Hz. Muhammed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hz. Muhammed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2020

Bizi yüreğimizden vuruyorlar

 


Bir şeylerin ters gittiğini, onların dillerinin uzamasından anlıyorum. Demek ki bir yanımızda bir büyük eksiğimiz var, hatamız var diye kederleniyorum.

Hele adı gözbebeğimizden daha değerli, hatırası canımızdan yüksek, getirdiği milyonlar hakikatten bir tanesi için kellemizi perva etmeden vereceğimiz Allah’ın Rasulü Muhammed(a.s.)’a dilleri uzanınca, yüreğimizin tam üstünden bir kurşun yemiş kadar canımız yanıyor.

Kurşun diyorum özellikle, biliyorum onlarda bir ok atımı kadar yayı gerecek kadar bile yürek yok çünkü! Ama bizi vuracak kurşunun çıkacağı namlunun horozunu düşürecek bir haysiyetsiz her zaman bulunuyor!

Yapmayın bunu diyoruz, anlamıyorlar! Etmeyin, canımızı yakmayın diyoruz, aldırmıyorlar!

Ne desek boş, anlamıyorlar bizi…

Anlatamıyoruz galiba deyip işte onu denemek istiyorum bugün.

Bakın efendiler!

Size efendiler dedimse bunu iltifat saymayın. Bu sizi adam yerine koyup muhatap aldığımızın işareti olarak kalsın sadece. Efendi deriz ki, belki efendi olacağınız tutar, belli mi olur? Umutsuz nice hasta iyileşir, nice amanın gözü açılır, nice kalbin mührü takdirde varsa çözülür. Bakarsın sizin de çözülecek bir buzunuz vardır, açılıverir ciğeriniz ve nefes alırsınız. Neden olmasın?

İşte bu efendi kısmına seslenmek istiyorum, her insanın içinde kırıntısı da olsa bir efendilik vardır diye.

İnsanları hayata bağlayan değerler vardır ve hayattan koparılmayı göze aldırtan değerler. İnsanlar yaşamak isterler genelde, yaşamak bir temel fıtri histir bizim için ama bir yanımızda hazır duran bir kaynar bir kazan taşıdığımızı hatırlatmak isterim.

Canımızdan aziz bildiklerimize dokunursanız, canımız yanar. Kazanımız kaynar! Bir anda dünya silinir gözümüzden ve biz hayatın da ölümün de Allah için olması gerektiğini hep aklımızda tutarız. Allah’ın sevin dediğine canımızı veririz, yoksa o emre muhalefetten canımız çıksın!

Lafı eveleyip gevelemeyin.

Şunu biliyoruz ki; Muhammed(sas)’e dil uzatanın dini ve imanı yoktur! Dil uzatmanın adının küfür ya da espri olması arasında da bir fark da yoktur.

Bulacağınız hiçbir mantıklı sebep sizi bu dinde tutmaya yetmeyecektir. Ve dahası dünyalık tevbesi de yoktur bu işin.

Bakın anlatmaya çalışıyorum ama sakin kalamıyorum. Çünkü yüreğimde bir okla konuşmak bir yana, yazmak diğer yana, nefes almak bile çekilmez bir ızdırap…

Siz de çok iyi bilirsiniz; kutsalına dokunulan insan, karşısındakinin kutsallarını tanımaz hale dönüşür. Yapmayın o halde bunu. Ne geçecek elinize? Kargaşa mı istiyorsunuz, sövgü mü? Yoksa birilerinden alacağınız övgü mü var?

Satılık bir ciğerden çıkan kokuşmuş nefeslerin, mübarek adını, ne dillerine ne de ellerine almamaları gereken, bizim için mukaddes insanlar var bu alemde ve bunların ilki ve ilk sırada geleni Muhammed(sas)’dir.

Bize espri yapmayın arkadaşım!

Gidip mezhebi geniş birilerini bulun kutsalıyla alay etmek için, bizden ırak olun. Bizim yolumuzun bu kısmı çok dar, kimse sığmaz yanımıza…

Arada unutulmasın, gözden kaçırılmasın ama bakın biz, bir tek sünnet için bir hayattan vazgeçebilecek kadar seviyoruz O’nu. Bir sözü yere düşmesin diye, yere düşmeyi göze alacak kadar. Hoşunuza gitmeyebilir, işinize gelmeyebilir ama bizde durum bu. Sizden buna uygun davranmanızı bekliyoruz.

 

04 Aralık 2019

İyiliğin Anahtarı: Merhamet



Hayatın temel onuru, iyiliktir. Her türden, her ırktan, her görüşten ve dinden insanın ortak iddiası iyiliktir çünkü. İyilik büyük bir iddiadır ve her iddia gibi ispata muhtaçtır.

Sorabilseydik kendisine, Firavun da iyi olduğunu iddia edecekti yahut Nemrud. Ebu Cehil de kendince iyi idi ve yaptığı her şeyin mantıklı bir açıklaması vardı.

Firavun insanlara tanrılık ediyordu, yedirip içiriyor dahası onun istediği yaşıyor, istemediği ölüyordu. Nemrud da hakeza öyleydi. Ebu Cehil derseniz, hacılara su veriyordu adam, Kabe’ye en pahalı kilimleri o örterdi hatta.

Ama zalimdiler, sayısı belirsiz insan, onların zulmünden paylarını aldılar. Acılar çektirdiler insanlara ve hakim oldukları topraklarda zarar vermedikleri canlı türü, neredeyse kalmadı; hayvanlara da acımadılar, bitkilere de…

Güç ve imkan onlardaydı ama eksik olan, onların iyi olmasına ve tarih boyunca iyilerden olarak anılmalarına engel olan bir şey vardı. Her şeyin kendisi ile başladığı bir şey, iyiliğin kendisiyle başladığı ve yokluğuyla bittiği bir şey: Merhamet.

Hayatın tohumu muhabbettir belki ama herkesi o halkanın içine dahil etme ihtimalimiz yoktur, çünkü muhabbet kalpten gelen bir histir ve kontrolü elimizde değildir. Oysa merhamet; öğrenilen ve öğretilebilen, kontrollü ya da kontrolsüz icra edilebilen, hem bizden olanlara hem de olmayanlara gösterilmesi gereken, kainatın düzenini varlığı ile devam ettiren bir duygudur, davranış biçimidir, erdemdir, ahlaktır.

İnsan, hayvan veya bitki hatta cansız varlıklara bile merhamet duyulur. Sebepsiz yere bir taş yerinden sökülmez, toprağa zarar verecek bir madde dökülmez. İnsani bir gereklilik olmadıkça, yaprak koparılmaz, hayvana da kıyılmaz.

Yeryüzü ve içindeki her şey, insan için yaratılmıştır ve insana hizmete münhasır kılınmıştır. Fıtratın kanunu budur. Fıtratın Rabbi Allah(cc), insana bu derece bir üstünlük vermiş olsa da, bunu sınırsız ve kontrolsüz bırakmamıştır. İnsanı, bencillik ya da kibre düşmekten kurtaracak, çevresine ve bütün varlığa karşı fıtrata uygun yani normal davranmasını sağlayacak ve Rabb’inin sınırlarına uymasını sağlayacak duygu da merhamettir.

Merhamet, iyiliğin anahtarıdır yani iyilik için merhamet yetmez ama iyiliğin kapısından girmek için merhamet gerekir. Öfkeyi, kıskançlığı, kini ve nefreti, düşmanlığı engelleyebilecek duygu merhamettir.


Hata edenleri affetmenin, şahit olunan kusurları örtmenin, zorda olana yardım etmenin, mağdur olanı korumanın, ayağı kayanı tutmanın, darda kalana el uzatmanın, yıkılanı desteklemenin kaynağı merhamettir.

En güzel isimler kendisinin olan Allah(cc)’in, besmeleye Rahman ve Rahim isimlerini eklemesi, merhametin ilahi bir fermanı gibidir. Her gün ve her an sürekli tekrar tekrar hatırladığımız, her işimize başlarken yeniden ve mutlaka hatırlamamız istenen şey merhamettir.

Mutlak güç ve otorite sahibi, dilediğini yapan ve asla engel olunamayan, dilediğini kahreden ve helak eden, intikam alıcıların en güçlüsü, varlığın kaderini elinde bulunduran Allah(cc), bizim O’nun en çok merhametini hatırlamamızı istemiş, bunu varlığa sultan yaptığı Süleyman(a)’dan (Neml 30), varlığa rahmet yani merhamet sebebi (Enbiya 107) kıldığı Muhammed(sas)’e kadar bütün elçilerine öğretmiştir.

İyi olmanın ve iyiliğe başlamanın anahtarı, besmele ile başlayabilmektir; besmele ile başlanamayan iş kötüdür ve merhametsizliktir. Başlarken Rahman ve Rahim olan Allah(cc)’in anılamadığı işten hayır beklenmez.

Tam da bu sebeple, münasebet kurduğumuz ya da kuracağımız insanları, bu değerli merhamet süzgecinden geçirmekte her zaman fayda vardı, bugün artık çok daha fazla bir fayda var. Merhametsiz insanlarla aramıza bir kalkan koymanın gerekliliği, göz ardı edilmemesi gereken bir zorunluluktur.

Basit merhamet testleriyle muhataplarımızın durumunu anlayabiliriz. Mesela; gereksiz ve sebepsiz yere bir böceği öldüren birinin, güç ve imkan bulduğunda ve keyfi istediğinde daha büyük cürümler işlemesi muhtemeldir. Yeşil bir dalı keyfi yere kıranın, bir ormanı da keyfi yere yakması muhtemeldir. Tırnağınızı sebepsiz yere kıranın, gün olduğunda ve canı istediğinde boynunuzu da kırması muhtemeldir. Ayağınıza basmaktan zevk alanın, bir gün başınıza basması da muhtemeldir.

Alemlere rahmet Muhammed(sas)’in ümmetinin merhameti kaybetmesi, aslında peşinden gitme iddiasında olduğu peygamberinin izini kaybetmesi demektir. O’nun izini kaybedenin sonu ise; dünyada zillet ve meskenet, ahirette ise acı ve elem verici bir azaptır.

"Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada bulunanlar da size rahmet etsinler. Akrabalık Rahman'dan bir bağdır. Kim bunu korursa Allah onunla bağ kurar; kim de koparırsa, Allah da ondan bağını koparır." (Ebu Davud, Tirmizi)

13 Mayıs 2019

Kur’an’ı anlamak ve meal sorunumuz



Çağımız bizden pek çok şeyi aldı. Yediklerimiz, içtiklerimiz ve giydiklerimiz artık pek doğal değil. Bunlar bize çeşitli hastalıklar ve çaresiz zafiyetler olarak döndü, dönüyor. Nesillerimiz ifsat oldu. Genlerimiz bozuldu. Fıtratımızla oynuyorlar ve nihayetinde “Allah’ın yarattığını değiştirmek” istiyorlar.

Bütün dertlerimize deva, hastalarımıza şifa ve evvelimizi ve ahirimizi payidar eden, müstesna kaynağımız, vahyin satırlarla elimize geldiği, her gün dilediğimiz kadar faydalanabildiğimiz, bitmez, tükenmez, kurumaz ve bozulmaz bir delilimiz, kıstasımız, mihenk taşımız var ki, o da Kur’an’dır.
“Allah’ın yarattığını değiştirmek” isteyen şeytan ve avanesinin, Allah’ın indirdiği kelamı Kur’an’ın metnini değiştirme umut ve ihtimali olmadığını -biz ve onlar- çok iyi biliyoruz.

Son yüzyılda yaşadığımız kültürel yıkım sonrasında, anlamakta zorlandığımız hatta çoğumuzun hiç anlamadığı, bir mukaddes metin olarak hayatımızda var olan ama aslında olamayan Kur’an’ı idrak etmek için okuduğumuzu anlamamız gerektiği en basit gerçektir.

Bu sebeple, Kur’an’ı anlamak için ortaya konan her gayret, girişilen her iş hayırdır diyerek, destek olmak ve özellikle temel arapça bilgisinin artık bir zaruret olarak görmek, hiç yanlış olmayacaktır.
Ancak, herkesin Kur’an’ı anlayacak kadar arapça öğrenmesi yakın zamanda gerçekleşmesi muhtemel bir hedef değildir. Bu durumda anlama gayretlerimizin bizi, kendi dilimizdeki tercüme ve tefsirlere yönlendirmesi gayet normaldir.

Kitap’ını anlamayı dert edinen her Müslümanın, kendi imkanları ölçüsünde bir yol araması da kaçınılmaz sonuçtur.

Mesele şu ki; anlamak ve idrak etmek için tuttuğumuz ya da tutacağımız yol, bizi hayra ve hakka götürmelidir. En azından baştan buna emin olmak zorundayız. Aksi halde bal yerken zehirlenmemiz de mümkündür.

Geçmişte ve günümüzde, Kur’an üzerinden sapmalar olmuştur ve olmaya devem ediyor. Belki de tamamen halis niyetlerle insanlar, Kur’an okuyor ama dinlerinden oluyorlar.

Bu durumun tek sebebinin mealler olduğunu söylemek abartılı olursa da; meallerin bu alanda bir kara delik oluşturduğunu söylemek zorundayım.

Tefsir derinliğinden mahrum bir yaklaşımla ama hazırlayanın bilgi ve teviline göre anlamlandırılan mealler, Kur’an’ın metnini birebir karşılayan kalitede dahi olsalar, manayı idrak ve hüküm çıkarma hususunda, hiçbir yetki ve ilim oluşturmazlar.

Kur’an, anlaşılması için indirilmiş ve dil bilgisi sorunu yaşamayan herkesin gayet rahat anlayabileceği bir kitaptır. Bunda asla şüphe yok! Ancak kastedilen manayı idrak ve hüküm çıkarma noktasında, bir yetkinlik ve bir alt yapı istediği de kaçınılmaz ve reddedilemez hakikattir.
Bu altyapı, sadece ilim değil aynı zamanda derin bir ihlas ve hikmetleri kavrama gücü de gerektirir. 

Bu konuda en çok bilinen örnek olarak şu tefsir örneğini aktarmak belki bir fikir verecektir.

Kur’an’ın son nazil olan surelerinden, Nasr Suresi insanlara okunduğunda sahabenin sevinciyle, Ebu Bekir(ra)’ın ağlayışının kaynağı aynı ayetlerdir. Bir kısmının güldüğüne birisi ağlamaktadır. Ne onları güldüren ne de bir kişiyi ağlatan manada ve tefsirde bir yanlışlık yoktur. O bu sureden, Rasulullah(sas)’in ömrünün sonuna gelindiğini anlayacak hikmete sahiptir, diğerlerinin o an idrak edemediği bir hikmettir bu ve bu bir tefsirdir. Mealle asla anlaşılamayacak bir tefsir. İsterseniz bin defa Nasr Suresi’nin mealini okuyun, orada bunu görebilmek için başka bir ilim ve hikmet gerektiği gerçeğini göreceksiniz.

Yüzyıllardır her ilim sahibinin yeniden tefsir etmesiyle tazelik ve hikmetleri bitmeyen Kur’an’ın, başka bir dile aktarılırken kaybolan derinliklerini keşfetmek şarttır. Bunun da mealle olması mümkün değildir.

Sadece mealle yetinmenin bir başka büyük tehlikesi de; yüzeysel tercüme ve anlam sığlığının vahyin büyük ve muhteşem manasını yok etmesidir. Anlamından koparılan, karşılığı meali yazanın seçtiği kelimelerden oluşan “ayetlerin”, gerek gönül dünyamızda gerekse amel hayatımızda bir karşılıkları olmadığı hepimizin bildiği bir gerçekliktir.

Kur’an’ı anlamakta temel olan, vahyin bizzat kendisine nazil olduğu Rasulullah(sas)’in ve O’ndan aldıkları usul ve terbiye ile Kur’an’ı anlayan ve amel eden sahabenin, ardından gelen nesiller boyunca bu temel üzerine bina edilen, hikmet ve hükümleri bilmeden yahut bir kenara koyarak, sadece meale dayanarak yahut bu temelden yoksun bir tefsir uydurarak varılacak yer, hakikat değil sapkınlık olacaktır.

Bir diğer tehlike olarak; Kur’an’ın bütünlüğünden mahrum olarak herhangi bir ayetin mealini okuduğumuzda, kendimizce anladığımızı sandığımız şeyin, Allah(cc)’in maksadı olduğunu zannetmek büyük bir gaflet olur. Her ayet, kendi başına, anlaşılabilir özel bir mana ihtiva ettiği gibi, sureler kendi içinde, surelerin içindeki bölümler kendi arasında, bazı surelerin oluşturduğu bütünlük toplamında ve nihayetinde Kur’an’ın tamamının sünnetle şekle bürünen, bir mana olarak anlaşılmasının zaruret olduğunu asla unutmamak gerekiyor.

Kur’an’ın anlaşılmasında en değerli bilgi şüphesiz “esbab-ı nüzul” olarak ıstılahımızda kayıtlara geçen ayetlerin iniş sebebidir. İşte bahsettiğim şey, bizzat bu sebepleri yaşayan, ayetler kendileri üstüne inen mübarek neslin idrakinden mahrum ve uzak bir anlam çıkartma gayreti temelsiz bina gibidir ve bir nisyan, bir tuğyan yahut bir şeytani iğva ile yerle bir olabilir.

Sadece ayetlerin çeşitleri hakkında bile yeterli bilgiye sahip olmayan bazılarımızın, Kur’an’ı anlama iddiası gerçekten çok büyük bir cürettir. Bunların varlığını bilmek ve haklarında yeterli ilme sahip olmamak, kendini bilen her Müslümana yeterli bir işarettir.

Her şeye rağmen, Kur’an’ı anlama gayreti saygı duyulacak bir derttir. Meramım derdin dermanını doğru yerde ve doğru şekilde arama zaruretini hatırlatmaktan ibarettir. Öyle ya; bünyemizde bir ağrı olduğunda, hangi hastaneye veya doktora gideceğimizi çok iyi araştırırız. Ne kendimiz teşhis ve tedaviye kalkışır ne de kendimizi ameliyat ederiz. Bunu deneyenler intihar etmiş olurlar. İntihar eden ise, dünyasını da ahiretini yıkar!

01 Eylül 2018

Şaka mı Yapıyorsunuz?


Abdullah ibni Ömer(ra) şöyle rivayet etti:

Münafıklardan birisi Tebuk seferi hazırlıkları sırasında mescidde, Rasulullah(sas) ve mü’minleri kastederek: ‘Bunlardan daha korkak, bunlardan daha yalancı, bunlardan daha ödlek birini görmedim’ dedi. Bunu duyan sahabelerden birisi, ‘yalan söylüyorsun, sen bir münafıksın’ dedi ve olayı haber vermek üzere Rasulullah(sas)’ın yanına geldi. O henüz Peygamber(sas)’in yanına ulaşmadan nazil olan ayetler şunlardı:

Soracak olursan: 'Biz lafa dalmış şakalaşıyorduk' derler. De ki: 'Allah ile, O'nun ayetleriyle ve Peygamberiyle mi alay ediyordunuz?' Hiç özür dilemeyin. Siz imanınızdan sonra inkar ettiniz. Sizden bir topluluğu bağışlasak bile suçlu olmalarından dolayı bir topluluğu da azaplandıracağız. (Tevbe 65-66)

Bunu duyan münafık devesine binmiş olarak Rasulullah(sas)’e yetişti ve; ‘Ey Allah’ın Rasulü, biz şaka yapıyorduk, yol kolay geçsin diye kervancılar gibi abuk-subuk konuşuyorduk’ diyordu. Rasulullah(sas) ise sadece ayeti okuyor veonun sözlerine aldırış etmiyor, başka bir şey de söylemiyordu. Bir diğer rivayette münafık devesinden inmiş ayakları taşlara takılıp kanayarak Rasulullah(sas)’ın devesinin yanında koşturuyordu ancak O, münafığın yüzüne bile bakmıyordu. (Tefsiri Kebir, c 12, s 71 – İbni Kesir, c 5, s 209)

Tebuk seferi, İslam tarihinin en zorlu seferlerinden biri olarak meşhurdur. Öyle ki bazı sahabe bile bu sefere katılmaktan geri kalmış ve haklarından ayetler nazil olarak tevbelerinin kabul edildiği bildirilmiştir. (Tevbe 102)

Müslümanların madden ve manen ağır bir imtihandan geçtiği o dönemde, yola çıkan orduya katılmanın fazileti de böylece anlaşılmış olur. Onlarla alay edenlerin nifakları açıkça ilan edilmiş ve geri kalanlar ancak haklarında ayet inince tekrar İslam toplumunca kabullenilmişlerdir.

Alay etmek için kurdukları cümlelere dikkat ettiyseniz benzerlerini bugünlerde de söyleyen pek çok münafık olduğunu düşünmeniz işten bile değildir. Hatta öyle ilginç zümreler türedi ki; bırakınız bu gibi korkaklık ithamını, Rasulullah(sas)’in sünnetini şaka konusu yapmaktan bile çekinmeyecek kadar hadlerini aşıyorlar.

Şüphesiz Rasulullah(sas), kendisine tabi olunmak, bütün fanilerden çok sevilmek ve saygı duyulmak üzere Allah(cc)’in seçtiği peygamberidir. O’nunla alay etmeye cüret etmek bir yana hakkında yersiz bir ithamda bulunmak bile imanı yok eden ve sahibini nifaka sürükleyen bir felakettir.

İman dairesine girebilmek için söylenmesi gereken tevhid cümlesinin ikinci ve ayrılmaz parçası, O’nun risaletini ikrar ve ilandır. Bunun bölünmesi, ayrılması düşünülemez zira tevhid cümlesini bize öğreten, tebliğ eden, anlatan Muhammed(sas)’dir. O’na imanda ve teslimiyette en ufak bir şüphe O’nun öğrettiği tevhid cümlesinin ilk parçasından da şüphe etmek olur. Öyle ya, Rasulullah olarak Muhammed(sas)’i kabul etmeyen biri için Allah’ı tek ilah kabul edip ilan etmenin ne anlamı olabilir?

Tevhidi bölme fikrini bu topraklarda ilk ortaya atan ve savunanların daha sonra İslam’a ve bu toprakların tüm değerlerine ihanet edenler oldukları ortaya çıkmadı mı?

Biraz daha basit bir formülle anlatacak olursak; tevhid cümlesinin ilk bölümü olan La ilahe illallah, Kur’an olarak anlaşılırsa, ikinci bölüm olan Muhammedur rasulullah da sünnet olarak görülebilir. Kur’an ve sünnet üzerine bina edilen, büyük bir geçmişin ve muhteşem bir hukuk sisteminin varlığı ise yeryüzünün en değerli hakikati olarak karşımızda duruyor.

İslam, Kur’an ve sünnet temeli üzerine inşa edilen bir dindir. Temellerden sapan duvarlar ne kadar süslü ve sağlam olsalar da çökmeye mahkumdurlar. Temellerin bir kısmını ya da yarısını yok sayarak yapılacak işler ise binadan başka bir şeye benzeyecektir.

Kıyamete kadar devam edecek son ilahi nizamın tüm devirlere ve toplumlara, bütün sorunlar için çözüm üretmesinin yolu sağlam temellere dayanan bir sisteminin olmasıdır. İnsan aklını çalıştıran ancak sınırlandıran, sorgulatan ancak inandıran; asıl sistemi ilahi ancak çıkış yolları bulmayı insani bırakan, adalet ve refahın en fıtri ve güzel yolu İslam nizamıdır.

Bütün teorik anlatımların üstünde bir iman ile, Abdullah’ın oğlu Muhammed(sas)’i herkesten çok sevmeye ve O’nun yaptıklarını taklit etmeye, edemediklerimize üzülmeye ve O’na uymaya gayret göstermeye devam edeceğiz!

De ki, ‘eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.’ (Ali İmran 31)

08 Ağustos 2017

Allah dilediğini alçaltır!

Allah’ın kullarına rahmetinin ve lütfunun en yüksek ifadesi peygaberlerine vahiy yoluyla indirdiği kitaplar ve bunlarla tesis edilen hayat düzenidir. Vahyin nimetlerin en büyüklerinden olduğunu vahiy temelli fıtrat düzeninden çıktığımızda başımıza gelenlerden gayet iyi anlayabiliyoruz. Haramların hayatımızı kararttığı gerçeğinin ispata ihtiyacı olmayacak derecede ortada olduğu bir devirde yaşarken vahyin bereket ve rahmetini de yokluğuyla idrak ediyoruz.

Bu rahmet ve bereket kaynağının insanlar arasındaki temsil yani yaşayan güzel örnek olma görevini yerine getiren peygamberlerden bağımsız düşünülmesi ise herhalde insan aklının kendine kurduğu en tehlikeli tuzaktır. Şeytan için değiştirme yahut ortadan kaldırma imkanı bulunmayan vahyin son ve mükemmel hali Kur’an için düşünülebilecek daha etkili bir tahrip metodu herhalde bulunamazdı.

Vahyin yaşanmasına verilen umumi isim sünnettir. Sünnetin değişik şekilleri olduğu gibi tespit ve naklinden dolayı farklı mertebe ve değerde olanları da vardır. Bu tamamen teknik konular diyecebileceğimiz ve işin ehli alimlerce mutlak iman, muhteşem bir muhabbet ve derin bir hürmetle incelenerek ortaya konulmuştur. Allah’ını Rasulü Muhammed(sas) artık dünyamızdan ayrıldığı için yeni bir sünnet ortaya çıkması veya yeni bir hadis sadır olması mümkün olmadığından O’nun irtihalinden sonraki yüzyıllarda devam edegelen çalışmalar artık nihayet bulmuş ve hadis ile sünnetin niteliği ve niceliği belirlenmiştir.

Herşey kayıtlara alınmış ve bize yazılı olarak aktarıldığından üzerinde herhangi bir tartışma yapılması mümkün olmayacağı gibi gereksiz de kılınmıştır. Yani bugün ortaya çıkan herhangi bir hocanın ya da kendine bir şekilde dinimiz hususunda söz söyleme hakkı veya yetkisi gören kimselerin tespit ya da takdirlerine bırakılmış bir sünnet ya da hadis kalmamıştır, yoktur!

Böyleleri son zamanlarda ülkemizde temizlenen bir dini şebekenin bıraktığı boşluğu doldurmak adeta rol kapmak için sık sık gündeme gelmeye ve sünnet üzerinden yürüttükleri tahribata elbette dini ıslah adında bir kılıf uydurmaktadırlar.

Uydurulmuş din ve indirilmiş din gibi tuhaf bir tasnifi kabul ettirdikleri kitlelerine her seferinde daha yüksek dozlarla sünnet düşmanlığını empoze etmekteler. Hadislere saldırmak için kaynaklarımızda zaten ne olduğu belli olan rivayetleri sanki dinin temel esaslarından birinde yanlış bulmuş gibi büyük bir heyecanla dillendirmekte ve bakın işte sünnet budur, hadis böyledir gibi genel ve imanları sarsıcı yaklaşımlarla ve maalesef garip bir zevkle sırıtmaktalar.

Son hafta gündeme gelen ve sünneti Rasulullah(sas)’in yetim olmasıyla özdeşleştirerek ‘hadi annenizi öldürün, bu da sünnet’ örneklendirmesiyle rezil olan, fakat düştüğü hali idrak etmekten de mahrum bırakılan, niyetinin Ehli Sünnet’in temellerini oluşturan hadisleri devre dışı bırakmak olduğu artık iyice belli olan zattan da anladık ki, Allah(cc) dilediğini böyle aşikar ediyor ama bizler anlamakta eksk kalıyoruz.

Bugün hıyanet ve sapkınlığıyla herkesin diline düşen bazı hoca müsveddelerinin de zamanında bu gibi tuhaf açıklama ve hallerini gördüğümüz halde itibar etmeye devam ettiğimiz için başımıza büyük belalar açtıklarını hatırlayalım.

Bunlar Allah’ın bize rahmeti idi ama biz göremedik. Örneğin meşhur Fetö lideri sakalsızlık ve evlenmemeyi fazilet gibi sunarken bir yandan da Nebi(sas)’i anlatırken ayılıp bayıldı ve biz umum olarak buna kandık. Müritleri hocalarının cünup olmamasını bir fazilet ve üstünlük gibi görüp aktardıklarında Allah’ın insanlar için fıtrat kıldığı bir nimeti küçümsediklerini ve peygamberlerin sünnetleri olan evlenmeyi terketmenin fazilet gibi aktarılmasının dine de insanlığa aykırı olduğunu en net şekliyle ortaya koyamadık. Oysa Allah, bize rahmet edip bu adamların salih ve sahih olmadıklarını göstermişti...

Bugün benzer şekillerde bir çok küçük adam ve onların çevrelerinde kümelenmiş bir grup insan var. Bunlar sözkonusu Alemlere Rahmet Muhammed(sas)’in bir hadisi olduğunda cengaver kesilip ortalığı yakarken kendi hocalarının her türlü zırvasını tevil ederek peşlerinden gitmeye devam ediyorlar.

Bir hoca cehenneme giden adamın kendi tarikatlarının belli bir kolundan olduğunu söylemesi durumunda ateşten kurtulacağını iddia ederken Ehli Sünnet’in hesap, mizan ve ahiretle ilgili pek çok kati itikadını yok sayarak konuşuyor ama söz geldiğinde Ehli Sünnet’in kalesi olduğunu iddia etmekten geri kalmıyor.

Bunlar da tıpkı geçmişte Allah’ın önümüze çıkartarak sapkınlığını ilan ettiği ve hallerini rahmet işareti olarak ortaya çıkarttığı adamlar gibi eğer bugün reddetmez ve tavır almazsak ileride başımıza bela edilecek hocalardır.

Allah, el-Muzill’dir yani dilediğin zelil eder, alçaltır. Bize düşen bunları görmek ve uzak durmak olduğu kadar salih ve sahih alimlerin ve hocaların değerini de daha iyi idrak etmektir.

18 Nisan 2017

Taassup Belimizi Büktü

Fitnelerin ana kaynaklarından biri olan kavmiyetcilik veya kabilecilik gibi asabiyetleri körü körüne savunmak anlamında ıstılahımızda yer alan taassup, giderek dermansız bir hastalık gibi tüm yapılarımıza sızdı ve iğrenç bir bakteri gibi ele geçirdiği unsurlarımızı kendine asker edinerek bizimle savaşmaya devam ediyor.

Geçtiğimiz hicri asrın başlarında kavmiyetçilik hastalığımız dışardan yapılan müdahalelerle uzuvlarımızın bedenden kopmasına kadar ilerlemişti. Ancak o kadar teslim olduk ki bu mikroba, kopan organlarımız da içten içe envai türden asabiyetlerle kavgaya, dağılmaya ve yok olmaya mahkum oldu.

Hani biz ‘müslümanlar bir bedenin azaları’ idik ya, işte o minvalde bakınca halimize ortaya her bir uzvu bir başka köşeye düşmüş ve kendi yaralarıyla kıvranan başsız bir beden görüyoruz.

Bu vahim tablonun sonucu olarakta acı, kan ve gözyaşı semtimizden eksik olmuyor...

Hal bu ise, bizden beklenen en normal davranış iyileşmek ve bütünleşmek için gayret etmek olmalıyken ortaya koyduğumuz duruş ve özellikle birbirimize karşı sergilediğimiz kardeşlik hukukuna sığmaz tavır, aslında daha kötüsünü hak etmişken Allah’ın rahmeti ve lütfuyle bu halimizin devam ettiğini bir kere daha itiraf etmek zorundayız. Hak etmediğimiz nimetler ve rahatlıklar içinde yüzerken, şükrünü eda etmekten aciz kaldığımız imkanları kullanmaya bile tenezzül etmezken, kendi iç dünyamızdaki pişmanlık duygusunu birbirimize saldırarak bastırmaya çalışıyoruz.

Hepimiz bir diğerinin ne kadar az iman ettiği, ne kadar az salih amel ve ne çok günah işlediği, ne kadar kötü müslüman olduğuyla meşgulüz. Cemaatlerimiz ve hocalarımız tartışılmaz en önemli aidiyet duygularımızı temsil ediyorlar. En doğru olan biziz, kesinlikle!

İçimizden bir zümreye göre kendilerinden başka herkes zaten kafir. Biraz derin sorguladığımızda neredeyse her grubun böyle düşündüğünü ya da gönlünde gizlediği gerçeğin bu olduğunu görmek mümkün.

Bir gruba göre ise iman ve tahkiki imandan daha önemli bir mesele yok, olamaz. Halbuki her grubumuza göre en doğru şekilde iman eden yine kendi grubu olduğundan bu noktada da anlaşma sağlanamıyor.

Bir başka gruba göre zikir ve nefis tezkiyesi ile meşgul olup nefsini kurtarmaktan daha önemli bir vazifemiz yoktur. Ancak bunu da ancak her grubun şeyhine tabi olunarak yapmak mümkün yoksa kurtulmak hayal oluyor.

Bir diğerine göre elinde silah olmayan zaten baştan kaybetmiştir. Herkes silaha sarılmalı ve savaşmalıdır yoksa kurtuluş mümkün değildir. Bunu da tabii ki yine herkesin kendi grubuyla yapması gerekiyor yoksa cihad bile olmuyor.

Tabii ki ayrılıklarımız bunlardan ibaret değil, saymaya devam etsek kimbilir daha kaç çeşit İslami yapı ve düşünce var. Her bir grup ya da fikir yapısının ayrıca kendi içinde de sayısız türlere ayrıştığını hepimiz biliyoruz.

Onların partisine oy vermeyenleri tekfir edenler, şeyhlerine bağlanmayanı şeytanın müridi ilan edenler, lliderlerine beyat etmeyeni cahiliye ölümüyle öldürenler ve hatta kafir gördüğü için şehadet kelimesini söylerken bir mü’minin başını kesenler...

Tabii ki hepimizin Kur’an ve Sünnet’ten sayısız delilleri var.

Bazılarımıza göre Nebi(sas), kuşu ölün bir çocuğa taziyeye giden bir şefkat abidesi iken bir başkasına göre elinde mızrakla Uhud meydanında bizzat eliyle müşrik öldüren bir mücahid, bir diğerine göre ise O, tüm vaktini tevbe ile geçiren, namaz kılmaktan ayakları şişen muhteşem bir abid kul, çok iyi bir eş ve baba olarak tanıyanlarımız da var tabii ki.

Hepimiz kendi yaramıza merhem olan dermanı O’nun eczanesinden alıyoruz ve bunda bir sorun yok hatta yapmamız gereken de bu zaten. Ancak O’nu ve dinini elimizdekinden ve bizim hoşumuza gidenden ibaret saymamız en büyük hatamız.

Bu noktada en büyük sorumluluk ve vebal elbetteki cemaatlerin liderlerine ve hocalarına, daha ıstılahi ifadesiyle alimlere ve emir sahiplerine düşüyor.

Herşeye rağmen alimlerimizden, hocalarımızdan umutluyuz, umutlu olmak zorundayız; onlar bizi toparlayacak, birleştirecek ve hayra davet edecek olanlar, onlar bizim yolumuzu aydınlatan kandiller olacaklar. Kendilerine hürmet etmeyi marifet sayacağız ki onlar bize rehberlik marifeti gösterebilsinler.


İslam’ın en büyük garipliği; bu dinin önderlerinin acziyeti ve bu dinin evlatlarının cehaletidir. Bu garabetten kurtulmadan başka birşeyden kurtulmamız mümkün görünmüyor.

28 Aralık 2016

Sünnet Müdafası

İslam tarihini genellikle çok severiz; masalsı kahramanlıklar ve destansı hikayelerle aktarılagelen çoğu zaman gıpta ettiğimiz yiğitliklerin ve akıllarımızın almadığı, kalplerimizin kaldıramadığı fedakarlıkların kıssalarını okumak, dinlemek ve hissetmek ruhumuza destek, yüreğimize fetanet ve benliğimize şuur verir.

Elbette herşeyin kaynağı yine Rasulullah(sas) ve sahabesidir. Bedir’den Uhud’a, Hendek’ten Hayber’e her savaşı an be an yaşar gibi bilir ve acılarını da sevinçlerini de birebir hissederiz. Kendimize aklımız ve gönlümüz nisbetince dersler çıkarır, bilincimize notlar düşeriz.

Katılamadığımız muharebeler için Bedir savaşı boyunca secdeden alnını kaldırmadan duaya devam eden bir Nebi(sas) hemen aklımıza gelir ve dilimizi de kalbimizi de müslümanların saflarına raptederiz. Ortalık karışıp her yandan düşman okları Nebiyyi Muhterem(sas)’e doğru yağmaya başladığında en yakınında olanlarımız, ayakları en sabit kalanlarımız ellerini kılıçlara, başlarını oklara siper ediyorlarsa bunları Uhud’da sahabeden öğrenmişlerdir.

Sahabe, Rasulullah(sas)’i çok severlerdi; şahsını da davetini de birbirinden ayırmadan hatta ayırmayı hiç düşünmeden severlerdi. Ona atılan bir okun yalnız Abdullah’ın oğlu Muhammed(sas)’i değil Allah(cc)’ın Rasulü(sas)’nü vuracağını düşünmeden bilirlerdi ve o sebeptendir ki düşünmeden başlarını uzatırlardı kalkan yerine...

Özellikle düşünce kelimesini tekrar tekrar kullanıyorum zira devrimizde ‘düşünerek’ bırakın O’na atılan okları durdurmayı, kendi elleriyle risalet ve siretinin en net ve kısa ifadesi olan sünnetini rafa kaldırmaya, katletmeye ve yok etmeye çalışan ama kendilerini İslam’a dahası uydurma olana değil gerçek dine izafe eden bir zümre var, aslında hep varlardı da günümüz umumi cehalet dünyasında sesleri daha doğrusu gürültüleri daha çok çıkıyor.

Bunların en çok kullandıkları sloganları, ‘bize Kur’an yeter, haşa Allah’ın kitabında eksiklik yoktur’  gibi ilk duyulduğunda bir an ‘neden olmasın, belki de haklıdırlar’ intibası uyandıran başlıbaşına birer felaket olan hezeyanlardır. Elbette bize de Kur’an yeter ve elbette o Kur’an bize emrettiği gibi bizler Rasulullah(sas)’in sünnetine ittibayı da bizzat Kur’an’ın yeterliliğinin gereği ve sonucu olarak biliriz. Sünnetin Kur’an’ın teşrisinin bir parçası olması ve onu uymanın nasıl da dinin temeli olduğu hususunda Allah’tan kendilerine rahmet dilediğimiz salih geçmişlerimiz ve halen hayat süren ulemamız yeterince söz ettiler.

Ne yazık ki günümüzün en yaygın hastalığı olan cehaletine rağmen din konusunda konuşmak ve hatta hüküm vermekten çekinmemek gibi illete bulaşanlara sık sık rastlıyoruz. Özellikle yeni nesil ‘akıllı’ müslümanlar her nasılsa bazı hadisleri akıllarına bazılarını da Kur’an’a ters buluyorlar. Uydurma hadislerin varlığını ve onlarda bu gibi tenakuzların olmasının normal olacağını not ettikten sonra, hakkında hadis alimlerinin gerekeni söylemediği hadis kaldığını düşünmek saflıktan öte birşey olur. Yani mevcut tüm hadisler, günümüzün deyimiyle uzmanları tarafından yüzyıllardır çeşitli defalar irdelenmiş ve incelenmiş olup tamamı da basılı eserler olarak kayıtlara geçmiştirler.

Eline aldığı bir kuru dala bakarak ormanı yakmak gerektiği hükmüne varan akıllılar için o ormanların hayatiyetinde yerlerdeki kuru dalların bile ne kadar değerli olduğunu anlatacak orman mühendislerine sabırlar ve başarılar diliyorum. Yeşil bir dünyanın insanlık hayatı için değerini onlara anlatacak çevreciler de bulmak gerek!

Din yolunda dengeyi sağlayan değer, veri ya da mihenk, adına ne denirse densin anlama ve yaşamada temel ölçü sünnettir, onu kaybeden dengesini kaybedip dinini tahrif ediyor. Bizden önceki milletlerden dinlerini tahrif edenlerin ellerinde bir sünnet olmayışını unutmamak ve yabana atmamak gerekiyor. Rahiplerin ve hahamların kendilerince uydurdukları ve keyifleriyle ceplerine uygun gelen şeyleri din diye lanse etmekten çekinmemelerinin halk nezdinde kabul görmesinin ana nedeni cehalettir ki o cahillik okuma-yazma bilip bilmemekle değil peygamberlerinin sünnetlerini bilmemeleriyle ilgilidir.

İslam dünyasında dini tahrip etmek için gayret edenlerin başarısız olmalarındaki toplumsal temel de sünnettir. İslam toplumları 14 asır boyunca zaman zaman herşeylerini kaybetmişler; topraklarını, mallarını, canlarını ve evlatlarını feda etmişler ama Muhammed(sas)’in sünnetini asla avuçlarından bırakmamışlardır. İşin bütün sırrı Allah(cc)’in sevgisini Rasulullah(sas)’e ittibaya mebni kılmasıdır.

De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." Ali İmran 31

Bu ümmet için dünya hayatının nihai gayesi ve hedefi Allah(cc)’in sevdiği yani razı olduğu olduğu bir kul olmaktan ibarettir.

Bu sünnetsiz din fikrinin en meşhur savunucuları genellikle temel İslami usul ilimlerinden mahrum bırakılmış kitleleri peşlerine takmakta ve onlara zaten reddedilmiş birtakım hadisleri göstererek hatta bazan aslında olmadığı halde sahih kaynaklarda zikredildiğini söyledikleri saçma sözleri hadis diye ortaya atarak insanların sünnetin dindeki yerini reddetmelerini ve hadislerini küçümsemelerini sağlamak istiyorlar. Salih bir alim karşısında konuyu dile getirip münazara etmeye bile cesaretleri yoktur. Bu zeminde meal okuyarak dini öğrenmeye çalışan samimi gençleri saptırmak onlar için en kolay yol olmaktadır.

Topyekun bir İslami bakış ve duruş örneği olarak Rasulullah(sas) insanların hayatından çıkarıldığında bu sünnetsiz hocalar kolaylıkla kendilerini en değerli varlıklar olarak kabul ettirebilmektedirler. Nebiyyi Muhterem(sas) için rahatlıkla ‘o da sıradan bir insandı, bizden ne farkı var’ gibi bırakın ümmeti olmayı talebesi olduğu bir hocaya söylemeye utandığı cümleleri O’nun için kullanmaktan haya etmemektedirler. Bunların hocalarına itiraz etmek büyük bir cürümken peygamberlerine küfreden hatta karikatürize edenlere laf edenlere bile kızar, onların hayallerindeki ne idüğü belirsiz dine zarar verildiğini iddia ederler.

Bir de bu hocaların, hadis kaynaklarının temel kitaplarında mevcut hadislerin sadece yüzde 5’inin senedi bir şekilde Nebi(sas)’e ulaşan ama geriye kalan yüzde 95 için masum olduklarına inandıkları imamları kafi gören şia için bu konuda bir eleştiri görmek neredeyse imkansız gibidir ya da dillerinin ucuyla bir cümle ile bazan onlara da dokunur sonra büyük bir iştahla Ehli Sünnet’e saldırmaya devam ederler.

Daha çok söylenmesi gereken şeyin olduğunun farkındayım ama bu seferlik sözün sonunda şununla iktifa edelim:


İslam’ın sahih ve makbul, tek ve yegane yolu, sünnete dayanan ve müslümanların cemaat olmalarını esas alan Ehli Sünnet ve’l Cemaat’tir. Onun bir alternatifi yoktur, eşdeğeri yoktur, muadili yoktur, terazinin diğer kefesine konulabilecek başka bir mezhep ya da yol yoktur. 

03 Kasım 2016

Bir Film Meselesi

İletişim ve teknoloji çağında olmamız sebebiyle, herşeyin bir şekilde bu gelişmelerle içiçe olmak zorunda olduğu gerçeğini gözardı etmeden mukeddasatımızı bu devrin zedeleme ve olası hakaretlerinden koruma refleksimizi harekete geçiren son günlerin tartışmalı filmi; ‘Muhammed, The Messenger of God’ bizi bir kere daha sarstı.

İranlı meşhur bir yönetmenin bu son filmi ile 3 bölümle Nebi(sas)’in hayatını anlatacağı açıklandı. İlk bölümü bazı islam ülkelerinde yasaklanan film geçen hafta vizyona girmesiyle gündem oldu ve eleştirilerle savunmalar bir anda havada uçuşmaya başladı.

Son söyleceğimi başa alayım; bu filmi izlemeyi düşünmüyorum ve kesinlikle izlenmesini de tavsiye etmiyorum. Bunun sebeplerini izah etmeye çalışacağım elbette ama aslında bir tek sebep bütün sebepleri bastırdığından sadece onu anlatmam belki de kafidir.

Biz müslümanlar Muhammed(sas) ümmetiyizdir ve O’na tabi olmamız ve sevmemiz imanımızın gereği olduğu gibi imanımızla birlikte kalplerimize yerleşen bir derin ve sökülmez duygudur. Değil mi ki Allah(cc) bize zatını sevmenin yolunun Nebi(sas)’e tabi olmaktan geçtiğini ihbar etmiştir.

De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." (Ali İmran 31)

Biz O’nu sahabesinin tariflerinden tanırız; elini ve yüzünü biliriz ama aslında bilmeyiz, O bize en yakınlarımızdan daha tanıdıktır ama aslında tanımayız...

Allah(cc), bizim O’nun şekline değil de risaletiyle memur olduğu ve bihakkın yerine getirdiği vazifesiyle tanımamızı ve simasına değil siretine yani hayatına meftun olmamız gerektiğini murad ettiğinden olsa gerek bize tarifler dışında bir resmini dahi ulaştırmadı.

Hatta birçoğumuz O’nu rüyalarda görmüşüzdür de hemen hiç birimiz yüzü şuna benziyordu diye bir tarif ya da benzetme yapamayız...

‘Şüphesiz Muhammed(sas) bir insandır, ancak her insan gibi değil; O’nun insanlar arasındaki yeri taşlar arasında yakut gibidir!’

O’nu herhangi bir insanın fiziken temsil etmesi yahut rolünü üstlenmesi hem aklen hem dinen mümkün olmadığı gibi caiz de değildir. O’nun vücudundan herhangi bir kısmının, mesela elinin ya da ayağının da temsil edilmesi aynıdır. Zira insanların zihinlerinde ve çocukların bilinçlerinde bir şekil kalacak ve bu açılan yoldan ötesini kimse tahmin edemediği gibi engel de olmayacaktır.

Birileri kendince uygun şekil ve görünümlü kişilerle O’nu temsil ettirmeye devam edebilecek ve maalesef buna engel olacak bir İslami otorite de mevcut olmadığından yozlaşma ve sapmanın önü alınamaz hale gelecektir.
Evet bugün batıda gayri müslim bazı çizerler Muhammed(sas) olduğunu iddia ettikleri  birtakım karikatürler çizerek O’na ve O’nu seven herkese hakaret edebiliyorlar ve biz bunlara karşı çaresizce seyirci kalabiliyoruz. Ancak bu doğudan, bizden olduklarını iddia eden bazılarının O’nu filmlerde ve belki de ileride tiyatrolarda temsil etmelerine sebep ya da mazaret olamaz. Aksine bu yolu tamamen kapatmak her müslümanın vazifesidir.

Filme dönecek olursak; Nebi(sas)’in hayatının ilk 13 yılını anlatan, bebekliğinin ve çocukluğunun biri tarafından temsil edilmiş olması ve elinin gösterilmesi ileride nerelerinin nasıl gösterileceğini bilmediğimizden en baştan reddetmemiz gereken bir durumdur.

Filmin İran yapımı olması ve son devirde ortaya konan Şii-Safevi yayılmacılığının sonucu onlara karşı oluşan tepkinin dışında sadece ve sadece Nebi(sas)’in filmde bu şekilde temsil edilmiş olmasından dolayı filmi seyretmeyi doğru bulmuyor ve kesinlikle tasvip etmiyorum.

Şüphesiz film içeriğinde aktarılan yalan-yanlış bilgilerin, İslami kaynaklarda olmayan bazı uydurma olayların gerçek gibi işlenmesi, özellikle uzman İslam tarihçilerinin kare kare inceleyip yanlışları ortaya koymalarını bir zaruret haline getiriyor. Bu sebeple insanları fitneden ve saptırmalardan korumak maksadıyla ilim ehlinin ve konusunda uzman insanların izlemeleri gerekiyor ki ben de şahsen konuyla ilgili şahitliğine güvendiğim salih mü’minlerin aktarımlarını esas alarak bunları yazıyorum.


Son olarak müslümanların bu alandaki eksikliklerini ve zayıflıklarını göstermesi bakımından bu olay yeni bir başlangıç olabilir diye umut ediyorum. Doğrusunu yapmazsak, hayat boşluk kabul etmez ve birileri yanlış ile doldurur.

02 Haziran 2014

Mirasyedi Alimler!

Pek çoğumuzun işittiği meşhur bir hadistir; 'alimler nebilerin varisleridir'. Bu hadisin ravileri konusunda hadis alimlerince yapılan eleştirileri bir yana bırakarak hadisin tam metinini okuyalım:

Kim ilim talep etme isteğiyle bir yol tutarsa, Allah onun yolunu cennete ulaştırır. Melekler ilim talebesine, kanatlarını sererler. Muhakkak ki alim için göklerde ve yerde bulunanlar istiğfar ederler. Hatta denizdeki balıklar bile. Alimin abide üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Şüphesiz ki alimler nebilerin varisleridir. Nebiler dinar veya dirhem miras bırakmazlar. Onlar sadece ilmi miras bırakırlar. Kim bu mirası alırsa çokça nasip almış demektir.’ (Tirmizi, Ebu Davud)

Hadisin metninden açıkça anlaşılan ve alimlerimizin çoğunluğunun da anladığı üzere bu miras ilimdir ve alimlerin nebilere varis olmaları bu ilme sahip olmalarına işaret eder. Bir kişiye bir diğerinden miras olarak kalan şey, onda ilk sahibinin meziyet ve üstünlüklerini ortaya çıkarmaz ve hatta bununla hiç bir ilgisi de olmaz.

Şöyle ki; bir evlada babasından kalan miras ne olursa olsun ve ne kadar çok olursa olsun onun takva ve faziletini artırmaz ancak o mirası hayırla kullanır ve harcarsa bundan kendine fayda temin etmiş olur.

Alimlerin nebilerden miras kalan ilme sahip olmaları onların herhangi bir üstünlük sahibi olmaları anlamına gelmez ancak o ilimle amel eder ve bunda da ihlas sahibi olursa -ki bunu da ancak Allah bilir- fazileti elde etmiş olur. Sırlarına hükmeden Allah(cc)'ın hükmünü bilenimiz olmayacağından biz onların ilimleri ile zahiren nasıl amel ettiklerine bakar ve onların hakikaten bir Nebi(sas) varisi mi yoksa bir mirasyedi mi olduklarına karar verebiliriz.

İlim tahsil etmek akli melekeleri yerinde olan ve buna kendini vakfeden her insanın yapabileceği bir iştir. Bunun için ihlas hatta iman bile gerekmez. Müsteşrikler bunun en büyük örneğidirler. Bunlar İslami ilimleri çok iyi bilirler ancak iman etmedikleri bu ilimle amel etmek bir yana müslümanlarla mücadelede kullanırlar.

Bu durumda ilim sahibi olmanın fazilet ve takva bakımından ve hele insanlara önderlik etme yönüyle hiçbir alakası yoktur. Kendisine tabi olunması ve sözlerinin değer kazanması için elbette en önemli alamet ilmi ile amel etmesidir.

Bir alimin amellerini yahut halini ölçmenin en kolay ve sağlam yolu sünnettir. Sünnet-i Nebi'ye tabi olmakta ne kadar hassas ise o Nebi'nin mirasına da o derece sahip ve sadıktır. Zira Kur'an ilim, sünnet ise amel ve takvadır.

İlmiyle insanları hayretler içinde bırakan, Nebi(sas)'e olan sevgisi sebebiyle ondan bahsederken gözyaşlarına boğulan ancak sünnete ittiba hususunda açık kusurları olan birinin salih bir Nebi(sas) varisi olamayacağı açıktır. Zira ilim ve muhabbet sahibi bir kişinin Nebi(sas)'in sünnetlerinden herhangi birini bırakınız terketmesi, hafife alması bile beklenmez. Kişi ne kadar sünnete tabi ise o kadar takva sahibidir ve bir o kadar da Nebi(sas)'nin mirasının bekçisidir. Değilse o mirası sadece bilgi olarak sahip olması onu sadece mirasyedi yapar.

Mirasyedi bir alim, hem devraldığı miras olan İslam'ı, hem kendini hem de çevresindekileri ifsad eder. Sünnete aykırı halleri sembolleştiren ve hatta bunu emreden bir alimin Nebi(sas)'e varis olabileceğini düşünmek risaleti de ilmi de mirası da anlamamaktan başka bir şey değildir.

De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.' - Ali İmran 31

İslami cemaatlerin kendi lider ve hocalarını kutsadıkları günümüzde hemen her topluluk kendi liderini 'Nebi(sas) varisi alim' ilan etmekten çekinmemektedir. Hatta en bariz sünnete aykırı itikat ve amelleri işleyen adamları bile varis ilan eden bu zihniyetten çok çekeceğimiz aşikar.

Kendi grubuna karşı yapılan her hamleyi Nebi(sas)'in hayatından bir hadise ile mukayese edebilecek derecede dengesini yitiren bu bakış açısı, farkında olarak ya da olmayarak kendilerine tabi olmayan diğer müslümanları kolaylıkla tekfir edebilmektedirler.

Nebi(sas)'e varis olmayı onun hayatındaki olaylara benzer şeyler yaşamak gibi bir tuhaflıkla yorumlamaya çalışan bu hastalıklı kafalar hoca ve liderlerini bir tür 'klon nebi' zannediyorlar.

Ne sahabenin Nebi(sas)'e ne de onlardan sonra gelen selef-i salihinin ulema ve umeraya göstermediği iltifat ve yüceltmelerle şeyhlerini 'ete-kemiğe bürünüp görünen' ilahi bir varlık olarak lanse edenlerin sünnet ehli olma ihtimali olabilir mi?

Sakal traşı olmayı şiar edinmiş hatta bunu cemaatine sembol yapan ve maalesef daha da ileri giderek traş olmayı temizlik, sünnete uyarak sakal bırakmayı pislik olarak öğreten bir hocanın nasıl ve hangi utanmazlıkla Nebi(sas)'e varis olabileceğini düşünebilir bir müslüman?

Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu gerek itikadi ve gerekse ameli sapmalar bizim için mihenktir. Kalbini açıp bakma imkanımız olmayan kişilerin bu halleri ortadayken onlardan sünnet ehli hatta Nebi(sas) varisi üretmeye çalışmak, kayaya tohum ekip ürün beklemek gibidir.

Nebi(sas) sahih bir tevhid akidesi ve kamil bir sünnet ile temsil edilen bir miras bırakmıştır. Bu miras ilimdir ve ona ancak ihlas ile amel eden alimler varis olacaklardır. Bunlar her devirde varoldular ve halen de varlar. Onların yalnızca sözleri değil amelleri de bu itikat ve sünnete uygundur.

30 Eylül 2013

Lanet mi? Rahmet mi?

Hemen her konuda karşımıza çıkan bazı hadis olduğu iddia edilen ibarelerde 'bol-bol' Peygamber(sav)'in birilerine herhangi bir günah sebebiyle lanet okuduğuna rastlıyoruz. Lanet okunanlar genellikle akide olarak mü'min olan ancak bir şekilde ya bir amelinde kusur olan yahut bir harama bulaşanlar oluyor.

Örneğin 'başörtüsünü deve hörgücü yapana lanet' eden rivayette olduğu gibi. Her ne kadar bu konudaki ibarelerin kaynaklarda birebir karşılığını bulamasakta ve hatta konu ile ilgili verilen kaynaklarda o sahife ve numarada alakasız bir başka hadis varsa da kardeşlerimiz hoşlarına gitmeyen bir hali eleştirmede bu ibareleri delil olarak kullanmakta bir beis görmeyip, habire lanetler okumaktadırlar.

Oysa Sahih-i Muslim'den şu hadis başka bir şey anlatıyor:

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبَّادٍ، وَابْنُ أَبِي عُمَرَ، قَالاَ حَدَّثَنَا مَرْوَانُ، - يَعْنِيَانِ الْفَزَارِيَّ - عَنْ يَزِيدَ، - وَهُوَ ابْنُ كَيْسَانَ - عَنْ أَبِي حَازِمٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ ادْعُ عَلَى الْمُشْرِكِينَ قَالَ "إِنِّي لَمْ أُبْعَثْ لَعَّانًا وَإِنَّمَا بُعِثْتُ رَحْمَةً ‏"‏'


Bize Muhammed bin Abbad ile İbni Ebî Ömer rivayet ettiler: Bize Mervân (yâni El-Fezârî) Yezid'den (ki bu zat İbnü Keysan'dır), o da Ebû Hâzim'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş :

Yâ Resûlallah! Müşriklerin aleyhine dua et! denildi. O(sav); 'Ben lânetçi olarak gönderilmedim, ancak ve ancak rahmet olarak gönderildim!'  buyurdular. (Muslim, Birr 87(2599))

"Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya, 107)

Bu hadis kafirler için lanet hususunda Peygamber(sav)'in tavrını gösteren ilginç bir örnektir. Kaldı ki eğer birileri laneti haketmişse bunun müşrikler olması hem akla hem kalbe en uygun gelen durum iken bunu bile yapmak istemeyen bir Peygamber(sav)'in küçük günahlar için bir mü'mine lanet ettiğini ne nakil ne de Kur'an ve sünnetin genel çizgisi kabul etmez.

Kur'an-daki lanet ayetleri incelendiğinde bunların kafirleri ihata ettiği kolaylıkla anlaşılabilir. Kur'an ve sünnet mü'minlere lanet etmez. Peygamber(sav) lanetçi değil 'korkutucu ve uyarıcı'dır. Evet çok şiddetli korkutmuştur ümmetini, evet çok şiddetli bir şekilde farzların ikamesi ve haramların terki için uğraşmıştır. Ancak başörtüsünün şekli için bir mü'mineye lanet etmemiştir.

Bu örnekten yola çıkarak, Allah için, 'lanet' ibareli hadis diye görsellerde yahut sosyal medyada paylaşılan herşeye rağbet etmeyiniz. Eğer imkanınız varsa kendiniz araştırın yoksa da bir ehline sorun. Zira Allah ve Rasulü adına yalan uydurmak veya bunu yaymak cehennemdeki yer için hazırlık mesabesindedir.

13 Haziran 2013

Ehli Kitap Müslümanlar

Kur'an-da Ehli Kitap kıssalarının çokça anlatılma sebebi, hadisle sabittir ki müslümanlardan bir zümrenin onlar gibi olacak olmasıdır.

'Sizden öncekilerin yoluna adım adım uyacaksınız hatta onlar bir kertenkele deliğine girse siz de gireceksiniz' soruldu; 'yahudi ve hristiyanların mı ey Allah'ın Rasulü?' Cevap: ' Ya kim olacaktı!' (Buhari)

Yukarıdaki hadisin net bir şekilde ifade ettiği 'adım adım onların yoluna uymak' kelimenin tam anlamıyla 'yahudileşmek'tir. Ancak bunu yapanların kendilerini İslam'a izafe etmeleri sebebiyle bunlara yahudi denilemiyor. O halde adım adım yahudi yahut hristiyanların yolundan yürüyenlere ne ad verilebilir?

Bu minvalde İslam ıstılahını incelediğimizde karşımıza iki ihtimal çıkıyor. Birincisi; sahte peygamber ve sahte müslümanlar içn hadisten öğrenilen bir tabirdir: Müseyleme yani müslümancık... İkincisi ise yine ıstılahımızda aslen İslam oldukları halde bunu bozmaları sebebiyle Ehli Kitap olarak isimlendirilen yahudi ve hristiyanlar gibi Ehli Kitap olarak isimlendirmektir.

Yahudileşmek kısaca, kitabın hükümlerinden işine geleni alıp işine gelmeyeni te'ville değiştirmenin adıdır. Bunu yapan herkes yahudidir. Emir ve yasaklarda yaptıkları hileler ve peygamberlerini katletmeleri ve onların yollarını bozmaları, hahamlarını peygamberlerin getirdiği şeriatın üstünde görmeleri sebebiyledir ki Kur'an-da onları rab edindikleri ibaresine bu sebeple muhatap olmuşlardır. Hristiyanlaşmak ise peygamberini ve din adamlarını ilahlaştırarak onlardan yeni din üretmektir ki bunu yapan herkes hristiyanlaşmıştır.

Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i kendilerine rab edindiler. Oysa tek bir ilah olan Allah'a kulluk etmekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı. O, onların ortak koştuklarından yücedir. (Tevbe 31)

İslam'dan önce hristiyan olan Adiy bin Hatem, Peygamberimiz(s.a.v.)'e gelmiş, O'nun "Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh'i rab edindiler.." ayetini okuduğunu işitince: "Ya Rasulallah! Onlar bunlara ibadet etmediler" demiş, Rasul-i Ekrem(sav) de şu cevabı vermiştir: "Evet, dediğin doğrudur; ancak bunlar onlara helali haram kılmış, haramı da helal kılmışlar, onlar da bunları uygulamışlardır; işte onların bunlara ibadeti bundan ibarettir." (Tırmizi)

İşte bu davranışı bizim aramızdan aynen taklid edenler var ve olacakları da önceden haber verilmiş bir vakıa zaten.

Sorun şu ki; Ehli Kitap denildiğinde sadece yahudi ve hristiyanları anlayıp bu ümmetin Ehli Kitap kısmını göremiyoruz. Hoşumuza gitmese de bu ümmetin Ehli Kitap bir kesimi var; müslümanım dedikleri halde bir yahudi kadar müslüman olabilenler yani..

Ehli Kitap ile nasıl muamele edileceği ayet ve hadislerle gayet açık anlatılmıştır, bütün sorun bizim ısrarla bunları kardeş sanmamızdır. Halbuki kimin ne olduğunu tam olarak tespit ettiğimizde hem islami hayatımız kolaylaşacak hem de olası bir çok vebalden kurtulabileceğiz. Kitabullah'a ve Sünneti Rasulullah'a göre muamele ederek hem dünyamız hem de uhramız için en hayırlı olanı yapmış olacağız.

Bütün mesele yahudileşmeden ve hristiyanlaşmadan müslüman kalabilmekte, aksi halde halimiz 'müseyleme'likten öteye geçmeyecektir.

Şimdi yapmamız gereken Kur'an-ı Hakim'deki Ehl-i Kitap ile ilgili ayetleri bir kere daha kendimiz için okumak olmalıdır. Zira o kıssaların 'eskilerin masalları' olmadığına iman edenler olarak bize anlattıkları çok önemli hakikatler olduğu mutlaktır.

06 Ekim 2012

‘... siracen munira’

Bazı konular vardır aslında yazmayı ve üzerinde düşünmeyi bırakın gündeme gelmesi bile rahatsız edicidir. Ruhumuzun sinir uçlarını test eden, gönül dünyamızın okyanuslarında fırtınalar kopartan konular.

Delikanlılığın en deli devrinde kılıç elinde koşturan bir yiğit Mekke sokaklarından yıldırım gibi akmaktadır. Aldığı haber kanını dondurmuş ve genç bir yürek kılıcını kaptığı gibi meydana yürümüştür.. Kabe’ye yaklaştığında bir kutlu el bileğinden tutacak ve sadece ‘hayır’ diyecek ve bir anda Fırat’ın önüne kurulan bir baraj gibi duracak herşey.

Bu koşan Ali(ra)’dir, Mekke’nin reisi Ebu Talib’in oğlu! Onu durduran, bileğini tutup kılıcını indirten ise uğruna Mekke’yi bile yakabileceği peygamberi Muhammed(as)...

Ona ‘deli’ dediler, sihirbaz ve yalancı dediler. İnsanların en eminine hem de! Saldırdılar ve eziyetler ettiler. İnsanlar çok incittiler onu. Kabe’nin hemen yanıbaşında secdede iken başına deve işkembesi koymuşlardı o gün, Ali(ra)’nin yalınkılıç koştuğu, Fatıma(ra)’nın ‘babam’ feryatlarını Kabe’nin duyduğu bir gün. Yine de kılıçlar kınlarında kalacaktır.

Zira ‘savaş’ izni verilmemiştir. Ölünecek ama öldürülmeyecektir.

‘Bir gün bizlerle sizlerin arasında bir savaş çıktığında seni ben öldüreceğim’ diyen küstah müşriğe ‘hayır, o gün inşaallah ben seni öldüreceğim’ diyecektir Peygamber(as).. Ama o gün sadece diyecek ve her dediği doğru olduğu gibi günü geldiğinde bu dediğinin de doğru olduğu ortaya çıkacaktır.

Savaş meydanında ‘bana Muhammed(as)’i gösterin onu ben öldüreceğim’ diye böğürerek atını süren o zavallı adamın karşısına çıkmak isteyen ‘fedailer’ine ‘kenara çekilin, onu ben öldüreceğim’ diyecek ve yanındaki dostunun elinden aldığı kısa mızrağı ‘bismillah’ diyerek atacak ve tüm bedeni zırhlarla kaplı süvariyi boynundaki açıklıktan vurarak ‘saduq-ul va’d’ olduğunu bir kere daha gösterecektir.

Bir başka seferinde ise müslümanlara saldırmak için ordu toplayan ve şiirleriyle Peygamber(as)’i inciten bir adam için fedaileriyle oturduğu bir sohbet sırasında ‘bizi Ka’b’in dilinden kim kurtaracak’ diye soracak. Sıradağ gibi dizili yiğitlerden Muhammed bin Mesleme(ra) ayağa kalkıp; ‘Ey Allah’ın Rasulü, o adam çok iyi korunan bir kalede saklanmakta ve yanında korumalarıyla dolaşmaktadır, bana sizin hakkınızda kötü sözler söyleme izni verirseniz ben biiznillah onu sustururum’ diyecek ve gereken izin alınıp, Ka’b kandırılarak kalesinden dışarı çıkartılarak Muhammed bin Mesleme(ra) tarafından öldürülecektir.

Çünkü ‘savaş’ izni verilmiştir. İslamı ve müslümanları muhafaza etmek için gerekirse ölünecek ve öldürülecektir.

Yukarıda bahsettiğimiz durumların değişik şekillerde tekrarları sözkonusu olmuştur. Ancak Peygamber(as) ne Mekke’de zayıf olduğu için sahabesini savaştan uzak tutmuş ne de Medine’de güçlü olduğu için savaşmıştır. Bütün işleri gibi savaş ve barışta vahiy konrolündedir.

Gerektiğinde müdafaa gerektiğinde hücum yapılmış olup savaşın bütün yönlerine ve metodlarına başvurulmuştur. Hem kılıçlar bilenip zırhlar giyilmiş hem de geceler boyu namaz ve dualarla zafer istenmiştir.

Peygamber(as) bazan Bedir’de olduğu gibi hiç savaşa katılmamış ama bazan da Uhud’da olduğu gibi bizzat katılarak adam öldürmüştür. Bize düşen onu cici göstermeye çalışmak değil olduğu gibi anlamaya ve anlatmaya çalışmaktan ibarettir.

O rahmet ve savaş peygamberidir.

Bir köpek ve yavruları için ordusunun yoluna bekçi koyarak rahatsız edilmelerini engellediği gibi düşmanın üzerine ordular gönderip onları perişan etmelerini de emretmiştir. Bunları İslam’ı tatlı göstermek adına kimsenin gizlemesi yahut yokmuş gibi davranması mümkün olmadığı gibi risalet makamını da doğru anlamamaya ve hatta tahribe sebep olabilmektedir.

Günümüzde gerek müşriklerin gerekse mülhidlerin İslam’a ve Peygamber(as)’ine saldırıları aynen ilk zamanlardaki gibi devam etmektedir. O gün söylenenlerle bugünkiler arasında pek bir fark yoktur. Hatta çok büyük benzerlikler vardır. O gün bedbahtların ‘eğer güzel kadınlarla evlenmek için bu işe kalkıştıysan’ diye başlayan ve en güzel onlarca kadınla evlendirme vaadi ile biten ahmakça müşrik zanlarının bugün aynı ahmaklıkla bir başka kefere tarafından dile getiriliyor olması ‘küfür’ ve ‘şirk’ mentalitesinin bir adım bile mesafe alamadığının göstergesidir.

Ve fakat O(as)’nun verdiği cevapta halen güncelliğini korumaktadır hem de ilk gün söylendiği gibi:

‘Ey amca! Vallahi güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine bu tebliğden vazgeçmem! Ya Allah, bu dini hakim kılar, yahut ben bu uğurda helak olurum!" (İbn-i  Hişam, 1-266 ve Taberi, 2-220)

Elbette benzer hadiselerde müslümanlar da benzer tepkiler vermeye devam edecektir. Pratikte Mekke benzeri bir ortamda yaşayan müslümanlar içlerinden çıkan Ali’lerin bileklerinden tutacak ve kılıçları kınlarına kan bulaşmadan geri döndüreceklerdir. Ancak ‘eğer bir gün aramızda bir savaş çıkarsa, karşıma çıktığında inşaallah seni ben öldüreceğim’ demekten de çekinmenin ya da bunu diyenleri kınamanın da bir anlamı olmadığı aşikardır.

Bizim, ‘müslümanlar hakkında kötü izlenim oluşturacağız’ endişesiyle Peygamber(as)’imize yapılan hakaretleri sineye çekmemizi bekleyenler, pısmış ve boyun eğmiş koca bir topluluğun ‘suyun üzerindeki saman çöpleri’ gibi hafife alınacağını unutmamalıdırlar.

Tabiidir ki herbirimiz bir Ali(ra) olamayacağız ve yine tabiidir ki Muhammed bin Mesleme(ra) kadar sadık fedailer olmanın yolu hep açık kalacaktır.

Asr-ı Saadet’te yaşanan hiçbir olay tarihi bir süs olsun için yaşanmamıştır. Yani eski keferelerin Kur’an için kullandıkları ‘eskilerin masalları’ ibaresini biz müslümanlar Peygamber(as) ve sahabesinin hatıraları için kullanacak kadar düşmeyeceğiz! Her hadisenin zaman ve zemine göre bize gösterdiklerini almaya ve uygulamaya devam edeceğiz. Zira biz yeryüzünde adaleti ayakta tutmanın ve adaletin şahitleri olmanın tek yolunun bu olduğunu biliyoruz.

O’nun ve sadık dostlarının izlerini bulup, olası tozlardan temizleyerek kendimiz ve nesillerimiz için istikamet tayin edeceğiz ve sonra yapılacak en doğru işi yapıp o izlere basarak yolumuzu bulacağız. Karanlıkla kavgası olanın dostu ve en büyük destekçisi, yardımcısı hiç şüphesiz ‘siracen munira’ olan Peygamber(as) olacaktır.

‘Ey peygamber! Biz seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı ve O'nun izniyle Allah'a çağıran ve aydınlatıcı bir kandil (siracen munira) olarak gönderdik. Mü'minlere, Allah'tan kendilerine büyük bir lütuf olduğunu müjdele. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Onların eziyetlerine de aldırma. Allah'a güven. Vekil olarak Allah yeter. ‘ (Ahzab 45-48)

03 Eylül 2012

Evs ve Hazreç

İnsanları birbirinden ayıran en mühim özellik ne onların renkleri ne de sahip oldukları dünyalıklarıdır. Bunlarla ya da bunlara benzer diğer basit ve çoğunlukla tercih sebebi olmayan sıfatlarla insan ayrımı yapmak ne vahye, ne insanlığa ne de akla uygundur.  Mahlukatın en şereflisi olmaklığıyla övündüğümüz insanlığımızı en belirgin gösteren sıfatımız nedir o halde?

İnsan olmanın en önemli yanı bir değer yargısına sahip olmaktır. Karşılaştığı hadise ve problemleri ne ile çözdüğü ya da hangi değerlerle muhakeme ederek tavır aldığına bakarak bir insanın ne kadar insan olduğuna ya da ne kadar değer taşıdığına dair net bir kanaat elde edebiliriz.

Yeryüzündeki en basit suçtan en büyük cinayetlere kadar her bir kötülüğün bir ya da birçok failleri de insandırlar. Karınca incitmekten cekinenler olduğu gibi fil hatta filleri bir hamlede yoketmeye hazır ve meyyal olanlar da vardır.

Biz müslümanlar için bu konuda ölçü çok nettir:

Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin  ve sizden olan yöneticilere de. Bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah'a ve Peygamber'e götürün. Bu daha hayırlı ve sonuç bakımından da daha güzeldir. (Nisa-59)

Bu ayetin çizdiği keskin çizgi, anlaşmazlıkların çözüm adresini hiçbir tartışma ya da şüpheye yer bırakmayacak şekilde gösteriyor. Aramızdaki sorunları Allah’a ve Rasul’üne götürmek mecburiyeti keyfe tabi bir tercih olarak değil, imanın gereği olarak ortaya konulmuştur.  Bu gerek bu ayetle gerekse benzer ayetler ve hadislerle sabit kılınmış ve üzerinde tartışma bulunmayan bir hakikattır.

Bu bağlamda abdest alış şeklimizi öğrendiğimiz gibi etnik sorunlarımızı da Kur’an ve sünnet ile çözmek zorundayız.

Ne yazık ki geçmiş yüzyılda aleme düzen vermeye kalkan batının en rezil eseri, ırkçı ve faşist düşüncelerini müslümanların çoğunlukta olduğu topraklara da ekmiş olmalarıdır. İkame ettikleri temelde onlara bağımlı ve aslında hep bir diktaya ve zulme dayanan idareler eliyle de sürekli bu fitneyi körükleyenler herhalde şimdi tam olarak keyfini sürüyorlardır eserlerinin.

Özellikle yakinen takip ettiğimiz Türkiye’de yaşananlardan bu sürecin vehametini görmemiz mümkündür. Herkesin bir ucundan tutup çekiştirdiği büyük bir hengamedir gidiyor. Bu karmaşada en garip olanı ise müslümanlardan olmaklığıyla onur duyan birçok kardeşimizin de zaman zaman esen ırkçı rüzgarlara kapılıp oraya-buraya savrulmalarıdır.

Halbuki bizim için durum herkesten daha net ve tavır almamız da herkesten daha kolaydır. Hiç tereddüt ve endişe duymadan, Allah’ın yarattıklarının tamamının O’nun verdiği renk ve dil ile tartışılmaz bir şekilde, mensub oldukları ırk mevzubahis dahi olmadan hayatlarını idame ettirebilmeleridir. Bizim için bazı insanları diğerlerinden özel kılabilen tek sıfat onların Allah’a olan takvalarıdır.

Kendi akraba ve neslimize öncelikle muhabbet ve yardım ise yine Kur’an-ın bize emridir. (Nahl-90) Bu başkalarını hor görmeyi ve incitmeyi asla gerektirmeyen bir emirdir.

Sorun şuradaki islami hayat mümkün olabildiğince yok sayılarak yaşanan bir ülkede insanların birgün başları sıkıştığında çareyi dinde aramaları doğru olsa da çok geç ve sonuçsuz bir çırpınıştır.

Onyıllarca dinsiz ve ahlaksız bir nesil yetiştirmek için adeta devlet imkanlarıyla seferber olduktan sonra ortaya çıkan ne idüğü belirsiz nesillere çeki düzen vermek için dine sarılmak, -gayet yerli bir söz ile ‘ağaç yaşken eğilir’- boşa çıkmaktadır.

Değer yargılarını ellerinden gerektiğinde başlarını kopararak aldığınız bir halktan şimdi yeniden iman etmesini istiyorsunuz öyle mi? Herkes yeniden iman edecek! Hatta dağdaki teröristler de dahil... Öyle ya sorunun büyük kısmı onlar. Sonra? Sonra herkes iman edince açacağız Kur’an-ı ve ‘Mu’minler kardeştir, öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin..’ (Hucurat-10) emrini hatırlatacağız ve o an eller yana düşecek ve birbirine vuramayacak kimse! Öyle mi? Gerçekten buna inanan var mıdır?

Daha da ileri gideceğiz, hepimiz yeniden iman ettik ya.. Asil kan yoktur Allah’ın yaratmasında, kutsal dil de yoktur, herkes dilediği dili konuşsun, yazsın, okusun vs.

Evet, bu mümkün olabilirdi. Ancak bunun ilk ve mutlak şartı herkesin yeniden iman etmesindedir ki bu konuda da yine sahabeden mustesna bir örnek olarak karşımızda Evs ve Hazreç kabileleri çıkmaktadır.  Bu iki kabile Yesrib(Medine) şehrinin hakimleri idiler, onların birlikteliğinden etkisini kaybetme korkusu yaşayan yahudilerin de fitneleri ile düşman olmuşlardı. Allah onlara merhamet etti de Rasul’ünü oraya hicret ettirdi. Ve onları Al-i İmran 103’te anlattığı gibi kardeş kıldı. Bir ateş çukurunun kenarıdaydılar, onları oradan kurtardı. Onları ‘Ensar’ adıyla birleştirdi ve kıyamete kadar hayırlı yad edilenlerden kıldı. Ensar ismini ilk kullanan İsa(as)’ın havarileri gibi Pergamber(sav)’in çevresinden ayrılmadılar. Bedir savaşı öncesinde Sa’d bin Muaz(ra)’ın dediği üzre; ‘denizi gösterse dalacak, ateşi gösterse girecek’tiler ve sözlerini yerine getirenlerden oldular.

Yaşadıklarımız Ensar’ın yaşadıklarına çok benziyor evet ama var mı şimdi öyle yiğitler? Ensar’ın bu iki yiğit kabilesi gibi yalnız ve sadece iman üzerinde ittifak edip sonra da bütün sorunlarını Kur’an ve sünnetle çözecek olanlar var mı? Yok diyorsanız hayal kurmanın alemi de yok demeliyiz.

Şeytanın peşinden giderken kaybedilen yolda Kur’an rehberliği ile hayırlı ve güzel bir sona ulaşmak yoktur. Yolu değiştirmek gerekir.

 

01 Mart 2012

Sahabe nedir, sahabe kimdir?

Sahabe kelimesi, sözlüklerde arkadaşlık etmek, birlikte birşeyler yapmak, sohbet etmiş olmak manalarına geldiği gibi; sahib kelimesinden türemesi sebebiyle arkadaşlığı ön plana çıkarır. İslam ıstılahında ise "Peygamber(sav)'in arkadaşları" için, daha geniş kapsamıyla Resulullah'ı gören müminler için kullanılmıştır. Sahabi ve çoğulu olan ashab terimleri de aynı manayı ifade eder.

Bu tarif üzerinden yola çıkan alimlerimiz sahabenin Peygamber(sav)'e yakınlığı ve arkadaşlığı temelli bir sınıflandırma ile onları tabakalara ayırmışlardır. Kur'an temelli bu ayrım faziletler ve iman etmede öncelik gibi gayet net bir sınıflandırmadır. Yine bu ayrıma sebep olan Ömer(ra)'ın hilafeti döneminde yaşanan bir hadisede de ortaya çıkmaktadır.

Bir gün bazı sahabiler Emir-el Müminin olan Ömer(ra)’le görüşmek istiyorlar. Bilali Habeşi(ra) içeri giriyor ve Ömer(ra)’e; Ya Emirel Müminin dışarıda falanca falanca isimler var sizinle görüşmek istiyorlar. Ömer(ra)’in cevabı 'Önce bana Ammar'ı getir, sonra Süheyb’i getir, sonra Ebu Süfyan’ı getir, sonra da Süheyl bin Amr’ı getir'. Bilal(ra) bunu söyleyince Ebu Süfyan buna çok sinirlenir; 'Hiç bu kadar hayatım boyunca küçük düşürüldüğümü hatırlamıyorum' der. Suheyl ibni Amr ise;  'yavaş ol, o insanlar Muhammed(sav)’in davetine koşarlarken biz o davete karşı çıkıyorduk. Şimdi elbetteki içeriye girme sırası onların yani bizden daha öncedir' der.

Bir diğer hadisede ise Peygamber(sav)'in sahabe yaklaşımını görüyoruz. Halid bin Velid(ra) ile Bilal(ra) arasında oluşan bir anlaşmazlıkta Peygamber(sav), 'ashabımı üzmeyin' diyerek aslında Halid(ra)'ın şahsında kendisinin kimleri ashabından gördüğünü ifade etmiştir. Karşısındakini de ashabından görseydi, birbirinizi üzmeyin ya da benzeri bir ifade kullanabilirdi.

Peygamber(sav)'in 'Sümeyye'nin oğlunu azgın bir topluluk öldürecektir' ifadesinde  bahsedilen Ammar(ra)'ın Muaviye ordusu tarafından öldürüldüğü tarihi bir gerçek olduğu gibi o savaş sırasında Ammar(ra)'ın Amr bin As'a; 'Amr! Mısır valiliğini ele geçirmek karşılığında dinini sattın!' diye seslenmesi de olaya bakışını göstermektedir.

Bütün bunların üstüne Hucurat suresinden 14. ayeti hatırlayalım:

'Araplar 'inandık' dediler. De ki, iman etmediniz, ama 'teslim olduk' deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve Rasulune itaat ederseniz, Allah amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.'

Bu ayette bahsedilen araplar ayetin metninden de anlaşıldığı gibi Peygamber(sav)'in huzurunda iman ettik diyenlerdendirler. Ancak temel asgari sahabe olma şartı olan iman onlardan kabul edilmemiş ve teslim oldukları ifade edilmiştir. Bu durumda bu insanlar sahabe değillerdir. Bunların kim olduklarından çok bu halin adının sahabe olmadığını yani Peygamber(sav)'i her görenin ve iman ettim diyenin sahabe olmadığını kolaylıkla anlayabiliriz.

Sahabe, Peygamber(sav)'le arkadaşlık edenlerin adıdır. Arkadaşlık etmenin insan gönlünde karşılığı bir kerecik bile olsa görmek değildir. O(sav)'nu görmekten maksadın, bakışlarına mazhar olmak olduğunu ve O(sav)'ndan tasavvufi tabirle 'nazar almak' olayı ise ancak hidayete tabidir. Yani iman olmaksızın Peygamber(sav)'i görmenin ve onunla sohbet etmenin de bir anlamı ve değeri yoktur.

Tevbe suresindeki 101. ayet münafıklarla ilgili ayetlerden sadece birisidir:

'Çevrenizdeki Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet kazanmışlardır. Sen onları bilmezsin, biz biliriz onları. Onlara iki kez azap edeceğiz, sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir.'

Kimsenin elinde bir münafık listesi olmadığından bu konuda ne denilse boştur.

Bütün bunları yazmamızın sebebine gelince, bazıları 'ashabım yıldızlar gibidirler, hangisine uyarsanız kurtulursunuz' hadisini esas alarak dünya saltanat ve şatafatına dalmaya Muaviye bin Ebu Sufyan'dan örnek verebiliyorsa ve bunu da yukardaki hadise dayandırarak 'örnek yıldız' sıfatıyla taçlandırdığı birinin saltanat ve dünyevi şatafatını örnek aldığını söyleyebiliyorsa, bizim de sahabe tanımını ve anlayışımızı gözden geçirmemiz gerekiyor demektir.

Genel kabul gören sahabe tabakalarını sıralayacak olursak:

1. Mekke'de iman eden ilk müslümanlar (Mustafa Asım Köksal kitabında sayılarının 129 olduğunu tespt etmiştir.)

2. Ömer(ra)'ın müslüman oluşundan sonra müslüman olanlar

3. Habeşistan hicretine katılanlar (1. Habeş hicretine katılan 11 erkek ve 4 hanım ile 2. Habeş hicretine katılan 83 müslüman bunlara dahildir.)

4. Birinci Akabe bey'atında bulunanlar (12 kişi)

5. İkinci Akabe bey'atında bulunanlar (73 veya 75 kişi)

6. Peygamber daha Kuba’da iken Medîne’ye giren Muhacirler

7. Bedir savaşına katılanlar (314 kişi)

8. Bedir savaşı ile Hudeybiye musalahası arasında hicret edenler

9. Hudeybiye'de ağacın altında Peygamber(sav)'e ölünceye kadar savaşmak hususunda bey'at edenler (1500 kişi civarında)

10. Hudeybiye bey'atı ile Mekke'nin fethi arasında hicret edenler

11. Mekke'nin fethinden sonra müslüman olanlar (Peygamber(sav) bunları tuleka(1) olarak isimlendirmiştir.)

12. Veda haccında Peygamber(sav)'i görenler ve dinleyenler.

Ashab'ın faziletine ve hayatlarına dair bir çok eser yazılmıştır. Bunlar içerisinde en hacimli ve muhtevalısı, İbn Hacer el-Askalani'nin  el-İsâbe fi Temyizi 's-Sahabe adlı kitabıdır. Bunun dışında şu iki kaynak da büyük önem taşımaktadır: İbn Abdilberr, el-İstîâb fî Ma'rifeti'l-Ashab ve İbnu'l-Esîr, Üsdu'l-Gâbe fî Ma'rifeti's-Sahabe.

Tabiinden olan Said b. Musayyib, sahabenin bir veya iki yıl peygamber ile birlikte bulunan bir veya iki savaşta onunla birlikte savaşan kimse olduğunu söylemektedir.

Eş'ari ulemasından Bakıllani ise şöyle demektedir: 'Ümmet arasında yerleşen örfe göre sahabe, peygamberle uzun süre beraber olan kimsedir. Sadece birkaç saat peygamberle kalan peygamber ile birlikte birkaç adım yol yürüyen ve hadis işiten kimse sahabe değildir.'
İmam Ahmed b. Hanbel, Aişe(ra) ile Ali(ra) arasında cereyan eden vakadan sorulunca şöyle cevap vermiştir.

'Onlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.' (Bakara, 134) mealindeki ayet-i kerimeyi okuyarak soruyu cevaplamıştır.

Bazıları Peygamber(sav)'in veda haccı sırasında hutbelerinde bir kaç kez 'ashabım' hitabını kullanmasından yola çıkarak bütün dinleyenlerin sahabe olduğuna hükmetmişse de aynı hutbelerde tekrarlanan 'ey insanlar' ibarelerini de orda bulunmayan diğerlerine yönelik şeklinde yorumlamışlardır. Halbuki gayet açıktır ki, Peygamber(sav) orada bulunanların arasından bazılarına 'ashabım' diye seslenirken, diğerlerine de 'ey insanlar' diye hitap etmiştir.

Bütün bunların üstüne şunu belirtmekkte fayda var: Ashabın kendi arasında da ihtilaflar ve anlaşmazlıklar olmuştur ve hatta Cemel ve Sıffın vakalarında olduğu gibi kan bile dökülmüştür. Bu konularda konuşmak ve o zamanların fitnelerini bugünlere taşımak bir fayda sağlamayacağı gibi, onları yargılayıp hüküm verme mecburiyetimiz de yoktur. Yukarıda naklettiğimiz İmam Ahmed'in tavrı güzel bir örnektir.

Onlar bizden önceki ümmettiler, geldiler ve geçip gittiler. Hesaplarını bize değil Allah(cc)'a verecekler. Örnek alacağımız halleri onların bize Kur'an ve sünnetten bizzat yaşayarak aktardıklarıdır.

(1) Tuleka: Savaşlarda esir edildiği halde düşmanı tarafından serbest bırakılan esir, yahut artık iş göremez hale gelen hayvanların çiftçiler tarafından serbest bırakılmaları ile onlara verilen isim.

28 Şubat 2012

Şubat durgunluğu/dağınıklığı

Eğer birgün güzel bir şiir yazacak olursam bu mutlaka bir na't olur. Ben güzel yazabileceğimden değil elbet, O'nun adı geçtiğinden ya da O'ndan bahsettiğimden olacaktır bu. Zaten na't yazmamış adama şair de denmez ki… Öyle ya, kainattaki bütün muhabbetlerin sebebi olan bir zatı sevmeyen başkasını nasıl sever ki? O'nun yokluğuna bir damlacık gözyaşı ile bile yanmamış olan nasıl şiir yazar ki? Ağlamayan şiir de yazamaz değil mi?

Sevmeyi bilen O'nu sevendir ancak. Muhabbet, sevgi, aşk, hangisini Muhammed(sav)'siz anlayabilir insan? O yağmur gibidir, heryere ve herkese yağar aslında. Ama çok az insan becerir yağmurun ellerinden tutmayı… Herkesin kalbi yetmez O'nu sevmeye ki! Herkes göremez gökkuşağını,  kimine bulanık bir camın ardından bakmaktır yağmur.

Yağmur en çok O’na yakışır lakab olarak, ancak bu kadar rahmet ancak bu kadar azab bir şekilde bir kelime ile ancak böyle yakın ifade edilir. Sevenlerine rahmet ve bereket; düşmanlarına sel ve felaket!

Her yağmur bana seni hatırlatıyor, her gözyaşı, her sızıntı yüreklerden bana seni hatırlatır ey… Ey can, ey sevgili, en sevgili…

Salat Sana! Selam Sana Ya Resulallah..

Sevgililer günün kutlu olsun Efendim! Kıyamete kadar güneşin üzerine her doğduğu gün, Sen'in günün olsun Efendim! Bütün günlerimizsana feda olsun Efendim! Bütün varlığımızsana feda Efendim, ne sayacak günümüz ne de adını anacak bir zenginliğimiz var ama ne varsasana feda Efendim…

Söylemek isteyipte söyleyemediklerimiz içimizde buluşacağımız günü bekliyor, dolup dolup taşıyoruz her yağmur damlası ile, daracık küplerimiz bunca sevdayı tutamıyor Efendim. Taşıyor ve böyle dile döküyoruz ya, korka korka. Birilerine daha bulaşır mı umudundayız Efendim, Mevla şahid içimizi döksek caddelere,kangövdeyi götürür belki ve belki de taşlar yanar…

Yutkunuyoruz, özlüyoruz, hasretinle kavruluyoruz.

Yağmur herkese yağar;
Ama çok az insan tutar yağmurun ellerini.
Onca şarkı, onca film, onca roman,
Ama sevmeye yetmez herkesin kalbi…
Çığ altında kalan, sele kapılan…
Aşktan ve acıdan ölen
Birkaç kişi, dünyayı başka bir yer yapmaya yeter
Aslında onların hikayesidir anlatılan
Diğerleri dinler, seyreder, geçer gider.
Geçer gider herkes,
Hikayelerdir geriye kalan...

***

Ve bizim Sait...

Hayatın her yönüyle olduğu gibi kelimeleri ile de dalga geçen büyük adam. Herşeyiyle küçümsediği ‘alçak’ dünyaya bulutların üstünden bakan, mütevazi mütefekkir. Üstadı olabileceği herkese ‘üstadım’ diyebilen ve sıradan olmak için büyük gayretler sarfeden, ‘sıradışı’ kahraman.

Yazan ve okutan, bir dev birikimin küçük aynasından bize gülümseyen, güleç yüzlü, yeşil gözlü, sıcak dost. Yaşarken hayatla geçtiği dalgayı, ölümüyle de bizimle geçen; ve bize yine şaşırtan zeki adam. Beklemediğimiz bir anda, teknolojinin iğrenç hızıyla ekranlarımıza düşen dondurucu haberle veda ettiğimizi farkedebildiğimiz yalnız adam!

Fikirleri ve sivri dili sebebiyle kimseye yaranamayan esasında yaranmak gibi de bir derdi de olmayan, yazdıkça keskinleşen kıvrak kalemiyle her seferinde dudak ısırtan muhterem edib…

Onu çok sevenlerin ve hatta adım adım onla birlikte yaşayanların bazılarının bile ardından sahiplenmeye cesaret edemediği, yiğit doğulu…

Bir yazı ile Filistin’e yeten ve orada kaptığı sapanla etrafa taşlar yağdıran Sait, bir başka yazı ile kaldırımlarda sökülmedik taş bırakmadan eylem gibi yazılarla kapılara taşlar yağdıran Sait. Şiir gibi yaşayan, şiir gibi konuşan, şiir gibi gülen, şiir gibi ağlayan ve şiir gibi ölen Sait.

Bıraksam kendimi, sana bir kitap olur yazacaklarım belki, ama sen buna da daha fazlasına da değerdin Sait!

Hz. Ömer'in Hz. Peygamberin ölümü üzerine 'Kim Muhammed(sav) öldü derse, bende onun kafasını uçururum' demesini anlaşılır kılan şey; bir dostun ölüm haberi olsa gerek! Böylesine inanılmaz, böylesine sarsıcı...

Ardından söylenecek çok söz olacak elbette. Bunca kısa hayata bunca büyük sözü sığdıran bir adamın ardından neler denmez ki?

Mehmet Sait Yakut hakkında,  Salih Tuna çok güzel bir yazı kaleme aldı. Sait tam da onun anlattığı gibi biriydi.

Yazının başlığı, Kayıtlara geçsin işte! ve şöyle diyordu:

“Bir entelektüel bu kadar yakışıklı olur mu, dedirtecek kadar yakışıklıydı. Kelimeleri mitralyöz gibi kullanıyordu. Bu delifişek çocuk nerden buluyordu bu kadar kelimeyi? Hem muzip, hem samimi… Hem zeki, hem delişmen… Hem öfkesiz “fikirleri” yerden yere vuran bir muharrir, hem romantik fikirlere anlam katan bir şair”.

En son görüşmemizde İsrail’i tel’in mitinginden gelmişti ve yakinen tanıyanların bildiği gibi zaten kabına sığmaz bir yiğit olması bir yana, bulunduğu her ortama bir gülümseyiş katabilen nadir şahsiyetlerdendi o. Çektiği resimleri paylaşmış ve birlikte eylemin zevkini(!) çıkarmıştık…

Mehmet Sait Yakut dostumuzu bir 16 şubat soğuğunda, 2 yıl önce dar-ı bekaya yolcu etmiştik. Bir göz açıp kapayıncaya kadar zaman geçti sanarken iki yıl oluvermiş. Daha dün gibi idi oysa…

Allah rahmetiyle muamele etsin ona ve bu satırları okuyup ona rahmet okuyan herkesin sevdiklerine…

Ufuk Gazetesi - Şubat 2011

26 Şubat 2012

En kolay ‘iş’

İnsanız; kolayı zora, yakını uzağa, güzeli çirkine, temizi pise, hayatı ölüme tercih ederiz. İnsanız; doğum günlerini kutlar, ölüm günlerini unuturuz. İnsanız; doğuma sevinir ölüme ağlarız. Doğumun da anne rahmi için bir ölüm olduğunu düşünmez, ölümün ahirete doğum olduğunu hatırlayamayız. Ölümün yokluk olmadığını bilir, ebedi hayata inanırız... Ama insanız, unuturuz!

Yemeden yaşamak mümkün olsa kaçımız çiğneme zahmetine katlanırdı ki? Kolayların arasında bile en kolayını arar; mecburiyetlerimizi en aza indirgemeye bayılırız. Zoru gördük mü, en kestirme yoldan kaytarmaya çalışırız da beceremeyince kahramanlık yapmadan da duramayız. İlla bir fiyakamız olmalıdır sanki… Yalnız dünyalık işlerimiz değil; uhrevi işlerimizin çoğuna da ne yapar eder bir hava bulaştırırız.

Kolaya kaçışımızın mutlaka çok mantıklı bir açıklaması ya da pek mantıksız da olsa vicdanımızı rahatlatan bir açılımı mutlaka vardır.

Başımıza gelen bir musibet, sadece bizim başımıza gelmemiştir ve kesinlikle yeryüzünde ilk defa cereyan etmiyordur. Bizden öncekiler bizim yaşadıklarımızın alasını yaşamıştır aslında ve bizden sonrakileri bekleyen dünya bizimkinden daha zalimdir.

Yaşamak zordur yani…

Ölmek kolay!

Her işte bir yolunu bulup kolayına kaçarız da, ‘iş’ dünyanın en kolay ‘iş’i ölüme gelince her nasılsa bir anda ‘iş’ değişiverir.

Ölüm neden ve nasıl kolay iştir, diye soranınız yoktur umarım. Var ise şayet yaşamak için çektiğimiz sıkıntılara bir göz atsınlar kafi. Hem denildiğine göre, ‘ölüm acısı diye bir acı’ da yoktur. Bütün acılar ölümle sona ermektedir…

Hayatımızda değiştirebileceğimiz o kadar çok şey varken, değiştirme ihtimal ve umudumuz olmayan bazı ‘gerçek’leri değiştirmekle meşgul olmak için kendimizi nasıl ikna etmiş olursak olalım, sonuçta elde edeceğimiz şey, değiştiremediğimiz ‘gerçek’ olacaktır.

Ve alemin en malum gerçeği, ‘Hayat sahibi olan herkes ölümü tadacaktır!’

Vakit geldiğinde, ne ile meşgul olduğumuzun bir ehemmiyeti kalmayacağı gibi, bizim onu bekleyip beklemediğimizin, hazır olup olmadığımızın ya da onu isteyip istemediğimizin hiç ama hiç bir önemi kalmayacaktır.

‘Ölüm güzel şey, budur perde arkasından haber

Hiç güzel olmasaıdı; ölürmüydü peygamber’

Evet, dünyanın bütün çile ve ızdıraplarını bitiren ölüm, güzel bir rahmettir aslında. Ve aslolan geriye ‘güzel bir hatıra’ (yad-ı cemil) bırakmaktır. Ölüm ile kıyamet arasındaki mesafe sandığımız kadar uzun olmayacaktır.

Bazan, bazı ‘gerçek’ler için boyun eğmenin hiç kimseye bir zararı yoktur. Onur ve gururumuz ve dahası bulutları delemeyen burunlarımız nasılsa o ‘gerçek’ tarafından kırılacaktır. Teslimiyet ve tevekkül; acziyetin ifadesi, insanlığın gereği, kulluğun sonucudur. Değiştirme imkan ve ihtimalimiz olmayan ‘gerçek’leri sabırla karşılamayı istemek duaların en güzeli iken, mızmızlanıp tepinmek niye?

Sabretmek, hüzün duymamak değildir asla… Çünkü ‘kalp hüzünlenince göz yaş döker.’ Sabretmek; isyan etmemek, kendini kaybetmemek, metanetle karşılamak, dayanmak ve direnmek, gerisin geri dönmemek, her hal için hamd edebilmektir.

Sabır ve tevekkül biraraya geldiklerinde, hiçbir silahın yıkamayacağı muhteşem bir kale oluştururlar. Ve bu kale ona sığınan insana hiçbir yerde ve hiçbir şeyde bulamayacağı kadar emniyet ve huzur verir.

Siz bu satırları okurken büyük ihtimalle Hicri 1431 yılı başlamış olacak, aşura gününe az bir zaman kalacak. Hicretin nasıl bir sabır ve tevekkülün sonucu olduğunu hatırlamak için güzel bir fırsat aslında. Aşuranın sembolü Hz. Hüseyin(r.a.)’i yadetmek, sabrın ve tevekkülün sembolünü anlamak olacaktır.

Sabırla dayanan ve tevekkülle ölüme tereddütsüz yürüyen ümmetin kahraman evlatlarını, bütün zamanların en cefakar yiğitlerini hatırladıkça, hüzünlerimiz küçülecek ve belki de anlamsızlaşacaktır.

‘Ya Rabbi, Hasan’la Hüseyin’i seviyorum. Sen de sev. Bunları sevenleri de sev!’

Ufuk Gazetesi - Aralık 2009

Kavgam karanlığa…


Denizi olanlar mavi gözlüdür belki
Ben kavruk bir çöl gibi yangınım
Bir doğulu kadar esmer ve tedirgin

Büyük hüzünler her ne kadar unutulmaz sanılsa da, insanoğlu farkında olmadan iç dünyasında, kendince, belki de bir savunma mekanizması geliştirerek beyninin en ücra köşelerine hapsetmeyi ve bile bile unutmayı tercih eder. Bile bile unutmak tabiri, her ne kadar mantığa ters gibi görünse de halihazırda çokça yaptığımız bir halet-i ruhiyeden ibaret aslında.

Eğeracıların sebebi gözönünden silinemeyecek kadar aleni bir facia ise, bunun da çaresi bulunur. Unutulamayanlar övünce dönüştürülerek acılar hafifletilir en azından. Bunun en bariz örneğini sayıları yüzbinlerle ifade edilen can kayıplarına rağmen büyük savaşların genelde milletlerin tarihlerinin övünç kaynaklarından sayılması gösterilebilir.

Daha net örneklendirecek olursak; sadece Osmanlıların toprak kayıplarının yoğunlaştığı 18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan bir kaç yüz yıllık zaman diliminde, milyonlarca kayıp veren bir millet; kaybettiklerinin 20’de biri kadar bir toprak parçasına düğün-bayram ederek oturabiliyor. Konumuzla direk alakası olmadığı için ayrıntıya giremeden geçmek durumundayım.

İnsan, unutmaya mahkumdur, öyle olmasa zaten adı insan olamayacaktır.

Herşey unutulabilir, unutulamayanlar da unutulur! Ölümü unutan insanın hayatında unutulmaz başka hangi gerçek olabilir ki?

Hayatı gariplerin saflarında yaşamak üzere dünyaya gelmiş olmanın getirdiği dayanılmaz direniş ve özgürlük arzusu ile ruhu ve bedeni dopdolu birinin mutlaka unutamayacağı acıları olacaktır. Mazoşistlikten felan da değil hem; bizzat ve kendinden olma, üretilmeyen, serası olmayan, yenilmez ve yıkılmaz, yontulmaz ve yıpranmaz, hele hiç bir zaman eskimez hüzünler…

Ve hüznü olanın kavgası da olacaktır, bazan kendi ile, bazan belasıyla ve bazan da verasıyla.

İnsan, hüzün ve kavga kelimeleri birbirinden zor ayrılacaktır.

Buraya kadar yazılanları bir girizgahkabuledin, ya da aslında asıl sözü söylemenin çok zorlaştığı bir anda hemen hemen hepimizin başvurduğu bir yol olan; ‘bin dereden su getirme’ olarak da görebilirsiniz.

Eğerkonu bir facia olsa, yukarda bahsettiğimiz gibi bir bahane ile kendimizi avuturduk. Mükemmel bir insanın ardından ağıt yakıyor olsa idik, bir kenarda hep onun gibilerin tükenmeyeceğini ve bir benzerinin daha insanlığa hediye edileceğini, umut olarak saklardık. Yakınen tanıdığımız ama aslında çok uzaklarda bir yerlerde olan birinden bahsetseydik, zamanın ve yolların bizi birgün elbet yeniden kavuşturacağını hayal eder, gülümserdik.

Fakat, herşey ve herkes bir yana; adını andığımızda hüzünlü tebessümlere vesile olan, dünyanın gördüğü göreceği en müstesna insandan bahsetmek istiyorum…

Aslında O’nun (sav) dünyaya veda ettiği zamandan ve o günlerin ızdırabından dem vuracaktım. O’nun (sav) hastalığından, acılarından, ailesi ve ashabı ile vedalaşmasından, tercihlerin en güzeli ile ‘Büyük Dost’u istemesinden, Azrail’in hiç kimseden istemediği ve istemeyeceği izinden, Cebrail’in tamamlanan görevinden,  hatırlamak istenilmeyen tarihlerin en başında gelen 8 hazirandan bahsetmek istiyorum.

Rebi’ul Evvel ayının onikisinde bir sabaha karşı dünyaya teşrif eden ve yine aynı ayın aynı gününün bir akşam vakti dünyayı terkeden, insanlığın gönül aydınlığından, gözümüzün nurundan, şefkatin, dirayetin, yiğitliğin, mertliğin, hepsinden de ötesi ve önemlisi peygamberliğin baştacından bahsetmek ve dünyayı terk ettiği 8 haziranı hatırlatmak istiyorum.

Hakkında söylenecek güzel sözlerin bitmeyeceği gibi, ardından ayrılığına dökülen gözyaşları da hiç dinmeyecek. Doğumuna her yıl yeniden ve daha çok sevindiğimiz gibi, dünyayı terkedişine O’nun (sav) adına değil ama bütün bir insanlık adına üzüleceğiz. Bu sevinç ve hüznün bizim O’nun (sav) ümmetinden olma bahtiyarlığımızın alameti bileceğiz.

Sözün kısası 8 haziran tarihini kalbimizin bir köşesine not edelim. O’nun (sav) muhabbetine bir vesile bilip, o gece O’nun (sav) ardından muhabbetle iki damlacık da olsa gözyaşı dökelim.

Ardından O’nun (sav) karanlığa açtığı kavgaya katılıp, güneş adına karanlıkların üzerine yürüyelim. İnsanlık bahçesinin bu hazan mevsiminde ‘Yağmur’a ne kadar ihtiyacımız olduğunu terennüm edelim:

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım (N. Genç)

Ufuk Gazetesi - Haziran 2009

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=_2kO6BeXnD8?rel=0&w=420&h=315]

Medeniyetin şehri: Medine

Geçen sayımızda Hacc hatırlarını anlatırken Medine'de kalmıştık. Medine onu Medine yapan Allah'ın Rasul'unden bağımsız düşünülemeyecek bir şehir. Medine'de O'nun bulunuyor olması bu şehri ne sadece bizim gibi uzaklardan bir sevda ile oraya gelenler için değil bizzat orada yaşayanlar için de müstesna kılıyor. Bunu daha Medine toprağına ayak basmadan hissediyorsunuz. Vardığınız şehir O'nun şehri, O'nun yaşadığı ve yaşattığı, sevdiği ve sevdirdiği bir şehir. O'nun harem kıldığı şehir... Ve biz O'nu çok seviyoruz!

***

Biz seni, bize Alemlere Rahmet Resûl olarak veren Allah için çok sevdik…

Biz seni, yüzünü hiç görmeden sevdik…
Biz seni, içimizdeki bütün eksikliklere, kusurlarımıza rağmen sevdik…

Biz senin yetimliğini, biz senin ümmiliğini, biz senin arkadaşın Cebrail melekten okumayı öğrenmeni çok sevdik.

Sen bize, Allah'ın sözünü okuyan ve öğreten başöğretmenimizsin…

Sen bize Allah'a inanmanın ardından meleklere inanıp onları sevmekten geçtiğini söyledin. Biz, yüzünü hiç görmediğimiz bu latif dostları da sırf sen anlattığın için sevdik…

Sonra Allah'a imanın, O'nun Kitaplarına inanmak ve Kitaplarını sevmekten geçtiğini de söyledin. Kitapları sevmemiz, okumamız bundandır.

Sen, bize Allah'a inanmanın O'nun elçilerini sevmek ve aziz tutmaktan geçtiğini de anlattın. Adem'i, Nuh'u, Davud'u, İbrahim'i, Musa'yı, İsa'yı ve diğer peygamberleri de senin yani Muhammed Mustafa (sav)'nın bir öncesi olarak, ilahi öğretinin anlatıcıları ve insanlığın öğretmenleri olarak çok sevdik, ayırmadık...

Ahirete yani sonralara da inandık, sen anlattın, razı olduk, teslim olduk, görmediğimiz, bilmediğimiz, hiç işitmediğimiz ahiret, yani ölümden sonraki hayatlarımızın bilgisi, her an omuzlarımıza asıldı o günden sonra… Hesap vereceğimizi, kimsenin ah'ının kimsede kalmayacağı bilgisini, bizlere tane tane anlattığın günden beri, bizim omuzlarımız bükük kaldı, böbürlenemedik…
Biz senin konuşmalarındaki o kibarlığı ve bizlere pek düşkün o hal hatır soruşlarını, biz senin herkes uyuduktan sonra ayak uçlarında uçarcasına gezinerek üstlerimizi örten hallerini, biz senin kahkahadan uzak ama hep mütebessim aydınlık yüzünü çok sevdik…

Biz senin, gülümseyen olduğu halde her nasılsa aynı anda hep mahzun bakan gözlerini…

Biz senin hep en öndeyken bile, o hep kendini gerilere çeken, ayakta ve buyurun diyen hallerini… Az yemelerini, az uyumalarını, evinde tütmeyen ocağına rağmen bulduğun bir tek hurmayı götürüp yetimlere bağışlamanı…

Biz senin çocukları çok sevmeni, onlara kıyamayışlarını, çocuklarla oynamanı, ellerinden tutmalarını da çok sevdik…
Kuşu ölen mahzun çocuklara hal hatır edip gönül almalarını… Bayram şenliklerine ve oyunlara katılamayan yetim çocuklara evladım olur musun deyişlerini…
Hatırlayarak sana bir kere daha aşık oluyoruz Ya Resûlallah! Sen kimsesizlerin kimsesisin!
Dünyanın bütün garipleri, seninle şereflendi. Sen; haysiyetin, merhametin, nezaketin, temizliğin ve masumiyetin peygamberisin…
Seni sevmek şereftir bize!...

***

Medine sukunet şehri, Medine edeb şehri...

Hepsinin temelinde ise insanoğlunun gördüğü en güzel zamanın yani Asr-ı Saadet'in merkezinde bulunması yatıyor.

Hilalin kemale erdiği toprak Medine...

Bugün bizim sadece göklerde gördüğümüz yıldızların yerlerde dolaştığı toprak Medine... Günü, geceyi, şehirleri ve sahraları aydınlatan bütün yıldızların doğum yeri Medine...

İnsanın ve sadece insanın değil onun dışındaki bütün varlıkların, ağacın ve toprağın, dağın ve taşın, havanın ve suyun, odunun ve ateşin, hatta kedilerin ve köpeklerin bile en mutlu olduğu devrin yaşandığı yer Medine... Öyle ya insanlık bir kedi uykusundan olmasın diye elbisesini kesen adamı Medine'de tanıdı. Ve yine bu insanlık o adama kedicik babası manasına Ebu Hureyre diye lakab takarak bu adamlık dersini unutulmaz kılan peygamberi Medine'de tanıdı.

Bir peygamberin ne kadar sevilebileceğini hepimiz O'nun dostlarında gördük. O'nun sevincini, hüznünü, açlığını ve ekmeğini paylaştığı dostlarında... O ağlıyor diye ağladılar, gülüyorsa güldüler. Gün geldi bütün varlıklarının O'nun yoluna sundular, gün oldu O'na doğru giden bir ok ya da kılıca başlarını uzattılar. Kadın ya da erkek, çocuk ya da ihtiyar değildiler onlar O'nun dostlarıydılar... O'ndan sonra birçoğu Medine'de kalamadı da zaten. Dağıldılar dünyaya... Asırlardır onların hatırları anlatılır, sevdaları anlatılır.

Medine ve Medine'nin herşeyi O'nu seviyordu. Uhud O'nu seviyordu, O da Uhud'u. Bizde sevdik, o sevdi diye... Okçular tepesi bir daha boş kalmayacak, biz o tepeye çıktık bir kere...

O'nun izlerini Medine'de de sürdük. Hayatımız boyunca sürmeye devam etmek niyetiyle.

Birgün O'nun için bir na't yazabilmek umuduyla...

Ufuk Gazetesi - Şubat 2008

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...