28 Mayıs 2017

Ramazan’ı İdrak Etmek

Bir hedef ya da arzuya ulaşmaya idrak denilir, aynı zamanda bir maksadı tam olarak anlamaya da idrak etmek diyoruz. Dini İslam’ın ibadetlerinin tamamının her yönüyle idrak edilmesi yani hem zaman ve mekanı ile ibadete katılmak hem de gönül derinliğinde bu ibadetlerin şuuruna ermek asıl gayedir ki bunun neticesi hem dünyada bu ibadetlerden lezzet almayı hem de ahirette ecrinden faydalanmayı lütuf olarak elde etmek için elzemdir.

Ramazan bu anlamda belli bir zaman diliminde, belli bir başlangıç ve sonu olan, bazı helallerin bile işlenmesi yasaklanan, kişiyi nefsi ve ailesi ile de toplumu ile de yeniden yüzleştiren bir ibadet...

İbadetlerin hikmetlerini ve dünyevi neticelerini araştırmak veya bunların illa da olmasını beklemek gibi bir gaflete düşmek iman zaafiyetindendir. Kamil iman sahibi hiçbir mü’min ibadetlerden mesela sağlık veya başka dünyalık beklentiler içinde olmaz. Zira bilir ki; Alemlerin Rabbi olan Allah, bir ibadet va’z ettiyse bunda bizim için mutlaka ama mutlaka uhrevi bir mükafat ve hak ettiğimizden daha ziyade karşılık vardır. Bunun yanısıra dünyalık olarak beklentiler içinde olmasakta O, bizim dünyamızı da layığımızdan fazlasıyla süslemekte ve ibadet ve taatlerimiz vesilesiyle bize rahmet ve lütfundan bol bol vermektedir.

Namaz kılan bedeninin spor ihtiyacını karşılamak için kılmayacağı veya kılarsa da bunun Allah için olmayacağını bilir, oruç tutan da sıhhat bulmak için aç kalırsa bunun karşılığında belki sıhhat bulur ancak ibadetini ne için yani neyi elde etmek için yapmışsa onu elde ettiğinden ahirete bir nasibi kalmaz. ‘Ameller niyetlere göredir’ hadisi bu manada bize yeterli uyarıyı yapıyor.

Aynı şekilde fakirlerin halini anlamak için oruç tutmak gibi bir hikmet aramak normal bir müslüman için gereksizdir, her vicdan sahibi insan yoksulluğun nasıl bir musibet ve imtihan olduğunu bilir. Arzu ettiklerine ulaşamamak değildir yoksulluk, tam aksine zaruri ihtiyaçlarını elde edememektir; oruç ise yokluğundan değil var olduğu halde yalnız Allah rızası için kendini o nimetlerden men etmektir. Eğer bu manada yoksulun halini idrak etmekten bahsedeceksek o da aslında nefis terbiyesi olur ki bunun aç kalmak ya da boş mide ile dolaşmakla ilgisi yoktur. Aksi halde yalnızca aç kalmak oruç için kafi gelirdi ki susuzluk ve sair yasakların gereği olmazdı.

Kısacası oruç tutmak için herhangi bir yan faydayı hedeflemeye ihtiyaç yoktur; Allah emrettiği için oruç tutarız ve bu hikmet olarak kafidir, netice olarakta en güzeli elde etmenin yoludur. Oruç ve Ramazan süresince bu ibadet vesilesiyle birtakım lütuf ve bereketlere  muhatap olursak hamd eder, seviniriz. Yine zekat için mübarek Ramazan ayının seçilmiş olması yanında sadakalar ve infakların artması ve fıtr sadakası gibi vecibelerin de bu ayda icra edilmesi şüphesiz hayrın ve bereketin sebepleri olmalarını umduğumuz salih amellerdir. Allah, va’dini yerine getirmekte en sadık olandır ve O verenlere artırmayı, kat kat karşılık vermeyi va’d etmiştir.

Ramazan’ın oruç ve sadakalarla, zekatlarla ve fitrelerle süslenen maddi yüzünün üstünde ve bereketlerin kaynağı olarak kıyamete kadar kafi gelecek olan kur’an-ı Kerim’in de ikram edildiği ay olması sebebiyle bu ayda Kur’an-a her zamankinden daha fazla sığınmaya, okumaya, idrak etmeye ve yaşamaya gayret etmemiz elde edeceğimiz en önemli bereket olacaktır.

Hepsinin yanında nefislerimizde girişeceğimiz sabır ve sebat günleri gelmiştir. İçine riya karıştırılması mümkün olmayan ibadetlerin günleri gelmiştir. Geceleri de gündüzleri de rahmet ve bereket olan günlerin en hayırlısı olan günler gelmiştir.

Affa mazhar olmadan bu ayı bitirmek gibi bir felaketten Allah’a sığınarak Ramazan’a merhaba diyelim ve umalım ki Allah kalplerimizde olanları da hayra tebdil eylesin...


Nefislerimizi ve ailelerimizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden korumak için bu mübarek ayın rahmetinden nasiplenmek umuduyla, bu zamanın kadrini bilenlere Ramazan mübarek olsun.

02 Mayıs 2017

100 yıllık işgal

Kudüs ya da genel adı ile Filistin, tarih boyunca hemen her yer gibi çok el değiştirdi. İbrahim(a)’ın kurduğu şehir, Davud(a)’ın devletine başkentlik yaparak başlayan tarihi ve Süleyman(a) devrinde yeryüzünün incisi olmasıyla şöhret buldu. Öyle ya; yalnızca insanlara değil tüm mahlukata hükmeden bir ‘Kral Nebi’nin başkenti olmak her şehre nasip olmaz...

Son Nebi(sas)’in ümmeti olan bizler içinse Kudüs tarihinin en değerli hadisesi İsra ve Mirac durağı ve elbette ilk kıblemiz olması hasebiyle olduğu kadar, Adem(a)’dan Muhammed(sas)’e kadar devam eden ve ayrım yapmaksızın tamamına iman ettiğimiz peygamberlerin durağı, yurdu ve uğrağı olmasıyladır.

Bu mukaddes şehir, Mü’minlerin Emiri Ömer bin Hattab(ra) devrinde fetihten sonra Kudüs olarak isimlendirildi. Bundan sonra kısa dönemler dışında müslümanların emniyet ve adaletiyle idare olunan Kudüs, payidar olarak devam ettiği varlığını 1516’da Osmanlı’nın cihangir sultanı Yavuz Selim Han(r)’ın kuşatması sırasında zarar görmemesi için dönemin valisi tarafından çatışmasız olarak teslim edilmesiyle Osmanlı idaresine girdi. O günden 1917 yılına kadar Osmanlı idaresinde kalan mukaddes şehir son 100 yıldır gayri-müslimler elindedir.

11 aralık 1917’de İngiliz general Allenby’nin, Kudüs’e girdiğinde ‘Haçlı seferleri sona erdi’ dediği rivayet olunur. 1948’e kadar devam eden soykırım, sürgün ve yıkımlar sonunda Haçlılar yüzyıllardır ele geçirmek için uğraştıkları Kudüs’ü ve çevresini yahudilere altın tepsi içinde sundular.

Bugün ise artık işgalin yüzüncü yılındayız ve ne Filistin halkının ne de sair İslam beldelerinin Kudüs’ün özgürleştirilmesi noktasında gözle görülür bir adımı yok. İntifadalarla ve ara ara yaşanan, işgalin ve baskıların getirdiği öfke patlamalarıyla görülen; çoğunlukla Filistinlilerin katledilmeleri yahut hapsedilmeleri ile devam eden bir süreç var.

Çocukların bile sokak ortasında infaz edildiği bir modern çağ işgali yaşıyoruz. Geçmişte daha ağırlarını gördüğümüzü ve herşeye rağmen yeniden Kudüs’ün İslam beldesi olarak payidar olduğunu ve müslümanların varlıklarını ve medeniyetlerini devam ettirdiklerini, bugünlerin de sebepler dairesinde cereyan eden hadiselerin karamsarlığına rağmen geçeceğini kesin olarak biliyoruz. Ancak bunun zamanını Allah(cc) bilir.

4 yıl önce Kudüs’ü ziyaret ettiğimde işgalin pratik hayatta nasıl birşey olduğunu birebir görme ve yaşama imkanım olmuştu. Hayatın her alanında hissedilen ağır bir bıkkınlık ve kabullenilmiş çaresizlik diyebileceğimiz bir yılgınlık görülebiliyordu.

Rehberimiz, her bakımdan donanımlı ve şuurlu bir Filistinli idi ve akşam eve döndüğünde çocuklarının ondan ekmek beklediğini anlatıyordu. Halkın tamamı İslami hassasiyetlere sahip olmadığından kıyafet ve yaşam tarzı bakımından işgalcilere uyum sağlamaya çalışanlar olduğu gibi, sahipsiz ve belki de kimsesiz bir çok genç ve çocuk sokaklarda ve özellikle de Mescidi Aksa çevresindeki surlarda dolaşıyor, bunların bir kısmı namazlarda cemaate katılmadıkları halde çıkan her olayda en ön safta taş atmaya ve can vermeye devam ediyorlar.

Çocuklar Türkiyeli misafirleri görünce ‘Polat Alemdar’ diye bağırıyorlar ve gariptir ki sınır kapısında sorgu sırasında işgal askerleri de o diziyi seyredip etmediğimizi sormuştu. Bize komik gelen şeyler orada başka anlamlar kazanıyor ve sembollere ihtiyaç duyan çocuklar rol icabı bile olsa israil devletiyle savaşan, onlara kurşun atan oyuncuyu gerçek bir kahraman gibi seviyorlar.

Biraz büyükler Mavi Marmara’yı parola olarak kullanıyor ya da işaret...

Geçim derdindeki yetişkinler ise daha çok Türkiye’nin kurmaya çalıştığı serbest ticaret bölgeleri aracılığıyla ürünlerini pazarlama imkanı bulmayı hayal ediyorlardı.

Büyük küçük hemen herkes Kudüs’ün değerinin ve orada yaşıyor olmanın gereğinin farkındalar. Ne ile meşgul olurlarsa olsunlar, nihayetinde konu ve gündem her zaman işgale ve muhtemel kurtuluşa düğümleniyor. En küçük umut ışığının değerini gözlerinde görebiliyoruz.

Onlar için birşeyler yapmaya çalışanları asla unutmuyorlar; Abdulhamid Han ve Erdoğan gibi isimler herkesin dilinde... Arap milliyetçiliği işgalin tetiklediği ve belki de desteklediği yaygın siyasi bir söylem, öyle ki Hamas bile Filistin için ‘Arapların ve müslümanların yurdu’ diyor. Hemen her çağrıda önce Araplar sonra müslümanlara sesleniliyor.

Ortak duruşları yaklaşık olarak şöyle: Onlar Filistin halkı olarak orada yaşamaya devam edecekler, varlıklarını ve evlerini koruyacaklar, Mescidi Aksa’da ribat tutacaklar, ana vazifeleri müslüman varlığını devam ettirmek ancak ondan sonrasını hayal bile edemiyorlar artık... Çoğu bir mucize bekliyor ya da bir kurtarıcı! Belki de bu yüzden onlara sahip çıkan bir lider çok farklı bir değer kazanıyor.


Bizim 3-5 günde anlayabileceğimiz bir şey değil işgal ve o insanlar haklarında öyle rahat konuşulacak bir hayat yaşamıyorlar. Allah(cc), hepimize iz’an ve insaf versin.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...