Din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2020

Vicdansız dindarlar!

 


Hayatın en geçer akçesi, herhalde tartışmasız olarak; vicdanlı olmaktır. İnsanlar arasında, itibar ve karakter göstergesi, aile ya da yakınlar içinde mevcudiyetin ayrılmaz parçası gibi, dilimizde dolaşan bir temel erdem noktası olarak vicdan.

Vicdanın, insanın yaratılışında verilen bir his mi yoksa kontrol edilerek geliştirilen bir davranış şekli mi olduğu tartışılabilir. Bazılarımız, yufka yüreklidir mesela, onlara birilerine acıması ve yardım etmesi için laf etmeye bile gerek duymayız. Bırakın uyarılmayı, bizim bildiğimiz ve inandığımız manada, ahirete inanmasa da, vicdanlı insanlar vardır.

Yani fıtrattan kaynaklanan diğer hisler gibi, insanın ruhunun taşıdığı, makbul bir erdem, güzel bir histir vicdan.

Bazılarımız acımasız olur; ne ailesine ne çevresine yumuşaklık göstermez, darda kalana el uzatmaz, düşene destek olmaz. Bu insan tiplerinin, temel manada Müslüman olduğunu bilsek ve kendisi de ikrar dahi etse, onda bir eksiklik olduğunu hissederiz.

İnsanlar sayıları kadar farklı karakterlere sahip olabilirler. Hepimizin aynı olması gerekmiyor. Parmak izlerimiz gibi, her birimizin kalbinin ve ruhunun da izleri vardır. Benzeyenlerimiz olur, uyumlu olanlarımız çıkar ama herkes tek başına ve özel bir insandır.

İslam, insanların kendi kontrollerinde olan tüm hareketlerini düzenlemelerini ister. İçinde en ufak bir vicdan taşımasa da, her iman eden mutlaka zekat verecek, hayır ve iyilikler yapacaktır. En acımasız olanımız bile, haksız yere bir canlıyı incitmeyecek, birilerinin hukukunu çiğnememek için, en hassas insan o olacaktır. Aksi düşünülemez.

Ahirete iman eden her bir ferdin, kaçınılmaz bir hesaptan endişesi olur ve orada kendisini zora sokacak, hesabını vermeden ayağının kıpırdayamayacağı işlerden uzak kalmaya çalışır.

Kimine, aman karıncayı ezme dersin; kimisi, karıncayı ezmemek için başı yerde yürür.

Kimine, sadaka ver, zekat ver demek zorunda kalırsın; kimisi, elindekini dağıtır, yetmez başkalarının ellerindekini de dağıtır, yetmez dağıtmak daha fazlasını için çırpınır durur.

Kimileri, önünü ardını, muhatabını mağdurunu düşünmeden, züccaciye dükkanına girmiş bir fil gibi yaşar; kimisi, bir kulun hakkına girmemek için kılı kırk yarar.

Ancak unutulmaması gereken temel husus; İslam’ın temelleri güzel ahlak üzerine kurulu olduğudur. Ahlaksız birinden iyi bir Müslüman olmayacağı herhalde tartışılmayacak kadar net bir durumdur. Yine aynı İslam’ın temel terimlerinden biri de merhamet ve adalettir. Merhametsiz ve adaletsiz birinden iyi bir Müslüman olmayacağını anlamak için çok şey bilmeye gerek yoktur.

Vidan ise, adaletli ve merhametli olmanın kalpte bulunan yansımasının adıdır.

Adaletsiz bir zorbanın vicdanlı olması beklenmeyeceği gibi, merhametten nasibi olmayanlar da aynı zamanda vicdansız olurlar.

Dindarların vicdanlı olması ise, dindarlıklarıyla doğru orantılıdır. Bir insan hem dindar hem vicdansız olamaz. Ya ikisinden biri yoktur ya da her ikisi. Belki de bizim bakışımız yanlıştır.

Dindarlıkla vicdan arasında bir bağ olduğu muhakkak; zalim ve gaddar bir adam iman edince davranışlarını İslam’a teslim eder ve vicdan dediğimiz şey gelişir ve görünür. Munis biri İslam olunca duygusu aynı şekilde İslam’a teslim olur ve gerekirse kurban keser hatta savaşa girer. Bu onun vicdansız olduğu anlamına gelmez. Zira adaleti ve merhameti tesis etmek için bazen kurban kesmek gerekir, bazen savaş vermek.

Kısaca; İslam’ın istediği Müslümanın, duygu ve fiil dünyası zaten İslam ahlakıyla şekillenir ve bunun dışında ve üstünde bir vicdan mefhumu ve uygulaması zaten yoktur. Müslümanın vicdanı İslam’ın adalet ve merhamet ekseninde durur ve İslam’ın adalet ve merhamet anlayışından daha öte ve üstün bir vicdan olamaz.

Bu hem ibadetler hem de muamelatlar açısından, İslam’ın hiçbir emri ya da yasağı vicdana ters düşmez, aksine vicdan ve fıtratın gereğinin yerine getirilmesini ister. İslam’ın emir ya da yasaklarıyla vicdanı çelişenlerin, önce kendilerini sonra da İslam anlayışlarını bir gözden geçirmeleri gerekir. Bir yerde bir hata yapılıyordur.

Vicdansız bir dindarla karşılaştığımızda, ya onun dindarlığının yanlış olduğunu ya da bizim bakışınızda bir sorun olduğunu düşünmemiz gerekir.

Ömer bin Hattab’a (r.a.) ait olduğu rivayet edilen şu söz, insanları değerlendirme konusunda bize bir yol açacaktır:

“Kişinin namazına, orucuna bakmayın; konuştuğunda doğruluğuna, kendisine bir şey emanet edildiğinde güvenilirliğine, dünya kendisine güldüğünde takvasına bakın.”

Münafıklar da namaz kılar veya oruç tuttuğunu söyleyebilir; ancak Mü’min bir adam yalan söyleyemez! Emanete ihanet eden ve insanların kınaması veya alayı nedeniyle dininden ve ibadetlerinden uzaklaşan birinin dindarlığı yarımdır.

Sonra çıkıp, dindarlar vicdansız dersek; hem din hem de vicdan bizden davacı olur.

01 Ekim 2020

Altını tenekeden ayırt etmek

 


Her konuda her şeyi çok iyi bilmemiz imkan ve ihtimal haricidir. Her mesleğin kendi kurallarını ve kıstaslarını en iyi o işin ehli bilir ve haliyle de o konuda uzman olan onlardır. En basit tamir işine bile ehlini arar, mümkünse en az hata ile yaptırmak için araştırırız.

Dinimiz yani kalbimiz, hayatımız, dünyamız ve ahiretimiz söz konusu olduğunda da; en az arabamıza usta aradığımız kadar hassas, cep telefonumuzun çizilmemesine gösterdiğimiz kadar titiz bir tavırla, kimden ve nasıl öğrendiğimize dikkat etmek, ekmek aldığımız fırını seçmekten çok daha büyük bir inceleme ile din aldığımız ağızları araştırmak, herhalde en değerli vazifemizdir.

Alimlere hürmet şiarımızdır ancak Allah(cc)’in dini söz konusu olduğunda kimsenin hatırına hakikat feda edilemez. Hele bir de o kişi insanları saptırma potansiyeline sahip bir pozisyonda ise görmezden de gelinemez. Sevdiğimiz bir hoca söyledi diye batıla hak elbisesi giydiremeyiz.

Alimlere gerçek hürmet, onların ayaklarının kaydığını fark ettiğimizde, ateşten kurtarmaya çalışmaktır. Bu din yolu, en ustaların bile ayaklarının kayabileceği kadar pırıl pırıl ve tertemiz bir yoldur.

Uydurma bir hadisi, uydurma olduğunu bile bile anlatıp, Rasulullah’a(sas) yalan izafe etmekten çekinmeyen bir hocanın başka konularda ne kadar yalan söyleme potansiyeline sahip olacağını tahmin etmek zor değil; cehennemdeki makamına hazır olan neden çekinecek?

Çok şirin bir hoca, çok esprili, onu dinlemek çok hoşumuza gidiyor olabilir ama emin olun bu meddahlıkla hocalığı karıştırmanın ahiretteki karşılığı çok ağır olacaktır.

Ha, insanlar kandırılmayı seviyor ya da kandırıldıklarının ortaya çıkmasından hoşlanmıyorlar, bu da ayrı bir vakıa. Hepimiz gittiğimiz yolun, peşinde olduğumuz adamın en güzeli ve doğrusu olduğunu düşünür ve aksine inanmak istemeyiz.

Her güzel konuşanı hoca zannetme yanılgısını anlamak mümkün gerçi; hayatında hiç salih bir alim görmemiş olan biri, peşinden gittiğini haliyle evliya zanneder.

Yapacak bir şey yok; herkesin hocası, alimi, şeyhi kendine. Kimse kimsenin hocasını eleştiremez, hatası yoktur şeyhlerimizin ve kusursuzdur liderlerimiz.

Peygamberler bile zelle/hata eder ama bizim hocamız haşa!

Bu anlayışın sapkınlığını anlatmaya bile gerek yoktur.

Hakikate insanların çoğunun kulağı kapalı, dile getirenlerin ise sesini çağın saçma curcunasının gürültüsü bastırıyor ve daha kötüsü; yalanın şöhreti yalancının şöhretine bağlı, inanmayanlara bile bulaşıyor.

Medya, yalanları ve yalancıları parlak ışıklarıyla süslüyor, maalesef.

Ve fakat:

Allah(cc) el-Muzill’dir; dilediğini alçaltır ve rezil eder.

İnsanların göklere çıkarttıklarını yerin dibine geçiren O’dur. İnsanların yerlere attıklarını göklere çıkartan yine O’dur.

Bu ümmetin salih alimleri, tıpkı geçmiş kavimlerin peygamberleri gibi -içinde bulundukları toplumun adet ve fıtratlarına göre farklı nüanslarla da olsa- dillendirdikleri hakikatler, uyguladıkları hayat düzeni ve inşa ettikleri toplum yapısı aynıdır.

Alimlerimizin fıkhi hatta akidevi ihtilaflarında bile ümmetin hayrının ve maslahatının olduğunu bize kalan devasa mirastan anlıyoruz. Onların farklı yönlere büyüyen dallar gibi İslam ağacını büyüttüklerini ve ana bedenden kopanları nasıl çürüttüklerini görüyoruz.

Bu geçmiş bilgisi bize bugünü değerlendirmede isabet ihtimali sağlıyor. Meydanda alim, hoca ya da şeyh diye dolaşanların; neye ve kime benzemeleri gerektiğini, neyle onları kıyaslayacağımızı böyle anlıyoruz.

Ebu Hanife’nin mezhebindenim diyene bakıyoruz, ne kadar benzer ona diye. Tabi bu mukayeseyi yapabilmek için, bizim de mezhebinden/yolundan gittiğimizi iddia ettiğimiz alimleri, bir nebze tanımamız gerekiyor. Bu biraz zahmetli bir iş ama aksi halde bize sunulan her zatı, muhterem bilip dizinin dibine oturup kalırız.

Altınla tenekeyi ayırt etmek için kuyumcu olmak şart değil, aklı başında olmak ve biraz bu maddeleri tanımak yetiyor. Lakin altın suyuyla boyanmış tenekeleri anlamak için ehlinden yardım almaktan başka bir yok yoktur.

İlim ehli olmayabiliriz, farz olanları bilsek kafi ama birinin peşinden gideceksek onun gerçekten salih bir alim olduğundan emin olmak zorundayız. Altın suyuyla boyanmış bir tenekeye, dünya ve ahiret servetimizi feda edersek, çok yazık olur.

11 Eylül 2020

İnanca saygı, düşünceye özgürlük!

 


Teoride hemen herkesin kabul ettiği inanca saygı gibi bir çağdaş erdem göstergesi var. Üstüne bir de düşünce özgürlüğü eklenince, sloganlarımızı süsleyen bu ikiliyi hepimiz bir yerlerde kullanmışızdır.

Batılı çağdaş ve medeni(!) ülkelerin, bize dayattıkları bu ikiliyi pek sevmiştik aslında ama nasıl oluyorsa bir yerlerde konu biz olunca, uluslararası arenada aslanların önüne parçalanmak üzere atılan bizim kutsallarımız olunca, ne hikmetse bir anda bu süslü sloganlar tersine dönmeye başlıyor.

Bir bakıyoruz, adamların aleme pazarladığı sloganların içeriğini biz onlara anlatmaya, ikna etmeye çalışıyoruz. İnsan haklarından, inanca saygıdan dem vuruyoruz. Ne kadar güzel anlatırsak anlatalım, fayda etmiyor. Kırk dereden getirdiğimiz sular, kurumuş beyinlere işlemiyor.

Sıkıntı şurada; biz, bir kutsalı olmayan insanlara kutsala hakaretin özgürlük olamayacağını anlatmaya çalışıyoruz.

Peki kutsalı olmayan insan olabilir mi, insan kalabilir mi? Vardır bir kutsalları diye düşünüp, oradan onların anlayış damarına dokunmaya çalışıyoruz.

Onların da kutsalı “özgürlük” sanıyorum; özgürlüğe tapıyorlar, uğrunda her şeyi çiğnemeyi normal görüyorlar. Nasıl bir tapınma ise, bizim nesillerimizi özgürlük putlarının önünde kurban olarak kesiyorlar. Bizim kutsallarımızı putlarının ayakları altına layık görüyorlar.

Bir de, bir şey hiç değişmiyor.

Dünyanın her yerinde, “düşünce özgürlüğü” savunucuları illaki bir yolunu bulup, İslam’ı ve Müslümanları bu kapsamın dışında bırakıyorlar. Ne hikmetse, her yere ve her şeye geçen bu özgürlük bize işlemiyor. Ama bize yönelikse zincirler fora. Bize hakaret varsa, kutsallarımıza hakaret varsa, kesin orada bir düşünce özgürlüğü peydahlanıyor.

Normal insanlar için 5 temel “kutsal” olur; akıl, can, mal, nesil ve din. Bunlardan eksilmeler oldukça o insanın insanlığından da eksilmeler olur. Bunları muhafaza etmek, hakaret ve her türlü saldırıdan korumak insanlığın gereğidir. İnsan, bunlar için yaşar, ölür ya da öldürür.

Dünyanın bütün kavram ve kuramları, bu değerlerle çatıştığında değerini kaybeder. İnsanların canlarına ve mallarına dokunan bir fikrin, koruyamayan idealin insana verebileceği özgürlük değildir. Aklımızı kullanmaya mani olan, dinimizi mukaddes bilmeyen bir devranın, bize verebileceği saygı değildir.

Batılıların kendi menfaatleri uğruna, gerektiğinde kendi seçtikleri değerleri bile tatile gönderecek kadar keyif sahibi olduğunu artık gidişatı takip eden herkes ayan beyan görebiliyor.

Batı bütün zenginliğine/gelişmişliğine rağmen dünyanın en bağnaz toplumudur. Kendi lehlerine olan bir yalana inanmakta ve savunmakta üstlerine yoktur. Aslında onlara göre dünyanın geri kalanı asla haklı ya da doğru olamaz.

İslam’ın ve Müslümanların, onların hegemonyasına çelme takacağını çok iyi biliyorlar. Başkalarına reva gördükleri muamelenin yanlışlığının pek ala onlar da farkında. Fakat dünyanın sefası ve zenginliğini kendilerine hak ve layık gördüklerinden; her işlerine, her zulümlerine, her vahşetlerine mantıklı bir izahat buluyorlar.

Biz, Avrupalı sömürgecilere tarihlerinde yaptıkları katliamları hatırlatıyoruz ama bir etkisi olmuyor. Çünkü onlar için o yaptıkları bir utanç değil bir gereklilik geliyor.

Ne Fransa ne Belçika, Afrika’da işledikleri katliamların hesabını hiç vermediler. Hollanda, Açe’ye 25 yıl yağdırdığı top mermilerinin sayısını bile hesap etmedi. Amerika yerlilerini yok eden soykırımı İspanyollar ve İngilizler, kendileri için bir hak gördüler. Tıpkı Afrika’dan getirdikleri ve köle yaptıkları milyonlarca kara derili elmas adamın ve kadının ve çocuklarının hesabını tutmadıkları gibi. Elde ettikleri bugünün zenginliğini onların sırtından kazandıklarını hatırlamak bile istemiyorlar.

Şimdilerde yüksek mevkilerden, yüksek sesle bunlara geçmişleri hatırlatılıyor ama tenezzül edip cevap bile vermemeleri bundan.

Doğu Akdeniz’de kimin haklı olduğunun ya da kimin ne hakkının olduğunun batı için bir değeri yoktur, olmayacaktır. Onlar tabii ki kendilerinden olanın tarafında cansiperane saf tutacaklardır. Tıpkı Irak’a, Suriye’ye ve Yemen’e olanları, ağızlarını yaya yaya seyrettikleri gibi, Libya’da olanları da seyrettiler.

Ha bir de özgürlük kadar paraya da tapıyorlar; refaha ve zenginliğe secde ediyorlar, rahat evlere, gelişmiş şehirlere, lüks ulaşım araçlarına, sterilize yiyeceklere rüku ediyorlar. Bankaların kapılarında kaideyi ahirede oturuyor ve parlak ışıklı reklam tabelalarına selamlar veriyorlar.

Şimdi birileri onların tanrılarına el uzatmış gibi geliyordur onlara. Hak biliyorlar ya sahiplik hakkı, onların kutsalı bu; para ve özgürlük onların hakkı. Başkası el uzatınca mağdur rolleri de bundan…

 

03 Eylül 2020

Dinde kimsenin ayrıcalığı yoktur

 

Hayatın standartlarından bazıları vardır; aksadıklarında insanı bırakın bir yerlere gitmeyi, olduğu yerde tepetaklak çevrilmeye ve devrilmeye mahkum ederler.

Bize pek basit gibi gelen dünya kanunudurlar ama ilahi fermanın değişmez hükümleri olduklarından, uymayanı uydurur, çiğnemeye kalkanı ezer geçerler.

İşte mesela; yüksekten düşen incinir, nefes alamayan boğulur, yol bilmeyen kaybolur, kalbi duran genellikle ölür, gibi sabitlerden bahsediyorum.

Bunların, yaratılışın ayetleri olduklarını ve insanların bunlara hükmedemeyeceğini, değiştiremeyeceğini not edip devam edelim. Ölüme çare bulamamak gibidir neticede bunlar. Boyun eğmek zorundayızdır.

Bu sebeplerden zarar görmemek için birtakım tedbirler bulunur ve onlarla bazıları bir süreliğine tatil edilebilir. Yüksekten düşene paraşüt takmak, nefes alamayanı entübe etmek, yol bilmeyene tarif etmek ve kalbi durana kalp masajı yapmak gibi bazı yollar ve yordamlar bulunur.

Tabi en güzeli ve garantili olanı o hallere girmemek için gayret etmektir.

İnsanın fikri ve kalbi de böyledir; yüksekten düşerse çok incinir, nefes alamazsa boğulur, yolunu bulamazsa kaybolur, düşüncesi durursa ölür.

İşte İslam, fıtri bir hayat düzeni olarak sadece yürüyüşümüzü değil, fikrimizi de terbiye ederek, gereksiz maceralara kapılmamızı engeller ki, nimetimiz felaketimiz olmasın.

Öyle kendimizi bir şey sanıp, uçmamızı istemez İslam; sonra o yüksekten düşünce incinmeyelim diye.

Aklımızı zorlayıp nefesini tıkamamızı istemez İslam; sonra fikrimizin sığ sularında boğulup gitmeyelim diye.

Kendi başımıza bir yol tutup gitmemizi istemez İslam; sonra o yolun çıkmazında kaybolmayalım diye.

Hissiz ve ruhsuz olmamızı istemez İslam; sonra kalbi ölüler kervanına kapılıp cehenneme gitmeyelim diye.

İşte bütün bu kişisel sıkıntılarımızın çaresi olarak; fikir ve eylemlerimizi, Kur’an ve Sünnet çerçevesi içine oturtan bir tablo olarak çizip elimize verir. Allah(cc)’in boyasıyla boyanmış bir tablodur bu, üstüne rastgele malzemelerle çizik atılsa hemen görülür, bir yeri zedelense orijinalliği bozulur.

Aklımız ve fikrimiz durmaz elbette; kurcalamak ister, oynamak ister. İçimizde bir çocuk yaramazlık peşindedir hep. Hem dünya oyun ve eğlence yeridir zaten, diye kıpırdar bir yanımız.

Hele bir de, bu fikrin ve aklın sahibi, peşinden birilerinin yürüdüğü hatta birilerinin seyrettiği biri ise; o oyunlar ve o eğlenceler, karanlık bir korku tiyatrosuna döner. Ne kendisi kalır, ne adını taşıdığı İslam.

Bu kaygan zemine basmamak ve doğru bir yol takip ediyor zannıyla, kendi felaketine zemin hazırlamamak için, bazı kıstaslara dikkat etmemiz gerekiyor.

Her birimiz, hakkı ve batılı, doğruyu ve yanlışı ancak kendi bildiklerimizle ölçeriz ve aslında imanlı bir kalp için biraz bilgi ve biraz his çok şeyi ayırt etmeye yarayacak kadar büyük imkanlar sunar. Fakat her nasılsa tevil etmek gibi bir tuzağa düşüveririz çoğu zaman.

Oysa İslam; aramızdan hiçbirine ve hiçbirimize, herhangi bir ayrıcalık tanımaz!

Haramlar ve helaller, içimizdeki en az bilenimiz ve en az amel edenimizle, en çok bilenimiz ve en çok amel edenimiz arasında hiçbir fark göstermez.

Daha açık ifade edecek olursak; halka haram olan müftüye de haramdır, müride yasak olan şeyhe de yasaktır, ferdin uzak durması gereken şeyden liderin de uzak durması gerekir. Farzlar ve sünnetler de hakeza öyle.

Bir yerde veya bir şahısta, din hususunda ve dinin aslına muhalif olarak, kendine özel helaller ve haramlar tayin ve tespit etmek gibi bir hal gördüğümüzde oradan şeytandan kaçar gibi kaçmamız icap eder.

Hayatta olduğu sürece, Rasulullah(sas)’den kalkmayan kalem, bir başka faniden asla kalkmaz.

Hiçbir şeyh ya da hoca, Rasulullah(sas)’den farklı veya sahabeden iyi bir İslami yaşam şekli ortaya koyamaz.

Aldanmamanın ilk yolu, saygı ve sevgi ile bu bahsettiğimiz ayrıcalık hakkını karıştırmamaktır. Bir alimi sevmek ve ona hürmet etmek ile ona dinde özel bir yer tayin edip, helal ve haramlarda ayrıcalık tanımak asla bir olmaz.

Ha bir de aldanmamak için, kocaman reklam tabelalarında yazan bir hakikat vardır: Ben mehdiyim diyen yalancıdır, kaçın ondan, uzak durun. Aslında ben bir şeyim diyen, hiçbir şeydir.

Kendisine tabi olunacak, ilminden ve takvasından faydalanılacak, hayatımıza rehber edinilecek yaşayan birini arıyorsanız, onun Rasulullah(sas)’e ve sahabesine ne kadar benzediğine bakın.

Ve bir yerde bir yamuk gördüğünüzde onu tevil etmeyin. Yanlışın yanlış olduğunu söyleyin. Eğer dinler ve düzeltirlerse umut var demektir.

Samimi her mü’min, İslam ile dünya ve ahiret saadetini elde etmeyi hedefler. Bu, uğruna hayatlarımızı, keyiflerimizi ve bütün varımızı yoğumuzu feda etmeye hazır olduğumuz hedefi, birilerinin ifsat etmesine, gayretlerimizi boşa çıkarmasına, razı olamayız. Olmamalıyız…

01 Temmuz 2020

Filistin hamasetini bıraksak mı?



Filistin meselesi, herhalde halihazırda kendini Müslümanlardan sayan herkesin bir kenarından tuttuğu ve hakkında bir şeyler bildiği, bir şeyler söylediği ve bir şeyler yaptığı tek meseledir. Bunların üstüne bir de insani duygular ya da politik gerekçelerle işgale karşı olan toplum ya da devletleri de eklediğimizde, baya bir yekunumuz var demektir.

Ancak, kalabalık ve çok ses çıkaran bu büyük kitlenin gerçek hayatta karşılığı, ancak su üstünde yüzen bir saman balyası kadardır, maalesef.

Filistin’deki işgalin üzerinden geçen şu kadar zaman ve yaşanan onca olaydan sonra geriye kalan, bir hayıflanmadan, derin bir iç geçirmeden ve sonra uzaklara bakıp of çekmekten ibarettir.

Ne Arapların milliyetçi duyguları ne de Müslümanların İslami hassasiyetleri, işgalcilere geri adım attırmayı bırakın, yeni hamleler yapmaktan korkutacak kadar bile etkin olamamıştır.

Elde ettiğimiz en büyük kazanım; Filistinli çiftçilerin, yakılmayan ürünlerinin pazara çıkarılmasını sağlamakla veya dışarıdan gönderilen yardımların Filistin halkına ulaştırılması için izin almakla sınırlandırılmış durumda.

Tabi Filistinli yöneticilerin neler yaptığından pek haberimiz olmasa da; vefat ettiğinde karısına 2 milyar dolar gibi bir servet bırakın birinin peşinden yıllarca sürüklenen Filistin halkının, kim bilir kimler tarafından daha ne kadar kullanıldığını ancak Allah(cc) biliyor.

Dışarıdan kullanılmaya oldukça müsait bir konu olduğu ve hariçten gazel okumanın genelde bir sorun oluşturmadığı düşünülünce; bedel ödenmeksizin bağırıp çağırarak yapılan hamasi reklamlar, parlak nutuklar ve gerçekleşmesi için değil duyulması için atılan sloganlarla, Filistinlilerden daha çok Filistinli gibi hareket eden bir kitlemiz olduğu gerçeği oldukça düşündürücü geliyor bana.

Bir yanda 40 yıldır işgalcilerle bir tek kere karşılaşamayan ancak Suriye’de sivil katliamlarına imza atan bir Kudüs ordusu masalı, diğer yanda 2 ileri 1 geri mehter marşı ritmiyle yürütülen Filistin politikaları, bir başka açıdan kültürel ve sanatsal faaliyetlere gayet uygun bir konu başlığı olarak Filistin hikayeleri, fotoğraflanmak için çok güzel bir manzarası olan Mescidi Aksa, fakru zaruret içinde yaşadıkları için her kareleri en az on saniye “vicdan” yaptıran Filistin’in çocukları, ölümleri normalleşen ve nasıl hayatta kaldıkları daha çok merak uyandıran insanların efsaneleri ile Filistin çok verimli bir saha gerçekten!

Böylesi bir hazine dururken, neden insanlarımız Doğu Türkistan’la kafa yorsunlar? Neden Keşmir’i kafaya taksınlar? Neden Suriye’yle ilgilensinler? Arakan gibi uzak bir diyarda neler olduğunun ne önemi olabilir, Filistin’in yanında?

Evet biliyorum; ana cephemiz Filistin! Kudüs’e sahip olan dünyayı yönetir, ya da dünyayı yöneten Kudüs’e sahip olur. Evet biliyorum, kanımız aksa da zafer İslam’ın ve biliyorum Filistin davası namıyla özel bir davamız var bizim…

İşgalin genişletilmesinden endişe mi duyuyorsunuz? Her sabah kontrol noktasında bekleyen ve kurşunlanmadan işgal altındaki topraklara girip bir işte çalışma umuduyla ve tabi akşam evine ekmekle dönebilme niyetiyle yaşayan Filistinlilere sormak lazım belki de.

İşgal altında yaşamakla ilgili hiçbir fikri olmayanların, hariçten gazel okumasının kime ne faydası olduğunu tartışmaya bile gerek yok. Nasılsa kimse üzerine vazife olmayan işlere kafa yormaktan vazgeçmeyecek.

Sahi, yarın işgal genişlediğinde kim ne yapabilir?

Cümle Arap alemi birleşip, tıpkı 1967’deki 6 gün savaşlarında olduğu gibi sonu hezimetle sonuçlanacak bir savaşa daha cesaret edebilirler mi?

Kocaman bir hayır!

Belki çoğu kınamaya bile cesaret edemez, bırakın fiili müdahaleyi.

Türkiye ne yapabilir?

Diplomatik ilişkileri indirebileceği bir seviye daha varsa, oraya indirir ve sert bir kınama yayınlar. Daha fazlasını beklemek hayalcilikten başka bir şey değildir.

Bırakın işgalin genişletilmesini; yarın sabah uyandığımızda Mescidi Aksa’nın yer ile yeksan edildiğini duysak, ekranlarımızda yıkıntıları seyretmekten ve kendini kurşunların üstüne atan birkaç babayiğitten başka kimsenin meydanlara bile çıkamadığına şahit olmaktan başka ne yapabiliriz?

Heyecanlı söylemler ve hamasi sloganlar bir işe yaramıyor. Bunu uzun zamandır deneyerek öğrenmiş olmamız gerekiyordu.

Dünyanın kanunu, bizimle onlar arasında bir ayrım yapmıyor. Onlar nasıl aldıysa ancak o yolla geri alabileceğimizi bilmemiz ve hiç unutmamız gerekiyor.

Baksanıza; İslam dünyasının herhangi bir yerinde, fethedildiğinde Kudüs’e gönderilmek üzere bir minber inşa eden marangoz haberi duydunuz mu? Ben duymadım.

13 Haziran 2020

Meziyet veya rezalet olan cüret



Ticaret yapmak için bir cüret veya cesaret gerektiğini hemen herkes bilir. Bunun gibi hayatın gailesi içinde bazı sıradan işlerde bir nebze cüretkarlık makbuldür ve gereklidir. Hele er meydanına cesaret olmadan çıkılmaz bile.

Ancak konu din olunca, ayetler ve hadisler olunca, mukaddesat olunca; ahirete olan iman, hesaba duyulan endişe ve ateşe atılmaktan duyulacak korku gündeme gelmeli ve kişinin söz ve davranışlarında bunlar görülmelidir.

Dinde “ictihad” seviyesine yükselen ulema için, fetva vermek yahut “ictihad” etmek, öyle sanıldığı kadar kolay ve rahat bir iş ya da işlem değildir. Bu devasa bir ilim yükünü sırtlamakla başlayan ağır bir sorumluluk ve büyük bir yüktür. Bu sebeple müctehidlerin sayısı azdır. Onlar da herhangi bir meselede bir söz söylemek için; sahip oldukları bütün birikimi kullanarak, usulün kurallarına uyarak ve daha birçok esas ve maslahatı göz önüne alarak ağızlarını açarlar.

Bunların tam aksi olan zümrede ise; dini bir akıl cambazlığı ya da beyin jimnastiği alanı görenler, İslami bir hayat yaşamaktan kaçmak için dinin temellerine bomba koymaktan çekinmeyen din teröristleri karşımıza çıkıyor.

Biraz bir şeyler bilenlerindeki bu cüretkarlığın, cahiller arasında pervasızlığa dönüşmesi, mukaddesatın dalgaya alınması, hayatın en ciddi meselesi olan dinin eğlence edinilmesi herhalde aklı başında her insan için düşünülecek en vahim rezalettir.

Bunun için herkesin bir sebebi olabilir ama şahsi öfkeler, cinsi hırslar, birilerine kızgınlıklar, ilgi çekme sevdası, toptan boş işler uğruna ahiretini yakmak nasıl bir aptallıktır, nasıl bir ahmaklıktır anlamak mümkün değil.

Ayet ve hadislerin lafızlarını değiştirerek mesaj vermeye çalışmak yalancı peygamber Müseylemet’ul Kezzab’ın adetidir, yoludur, sünnetidir. Allah(cc)’e ve rasulü Muhammed(sas)’e iman edenler için yol da adet de sünnet de bellidir; ayet ve hadislerle ilgili ancak edep ve haşyetle konuşurlar.

Bir de “bel’am” bile olamayacak kapasitedeki muhteris ve münafık ama hoca denilen adamlar var; bu dine yapılan her saldırının, atılan her iftiranın, yakılan her fitne ateşinin hemen başında bitiyorlar. Mal bulmuş mağribi gibi, cahillerden daha cahil, kafirlerden daha kafir bir dil ve üslupla, cüret ve hayasızlıkla özellikle hadisleri eğlence edinmek gibi bir alçaklığa cüret edip, salyalarını akıtarak saldırıya katılıyorlar.

Ne yazık ki onların karşısında duracak olanlar ya hiç çıkmıyor ortaya, ya da geç kalıyorlar. Bu adalet ve hakkaniyetin temsilcileri olmalarını beklediklerimizin, korkaklığı ya da çekingenliği bize çok pahalıya mal oluyor. Kimisi arsızların medya gücünden, kimisi ardındaki kitlenin kalabalığından, kimisi hakim anlayışa baş kaldırmaya cesaret edemediğinden, bu hoca bozuntularını direk olarak muhatap alıp, adını sanını zikredip, ağzının payını vermek yerine, dolaylı ve imalı sözlerle cevap vermeye çalışıyorsa da, hakikati ortaya koyma hususunda maalesef yetersiz ve etkisi sınırlı olarak kalıyorlar.

Tabi bu sapkınlık ve cüretkarlığın destek bulmasında tek etken bu olmadığı gibi, tek çare de bu salih insanlar olarak bildiklerimizin ortaya çıkması değildir. Ancak bu dinin kendilerine peygamberlerinin varisliği sıfatını verdiği insanların, bunu hak etmeleri ve gereğini yerine getirmeleri gibi bir sorumlulukları olduğu da göz ardı edilemeyecek büyük bir hakikattir.

Evlatlarının cahilliği ve alimlerinin acziyeti arasında sıkışıp kalan İslam ümmetinin felahının yolu bellidir. Ne ki, bu yola başını koyacak, bedenini koyacak, ruhunu ve canını koyacak salih ve cesur alimlerin sayısının azlığı, yahut seslerinin kısıklığı, muhtemel bir dirilişin başlamasını sürekli erteliyor.

İlim ve siyasetin, ahlak ve ticaretin, adalet ve muamelatın, irfan ve muhabbetin, edep ve ailenin, uhuvvet ve diyanetin, şiar ve mukaddesatın yeniden ve yeni bir aşkla, dertle, fütüvvetle ortaya konmasına ihtiyacımız var.

Her birimizin olduğumuz noktada ve gereken kadarını yüklenmemiz halinde, yük değil büyük bir meziyet ve medeniyet olacak bu değerler manzumesinin; dünyamızın refah ve maslahatını olduğu kadar, ahiretimizin felah ve menfaatini sağlayacak yegane yol olduğundan şüphemiz yoktur.
Biz yürümediğimiz için yol uzuyor, biz yaşamadığımız için dünyanın tadı kalmıyor.

Bu dünya mülkü Allah(cc)’in ve O bizi buna varis kılmak istiyor. Biz neden istemiyoruz? Hem dünyanın mülküne mirasçı, hem ahiretin cennetine sahip olmayı istemekten bizi alıkoyan nedir?

09 Haziran 2020

Bilal'in akrabalarını seviyoruz



Tarih okuyor ya da dinliyorsak veya en azından seyrediyorsak; olayların bir şekilde benzeştiğini ve tarihin aslında tekrar ettiğini, isimlerin ve zamanların değişmesine rağmen olayların ve sonuçların aynı olduğunu fark edip, “ha evet doğruymuş, tarih tekerrür ediyormuş” diyoruzdur.

Neticede dünyanın kaderinin akışı içinde insanın olayları etkileme gücünün sınırları belli olunca, bir de bunlara insani zaaflar ve hırslar eklenince değişecek pek bir şey kalmıyor aslında.

Velakin, genel itibariyle tekrarlanmasına rağmen ibret alınması konusunda tekrarın pek az seviyelerde kaldığını da hemen hepimiz söyler dururuz. İbret alınsaydı tekrar eder miydi sorusunun cevabı; “evet yine de tekrar ederdi” olacaktır. Ya da insanoğlu bu, ibret alanların tarihin akışına etkisi ne kadar olacak ki? Değişmezdi bir şey ve tekrarları izler dururduk.

Gerçi sıkıntı yok, biz tekrarları izler ya da yaşar gibi değiliz zaten; her gün yeniden aynı şeyleri yaşasak da, aynı heyecan ve merakla, aslında aynı çıkacak sonuçları bekliyoruz. Sonra aynı şeylere şaşırmaya, kızmaya devam ediyoruz. Ha arada da sevinmeye tabi, az da olsa…

Şimdi dünyanın gündemini sarsan bir siyahi cinayetiyle herkesin aklına gelen, ayrımcılık, ırkçılık gibi kötülüklerin engellenmesinin ne kadar önemli olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyoruz. Aynı zamanda bazı tarihi inceliklerin hikmetini anlamak için bize bu olaylar yeni birer işaret oluveriyorlar.

Bakın Müslümanlar arasında siyahi biri hakkında sadece ten renginden dolayı kimsenin kötü bir bakış açısı olmayışının çok narin bir temeli vardır. Bilal(ra) gibi sevilen bir sahabenin siyahi oluşu ve bununla meşhur olması, bütün Müslümanların gönlüne siyah bir inci gibi pırıldayan bir siyahi muhabbeti düşürür.

Ne zaman bir siyahi ile karşılaşsak ona Bilal’in akrabası gözüyle bakarız, farkında olarak ya da olmayarak sempati duyarız. Hatta suça karışan ve türlü melanetler işleyen siyahileri bile iç dünyamızda temize çıkarır, sorumluluğu onların zenginliklerini çalan ve onlara fakirlik ve gariplik bırakan batıya yükler, onlara pek laf söyleyemeyiz.

Bugün modern dünyanın -siyahilerle başlayarak- ırklarla yaşadığı sorunlar bize; sahabenin arasından siyahi Bilal’in müezzin kılınmasının, Farisi Selman’ın ehli beyte alınmasının, Rumi Süheyb’in fedakarlıkta örnek olmasının ve daha nice Arap ve acemin kardeş kılınmasının hikmetini anlatıyor.

İslam bizim kodlarımıza ırkların ve renklerin sorun değil birer ayet olduğunu gergef gibi ayet ve hadislerle işlemiş ve kıyamete kadar olası bütün ayrımcılıkları temelden çözmüştür. Mesele kardeşliktir, mesele takvadır. Kimsenin etine, kanına ya da tenine, rengine bakılmaz!

Kur’an ile bize bildirilen geçmişin kıssaları, bir nevi üç boyutlu olarak bize aktarılırken, onları tekrar zannetmemiz bakışımızın tek noktada takılı kalmasındandır. Oysa ayet ve hadislerle çizilen büyük fıtrat ufkunun bize kazandırdığı bakış açısı, hem madde ve manayı hem de ahiret ve dünyayı kapsar.

İnsana, olaylara ve hatta eşyalara bir yandan bakıp, bir ucundan dokunup, bir kenarından tutunup ahkam kesemeyiz. Hoşumuza giden bir şeyiyle ele alıp hoşlanmadıklarımızı görmezden gelemeyiz. Dışına, tenine, rengine, cinsine bakıp; varlığını, ayetliğini, hikmetini, ahiretini, hesabını göz ardı edemeyiz.

Küçük bir nüansın, nasıl tarih boyu dünyaya, adalet ve merhamet aşıladığına şahit olmak, bir bakıma İslam’ın hakkaniyet ve hakikatinin de bir göstergesidir. İslam; sıradan bir hikaye gibi anlatılıp giden bir efsanenin değil, insanların ve toplumların sorunlarını çözen, dertlerine derman olan ilahi dokunuşların hayata yansımasının adıdır.

Irkçılığın mağdurlarına da bulaşan bir hastalık olduğunu yıllar önce bir Somalili öğretmişti bana; ona göre teni daha siyah olanlar ona saygı duymalıydı, zira onun teni biraz açıktı. Bunu o kadar inanarak ve normal bir şey gibi söylemişti ki, donmuş kalmıştım…

Bu noktada şöyle bir dönüp kendimize bakmanın ve kimleri hangi sebeple hor gördüğümüzün hesabını yapmamızın zamanıdır. Tarih tekerrür ediyor, ona müdahale edemiyoruz ama hiç değilse kendimiz için ibretleri kaçırmayabiliriz.

Yalnızca siyahi olduğu için bir adamı tekmelemekle; yalnız Kürt olduğu için, sadece Suriyeli dendiği için, sadece falan şehirli, falan mahalleli bilindiği için bir insanı hor görmenin, bazı sıradan haklarını bile kabul etmemenin, özgürce dolaşmasına, konuşmasına, yürümesine, alış veriş yapmasına, yaşamasına katlanamamanın nasıl bir farkı vardır ki?

Evet tarih, farklı açılardan tekrar eden olaylar silsilesinden ibaret; mesele, farklı açılardan bakıp, kendimiz ve toplumumuz için hayra vesile olacak ibretleri çıkartabilmekte. Yaşadığımız günler de tarihten birer sayfa, yaşayanlar ibret almazsa gelecekteki nesillerin ibret almasından bize ne fayda?


14 Mayıs 2020

Taklit ve uyumda denge



Yaşayan bir örnek, çocukluğumuzdan itibaren hayatımızın hemen her devrinde bize önemli ve anlamlı geliyor. Bilinçsiz bir örneklik ya da rastgele seçilmiş bir uyumdan değil, bile isteye ve tercih ederek taklit etmeye çalıştığımız insanlardan bahsediyorum.

Kendimizce iyi gördüğümüz kişi ya da davranışları farkında olarak ya da olmayarak içimize kazıyor, sonra da benzer durumlarda o beğendiklerimizle doldurduğumuz veri tabanımızdan ana uygun davranışlar seçiyoruz. Tabi aksi de mümkün; çirkin ve pis işleri görmenin de benzer bir kalıcı etkisi olabiliyor ama herhalde hiçbirimiz bu gibi örnekleri memnun ve mesut bir ruh hali ile taklit etmeyiz.

Konu din ve diyanet yani dinin yaşanması olunca, bu taklit makamını seçmemiz daha bir farklı açı kazanıyor. Zira dinimiz için seçtiğimiz örnekler sadece dünyamızı değil, ahiretimizi de tayin edebilir.
Pek çok kriter vardır ve bunların geneli ilim ve ihlas üzere bina edilmiştir. Zaten din hususunda örneklik etmenin asgari ve temel şartları da bunlardır.

Ancak pratikte karşımıza çıkan bir sorunumuz var. İlim sahibi olduğunu düşündüklerimizin ilmi seviyesini biz tespit ve takdir etmekten uzağız. İhlas konusunda da kalplere açıp bakma imkanımız olmayınca, bu temelleri de tespitte bazı verilere ihtiyaç duyuyoruz.

İlimde önemli kıstaslardan biri; kişinin her konuda bilgi sahibi olması ve sorulan her soruya cevap verebilmesidir. Bu kulağa iyi gibi gelen özellik din mevzuunda maalesef ilimden nasipsiz bir cüretin ve belki de başka maksatlarla her konuda konuşmanın işareti olabiliyor.

İlim, ağırbaşlı ve temkinli bir halin ardındaki deryanın adıdır. Dengesiz, düzensiz ve her dalda gezinen birinin sağlam bir yere basmadığını tahmin etmek zor olmaz. Genelde de netice öyle çıkar ve ayakları kaymaya başlar böylelerinin.

İlmin bir asaleti vardır ve taşıyana bu sirayet eder. Baktığınızda üstünde o ağırlığı görebilir, konuştuğunda dilinde o sorumluluğun endişesini hissedebilirsiniz. İlim, aynı zamanda sahibinin yaşantısında da ortaya çıkar ki, aksi durumda ihlasın olmadığını söylemek mümkün olur. Yaşanmayan veya yaşama niyeti taşımadan elde edilen bilgi, sahibini alim değil hamal yapar.

İlmin temeli edeptir ve edebini koruyamayan birinde olan bilgi, hayvanların en çirkin seslisinin sırtına yüklenmiş kitaplar gibidir.

Bunların sonunda yine de taklit ve tabi olunacak sağlam bir kulp gibi olan alimi bulmanın bir yolu da, dünyalık kaybedecek çok şeyi olmayanları seçmektedir. Mal, makam ya da şöhret; alim ya da cahil her insan için ağır bir imtihandır. Bunlara alışmanın sonunda ortaya çıkan kaybetmemek için verilebilecek tavizlerin, girilebilecek veballerin kapısının açık olduğuna ya da en azından öyle birer kapı olduğuna işarettir.

Bunlarla birlikte kendini muhafaza edebilenlere çok az rastlanmıştır.

Bir azimet uğruna, malından ya da canından geçmeye hazır bir alim profili için, ne kınayıcıların kınaması, ne zalimlerin kılıcı, ne de dünyanın mal ve şehvetleri bir engel teşkil etmemiş ve doğru bildiklerini söylemekten ve yaşamaktan geri durmamışlardır.

Selefi salihinin makamları reddetme konusunda gösterdiği aşırı hassasiyeti de bu minvalde anlamak gerekiyor. Kabul etmeleri durumunda orada kalmak için taviz gerektiren bazı hallerin yaşanma ihtimaline dahi tahammül göstermemek adına, o yola hiç girmemeyi tercih etmişler.

Halen yaşadığımız fetret devrinde, ihtiyacımız olan alimleri bulmakta zorlandığımız bir vakıa. Bu konuda hataya düşmemek için yaşadığımız kötü tecrübelerin bizi daha da ince eleyip sık dokumaya ittiği de ortada.

Bütün bunlara rağmen, hiçbir yol bulamasak da; -eksikleri ve hataları ile- en azından temel itikatlarinde bir sorun olmadığına inandığımız veya öyle bildiğimiz ilim sahiplerini bulmak ve onlardan faydalanmak durumundayız.

Mal ve şöhret cahil birinde de büyük tahribat ve sapmalara yol açabilir ancak bir alimin ayağının kaymasının, onunla birlikte kayacak olanlar düşünüldüğünde nasıl bir tehlike olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Yine de hiçbir kıstas mutlak değildir; neticede insan olan ilim sahipleri de kendi fıtrat ve kabiliyetlerine göre konumlanıyor ve duruşları da buna göre değişebiliyor. İtina göstermekle, vehimle hareket etmeyi de ayırmak zorundayız.

Sakin olmalıyız; ne ilim sahiplerini hatasız kullar görüp, tereddütsüz bir taklit, ne de hürmetsizlik ve müstağnilik göstererek uzak durmak doğru bir yol değildir. Esas olan dengeli yani vasat olmaktır.

02 Mayıs 2020

Hakların çatışması



İnsanların hayata bakış açılarıyla alakalı fikirlerinde oluşan değişiklikler kadar kendileri için varsaydıkları imtiyazlar da artıyor. Herkes kendince ürettiği bir vazgeçilmezler listesi üzerinden diğerlerinin saygı ve sınırları belirlemesini istiyor.

“Bence bu, bana göre şu, benim için o” gibi başlama noktaları aslında sabit bir kör noktayı ifade ediyor. Bana göre böyle olan başkasına göre öyle olmayabiliyor. Ve o noktada tıkanıklık yani sosyal sorunlar başlıyor.

Benlik duygusunun tavan yaptığı çağımızda, bunun tek sebebi ferdiyetçilik değil daha çok menfaatçilik olarak isimlendirilebilir. Üstelik bu hal artık yeni yetmelerin, ergenlerin ya da daha genel ifadesiyle yeni neslin değil neredeyse herkesin bir sorunu olarak büyüyüp gidiyor.

Menfaat ve zevk temelli bir hak sistemi kurgusuna kendini kaptıran ve belki de bu saçmalığı savunabilmek için, körü körüne inatla sahip çıkılan bir dogmaya dönüştüren kafa yapısı, bir de üstüne normal insanlardan bu yaklaşımına saygı hatta özel bir özgürlük alanı bekleme şımarıklığı gösteriyor.

Örneklendirmeden belki de meramımın tam anlaşılmayacağını tahmin ediyorum ama ısrarla gayri insani istek ve hak iddialarından herhangi birini örnek vermemeye çalışıyorum. Zira kötü örnek olarak vermek için bile konuşulması, kullanılması tiksindirici bir kötülükler silsilesi bunlar.

Çağdaş ve modern dünyanın; insanlığın vahiy temelli dinden kaynaklanan mukaddeslerine açtığı savaş sonunda ortaya çıkan boşluğu doldurmak için uydurduğu, yerine ve zamanına göre içeriği ile oynama hakkını sadece kendinde gördüğü, istediğinde ve sadece istediği insanlar veya toplumlar için gündeme getirdiği, uygun görmedikleri coğrafyalarda adını bile anmadıkları ama pek değerli, çok mukaddes, oldukça özgür ama bir o kadar aptal bir insan hakları anlayışı var.

Yönetim bazında, bir yerde krallık, diğer yanda diktatörlük bu haklara uyabiliyor.

Bir kıtada renk, diğer kıtada dil, başka bir coğrafyada din bu haklar kapsamına girmeyebiliyor.

Yaşama hakkı gibi temel varlıkla ilgili bir konuda, bazı halkların soykırıma uğratılmaları sorun olmayabiliyor.

Yer altı ve üstü zenginlikler konusunda sömürülmek, kağıt üzerinde en büyük insanlık suçu ya da insan hakları ihlali veya mülk edinme hukukunu ihlal gibi şatafatlı tamlamalarla manşetlere çekilse de, bazı ülkelerde yaşayan insanların bu kategoriye girmeleri ve normal bir insan muamelesi görmeleri düşünülemiyor.

Aile oluşturmak ve neslini devam ettirmek gibi sadece insan türünün değil hemen tüm canlı yaratıkların en doğal ve temel hakları iken; elleri ve dilleri, silahları ve teknolojileri ile gelişmiş ülke ve kurumların, dünyanın geri kalanının çocuklarını nasıl yetiştireceklerine, nasıl yaşayacaklarına müdahale etme, yönlendirme ve hatta itiraz etme cüretinde bulunanları yok etme gibi bir azgınlık işlemeleri, kesinlikle bir insan hakları ihlali sayılmıyor.

Canları, malları, nesilleri, akıları ve dinleri çiğnemekte bir mahsur görmeyen modern insan hakları, ne hikmetse her türlü melanet ve pisliği savunmak için kendini paralayan, paralı militanlara sahip bir terör örgütü gibi, hiç beklenmedik yerlerde, örneğin bir Müslüman mahallesinde salyangoz satmak isteyebiliyor ve bunu en tabii hak olarak ilan ediyor.

Oysa yalnız Müslümanlar için değil, fıtratını kaybetmemiş bütün canlılar için; işlenmesi veya serbest bırakılması, tercih edilebilir bulunması veya saygı duyulması asla mümkün olmayan birtakım işler bunlar.

İnsanların haklarının neler olduğunu belirleme işinin, emperyalist toplumları inşa eden fikir ve sistemlere bırakılması yanlışın ilk adımı idi. Olayın dürüst ve düzgün bir hukuk belirleme amacından çok, kendi menfaat ve zevklerine hizmet eden, kurguladıkları inançsız ve tüketim temelli toplumun oluşmasına hizmet etme noktasına gitmesine sebep oldu. Gidişata isyan ve itiraz etmeyi düşünemeyecek kadar kendi keyfinin peşinde bir insan kitlesi üretmeye yönelik haklar belirlenmesi ve bunları da gerektiğinde izaha bile ihtiyaç duymadan değiştirme yetkisini de batılıların ellerinde tutmaları, neticenin insanlık ve dünya için hayır olmayacağının kesin bir işaretidir.

Ürünün sahibi onlar, tasarımı ve çalışma sistemini onlar kurdu, kullanım koşullarını onlar belirliyor. Canları istediğince üründe ya da kullanım yer ve şartlarında değişim yapma hakkı da onlarda.
İşite tam da bu yüzden, adil ve merhametli bir dünya düzeni için, ne ahlak ne de adalet sisteminin insanların keyfine bırakılması mümkün değildir. Tarihin bilinen bütün devirlerinde ve bugün yaşadığımız bilişim toplumlarında karşımızda duran hakikat budur.

Pek çok insan bilmese ya da yanlış bilse de; insanlığın fıtratına uygun, fert ve toplumu dünyada huzur ve rahat içinde yaşatabilecek kurallar ve kanunlar silsilesi Allah(cc)’in dinindedir. Buna karşı çıkanların büyük bir bölümü inatlarını bir kenara bırakıp, samimiyetle bu dinin hakikatini öğrendiklerinde, bu büyük hakikate boyun eğmekten başka bir yolları kalmıyor.

İçinizde hiçbir endişe ya da tereddüt olmadan, bütün rahatlığınızla, İslam’ın bütün helal ve emirlerine sahip çıkmaktan asla imtina etmeyin ve aynı şekilde, hiçbir acaba hissine kapılmadan, bu dinin bütün haram ve yasaklarına karşı olmaktan geri durmayın.

Bilin ve ilan edin ki; helal ve temiz olan her şey güzeldir, haram ve pis olan her şey çirkindir!

25 Nisan 2020

Filiz vermiş bir dal gibi



Çok hızlı yaşıyorduk, çok hızlı akıyordu sular ve elektrik hızlıydı. Işık hızını bile hesaplamıştık. En hızlı uçuşlarla, en hızlı ulaşılan uzaklar yakın olmuştu. Hızlı elemanlar makbuldü. Hızlı hayatlar yaşıyorduk ve hızlı ölümlerle ölüyorduk.

Ölüm de hızlıydı!

Hızlı konuşuyor, hızlı yazıyor ve hızlı okuyorduk. Hız ibreleri sadece arabalarda değil hayatın her alanında vardı; kimisi görünüyor kimisi görünmüyordu ama hız vardı, olmalıydı.

Tam da bu hengamenin ortasında, vazgeçilemez zaruretlerin üstünde, aksamaması gereken trafiklerin tepesinde aniden bir şey oldu.

Pek çok şey durdu!

Bir çok şey yavaşladı. Uçaklar eskisi kadar hatta hiç uçmaz oldu. Otobüslerle bile seyahat edilemiyor. Sokağa çıkmak gönüllü ya da gönülsüz yasaklanır oldu.

Olmazsa olmaz sandığımız her ey bir anda olmaz oldu!

Ölüm bile yavaşladı! Hep olan ama farkında olmadığımız sayılarla ölüm, yavaşça girdi aramıza…
Ama hayat devam ediyor; bir yanda eski akışın hızından beslenenler aç kalırken, diğer yanda bu duruşun duraklığını yapanlar dört köşe oldular.

İnsan yine bir yol buldu, hayat akıyor yine, yine devam ediyor acı ve açlık, yine sevinç duyuluyor bazı şeylerden ve yine insan işte…

Alıştıklarımızdan mahrum kalmanın ne menem bir hal olduğunu anlamak isterken birden kendimizi Ramazan ile karşı karşıya buluverdik.

İşte bütün rahmet ve bereketi ile gelmişti Ramazan; az yiyecek, az uyuyacak, az konuşacaktık. Dünyadan her ne alıyor idi isek -helal olmasına rağmen- hepsinden daha az alacaktık. Rahmet ve bereketin dünyadan aldıklarımızın azalmasıyla ters orantılı olması gereğiyle karşılaştık bir kere daha.

Çok Kur’an okuyacak, çok namaz kılacaktık; çok zikir, çok salavat ve çokça infak! Çok vermek Ramazan’ın değil bütün bir Müslüman hayatının olmazsa olmaz parçasıydı ve şimdi daha çok verecektik. Zekat deyip verecek, sadaka deyip verecek, fitre deyip verecektik.

Dünyalık kaygılarımızı ve alışkanlıklarımızı oldukça sınırlandıran ve engelleyen bir salgının ortasında, her şeye yeni anlam veren Ramazan gelmişti. Hasta olmamak ya da ölmemek için değil, yalnız ve sadece Allah(cc) için bazı şeylerden vazgeçecektik!

Hayatın hikmetini, yaşamanın hedefini, var olmanın nedenini Ramazan ile bir kere daha anlamak ve anlamlandırmak zamanıdır. Şartlar ve hayatın getirdikleri her birimiz için ayrı bir açıdan zor veya ayrı bir açıdan güzeldir.

Seçme ihtimalimiz olmayan mecburiyetlerden dolayı kahrolmanın anlamı yokken, değiştirebileceğimiz aksaklıkların farkında olmanın tam zamanıdır.

Azalan meşgalelerin yerini doldurmak için iyiyi ve güzeli aramanın tam zamanıdır.

Daha az insanla ve daha az muhatap olmanın, kalabalıklardan uzak durmanın, kendinle baş başa kalmanın tam zamanıdır.

Aileyi yeniden keşfetmenin, toplumu yeniden tarif etmenin, şehirleri yeniden isimlendirmenin, yurtları yeniden anlamlandırmanın; devlet ve düzenin değerini, adalet ve sağlığın yerini, ihtiyaç ve israfın şeklini, denge ve sükûneti yeniden bulmanın tam zamanıdır.

Baharın tam zamanıdır; kuru dallardan yeşil gözlerin patlamasının, ağaçların rengarenk ve envai tatta meyvelere durmasının, gökte güneşin gülümsemesinin, yağmurun yeri beslemesinin, yeni doğmuş yavruların toprağa basmasının zamanıdır.

Çokça düşünmenin, çok okumanın ve tekrar çok düşünmenin zamanıdır.

Kur’an’ı idrak etmenin tam zamanıdır!

Ramazan’ın tam zamanıdır!

***
“kıssalarda olur ya;
tam bu şehirde hikmet öldü derken bir şey olur,
şehre bir adam gelir,
bağırmaz,
filiz vermiş dal gibi sessizce çağırır...”

15 Nisan 2020

Sünnet mihenktir




Hep söylenir; “insanların sadece akıllarına nazar değmez” diye. Boşuna değildir tabi, başkasının aklını nazar edecek kadar beğenmek pek yaptığımız hatta hiç yapmadığımız bir şeydir zira. Yok desek de, neticede durumumuz budur: En akıllı benimdir, en doğruyu ben düşünürüm tabii ki, başka kim olacak?

Bu en yaygın bencillik türüdür ya da hadi hafifleterek söyleyelim, bu hemen hepimizde bulunan kendini beğenme halidir. Yine de pek hafif olmadı sanki. Ama akıllarımıza bunun böyle olduğuna ikna edecek pek makbul bir yol yok gibi.

Hayatın dengesinde devam etmesi ve özellikle insani ilişkilerin ve sosyal düzenin, adil bir düzende devam etmesi için bu kendi aklını beğenme, kendi doğrusuna inanma, kendi keyfine göre davranma gibi insani heveslerin kırılmasına, kırılamayanların da kontrol altında tutulmasına ihtiyaç vardır.

İşte bu ihtiyacı gideren görev dağılımındaki en temel ayrışma olan; yöneten ve yönetilen olma halidir. İnsanoğlunun bir zümresi idareci olurken, diğerleri de idare edilen olmak zorundadır. Ortak kuralların uygulanması ve kuralların çiğnendiği durumların denetlenip, gerekli düzenleme ve cezaların tatbiki için de buna kesinlikle mecburuz.

Peygamberlerin görevlendirilmesi, vahyin inmesi ve insan hayatını düzenleyen ilahi fermanların varlığı ve halen devam ediyor olması, kıyamete kadar da devam edecek olması; bu düz ve temel insani sorunun çözümüne dünyevi bir çözüm olmaları bakımından en doğru ve ilk çözümün de adresidir. İdeal yolun temel kurallarını belirleyen dinin sosyal hayata sunduğu düzen ve kuralların insan aklından değil ilahi vahiyden kaynaklanıyor olması büyük bir denge sebebidir.

İnsan uymak zorunda olduğu kural ya da kanunun, kendisi gibi bir insanın değil de mutlak kudret ve otorite sahibi Allah(cc)’in hükmü olduğunu bilmesi, temel itiraz ve benlik noktası olan, aklını beğenme veya aklına uydurma, işine gelmediğinde reddetme gibi, zaaf ve isyanlarını bastırma noktasında oldukça etkilidir.

Bu noktada karşımıza çıkan bir itiraz noktası, vahyin devam etmemesi ve insanlığın sürekli yeni dert ve sorularla hayatlarını ikame etmelerine karşın, dinin çözüm üretme sisteminin nasıl devam edeceğidir.

Din usulü ya da fıkıh usulü gibi teknik bakımdan yeryüzünün en sağlam hukuk sisteminin varlık ve işleyiş inceliklerine, bugün itibariyle haberdar olanların azlığı ve insanların “müftünün fetvasının yettiği” devirleri geride bırakmış olması, meydana birtakım hokkabazların çıkmasına ve bu alanda bir boşluk varmış intibaı vererek, kendi akıllarınca uydurdukları güya gerçekleri din diye insanlar sunma cüreti, maalesef yayılmaya devam ediyor.

Bunlar insanlığın en akıllılarıdırlar, onlardan önce çok az insan bunların ulaştığı muhteşem ve ulaşılmaz seviyeye gelmiş ve çok az zat bu incelikleri kavrama gibi üstün özelliklere sahip olabilmiştir.

Biraz cesaretlerini topladıklarında; sahabeden başlayarak bizden önce bu dini gönüllerinde tutan ve dünyanın hemen her yerine davetini ulaştıran, ihlas ve gayretle Allah(cc)’in adının yüceltilmesi için, gerektiğinde malları, gerektiğinde canları ile mücadele eden, dünyaya ilim ve irfan nedir öğreten geçmişin örnek şahsiyet ve toplumlarını, önce reddetmeye, sonra kötülemeye ve en sonunda aşağılayıp hakaret etmeye varan, azgın bir cüretle saldırıyorlar.

Biraz dikkatle takip edildiklerinde aslında kendi akıllarına tapındıkları ama kurdukları tezgahın dağılmaması için Allah(cc)’e ibadet ettiklerini söyledikleri görülebiliyor.

Kendi hevesini ya da arzusunu ilah edinmenin, İslam kılıfıyla sunuluyor olması, bir müddet kabul görmelerini sağlasa da, bu kontrolsüz zeka sahiplerinin ayaklarının sık sık kayması kaçınılmaz bir son oluyor. Bütün mesele, samimi Müslümanların bu adamların ne yapmaya çalıştıklarını idrak etmelerine bağlı.

1400 yıllık bir mirası bir cümleyle kenara itebilen, Allah(cc) ve Rasulü(sas) için tazim ve salavat okunmasından rahatsız olan, kendi aklından başka fetva makamı tanımayan ve şimdilik Müslümanım diyen ama pek yakında deist olma ihtimali bulunan bu zevatın, samimi bir şekilde insanların dinlerinde ıslah ve hayatlarında maslahat elde etmelerine yardımcı olmak gibi bir dertleri olmadığını, en ufak bir itiraz ya da reddiyede, düşmanca saldırmalarından anlayabiliyoruz.

Peygamberlerin davet yolundan nasipleri olmadığı gibi, sahabe ya da onların izindeki imamların gayret ve tevazularından da payları yoktur ki; fitne ve fesattan başka bir faydaları dokunmuyor.
Bazılarının emperyal devletlerle münasebetleri ve hatta onların beslemeleri olmaları da normal ve samimi bir çalışma yürütmediklerinin en net delillerinden biri. İçinde yaşadığı toplumu şu ya da bu sebeple, başka bir devlete köle etmek gibi bir niyetin sahih bir anlayış olma ihtimali yoktur.

Bu din, ilk günlerinden itibaren yazılı kayıtlara alınmış, yüzyıllardır en doğru bir şekilde nesilden nesle aktarılmış, yaşanmış ve toplumların dertlerine derman olmuştur. Tarihin fikir ırmağında ana damarlar bu dinin mensuplarının arasından çıkmıştır. Çözümsüz bir soru, çaresiz bir dert bırakmadan bugünlere kadar gelinmiştir.

Şimdi birilerinin kendi hevalarını bize dayatmaları kabul edilecek, hoş görülecek bir durum değildir. Bırakıldığında bu ifsat hareketlerinin ne gibi sonuçlar doğurabildiğini yakın tarihimizde yaşadık, tekrar denemeye gerek duymamalıyız.

Elimizdeki en sağlam mihenk, sünnettir! Ona uymakta savsaklama ya da gevşeklik bir yana, sünnet üzerinde fikir jimnastiği yapma cüretinde bulunanların, Müslümanlara örneklik ya da önderlik etme iddialarını kesin bir duruşla reddetmek mecburiyetindeyiz. Aksi halde dünyadan sonra din de elimizden gidecektir.

Sünnetsizlik gavurluk alametidir!

11 Nisan 2020

Toprak meselesi


Adam topraktan yetişen zeytin, topraktan beslenen hayvanlardan elde edilen sütle yapılan peynir, topraktan yetişen susam ve şekerle yapılan helva, topraktan yetişen üzümden yapılan pekmez, topraktan yetişen buğdayla yapılan ekmekle kahvaltısını yaptı. Topraktan yetişen çayını, topraktan yapılan cam bardağıyla içti. Sonra topraktan yaratan, toprakla yaşatan, toprakla öldüren ve toprakla diriltecek olan Allah(cc)’a hamd etti.

Sonra topraktan yaratıldığımızı, topraktan beslendiğimizi, toprağa gömüleceğimizi, topraktan tekrar diriltileceğimizi nasıl idrak edemez insanoğlu diye şaşırdı kaldı.

Dünya kurulalı beri toprağın; bağrına gömülen herkesi ve her şeyi kendine çevirdiğini, aslına döndürdüğünü, erittiğini ve aslında sakladığını ve zamanı geldiğinde tekrar dünyaya iade edeceğini unutmadan yaşamak gerektiğini düşündü.

Kendi bedeni dahil, sahip olduğu ya da öyle sandığı ve kullandığı her şeyin aslında topraktan olduğunu görmemek için gözlerini kapatmasının bile yetmeyeceğini fark etti. Göz kapakları da topraktandı!

Toprağın bu kadar kullanışlı ve hiç alakasız gibi görünen sayısız eşyaya ve canlıya bürünmesinin ve dönüşümün sürekli devam ediyor olmasının insan aklı ile izah edilemeyecek kadar muhteşem bir yaratma düzeni olduğunu itiraf etmesi gerekti.

Bir parça toprağın kalp olup hayat pompalamasının yanında, başka bir parça toprağın kan olup damarlarımızda hayatı dolaştırmasına ve bunun her bir muhteşem organımız için aynı olduğuna şaşırmamak elde mi?

Gözlerimiz topraktan ve görüyor, kulaklarımız topraktan ama duyuyor, dilimiz tat alıyor ama topraktan, sinirlerimiz hissediyor ve topraktan, böyle devam eden topraktan bir sistemle her an yaşadığının farkında olmak ve bakmaya kıyamadığı nice güzelliğin aslında topraktan olduğunu bilmek…

Düşünsene; Leyla da topraktan ve toprağa karışacak! Çiçekte topraktan, kokusu da. Bakmaya kıyamadığın süslü nice manzara topraktan.

Dünyanın dışında topraktan başka neler var bilemiyorum ama dünya topraktan!

Ömer(r.a.) “aleme ibret” hayat yaşadıktan sonra, ecelinin yaklaştığını hissettiğinde, başını dizinde tutan oğlu Abdullah(r.a.)’a; “yüzümü toprağa koy, dünyadan öylece ayrılayım” demişti…

Şimdi toprak bize bir başka hikaye anlatıyor, devirlerin değişimine şahitlik eden bu neslin toprağı dinlemeye çok ihtiyacı var. Kainata göz atmaya, el atmaya, sırt vermeye ihtiyacımız var.

Fezalarda da dolaşsak dönüp dolaşıp -eğer kısmetimiz varsa- 1 metrekarelik topraktan bir çukura gireceğiz. Bazılarımızın ondan da nasibi olmuyor, olmayacak.

Dünyanın “güya” en gelişmiş ülkesi Abd’de insanlar toplu mezarlara ve kimsesizler gibi birkaç görevli eliyle gömülüyor.

Baksanıza en sevdiklerinin bile, cenazesinde ardından gidemediği ölümler görüyoruz.

Galaksilerin de korona virüslerin de Allah(cc)’in yarattıklarından olduğuna inanıyorum. Hayatı ve ölümü, dünyayı ve bütün alemi, sebepler kanunu ile deveran ettirenin Allah(cc) olduğuna inanıyorum. Bir yandan tedbir ve çare peşinde koşarken diğer yandan boynumu Rabbimin hükmüne ram etmenin ve mütevekkillerden yazılmanın derdindeyim.

Bazı olaylar karşısında nutkum tutuluyor. Kader hükmünü icra edeceği vakit akıl duruyor, göz görmüyor, kulak duymuyor.

Birileri ya da bir şeyler sebep oluyor illaki, illaki bir bahane bulunuyor, bir şekilde olacak olan oluyor.

Çok gam çekmemek lazım…

Çok dert etmemek lazım…

Ölüm geldiğinde onu durduracak güç yoktur, zira o Allah(cc)’in kaderidir ve ondan kaçış imkansızdır.

***
Bütün varım toplasam, sonra varsam toprağa
Senin çağınla olsam, senle girsem toprağa

Senin doğduğunu ve geldiğini senin
Atılır yerden yere, haber versem toprağa

Bulsam ve saptasam bir bir ayak izlerin
Öpsem öpsem ve sonra alnım vursam toprağa

Kutlu ayaklarındır, değdi diye sevgili
Yalnız senin adına,bir kapansam toprağa

İncinmesin diye sen, taşlara dikenlere
Diz çöküp te önünde ve yakarsam toprağa

Osman Sarı

04 Nisan 2020

Dinde aykırılık marifet değil fitnedir



Onaylanmak, takdir edilmek, sevilmek, tasdik edilmek gibi birçok insani duygumuz var. Zayıf yanımız gibi görünse de bunlar bizi toplum olarak yaşama hususunda destekleyen ve aramızdaki bağları koruyan duygular. Herkesten ve her şeyden müstağni bir kibir, ne kişiyi ne de toplumu iflah etmeyen kötü bir huydur.

Yakınlıkların, akrabalıkların ve sair insani münasebetlerin dengeli ve seviyeli olması ideal toplumlar ve huzur içinde yaşayan fertler için temel kaidelerden biridir. Bu toplum hayatının bütün yönlerinde lazımdır. Devlet aygıtının işlemesinde de, komşuluklarda da, dini hayatın ikamesinde de olmazsa olmaz kuralımız, dengeli ve düzgün bir ilişki ağının kurulmuş olmasındadır.

Devletin temsilci ve kanunlarına uymak, komşunun ya da akrabanın hukukunu gözetmek, dini temsil makamında bulunan şahıslara ve dini mukaddesata hürmet etmek, herkesin istediği huzur toplumunun oluşmasını sağlayacak temel kaidelerdir.

Devletin hukuku çiğnenirse anarşi doğar, dinin hürmeti çiğnenirse huzur ve sükûnet kaybolur, insani yakınlıkların gerekleri çiğnenirse toplum bozulur.

Halkın adetleri ile kavga eden toplumda kabul görmez. Dinin gelenekleriyle çelişen gönüllerde yer bulamaz. Bu adetlerin sorgusuz sualsiz kabulü ya da reddi ile alakalı değildir. Yine aynı şekilde dini yaygın geleneklerden ibaret görmek de değildir.

Din; asırlardır yerleştiği toplum hayatında, karşı çıkmadığı ve aykırı görmediği gelenekleri, dini hayatın içine kabul etmiş ve bunlarla insanların dünya hayatını süslemesine izin vermiştir. Bidat gibi kesinlikle reddedilen konular; dine olmayan bir hususu eklemek ya da var olan bir konuyu yok etmek gibi tehlikeli bir içeriğin adıdır. İnsani adet ve gelenekler bununla ilgili değildir.

Bu geniş ve belki de çoğumuz için teknik olarak karmaşık konunun detaylarında boğulan bazıları, insanları dini geleneklere karşı savaşa ve kendilerince bir indirilen din tarifi yapmaya kalkıyorlar. Onların tarif ettiği din, indirilen olunca diğerlerinin yani bizim dinimiz uydurulan din olarak isimlendiriliyor.

Yeni neslin aykırı söz ve duruşlara olan zaafını da kullanarak, insanın tabii olarak farklı ve değişik olana duyduğu ilgiyi tetikliyorlar. Yeni bir şey söylüyor imajıyla, kimsenin düşünemediğini düşünen özel adamlar, bize ve inancımıza ait her şeye eleştiriyle yaklaşıyorlar. Onlara göre bütün rivayetler tartışmalı, bütün geleneğimiz ve dev mirasımız uydurma, ne biliyor ve yaşıyorsak hepsi boş!

Bu propagandanın en büyük yıkım ve neticesi, insanların inanç ve kültürlerinden şüphe duymaları ve kendilerini boşlukta hissedip, her yöne çekilmeye ve kullanılmaya müsait hale gelmeleri oluyor. Saygı duyduğu ve değer verdiği tüm insanların, fikir ve inanışlarını bir anda silip atan birinin bunların yerine ne koymasını bekleyebiliriz ki?

Kısa bir süre bu yeni yetme, sahte ve sahtekar hoca ya da kanaat önderlerinin, efsunlu ve buğulu fikirlerine hayranlıkla baksalar bile, bir yerde; hayır bu doğru değil diye içlerinden gelen sesi bastıramıyor ve sonsuz bir boşluğa düşüp yok olup gidiyorlar.

Din, kimsenin fikir cambazlığının sahnesi değildir.

Din, yeni roller ya da replikler uydurulacak bir tiyatro sahnesi hiç değildir.

Din, 1400 yıldır yaşanan, temelleri üzerine bir dünya bina edilen, medeniyetler inşa edilen ve tüm insani eksik ve hatalara rağmen, derde derman bir hayat şekli, dünya düzeni ve toplum kanunudur.

Aykırılık, batının karanlık arka sokaklarında kaybettiği nesillerin, ışıklı ve kalabalık caddelerde makbul vatandaş olmak, görünmek ve kabul edilmek, ilgi çekmek ve duyulmak için üstüne geçirdiği bir palyaço kıyafetinden başka bir şey değildir.

Dini Mubin-i İslam’ın karanlık arka sokakları yoktur! İlgi çekmek ve kabul görmek için kimsenin yeni bir şeyler uydurmasına gerek yoktur. Duyulmak ve görülmek için şaklabanlığa ihtiyaç duyulmaz.

Bu din, bütün şehirlere ve bütün sokaklarına bir medeniyet ışığı yayar ve bu aydınlıkta her bir fert görülür, duyulur ve ilgilenilir. Herkes olduğu gibi kabullenilir ve hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş suya dalmaya zorlanmaz!

Kimsenin kanatlarını yolmaz bu din, kimsenin sırtına zorla kanatta diktirmez! Dileyen ağzından nefes alır, dileyen burnundan; kimseyi solungaç takınmaya mecbur etmez bu din…

Kimseyi göklere çıkmaya zorlamaz ama göklere çıkanı da eteğinden çekmez ve çektirmez.

Her insan, olduğu gibi ve olduğu halde değerlidir ve ondan beklenen, sahip olduğu her ne ise onunla iyi ve güzel bir kul olmasından ibarettir.

İslam, bir devasa nehir gibidir; taşıdığı taşları yontar ve etrafı incitmelerini engeller, kuru toprakları sular ve etrafına rahmet olur, ahiret deryasına tertemiz ulaşmak isteyen herkesi yıkar ve paklar, sonra da hedefine taşır.

İnsanların bir kısmı sandallarla sarsıla sarsıla yolculuk eder, bir kısmı kocaman gemilerde rahat ve emniyetle gider. Bir kısmı yüzerek, bir kısmı yüzme de bilmediğinden sürüklenerek taşınır hedefe. Bazıları sahillerde gezinerek yolculuk ettiğini zanneder, bazıları da karşıdan karşıya geçip durur ve böylece hedefe gittiğini iddia eder.

Neticede boğulmakta mümkün bu nehirde, selametle ahiret deryasına varmakta. Tercih ve metot bize kaldı.

Akıntıya karşı kürek çekenler mağlup olmaya mahkum, onların sesinin gür çıkması can havliyle İslam’ın gür akıntısıyla boğuşmalarındandır, aldırmayın!

Su akar yolunu bulur…


28 Mart 2020

Dinden “adam gibi” çıkmak!



İnsanoğlu her zaman menfaatçi idi de, bu devirde sanki biraz işin dozunu kaçırdı ve menfaate alenen tapınır oldu. İnsanoğlu her zaman nankördü de, son zamanlarda sanki biraz nankörlüğü din edinir oldu. İnsanoğlu her zaman insan idi de, sanki dünyanın sonuna yaklaşıldıkça insanlığından da olur oldu.

Demem o ki, insan kalitemiz kıyamete yaklaşıldıkça düşüyor, farkında mısınız?

Eski azgın ve azılı, zalim ve ceberrut, nefretle andığımız ve anlatılan, bir çok kefere, fecere ve hergele gelmiş ve geçmiş, kafirse adam gibi kafir olmuş; dikilmiş karşısına insanların ve bunu açıkça ilan edip, uğrunda öylece mücadele etmiş.

Öyle zamanlar oluyor ki, mert bir düşmana hatta mert bir dinsize bile hasret kalıyoruz.
Güya dünyamız seküler ve özgür ama ne hikmetse, yurdum dinsizleri bir türlü dinden özgür olamıyor. En azılı ateistlerimizin bile cenazesi camilere geliyor ve namazları kılınıyor. Bunda da kimse bir mahsur ve sorun görmüyor.

Öyle bir süreçten geçiyoruz ki, dini referanslarla ve fikirlerle bir yerlere gelmiş birileri, ellerindeki imkan ve gücü kaybettiklerinde, garip ve anlaşılmaz bir şekilde topyekun Müslümanlara düşman kesiliyorlar.

Fikir bazında önderlik edecek kalibresi olduğunu zannettiğimiz bazıları, ferdi kin ve nefretlerine dini kılıflar giydirip pazarlamaya başlıyorlar.

Fikir adamları, hocalar, cemaat önderleri, karşımızda kinden kuleler, öfkeden abideler, menfaatten putlar, kibirden dağlar, Karun’dan emanetler, münafıklıktan şubeler olarak yürüyorlar.

Varlığını Müslümanların ve dolayısıyla yüzlerce asırlık İslam emanetinin ve birikiminin yok edilmesine adadıkları zannı uyandıran, değerleri kendilerinden ve çevrelerinden menkul bu adamlar, öyle açık bir inkarı kolay kolay ifade edemiyorlar. Olsa olsa küçük parçalar hakkında ağızlarının içinden süslü cümlelerle reddiyeler yazmakla yetiniyorlar.

Yaşadığımız süreç gibi, insanların kalitelerini ortaya koyan büyük felaket günlerinde, bakıyorsunuz bu adamlar en çok gayri müslim ve hatta sadece gayri müslim olmakla yetinmeyen, üstüne azılı birer de İslam düşmanı olan çevrelerin borazanına nefes üflemekle meşguller.

İslam’ı ve Müslümanları aşağılamak için ellerine geçen her fırsatı değerlendiren, bunda ne inanç bakımından ne de ahlaki açıdan bir sorun görmeyen, güya fikir adamı hatta din felsefecisi gibi tumturaklı, oturaklı ve her nasılsa önemli sıfatlarla tanınan bu “büyük” adamların bir gün gerçekten “adam gibi” dinden çıkmalarını görmek herhalde bizim nesle nasip olmayacak.

Kaçak güreşmeye, arkadan dolanmaya, lafı evirip çevirmeye devam edecekler!

İslam ve Müslümanlarla olan kavgalarının bilinç altına inecek bir terapi uygulama imkanımız yok. Nedir dertleri bilmiyoruz ama bildiğimiz ve gördüğümüz, bizden ve inançlarımızdan zerre hazzetmedikleri, rahatsız oldukları ve baya baya nefret ettikleri.

Yaşanan salgın belası sebebiyle aslında hiç alakaları olmasa da, tıp ilmini yüceltmek için dini küçültmeye çalışıyorlar. Niyetlerinin doktorlara yaranmak olmadığı belli, asıl yüreklerinde gizledikleri büyük garezin bu fırsatla dillerine döküldüğünü biliyoruz.

Doktorları göklere çıkartmıyorlar ama onların adını kullanarak hocaları yerin dibine gömmeye çalışıyorlar.

Oysa, tıp ilmi ya da bir salgınla din ve dua bağlamı kurup, bunun üstünden İslam’a ve Müslümanlara karşı duruş bina edebilen biri en hafif tabirle akmaktır. Ne İslam’dan ne de tıptan bir şey anlaması da muhaldir. İslam’ın sebeplere ve dolayısıyla tedavi sebeplerine bakışından mahrumdur. Tıbbın ruhi destek vasıtalarından da habersizdir.

Halbuki, onların aklı, mantığı ve bilimi, hastalığın sebeplerini bulmadan önce, salgının sebebini keşfetmeden önce, bulaşma yollarını anlamadan önce; Rasulullah(sas) salgında karantina uygulamasını emretmişti. Nebevi tıbbın üzerine bina edilen gelişmeleri ise anlatmaya burası yetmez.
Tarihe tıbbın üstatları olarak geçmiş sayısız İslam aliminin hatırasını yok sayan bu zavallıların derdinin bilgi ya da tedavi olmadığını da biliyoruz.

Ne yazık ki, ne “adam gibi” dinden çıkabildiler ne de “adam gibi” dinde kalabildiler. Bu ikisi arasında gidip gelmekten iflahları kesildi, arada koşuşturmaktan nefesleri tükendi ve dilleri dışarda konuşup duruyorlar.

Allah(cc)’den temennimiz; onları ıslah etmesi, ıslahları mümkün değilse dillerinin şerrinden Müslümanları emin kılmasıdır.

“Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz sonra da onlardan sıyrılıp çıkan ve şeytanın onu peşine takması dolayısıyla azgınlardan olan kimsenin haberini de anlat.
Biz dileseydik onu onlarla (o ayetlerle) yükseltirdik. Ancak o kendisini yeryüzünde sonsuza kadar kalacak sandı ve arzularına uydu. Onun durumu üstüne varsan da soluyan, kendi haline bıraksan da soluyan bir köpeğin durumuna benzer. Bu kıssayı anlat, olur ki düşünürler. (Araf 175-176)

07 Aralık 2019

İnsan gerçekten basit biri



Neye kulak kesildiysek, bir diğerine sağırız; neye gözümüzü diktiysek, başka şeyleri bulanık görüyoruz; neye bağladıysak gönlümüzü, ondan gayrısına kapıları değil, pencereleri de kapatıyoruz.

Hemen her konuda, önceliklerimize ve menfaatlerimize/faydamıza uygun olanlara takılıp, gerisini biraz hatta tamamen erteleyebiliyoruz.

Sözlerimiz böyle, fiillerimiz böyle, dünyamız böyle, ahiretimiz böyle, akrabalığımız böyle, arkadaşlığımız böyle.

Kapasitemiz bu kadar demek ki; bir nesneye odaklanabiliyoruz, gerisini baştan savma, üstünkörü, dostlar iş başında görsün hesabı yapıp geçiyoruz, çok şey söyler gibi konuşup susuyoruz.

Büyük laflar etmeyi seviyoruz, büyük işler yapıyormuş gibi görünmeyi, çok becerikli zannedilmeyi, çok bilen biri muamelesi görmeyi, beğenilmeyi, övülmeyi, sevilmeyi seviyoruz.

Samimiyetimiz; şehrimizin varoşları kadar bakımsız ve geri, gülümsemelerimiz plastik cerrahlar eliyle onarılmış oyuncaklar kadar başarılı, bakışlarımız atmosferdeki hava boşlukları kadar boş ve türbülans sebebi, hayatlarımız bir Firavun bencilliğinde, Nemrud hırsında, Karun cimriliğinde, Belam yüzsüzlüğünde devam ediyor.

Hepimiz aynı olduğumuzdandır belki de; hiç birimiz sırıtmıyoruz bu ortamda, uyum sağlamak insan cinsinin en iyi becerdiği şeydir, diyoruz.

Yok birbirimizden farkımız, insanız ve pek basitiz. Allah(cc) bizi “adam” yerine koyup dünyayı ayaklarımıza sermiş, biz dünyanın ayaklarına kapanmışız. Gördüğümüz dünyanın kokuşmuş ayaklarına kapanmak, göremediğimiz ahiretin saltanatından sevimli ve kabul edilebilir gelmiş. İnanmış gibi yapıp, yokmuş gibi yaşadığımız ahiret, uzak gelmiş bize, ölüm uzak…

Bu basitlikle yeryüzünde sürdürdüğümüz hayatın 2 metre yeraltında, kemikleri toprağa karışmış geçmişin varlığını unutmak, yaşamışların ve yaşamamış gibi unutulmuşların halinin başımıza geleceğini de önemsememek biz insanlara has bir yetenek.

Doğup büyüdüğüm semtin Düztepe’sinin sadece bundan 100 yıl önce mezarlık olduğunu ve bugün orada yaşayanlardan can verenlerin, başka bir tepe olan Yeşiltepe’ye gömülüyor olmaları gerçeği bana bundan çok değil 100 yıl sonra, yaşadığımızın değil öldüğümüzün bile unutulacak olduğunu söylüyor.

İşte bu basit hikaye, kimseye minnet etmemeyi ve kimseyi minnet altında bırakmamayı gerektirecek kadar.

İşte bu basit insan, çok fazla kendini bir şey zannetmemeyi ve başkalarını da çok fazla bir şey görmemeyi öğrenecek kadar.

İşte bu basit hayat, çok fazla dünyanın gamını çekmemeyi ve çok fazla kimselere gam olmamayı anlatacak kadar.

İşte bu basit dünya, çok fazla takılmaya değmeyecek ve çok fazla sahiplenmeyi kabul etmeyecek kadar.

Rahat olun; hikayenin sonunu hepimiz biliyoruz, bilmez gibi yaşamaya devam edeceğiz, sorun değil insanız, basit bir insan…

04 Aralık 2019

İyiliğin Anahtarı: Merhamet



Hayatın temel onuru, iyiliktir. Her türden, her ırktan, her görüşten ve dinden insanın ortak iddiası iyiliktir çünkü. İyilik büyük bir iddiadır ve her iddia gibi ispata muhtaçtır.

Sorabilseydik kendisine, Firavun da iyi olduğunu iddia edecekti yahut Nemrud. Ebu Cehil de kendince iyi idi ve yaptığı her şeyin mantıklı bir açıklaması vardı.

Firavun insanlara tanrılık ediyordu, yedirip içiriyor dahası onun istediği yaşıyor, istemediği ölüyordu. Nemrud da hakeza öyleydi. Ebu Cehil derseniz, hacılara su veriyordu adam, Kabe’ye en pahalı kilimleri o örterdi hatta.

Ama zalimdiler, sayısı belirsiz insan, onların zulmünden paylarını aldılar. Acılar çektirdiler insanlara ve hakim oldukları topraklarda zarar vermedikleri canlı türü, neredeyse kalmadı; hayvanlara da acımadılar, bitkilere de…

Güç ve imkan onlardaydı ama eksik olan, onların iyi olmasına ve tarih boyunca iyilerden olarak anılmalarına engel olan bir şey vardı. Her şeyin kendisi ile başladığı bir şey, iyiliğin kendisiyle başladığı ve yokluğuyla bittiği bir şey: Merhamet.

Hayatın tohumu muhabbettir belki ama herkesi o halkanın içine dahil etme ihtimalimiz yoktur, çünkü muhabbet kalpten gelen bir histir ve kontrolü elimizde değildir. Oysa merhamet; öğrenilen ve öğretilebilen, kontrollü ya da kontrolsüz icra edilebilen, hem bizden olanlara hem de olmayanlara gösterilmesi gereken, kainatın düzenini varlığı ile devam ettiren bir duygudur, davranış biçimidir, erdemdir, ahlaktır.

İnsan, hayvan veya bitki hatta cansız varlıklara bile merhamet duyulur. Sebepsiz yere bir taş yerinden sökülmez, toprağa zarar verecek bir madde dökülmez. İnsani bir gereklilik olmadıkça, yaprak koparılmaz, hayvana da kıyılmaz.

Yeryüzü ve içindeki her şey, insan için yaratılmıştır ve insana hizmete münhasır kılınmıştır. Fıtratın kanunu budur. Fıtratın Rabbi Allah(cc), insana bu derece bir üstünlük vermiş olsa da, bunu sınırsız ve kontrolsüz bırakmamıştır. İnsanı, bencillik ya da kibre düşmekten kurtaracak, çevresine ve bütün varlığa karşı fıtrata uygun yani normal davranmasını sağlayacak ve Rabb’inin sınırlarına uymasını sağlayacak duygu da merhamettir.

Merhamet, iyiliğin anahtarıdır yani iyilik için merhamet yetmez ama iyiliğin kapısından girmek için merhamet gerekir. Öfkeyi, kıskançlığı, kini ve nefreti, düşmanlığı engelleyebilecek duygu merhamettir.


Hata edenleri affetmenin, şahit olunan kusurları örtmenin, zorda olana yardım etmenin, mağdur olanı korumanın, ayağı kayanı tutmanın, darda kalana el uzatmanın, yıkılanı desteklemenin kaynağı merhamettir.

En güzel isimler kendisinin olan Allah(cc)’in, besmeleye Rahman ve Rahim isimlerini eklemesi, merhametin ilahi bir fermanı gibidir. Her gün ve her an sürekli tekrar tekrar hatırladığımız, her işimize başlarken yeniden ve mutlaka hatırlamamız istenen şey merhamettir.

Mutlak güç ve otorite sahibi, dilediğini yapan ve asla engel olunamayan, dilediğini kahreden ve helak eden, intikam alıcıların en güçlüsü, varlığın kaderini elinde bulunduran Allah(cc), bizim O’nun en çok merhametini hatırlamamızı istemiş, bunu varlığa sultan yaptığı Süleyman(a)’dan (Neml 30), varlığa rahmet yani merhamet sebebi (Enbiya 107) kıldığı Muhammed(sas)’e kadar bütün elçilerine öğretmiştir.

İyi olmanın ve iyiliğe başlamanın anahtarı, besmele ile başlayabilmektir; besmele ile başlanamayan iş kötüdür ve merhametsizliktir. Başlarken Rahman ve Rahim olan Allah(cc)’in anılamadığı işten hayır beklenmez.

Tam da bu sebeple, münasebet kurduğumuz ya da kuracağımız insanları, bu değerli merhamet süzgecinden geçirmekte her zaman fayda vardı, bugün artık çok daha fazla bir fayda var. Merhametsiz insanlarla aramıza bir kalkan koymanın gerekliliği, göz ardı edilmemesi gereken bir zorunluluktur.

Basit merhamet testleriyle muhataplarımızın durumunu anlayabiliriz. Mesela; gereksiz ve sebepsiz yere bir böceği öldüren birinin, güç ve imkan bulduğunda ve keyfi istediğinde daha büyük cürümler işlemesi muhtemeldir. Yeşil bir dalı keyfi yere kıranın, bir ormanı da keyfi yere yakması muhtemeldir. Tırnağınızı sebepsiz yere kıranın, gün olduğunda ve canı istediğinde boynunuzu da kırması muhtemeldir. Ayağınıza basmaktan zevk alanın, bir gün başınıza basması da muhtemeldir.

Alemlere rahmet Muhammed(sas)’in ümmetinin merhameti kaybetmesi, aslında peşinden gitme iddiasında olduğu peygamberinin izini kaybetmesi demektir. O’nun izini kaybedenin sonu ise; dünyada zillet ve meskenet, ahirette ise acı ve elem verici bir azaptır.

"Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada bulunanlar da size rahmet etsinler. Akrabalık Rahman'dan bir bağdır. Kim bunu korursa Allah onunla bağ kurar; kim de koparırsa, Allah da ondan bağını koparır." (Ebu Davud, Tirmizi)

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...