Fakirlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fakirlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2019

Bizim ve onların normali


Dünya hayatı, sebepler üzerine inşa edilmiştir. Yağmurlara bulutlar sebep olur ama biz rahmet için Allah(cc)’a hamd ederiz. Toprakta yetişen muhteşem lezzetlerle beslenir ama yine Allah(cc)’a hamd ederiz. Hayvanların topraktan beslenerek semirdiği etlerinden, kanlarından süzülen sütlerinden ve onlardan üretilen nice çeşit nimetten faydalanır ama koyunlara ya da ineklere değil sadece Allah(cc)’a hamd ederiz.

İnsanlığın Allah(cc)’ın kulları olduğuna inanır ve tamamının bu anlamda eşit olduğuna ve üstünlük olarak, dünyalık nimetlerin değil ahiretlik mertebelerin geçerli olduğunu düşünürüz.

Kimsenin neslinin aslına, sahip olduğu imkan ya da zenginliklere bakmayız, rengine ya da yüzünün şekline göre davranmayız. Normal insanlar olmak ve öyle kalmak için gayret ederiz.

Dünya düzeninin de normal olmasını; adalet ve zulmün karışmamasını, güçlünün haklı olan zayıf karşısında boynunun bükük, zayıfın haklı olduğunda dünyanın en dik duruşlu insanı olabilmesini isteriz.

Her insanın, bir şekilde yoldan çıkabileceğini, insanlar gibi toplumların da hata ve sapkınlıkları benimseyebileceğini biliriz.

Bu yüzden, bir hesap sorma sisteminin varlığına ve bu sistemin mutlak adalet sahibi Allah(cc)’in sınırları içinde olması gerektiğine inanır, bunun dışında aranacak çözümlerin zulme kapı açacağını söyleriz.

Onlar, kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar. İşlerin sonu Allah’ındır. (Hacc 41)

İyiliği emretmenin ve kötülüğü yasaklamanın temel vazifemiz olduğunu öğrenir ve öğretiriz. İyilikleri yaymanın ve çoğaltmanın yeryüzünde iyiliğin hakimiyetine; kötülükleri yaymanın ve çoğaltmanın da kötülüğün hakimiyetine kapı veya yol açacağını düşünürüz.

Dünyada selametin, ancak iyilerin kötülere galebe çalması ile mümkün olduğunu ve kötülerin iyiler tarafından hesaba çekilmesi gerektiğini, cezalandırılması gerektiğini biliriz.

Bütün bunların normal insanlar için geçerli olduğunu ve halen dünyada egemen olan batılı emperyalistlerin bu normalin dışında kaldıklarına inandıklarını ve bunu normal gördüklerini görüyoruz.

Dünyanın egemen güçleri olarak; batılıların normal insanlar, ülkelerinin normal ülkeler, askerlerini normal askerler zannetmek bizim için büyük bir yanılgı olacaktır, çünkü onlar öyle düşünmüyor.

Batılı bir emperyalist kafaya göre; onlar için normal kanun ve kurallar geçerli olmaz, hesap sorulamaz ve hatta kınanamazlar, işgal ve sömürgecilik en tabi haklarıdır. Dünyanın herhangi bir yerini işgal edebilir, katliam ya da soykırım uygulayabilirler. İstedikleri ülkenin yeraltı ve yer üstünde bulunan tüm zenginliklerine el koyabilirler.

Sadece diğer insanlar için değil, bu sisteme karşı çıkan kendi insanları için de gayet acımasız davranabilir, gerektiğinde bir şekilde sistem muhaliflerini yok edebilirler.

Mesele; bizim, normal kural ve kanunlara onların da tabi olduğuna ve dünyaya böylece nizam verileceğine ve batının bir medeniyet olduğuna inanacak kadar “salak” olup olmadığımızla ilgilidir.

Bu sebeple, sosyoloji veya uluslararası ilişkiler gibi bilimlerle meşgul olmadan önce veya onların yerine, vahşi yaşam belgeseli izlememiz gerekiyor. Orman kanunlarını ve vahşi hayatın düzenini kavradığımızda, batılı emperyalistlerin dünyasında karşılaşacağımız olaylar, biraz daha kolay anlaşılır olacaktır.

Gerçi hayvanlar arasında bulunan normal denge ve düzen bile, bugün dünyamızda yok, çünkü dünyayı “belhum adal/onlardan aşağı” olanlar yönetiyor.

Batılı bir milyonerin kanı ile doğulu bir garip köylünün kanı eşitleninceye kadar bu böyle…

İnsanlık, doğunun herhangi bir köşesinde bombalarla yıkılan evlerinin enkazından, kanlar içinde çıkartılan ve yaşama hakkı için, paramparça olan çocukların hakkı için, başlarına geçirilen tüm değerlerin hakkı için, ses çıkarmadığı garip insanların hayatlarının hesabını verinceye kadar bu böyle…

Bu denge belki de kıyamete kadar sağlanamayacak ama biz, insanlık onurunu ayakta tutan fikrin ve duruşun bu olduğuna inanmaya ve bunu temin için nefes alıp vermeye nesiller boyu devam edeceğiz. Çünkü bu dünyaya, her gelen gidecek, her yaşayan ölecek, marifet; iyi olmanın ve iyiliğin tarafından olmanın huzuruyla yaşayıp, ömrünü bu hal üzereyken bitirmektedir.

25 Eylül 2019

Doğu ile batı eşitliği



Güneş doğudan doğar ve öncesinde ufukta bir kızıllık belirir, batıdan batar ve sonrasında ufukta bir kızıllık görülür. Üzerinde tefekkür etmek isteyenler için, Allah’ın kainata koyduğu düzenin her biri ayrı ayrı ayetlerdir. Tıpkı Kur’an ayetleri gibi, herkesin gönlüne ve aklına hitap eden ayetler.

Bir kere bu düzenin insanoğlu var olduğundan beri, aksamadan ve değişmeden devam ediyor olması, akıl sahipleri için büyük bir ayettir ve ancak iman ve acziyetini fark etmeye vesile olur.

Baksanıza dünya, kendi etrafında dönüyor, diğer gezegenlerle birlikte güneş etrafında dönüyor, güneşle birlikte galaksi içinde dönüyor, galaksimizle birlikte samanyolu içinde yol alıyor ve biz her akşam aynı yıldızları, aynı noktada bize göz kırparken buluyoruz, yerleri insanoğlu gökyüzünü takip etmeye başladığından beri milim değişmiyor.

Ve hiç bir güç, Allah’ın koyduğu düzene müdahale edemiyor, değiştiremiyor, durduramıyor!

Güneş, hayatımızı yönlendirdiğimiz zamanın ayetidir ve zaman dediğimiz hayatımızın en değerli varlığı onu hiç ilgilendirmiyor. Yaratılış maksadına uygun olarak duruyor öylece…

Doğuş ve batış bize göredir, güneşin bunlardan haberi bile yok!

Ufuklardaki kızıllık bizim gözlerimize göredir; ne güneşin, ne ufukların, ne de kızıllığın bundan haberi bile yok!

Zamanı saydığımız günler, saatler ve dakikalar, dahası haftalar ve aylar, yıllar ve yüzyıllar bize göre geçiyor; güneşin ve gökyüzünün bunlardan haberi bile yok!

Biz, bize göre yaşıyoruz; dünyanın bundan haberi bile yok!

Öldüğümüzde de bize göre ölmüş olacağız; yaşayanların bundan haberi bile yok!

Başkasının ölümü yaşanabilir bir duygu değildir çünkü, çünkü başkasının acısı hissedilemez, başkasının sevinci hissedilemez. Güneşin bizim yanan tenimizi hissetmediği gibi, karanlığın bizim göremeyen gözlerimizden haberinin olmayışı gibi…

Batının müreffeh ve özgür, zengin ve şımarık bireylerinin; doğunun garip ve şaşkın, fakir ve ezik halklarının acılarını ya da sevinçlerinin hissetmeleri de mümkün olmaz, olmadı da.

Doğu ile batının eşit olduğu zaman, sadece güneşin doğduğu ve battığı zamanlarda görülen kızıllıkların benzerliği kadardır.

İnsan olmak bakımından eşit gibiyizdir, lakin batılılar daha bir eşittir sanki. Canlarımız olması bakımından da eşit yaratılmışızdır, fakat bir batılının canının kaç doğulunun canına eşit olduğunu hesaplayamaz makinalar ve bombalar.

Seslerimizin çıkması bakımından da eşitizdir, ama bir batılının sesi kadar uzağa ulaşamaz bizim seslerimiz, hiçbir zaman!

Onlar; dünyayı ve yaşayanlarını sömürür ve iliklerini kurutur sonra da karşımıza geçip yaşanabilir bir dünya için neler yapmamız ve yapmamamız gerektiğini bize dikte ederler.

Onlar; canlarının ve çocuklarının derdinde olan doğuluların acısını hissedemezler ama bizim de onlar kadar gamsız olup, buzulları ve balinaları dert edinmemizi isterler.

Onlar; dünyayı kendileri için yaşanır, başkaları için cehenneme çevirip, yaktıkları ateşte pişirdikleri yemeklerinin lezzetli olması için insanları atarlar ocaklarına, sonra da çıkan dumandan genizleri yanınca bize kızarlar, neden dumansız ve sessiz yanıp kül olmuyoruz diye…

Her şeye rağmen, güneş doğup batmaya devam ediyor ve günler yani zaman hem onlar hem bizim için geçiyor. Devirler değişiyor. Tarihin ibresinin bizden yana dönme zamanı yaklaşıyor, sabahın yaklaştığı gibi.

Doğu ile batı yeniden eşitlenecek ve güneş doğudan doğmaya devam edecek. Biz doğuşun kızıllığının sevincini yaşayacağız, onlar batışın kızıllığının hüznünü. Engellemez bir kudret devranı değiştiriyor!

Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehitler edinmesi için, bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez. (Ali İmran 140)

26 Haziran 2019

Suçu adında saklı olanlar



Derin bir nefes alıp yutkundu yaşlı muhacir ve iç çekerek konuştu:

-          Bizim atlarımız, camızlarımız vardı. Arı kovanlarımız, geniş otlaklarımızda sürülerimiz vardı. Yoğurdumuzun da balımızın da tadını gayri müslim komşularımız da bilirdi. Kalabalık ailemiz, akraba gibi komşularımız ve uzak ya da yakın ama hepsi birbirinden candan akrabalarımız vardı.

Bu derin hüzünler ve yaşlı bağırlarda kabuk tutmuş yaralar gibi, dokunulduğunda kan akan hatıralar aslında ne ona özel ne de bu çağa.

Mekke’yi terk eden Nebi(sas)’in iç geçirerek:

-          “Beni çıkartmasaydılar, ben seni terk etmezdim” deyişi.

Yıllar sonra, yine çıktığı gibi boynu bükük bir geri dönüşle, hakim ve fatih olarak girdiği şehrinde, nereye konaklayacağını, evine mi gitmek istediğini soranlara:

-          “Bize evden, barktan bir şey bıraktılar mı ki” derken, kelimelere yüklenebilecek en ağır hüznün, sıcak kumları üşüttüğünü hatırlayalım…

Mekkelilerle Medinelileri, aynı kandan gelen kardeşler kadar birbirine yakınlaştıran kardeşliği ihdas eden sebep; muhacirliğin kimsesizliğini ve hüznünü tamir edecek, yetim başı okşar gibi merhametle kucaklayacak tek yol olmasıydı.

Uzaktan ensar ya da muhacir kelimelerini kullanmak ile, bizzat yaşayarak ensar ya da muhacir olmak arasındaki fark; bir elma fotoğrafını kemirmekle taze bir elmadan koca bir ısırık almak kadar büyüktür.

Bir ülkede yabancı konumunda olmak, kutuplardaki bedevi ya da çöldeki eskimo olmak gibi bir şeydir. Bastığın yere ait olmama hissi, tuttuğun ellerin, ya senden tiksindiğini hissetmek ya da bir menfaati için sana uzandığını bilmek iğrençliği, aldığın nefesi bile düşünerek almak, sesini yükseltmekten çekinmek, başını dik tutmaktan utanmak…

Çocukların, her yerde hayata 1-0 geriden başlamak zorunda olmasına rağmen, ezikliğin tekmesiyle en hızlı koşan atlarla yarışıp, yerlilerden daha başarılı olması da yeterli olmaz. Kafası karadır bir kere…

Ağzıyla kuş tutsa, suda yürüse, sırattan geçse de bazıları için kafası karadır bu çocukların.

Suriyeli çocuk Türkiye’de, Türkiyeli çocuk Hollanda’da sınavdan en başarılılar arasına girerek çıkabilir ama bu onu makbul vatandaş yapmadığı gibi, makbul insan da yapmaya yetmez bazılarının gözünde.

Suçu adında saklıdır onun.

Şartlara bakılmaz, kişiliğine önem verilmez, becerisine ve başarısına göre değerlendirilmez; adına bakılır.

Genellemeler mutlaka kötülere göre yapılır.

Hollanda’da 3 Türk ya da Faslı genç serkeşlik yaptıysa, bütün Türkler ya da Faslılar kötüdür ve ülkeden gitmelilerdir!

Türkiye’de bazı Suriyeliler sınırları aşmış ve bizi kızdıracak işler yapmışlarsa, bütün Suriyeliler kötüdür ve ülkeden gönderilmelidirler.

Hollanda’da bu fikri savunanlara faşist, ırkçı ve hatta islamofobi hastası gözüyle bakarız. Türkiye’de bunu savunanlarımızın çok mantıklı gerekçeleri vardır ve kesinlikle ırkçı değillerdir.

Bu tuhaf dünyanın, bu garip hallerinin bir çaresi var mıdır, bilmiyorum.

Her şeye rağmen, devam eden bir tahammül sürecinin varlığı aşikar ve gerek Türkiye’deki Suriyeliler ve gerekse Hollanda’daki Türkler, onlardan nefret edenleri haklı çıkaracak çok işler yapıyorlar.

Tek farkları belki de; Avrupa’daki Türklerin başları sıkıştığında geri dönecekleri bir yurtları varken; Suriyelilerin geri dönecek bir yurdu bırakın, bir hane konduracak toprak parçaları bile yok halihazırda.

Eminim ki; şartlar değiştiğinde, kendi yurdunda insan gibi yaşama imkanı ortaya çıktığında, bu insanların çoğu yurduna dönecektir, dönmek isteyecektir.

Bunu, 50 yıldır Hollanda’da ve her türlü sosyal imkan içinde, sorunsuz yaşayabildiği halde, hala içinde bir ukde gibi duran Türkiye’ye dönme arzusunu her fırsatta dile getiren bizim muhacirlerden biliyorum.

25 Mart 2019

Bu da geçer ya hu!



Geçtiğimiz yüzyıla biraz sıkıntılı başlamıştık ya, aslında öncesinden biriken, yüzyıllar boyu devam eden, geri geri giden ayaklarımızın yeryüzünde bıraktığı izler vardı.

İber yarımadasından Balkan yarımadasına, yarım kalan bir medeniyet yürüyüşü ya da eşyanın tabiatı gereği, dünyanın zirvesine kadar ulaşınca çaresiz bir düşüş, geriye gidiş, içine kapanış vardı.

Yer çekiyordu bizi, toprak çekiyordu!

Büyük yenilgiler aldık, sayılarını doğru düzgün hesap edemediğimiz kayıplar verdik. Adeta yüzyıla omuzlayacak gençliği toprağa gömdük te geçtik buraya. Okulların mezun veremediği yıllar geçirdik.

Sonra devletimizi yıktılar; bütün birikimi ile, bütün ihtişamı, bütün yükü, bütün ağırlığı ile yıktılar, üstümüze yıkıldı koca bir imparatorluk!

Kırık-dökük bir ülke, ezik bir halk olarak kaldık geriye…

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer var olamadı, yenilgi yenilgi büyüyen bir eziklik kaldı.

Dile kolaydı; hemen her birimizin dedelerinin arasında imparatorluğun bir cephesinde kalanlar vardı, yarım bedenlerle dönenler, bütün varlığını artık bizim olmayan topraklarda bırakanlar.

Fakirdik, on yıllar boyu daha da fakirleştik. Hiç bir şey üretemedik, daha da ezildik zira neyimiz varsa onlara borçluyduk. Borçluyduk hakikaten, Demokles’in kılıcı dolara dönüşüp ensemizde sallanır oldu.

Batı’ya borçluyduk ve onlar gibi olursak kurtulacaktık güya. Ne onlar gibi olabildik ne de kurtulabildik borçtan. Bir koca yüzyıl daha geçti ama hala başladığımız yerdeyiz.

Kıyafetlerimizden yediklerimize, dilimizden dişimize, fabrikamızdan köyümüze, tarlamızdan tohumumuza; neyimiz varsa hepsine onların istediği gibi nizam verdik. Olan 3-5 parça şeyi de onların kredileriyle yapmıştık zaten, mecburduk onların istediği gibi olmaya…

Eziktik her bakımdan!

Kullandığımız eşyaları ve teknolojiyi onlar üretiyordu, biz sadece kullanıcıydık, kullanılıyorduk haliyle.

Dünyayı onlar yönetiyordu, biz ezik ezik seyrediyorduk.

O kadar tuhaf bir eziklikti ki bu; onlardan biri Müslüman olunca daha çok seviniyor, onlardan biri bizi sevse dünyalar bizim oluyordu. Oysa, bizden bir kişinin imanını muhafaza edebilmesi onlardan bin kişinin Müslüman olmasından daha değerliydi.

Onlardan biri bizi öldürüp bir diğeri de öldürene kızınca acımız geçiyordu. Onlardan birinin bizi savunması pek değerliydi.

Sahip oldukları pek çok şeyi bizden çaldıklarını unutuyorduk. Teknoloji diye ürettikleri neredeyse her şeyin altında bizim koyduğumuz temellerin olduğunu bilmiyorduk.

Bir de güçlü orduları ve çok öldüren silahları vardı. Galiba biraz da korkuyorduk onlardan! Çünkü acımıyorlardı; asker-sivil ayrımı bir yana, kadın ya da çocuk tanımıyorlardı öldürürken.

Durumumuz pek parlak değildi, hala da değil. Bugünden yarına büyük değişiklikler olabileceğine dair pek net ve büyük işaretler de yok. Aksine umutsuzluk büyütmek için gerekli bir çok sebep var.
Oysa bu gibi durumlar için dünyanın kaderini tayin eden, Aziz ve Celil olan Allah(cc)’ın uyarısı vardı:

Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara dokunmuştur. İşte bu günleri biz insanlar arasında dolaştırıp dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri belirtip ayırması ve sizden şehitler edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez. (Ali İmran 140)

Bu günler geçecek, işte bu kesin!

Bir zamanlar; Avrupalıların Bağdat’tan gelen saatin büyüsünü çözmeye çalıştıkları günler tersine dönmüş durumda.

Bir zamanlar; Avrupalıların arapça öğrenmek için, Endülüs’e yolculuk yaptıkları günler tersine dönmüş durumda.

Bir zamanlar; Avrupalı asilzadelerin İstanbul’da Sultan’ın eteğini öpmekle övündüğü günler de tersine dönmüş durumda.

Tekrar tersine dönecek!

İşte buna iman ediyoruz biz; mutlaka ama mutlaka Allah(cc)’ın vaadi yerine gelecek.

Bu günler de geçecek ya hu!

20 Ocak 2018

Batı ile yüzleşmek

Dünya kurulalı beri Allah’ın takdir ve izniyle güneş doğudan doğar ve batıdan batar. Bu bize sıradan gelen binlerce kâinat kanunu gibi tekrarlanıp duran ve çoğu zaman farkında bile olmadığımız, üzerinde düşünmediğimiz bir olaydır. Kıyameti tarif eden en malum ve meşhur rivayetlere göre güneş batıdan doğduğunda artık geri dönüşü olmayan yıkım ve yok oluş başlamış olacaktır. Doğu hayatın devamını batı ise bitişini temsil eder.

Çağımızın yarı romantik, biraz uysal ve oldukça itaatkâr insan tiplemesi olarak bizler, güneşin doğuşundan çok batışındaki kırmızılığı bilir, onu izler, ona şiirler yazarız.

Şüphesiz olaylar ve zamanlar dünyanın varlığının hikmetlerine hizmet eden ilahi ayetlerdir…

Dünyevi birtakım olayların gelişimiyle ilgili kullandığımız batı kadar aklımıza yerleşmiş bir başka batı algısı daha vardır ve bu batı dendiğinde ilk aklımıza gelendir. Öyle ya başlıktaki batı kelimesi sanırım hiç birinize güneşin batışını ya da yönlerden batıyı hatırlatmadı, aksine yeryüzünde gelişmişlik ve üstünlüğün günümüzdeki sahipleri olan, dünyanın coğrafi olarak batısında yer alan ama aslen batıl bir varoluşun temsili olan batı, yani batı ülkeleri, yani emperyalizmin önde gelen temsilcileri diye devam eden bir tanımın vücut bulmuş hali olarak batı.

İşte o batıda, her şey sandığımız ya da sanmamızı istedikleri kadar yolunda gitmiyor ve oralar güllük gülistanlık yerler değil.

O batıdan bir örnek olarak, uzun yıllar yaşamam sebebiyle ve halen bağlarım olduğundan takip ettiğim Hollanda ile ilgili bazı bilgileri paylaşarak devam edeyim. Hollanda denilince, geçen yıl yaşanan politik kriz sonrası yeni yeni ısıtılan Türkiye-Hollanda ilişkilerini de hemen hepimiz medyadan duyuyoruz.

İşte bu küçük ve aynı zamanda soğuk ve çok yağışlı ülkede son günlerin en popüler tartışma konusu, atalarının günahlarıyla yüzleşme çabaları oldu. Ülkenin neredeyse her yerinde heykelleri bulunan ve yeni nesillere sahip olunan medeniyet ve kalkınmanın temellerini atanlar olarak tanıtılan, bir bakıma modern Hollanda’nın kurucuları sayılan ulusal kahramanlar tartışılıyor. Caddelerde ve okullarda isimlerine rastlanabilen bu kahramanlar(!) ne yazık ki sanıldığı kadar düzgün ve örnek insanlar değillermiş meğer!

Bir tür korsanlar olarak dünyanın farklı coğrafyalarına seyahatler yapan, gittikleri ülkeleri sömürge haline getiren ve dahası oralardan Avrupa ve hatta Amerika kıtasına köleler taşıyarak ticaret yoluyla zenginleşen ve bunu ülkelerine getiren, aslında zalim ve vicdansız birer katil olma ihtimalleri olan insanları kahraman bilmek gerçekten acınası bir durum.

Bu gerçekle yüzleşmek sanıldığı kadar kolay değil elbette, zaten duygusal olarak bağları azalan ve ulus olma özelliklerini neredeyse kaybeden Avrupa halkları için birleştirici ve belki de gurur kaynağı sayılan bu geçmişin kurduğu ve halen devam eden kraliyetlerle idare edilmeleri işin en zor yanlarından biridir.

Doğuya sultanlara başkaldırmayı ve onları yıkmayı öğreten hatta emreden batının krallarla yönetiliyor olması keyfi değil bilakis ihtiyaçtandır. İnsanlar semboller ve ideallerle yaşarlar, toplumlar da öyle…

Doğunun zenginliklerini sömürerek inşa edilen bir kalkınmışlığın, belki de altında yatan hesabı sorulmamış ve verilmemiş zulümlerin, dökülen kanların ve akıtılan gözyaşlarının depremiyle sarsılması yakındır. Modern batı insanı bunu kendine bile itiraf etmeye cesaret edemeyecek gibi görünse de tarih ve zaman hesapları ortaya dökecektir.

Derken (Karun) ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar:'Keşke Karun’a verilen servet kadar bize de verilseydi, doğrusu o çok talihli' dediler.

Kendilerine ilim verilenler ise şöyle dediler: 'Yazık size! Allah'ın sevabı iman edip salih amel işleyen için daha hayırlıdır. Ona ise ancak sabredenler kavuşturulur.'

Nihayet onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi. (Kasas 79-81)

09 Ocak 2017

Mültecilerle imtihanımız

Suriye devrimi başladığından bu yana gerek içimizde gerekse dışarıda bir çok şahıs, cemaat ve devletin ipliğini pazara çıkardı ve tabiri caizse ‘kimin ne idüğü’ artık çok daha kolay görülür oldu. İlk yıllardan başlayarak devletler pozisyon aldılar ve ne mutlu bize ki Türkiye tarihinin en onurlu dış politika duruşlarından birini bu konuda sergiledi. Daha olaylar başlayıp silahsız göstericiler meydanlarda ‘halk rejimin yıkılmasını istiyor’ sloganları atmaya başladığında ve henüz hiç bir mülteci sınırlara yönelmemişken de, kan dökülmeye ve artık halkın da yok olmamak uğruna silahlı direnişe geçtiği günlerde de, mülteciler sınırlara dayandığında da, kamplar dolup sınır şehirlerinde boş ev kalmayıncaya kadar yoğun bir göç yaşandığında da bu duruş değişmedi.

Bu başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere çevresindeki bazı hamiyet sahibi insanların şahsi gayretleriyle yürütülen ve hem içeride hem de dışarıda yoğun tepki ve saldırılara sebep olsa da halen kararlılıkla devam ettirilen politika, sınırların büyük ölçüde kapalı olması haricinde değişmedi. Şu sıralar ağır hasta veya yaralıların dışında mülteci kabul edilmiyor ve daha çok Suriye içinde kamplar oluşturularak orada ikametleri ve yardımlarla hayatlarını sürdürmeleri isteniyor.

Gerek yurt içinde gerekse Suriye topraklarındaki kamplara yardımlar büyük oranda devlet adına Afad ve sivil toplum kuruluşlarınca devam ediyor. Şüphesiz bu konuda sahanın belkemiği olan İHH, suriyeli mülteciler için yaptıklarıyla herhalde başka hiç bir faaliyeti olmasaydı bile tarihe onurla yazılacak isimlerden biri oldu. Suriye topraklarında bir İHH yeleğinin karizması başka hiç bir kıyafetle kolay kolay sağlanamıyor. Ve yeni yetişen fidanlar gibi meyveler veren bir çok yardım kuruluşu büyük gayret ve fedakarlıklarla faaliyetlerine devam ediyorlar.

Türkiye’nin hemen her yerinden toplanan yardımlar sürekli kamplara akarken mültecilerin sayıları da hızla artıyor ve şartlar her geçen gün biraz daha ağırlaşmaya devam ediyor. Son olarak Halep’ten yaşanan büyük göç ile ortaya konulan yardım seferberliği her türlü takdirin üstünde gerçekleşti ve devam da ediyor. Hatta Türkiye devlet olarak neredeyse dev bir yardım kuruluşu gibi faaliyet gösteriyor denilmesi pek abartı olmayacaktır.

Bu noktada dikkat çekmek istediğim asıl konu ise yurt içinde özellikle kamplar dışında, şehirlerde yerleşen mültecilerin durumları. Bu insanlar yeni bir ülkeye, istemedikleri şartlarda ve mecburiyetten sığınmış, savaşın sebep olduğu yıkım ve katliamların kaçınılmaz sonucu olarak aramızda yaşamaya çalışan kardeşlerimizdirler. Ve normal şartlar altında sadece bu cümle yani ‘onlar kardeşlerimizdir’ cümlesi dışında birşey söylemeye gerek olmaması gerekiyordu. Bu kardeşlik, damarlarda dolaşan kanların değil kalplerde parıldayan imanın sağladığı ve yalnız dünyalık değil uhrevi bir davetin kardeşliği...

Bugün geldiğimiz aşamada tüm yardım ve destek faaliyetlerinin yanında en az onlar kadar hatta daha elzem bir mecburiyetimiz daha ortaya çıktı; toplumumuzda gittikçe yükselen bir mülteci rahatsızlığı hatta açık bir mülteci fobisi yaşanıyor ve bizim buna karşı aldığımız neredeyse bir hiç tedbirimiz olmadığı gibi genel bir çalışmamız da yok.

Devlet devletliğini yapıyor; politika belirliyor ve imkanlarını, gücünü ortaya koyuyor ancak ne yazık ki ne resmi ne de gayri resmi kuruluşlarımız sadece bugünlerin değil belki önümüzdeki on yılların sorunu olabilecek, yükselen ırkçı ve mülteci karşıtı algıya karşı ciddi bir eğitim, bilgilendirme ve gerilimleri yumuşatıcı bir çalışma yapmıyor.

Herhalde en ciddi katkı camilerimizde vaaz ve hutbeler sırasında yapılan bir kaç cümlelik kardeşlik üzerine yapılan tavsiyelerden ibaret kalıyor.

Uzun yıllar Avrupa’da yaşamış biri olarak, gerek dil gerekse kültürden kaynaklanan sorunların bile toplumda ne derece kırılgan hatlar oluşturduğunu bizzat yaşayarak öğrenmiştim. Yıllar yılı oralarda yaşayan hatta orada doğmuş ve yetişmiş birine bile ‘pis Türk’ tamlamasının yakıştırıldığına şahit olduğumuzda yaşadığımız şaşkınlığın bir benzerini yıllar sonra ‘pis Suriyeli’ hakaretlerini duyarak yaşamak istemiyorsak birşeyler yapmalıyız.

Biz bu kadarını yapmayız diye düşünüyoruz, biz onlar gibi değiliz, misafirperveriz, müslüman bir halkımız var, bir yerde  neredeyse hepimiz aslında mülteciyiz gibi pek çok argümanımız var evet ama bunları işlemek ve beslemek zorundayız. Özellikle sınır şehirlerimizde gündemi takip etmeyen, bilgi kaynağı dedikodular olan, komşusundan aldığı haberlerle dünyayı tanıyan ve hemen her duyduğuna inanan kitleler var.

Aç kaldığı için yardım olarak bedava verilen kömürünü piyasanın çok altında bir fiyata satan ama onunla da ekmek almak yerine çoğu zaman kirasına eklemek zorunda kalan bir Suriyeli aile için ‘aslında kömüre ihtiyaçları yok, satıp parasını yiyorlar’ yakıştırmasına inanan binlerce insan bulabiliriz.

Yine benzer şekilde; alışveriş merkezlerinde, pahalı mağazalarda dolaşan, zengin belki de Türkiye’de fabrikaları olan hatta bizzat alışveriş merkezi satın alan Suriyeli mültecilerin kredi kartlarının devlet tarafından ödendiğine inanan binlerce insan var.

Yardıma muhtaç mültecileri görünce rahatsız olan ve uzaklaşan ama kafelerde ve lüks mekanlarda oturan mültecileri görünce de kıskanan, gerçeklikten kopuk bilgisiz bir duygusallıkla insanları değerlendiren binlerce insan var.

Yani devlet ve millet olarak ‘ensar’ olmayı seviyor ve istiyoruz ancak bizim de bir diğer yüzümüz var ve bu yüzümüzle sık sık karşılaşıyoruz artık! Oysa birazcık gayret ve samimiyetle yürütülecek bir kaç çalışma veya projeyle büyümeden sorunları çözebilir ve hem bizim hem de misafirlerimizin canları yanmadan bu dönemi atlatabiliriz.

Devlet adı gibi dev bir yapıdır ve hantal işleyebilir ancak sivil toplum kuruluşları tam da bugünler ve bu işler için vardırlar ya da öyle olmalıydılar. İslami cemaatlerin çevresinde örgütlendiği kurumlar tam da bugünlerde ve tam da bu iş için biçilmiş kaftanlardır. Hani hemen her konuda Rasulullah(sas) ve ashabına imreniriz ya, aslında mülteciler bizim için bu konuda büyük bir fırsattır.

Mültecilerin kendilerini anlatmaları şimdilik mümkün değilken; bizim fertler olarak ve tabii islami kuruluşlarımızın yapı olarak devreye girmeleri ve güzel sözlü, çok dinlenen hocalarımızın önderlik etmeleri ile halkı zaten var olan duyarlılıkları üzerinden bilinçlendirmek ve hayatı hepimize daha anlamlı kılmak için birşeyler yapabiliriz.


Hem kendimize hem de gelecek nesillerimize, hem dünyamıza hem ahiretimize faydası dokunacak hayırlı işler yani salih ameller işlememiz için yeterli sebebimiz var! 

05 Temmuz 2015

Fakirlik Vakıa'sı

Abdullah b. Mesud(ra)'u, ölüm hastalığında ziyâret eden Osman(r.a): "Sana bir bağışta bulunulmasını emredeyim mi?" dedi. Abdullah, buna ihtiyacı olmadığını söyledi. Osman; "Senden sonra kızlarına kalır" dedi. O zaman Abdullah onu su cevabı verdi: "Sen kızlarımdan korkma. Ben onlara Vakıa suresini okumalarını emrettim." Peygamber(s.a.s)'in söyle dedigini işitmiştim:
"Her kim her gece Vâkıa suresini okursa, ona fakirlik dokunmaz."
(İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, IV, 282)

Bu rivayetin benzerleri farklı varyasyonlarla bazı kitaplarda daha yer almakla birlikte hadis ulemasınca sure ve ayetlerin faziletleri ile ilgili tüm hadislerin zayıflığı tespit edilmiş olup bu hadisin de sahih olmadığı beyan edilmiştir. Ancak konunun bu kısmını ehline havale edip bu rivayet üzerine bina edilen ve çoğunlukla Kur'an-ı anlamaktan uzak yeni devir yurdum müslümanları arasında yayılan, fakirlik görmemek maksadıyla Vakıa okumak adeti üzerine birkaç kelam edelim.

Bu rivayetler üzerine yaygınlaşan ve sırf fakirlikten kurtulmak yahut fakirliğe düşmemek için Vakıa suresi okuyan ve bunu ilan eden hatta tavsiye eden birçok müslümana rastlıyoruz. Şüphesiz herşey gibi duaların en güzelleri de Kitabullah'tadır. Ancak Vakıa suresi incelendiğinde içeriğinde herhangi bir dua ayeti bulunmadığı dahası fakirlik yahut rızık genişliği ile ilgili bir konunun da anlatılmadığı görülecektir.

Sure ismini veren kelime olarak Vakıa yani bir olaydan bahseder ki bundan maksadın kıyamet olduğu açıktır. Giriş kısmında bu Vakıa'nın şiddeti sonucu dünyada yaşanacak değişikliklerden bahsedildikten sonra insanların oluşturacağı sınıflar anlatılır. Ve devamında bu sınıfların ahirette görecekleri muamele ve elde edecekleri nimet ve cezalarla sure devam eder. Öldükten sonra dirilmenin anlatıldığı kısmın devamında ise Allah(cc)'in yaratmasına muhteşem örnekler verilerek imanlarımız tahkim edilir. Son kısımda ise ölüm anı ve devamında yaşanacaklar anlatılır. Cennet ve cehennem ehli kısa ama çok ağır ve şiddetli ifadelerle müjdelenir ve korkutulur. Tesbihat ile sure sona erer.

Bu bir paragrafta özetlemeye çalıştığım içeriği mutlaka ama mutlaka mealden ve tefsirden okumak gerekir ki sure doğru anlaşılsın ve hikmetlerinden faydalanılsın.

Şimdi gerek bu mana ve gerekse sahabenin bu sure ile ilgili söylediklerini yanyana getirdiğimizde karşımıza bir rızık duası yahut fakirlikten kurtulmak için okunacak bir dua çıkmadığı farkedilecektir.

Öncelikle fakirlik anlayışımızı kısaca mukayese edelim; sahabeye göre bir günlük yiyeceği yahut rızkı olan fakir olduğunu düşünmez ve günlar veya aylar sonrasının geçimini düşünmek ise 'tuli emel' sayılırdı. Yukarıda kendisinden Vakıa suresiyle ilgili sözler rivayet edilen Abdullah bin Mesud(ra) da Ebu Zer(ra) de zengin değillerdi, hatta bizim bakışımızla fakir idiler. Ki Osman(ra)'ın birşeyler vermeyi teklif etmesi de bunun delilidir. Ebu Zer(ra), çölde yalnız olarak vefat ederken o da çocuklarına Vakıa suresini öğrettiğini söylerken bizim kasdettiğimiz bir fakirlik ve zenginlikten bahsetmiyordu.

Daha basit söylersek; Vakıa suresi onu insanlar içinde ilk öğrenen, en iyi anlayan ve en güzel yaşayan sahabenin fakirliğini gidermesine vesile olmamıştı. Şüphesiz Kur'an okuyuşunu Nebi(sas)'in de çok beğendiği Abdullah bin Mesud(ra) da Vakıa suresi çokça okumuştu ama bizim kurtulmak için Vakıa suresi okuduğumuz fakirlikten kurtulmadan vefat etmişti.

Şimdi biz hangi özellik ve güzelliğimizle sahabenin elde edemediği bir hayrı Kur'an-dan elde edebileceğiz sorusu ortada dursun!..

Sahabe için fakirlikten kurtulmak Kur'an bilmekti zira... Zaten pek çoğumuzun bildiği 'içinde Kur'an okunmayan ev harabedir' hadisinin kasdettiği haraplıkta duvarlarının yıkılması ya da boyalarının dökülmesi değil.

Vakıa'nın asıl anlattığı idrak edildiğinde ise zaten fakirlik ve zenginlik anlayışlarımız değişecek ve Vakıa okuduğumuzda dünyalık isteyecek halimiz ve mecalimiz kalmayacaktır.

Bütün bunlardan sonra unutulmamalıdır ki; fakirlikten kurtulmak için dua etmek elbette gerekli ve caizdir. Kur'an-dan bir ayet ya da sureyi bu maksatla okuyan birisinin niyet ve duasına icabet edecek olan Rahman olan Allah'tır. O dilerse hiç ilgisiz bir dua sebebiyle de sadece niyeti için bir kuluna lütfeder.

Öyleyse fakirlikten kurtulmak için Vakıa okuyan ve okunması gerektiğini düşünen kardeşlerimize teklifim mutlaka bu surenin meal ve/veya tefsirini de mutlaka okumaları ve okutmalarıdır.

Şimdi buyrun birlikte okuyalım Vakıa suresini:

1 - Olacak vak'a olduğu zaman

2 - Onun oluşunu yalanlayacak kimse yoktur.

3 - O, alçaltıcıdır, yükselticidir.

4 - Yer şiddetle sarsıldığı

5 - Dağlar serpildikçe serpildiği

6 - Dağılıp toz duman haline geldiği

7 - Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman

8 - Sağın adamları (var ya) ne mutludurlar onlar!

9 - Solun adamları ise ne uğursuzdurlar onlar!

10 - Önde olanlar (var ya), onlar öncüdürler.

11 - İşte o yaklaştırılanlar,

12 - Nimet cennetlerindedirler.

13 - Çoğu önceki ümmetlerden,

14 - Birazı da sonrakilerden.

15 - (Onlar) cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.

16 - Karşılıklı olarak onların üzerinde yaslanırlar.

17 - Çevrelerinde, ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dolaşırlar.

18 - Kaynağından doldurulmuş, testiler, ibrikler ve kadehlerle.

19 - Ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.

20 - Beğendikleri meyvalar,

21 - Canlarının çektiği kuş etleri,

22 - İri gözlü hûriler,

23 - Saklı inciler gibi,

24 - Yaptıklarına karşılık olarak verilir.

25 - Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler.

26 - Duydukları söz, yalnız "selam", "selam" dır.

27 - Sağın adamları, nedir o sağın adamları!

28 - Dalbastı kirazlar,

29 - Meyva dizili muzlar,

30 - Uzamış gölgeler,

31 - Fışkıran sular.

32 - Pek çok meyva arasında,

33 - Tükenmeyen ve yasaklanmayan

34 - Ve yükseltilmiş döşekler üstündedirler.

35 - Biz kadınları yeniden inşa ettik (yarattık).

36 - Onları bâkireler yaptık.

37 - Hep yaşıt sevgililer,

38 - Sağın adamları içindir.

39 - Bir çoğu öncekilerdendir.

40 - Bir çoğu da sonrakilerdendir.

41 - Solun adamları, nedir o solcular!

42 - İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar şu içinde,

43 - Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.

44 - Ki ne serindir, ne de faydalı.

45 - Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefâhete dalmışlardı.

46 - Büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı.

47 - Ve diyorlardı ki: "Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?"

48 - "Önceki atalarımızda mı?"

49 - De ki: "Öncekiler ve sonrakiler"

50 - "Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır."

51 - Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar!

52 - Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.

53 - Karınlarınızı hep onunla dolduracaksınız.

54 - Üstüne de kaynar su içeceksiniz.

55 - Susuzluk illetine tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.

56 - İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur.

57 - Biz sizi yarattık; tasdik etmeniz gerekmez mi?

58 - Attığınız meniyi gördünüz mü?

59 - Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?

60 - Aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmez.

61 - Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar var edelim diye (böyle yapıyoruz).

62 - Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

63 - Ektiğinizi gördünüz mü?

64 - Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

65 - Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık. Hayret eder dururdunuz.

66 - "Doğrusu borç altına girdik."

67 - "Doğrusu, biz yoksul bırakıldık" (derdiniz).

68 - İçtiğiniz suya baktınız mı?

69 - Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

70 - Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretseniz ya!

71 - Bir de o çaktığınız ateşi gördünüz mü?

72 - Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

73 - Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık.

74 - Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.

75 - Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim.

76 - Bilirseniz bu büyük bir yemindir.

77 - O, elbette şerefli bir Kur'ân'dır.

78 - Korunmuş bir kitaptadır.

79 - Ona temizlenenlerden başkası el süremez.

80 - (O), âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.

81 - Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?

82 - Rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?

83 - Can boğaza dayandığı zaman

84 - Ki o zaman siz (ölmek üzere olana) bakar durursunuz.

85 - Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.

86 - Eğer cezalandırılmayacak iseniz,

87 - Onu geri çevirsenize; şayet iddianızda doğru iseniz.

88 - Fakat ölen kişiye gelince, eğer o rahmete yaklaştırılanlardan ise,

89 - Ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.

90 - Eğer O, sağın adamlarından ise,

91 - "(Ey sağcı), sana sağcılardan selam!"

92 - Ama yalanlayıcı sapıklardan ise;

93 - İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.

94 - Ve cehenneme atılma vardır.

95 - Kesin gerçek budur işte.

96 - Öyle ise Rabbini o büyük ismiyle tesbih et.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...