Fikir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fikir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2020

Yobazlık başa bela


Şüphesiz insanlar arasındaki iletişim ve anlaşmanın olmazsa olmaz ilk kuralı, kelime ve kavramların anlamları konusunda bir fikir birliği sağlamaktır. Yani duvar dediğimizde hemen hepimizin aynı şeyi anlaması ile dam dediğimizde başımızın yukarı çevrilmesi gibi bir şeyden bahsediyorum.

Tabii ki, istisnai bakış açıları ile her kavrama birtakım manalar yüklemek mümkün. Gönüllü ya da gönülsüz ama bilerek ve isteyerek çarpıtmaları da bir kenara bırakırsak; aynı kelimelerle konuşanların değil aynı manaları kabullenenlerin daha iyi anlaştığı pratik bir gerçek.

Bilginin/İlmin temeli kelimelerdir ki, Adem(a)’a ilk öğretilen ve onunla Meleklere üstünlük kurması sağlanan şey; kavram bilgisidir. (Bakara 31)

Doğru ve yanlışı ayırt edebilmek, daha iyisini ve güzelini tayin edebilmek, hayırlı ve bereketli işler yapabilmek gibi, değerli gayelere ulaşmanın, bilgiye dayandığını söylemek abartı olmayacaktır.

Ancak kafa lüksünü bozmak istemeyenlerimiz, düşünmek gibi bir iş için enerji harcamaya zahmet etmeyenlerimiz her zaman olduğu gibi günümüzde de bolca var. Bunun doğal sonucu olarak karşımıza, başkalarının fikir ve sözlerini taklit etmek ve savunmak gibi bir hal çıkar.

Kendisine ait olmayan fikirleri canhıraş bir gayretle savunanların asıl sıkıntısı, akıl ve idraklerini kullanmak zahmetinden kurtulmuş(!) olmaktır. Bu kolaycılıktır hatta bedavacılıktır.

Hakkında bir delil bilmediği şeyi savunmak ya da reddetmek, tam olarak yobaz kelimesinin tarifidir. Delil bilmek için okumak ya da ilim meclislerine hiç değilse dinleyici olarak katılmak gerekir ki, bu da herkese nasip olmayan bir nimettir.

Oysa gerek savunduğumuz gerekse reddettiğimiz fikir ve olayların delil ve sebeplerini bilmek, dilimizden dökülecek sözlerin ya da sair azalarımızdan sadır olacak eylemlerin samimiyet ve kalitesini de direk etkileyen bir olaydır.

Yobazlığın en doğal sonuçlarından olarak karşımıza çıkan holiganca bir taraftarlık bugün gerek İslami gerekse sair alanlarda sıklıkla karşılaştığımız bir durum oldu.

Bir futbol takımını tutan anlamsız ve gayesiz taraftarlıktaki fanatikliğin, -hayata değer ve anlam katan- inanç, fikir ve eylemler için de aynı seviyede kullanılır olması, en başta bu ulvi maksatları zedeleyen, sonrasında ise sahibini değersizleştiren bir yanı var.

Genellikle bu gibi durumlarda, hak ve hakikat hedefi aranmaksızın, taraftarı olduğu kişi ya da kurumdan gelen her fikri ve eylemi, çoğu zaman körü körüne ama bazen de birtakım bahaneler, sebepler, hikmetlerle süsleyerek, sahiplenmek, savunmak ve karşı olanlara saldırmak bir marifet olarak görülür.

Bizim adamımız, bizim grubumuz, bizim toplumumuz söz konusu ise, aklımızı kullanmamıza, delil sormamıza, araştırmamıza ve soruşturmamıza gerek olmaksızın desteklemek, savunmak, uğrunda kimseyi tanımamak gibi hallerimiz de yobazlığın göstergesidir.

Bir olaya ya da fikre karşı çıkmak için yegane kıstasımız, fiilin ya da sözün sahibi ise; biz bir inancın ya da fikrin yolcusu değil, ortamın hokkabazı bir dalkavuk ya da iflah olmaz bağnaz bir düşmanızdır, ya da kelimenin tam anlamıyla yobazızdır.

Bu noktada iman konusunu ilave ederek olası fikir kaymalarını önlemek gerektiğini düşünüyorum. Ayet ve hadisler fikrin değil, imanın konusudurlar. Onlar üzerinde düşünmek için selim bir kalp ve sahih bir ilim arzusu gerekir. Ve tabii bir nehrin iki yakasını bir arada tutan setler gibi, bu muazzam deryada boğulmayı engelleyecek birtakım ilimler veya ilim ehli kılavuzlar gerekir.

Ülkemizde bir dönem, yobazlığın sekülerler tarafından iman edenler için bir hakaret olarak kullanıldığını düşününce, aslında gerçek yobazların kim olduğu da anlaşılmış olur.

Allah(cc) bizi yobazlıktan korusun, verdiği akıl nimetini kullanmayı, hidayet ve rahmet nimetine layık kullar olarak hayatımızı devam ettirmeyi nasip eylesin.

23 Kasım 2019

Okuryazarlık ve medeniyet



Bazı konularda zamanında ve zemininde konuşmak daha değerlidir. Hele günümüz insanları için gündemlerin hava durumundan daha hızlı değiştiğini göz önüne alırsak, günü geçen sözlerin dinlenmediğini söylemek mümkündür.

Neredeyse herkesin, her şeyi okuyabildiği ve dolayısıyla her bilgiye çok hızlı ulaşabildiği düşünülünce, hızlı gelenin hızlı gittiği gibi bir gerçek ortaya çıkıyor. Saygı duyulmadan ve özenilmeden elde edilen her şey gibi, bilgi de ucuzluyor.

Hakkında fikir beyan ettiğimiz herhangi bir konuda, toplum tarafından hemen sınıflandırılmak ve hasbelkader fikrimizin yakın olduklarıyla aynı safta görülmek gibi bir de riski var. Bunun bizim için bir sorun teşkil etmesi bir yana; insanların fikir ve sözlerinizi bu kategorize yaklaşımla dinlemesi ve anlamlandırması, gerçekten konuşmaktan ve yazmaktan uzak durduracak kadar ağır bir mana kirliliğine yol açması, asıl derdimiz.

Okumak ve yazmak, insan için çok özel bir nimettir. Bunun temelini, Allah(cc)’in insan oğluna dünya hayatında tabi olacağı kuralları bildirmek için yazılı metinleri kullanmış olması oluşturur. Adem(a)’dan Muhammed(sas)’e kadar gelen bütün sahifeler ve kitaplar bunu gösterir.

Öyleyse; kıyamete kadar dünyada vazgeçilemeyecek olan bir şey de, okumak ve yazmaktır. Değişen veya değişebilecek hiçbir şey bu gerçeği ortadan kaldıramaz. Sünnetullah tam da böyle bir şeydir; bütün insanlık bir araya gelse, O(cc)’nun kanununu iptal edemez, yerine daha iyisini koyamaz.

Günümüz insanı, okuma yazma bilmeyi medenilik ya da gelişmişlik sayıyor. Oysa İslam medeniyeti, marifeti yani Allah’ı ve mahlukatı doğru şekilde tanımayı medeniyetinin temeli olarak görür. Bugün yaşadığımız toplumlarda, okur-yazar cahillerin çokluğu da, tek başına okumanın ya da yazmanın yetmediğini anlatır.

Kendini ve Rabb’ini bilmeyen cahildir; isterse yeryüzünde bulunan bütün kitapları okumuş olsun, isterse bir o kadarını kendisi yazmış olsun…

İslam’ın oku emriyle istenilen şeyin yazılı bir metni okumak zannedenler fena halde yanılıyorlar. Zira bu emre ilk muhatap olan Muhammed(sas) okuma ve yazma bilmiyordu. Bu anlamda okumak; Allah(cc)’in bütün yarattıklarını, bütün öğrettiklerini ve bütün yazdırdıklarını anlamak yani idrak etmektir.

Sebepsiz ve herhangi bir fayda beklentisi olmadan, bir yeşil yaprağı koparan veya zararsız bir böceği öldüren kişi, okuryazar olsa da okumayı bilmiyordur. Kainatı okuyamayanın kitap okumakla medeniyete ulaştığını, dünyaya geldiğimizden beri yaşayan kimse görmedi.

Gelişmişlik ya da medeniyetle, okur-yazar oranı arasında bir bağ kurmak kadar anlamsız ve altı boş bir değerlendirme bilmiyorum.

Çocuklara ve gençlere, hayattaki varlık sebebi olarak okula gitmek ve mutlaka en yüksek derecelerle başarılı olmak ve asla başka bir ihtimalin olmaması gibi lanse edilince, başarısızlık durumunda bozulan kişisel ve ailevi dengeler, topluma yansıyan bozulmalar ve neticede kaybolan hayatlar ortaya çıkıyor.

Hayatın bir başka alanında belki de çok başarılı ve huzurlu bir yol tutması mümkün olan fertler, bu bakış açısı ve toplum baskısı sebebiyle heba olup gidiyorlar.

Bu yüzdendir ki geçmişte, okuma yazma bilmese de, hayatın ve eşyanın hakikatini idrak eden ve bu idrakle yaşayan bir toplum inşa ederek; dünyaya adalet, iyilik, gelişmişlik ve güzellik hediye eden medeniyetler inşa etmişiz. Bugün, çok okuyan ve çok yazan ama bir medeniyet inşa edemeyen toplumlara dönüşmüş olmamız da, bakışımızın hatasının delilidir.

Bugün okuryazar oranı mukayeseleri ile batılı ülkelerle doğulular arasında bir medeniyet yarışması düzenleyen az gelişmiş ama okuryazar kesimler, ne batının vahşet üzerine inşa ettiği zenginliğinin kaynaklarını, ne de halihazırda bir çok batılı ülkede yüksek oranlarda okuryazar olmayan insan yaşadığı gerçeğini duymak bile istemezler.

Örneğin, kuzey batı Avrupa ülkesi ve dünyanın en iyi organize olan devletlerinden biri olan Hollanda’da, 17 milyon nüfusun 1 milyondan fazlasının, ya hiç ya da çok az okuma yazma bildiğini görmek istemezler.

Müslümanlar için okuma yazmanın temel motivasyonu, Kur’an ve Sünnet başta olmak üzere İslami ilimleri okuyabilmektir. Bunları okumaya başlayınca da, teknik ya da teknolojik gelişme kaçınılmaz olur. Temelinde Kur’an ve Sünnet olmayan okumaların sonunda ulaşılan yerin insanlığa hayır ve huzur getirmediğini, gerek tarihten gerekse bugün yaşadıklarımızdan görebiliyoruz.

21 Kasım 2019

Yedek yaşamak



Hayatın neresinde, ne ile ve nasıl meşgul olacağımız hakkında çok fazla bir etkimiz yok gibi geliyor bana. Baksanıza hepimizin hayal dünyasında olmak istediği yer ile, şu an bulunduğu nokta arasında genellikle uçurumlar, deryalar ve kıtalar var.

Ha gözümüz pek doymaz, insanız ya hani. Bugün bir dağ kadar altınımız olsa, yarın bir dağ kadar daha isteriz.

Hem din hem dünya için, bulunduğumuz konumdan razı olamayışımız sıkıntılarımızın temel kaynağıdır. Oysa mevcudu kabullenebilseydik, ne kolay olurdu ya da huzurlu olabilirdi yaşamak.

Başımıza gelenin gelmeme ihtimalinin olmadığını, gelmeyenin de gelme ihtimalinin olamayacağınız fark edecek bir noktaya fikren gelsek de kalbimizin bir türlü tatmin olamayışı, bir türlü vazgeçemeyişi, bir türlü susamayışı…

Bazı insanlar mesela, yedek lastik olsunlar diye yaşarlar. Hoca yoksa yerine onlar bakar, temizlenecek bahçe varsa bahçıvan olurlar. Döşenecek taş vardır, yol ustasıdırlar, sökülecek ciğer vardır doktor!

Yedek lastik olmak kötü müdür? Herhalde değildir değil mi? Öyle ya, yolda kalmışlara yedek lastiğin değerini sormak lazım. Belki de, yeri geldiğinde en değerli parçadırlar.

Kişisel hayatında ve insan ilişkilerinde yedek lastik olmak, biraz ağır olur herhalde. Arkadaş değildir ama boşluk var diye arkadaş muamelesi görür. Kardeş bile yapılır bazen, değildir ama yapılır işte. Hatta eş değildir ama yedek lastik kontenjanından hayatın ikamesi için gerekli, yola devam için elzem bir vazife üstlensin diye, eş yapılır.

İnsan; pek zalim olabilir, pek hayasız, çok vicdansız, çok vefasız, pek kafasız, çok ahmak olabilir insan, ya da öyle görülmeyi seçebilir. Bütün mesele seçiminden memnun ve mesrur olmak belki de.
Yedek lastik, yedek insan, yedek aile, yedek toplum, yedek ülke hatta yedek çağ gibi bir zamandayız sanıyorum.

Ha bir de yedek yazarlık var. Yazar bulunmadığında yazar olarak devreye alınan, okunması gerekmeyen, sadece boşluk dolsun diye yazdırılan. Sıklıkla böyle hissettiğim doğrudur. Yedek yazarlık diye bir yaygın kullanıma sahip tabir olmadığından yazarım demek istemiyorumdur belki de.
 
Ne iş yaparsın, sorusuna hep, yedek yaşıyorum demek isterdim. Hayatım bir başkasının yedek hayatı gibi geliyor bana. Benim orijinalim çok müstesna bir insanmış ama bir yerde arıza yapmış, patlamış herhalde ve yerine beni takmışlar.

Yedek lastikleri bilirsiniz; orijinalinden ince, orijinalinden verimsiz olurlar hep. Hızınızı bile düşürmek zorunda kalırsınız yedek lastik taktığınızda. Siz benim bir de orijinalimi görseydiniz; pek beğenir, çok severdiniz bence.

İşte böyle bir şey yaşamak.

Yedek insanlık, yedek yaşamak, yedek bir dünya, iyi de inşallah ahirette yedekte kalmayız!

Yedek cennetlik yoktur ya da yedek cehennemlik! Orada herkes başrolde olacak, her birimiz tek başımıza ve teker teker hesap vereceğiz ve tek başımıza gideceğiz varacağımız yere. Kimse kimseye yedek lastiklik edemeyecek, o kavram dünyada kaldı şükür…

Bu satırları gazetelere göndermeyeceğim tabii ki, blogda kalsın yeter. Yedek olduğumuzun farkındayız diye, her türlü hadsizliğin normalleştiği bir devirde, ciğeri var ama beş para etmezlere, içimizdeki boşluğu göstermenin ne alemi var?

19 Kasım 2019

Günah sakızının zararları



Hep söyleriz ve biliriz ki; insan oğlu nefsini temize çıkarmakta eşsiz bir yetenek sahibidir. Mazaretler bulmak ve hatta gerektiğinde yalanların ardına saklanarak kendini savunmak, ne yazık ki; çok rastladığımız veya kendimiz de çok yaptığımız için artık sıradan gelmeye başladı.

Kapalı kapılar ardında kalması gereken utançların sosyal medyaya düşmesi, günahın ne Allah(cc)’den ne kullarından utanılmadan aşikare işlenir olması, insanların bunları seyretmekten haz duyması ve devamında, aşina olduğu bu günahlara içinde bir burukluk duymadan bulaşabilmesi, çağımızın en tehlikeli gelişmesi ya da gericiliği oldu.

Gözlerimizin gördüğü, kulaklarımızın duyduğu ve hatta ellerimizin tuttuğu günahlara zaman içinde uyum sağladık, bağışıklık geliştirdik. Günahın ve günahkarların sıradanlaşması, açıktan günah işleyebilenlerin Müslümanlar arasında normal karşılanır olması, kibrin ve riyanın şeytanın taktığı birer madalya olmaktan çıkarılıp, günlük aksesuarlara dönüştürülmesi, hayatımızın ayrılmaz parçası oldu.

Hal böyle olunca, nefislerimizi temize çıkarmak için, bizden daha beterini yapanları ya da belki bizim de gizli yaptıklarımızı açıktan yapanları dilimize dolamak ve onlar üzerinden nefislerimizi tatmin etmek, baya eğlenceli gelmeye başladı.

Konunun fıkhi durumunu, gıybetin detaylarını ve nelerin gıybet olup olmadığını bilmeyenlere diyecek sözümüz yok artık, kalmadı. Çünkü deniz bitti! Takvada örneklik edecek olanların göğüslerinde açan; ihlas, tevazu, isar gibi çiçekler kurudu.

Yalnız ve sadece, insanları tiksindirip nehyetmek ya da fasıkların şerlerinden emin kılmak için anlatılmasına izin verilen günahlar, sakız gibi çiğnenir oldu. Çiğnenmiş bir sakızı, biri ağzından ortaya attığında, bir başkası koşup aldı ağzına ve evire çevire çiğnemeye devam etti. Sonra o da tükürdü ve bir başkası aldı. Böylece bu iğrençlik yayıldı gitti.

Onlarca insanın, belki de binlercesinin hatta televizyonlar ve sosyal medya aracılığıyla milyonların ağzında çiğnediği ve her çiğneyenden bir başka pis bakteri bulaşan, aslında bakmaya normal bir midenin katlanamayacağı bir şey ortaya çıktı.

Sokaklara, meydanlara ve ekranlara, bu iğrençlik tükürüldükçe müşterisi de çoğaldı. İnsanlar başkalarının ağzından dökülen kusmukları yalamaya koşturur oldular.

Çok mu iğrenç geldi? Ne ki, Allah(cc), gıybeti ölü kardeşinin etini yemek ile eşdeğer göstermedi mi bize? Ağzından çıkan kusmuk ya da milyonların çiğnediği iğrenç sakız ne ki bunun yanında?

Günahları çiğnemenin kaçınılmaz sonucu olarak, her birimizin damağına o pis tattan birazcık bulaştı, istemesek de ağzımızda evirip çevirdiğimiz her nesneden bir parça midemizi indi ve kanımıza karıştı. Tevbe ve helallik ile bu pislikleri bünyesinden boşaltabilenler de bile izi kaldı.

Güya eleştirmek veya alay etmek gibi niyetlerle ortaya dökmek, paylaşmak ve yaymak, aslen mubah olan işlerin gıybete dönüşmesidir. Birilerinin kibir ya da riya gibi hislerle kendi görgüsüzlük ya da utanmazlıklarını ifşa etmeleri, bizim onlara şahitlik etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Dahası elimizle başkalarını şahit etmenin de ne onlara ne de bize bir faydası yoktur.

Bunun yapmanın en güzel yolu, Nebevi terbiye metodundan öğrendiğimiz, Rasulullah(sas)’in herhangi bir yanlış ya da günaha rastladığında yaptığı gibi; şahısları ifşa etmeden, günahın yanlışlığını ona özendirmeyecek ya da insanların merakını uyandırmayacak bir üslupla ortaya konuşmak ve o günaha bulaşanların anlayıp vazgeçmelerine vesile olmaktır.

Bütün mesele kalbimizdeki niyetin sahih olması ve yaptıklarımızın ve söylediklerimizin de bu niyete uygun olmasıdır. Niyetim iyiydi diyerek, kırıp dökmemiz ya da kötü bir niyetle güzel söz söylememiz değersizdir.

Toplumları bozan, erdemleri yok eden, insanın güzide fıtratını heba eden, dünya tarlasını yakan ve ahiret cennetini elden alan günahlara ve o günahları işleyenlere sempati duymak, olumlu bakmak, hoş görmek veya daha da vahimi günahkarları ve günahları yaymak, akıllı bir Müslüman için ne hazin bir durumdur.

Neticede; yazdığımız veya konuştuğumuz ve beğendiğimiz veya paylaştığımız her şeyin hesabını vereceğiz.

16 Kasım 2019

Hayatın sırrı muhabbet

Biz insanlar herhalde kendimiz dışında her şey hakkında çok fazla şey biliyoruz ama konu kendimize gelince, bağnazlık ya da kibirden midir bilinmez; kendimizi pek tanımıyoruz, nasıl ve neyle dünyaya geldiğimizle ve hayatta kaldığımızla pek ilgilenmiyoruz, mutluluk ya da dünya huzuru dediğimiz hisleri de genelde yanlış yerlerde arıyor ya da yanlış yerlerde bulduğumuzu sanıyoruz.

Allah(cc) bizi “ahsen-i takvim” üzere yarattı ve bize en güzel hasletleri verdi. Kainattaki bütün yaratılmışlara dağıttığı merhamet hissinden de canavarlıktan da bize hisseler verdi. Varlığımızı muhabbete bağladı hatta O’na imanımızı, Peygamberine imanımızı bile muhabbete bağladı.

Bizi hayata, muhabbete muhtaç ve muhabbetle beslenen bir canlı olarak getirdi, muhabbetle büyümeyi ve muhabbetle güçlenmeyi varlığımızın kanunu kıldı. Gerek bedenimiz gerekse ruhumuz sevildiğinde büyüdü ve gelişti, sevilmediğinde çürüdü ve yıkıldı.

Çocukluk travmaları dediklerimiz, terapilerde inilmeye çalışılan çocukluk problemlerimizin temellerinde, muhabbet sıkıntılarının yattığı ortaya çıkıyor. Sevilerek ve ilgilenilerek büyüyen çocukla, hırpalanan ve gerek ailesi içinde gerekse toplumda hor görülen, sevilmeyen çocuk arasında eksik olan vitamin muhabbettir.

Savaşların ortasında kalan ve en sevdiklerini kaybeden çocukların mahrum kaldıkları ekmek ya da sudan daha özel ihtiyaç, muhabbettir. Anne sevgisinden, baba desteğinden ve huzur içinde aralarında bulunmaktan memnun olacağı toplumsal destekten uzak kalmak bozuklukların temellerini atıyor. Sonrasında terbiye edilebilenler normal bir hayata dönse bile, büyük çoğunluk eksikleri ve yaralarıyla büyüyüp, sorunlu toplumlar oluşturuyor.

Sorunlu fertlerden oluşan toplumlarda, aile ve akrabalık ilişkileri yıkılıyor, komşuluk gibi sosyal destek yapıları sarsılıyor veya tamamen yok oluyor. Bunun sonucunda da, tek başlarına evlerinde ölüp, ancak kokuları mahalleye yayılınca gark edilenler çoğalıyor. Beklenmedik intiharlar, cinnetler ve cinayetler artıyor.

Allah(cc) ve ahiret inancı olmayan, sorunlu egoist fertlerden oluşan toplumlarda intihar bulaşıcı hastalık gibi yayılıyor. Allah(cc)’in hatırının, kullarının gönlünün farkında olmayan bedbaht insanlar için hayat bir noktada çekilmez hale geliyor.

Sarsılan bir fert için, tutunacak dal olarak; ne bir insan muhabbeti, ne de bir Allah(cc) sevgisi ve korkusu olmayınca düşmek tek çare gibi geliyor.

İnsanı hayattan koparan en önemli etken muhabbetsiz (sevgisiz/değersiz) kalmasıdır. Diğer tüm sebepler buradan başlıyor ya da burada bitiyor. Allah(cc)’in kendisine değer ve nimetler verdiğini fark eden, insanlar tarafından sevilip sayılan asla kimsesiz, sevgisiz kalmaz.

Sevilen ve sayılan birinin intihar ettiğini tarih yazmadı. Yakin bir iman sahibi olan bir mü’minin intihar etmesini Allah(cc) ve Rasulü(sas) kabul etmedi.

Son günlerde yaşanan intiharları ekonomiye bağlayanlar, bu durumda olanların intihar etmesini normal mi görüyorlar acaba? “İşler kötüyse git canına kıy” mı demek istiyorlar?

Muhalefet edeceğiz diye ahmaklık yapmanın alemi yok oysa, mantıklı bir sürü mevzu varken hele.
“Ekonomi kötü insanlar bu yüzden intihar ediyor” cümlesinden daha bayağı bir muhalefet cümlesi duymamıştım. 

Hayata bağlayan tek değer para mıdır? Parası olmayan herkes canına mı kıysın istiyorsunuz? Geleceğe dair umut için para şart mı? Bu şekilde intiharları normal mi görüyorsunuz? 
Vereceğiniz mesaj bu mu? Hadi birisi bu zor noktaya geldi diyelim, göstereceğiniz yol bu mudur?
İntiharın çok yaygın olduğu batı ülkeleri ekonomik refahın zirvesindeler oysa!

Şüphesiz bir ülkede kötü giden her şeyde yöneticilerin payı mutlaka vardır. Nasılını,  niçinini bulmak ve sorunları çözmek onların görevidir. Ölene üzülmek kadar sebep olana elbette kızmak gerekir, yeter ki yanlış yerde, yanlış kişilere kızıp, gerçek sorunları göz ardı etmeyelim.

İntihar edene üzülmekle intiharı normalleştirmek arasında kalın bir çizgimiz olmalı.

İntihar sebebine çare aramakla intihar edeni haklı görmek arasında kalın bir çizgimiz olmalı.

İntihar haberleri yapmakla intihar reklamı yapmak arasında çok kalın bir çizgimiz olmalı.

Paylaşıldıkça çoğalan sadece iyilik değil, kötülükte paylaşıldıkça çoğalıyor, nasıl farkında olmazsınız? Ucu size de dokunacak, nasıl bu kadar rahat olabiliyorsunuz?

İntihar; sebebi, sorumlusu, konusu, şekli ne olursa olsun, kötü bir iştir! Asla mazur görülemez, onaylanamaz, normalleştirilemez!

Bu konuda iyi bir şey yapmak isteyenler, etraflarındaki insanları sevsin ve saysınlar, değer verdiklerini hissettirsinler. Başlarına gelen sıkıntılarda çevrelerinde tutunacak dallar yeşertsinler. Ve hepsinden önemlisi; Allah(cc)’e olan imanlarını her vesileyle güçlendirsinler, başlarına gelen hayrın ve şerrin O’ndan olduğunu sık sık tekrarlasınlar.

Eskiden “amentu” öğretilirdi çocuklara:

Amentu billahi ve melaiketihi, ve kutubihi ve rusulihi ve'l yevmi'l-ahiri, ve bi'l-kaderi, hayrihi ve şerrihi mina'llahi teala. Ve'l-ba'su ba'de'l mevti haggun. Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne muhammeden abduhu ve rasuluhu.

Ben Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah-u te'ala'dan olduğuna inandım. Öldükten sonra dirilmek haktır. Ben şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu

26 Ocak 2019

Yaralarımızla yaşıyoruz


İnsanlar hakikatin değil intikamlarının peşine düşüyor. Hakikatin müşterisi o kadar azaldı ki, karaborsaya düştü.

Enflasyonun en yükseği hakikat fiyatlarında idi tüm zamanlar boyunca, hakikate sahip olmak isteyenler her devirde en yüksek bedelleri ödemek zorunda kaldılar.

Kin ve intikam duygusu yalnızca gözleri değil gönülleri de kör etti.

Adalet dediğimiz hakikat meyvesi dalında kurudu kaldı. Kökü toprağın derinlerinde saklı bir yüce hakikat ağacımız var, dallarına erişemediğimiz… Yapraklarını yabanların kopardığı, olgunlaşamadan dökülen meyvelerine su yürümeyen!

Adalet meyvesinin tadı damaklarımızdan bile silindi. İşportalarda gördüklerimiz hormonlu hakikatler asla gerçek tadını vermedi, veremeyecekte.

Yara alan, açılan derisine benliğini sardı. Bedenlerimiz değil ruhumuz yarıldı, kanadı gibi. Yarasının içine aklını, izanını, imanını doldurdu insanlar.

Düşün denilince yarasıyla, konuş denilince yarasıyla, yürü denilince yarasıyla, yaşa denilince yarasıyla yaşar oldular.

Hırslarımız ve öfkelerimiz bizi birer hakikat katiline dönüştürdü. Adaletten bahsedemeyecek kadar düştük.

Emin değiliz artık, en kötüsü de bu oldu. Güvenilir insanlar olmak meziyetimizi kaybettik.

Konuştuğunda doğru söyleyen, hükmettiğinde adil olan, sığınıldığında emniyet veren insanlar değiliz…

Adil ve emin olamadığımız sürece; neye ve nasıl çağırdığımızın, neyi ve nasıl savunduğumuzun bir değeri kalmadı.

Her sözümüz ve davranışımız muhataplarımızın yaralarına dokunur ve acıtır oldu. Canları yandı ve canını yaktıklarımız bizim can yoldaşımız olamadılar, olmadılar…

Koca koca insanlar değil büyük büyük acılar ve yaralar dolaşıyor ortalıkta. Elimizi sallamayı bırak kıpırdatsak bir yaraya değiyor.

Oysa biz, imanımız gibi sağlam bir emniyet vaadiyle geldik dünyaya, insanlara söylenecek sözümüz vardı ve biz söylediklerinde sözlerinden emin olunanlardık. Dünyaya sunacak bir fikrimiz, bir zikrimiz, bir hayat görüşümüz vardı ve insanlar en değerli varlıklarından emin olacaklardı.

Düşmanımız ya da düşmanlarımız dışarıda değil, daha doğrusu dışarıda olanlar bu kadar tehlikeli ve yıkıcı değiller, olamazlar. Düşman içimizde; kendimizde, benliğimizde, nefsimizde.

Bizi ancak biz yenebilirdik zaten, yendik.

Şimdi kendimizi değiştirme zamanıdır, daha da çok geç olmadan…

Adil ve emin insanlar olma zamanıdır.

04 Ocak 2019

Anlamak istemeyene anlatmak


Herkesin her şeyi bildiğini sandığı bir devirde, birilerine bildiklerinin yanlış olduğunu hatta biraz eksik olduğunu anlatmanın bile zorluğunu hepimiz biliyoruz. Bu gözle görülen elle tutulan ve artık reddedilmesi mümkün olmayan meselelerde de böyledir.

Garip bir kibrimiz var!

Kendi fikrimiz kadar bilgimizden de çok eminiz. Biz bir şeyi biliyorsak o öyledir, bizim bildiğimizden farklı olma ihtimali yoktur. Çok çaresiz kalır da yanlış bildiğimizi kabule edersek, bu da bizim eksiğimiz ya da yanlışımız değildir, birileri bize ya yalan söylemiş ya da eksik bilgi vermiştir.

Yoksa haşa; biz hiç yanlış bilir miyiz? Hiç yanlış yapar mıyız?

Bilgi bazında durumumuz bu olunca, kanaat ve algılarımız zaten tartışmaya kapalıdır. Kimse bizi yönlendiremez, bütün kanaatlerimizi kendi özgür irademiz ve kişisel araştırmalarımız sonucu elde etmişizdir.

Medyanın bütün araçlarıyla bizi yönlendirenler boşuna uğraşıyorlar.

Biz biziz ve bu bize yeter!

Toplumsal algılar, bütün yanlışlığına ve hatta yalanlığına rağmen tartışılamaz.

Aksini iddia eden kesin cahildir, habersizdir, o yüce toplumun seviyesinde değildir.

Politik tercihlere göre olayları yorumlamak gibi bir hastalığımız var ve bu bize en anlamsız yalanlara dahi inanma yetisi veriyor ya da yetersizliği…

Siyasi duruşumuza uygun yalanlar, inanılması en kolay yalanlar oluyor.

Tabi bir de yalan kalitesi çok yükseldi, bunu kabullenmek gerek. Artık yalanlar öyle ustaca söyleniyor ki, gerçekten ayırt etmek gerçeğin kendisini yaşayanlar için bile inanılması mümkün iddialar haline geliyor.
Gerçi, yalanların en tehlikelisi gerçeğe en yakın olanıdır ve sahteciliğin en korkuncu gerçeğine en çok benzeyenidir.

Hemen herkesin duyduğu anda, ‘olabilir’ intibaına kapıldığı yalanlar en kaliteli yalanlardır.

Bir de anlamak istemeyenler kısmımız var.

O tarafa ne kadar rüzgar estiğinin, ne kadar yağmur yağdığının hiçbir etkisi olmuyor; kuraklık devam ediyor. Hangi argümanlarla, hangi net gerçeği ortaya koyarsanız koyun aldırmıyoruz.

Anlamak istemeyene anlatmak kadar boş iş yok aslında ama yine de anlatmaktan geri duramıyoruz. Bu da bizim başka bir hastalığımız.

Bildiğimiz her doğruyu karşımıza çıkan, birazcık fırsat bulduğumuz herkese aktarmaya çalışıyoruz.

Devir, çok konuşmak ve az çalışmak devri…

İstisna edebileceklerimiz, sanırım ‘lütfen’ asgari ücretle günde ortalama 12 saat çalıştırılanlarımız var.

Oysa hayat kısa ve ölümden kaçış yok ve bir güzel insanın deyişiyle; “nefes alan her canlı göçmen değil midir?”

23 Aralık 2018

Kul kalmak yetmiyor mu?


Düşünce özgürlüğü ve ifade hürriyeti batılı bir puttu, üstüne doğulu kıyafet giydirip İslam hakkında kullanmaya kalkanlar ne yaptıklarını bilmiyorlarsa yazık, biliyorlarsa çok daha yazık!

Batılılar konu İslam olunca o putu çoktan yediler, bizimkilere ne oluyor anlamıyorum.

Allah'ın sınırlarını tanımayan bir düşünce özgürlüğünün nereye varacağını bilmek istemiyor olabilirler ama bizzat sınırlar ve kurallarla ilgili düşünmenin sonunda varılan nokta, akla tapınma ve mukaddesatı reddetmek oldu, oluyor.

Çok kafası çalışan ve çok iyi düşünebilen biri varsa otursun, Allah'ın arşının altında bir sinek kanadı kadar kalan uzayın sonuna bilgi olarak, tez olarak değil his olarak ulaşmayı düşünsün; delirmeden Allah'ın kudretine teslim olmak ya da aklından vazgeçmek durumunda kalır.

Acziyet ve kulluk gerçeğini içinizi sindirmeden bu din kalbinizi tatmin etmez!

Kuluz biz kul, yani Türkçesi köle!

Neyin havasındasınız?

Hangi özgürlük yaraşır bir köleye?

Özgür olmak isteyen nasıl kul kalır?

Bırakın kaçmaya çalışmayı, teslim olun kulluğa ve amel edin, kafi..

Ha şimdi düşünce özgürlüğünü kabul etmeyen bir yobaz mı oldum?

Hayır, kabul ediyorum!

Mesela oturun şehrimizin trafik sorunlarını nasıl çözeriz diye düşünün, harika bir özgürlük alanı.
Yeşili korumak ve gelecek nesillere daha sağlıklı bir çevre bırakmak için neler yapmalıyız, düşünün bol bol ve anlatın herkese.

Özgürsünüz.

İnsanlara faydalı teknolojiler, sağlıkla ilgili gelişmeler üretin düşünerek.

Yeryüzünün kibirli ve zalim devletlerinin sömürgelerine nasıl engel oluruz diye bol bol düşünün, özgürsünüz, özgürüz, özgürler!

İnsanların sorunlarını düşünmek ve çözüm aramak düşünce özgürlüğü olarak neyimize yetmiyor?

Neden Allah(cc)’in dinini kurcalamak, değiştirmek ve saptırmak için uğraşalım?

Nedir bize şeytanın gösterdiği, sağ ya da soldan yaklaşarak burnumuza uzattığı dünyalık kazanç?

Nedir elimize geçecek olan? İnsanların saygısı mı? Müslümanların hürmeti mi?

Ne olabildi tarih boyunca bu dini, fikirleri ve yaptıkları ile tahrif etmeye çalışanlar?

Ne olacak?

Ne olabilir?

Mekke yolunu yeniden mi keşfedeceğiz?

Medine yeterince nurlu değil mi de bizim süper düşüncelerimizle daha bir nurlanacak?

Beğenmediğimiz nedir?

Farzlar mı? Sünnetler mi?

Kitap mı sünnet mi ağır geliyor?

Yaşamak bize ağır geliyor diye aslını inkar edip, yok etmeye çalışmak nedir?

Allah(cc)’den hidayetimizi artırmasını dileyelim. Kalplerimizi iman ile tatmin etmesini ve bize İslam ile amel etmeyi kolaylaştırmasını isteyelim. O isteyene verir. Vereceğini vadetmiştir.

22 Aralık 2018

Dinde fikir hürriyeti yoktur


İnsanlar her konuda akıllarına geleni söylemeyi fikir hürriyeti olarak algılamaya başladı. Çayın kalitesinden bahsetmeye benzer bir rahatlıkla Kur’an ve sünnet hakkında ileri-geri konuşmaktan çekinmeyen bir kitle var.

Diledikleri gibi saçmaladıkları bir sırada kendilerine yönelen eleştiri ve kınamaları hemen bir fikir özgürlüğü maskesi ile karşılamaya çalışıyorlar.

Din hususunda kimsenin aklına geleni söyleme, aklına geleni hakikat diye ortaya atmaya, kendi fikirlerini dinin temellerine yerleştirmeye hakkı, yetkisi ve izni yoktur.

Din tamamlanmış ve esasları ile kayıtlara geçmiştir. Bu esaslar üzerinde ümmetin salih alimleri ittifak etmiş ve ümmetin tamamı da bu esaslar üzerinde birleşmişlerdir.

Kimse, bu dinin Rasulü(sas)’nden, O’nun sahabesinden ve onların yetiştirdikleri tabiinden daha iyi bu dini bilemez, anlayamaz veya onların anladığından farklı bir anlayış getiremez.

Kur’an ve sünnet konusunda sapkınlardan başkasının şüphesi ve tartışması olmaz. Bu iki temele itiraz edenin veya kendince yorumlarla bunları iptal etmeye çalışanın da bu din içinde yeri kalmaz.

Kendilerine devrimizin akademik kariyer planlaması içinde önemli bir yer edinen bazı isimler, otorite oldukları zehabına kapılarak, din hususunda kuralları yeniden koymaya kalkıyorlar. Dinin temelleri olan Kur’an ve sünnetin anlaşılması konusunda bir ihtilafı değil, bizzat bu kaynakların kendilerini sorgulamaktan çekinmiyorlar.

Kur’an; Allah(cc)’in sözüdür, bunun aksini iddia eden, din sınırlarını aşmış olur. Lafzı da manası da Allah(cc)’dendir. Herhangi bir kelimesi değiştirilmeden vahyedilmiş, değiştirilmeden kaydedilmiş ve değiştirilmeden nakledilmiştir.

Kur’an’ın “yedi harf” yani 7 kıraat üzere olması arapça dil kuralları içinde oluşan değişik söyleyiş şekillerinden olup, bunlar da yine Rasulullah(sas)’e vahyedildikleri gibi bize nakledilmişlerdir.


Bu ortaya konulan iddialar tabi ki yeni değildir. Said bin Cubeyr(ra) gibi büyük tabiin alimlerinin uğruna canlarını vermekten çekinmedikleri Kur’an’ın Allah(cc) kelamı olduğu hakikatinin iptali için ortaya ilk nesilden hemen sonra atılmışlar ve dönem dönem, değişik coğrafyalarda yeniden farklı söylemlerle görülmüşlerdir.

Günümüzde ise batılı bir müsteşrik edasıyla bunları tazeleyip dillendirenler, kendilerine yönelen itirazları fikir özgürlüğü maskesiyle savuşturmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki; Müslümanlar arasında dinleri hakkında insanların fikir özgürlüğü olduğunu sanarak, bunları savunan kişiler de görülüyor.
Hayır, Allah(cc)’in dininde fikir özgürlüğü yoktur. Esasen din kavramı, akılla elde edilen veya tasarlanan bir konu değildir. Din, imana ve kabule dayalı bir sistemdir.

Akılla meleklerin varlığına iman edemezsiniz! Akılla göklerden bir meleğin Allah(cc)’in sözünü getirip bir insana aktarmasını açıklayamazsınız!

Akılla ancak Allah(cc)’i idrak eder ve iman edersiniz. Sonra da gelen vahye boyun eğer, hakikat olduğuna iman eder ve tabi olursunuz. Ya da iman etmez ve tabi olmazsınız. Fakat dini akla uydurmaya, fikre tabi tutmaya çalışırsanız sapıtır ve kendinize bir din türetmiş olursunuz. Ve bu artık Allah(cc)’in dini olmaktan çıkar…

Dinin sınırları içinde fikir ve yaşantı olarak dolaşmak elbette serbesttir. Sınırları tayin eden esasları yerinden sökmek hürriyet değil isyandır!

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...