Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2021

Emperyalist olmadan imparatorluk olmak

 


Tarihin farklı dönemlerinde, İslam dinine mensup insanların yani Müslümanların kurdukları, çok sayıda devlet geldi ve geçti. Bunlardan bazıları kısa sürelerde ve küçük alanlarda etkili olduklarından genel hafızada pek yerleri olmadı. Bir kısmı ise, imparatorluk seviyesinde bir büyüklüğe ulaştıkları için, dünyanın tamamını etkileyen varlıklarına kimse bigane kalamadı.

Bu tarihi sürecin içinde bir şekilde yer alan farklı ırk ve nesiller, ister istemez dil ve kültür etkileşimlerine maruz kaldılar. Yönetilenler kadar hakimiyeti elinde bulunduranlar da doğal bir etkiden uzak kalamadılar. Bu bakımdan, fethedenlerin içlerine aldıkları sebebiyle bir tür iç fetih yaşadıkları tezi çoğu tarih analizcilerinin kabullendiği bir gelişmedir.

İslam’ın bu devlet ve imparatorluklar üzerindeki etkisi, ortak bir kültürün gelişmesine yol açtı. Neticede, temel toplumsal kurallar üzerinde bir tartışmaya gerek kalmadan düzen devam edebiliyordu. Emirler ve yasaklar, fıkıh temelli bir hukuk sistemine dayandığından, itiraz ve isyanların Müslümanlar nezdinde karşılık bulması çok zor oldu.

Evet idarecilere karşı isyan edenler oldu, ancak kimse mesela namazı ya da camileri tartışmaya açmadı. İçki gibi temel haramlar konusunda bir sıkıntı yaşanmadı. Aile kurmaktan komşuluk münasebetlerine, alışverişten devletler arası ilişkilere varıncaya dek elde hazır ve sağlam bir sistem vardı.

Aksaklık ve eksikliklere rağmen, toplum hayatının İslam’a göre şekillenmesinin en önemli getirilerinden biri de; Müslüman olmadığı halde bu devletler içinde yaşayanların, kendi dil ve kültürlerini muhafaza etmelerine sağlanan imkandı.

Osmanlı örneğinde görülen, Müslüman olmadığı halde kıyafet olarak onlara benzemeye çalışmanın yasaklanma gerekçelerinden olarak sayılan; “taklit sonucu kendi kültürlerini kaybetme” endişesi gerçek bir medeniyet göstergesidir.

Dil konusunda Müslümanların ortak bir yerde buluşması, Kur’an’ın Arapça olması nedeniyle zor olmadı. Arapça artık bir ırkın değil bir inancın diline dönüştü ve herkes bu dili Kur’an ve Sünneti anlamak için öğrendi. Öyle ki; yine Osmanlı örneğinde gördüğümüz gibi, Türk asıllı bir Osmanlı aliminin Arapça yazdığı tefsiri anlamak için Araplar yardıma ihtiyaç duyar oldular.

Özellikle İslam’ın son asırdan önceki son bin yılında, hamilik ve tebliğinde büyük rol oynayan Türk devletlerinin ürettikleri, devlet ve toplum tecrübesi, bugün bile hala ulaşılamayan bir zirveyi temsil ediyor.

İslam’ın hiçbir ırk ya da dile özel bir anlam yüklemeden herkese açık olan kapısından giren Türkler, elde ettikleri erdem ve gelecek tasavvurunun yanında, sahih ve sağlam inançları ile, Arapların en son Endülüs’te maalesef kaybettikleri, yalnız Allah(cc) kelimesinin yüceltilmesi davasını sırtlayarak cihana bir duruş ve bir medeniyet sergilediler.

Tarihin kaderinin bir neticesi olarak, İslam coğrafyasının merkezinde hakimiyet elde eden Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin, gerek devlet gerekse edebiyat dili konusunda herhangi bir çekinceleri olmadan, Arapça ve Farsça gibi kendilerine yabancı ama içine dahil oldukları İslam kültürüne yakın dillere meyletmeleri, bunların yanında hem kendi halkları hem de idareleri altında yaşayan diğer halkların dil ve kültürlerini korumaları konusunda gösterdikleri alicenaplık ve neticesinde elde ettikleri başarı, tarih ve toplum gelişmeleri hakkında birazcık bilgisi ve fikri olanlar için gerçekten müstesna örnekler oldu.

Yüzyıllar boyu Arap ya da Acem bütün hutbelerde Türk sultanların adını herkes dualarla yad ederken, hakimiyeti elinde bulunduran Türkler, Arap ya da Acem diye düşünmeden, sadece İslam oldukları için bu ırkların isimlerini aldılar, adetlerine katıldılar, saraylarında en yüksek mertebeleri verdiler, sırtlarını dayadılar ve yollarına devam ettiler.

Kaliteli insanların yetenek ve hizmetlerini, hayırla kendi istikametlerinde kullanma konusunda, İslam’ın getirdiği temel prensiplere sadık kalındığında, imkan verilen her ırk ya da kültürden insanın, bu büyük medeniyet yürüyüşüne güzel katkılar yapabileceğini gösterdiler.

Bugün de hala samimi ve temiz bir inanca sahip Müslüman halkların arasında dil ya da kültürler sorun değil ancak sempatik birer tanışma nişanesidir. Aslında Arapça olan selam, bütün Müslümanların bir nevi parolası; yine aslında Arapça olan ezan, bütün Müslümanların hürriyet meşalesidir.

Alparslan Türkçe bir unvandır ve tarihe İslam’ın şerefli komutanı Muhammed Han’ın adı olarak geçmiştir. Doğuda ve batıda herkes, Alparslan denilince cihangir bir İslam kahramanından bahsedildiğini bilir.

Yine tarihin garip bir cilvesi olarak Arapça Ebu’l Feth (Fethin babası) lakabı, ikisinin de adı Muhammed olan ve bizim birine Sultan Alparslan diğerine Fatih Sultan Mehmet dediğimiz iki efsane imparatora layık görülmüştür.

Selim ya da Süleyman Arapça isimlerdir ancak bugün dünyanın her yerinde iki Türk hükümdarın, şeref ve hasretle yad edilmesini temsil ederler.

Selahaddin, Arapça bir isimdir ama ismi taşıyan Kürt komutan, tarihe İslam’ın yüz akı olarak geçmiş bir adamdır ve kimse ırkını ya da dilini düşünmeden sever onu. Çünkü Selahaddin bu dinin zaferinin ve kurtuluşunun adıdır.

İşte, kuru emperyalist hedefler peşinde koşmak yerine, insanlık ve İslamlık için, onurlu bir yürüyüşün, bizdeki karşılığı budur. En çok sevenlerin de, en çok nefret edenlerin de, sunduğu medeniyetten yüz çeviremediği bir yücelikten bahsediyorum.

Taş duvarların, süslü çinilerin, ahşap sanat eserlerinin fısıldadığı; bir zamanlar buralarda, sadece dönemlerinin değil, tarihin en güzel medeniyet örneklerinden birinin yaşandığının hikayesidir.

Kervansarayların, medreselerin, tekkelerin, camilerin, çeşmelerin ve kemerlerin anlattığı; adalet ve ilmin, emniyet ve dirliğin, iyilik ve güzelliğin bu topraklardaki hatırasıdır.

Ve yine aynı cümle ile bitiriyorum:

Tarih; Doğu Türkistan'dan Endülüs'e, Kırım'dan Afrika’ya kadar, bizim yaptıklarımızla onların yıktıklarının hikayesidir ve yaşananların özeti de budur!..

 

19 Şubat 2020

Siyasal İslam, İslam siyaseti



Biz dünyalılar, onca eğitime ve bilişim imkanlarına rağmen bir türlü kavramlar üzerinde anlaşamadık. Hala birimizin dam dediğine diğeri direk demeye devam ediyor. Bunca gürültünün ve anlamsız tartışmanın temel çıkış noktası da bu.

Tamam inşaat sektörünün kavramlarda belli bir dengeyi yakaladığı bir vakıa, en azından hiçbiri dam ile direği tartışmıyor, gayet iyi anlaşıyorlar ama misal bu ya; konu İslam olunca sıradan bir mesleki hassasiyet bile tanımayan ve daha da acısı kendi menfaat ve hedefleri doğrultusunda bu dini çarpıtarak kullanmaktan vazgeçmeyen bir kesim hep vardı, hala da var.

İslam’ı cüzlere ayırdığımızda, bunların her birinin tek başına tam anlamıyla İslam olmadığını herhalde biliyoruzdur. Bu temel mantık daha çocukken öğrendiğimiz bir gerçektir; bir dilim kek, bir dilim kektir, kek tepsisinin tamamı değildir!

Bu kadar ciddi bir meseleyi, böylesine basit misallerle anlatmam aslında konunun verdiği rahatsızlığı ifade edeceğim ağır kelimeleri bastırmak için. Bu girizgahtan sonra asıl mevzuya gelelim.

Siyasal İslam tanımını siz uydurdunuz bayım! İşinize geldiği gibi kullandınız, şimdi de işinize öyle geldiği için bitirmek istiyorsunuz. Size göre siyasallık, yaşadığımız ülkenin kanunlarına uygun bir yapı ile siyasi otoritede güç elde etmekti. Bunu gerçekleştirmek için de İslam gibi bu toprakların her zerresine işlemiş ve tarih boyunca ana omurgamızı dik tutmuş bir desteği kullandınız.

Meydanlarda temel bazı haklarından mahrum bırakılmış ve hayatlarını bu dinin hakikatine göre düzenlemek isteyen halkı, onlara istediklerini vereceğinizi vadederek, sizi desteklemeye ikna ettiniz. Bu yolla makamlar ve imkanlar elde ettiniz. Hayatınız boyunca yemekle bitmeyecek mallar ve neslinizi payidar edecek mülkler edindiniz.

Şimdi bitti demenizle biteceğinizi sandığınız şey, bu halkın en azından bir kısmının hayat bildiği İslam dininin yaşam tarzının korunması gayesidir. Siz dün ona siyasal İslam adını verdiniz diye bu gaye ve arzu var olmadı, bugün de bitti demenizle bitmeyecek.

Kıyamete kadar var olacak bir dinin, kıyamete kadar ona tabi olacak mensuplarının hayattan ve dünyadan beklentilerinin temelinde, bu dine uygun bir toplumda yaşama ve en azından inancına göre yaşadığında saldırıya uğramadan ve saygı görerek, kendini ve neslini ikame etme gibi bir niyeti, bir kararlılığı ve ilanı vardır.

Ezanlar değiştirildiğinde de bu vardı, camiler ahır yapıldığında da vardı, sizden önce de vardı, sizden sonra da olmaya devam edecek. İsterseniz hatırlatayım; Sultan Alparslan Muhammed Han, Malazgirt muharebesinde Bizans’ı yenmeden hemen önce Halep’teydi ve oraya şiiler tarafından değiştirilen ezanı düzeltmek için gitmişti.

Tarih şöyle not düşmüştü:

Mekke'li müşriklerin, Allah(cc)'ın Rasulü(sas)’e ve onun ashabına ettiği bin bir türlü işkence ve zulümden dolayı, Rasulullah(sas) ve ashabının dinlerini rahatça yaşamak için Medine'ye hicretlerinden 463 sene sonra, Türklerin Sultanı, Sultan Muhammed, Halep'e vardı.

Halep'in karşısına otağını kurarken, askerlerinden ve beylerinden gür sesle Ezan-ı Muhammedi’yi  okumalarını istedi. Bunu yapmasındaki maksat, şehrin Şii yöneticilerine gelme sebebinin ezanı doğru şekline çevirmek olduğunu göstermekti.

Halep’te düzeltilen ezan Malazgirt’te elde edilecek zaferin teminatı oldu. Allah(cc), Sultan Alparslan Muhammed Han ve askerlerini muzaffer kıldı ve neslini bu topraklara yerleştirdi.

İşte bizim gözümüzde İslam’ın siyasiliği budur. Halkın dünya ve ahiret menfaatlerini sağlamak için gereken yolu takip ederek, Allah(cc)’in dininin önündeki engelleri kaldırmak ve bu dini ifsat etmek isteyenlere mani olmak; sizin anlayacağınız tanımlamayla siyasal İslam’dır.

Tuğrul Bey’in inşa ettiği Selçuklu da, Ertuğrul evladının bina ettiği Osmanlı da, bu cihana İslam’ın bayraktarları olarak nam saldılar ve öylece gittiler. Arkalarından havlayanların yüreğine kahır olsun, gam olsun, acı olsun.

Bunu dün ikame edenler gibi, bugün de savunanlar var ve yarın da tekrar ayağa kaldırılacak hakikat şudur ki; İslam kıyamete kadar devam edecek ve mensupları da onun gereğini yaparak yaşayacak ve gerektiğinde de gereğini yaparak ölecekler.

Politikacılar ve iktidarlar gelecek ve geçecek, hatta devletler ve şehirler kurulup yıkılacak ama tarih hükmünü icra etmeye devam edecek!

Topraklar ve savaşlar kazanılacak ya da kaybedilecek, kaybedilen geri alınacak, alınan tekrar kaybedilecek; tarih böyle işliyor, devran böyle dönüyor ama umutlarımız ve yüreklerimiz yıkılırsa bu akışın dışında kalırız, dönüşümüz hayal bile olmaz, bunu gerçekleştirmek için bizden başka bir nesil beklenir.

Yüreklerinizde imanlarınızı kavi tutun, umutlarınızı büyütün; “İslam üstündür ve ona asla üstünlük kurulamaz!”

10 Haziran 2019

Platonik batı sevdası


İnsanlar, dünyanın farklı yerlerinde ve tarihin farklı devirlerinde, Allah(cc)’in zamanın akışı içinde tayin ettiği dönemlerde, farklı medeniyetler inşa ederler ve yıkarlar. Bu günler insanlar arasında dolaşır durur. (Ali İmran 140) Bir devrin muhteşem güçleri bir sonraki devirde yer ile yeksan olurlar. Bir bakarsınız adı sanı duyulmamış bir başkası öne geçer, üstün gelir ve bir medeniyet inşa eder.

Medeniyet kavramını, güç ve otorite ile kurulan zenginlik ve gelişmişlik olarak kullanıyorum. Aslında bizim açımızdan medeniyet; Medine menşeli bir hayat tarzının insanlığa sunduğu hayat tarzı ve neticesinde ortaya çıkan toplumun meyvesidir.

Bu deverana örnek olarak, Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı gibi hemen hepimizin bildiği medeniyetleri gösterebiliriz. Diğer yandan, batının da kurduğu ve yaydığı medeniyetleri olmuş ve onlar da gelmiş ve geçmiştir.

Bugün ise dünyanın geldiği noktada, güç ve gelişmişliği temsil eden batı medeniyetidir. Onunla rekabet etme ihtimali bulunan doğunun Rusya veya Çin gibi güçlerinin, henüz bir denge sağlayabildiklerini söylemek zor olur. İslam medeniyetinin ise bir fetret devri yaşadığı malumunuzdur.

Son iki dünya savaşının ortaya çıkardığı bu durumun doğal sonucu olarak; zenginlik ve gelişmişlik batıya kaymış ve dünyanın geri kalanı, -tıpkı daha önceki devirlerde farklı coğrafya ve medeniyetlerden aldıkları gibi- batıdan bir çok şeyi alır ve onlara imrenir hale gelmişlerdir.

Bu doğal gidişat sonucunda, maalesef mağlup olan ve geri kalan milletlerin nesilleri, tarihe Allah(cc)’in çizdiği bu hali, çoğunlukla yanlış yorumlayarak, batıya platonik bir aşkla ve hayranlıkla bakıyorlar. Tarihi ve hayatı, sadece bugün gördükleriyle ve sadece maddi açıdan değerlendirince, onlara oldukça mantıklı gelen bir hal, son 100 yıldır iyice yer ettiği doğulu benliklerin eziklik psikolojisini kamçılıyor.

Bilim ve gelişmişliği batının gökten zembille indirdiğini zannedecek kadar gerçeklikten kopuk, çoğu da batı dillerine vakıf ve hatta batı üniversitelerinde tahsil görmüş, bizim ülkelerimizi ve halklarımızı küçümseyen, bir tür aşk sarhoşu “Jön-Türk” kafasıyla batıya melül melül bakan, her fırsatta bizi aşağılayıp batıyı yücelten bir “sürü” insan yetiştirdik.

İyilik ve güzellik anlayışları da batıya endeksli bu mecnun kafaların, hayata ve insanlığa bakışına tipik bir örnek olarak, kısa bir tartışma yaşadığım batı hayranı bir tarihçinin halini aktarayım.
Kendisi bir deniz savaşında, Osmanlı gemilerinden İtalyan gemilerine portakal atıldığını yazmıştı. Ancak portakal, Osmanlı’ya bahsettiği savaştan yaklaşık 100 yıl sonra gelmişti. Bunu kendisine söylediğimde cevabı bilimsel ya da akılcı değil tamamen batıya gönlünü, aklını, kalbini ve vicdanını kaptırmış bir adamın masumane itirafı idi:

“Bunu bir İtalyan gemici hatıralarında yazmıştı.”

İtalyan gemicinin hatıraları, tarihin ve hayatın gerçeklerinden daha doğru olabilir miydi? Bana sorarsanız hayır ama bir batı aşığı akademisyen bunu kabullenmekte hiç zorlanmıyor ve batılı bir karalamayı kendi atalarını aşağılamak için kullanıyordu.

Ne yazık ki; kendi medeniyet ve tarihine yabancı bir eğitim sistemi içinde yetiştirilen nesillerimiz,  platonik kara sevdaya kapılıp, atalarına küfretmeyi gelişmişlik olarak görecek kadar ezik bir ruh ile yetişiyorlar.

Elbette istisnalar var ve olacak. Aksi düşünülemez bile. Umudumuzu ayakta tutacak kadar güzel bir nesil de geliyor ve hep gelecek. Biz kökü en sağlam ağacın dallarına tutunuyoruz. Kurumayacak ve meyve vermeye devam edeceğiz.

Gün gelip tekrar ormanı kaplayacağımız güne kadar yaşayacak ve sürgünler vereceğiz. Hep yeşil kalacak yapraklarımız ve rastgele dökülen her meyvemiz, düştüğü yere kök salıp bir fidan olarak boy verecek.

Kaç nesil sürecek bilemeyiz, bilmemiz de gerekmiyor. Kaç yıl, kaç asır önemli değil. Mutlaka devran dönecek ve insanlık tekrar bizim medeniyetimizle buluşacak.

23 Şubat 2019

Mukaddes devletler dünyası


İnsanlık tarihi boyunca tartışmaları, kavgaları ve savaşları tetikleyen en önemli sebep olarak kimin idare eden, kimlerin edilen olduğunu tayin etme meselesi olduğunu söyleyebiliriz. Dindar ya da seküler hemen herkesin, devletin gerekliliği ve önemi hakkında hemfikir olduğu da ayrı bir gerçek olarak tarihe yazılmıştır.

Kendi yaşam tarzını güvende tutmak ve dahası yaymak, hakim kılmak gibi hedeflere ulaşmak için de devlet gücü hep gerekli görülmüştür.

Geçmişin değişik dönemlerinde adalet ve merhametle idare edilen devletlerde, farklı hayat tarzlarının emniyet içinde yaşayabildikleri de olmuştur. Bunların İslami modelleri, yakın devirlere kadar uygulanmış ve hepimizin az-çok bildiği; çok uluslu, çok dinli ve çok kültürlü toplumlar kurulmuş, insanlar dilleri, dinleri ve nesilleri konusunda bir endişe taşımadan hayat sürmüş hatta milletler varlıklarını muhafaza edip bugünlere kadar gelebilmişlerdir.

Yüzyıllar boyu Osmanlı hakimiyeti altında kaldıkları halde, her yönüyle kültürlerini koruyabilen Balkan halkları bunun en kolay bilinen şahitleridir. Yunan ya da Sırp veya Bulgar gibi çok duyduğumuz ve gerek dinleri gerekse dilleri bakımından bizden farklı bu milletler, -ister kabul etsinler ister reddetsinler- İslam medeniyetinin sağladığı özgürlüklerin gölgesinde varlıklarını bugünlere taşımışlardır.

Bugünün medeni(!) batısının atalarının bizimle ilk mücadelelerinin, 11. Yüzyıl sonunda ele geçirdikleri Kudüs’te tek bir Müslüman ve Yahudi sağ kalmayıncaya kadar katliam yapmakla başlatabileceğimiz anlayışları, son birkaç yüz yıldır dünyanın hemen her yerinde devam eden soykırımlarla sürmüştür.

Çok fazla tarihe dalmaya gerek kalmaksızın, biz yaşarken yapılan nesillerin soykırımları ve kültürlerin imha hareketleri ile dünyaya nizam vermeye çalışan, bu vampir ve asalak batı canavarının insanlığa sunduğu en korkunç şey; devletlerin kutsiyeti ve insanların tanrılara kurban edilmesinin sıradanlaşması oldu.

İslam kültüründe devlet ya da güç, mukaddes olan ve insana ait değerler diyebileceğimiz her şeyi koruma altına almak olarak anlaşılır. Yani devlet değil korumakla yükümlü oldukları mukaddestir.
Batı, bugünlere gelinceye kadar kendi devletlerinin gücünü ve kutsallığını korumak uğruna; hem nesillerini feda etmekten çekinmemiş, hem de dünyanın neresine eli uzanabiliyorsa oraların tüm varlıklarını kendisi uğruna harcamaktan, tüketmekten çekinmemiştir.

Neticede gerek batıda gerekse doğuda bugün hakim olan anlayış; devletin kutsallığı üzerine bina edilmiştir. Bu kutsal tanrı devletleri, gerektiğinde kurban istemekte ve elbette istediğini almaktadır. Kurban; halkının canı, malı, nesli ya  da dini olabildiği gibi, aklını da gerektiğinde devletine kurban etmesi istenmektedir.

Dünyanın son 40 yılında, bizzat yaşayarak gördüğümüz olaylar bunu anlatıyor. Devletler özelinde örneklendirecek olursak; Türkiye’de 28 şubat mağdurları diyebileceğimiz insanların o dönemde devletin istediği kurbanlar oldukları ve adeta bu sebepten geri alınamadıklarını söyleyebiliriz. Tepeden halka, hemen herkesin eleştirdiği o günün yargısının uygulamalarının iptal edilememesinin başka bir izahını bilmiyorum.

İran’da bunu 1979 devriminden sonra yaşananlarda çok rahat görebiliyoruz. Devrim esnasında ve sonrasında halkının canları ve kanları ile kurulan düzeni muhafaza edebilmek uğruna, gerektiğinde savaşı, gerektiğinde dini kullanan bir rejim anlayışı halen Ortadoğu’nun bir çok bölgesinde kendine kurbanlar aramakta ve kolayca bulmaktadır. Mukaddes devlet uğruna can vermeye halkını ikna etmesi çokta zor olmadığından, fakru zaruret içindeki halkın en ufak kıpırdanışını kanla bastırmak ve idam sehpalarını meydanlara kurmak yoluyla da ikna metotlarını genişletebiliyorlar.

Suudilerin krallıkları uğruna, batıya yaranabilmek için halklarının zenginliklerini onlara peşkeş çekmekten gocunmayan devlet anlayışı, gerektiğinde halkının ve onları uyandırma ihtimali olanların canlarını almaktan çekinmemektedir. Son olaylarda görüldü ki; bu bir tür manda devleti, zenginlerini hapsedip mallarından bir bölümünü bağışlamaları karşılığında serbest bırakırken, gerektiğinde sözünü dinlemeyen vatandaşlarını vahşi metotlarla parçalamakta bir mahzur görmemektedir.

Kaddafi’nin Libya’sı ya da Saddam’ın Irak’ı da bunlardan pek farklı değildi elbette…

Mısır’ın firavunu ise devirler değişse de zulümle tahtında kalmaya devam ediyor. Firavun, bir şahsın adı değil bir düzenin temsilcinin adıdır, o düzen de kutsal devlet uğruna halkının kanını içerek beslenen bir krala dayanır. Dün adının Mübarek olmasıyla bugün Sisi olması arasında bir fark yoktur.

Tanrılarına insanlarını kurban eden ilkel kabilelerle bugünün modern devletleri arasında pek bir fark yoktur. Belki ifadeler, şekiller biraz değişti ama o kadar, dahası yok…

07 Kasım 2018

Hadim, Hakim ve Zalim



Yeryüzünde Allah(cc)’in şeairi vardır. Bunlar nişaneler, işaretler, özel ve mukaddes mekan yahut noktalar olarak bilinirler. Bunlar genellikle ibadetlerle, özelde hac ibadeti ile alakalıdır. Farzlar, vacipler ve benzeri İslami geleneklere de şiar denilir.

Ey iman edenler! Allah'ın işaretlerine, haram aya, kurbanlık hayvanlara, gerdanlıklara, Rabbinin lütfundan bir şeyler kazanmak ve rızasına kavuşmak için Haram Ev'i ziyarete gelenlere saygısızlık etmeyin. … (Maide 2)

Safa ile Merve, Allah'ın işaretlerindendir. … (Bakara 158)

Kurbanlık develeri de sizin için Allah'ın işaretlerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. … (Hac 36)

Aynı şekilde Allah(cc)’in yeryüzünde harem kıldığı Mekke, Rasulü(sas)’in harem kıldığı Medine ve yine hakkında mukaddes bir mekan olduğu ve özel muamele edilmesi gerektiği ayet(İsra 1) ve hadislerle bildirilen Kudüs’te İslam’ın yeryüzündeki nişanelerindendirler.

Bu beldeler, herhangi bir ırkın, neslin yahut devletin mülkü olmazlar. Buralar İslam ümmetinin ortak mekanları olmaları sebebiyle fert ya da devlet bazında herkes bu nişaneleri korur, kollar ve her türlü desteği sağlar.

Tarihimiz boyunca genel anlayış böyle olmuş olsa da, bazı zalim ve ceberrut iktidar sahipleri kendilerini o beldelere hakim bilmiş ve gerek Allah’ın nişanelerine gerekse ziyaretçilerine edepsizlik etmişlerdir. Haccac’ın Abdullah bin Zubeyr(ra)’i oradan çıkarmak için mancınıklarla Kabe’yi yıkacak kadar büyük saldırılar düzenlediği hatırlanırsa çok sonraki devirlerde yani bugünlerde o mübarek beldelere hakim olduğunu düşünen zalimlerin yaptıkları da biraz daha kolay anlaşılır.

Rahmetli ve kudretli Sultan Selim Han hazretlerinin o beldelerin idaresini ele geçirdiğinde, hutbede namının Hakim’ul Harameyn olarak zikredilmesi üzerine, bu ifadeyi Hadim’ul Harameyn olarak değiştirmesi, iman ve Allah(cc)’in nişanelerine karşı edebin boyutunu göstermektedir.

Allah(cc)’den başka birtakım devletlerden ve onların kontrol ettiği şer odaklarından Allah(cc)’den korkar gibi hatta daha çok korkan, bugünün o beldelerdeki siyasi kontrolü elinde bulunduran idarecilerinin, kendilerini Hakim’ul Harameyn olarak isimlendirmeleri tam bir fecaattir.

Şahsi hürriyetine bile malik olmayan, kendisi ya da devleti ile ilgili kararlarını bile ancak emperyalist batılıların onayıyla alabilen bu zavallı idarecilerin kendilerini o beldelerde hakim olarak lanse etmeleri büyük bir yanılgı ve kötü bir şandır.

Ne yazık ki; kaderin bir imtihanı olarak mukaddes beldelerimiz ehil olmayan idareciler tarafından yönetilmekte ve ziyaretçilerine saygısızlık edilmektedir.

Zalim ve hayasız bu idarecilerin, efendilerine yaranmak ve batının gözünde değer kazanmak için, Müslümanların namazda onlara doğru yöneldiğini düşünecek ve dillendirecek kadar korkunç bir kibir ve aptallığın içinde olmaları ise bizim gönüllerimizin derdidir.

Bu hamakat ve cehalete ancak malum ve meşhur ‘Cahiliye Dönemi’ Mekke idarecilerinde rastlanmış olması da bir ibret vesikası olarak kayıtlarda duruyor.

Ehli Kıble olan Müslümanlar, Allah(cc)’in haremi Mekke’de bulunan Beytullah’a yönelerek namaz kılarlar. İbadetleri kapsamında, asla ve kat’a oraların idarecilerine ya da devletlerine tabi olmaları söz konusu değildir.

Bugünkü durumu dert edinen tüm Müslümanların Harameyn’in ehil idareciler eline geçmesi için diliyle ve eliyle dua etmesi bir vecibedir. Kudüs’ün fiilen Yahudi işgalinde olması gözümüzden Mekke ve Medine’deki durumunun vehametini kaçırmamalı ve Allah(cc)’in nişanelerine saygısızlık yapılması bizi rahatsız etmeli, imkanlarımız nispetinde kurtulmaları için vesileler aramalıyız.

Allah(cc)’den temennim, bizi ve neslimizi bu hayra vesile kılmasıdır.

03 Kasım 2018

Feryat Yemen’den Gelir!



Yemen, bizim hatırlarımızda kahvenin yurdu olmasıyla meşhurdur. Bir de Yemen Türküsü ile ki; Osmanlı Devleti’nin en acılı cephelerinden biri olması hasebiyle, ağıtlara ve türkülere konu olmasına şaşılmaz.


Osmanlı ordusunun I. Dünya Savaşı sırasında Yemen’de kayıtlara geçen kaybının 350.000 civarında olduğu ve yakılmadıysa Yemen arşivlerinde, adları ve baba adlarıyla memleketlerine kadar kayıtlı oldukları bilinir. Bu sebepten Yemen’e geçen yüzyılın başlarında ‘Türk Mezarlığı’ denildiği olmuştur.

Şimdilerde Yemen, iki filin tepiştiği kurak bir topraktır. Kalkan tozlar tüm dünyanın gözlerini kör ettiği için olsa gerek, çok azımız haricinde egemenlerin ve muktedirlerin görmediği ya da görmek istemediği bir insanlık dramına ev sahipliği yapıyor.

Abd’nin İslam coğrafyasındaki en değerli elemanı Suudi Arabistan ile Rusya’nın en gözde askeri İran İslam Cumhuriyeti, başlangıçta bir şii ayaklanma iken bugün bir felakete dönüşen iç savaşın tarafları olarak bu rezaletin savaş sınırlarını aşıp bir insani drama dönüşmesinin ana aktörleridirler.

Limanları elinde bulunduran Husilerin kontrolündeki yardım faaliyetlerinin, asıl muhtaç olan halka ulaştırılmaması ise Yemen’e hakim olmak için gerektiğinde soykırım yapmaktan çekinmeyeceklerinin en net alametlerindir. Suriye’de yaşanan katliam ve sürgünlerin de baş aktörü olan İran, aynı metotlarla Yemen’de de yol almaya çalışıyor.

Suriye’den farklı olarak vekalet savaşları yerine bizzat ordusunu devreye sokan Suudi Arabistan ise dünya silah tüccarlarının en değerli müşterisi olması ama bunları kullanmaktan aciz kalması ile rezil olmaya devam ediyor. Bu öfke dolu merhamet yoksunu devletin, kinini bastırmak için gerektiğinde sivilleri katletmekten çekinmeyeceğini defalarca gördük; hem Suriye’de hem Yemen’de…

Karşımızdaki her iki devletin de İslami bir yanlarının olması sizi aldatmasın.

Hırsın, kinin ve eşkıyalığın dini yoktur!

Zalimlerin vicdanı yoktur, merhameti yoktur. İnandık dedikleri Rahman ve Rahim olan Allah’tan korkuları da yoktur.

Milyonlarca insan açlıktan ve hastalıklardan kırılırken hala iktidar ve menfaat peşinde koşan, ekmek ve su bulamayan insanların üstüne bomba yağdıran devletlerin din ile alakası ancak istismardan ibarettir.

Din yani İslam, savaşı insanların özgür ve müreffeh bir ortamda yaşamalarını temin etmeye bir vesile olarak meşru kılmıştır. İnsanların; yaşama, nesillerini yetiştirme, mallarını ve canlarını koruma ve dinlerine engel olunmaması gibi temel haklarını çiğneyenler zalimlerdir.

Yeryüzünde adaleti temin edebilecek onurlu bir gücün bulunmaması, halihazırdaki egemen müstekbirlerin de bu katliam ve ablukalara göz yumması, yaşadığımız çağın zulüm ve merhametsizlik zamanı olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.

Bu hengamede her şeye rağmen, bir lokma ekmek ya da bir yudum su ulaştırmak için gayret sarf eden, yollara düşen ve yardım götürme uğruna türlü sıkıntılara göğüs geren, fedakar ve yiğit Müslümanlara, gayretleri için minnettar olsakta, dünyanın bu ağır yükünü onların taşıyamayacağı açıktır.

Her şeyden haberimizin olması ve elimizden duadan başka bir şey gelmiyor oluşu da teknoloji çağında yaşıyor olmanın bize yüklediği kahırlardandır.

Biz okurken, seyrederken, konuşurken ve yaşarken, dünyanın çok uzak olmayan bir beldesinde masum bebeler ölüme mahkum ediliyor! Hem de orada İran’ın mı Suud’un mu sözü geçecek kavgası uğruna…

Allah ya da din uğruna savaştıklarını söylediklerinde yalancı olduklarını unutmayın. Zira Allah ya da din için yapılan bir savaşta zulüm yoktur, kadınların ve çocukların canı yakılmaz, savaşla ilgisi olmayanlara zarar verilmez. Bırakın insanları; ağaçlar kesilmez, hayvanlar öldürülmez.

Allah zalimleri sevmez. (Şura 40)

Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir! (A’raf 44)

Allah yalancıları sevmez. (Mü’min 28)

Allah’ın laneti yalancıların üzerinedir! (Ali İmran 61)

23 Ekim 2018

Mensubiyet ve Asabiyet


Belki biz anlatamıyoruz, belki onlar anlamak istemiyorlar bilemiyorum ama İslam’ın insanlara, ırklara, kabilelere bakışı hakkında hala söz söylemeye gerek olması, hele de bu dijital bilgi çağında biraz vakit israfı görünse de maalesef ihtiyaç olduğunu reddedemeyeceğimiz bir vakıa olarak karşımızda duruyor.

Allah(cc), insanları neden farklı ırklar ve kabileler olarak yarattığını izaha muhtaç olmayacak kadar net bir ayet ile bildirmişti:

Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz en çok takva sahibi olanınızdır. Allah bilendir, haberdar olandır. (Hucurat 13)

Bu ayrımın dünya tarihinde ne büyük imtihanlara vesile olduğunu da düşününce Rahmani hikmetin boyutlarını görüp, ‘subhanellah’ diyerek başımızı eğmekten başka bir yolumuz yoktur!

İnsanlar, kabilelerinin ve ırklarının davası uğruna cehenneme koşabilecek kadar taassup taşıyabiliyor. Aynı insanlar, kendi yaptıkları asabiyet iddiasını bir başkası yaptığında ise ceberrut bir öfkeyle reddetmeyi marifet zannediyorlar.

Aslının ve neslinin ne olduğundan ve kimlerden olduğundan bağımsız olarak; Allah(cc)’in koyduğu nizama göre, O’nun yanından en değerli olan takva sahipleridir. Madem O’nun yanında değerlidirler, bizim yanımızda da değerli olmaları imanımız gereğidir. Biz imanı Allah için sevmek, Allah için buğzetmek ve Allah’ın koyduğu ölçülerle değerlendirmek olarak anlıyoruz.

İlahi kanunun ilk kuralı hepimizin bir ırka mensup olduğumuz gerçeğidir. Irkçılık kadar reddedilmesi gereken bir yanlışta; aslını, neslini yani ırkını inkâr etmektir. Bu da ayetin hükmünü yok saymanın bir başka şeklidir. Hepimiz bir ırka yahut kavme mensubuz. Bu gerçek fıtratımızın yani yaratılışımızın tartışılmaz neticesidir.

Bu ırkların birbirlerine karşı herhangi bir üstünlüğü söz konusu bile değildir.

Hepiniz Adem'in oğullarısınız, Adem ise topraktan yaratılmıştır. İnsanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar, Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler. (Tirmizi)

Sorun insanların birbirlerine karşı ataları ile övünmeye başlamaları olarak karşımıza çıkmıştı ve kıyamete kadar da öyle olacak gibi görünüyor. Cahiliye Araplarında görüp kınadığımız asabiyet hırsı halen yeryüzünün güya gelişmiş toplumlarında bile yaşatılmaya devam ediliyor.

Ecdadının iyilikleri ile iftihar etmek, onları örnek alınması gereken güzellikler olarak hatırlamak ve onları gıpta ile yad etmek elbette ırkçılık değildir.

Bir insanın kendini şu ırktanım diye takdim etmesi elbette ırkçılık değildir.

Bir müslümanın atalarının Allah’ın dinine destekleri ve yeryüzü mazlumlarına yardımları gibi güzel hasletlerini sevmesi ırkçılık değildir.

Sahabe komutanı Rasulullah(sas) olan orduya kabilelerinin bayrakları altında katıldılar ve savaştılar. Zor zamanlarda herkes kendi akrabasını O’na yardıma koşmak için çağırırken, ‘Ey Filan oğulları… Allah’ın Rasulü’(sas)in çevresine koşun, O’nu müdafaa edin’ diye feryat ederek, akrabalarını teşvik ettiler.

Onlardan sonra gelenler arasından Allah’(cc)in dinini insanlara ulaştırmayı ve dünyaya adaletle nizam vermeyi murad eden her nesil ve her idareci, hangi ırka mensup olduğundan bağımsız olarak, yalnız Allah için, ahiret hayatında kazananlardan olabilmek için gayret ettiler.

Selçuklu ya da Osmanlı gibi aslı ve nesli Türk olan devasa devletler, hedef ve gayelerine Allah rızasını koydukları gibi; bu uğurda savaştılar, can verip can aldılar. Onlardan herhangi bir idareci yahut ordu ırkçılık kavgası gütmedi, asabiyet davasına çağırmadı.

Ölçü sabit:

‘Irkçılığa çağıran bizden değildir, ırkçılık için savaşan bizden değildir, ırkçılık uğruna ölen bizden değildir.’ (Müslim, İbniMace, Nesei, Tirmizi, Ebu Davud)

Vasile(ra)’den rivayet edildi: Ey Allah’ın Rasulü, dedim, ‘asabiyet nedir?’ O(sas) da‘Asabiyet zulümde kavmine yardım etmendir’ buyurdu. (Ebu Davud)

Osmanlı Devleti’nin Avrupa içlerinde yüzyıllar boyu İslam’ı muhafaza ve müdafaa etmiş olması ve sürede birçok kez onların ordularını mağlup edip, devletlerini tarumar etmesi sebebiyledir ki; Avrupalılar, Müslüman olarak tanıdıkları ve nefret ettikleri bu topluluğu -kahir ekseriyeti Türk olduğundan olsa gerek- Türk olarak isimlendirdiler. Onlar için her Müslüman artık Türk idi. Özellikle Sırp milliyetçileri bu takıntıyı o kadar uzun süre taşıdılar ki, 90’ların başlarında Bosna’da Boşnak Müslümanları katlederken ‘Türklere ölüm’ diye bağırıyorlardı.

Bu durum, onlar açısından anlaşılabilir olsa da; bazı fikir ve kanaat sahiplerinin ulusçuluk akımına kapılarak bu Türk tanımını Müslümanlıkla eşdeğer görmeleri hatta Müslüman olmayan Türkleri, Türk kabul etmemeleri tuhaf bir yaklaşımdır.

Bu konu her açıldığında Medine’yi müdafaa etmekle vazifeli Osmanlı ordusunun komutanı Fahreddin Paşa’nın ihtiyat subaylarından İdris Sabih Bey’in, Medine’de kaleme aldığı şu şiirini okur geçerim:

Dünya ve Ahiret Efendimizsin
Bir Ulü’l-emr idin emrine girdik
Ezelden bey’atli hakanımızsın
Az idik sayende murada erdik
Dünya ve ahiret sultanımızsın.

Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey şefi’ kusurumuzu
Bin küsür senelik emeğimize.

Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur
Şımardık müjde-i sahabetinle
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur
Doyarız bir lokma şefaatinle.

Nedense kimseler dinlemez eyvah
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmi isen de ya Rasulallah
Ancak sen okursun yüreğimizi.

Suları tükendi gülaptanların
Dinmedi gözümüz yaşı merhamet
Külleri soğudu buhurdanların
Aşkınla bağrını yakmada millet.

Ne kanlar akıttık hep senin için
O Ulu Kitab’ın hakkı çün aziz
Gücümüz erişsin ve erişmesin
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.

Yapamaz Ertuğrul Evladı sensiz
Can verir cananı veremez Türkler
Ebedi hadimü’l-Harameyniniz
Ölsek de Ravzanı ruhumuz bekler.

Ey iman edenler! Allah'tan gereği gibi sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün. (Ali İmran 102)

02 Kasım 2017

İman umuttur

Bizi diğer varlıklardan ayıran özelliklerimizi sayarken konuşmamız, düşünmemiz derken nihai noktada iman etmemiz akla gelir. İman belki de diğer canlılardan ayrışmamıza ve yaratılmışların en şereflisi olmamıza -velev ki iman etmesek bile- bizi taşıyan bir meziyettir. İman etmek ise kelime ve ıstılah anlamlarının bir adım ötesinde aslında duyularımızla tespit ve kontrol edemediğimiz şeyleri bizzat şahit olduklarımız gibi kabullenme olarak anlaşılmalıdır.

İman ettiğimiz şeylere bizzat duyularla şahit olmak cazip gibi görünse de beraberinde tehlikeli imtihanları da getiren ve pekte kolay olmayan bir durumdur. Bunun ilk örneğini mel’un İblis’ten önce Adem(a) ve Havva annemizde görüyoruz. Allah(cc)’in zatının ve cennet nimetleriyle diğer mahlukatın ğayb olmadığı ve şahit oldukları halde verilen emre muhalif davranmaları direkt rahmetten kovulmalarına ve cenneten tard edilmelerine sebep olmuştur. Aynı şekilde İblis ise bizzat Rabbi zu’l-Celal’in huzurunda ve zatından verilen emre sadece muhalefetle kalmamış, emrin yanlış olduğunu güya kendince bir sebebe dayandırarak itaati reddetmiştir.

Bu noktada Adem(a) ile İblis arasındaki ilk fark; Adem(a) için emrin doğruluğuna teslim olarak günahı kabullenmek, İblis içinse yanlışlığını iddia ederek günahını kabullenmemektir. İkinci fark ise Adem(a) için pişman olarak tevbe etmek iken İblis’te ise tam aksine isyan ederek, itaat edenleri de saptırmak için gayret etmeye karar vermektir.

Geçmişin ve geleceğin ğayb bilgisine sahip olmak ve bu bilgilere hakikat olarak iman etmek yani gerçekliklerinden emin olmak ahiret hayatımız için olduğu kadar dünyamız için de en değerli hazinemizdir.

Geçmiş dediğimiz de aslında sadece bizim için geçmiştir, tıpkı geleceğin bize gelecek olması gibi; tarihi yaşayanlara an idi, ati de onu yaşayanlara an olacaktır. Ezeli ve ebedi ilmin mutlak sahibi Rabb Teala içinse tüm zamanlar ve tüm mekanlar aynıdır, O’nun ilim ve kudretinin dışında kalabilecek herhangi bir varlık yahut yokluk yoktur.

Gelecekte olacakların tamamı da tarihin şahitliğiyle, Allah(cc)’in ‘bugünleri insanlar arasında döndürme’ sünnetinin dışında olmayacaktır.

Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehidler edinmesi için bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez. (Ali İmran 140)

Bütün meselemiz sahip olduğumuz iman ve idraki her şart ve ortamda diri tutmak ve asla bundan gafil olmamaktır. Umut dediğimiz şey inanmaktan ibarettir.

Bizim neslin fetret döneminde yaşamış olması ne geçmişin parlak zamanlarını unutturmalı ne de gelecekte bunun tekrarlanacağı gerçeğini zihinlerimizden silmeli!

Devran dönecek ve sünnetullah tecelli ederek hak ve adaletin hakim olduğu yani Nebevi müjde olarak ‘Sana’dan Hadramevt’e yalnız bir kadının Allah’tan başkasından korkmadan yolculuk edeceği’ günler geri gelecektir.

Tuna kıyılarında dolaşan akıncıların geri döneceğinden asla umudumuzu kesmeyelim. Endülüs’te parlayan güneşimiz dünyanın en doğusundan yeniden doğacaktır ve en batısına kadar yeniden aydınlatacaktır.

Taşıdığımız hasret; geçmişin büyük medeniyetlerine değil, geleceğin muhteşem geri dönüşlerine şahit olma arzusundan ibarettir. O günleri bir görmüşte biz olmak arzusu...

27 Ekim 2017

Irk ile İslam’ı ‘Özel’leştirmek

Temel bilgileri sıralayarak başlayalım:

Irk, insanların hakkında seçme hakları olmayan Allah’ın takdir ve tayini ile dahil olduğu ve değiştirilemeyen bir özelliktir. Bu sebeple diğer seçemediğimiz özelliklerimiz gibi onunla da başkalarına üstünlük taslamamız mantık dışı bir davranış şeklidir.

Adem(a)’in çocukları farklı renkleri ve dilleri ile yeryüzüne yayılarak yerleştiler ve karışıklıklar ile değişen diller yahut renklere rağmen genel olarak belirli ırklara ait olarak yaşayarak bugünlere geldiler. Bu karışıklıklar olayını basit algılamamak gerekiyor zira bir teste göre deneklerden bir çoğu nefret ettiği yahut düşman gördüğü ırka genetik olarak daha yakın çıkabiliyor.

Tarih boyu yaşanan olayların büyüklüğüne göre toplumların yapıları değişmiş ve gerek ırklar gerekse diller bizim sandığımız ve istediğimiz anlamda ‘saf’ olarak kalamamıştır. Bu durum hemen her ırk için geçerlidir.

Irklar ve diller Allah’ın kudret nişaneleri ayetlerdirler ve kendileriyle Rabb Teala’nın azameti idrak edilir, ibret alınır ve teslimiyetle imanlar güçlendirilir.

Bir nesle mensubiyetten memnun ve mutlu olmak aklen mümkündür ve dinen caizdir. İnsanın kendi atalarının yaptıkları ile iftihar etmesi de ırkçılık değildir eğer atalarının yaptıkları işler hayırlı ve doğru işler ise... Değilse, zulüm ve rezaletlerle övünmek ahmaklıktır ki bunu yapan ırkçı olsa ne olur olmasa ne olur?

İslam, insanlar arasında değer yargısı olarak, ırkları yahut başka meziyet veya özellikleri değil ancak Allah’a olan takvayı tayin etmiştir.

‘Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberdar olandır.’ Hucurat 13

Ecdadımız olmalarıyla iftihar ettiğimiz Osmanlılar ‘cihadu fillah’ niyeti ile Avrupa içlerine seferler düzenlerken muhatapları onların neslen Türk olmaları sebebiyle düşmanlarını böyle isimlendirmiş, yüzyıllar boyu devam edegelen ve halen de unutulmayan bir İslam düşmanlığını Türk düşmanlığı olarak ifade etmiş ve benimsemişlerdir. Osmanlı ordusunda İslam’ın her ırkından insanlar olduğu gerçeği tartışılamaz ancak hakim idarecilerin Türk olması Avrupalıları bu kanıya itmiştir.

Hatırlamak istemeyeceğimiz ama unutulmaması gereken Bosna soykırımında Sırplar, Boşnakları ‘Türk’ oldukları için öldürüyorlardı. Bu bir ırkın değil İslam’ın temsiliyetinin adı idi. Ancak dikkat edelim ki bunu böyle bilen ve bu şekilde kullananlar İslam’ın düşmanları idi. Onlara göre İslam’ı kabul eden herkes Türk oluyordu. Halbuki Boşnaklar müslüman olduktan sonra da Boşnak olarak kalmış, dilleri ve gelenekleriyle yaşamaya devam eden bir ırkın temsilcileri olmuşlardı.

Bu örnekten yola çıkarak günümüzde meşhur bir şairin önderlik ettiği ‘Türklük müslümanlıktır, müslüman olmayan Türk olamaz’ temelinde kurgulanan bir fikri değerlendirelim.

İlk akla gelen sorun olarak ise; ‘eğer Türklük bir ırk değil dava/din mensubiyeti adı ise kendini Türk olarak bilen milyonlarca insanın ırkı nedir?’ sorusunu ortaya koyalım.

Neticede Türklük bir ırktır ve tarihi bilgi olarak halen devam eden farklı bölgelerde yaşayan hatta farklı diller konuşan bir ırktır. Zaman içinde dil, din ve kültürler sebebiyle birbirinden uzaklaşan ve kendilerini farklı ırk isimleriyle ifade edenlerin olması bu gerçeği değiştirmez.

İslam’a mensup olanların dil ve dültürlerini muhafaza etmeleri İslam’ın her müslümana sağladığı temel haklardan dolayıdır. Yoksa bazılarının sandığı gibi, İslam’dan uzaklaşan Türklüğünü kaybetmez. İnsanlar Allah’ın dininin adalet ve özgürlüğünden mahrum kalınca uğradıkları baskılar sonucu dillerini ve kültürlerini unutabilir yahut terkedebilirler.

Aynı şekilde yüzyıllar boyu Osmanlı hakimiyeti altında yaşayan onlarca ırk, ne dillerini ne de kültürlerini kaybetmemişlerse bunun temel nedeni İslam’ın Osmanlıların devlet düzeninde temel esas olması sebebiyledir.

Dedemle iftihar ediyorum; bir Osmanlı Türkü olarak mukaddes toprakları muhafaza etmek için Yemen'e Mezar’ul Etrak (Türk Mezarlığı) ismini verdiren ordunun neferiydi... Ancak dedemi ben seçmedim; tam aksine 1921’de Antep’i kuşatan ve 11 ay boyunca karadan ve havadan bombalayan Fransızlara müslümanların evlerini gösteren bir hain de olabilirdi!

Salih bir nesil de Allah’ın nimetlerindendir.

17 Temmuz 2017

Selamız okuna...

Neredeyse her mevzuda müslümanlara ve yaptıkları doğru ya da yanlış her işe bir kulp bulmak ve sataşmak gibi bir vazifesi bulunan bazı kesimlerin varlığından haberdarsınızdır. Bunlara göre her olayın direk zanlısı hatta yargısız suçlusu müslümanlardır. Dünyada işlenen bütün cürümlerin faturasını bize kesip, esip yağan bu zatlar müslümanlıkta da en iyi makamı kimseye bırakmazlar. Sorulsa en iyi, doğru müslüman da onlardır.

Her nasıl oluyorsa, bunların eleştirdikleri birçok konu gayri müslimlerin ve ateistlerin İslama ve müslümanlara saldırmakta kullandıkları argümanlarla neredeyse birebir aynı...

Örneğin yurdumun hazımsız ve darbenin başarısız olmasından dolayı çok kederli bazı kesimleri o gece ve yıldönümünde yeniden okunan selalardan oldukça rahatsız oldular ve hatta malumunuz müezzinlere fiili saldırıya kadar ileri gittiler. Hemen ardından sahneye çıkan bir grup antici müslüman ise selanın aslında dinde olmadığını iddia ederek onlara bir bakıma içeriden destek sundular.

Konunun ıstılahımızdaki yerini kaynaklarımızdan aktaralım:

Selanın tarihçesi oldukça eskilere dayanır. İlk olarak 781 yılı Rebiulahir ayının Pazartesi gecesi yatsı namazında okunmaya başlanılmışsa da daha sonra Cuma günleri okunması adet edinilmiştir. Hatta sonraki yıllarda bazı bölgelerde tüm vakitlerde okunduğu naklediliyor.(*) O dönemlerde akşam namazı sonrası okunması daha yaygın olmuş zira akşam ezanı ile kameti arasında cemaate vakit kazandırmak kasdıyla sela okunmuştur. Daha sonraki dönemlerde Pazartesi ve Cuma geceleri okunması çok rastlanılan bir uygulamadır. Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde Cuma geceleri ve Cuma namazı öncesi okunması adeti bulunduğumuz topraklarda yaygınlaşarak bugünlere de bu şekilde gelinmiştir.

Rasulullah(sas)’in 5 vakit namaz dışında ezan ile müslümanların davet edilmesine izin vermemesinden yola çıkan alimlerimiz olağandışı durumlarda halkı mescide davet için de selaları kullanmış ve bunu en doğru yol olarak tayin etmişlerdir.(*) Böylelikle sünnete muhalefet edilmesinden korunulmuştur. Savaş gibi saldırı durumlarında olduğu kadar diğer felaketlerde de halkı uyandırmak ve haberdar etmek maksadıyla selalar okunmuştur. Özellikle işgal ihtimaliyle saldırıya uğrayan islam beldelerinde halk selalarla direnişe davet edilegelmiştir.

Değişik ibarelerle yaygınlaşan selalarda, hamdele salvele ve davet kısmı bulunmuştur ki günümüzde davet kısmı özellikle ülkemizde türkçe olarak ilan şeklinde dillendiriliyor.

Çok yakın geçmişte Kurtuluş Savaşı yıllarında da selalarla halkın direnişe davet edildiği bir vakıadır. Aynı şekilde geçtiğimiz yıl 15 temmuzda geçirdiğimiz işgal tehlikesi karşısında minarelerden selalarla halkın direnişe davet edilmesi 1250 yıllık bir İslami geleneğin devamından ibarettir. İslam ıstılahı ve adeti üzere gayet yerinde ve doğru bir davranış olmuştur. Gelecekte de –Allah muhafaza- benzer bir durumla karşı karşıya kaldığımızda aynı şekilde selalarla davet edileceğimizi de uygulamalı olarak öğrenmiş olduk.

Ayrıca selalarla davet edilen bir halkın temel dinamiğinin İslam olduğu da apaçık bir husustur. Başka dinlerin sembolleri olan boru ya da çan sesiyle davet edilecek değildik. Ki gösterilen icabet ve sağlam direniş vesilesiyledir ki tarihimizin bir dönüm noktasından daha selametle geçmiş olduk. Korkunç bir darbe ve işgal girişimini biiznillah selaların sedaları eşliğinde atlattık. Hamdu senalar olsun.

İyi günümüzde de kötü günümüzde de Allah’a hamd etmeyi ve Rasulü’ne salat eylemeyi adet haline getirmiş olmamızdan daha güzel ne olabilir? Yalnız ölümlerimizi değil dirilişlerimizi de selalarla ilan etmekten daha uygun ne düşünülebilir?

Aslında selalara muhalefet edenlerin içlerinde o selalarla bastırılan darbe ve işgal girişiminin başarısız olmasından kaynaklanan bir hasret kalmış olsa gerek ki bu derece bir garezle selalara saldırıyorlar.
Neticede selalarla dünyamızı değiştirdiğimiz gibi selalarla ülkemizin gidişatını da değiştiririz. Sahip olduğumuz İslami gelenek bizim en değerli mirasımızdır. Bu mirasın mesajı ile yürür ve dururuz. Bu topraklardaki varlığımız ve dirliğimiz de o kodlarla işlenmiştir. Aramızdaki her türlü ihtilafı ortadan kaldıran ve bizi bir anda omuz omuza direnmeye ve hatta gerekirse ölmeye götüren güç işte bu tarihi arka planımızdır. 
Damarlarmızdaki kandan ve taşıdığımız genden çok daha geçerli ve önemli olan ve bizi birleştiren bu bağdır.


(*) İbni Abidin, Reddu’l Muhtar, C. 2, S. 77 vd.

02 Mayıs 2017

100 yıllık işgal

Kudüs ya da genel adı ile Filistin, tarih boyunca hemen her yer gibi çok el değiştirdi. İbrahim(a)’ın kurduğu şehir, Davud(a)’ın devletine başkentlik yaparak başlayan tarihi ve Süleyman(a) devrinde yeryüzünün incisi olmasıyla şöhret buldu. Öyle ya; yalnızca insanlara değil tüm mahlukata hükmeden bir ‘Kral Nebi’nin başkenti olmak her şehre nasip olmaz...

Son Nebi(sas)’in ümmeti olan bizler içinse Kudüs tarihinin en değerli hadisesi İsra ve Mirac durağı ve elbette ilk kıblemiz olması hasebiyle olduğu kadar, Adem(a)’dan Muhammed(sas)’e kadar devam eden ve ayrım yapmaksızın tamamına iman ettiğimiz peygamberlerin durağı, yurdu ve uğrağı olmasıyladır.

Bu mukaddes şehir, Mü’minlerin Emiri Ömer bin Hattab(ra) devrinde fetihten sonra Kudüs olarak isimlendirildi. Bundan sonra kısa dönemler dışında müslümanların emniyet ve adaletiyle idare olunan Kudüs, payidar olarak devam ettiği varlığını 1516’da Osmanlı’nın cihangir sultanı Yavuz Selim Han(r)’ın kuşatması sırasında zarar görmemesi için dönemin valisi tarafından çatışmasız olarak teslim edilmesiyle Osmanlı idaresine girdi. O günden 1917 yılına kadar Osmanlı idaresinde kalan mukaddes şehir son 100 yıldır gayri-müslimler elindedir.

11 aralık 1917’de İngiliz general Allenby’nin, Kudüs’e girdiğinde ‘Haçlı seferleri sona erdi’ dediği rivayet olunur. 1948’e kadar devam eden soykırım, sürgün ve yıkımlar sonunda Haçlılar yüzyıllardır ele geçirmek için uğraştıkları Kudüs’ü ve çevresini yahudilere altın tepsi içinde sundular.

Bugün ise artık işgalin yüzüncü yılındayız ve ne Filistin halkının ne de sair İslam beldelerinin Kudüs’ün özgürleştirilmesi noktasında gözle görülür bir adımı yok. İntifadalarla ve ara ara yaşanan, işgalin ve baskıların getirdiği öfke patlamalarıyla görülen; çoğunlukla Filistinlilerin katledilmeleri yahut hapsedilmeleri ile devam eden bir süreç var.

Çocukların bile sokak ortasında infaz edildiği bir modern çağ işgali yaşıyoruz. Geçmişte daha ağırlarını gördüğümüzü ve herşeye rağmen yeniden Kudüs’ün İslam beldesi olarak payidar olduğunu ve müslümanların varlıklarını ve medeniyetlerini devam ettirdiklerini, bugünlerin de sebepler dairesinde cereyan eden hadiselerin karamsarlığına rağmen geçeceğini kesin olarak biliyoruz. Ancak bunun zamanını Allah(cc) bilir.

4 yıl önce Kudüs’ü ziyaret ettiğimde işgalin pratik hayatta nasıl birşey olduğunu birebir görme ve yaşama imkanım olmuştu. Hayatın her alanında hissedilen ağır bir bıkkınlık ve kabullenilmiş çaresizlik diyebileceğimiz bir yılgınlık görülebiliyordu.

Rehberimiz, her bakımdan donanımlı ve şuurlu bir Filistinli idi ve akşam eve döndüğünde çocuklarının ondan ekmek beklediğini anlatıyordu. Halkın tamamı İslami hassasiyetlere sahip olmadığından kıyafet ve yaşam tarzı bakımından işgalcilere uyum sağlamaya çalışanlar olduğu gibi, sahipsiz ve belki de kimsesiz bir çok genç ve çocuk sokaklarda ve özellikle de Mescidi Aksa çevresindeki surlarda dolaşıyor, bunların bir kısmı namazlarda cemaate katılmadıkları halde çıkan her olayda en ön safta taş atmaya ve can vermeye devam ediyorlar.

Çocuklar Türkiyeli misafirleri görünce ‘Polat Alemdar’ diye bağırıyorlar ve gariptir ki sınır kapısında sorgu sırasında işgal askerleri de o diziyi seyredip etmediğimizi sormuştu. Bize komik gelen şeyler orada başka anlamlar kazanıyor ve sembollere ihtiyaç duyan çocuklar rol icabı bile olsa israil devletiyle savaşan, onlara kurşun atan oyuncuyu gerçek bir kahraman gibi seviyorlar.

Biraz büyükler Mavi Marmara’yı parola olarak kullanıyor ya da işaret...

Geçim derdindeki yetişkinler ise daha çok Türkiye’nin kurmaya çalıştığı serbest ticaret bölgeleri aracılığıyla ürünlerini pazarlama imkanı bulmayı hayal ediyorlardı.

Büyük küçük hemen herkes Kudüs’ün değerinin ve orada yaşıyor olmanın gereğinin farkındalar. Ne ile meşgul olurlarsa olsunlar, nihayetinde konu ve gündem her zaman işgale ve muhtemel kurtuluşa düğümleniyor. En küçük umut ışığının değerini gözlerinde görebiliyoruz.

Onlar için birşeyler yapmaya çalışanları asla unutmuyorlar; Abdulhamid Han ve Erdoğan gibi isimler herkesin dilinde... Arap milliyetçiliği işgalin tetiklediği ve belki de desteklediği yaygın siyasi bir söylem, öyle ki Hamas bile Filistin için ‘Arapların ve müslümanların yurdu’ diyor. Hemen her çağrıda önce Araplar sonra müslümanlara sesleniliyor.

Ortak duruşları yaklaşık olarak şöyle: Onlar Filistin halkı olarak orada yaşamaya devam edecekler, varlıklarını ve evlerini koruyacaklar, Mescidi Aksa’da ribat tutacaklar, ana vazifeleri müslüman varlığını devam ettirmek ancak ondan sonrasını hayal bile edemiyorlar artık... Çoğu bir mucize bekliyor ya da bir kurtarıcı! Belki de bu yüzden onlara sahip çıkan bir lider çok farklı bir değer kazanıyor.


Bizim 3-5 günde anlayabileceğimiz bir şey değil işgal ve o insanlar haklarında öyle rahat konuşulacak bir hayat yaşamıyorlar. Allah(cc), hepimize iz’an ve insaf versin.

26 Nisan 2017

Patron hoca, şirket cemaat

Müslümanlar, geçen yüzyıl boyunca pek çok şeyini kaybetti ama herhalde en ağır kaybımız "hikmetli siyaset" idi ve hala arıyoruz onu...

Kayıplarımız ya da bozulmalarımız elbette ‘baş’tan başladı ki bu da şu meşhur hadisin bir bakıma tevilidir: ‘Bu din ilik ilik sökülecektir; sökülecek ilk ilik idare, son ilik ise namazdır.’

‘Ehli Sünnet ve Cemaat’ olmanın ilk şartı ve sıfatı olan ‘sünnet’ kadar vazgeçilmez tamamlayıcısı olan ‘cemaat olmak’ bu dinin ilk vahyedildiği günden beri en değerli bağımız olmuştur. İslam toplumlarında devlet başkanından başlayan ve halka halka tüm kesimleri içine alan bir cemaatleşme sözkonusudur.

İdareciler, alimler, tüccarlar ve sair meslek erbabı bile kendi aralarında cemaatler oluştururlar. Aynı şekilde mahalle halkı da muhteşem bir cemaattir. Mahalle mescidleri bu cemaatin toplantı mekanıdır ve hatta mescidde ücretle görev yapan bir imam yoktur. Onu yerine mesela mahallenin ayakkabıcısı namazları kıldırır, o yoksa fırıncı geçer mihraba ve cemaat olur mahalle sakinleri...

Değişik beldelerde ilmi ve ifranı ile öne çıkan, kendini hayra davete ve iyiliği emredip kötülüğü nehyetmeye vakfetmiş bir çok faziletli insan sürekli toplumun dünya ve ahiret işlerine faydası olacak nasihatler ve örnekliklerle cemaat hayatını diri ve sağlıklı tutmaya vesile olurlar.

Sözün başında bahsettiğimiz İslami idari boşluk sonucu ise özetlediğimiz bu kurumsal ve toplumsal bağlar ya yok oldu ya da çürüdü gitti. Yeni bir sosyal doku oluşturulurken geçmişten gelen ve İslam ahlakıyla bezenmiş örnekler ve önderler hayattan çıkarıldı. Cami cemaati bile İslam’ın emrettiği gibi kardeşliklerden oluşan bir yapı olamadı. Mahalleler ve komşuluklar zamanın getirdiği zorluklar ve mücadelelerin gölgesinde kaldı.

Legal sahadan silinen, İslam toplumunun dinamik yapısının temel taşları cemaatlerin ortadan kalkması büyük bir boşluk oluşturdu ve dünyanın genel kanunu icabı boşluk birileri tarafından doldurulmaya çalışıldı. Hiçbir kontrol ve denetleme mekanizması olmayan yeraltı yapılanmaları gibi bir sürece girildi ve İslami cemaatler ortaya çıktı. Gerek menfaat temini gibi dünyalık maksatlar gerekse zaten zor durumda olan İslam halkının dini ve ahlaki durumunu daha da bozmaya yönelik maksatlı yapılanmalar hızla çoğaldı ve üzerinde belki ileride dev çalışmalar yapılmasını gerektiren merhaleler yaşanarak bugünlere gelindi.

Geldiğimiz noktada, bir İslami cemaatin, İsrail ya da Abd ile işbirliği yaparak kendi halkının dünya ve ahiret menfaatlerini peşkeş çekebileceğini örneğiyle yaşayarak öğrendik.

Yine örneğiyle, bir cemaat liderinin peygamberlik iddiasında bulunmasını ve bunu canlı yayınlarda inen vahiylerle(!) ispatlanmaya çalışmasını gördük.

Halifelik ilan edenler oldu; kimisi kraldı kimisi terörist, ama hiçbiri bırakın sadra şifa olmayı kendilerine bile faydaları olmadı.

Mehdilik iddia edenlerin sayısını belki internet arama motorlaarı biliyordur ama en meşhurlarına hepimiz güldük geçtik.

Hemen hepsi mutlaka itikadi sapmalarla taraftar toplayan bu cemaatler yaşadığımız son cahiliye yüzyılının meyveleri olarak kalplerimizi yakmaya devam ediyorlar.

Tüm bu kaymalar, sapmalar var olan cemaatlerin daha da içe kapanmasına ve itaat gibi İslami gerekliliklerin kendine uygun yorumlamalarıyla kullanılmasına sebep oldu. Her bir cemaat tek hak grubun kendileri olduğunu ve onların hocasına tabi olununca herşeyin düzeleceğini ya da en azından maksadın hasıl olacağını iddia ettiler. Tabii ki diğer cemaatlerin büyük çoğunluğu sapıktı! Hadi bazı iyileri varsa da onların da mutlaka çok ağır hataları ve eksikleri vardı, mazaallah uzak durmak gerekirdi yoksa helak olurduk.

Cemaat mensupları, şirket yöneticisi olan hocanın sermayesi idiler; öyle herkese verilemezlerdi. Hangi akıllı işadamı sermayesini rakibine kaptırırdı ki?

Kimin tv’si varsa o büyüktü, kimin kitapları daha kaliteli basılıyorsa ve daha çok satılıyorsa o makbuldu, öyleyse tüm şirket elemanları pardon cemaat mensupları kendi yayınlarını sürekli satın almalı ve satılması için de reklam yapmalıydı. Kör olası dünyada para olmadan islami hizmet yapılamıyordu ne de olsa.

Cemaat liderini eleştirmek mi? Aklına getiren kendini kapıda bulur, selam kesilir, alışverişten bile dışlanır; ardından gelsin tekfirler, gitsin nifaklar...

Hocalar hata edebilirdi ama bizimki etmezdi, peygamberlerden başka herkes günah işleyebilirdi ama bizimkinin bir günahını görebilemezdik; hatta en fıtri, en insani bazı haller bile bizim hocadan uzaktı. Melek mi idi bilemezdik tabi ama Hızır değilse de en azından evliya idi, istisnasız her cemaatin hocası hem de.

Bu kadar büyük adamın önderlik ettiği bu muhteşem cemaatler için başarısızlık düşünülemezdi, sünnetullah ve gayretullah hocaların iki dudağı arasındaydı, haşa!

Fakat Allah, herkese layığını veriyordu, şikayet etme hakkımız yoktu...

Hocamız patron, cemaati şirket elemanları; ne kadar büyürsek o kadar başarı, ne çok kazanırsak o kadar büyümek. Kapitalist değiliz tabii ki, biz Allah için kazanıyor ve Allah’ın kullarından saklıyoruz! Allah’ın dinine davet ediyor ama Allah’ın kullarının hocalara kul olmasını istiyoruz!

Patron hocalar bozuk para gibi ümmetin gençlerini harcıyor, nesillerimizi tüketiyorlar. Kendi hevalarıyla kurdukları hayali dünyada verdikleri İslami mücadelede hep bizim evlatlarımız ve bizim hayatlarımız tüketiliyor.


Allah hepimizi ıslah etsin, ilk önce de hocalarımızı...

03 Ocak 2017

Temel Hedef

Kainattaki herşey bir hedefe ya da bir amaca hizmet etmek üzere yaratılmış olup bunların arasından kendi kararıyla yol tayin etme hakkı sadece insana verilmiştir. Bu hakkın verilmiş olmasının hikmeti de imtihan edilmesi ve sonrasında bir mükafat kazanacak olmasıdır. İrade verilmeyenler imtihana da tabi değillerdir zira.

‘Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım.’ Zariyat 56

Biz bu temel yaratılış nedenine iman edenlere müslüman diyoruz. İman etmek bu bilginin doğru olduğundan kesin olarak emin olmak demektir. Bu konuda şüphe duymak bile iman dairesinin dışına çıkmaya kafidir. Ki akıl sahibi her insan da kabul eder ki; hakkında acabalarımız olan ve şüpheler taşıdığımız herhangi bir bilgiye iman ettiğimizi söylememiz hem kendimize hem de bahis mevzu olan bilgiye hakarettir.

Bu temel bilgi ve yaratılış hedefini kabullenmenin doğal sonucu olarak hayatımızın her alanındaki her işimizi hatta her fikrimizi bu hedefe uygun hale getirmemiz de mecburi bir hal olur. Aksi halde kullanım dışı kalan herhangi bir malzemeden farkımız olmayacaktır. Yazmak için üretilen bir kalem o işi yapamaz hale gelince varacağı yer en iyi ihtimalle bir soba alevi ya da bir çöplik olur.

Hepimiz her işimizi derken kelimelerin kapsadığı alanın büyüklüğünü umarım gözden kaçırmayız. 

Konuştuklarımız, yazdıklarımız, yaşadıklarımızın tamamı ve münasebetlerimiz hatta kavgalarımız ve hatta savaşlarımız bu temel hedefin dışında değildir. Kulluk dediğimiz ve ıstılahi olarak bu şekilde kullandığımız kelimenin tam türkçe karşılığı köleliktir. Sahibinin emir ve izni ile hayat süren ve ancak ona bağımlı olan ve sadece ondan emir alan ve yalnızca onun verdikleri ile hayatını devam ettiren bir köle...

Bu temel hem kendimizi hem de hakkında kanaat edinmek istediğimiz kişi ya da toplumları değerlendirmede de en büyük ve etkin mihenk taşımızdır. İşlerimiz ve meşguliyetlerimiz bu gayeye uygunluk ya da uygunsuzluk değerlendirmesine tabi tutulup temizlendiğinde varlık hedefimize ulaşmış olacağız. Arının bal yapması kulluktur, ineğin süt; insanınsa bütün bunların üstünde bu nimetlerin hizmetine verildiği varlık olarak şükrünü eda etmek için Allah’a boyun eğmesidir kulluk!

İslam bu temel gayenin adıdır. İslam olmak kul olmaktır.

Günlük hayatımızda karşılaştığımız bir çok hadisede, çok farklı maksatlarla bilgi kirliliği bombardımanına tutulduğumuz günümüzde sahip çıkacağımız kişi ya da olayları belirlerken elimizde bu ölçü olacaktır. Sözkonusu kişi ya da olay kulluk sınırları içinde midir yoksa başka bir gayeye mi hizmet etmektedir.
Tarihi de günümüzü de doğru okumanın yolu budur.

Pek çok örneği olduğu halde kabul olunmuş duası sebebiyle şu tarihi hadisedeki niyet ve gayeye bakalım.
Sultan I. Murad, 8 Ağustos 1389’da Kosova ovasına girdiğinde ortalığı toza dumana katan bir fırtına ile karşılaşmıştı. Murad Han, 27 yıllık saltanatı boyunca girdiği 47. savaşındaydı ve şu duayı yaptı:

‘Ya Rab! Bu fırtına, şu aciz Murad kulunun günahları sebebiyle çıktıysa, onun yüzünden masum askerlerimi cezalandırma! Allâh’ım! Onlar ki buraya kadar sadece Sen’in adını yüceltmek ve İslam’ı tebliğ etmek için geldiler!
İlahi! Bunca kerre beni zaferden mahrum etmedin. Daima duamı kabul buyurdun. Yine Sana iltica ediyorum, duamı kabul eyle! Bir yağmur nasib eyle! Bu toz bulutu kalksın. Kafirin askerini aşikar görüp, yüz yüze cenk edelim!
Ya İlahi! Mülk de, bu kul da Sen’indir. Ben aciz bir kulum. Benim niyetimi ve esrarımı en iyi Sen bilirsin. Mal ve mülk maksadım değildir. Yalnız Sen’in rızanı isterim.
Ya İlahi! Bu mü’min askerleri küffar elinde mağlub edip helak eyleme! Onlara öyle bir zafer lutfet ki, bütün müslümanlar bayram eylesin! Dilersen o bayram gününün kurbanı da şu Murad kulun olsun!
Ya İlahî! Bunca müslüman askerin helakine beni sebep kılma! Bunlara yardım eyle ve zafer bahşeyle! Bunlar için ben canımı kurban ederim; yeter ki Sen beni şehidler zümresine kabul eyle!.. İslam askerleri için ruhumu teslime razıyım... Beni gazi kıldın. Sonunda lutfen ve keremen şehidlik de nasib eyle!.. Amin!’

Bu duadan sonra Sultan, Kur’an okumaya başladı. Çok geçmeden Kosova meydanı üzerine sağnak halinde yağmur boşaldı. Fırtına durdu ve toz bulutları dağıldı. Düşmana hücum edildi. Sekiz saat süren savaş Osmanlı ordusunun kesin zaferiyle sonuçlandı.

Murad Han, savaş meydanında bulunan yaralı ve şehidlerin arasında dolaşıyordu ki, ölüler arasından yaralı bir Sırp askeri kalkarak:

‘Beni bırakınız; padişahın elini öpüp müslüman olacağım!’ dedi. Yaralı taklidi yapan Sırp, padişahın elini öper gibi yaptı ve koltuğunun altında sakladığı hançerini göğsüne sapladı. Orada şehadet şerbetini içen Murad Han’ın duası da kabul olunmuş oldu.

Başlıbaşına bir ibret vesikası olan bu dua ve sonrasında düşman askerinin sultana yaklaşabilmek için kullandığı argüman ve nihayetinde şehadet; bir tek kişi müslüman olacak umudu temel hedefin şaşmadığını gösteriyor.

Şimdi etrafımızda Allah’ın dinine hizmet için çalıştığını söyleyen bir çok şeşit insan ve gruplar var. Herbiri başka başka şeyler yapıyorlar. Birileri gayri müslimlere yaranmayı marifet sayarken bir başkaları imkan buldukları her yerde bombalar patlatıyorlar. Oysa nihai maksadımız ne idi; Allah’a kulluk etmek ve insanlara da bu yolu göstermek ve onları buna davet etmek, eğer elimizden geliyorsa elimizle, dilimizden geliyorsa dilimizle, hiç bir imkanımız yoksa duruş ve yaşayışımızla davet etmek, temsil etmek...

İslam’ın savaşı emretmekteki temel gayesi de aynıdır; kulluk etmek ve kulluk etmek isteyenlerin önündeki engelleri kaldırmak! İnsanlarla İslam’ın arasındaki engelleri kaldırmak gayesiyle yapılan savaşa cihad denilir. İslam’ın davetinin insanlara ulaşmasına engel olanların yıkılması kulluğun gereğidir. İslam’ın davetine muhatap olanların yok edilmesinde bir ibadet ya da kulluk yoktur. Bu sebeple İslam’ın savaş hukuku çok hassas ve mustesna bir bakış açısı sergiler.


De ki: 'Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir.' En’am 162

05 Temmuz 2015

Sadeliğin Sultanı

Zamanlar ve mekanlar çok yiğit gördü, çok melik, hükümdar, sultan gördü. Pek azı hariç sultanlar, saltanatın debdebesine, gücün şehvetine yenildiler. Dünya avuçlarına konulan bu adamların imtihanları elbette adları gibi büyük oldu. Hep sevapların güçler nisbetinde işlendiği düşünülse de aslında günahlar daha çok gücümüzün yettiği kadardır. Sultanların hele de Osmanlı sultanlarının otorite ve saltanatlarının gücü düşünüldüğünde ona sahip olan herhangi birinin sapmaması, azıtmaması bile başlıbaşına büyük bir marifettir.

Bu sebepledir ki; Osmanlı sultanlarını değerlendirirken gözardı etmememiz gereken şey, onların yaptıkları kadar aslında yapmaya imkanları olduğu halde yalnız Allah için geri durdukları işleri de hatırlamak olacaktır. Güç ve saltanat, para ve imkan gibi firavunlaşmanın yolunu en hızlı açan anahtarları belinde taşıyarak ama şeytana karşı beli bükülmeden bir ömür sürmenin ne büyük bir marifet olduğunu onların yaşadıklarını hayal bile edemeyen bizlerin anlaması pek kolay değil aslında. Belki yaz ortasında oruçlu bir adamın yorgun bir günün ikindisinde soğuk bir su pınarının başında Rabbi ile başbaşa kalmışlığı bir nebzecik bize daha yakın bir örnek olur. Yalnız Allah için kuru dudaklarla soğuk suyu seyretmek gibidir saltanatta iken dünyaya dalmamak zira...

İşte bu kahramanların belki de en müstesna örneklerinden birinden bahsediyoruz:

Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu, İslam’ın 74. ve Osmanlı’nın ilk halifesi Sultan Beyazıd Han oğlu Sultan Selim Han.

Hayatı ve mefkuresi ile devrine ve dünyaya önderlik etmiş büyük Sultan!

Cengaverliği ve dirayetiyle ile dünyaya nam salmış Yavuz Sultan!

Kelimeleri şiirleştiren dilindeki maharetin belindeki kılıçla yarıştığı yetkin ve yetişkin arif Selim Han!

Allah’ın dünyayı ayaklarını altına serdiği kadar dünyalıklardan uzak kalmayı başarmış zahid kemter kul Selimi!

Sahip olduğu kişisel ve devletsel tüm varlık ve gücünü kuru saltanat davasına değil Allah’ın rızasına ram eden mü’min ve salih kul!

Yaşadığı devrin dini ve dünyevi sıfatlarının en büyüklerini şahsında toplayan Halifeyi Ruyi Zemin ve Padişahi Ali Osman iken Hadimul Harameyn olan mütevazi Kaan!

Nasılların ve niçinlerin çok ilerisinde bir dava ve cihad adamı! Yavuz Sultan Selim Han...

Tacını ve tahtını terketmeden masalsı bir dervişlik timsali! Dünyanın hazinelerini getirdiği payitahtına alkışlardan korunmak için gece karanlığında gizlice girecek kadar hem de.

Zamanında attığı adımları ve katettiği mesafeleri ile devirlere işaret ve ilham olan bir devlet adamlığının yanısıra siyaset ve askeri dehası ile 8 yıl gibi kısa bir süre kaldığı hükümdarlık makamından tüm dünyayı emrine boyun eğdiren Sultan’ın özellikle idaresi altına aldığı bölgeye bugün bakıldığında yaptıklarının anlamak için çok fazla bilgi ve yeteneğe bile ihtiyaç yoktur.

Sultan Selim’in 1517’de idaresine aldığı Filistin topraklarının kontrolden çıkacağı 1917 yılına kadar 400 yıllık bir selamet ülkesi olarak kaldığını bilmek o kadar çok şey anlatır ki...
Sultan Selim’in yaptıklarının değerini anlamak için gerçekten çok uzun zamanlar geçmesi gerekmiyorsa da geçen her asır 8 yılının herbirinin bir asra müsavi olduğunu bir kez daha tasdik etmektedir.

Sultan’ın İran/Safevi devletine boyun eğdirdiği seferi öncesi ve sonrası ile hem o devirde hem de halen tartışılmaktadır. Oysa Sultan’ın büyük ideal için hem de o sefer sırasında çocukluk arkadaşı Hemdem Paşa’nın kellesini Şah İsmail’in peşinden gitmekten bıkan, yorulan ve geri dönmek isteyenlerin önüne attığını düşünürsek kararlılığını anlayabiliriz.

Evet, Sultan Selim, Safevileri bir daha kalkamayacak şekilde diz çöktürmek için önüne çıkan herkesi ezip geçmiştir. Tarih anlatanların durduğu yere göre anlamlandırıldığından herkesin üzerinde ittifak etmesi beklenecek bir objektif gerçekliği olmayan bir bilgidir.

Tarihin sonuçları objektifliğinden daha kolay görülecektir. Osmanlı-Safevi sınırının en az savaş yaşanan bölge olması da Sultan Selim Han’ın ayak izlerinin derinliğindendir.

Bugünlerde İran’ın emperyal hayallerle bölgeye ateş döktüğü ve aslında Safevi faşist temellere dayalı mezhep politikaları bugün Yavuz’un izlerinin silinmesinin doğal sonucudur. Şahitlik ettiğimiz tarih aslında bir ‘Sultan Selimlik’ daha aramaktadır. Bu kısmını siyaset analizcilerine bırakıp Sultan’ın Ehli İslam için, Ehli Sünnet için açtığı selamet ve esenlik yolunu derin bir hasretle seyredelim.

Bugün yaşadığımız toprakların ve çevresinin yüzyıllar süren ve hatta Osmanlı’nın en zayıf dönemlerinde bile bir daha geçmiş fitnelerin, fesatların ve saldırganlıkların yaşanmamasını temin eden şey Sultan Selim’in büyük zaferlerle diktiği selamet ağacının gölgesiydi. Osmanlı çınarı yıkılıp gölgesi bu bölgeden uzaklaştığından bu yana yaşananlar kaybettiğimiz güzelliğin şahididir.

İslam’ın en mühim siyasi otoritesi hiç şüphesiz hilafettir. Sultan Selim eliyle Dersaadet’e taşınan hilafet bir şekilde ortadan kaldırılacağı 20. yüzyıla kadar mukaddesatımız için hizmetkar bir anlayışla temsil edildi. Son halife Abdulmecid Efendi’nin sürgünde Avusturya’da ikamet etmek zorunda kaldığı otelin masraflarının Hindistan müslümanlarının tayin ettiği parayla ödendiği bilgisi bile Osmanlı halifelerinin ümmet nezdindeki itibarına örnek olarak yeterlidir. Hilafetin ümmet için değerini anlamamız için birilerinin onu sahneden silmesi gerekmişti de o gün bugündür bu hasretle yaşıyoruz. Sultan Selim’in pek çok emaneti gibi onu da heba ettik heveslerimize...

Bu cümlelerdeki ‘biz’ elbette ne sadece bir ırk ne de sadece bir bölge halkıdır. Bu biz, devasa coğrafyalarımızın mahzun ve mahrum halklarının tamamıdır. Hatta sadece müslüman olanlar değil diğer inançların mensupları da hilafetin gölgesinden mahrumiyetin ateşlerinde yanmaktadır.

Selim Han’ın görüntüsü hakkında bile doğru bir kanaat oluşturamamış olmamız ise ayrı bir tuhaflıktır. Hayatı boyunca Ehli Sünnet üzere bir akide ve amelde bulunma hususunda çok hassas olan Sultan’ın sakalsız, bıyıklı, küpeli hatta Kızılbaşlara has kızıl sarık üstüne taçlı resimlerle temsil edilmesi belki de hatırasının anlaşılmayışının en net alametidir. Öyle ya hükümdarlığı boyunca belindeki saltanat alameti tokadan başka takı, parmağındaki mühürden başka yüzük ve başındaki sarıktan başka başlık yahut taç takmamış Hadimul Harameyn Selim Han ile resmedilen ve aslında her yönüyle onun perişan ettiği Şah İsmail’e benzeyen şahsın o imiş gibi yayılması belki de ona yapamadıklarını hatıralarına yaparak tatmin olan düşmanlarının eseridir.

Selim Han, herşeyden önce mert bir yiğitti! Sünnete ittiba ve Ehli Sünnet’in istikbal ve selametinden başka bir hayat gayesi olmayan bu güzel adamın hatırlarımızda siretine yakışır bir surette kalmış olması gerekirdi...

İslam coğrafyasında ‘vahdet’ pazarlamalarının çokça sattığı günleri yaşarken Sultan Selim Han, vahdetin nasılını tarihe nakşedip gitti. İslam’ın ilk örnek nesli sahabenin en kıymetlilerine küfretmeyi inançlarına temel alan Kızılbaş taifesine ve hatta onlara destek verenlere ‘kardeşlik’ atfederek kurulması muhtemel olanın bir vahdet değil ancak zahmet olacağını akıl sahipleri idrak edecektir. İşte Sultan Selim Han itikadı küfretmek ve hakaret üzere kurulu bu taifeye paye vermek yerine hak ettikleri gibi muamele etmiştir. Onlardan güzellikle ülkesinin halkı olarak kalanlar adalet ve refah ile yaşamış, fitne ve isyan ile meşgul olanlar ise kalkıştıkları işin sonucuna uğramışlardır. Esasen hem isyan edip hem de öldürüldüğü için ağlamak namertliğin bir başka türüdür. Başını bir davaya doyan, o başın o dava yolunda gitmesinden dolayı neden ağlasın?

Şüphesiz dünya Selim Han’ı keskin kılıçlı bir yiğit olduğu kadar mütevaziliği ve sadeliği ile de hep yadedecek. Ve şairler onun yazdığı şiirlere özenecek!
‘Tarih tekerrür eder’ tespitini pek çok şeyin yanında bir daha bir Selim Han tarih sahnesine çıkar umuduyla doğru kabul ediyorum.

Belki bizim zihinlerimizde Yavuz’un silueti yok ya da yanlış ama düşmanlarının kinlerinin tazeliğini görmemek mümkün değil. Onların gözünde Sultan her gün bir İran seferine daha çıkıyor ya da Mercidabık’ta yeni zaferler kazanıyor. Bazıları ise onu hala Sina Çölü’nden ordusuyla geçen büyük serdar olarak görüyorlar.

Öyle izler bırakmıştı Sultan geçtiği yerlerde, öyle derin hatıralar bırakmış ki ne dostları ne düşmanları onu asla unutmadılar, unutmayacaklar. Kafkasya’dan Yemen’e, Irak’a, Suriye’ye ve Filistin’e akan kanları görenler ve bunu dert edinenler Yavuz’u hasretle selamlıyorlar.

Allah, Sultan Selim Han’a rahmet eylesin. Biz ona rahmet okuyalım, umalım ki Allah, bir Yavuz ile daha ehli İslam’a rahmet eyler.

24 Aralık 2014

Osmanlıca ya da Lisan-ı Osmani

Kanun-ı Esasi'de geçtiği üzre...

Osmanlıca ile ilk tanışmamız, 6 yaşlarında yaz Kur'an kursu eğitmenimiz Ezher mezunu Ebuzer hocanın okumayı geliştiren bir kaç öğrencisine tecvidi Karabaş Tecvidi'nin Osmanlıca'sından okutmaya başlamasıyla oldu. Yani latin harfleriyle okuma-yazmayı ilkokul öncesi evde sökmemiş olsaydım ilk alfabem Osmanlıca alfabesi olabilirdi.

Mezar taşları ve kitabelerin dışında günlük hayatta pek yazı dili olarak karşımıza çıkmayan bu dil; bildiğimiz, konuştuğumuz hatta herkes anlamasın diye oraya buraya bazan şiir bazan not diye yazdığımız satırlardan ibaret kaldı. Arapça ve İngilizce kitaplarımız oldu ama Osmanlıca pek nadirdi, ancak tecvid yahut Mızraklı İlmihal seviyesinde kaldık.

İmam-Hatip'teki edebiyat derslerinde bol bol Osmanlıca şiirler işledik, Divan Şiiri hemen herkesin malumudur. Ancak yazım latinceyle olduğundan o metin ya da şiirlerde de Osmanlıca'mızı ancak kelime dağarcığı açısından gelişmiş oldu.

Sonra uzun yıllar sadece kitabe ve mezar taşı okumalarından başka işimize yaramayan Osmanlıca'nın tam da bu gibi gerekçelerle yeniden okullarda öğretilmesi gündeme geldi. Bu gerekçeler pratik karşılığı ve bizim gibi fiili şahitleri bulunduğundan insanların zihinlerine uygulamanın olumlanması mesajını ulaştırdı. Ki zaten büyük bir çoğunluğu yapılan her işe "doğrudur, yoksa yapmazlardı" şeklinde yaklaşan toplumumuz için çok fazla argümana da gerek yoktu.

Aslında yaşanan ise son yüzyılın bu topraklarda oluşturduğu yıkım ve felaketlerinden sıyrılma arzusunun bir yerlerden adım adım ortaya çıkması gibi geliyor bana. Osmanlıca ve hatta Kur'an öğrenmenin yasaklanmasının "devrim" olduğu bir ülkede bir tür karşı hamle belki.

Bu küçük adımlar bazılarımıza bir teselli bazılarımıza ise bir tür karşı devrim gibi gelse de aslında sadece bütün bir toplum olarak iliklerimize kadar hissetttiğimiz eziklik ve yenilmişlik duygusunun dışa vurulmasından ibaret.

Herşeye rağmen İngilizce'nin mecburi ders olduğu okullarda Osmanlıca'nın da mecburi ders olmasından rahatsız olacakların zihin kodlamalarının batı temelli olduğunu düşünüyorum.

Osmanlıca'nın kullanılmasına gelince, zaten fiilin konuşulan bir dilin sadece yazımından bahsettiğimizi unutuyoruz. İstanbul Türkçesi belki biraz istisna edilip Anadolu halkının kullandığı kelimelere dikkat kesildiğimizde karşımıza yüzyıllık bir mücadeleye rağmen halen gayet rahat bir şekilde konuşulduğunu ama yazılamadığını görebiliriz.

Kamalist devrimlerin yılmaz savunucularının Osmanlıca karşıtlığı bildiğimiz sıradan yobaz/bağnaz bir yaklaşımdır. Güya entel bazılarının Osmanlıca derslerini Osmanlıca'ya hakaret görmeleri vs. mügalataları ise ya maksat muhalefet olsun için ya da Kamalist/Ateist İslam'ı çağrıştıran herşeyden nefret eden zümreye yağ çekme amaçlıdır.

Diller kullanıldıkları ülkelerin okullarında öğretilirler. Halkın kullandığı dilin yazımını şu veya bu alfabeyle olmasına devletler kanunlarla karar verseler de insanların gönülleri ve dilleri kanun dinlemez.

Bu topraklarda kullanılan tüm dillerin -Kürtçe de dahil- en doğru ve güzel yazımı Osmanlıca ile mümkündür. Osmanlıca'nın yazım dili olarak bilinmesi ve kullanılması, esasen çok dilli bir ülkenin ortak yazım dilini kaybetmesi ve hatta bazı dillerin tamamen yasaklanması gibi akla ve dine muhalif uygulamaların sonucunda son yüzyılımızda kaybettiğimiz değerlerimizi yeniden yakalamamıza yol açabilir.

Dünya müstekbirlerinin herşeyiyle tarihe gömdüklerini düşündükleri Osmanlı'dan geriye mezar taşları ve kitabelerden başka birşey kalmadığı zannı ise yüzyıllık yenilmişliğin tezahürüdür.

Osmanlı bu ropraklarda İslam'ın hakimiyet ve varlığının son temsilcisiydi. Onu düşmanları kadar sevenleri de böyle hatırlarsa anlamak ve anlaşmak daha da kolaylaşacaktır.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...