkıp ayağa kocaman kocaman adamlar utanmadan bu çocuklara ‘terörist’ diyecekler ve biz de tasdik edeceğiz öyle mi?
Geçiniz efendiler, geçiniz… Yeryüzünün binbirsurat maymunları ve bukalemunları geçiniz. Size artık kimse inanmayacak! İnananlar da insanlık sıfatı zaten kalmayacak!
Bütün hücrelerimle dünyanın bu alçak mensuplarına lanetler okuyorum. Allah(cc)’ın, meleklerinin ve lanet etme şanına sahip olanların tamamının laneti, zalimlere ve onlara çanak tutan işbirlikçilerine olsun!
Bu yazıyı yazmak için bilgisayar başında oturduğum süre boyunca kaç cana daha kıyıldığının haberlerini okumaktan yazıyı tamamlamam ilk defa bu kadar uzun sürdü. Ve belki de her paragrafta, her enter tuşuna tıklamamda bir mendil daha ıslattım gözyaşlarıyla. Gazze’nin yiğit evlatlarına mı yoksa onlar seyirci kalan dünya müslümanlarının haline mi ağlıyorum emin değilim…
Müslümanlığımızdan dolayı üzerimize düşenleri yazmayacağım, çünkü çok iyi biliyorum ki bunları yapmaya ne benim ne de sizlerin gücü yetecek. Bu yüzden insanlığınıza sesleniyorum:
Lütfen birşeyler yapın!
Bir sms gönderin,
Bir mail atın,
Bir mektup yazın,
Duyduğunuz her yürüyüşe ve protestoya mutlaka katılın,
Cebinize kıyın bu defa ve onlar için yapılan her çağrıya katkıda bulunun,
Bir taş alın bir yerlerden ve atın bir yerlere Gazze niyetine,
Geceleri iki damla da olsa güzyaşı dökün,
Sokaklara çıkın, kapıları çalın birşeyler toplayın,
Çocuklarınızı da yanınıza alarak camilere koşun, dualara amin deyin,
Ama mutlaka birşeyler yapın…
Benim yapacaklarımla birşey değişmeyecek diye asla düşünmeyin. Unutmayın İbrahim(as)’i yakacak ateşe bir damlacık su ile de olsa saldıran karıncanın hikayesini ve geriye dönüp baktığınızda ‘evet, ben tarafımı belirledim ve gereğini yerine getirdim’ diyebilenlerden olun.
Bu bir Furkan savaşıdır, safların belirlendiği, insanlığını kaybedenlerle insan kalanların ortaya çıkacağı günlerdeyiz. Hak ile batılın ayrıldığı ve Hakk’ın herşeye rağmen üstün geleceğini bütün dünyanın göreceği günlerdeyiz.
Zira Gazze şimdiden kazanmıştır! Yok olsa da kazanmıştır! İnsanlığın tarihini yazarak kazanmıştır, onurun savaşını vererek, zulme boyun eğmeme dersi vererek kazanmıştır. Hür olarak ölmeyi zelil bir hayata tercih ederek kazanmıştır.
Ve hepsinden önemlisi Beni Amir vadisinde sırtından saplanan mızrağın göğsünden çıktığını gören sahabenin ‘Kabe’nin Rabb’ine yemin ederim ki ben kazandım’ cümlesi ile tarihe kazınan bir zaferle kazanmıştır Gazze!
Henüz dünyanın pisliklerini tanımadan, daha 4 yaşın yani meleklik yaşının üstüne bile varmadan cennete yolladığı çocuklarıyla Gazze kazanmıştır…
Geriye kalan bizim imtihanımızdır, insanlığın sınavıdır. Kim ne kadar insan ve kim ne kadar müslüman?
Yazmaya utansam da yazıyorum; geçtiğimiz hafta başlatılan yardım kampanyasında şehrimiz Deventer’in tüm Hollanda sehirlerini geride bıraktığını öğrendim. Halbuki insan ve müslüman nüfusu açısından çok kalabalık değil bu şehir… O halde herkesi Deventer’i geride bırakmaya davet etmekten başka bir yol kalmıyor.

her taşın dibine bir yıldız gömmüşler
şu denizden hala kırbaç sesi gelir
atlıları en son ne zaman görmüştün Nuveyba
ne zaman öpmüştün ayağını Selahaddin’in

Ramallah’ta tarlalara çocuk ektik Nuveyba
taşlarıyla ebabiller dönüştü tomurcuğa
güz ekinidir bilirsin verirse Mevlâ
yüreklerin buz kestiği bir mevsimin ardından
her bir çiçek kesebilir çocuğa (M.I.)
Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Ocak 2009)

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...