20 Mayıs 2020
Kur'an ve sünnetle duygusal bağ kurmak
16 Kasım 2019
Hayatın sırrı muhabbet
23 Mayıs 2019
Muhabbet hürmeti icap ettirir
19 Şubat 2018
Kimi ne kadar sevmeli?
30 Kasım 2017
İnsanı yola getirmek
Öyle ya milyonlarca insanın aynı anda hırsızlık yahut cinayet işlemeye başladığı bir ortamda kamu düzenini sağlamak için gerekli emniyet gücünün hiç bir devlette olmadığı düşünülürse, kimsenin altından kalkamayacağı bir sorun olur.
Yukarıda kısaca geçtiğimiz hakikati unutmayalım; kanun ve kurallara uyan vatandaşlar bir devletin sosyal düzenini ayakta tutanlardır. Bu sayı arttıkça, suçlular ve sahtekarlar azaldıkça, toplum huzuru da aynı oranda artar ve diğer paylaşımlardaki adalette tesis edilir.
Zenginlerin vergi kaçırmadığı, üstüne bir de sadakalarla ihtiyaç sahiplerini koruyup kolladığı bir toplumda, hem mal ve mülk sahipleri, hem de mahrumlar yanyana sorunsuzca yaşayabilirler. Adalet ve emniyetin tam olarak tesis edildiği bir toplumda, halk ile güvenlik güçleri arasında ahbaplıktan öte bir ilişki anormal olur.
Zulme meyyal yahut karar vermiş bir insanı durdurabilecek şey, eğer iman ediyorsa ahirette vereceği hesap ve yine aynı şekilde Allah’tan duyacağı utanma duygusudur; iman etmiyorsa kendinden ve insanlardan duyacağı utanç veya alacağı dünyalık ceza insanı engelleyebilir.
Bu cümlelerin altında negatif örnekler de bulunur. Mesela iman eden ve Allah’tan günah hususunda utanan biri nefsine veya şeytana mağlup olup zulmedebilir ve yine insanlardan utandığı için suç işlemeyen biri kimsenin görmediği yerlerde bunu yapabilir.
Bu noktada karşımıza insanları caydıran en önemli etken olarak ceza müessesi çıkıyor. Zira ‘insan acelecidir’ (İsra 11), hızla elde edeceği bir ceza onu geç gelecek sandığı bir hesaptan daha çok korkutabilir. Oysa ahiretin hesabı dünyadan da hızlıdır da insan zamana yenilmiştir, zaman ise kaderdir ve mutlaka varacağı yere götürür de adına ecel denir.
Cezaların en önemli sebebi elde edilmek istenen sonuçtur. Birini suçundan dolayı cezalandırmakla ya toplumun menfaat ve ıslahı yahut o ferdin ıslah veya imhası kasdedilebilir. Mesela suçsuz bir insana kıymış katil için ceza kısas olmalıdır ancak maktulün ailesi affederse müstesna. Seri katil yahut eşkiya gibi katletmeyi kendine hayat tarzı edinmiş hastalıklı ruhlar için ise af sözkonusu olmaz aksine ibreti alem olacak bir şekilde öldürülürler.
Verilen cezaların caydırıcı olması gerektiği hemen herkesin üzerinde ittifak ettiği bir husus olduğu halde, insanlar bir türlü Allah’ın tayin ettiği cezalardan başkasının insanları yola getirmeye yetmeyeceğini idrak edemezler. Oysa fıtratları yaratan Allah, onların ne ile gemlenebileceğini de şüphesiz en iyi bilendir.
Bütün mesele ferdi ve ictimai hayatımızda ortadan kaldırdığımız temel islami düzenin olmadığı bir yerde cezaları gündeme getirmiş olmamız; suç ve günahı engelleyici islami tedbirlerin alınmadığı hatta yasaklandığı bir toplumsal yapıda islamın cezalarının sopa gibi insanların tepesinde dolaştırılması ancak onların Allah’ın düzenine karşı kalplerinde bir korkunun hatta nefretin oluşmasına yol açacaktır.
Medyada arada karşımıza çıkan ‘şunu yapanların cezası budur, haydi uygulayın da görelim, ülkenin yarısını öldüreceksiniz’ gibi hezeyanların sahipleri de çok iyi bilirler ki İslam hukukunun cari olmadığı bir beldede sadece cezaların islama göre uygulanması adalet değildir ve müslümanlardan aklı selim sahibi kimse de bunu istemez.
Allah’ın cezaları yine insanların can, mal, akıl, nesil ve din emniyetlerini sağlamaya yönelliktir. Bunun mefhumu muhalifi de geçerlidir; bu beş konuda kendini emniyette hissetmeyen birinin işlediklerine ceza yoktur ve yine bu hususları güven altına almadan insanlara ceza uygulamakta uygun ve adil değildir.
Canı tehlikede olan kendini savunma hakkına sahip olur, malı tehdit altında olan malını, aklı saldırıya uğrayan aklını, nesli/namusu veya dini hakkında saldırı sözkonusu olan da bunları korumak için elinden geleni yapacaktır. Bu hakkı insanlardan kimse alamaz. Sosyal düzen bunlar güvence altındayken sağlanabilir. Cezalar da ancak sağlanan tüm adalet ve emniyete rağmen işlenen suçlarla ilgilidir.
İslam hukukunu temelleri ve dalları ile yaşandığı toplumsal bir düzen olmadan günümüz toplumlarından örneklerle eleştiren ya da anlamaya çalışan büyük hata eder. Eğer bunu kasten yapıyorsa zaten o Allah’ın dininin düşmanlarından biridir. Uzak durmak evladır...
26 Ağustos 2017
Muhasebe
30 Eylül 2013
Lanet mi? Rahmet mi?
Örneğin 'başörtüsünü deve hörgücü yapana lanet' eden rivayette olduğu gibi. Her ne kadar bu konudaki ibarelerin kaynaklarda birebir karşılığını bulamasakta ve hatta konu ile ilgili verilen kaynaklarda o sahife ve numarada alakasız bir başka hadis varsa da kardeşlerimiz hoşlarına gitmeyen bir hali eleştirmede bu ibareleri delil olarak kullanmakta bir beis görmeyip, habire lanetler okumaktadırlar.
Oysa Sahih-i Muslim'den şu hadis başka bir şey anlatıyor:
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبَّادٍ، وَابْنُ أَبِي عُمَرَ، قَالاَ حَدَّثَنَا مَرْوَانُ، - يَعْنِيَانِ الْفَزَارِيَّ - عَنْ يَزِيدَ، - وَهُوَ ابْنُ كَيْسَانَ - عَنْ أَبِي حَازِمٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ ادْعُ عَلَى الْمُشْرِكِينَ قَالَ "إِنِّي لَمْ أُبْعَثْ لَعَّانًا وَإِنَّمَا بُعِثْتُ رَحْمَةً "'
Bize Muhammed bin Abbad ile İbni Ebî Ömer rivayet ettiler: Bize Mervân (yâni El-Fezârî) Yezid'den (ki bu zat İbnü Keysan'dır), o da Ebû Hâzim'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş :
Yâ Resûlallah! Müşriklerin aleyhine dua et! denildi. O(sav); 'Ben lânetçi olarak gönderilmedim, ancak ve ancak rahmet olarak gönderildim!' buyurdular. (Muslim, Birr 87(2599))
"Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya, 107)
Bu hadis kafirler için lanet hususunda Peygamber(sav)'in tavrını gösteren ilginç bir örnektir. Kaldı ki eğer birileri laneti haketmişse bunun müşrikler olması hem akla hem kalbe en uygun gelen durum iken bunu bile yapmak istemeyen bir Peygamber(sav)'in küçük günahlar için bir mü'mine lanet ettiğini ne nakil ne de Kur'an ve sünnetin genel çizgisi kabul etmez.
Kur'an-daki lanet ayetleri incelendiğinde bunların kafirleri ihata ettiği kolaylıkla anlaşılabilir. Kur'an ve sünnet mü'minlere lanet etmez. Peygamber(sav) lanetçi değil 'korkutucu ve uyarıcı'dır. Evet çok şiddetli korkutmuştur ümmetini, evet çok şiddetli bir şekilde farzların ikamesi ve haramların terki için uğraşmıştır. Ancak başörtüsünün şekli için bir mü'mineye lanet etmemiştir.
Bu örnekten yola çıkarak, Allah için, 'lanet' ibareli hadis diye görsellerde yahut sosyal medyada paylaşılan herşeye rağbet etmeyiniz. Eğer imkanınız varsa kendiniz araştırın yoksa da bir ehline sorun. Zira Allah ve Rasulü adına yalan uydurmak veya bunu yaymak cehennemdeki yer için hazırlık mesabesindedir.
21 Şubat 2012
Onlara mühlet ver! (Ruveyda)*
Kim geçen saniyelerden sadece ama sadece birini geri çevirebilir?
Hangi kral ya da imparator, kuruyan bir yaprağa ‘dur’ diyebilir dalında?
Güneşi benim Rabb’im doğudan getirirken; hangi firavunun gücü onu batıdan getirmeye yeter?
Azrail gırtlağına çöktüğü zaman, kimin silahı onu durdurabilir?
Hangi süper gücün, hangi süper lideri sivrisineğe karşı bir savunma sistemi geliştirebilir? Nemrud’dan daha acı bir son hepsini beklemiyor mu?
Bu soruları bildiğimiz herşeyi ekleyerek çoğaltalım, sonunda varacağımız nokta kainatın sahibi Allah(celle celaluh)’ın kudretini idraktir!
Ve bugün hepimizin yeniden ve yeniden hatırlamamız gereken dünyanın değişmez gerçeği de budur...
Birileri birşeyler yapar, birilerinin başlarına bir takım işler gelir.. Acılar, gözyaşları, kan ve zulüm birbirine karışır.. Silahın ve paranın gücünü elinde bulunduranlar hep kazanıyor görünür.. Tıpkı bir zamanlar olduğu gibi. Ama gün gelir, devran döner; ömrü olanlar tiranların da sonunu görür..
Herkes bir plan yapar, yeryüzünde ne kadar imansız ve vicdansız varsa o kadar envai çeşit zulüm ve haksızlık planı da var demektir. Bu planların sahiplerinin, Hakim-i Mutlak olan Allah(cc)’ın kudretinden bağımsız iş yapabilecekleri ihtimali asla olmadı ve olmayacaktır..
Bize dayanılmaz ve çekilmez ya da doyulmaz ve bıkılmaz gelen dünya aslında kainat içinde bizim sandığımız kadar büyük bir parça değildir. Ve aslında hayat, gerçek hayat olan ahiretle mukayese edildiğinde kısa kelimesinin bile yetersiz kalacağı kadar anlamsız derecede basit ve küçüktür. Öyle ya sınırsız ve sonsuz olanla süresi en fazla en iyi ihtimalle 80 yıl olan bir hayatın mukayesesini yaptığımızda ortaya çıkan dehşet fark ne kadar bellidir. Hele ki ne kadar zengin olursanız olun yiyebileceğiniz sadece midenizin kapasitesi kadar değil mi?
Kim ne kadar güce sahip olursa olsun, gözle görülemeyecek kadar küçük bakteriler karşısında zayıf değil midir? Buna rağmen insan neden acziyet ve zavallılığını örtmek için hem de kendi hemcinslerine büyüklük taslama hastalığından zevk alır? Öyle ya milyonların iki dudağından çıkacak sözlerine baktığı nice büyük adamlar da ihtiyaçlarını gidermek için iki büklüm helaya oturmaya mahkum değil midir?
Sözü buraya getirmişken Laleli camiinin hikayesini hatırlayalım:
Sultan Mustafa çok cami yaptırır. Ama onun gözünde Laleli Camii’nin ayrı bir yeri vardır, bu muhteşem esere adını verecek, asırlarca anılacaktır. Rivayet olunur ki Laleli Camii’nin şekillendiği günlerde Padişah inşaatı görmeye gelir. Ona civarda yaşayan bir gönül ehlinden bahsederler, “haydi gidelim hayır duasını alalım” deyip, kapısını çalar.
Ancak milletin hikmetli sözlerini aktara geldiği pamuk sakallı ihtiyar, o gün derin bir sükut içindedir, sanki lisan-ı hal ile “bizim sustuğumuzdan anlamayan” der “konuştuğumuzdan ne anlar?”
Sultan Mustafa kendince bir zarf atıp, feyzli bir sohbete maya çalmaya çalışır, “Efendi, bu dünyada en güzel şey nedir” diye sorar.
Laleli Baba elini “boşveeer” gibilerinden sallar, “alçak dünyanın güzelliğinden n’olsun sultanım” der, “eğer rahatlıkla yiyor ve def-i hacetini sıkıntısız yapıyorsan tamam. Başka bir şey arama.”
Sultan Mustafa derin mevzulara kapı aralamaya çalıştığından olsa gerek, bu sade ve kestirme cevaba bozulur, ancaaak...
Ancak birkaç gün sonra nasıl bir kabızlığa yakalanır anlatılamaz. Hekimin biri gelir, biri gider, derdine çare bulamazlar. Kaşık kaşık yağlar içer, bin çeşmeden su getirtir, otlar, kökler, müshiller... Ma fi fayda...
Neden sonra aklı başına gelir “galiba boşuna uğraşıyoruz” der, “korkarım bu derdin ilacı Laleli Baba’da!”
Derhal yaşlı dervişin huzuruna koşar, önce affını ister sonra derdini arzetmeye bakar.
Laleli Baba “o iş kolay” der, “ama ne vereceksin karşılığında?”
- Ne istersen vereyim, hatta ben kalkayım, gel sen otur tahtıma.
- Amaaan kalsın. Bir def-i hacete bile değmeyen saltanat neye yarar?
- Karnımın ağrısı dayanılacak gibi değil hocam.
- Demek şuncağız karın ağrısı koca Sultanı bile kıvrandırıyor. Kabir azabı nicedir acaba?
- Yalvarırım bir şeyler yapın.
- Pazarlığımız bitmedi ama?
- Bu camiye adınızı vereyim. Müminler ibadet ettikçe sizi hatırlasın, asırlarca Fatiha okusunlar.
- Bak bu hiç de fena bir teklif değil. Duaya çok ihtiyacım var ve olacak da...
Laleli Baba o bereketli nefesiyle bir şeyler okuyup sırtını sıvazlar, Padişahın ağrısı sızısı kalmaz.
Bakın şu işe ki Eyyûb, Fatih, Ayazma, Laleli gibi muhteşem camileri yaptıran III. Mustafa, hiçbirine ismini koyamaz.
Cenazesi Lâleli Camii yanında bulunan türbeye defnedilir, Efendimizin (Sallallahü aleyhi ve sellem) kadem-i şerifini (mübarek ayak izini) bir çekmeceyle başucuna koyarlar.
Sultan dersini almıştır ve hakkını da vermiştir. Ve bize unutulmaz bir hatıra da bırakmıştır. Allah dilediğine dilediği gibi ders verir! Dilediğini yüceltir, dilediğini de yerin dibine batırır! Kimsenin ama kimsenin, asla ve kat’a düşen bir yaprağı durdurmaya gücü yoktur! Ve tıpkı bunun gibi kainatın planını yapan Malik’ul Mülk olan Allah(cc)’ın hiçbir planını o dilemezse kimse bilemez bile, bırakın ki engel olmaya kalkışsınlar!
ruveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı
ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı
asırlardır köhne barınaklarda
küflenen, çürüyen çığlıklarımı
at vuruldu; içim paramparça ruveyda
gölgelerin ardına sakladım kusurumu
sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin
ben burda damla damla eriyip akıyorum
yine de, çiğnetemem kimseye gururumu
istenmediğim yeri sessizce terkederim
hatıra kalsın diye bırakır da ruhumu
mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim… (N. Genç)
(*)Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak (ruveyda). Tarık 15-17
Ufuk Gazetesi - Kasım 2007
28 Ocak 2012
Seni sevmek şereftir bize!
Göklerin öğrencisi, yerlerin öğretmeni
Sen öğrettin taşa konuşmayı
Ağaca selam vermeyi
Aya yarılmayı, toprağa dürülmeyi
Göklere kurulmayı, durmayı zamana
Yılana ve deveye sevmeyi
Ölmeyi, öldürmeyi
Yaşamayı sen öğrettin insana (M.İslamoğlu.)
...
Biz seni, bize alemlere rahmet Rasul olarak veren Allah için çok sevdik…
Biz seni, yüzünü hiç görmeden sevdik…
Biz seni, içimizdeki bütün eksikliklere, kusurlarımıza rağmen sevdik… Biz senin yetimliğini, biz senin ümmiliğini, biz senin arkadaşın Cebrail melekten okumayı öğrenmeni çok sevdik. Sen bize, Allah'ın sözünü okuyan ve öğreten başöğretmenimizsin… Allah'a imanın, O'nun kitaplarına inanmak ve kitaplarını sevmekten geçtiğini de söyledin. Kitapları sevmemiz, okumamız bundandır. Sen, bize Allah'a inanmanın O'nun elçilerini sevmek ve aziz tutmaktan geçtiğini de anlattın. Adem'i, Nuh'u, Davud'u, İbrahim'i, Musa'yı, İsa'yı ve diğer peygamberleri de senin yani Muhammed Mustafa (sav)'nın bir öncesi olarak, ilahi davetin anlatıcıları ve insanlığın rehberleri olarak çok sevdik, ayırmadık... Ahirete yani sonralara da inandık, sen anlattın, razı olduk, teslim olduk, görmediğimiz, bilmediğimiz, hiç işitmediğimiz ahiret, yani ölümden sonraki hayatlarımızın bilgisi omuzlarımıza takıldı o günden sonra. Hesap vereceğimizi, kimsenin ah'ının kimsede kalmayacağı bilgisini, bizlere tane tane anlattığın günden beri, bizim omuzlarımız bükük kaldı, böbürlenemedik…
Biz senin konuşmalarındaki o kibarlığı ve bizlere pek düşkün o hal hatır soruşlarını, biz senin herkes uyuduktan sonra ayak uçlarında uçarcasına gezinerek üstlerimizi örten hallerini, biz senin kahkahadan uzak ama hep mütebessim aydınlık yüzünü çok sevdik… Biz senin, gülümseyen olduğu halde her nasılsa aynı anda hep mahzun bakan gözlerini… Biz senin hep en öndeyken bile, o hep kendini gerilere çeken, ayakta ve buyurun diyen hallerini… Az yemelerini, az uyumalarını, evinde tütmeyen ocağına rağmen bulduğun bir tek hurmayı götürüp yetimlere bağışlamanı… Biz senin çocukları çok sevmeni, onlara kıyamayışlarını, çocuklarla oynamanı, ellerinden tutmalarını da çok sevdik…
Kuşu ölen mahzun çocuklara hal hatır edip gönül almalarını… Bayram şenliklerine ve oyunlara katılamayan yetim çocuklara evladım olur musun deyişlerini…
Hatırlayarak sana bir kere daha aşık oluyoruz Ya Rasulallah! Sen kimsesizlerin kimsesisin!
Dünyanın bütün garipleri, seninle şereflendi. Sen; haysiyetin, merhametin, nezaketin, temizliğin ve masumiyetin peygamberisin…
Seni sevmek şereftir bize!... (S. Eraslan)
....
Gündemi bizim dışımızdakilerin tayin etmesini her ne kadar kabullenmek istemesek de kendimizi karikatür tartışmaları, eylemleri ve hatta saldırıları ile karşı karşıya kalmaktan koruyamıyoruz. Yapanlar niye yaptıklarını açıkça söyleyecek kadar mert olmayınca ortaya haliyle birçok komplo teorileri de çıkıveriyor. Zaten millet olarak komploları da pek severiz.
İlk akla gelen teori, Amerika Birleşik Devletleri'nin teröre karşı savaşında psikolojik destek sağlamak amacı ile zaten alenen açıkladığı medyaya destek adı altında dağıttığı milyonların bir kısmının bu karikatürleri çizdirmek için kullanıldığı yönünde idi...
Sonraki teori biraz daha iç karartıcı; İslam dünyası olarak isimlendirilen coğrafyada hakim olan ve çoğunluğu diktatör ya da Efendimizin (sav) 'ısırıcı melik' olarak isimlendirdiği zalim sultanların, kendi halklarının havasını almak ve yükselen toplumsal öfkeyi başka yönlere kanalize ederek bir müddet daha saltanatlarını devam ettirebilmek için bu karikatürleri kullandığı yönünde... Hatırlar mısınız bilmem, Saddam neden ve ne zaman Irak bayrağına tekbir eklemişti?
Fakat bu teorilerin her ikisinin de yürek burkan ortak yanı ise, birilerinin öyle ya da böyle bir sevgiyi kullanmaya kalkmalarıdır. Bu sevgi ya da sevda yeryüzünün en çok sevilmiş ve sevilecek insanı için olunca, bu sevgi yeryüzüne sevginin ve merhametin anlamını getiren bir peygamber için olunca, onu kullanmak bu sevginin yüceliği kadar adice bir tavır oluyor.
Batılıların bu sevgiyi anlamalarını büyük çoğunlukla beklemiyoruz. İmanı bilmeyenin bu sevgiyi anlaması zaten olası değil. Ama İslam coğrafyasında, müslümanların emekleri ile saltanat sürenlerin, O(sav)'nu tanıyanların, O(sav)'na duyulan sevgiyi bilenlerin de bu sevgiyi sömürmek istemesi asla affedilir bir hakaret değil!
Aslında yıllardır binlerce yazı yazıldı, binlerce gösteri düzenlendi ama coğrafyamızda değişen pek birşey yok! Konu batılılar olunca sanki biraz daha hızlıyız gibi. Öfkemizin önünde fren kalmıyor sanki. Gösterilerde kendi mukaddeslerine saldırıldığı için ayaklananlar muhattabları ile aynı konuma düşüp bayrak yakmaya ve vahşiler gibi üzerinde tepinmeye başladılar.
Kendi ülkelerindeki elçilikleri basanlar, sağa sola çapulcu gibi saldıranları izliyoruz...
Biz müslümanlar başkalarının etkileri ile hareket ve eylem noktasına düşecek kadar basireti zayıf mıyız? Yani sıradan içi hava dolu bir top gibi duvara çarpınca zıplamamız mı gerekiyor, yoksa demir bir gülle gibi tekmelemeye kalkanın ayağına unutulmaz bir hatıra mı bırakmalıyız!
İslam tepki değil etkidir! Bu anlamda müslüman etkilenen değil etkileyen olmak durumunda. Bu din herhangi bir aksiyona reaksiyon olarak gelmedi, bizzat kendisi aksiyon oldu! Tarihimiz boyunca biz bugünkü kadar hiç bir zaman dışardan ya da içerden iteklemelerle hareket eden adeta ruhsuz topluluklara dönüşmemiştik.
Bu konuda farklı düşünenlere çok kibar bir sorum var: Bu karikatürler ne zaman yayınlandı ve bu noktaya ne zaman geldi? Yine aynı sorunun doğal sonucu akla gelen bir diğer nokta ise bu gidişten kim kazançlı çıkacak? Emperyalist sermaye durdurulabilecek mi? İnanmasalar bile sırf insani yönlerini tanıyarak Efendimiz(sav)'e saygı duyacak mı batılılar ve batı kafalılar?
Herhangi bir kutsalı olmayanların, bir başkasının kutsalına, mukaddesatına saygı duyması ihtimali çok az maalesef... Biz yine de sağduyulu batılıların bu gibi saçmalıklara prim vermeyeceklerine dair umudumuzu koruyarak çevremizdekilere Efendimiz(sav)'i ve imanımızı anlatalım. Umulur ki bu hem bizim hem de muhataplarımızın menfaatine olur...
Eğer içinde yaşadığımız topluma kendimizi ve bizi biz yapan değerlerimizi anlatamadıysak zaten buradaki varlığımızı sorgulamamızın zamanı gelmiş demektir! Ve artık başkalarını suçlamak yerine kendimizi hesaba çekmenin zamanı geçmek üzere demektir.
Ufuk Gazetesi - Mart 2006
07 Aralık 2011
Aşk’a giriş
Ben O’ndanım ve O benden...
Hergün yeniden ve daha bir üst perdeden O’nunla olabiliyorum ve hergün kelimelerim ve seslerim O’nunla daha bir güzelleşiyor. Hep bir öncekinden daha güzel ve daha hoş ve hep daha güçlü. Daha güçlü bir fırtına, hayır daha güçlü bir hortum ya da tayfun. Tüm tropik ayarları alt-üst eden ama bir o kadar fıtri, bir o kadar doğal yani.
Ve tabii ki bir o kadar da önlenemez!
Biliyorum ne kadar anlatsam ertesi gün yeni bir başlangıç olacak ve başka cümlelerle yeniden başlayacağım, arada hiç susmasam sözlerim tükenmeyecek. Hiç uyumadan ve molasız sürdürsem masalımı ve dünyanın bütün yetimlerine ninniler söylesem, başlarını okşasam, tüm gariplerin elinden tutsam, yine de içimde bir burukluk olmadan göz kapatamıycam.
Az dedim, yetmez dediklerim, eksik kaldım...
Bütün arabesk duyguları üzerlerine Kerbela hüzünleri ekleyerek dillendirsem, bütün söylenmiş ve söylenecek şarkıları toplasam bir aşura kazanına ve bütün aşık dağların zirvelerinden kucak kucak karlar toplasam ve sonra Nemrud’un ateşinden yaksam ayaklarımın altına; ne soğuk ne sıcak, ne bir ürperti ne de bir terleme. Kutuplarından tutup dünyayı ekvatorundan büksem, iki kutbunun soğuğunu ve tüm ekvator kuşağının sıcağını birbirine vursam, sonra da en usta hava durumu yorumcusuna yorumlatsam o hali...
İşte öylesine tarifsiz ve benzersiz!
Dünyanın bütün çukurlarını doldurup, bütün yükseltilerini düzeltsem, yürüyebilen tüm insanları kaldırsam ayağa, dizsem Kabe etrafına, hepsi bir anda ‘lebbeyk’ diye bağırsa ve bilmem kaç milyar insan bilmem kaç milyon tavaf halkası kursa, yeryüzünde Hacer’ul Esved’i selamlamamış tek bir canlı el kalmasa, bahçemdeki mermerler aşınsa ayaklar altında...
Bütün giriş kapılarımın anahtarlarını O’na teslim etsem ve bütün şehirlerimi ve bütün kalelerimi.. İnişlerimi ve çıkışlarımı, tüm düzlüklerimi ve ovalarımı yaysam ayaklarının altına.
Yine de birşey yaptım diyemem!
Kozasına bürünen bir tırtıl gibi sarılsam ihrama, ölsem ve ölsem, ben benim olmasam, sonra bıraksam onun istediklerini ve beğendiklerini yapsam. Kılımı dahi kıpırdatmasam/koparmasam. Bir ceset gibi çıktığım Arafat’tan dirilip sular/seller gibi akarak insem ve toprağı karıştırsam Müzdelife’de ve toprağıma uymayan taşları seçsem, kaldırıp atsam sonra taşlarımı Mina’da ve içimde aslıma uymayan her ne varsa defetsem, şeytanın ve avanelerinin kafasına boca etsem bütün dalaverelerini ve emellerini. Kozadan çıkma vakti geldiğinde rengarenk açsam. Ve sonra yeniden ve günlerce geri dönsem Mina’ya ve aleme ilan etsem; ölü iken de diri iken de çizgimi değiştirmedim aynı yerde aynı kararlılık duruyor ve taşlarımı atıyorum!
Tavaf derken yürümenin ibadet oluşunu, durmanın da bakmanın da sevincin de hüznün de kulluk olduğunu öğrendim. İçinden ve dışından bakabilmenin farkını anladım. Tavaf edenlere içerden bakınca gördüklerim ve duyduklarımla, dışarıdan ve de yukarıdan bakınca anladıklarımın farkını görüp bütün bir hayata dışardan ve yukarıdan bakabilmenin ibadet olmasını kavradım.
Adem ile Havva’nın buluşmasının/kavuşmasının yalnız bir erkek ile kadının insani bir yalnızlık giderimi ya da hasretle gerçekleşmiş bir vuslat olmadığını; birbirinden kopmuş iki parçanın yeniden birleşmesi/vahdeti olduğunu idrak ettim. Dahası bu vahdetin itikadi vahdetten bağımsız olmadığını ve tevbenin aslında aslından kopmuş parçanın kendini olması gerektiği yere monte etmesi ve bir daha kopmamak niyetiyle bağlaması olduğunu ve bu yüzden de Arafat’a çıkanların günahsız inebildiğini gördüm.
Onca günahsızlığa rağmen Arafat’tan ayrılışın bir yükseliş değil hep iniş olarak isimlendirilmesinin boşuna ve sadece coğrafi sebeblerle olmadığını, vahdete ermiş olanın yeniden dünyaya dönüşünün aslında gerçek manada bir iniş olduğunu ve sanki cennetten dünyaya indirilmekle eşdeğer olduğunu yaşadım...
Aslında kelimelerin az geldiği ve anlatılmaz bir yaşayıştan bahsetmek durumunda olduğumun da farkındayım. Zira ‘aşk’ın tek tarifi yok, hangi yönden Kabe’ye yöneldiğimizin bir önemi olmadığı gibi onu da hangi dalından tuttuğumuzun bir ehemmiyeti yok.
Yeter ki tutunacak bir dalımız olsun!
Hem de kopmak bilmeyen bir dal...
Ufuk Gazetesi - Aralık 2011
22 Eylül 2011
Vicdan ve Onur
Ebu Zer’in yalnızlığını paylaşarak herbirimiz, dünyanın en ucra köşelerinde, çekilmiş karanlık köşelerine evlerimizin, bir büyük utancın altında ezilirken; kulaklarımız, gözlerimiz ve gönüllerimiz, bir büyük hasretin son buluşuna şahit oldu.
Koca iki değirmen taşının arasında ezilip, ruhumuzun un gibi öğütülüşünü çaresiz izlerken; bir dev kudretli elin bizi taşların arasından bir hamlede, bir yüce hışımla çıkarışını yaşadık.
Saman çöpü misali yüzerken koca bir nehrin üzerinde Akdeniz’den gelen kan kokusu ile uyandık, silkindik ve suyun akışına karşı kulaç atmaya başladık. Ciğerlerimize çektiğimiz acı ve keder, kanımıza karıştı... Karıştı da dizlerimize derman, gözlerimize fer geldi; ayaklandık!
Can verdik, her zaman olduğu gibi öldürülen, ezilen biziz... Değişmez olgularına tarihin yenilerini ekledik. Bir farkla ki; bu defa başımız eğik değil, boynumuz bükük kalmadı. Dillerimizle ve ellerimizle dualara durduk, gecelerimiz aydınlandı, gündüzlerimiz pırıl pırıl terlerle ıslandı. Mavi denizin suyu ısındı, karlar ısındı, toprak ısındı, yollar ve dağlar için için kaynadı. Taşlar yuvarlandı, parçalar koptu ve uçuştu dünyanın dört bir yanına... Gazze’den binlerce kilometre uzaklarda küçük bir çocuk avucuna küçücük bir taş aldı ve Gazze’nin çocuklarının hatırasına bir karanlık köşeye fırlattı.
İnsanlık onurunun sahipleri yerlerinden doğruldu, dağlar gibi dikildi ve yürüdü, gitti... Yürekler dile geldi, dudaklar sustu, adımlar yola dizildi, yer titredi ve tozunu silkti. Tarihin tozlu raflarında kaldığı sanılan bir onur duruşu yerini buldu, yeniden sahne aldı.
Kıyısında dikilip Nil’i tersine akıttık, Ölü Deniz’i gözyaşlarıyla doldurduk, Tur dağına tırmanıp emirleri getirdik gündemine yalan dünyanın...
Halilurrahman şehrinin sokaklarına İbrahim bereketini taşıyıp, Filistin’in mukaddes toprağına kabirden sonra biçilecek tohumlar ektik! Gazze’nin etrafındaki telörgüleri çıplak ellerimizle söktük, yüreğimizden akan kanı avuçlarımıza doldurup yüzümüzü ilk kıbleye döndük ve ahidler verdik.
Çağın panayırlarında vicdanları satılığa çıkarılan insan müsveddelerini seyredip daha bir bilendik. Mekke ve Medine’nin, İstanbul ve Şam’ın, Bağdat ve Kahire’nin sokaklarına ayak izlerimiz kazındı. Ecnebi şehirlerin meydanlarında tanıdık sesler ve yüzler gördük; Londra’dan Paris’e, Amsterdam’dan Berlin’e bir büyük ses yankılandı...
İnsanlık adına sevinçliyiz, yeryüzünde insan olarak kalmanın anlamı yeniden tayin edildi. Gazze, kimyasal değil insani bir turnusol kağıdı oldu ve renkler ortaya çıktı. Kana susayanlar ve insan kanıyla beslenmeyi adet edinenler daha bir kızardı! Avuçlarında kanla uyananlar, dünyanın gündüzlerini kızıl kana boyadı! Güneş, toprağa akıttığımız kana yansıyıp alınlarımızı aydınlattı, barut kokusundan genizleri yanan bir nesil; zulmü ve aşağılık zalimi tanıdı.
Ölü toprağını attık üzerimizden, küllerimizden yeniden doğuyoruz. Alınlarımıza biriken tozları bir hamlede silip attık, ak alınlı ve gümüş bilekli bir akıncının ardından yürüyoruz Gazze’ye doğru...
Adımlarımızın sadakalarını ödedik, yere sağlam basıyoruz. Allah’ın mülkünde, O’nun kullarına, O’nun verdiği güçle, O’nun rızası için sahip çıkmanın mutluluğunu yaşıyoruz.
Hürriyet ve adalete sevdalı bir ümmetin ayak seslerini duyurduk dünyaya, kardeş olmanın bedelini anladık ve anlattık aleme...
İşte bu yüzden sevinçliyiz ve bu yüzden alnımız ak! Nesillerimize bırakacak emanetlerimiz vardı; bizzat kendi ellerimizle göstere göstere aktardık sevdamızı.
Akdeniz’de can verenler, koca bir ümmete can oldu! Tek bir beden olduk, tek bir ses ve tek bir adım... Yedi düvel duydu sesimizi, yedi deniz titredi, yedi dağ yürüdü ve dikildi Gazze’nin etrafına, surlar gibi...
Kan, ter ve gözyaşı ile doldurup kurak toprakları, yeniden demir aldık asırlık limanlardan ve yelken açtık eski ufuklara... İnsanlığın gündemine ‘insanlık’ getirdik, dünyanın merkezine bir yeni bakış ve bir yeni duruşla vardık. Zamana ve insana hükmetmeye kalkanlara, zamanın ve insanın ve dahası kainatın Sahibi’ni hatırlatıp; bir kez daha yeniden iman ettik!
Elhamdulillah!.. İyiyiz, diyorum ya; iyiyiz hakikaten. İyi olduğumuz için iyiyiz, diyorum. Zulme karşı durabildiğimiz için iyiyiz, direnebildiğimiz için iyiyiz!
Ülkendeki kuslardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktanda vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakin kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili... (Sezai Karakoç)
Ufuk Gazetesi (Haziran - 2010)
19 Eylül 2011
Allah’ın gülleri yakanızı bırakmasın!
İnsanlar ve onların oluşturdukları toplumlar birbirleriyle sürekli etkileşim içinde değişir ve gelişirler. Bu kainatın en değişmez kanunudur aslında. Varolan herşey, yaratılan her varlık gelişir. Bunu en kolay, yaratılmışların en mükemmeli ve en üstünü olan insanda görmek mümkündür. Bu sebeble de haliyle insanların oluşturdukları topluluklar diğer varlıkların topluluklarıyla mukayese edilemez bir gelişme içindedirler.
Ne var ki; insanlar arasında da diğer varlıklara özenenlerin varlığı bir vakıadır. Vahşi hayvanlara özenenler toplumları da vahşi kurallarla yönlendirmekle tanınırlar. Münasebetlerinde temel kural ‘güç’, değişmez yasa ‘menfaat’tir! Sahip oldukları akıl onları vahşi yaratıklardan ayırmaya yetmezken, aksine daha tehlikeli hale getirebilmektedir.
Geçtiğimiz aylarda izlediğim bir belgeselde en tehlikeli hayvan sıralaması yapılıyordu. Belgeselin yapımcıları evrimci olunca bu sıralamaya dahil ettikleri ‘insan’ birinci sırayı almıştı. Bizim için bir kıymet-i harbiyesi yoksa da sanırım batının insanı getirdiği noktayı yine onlara anlatması bakımından dikkate değer.
Dünya emrine amade kılınan insan, o kadar kötü bir emanetçi oldu ki; bugün kendi yıktığı güzelliklerin ardından ağıtlar yakılıyor. Küresel ısınmalar, yokolan yeşiller, çekilen sular, azalan nimetler, çoğalan kavgalar ve savaşlar...
Umutları azaltan manzaralara rağmen, hazan mevsiminde bir bayrama daha ulaşmış olmamız bir müjdedir. Şartlar ne olursa olsun biz mutlaka bayramda gülümseriz! Bayram yakalarımıza takılan Allah’ın bir gülüdür çünkü! Yakasında Allah’ın gülü takılı olan gülmez de kim güler?
Ramazan ikliminden çıkış hüznünü engelleyen muhteşem ‘gül’,
bütün kırgınlıkları, dargınlıkları, kavgaları ve kinleri bitiren ‘gül’,
zenginlerin mallarını temizleyen günlerin ‘gül’ü,
yoksulların iki yakasını biraraıa getiren ‘gül’,
alınları parıldatan bir ‘gül’,
mazlumların, mağdurların alınlarını ak eden ‘gül’,
güçsüz bırakılanların gücü ‘gül’,
beli bükülmüşlerin, dizinin dermanı kesilmişlerin, gözünün feri sönmüşlerin kuvveti ‘gül’,
direnenlerin, mücadele edenlerin sadağında kalan bir atımlık ta olsa kainatı altüst eden cephanesi ‘gül’,
annesiz evlatların, evlatsız annelerin gönlüne ferahlık esintisi bir ‘gül’,
yerin ve göğün, güneşin ve ayın, gündüzün ve gecenin, sabahın ve akşamın, yazın ve kışın, baharın ve hazanın, toprağın ve taşın, etin ve tırnağın ayrılmaz harcı ‘gül’,
hayatın anlamı, ölümün canı ‘gül’,
harflerin şekli, kelimelerin bütünlüğü ‘gül’,
dünyanın süsü, cennetin gölgesi ‘gül’,
velhasıl sözün sonu, bayramın adı ‘gül’...
İşte bu yüzden, hem kendi adıma hem bu satırları okuyan herkes için duam; ‘Allah’ın gülleri yakanızı bırakmasın’ olacaktır...
Rasul-i Ekrem’in (sav) unutulmaz hatırası garipliğe bir virgül niyetine bayram hayatımızdan eksik olmasın! Hani O demişti ya; ‘Bu din garip başladı, garip olarak devam edecek. Gariplere müjdeler olsun!’ Garip kelimesinin türkçede tam karşılığı yine aynı kelimeden türetilen ama türkçeleşen ‘gurbetçi’dir. Bu dünyada ‘gurbetçi’ olarak yaşayanlara müjdeler olsun! Asıl ve ana yurdu ahiret bilenlere dünya gurbettir haliyle! İşte bu gurbetin bir nefeslik molası ise bayramdır. Bu yüzden Mevlana ölümü ‘şeb-i arus’ bilmiştir. Gurbetin sonu... Kara sevdalının sevdiğine kavuşması saymıştır...
Bayramınız kutlu ve mutlu olsun!
Ufuk Gazetesi (Kasım -2007)
02 Ağustos 2011
Muhabbet hayattır, yokluğu ise ölüm…
Dünya, zahmetlerle dolu. En hafif zahmeti, nefes almak bile bazan dağları yerinden sökmeye eşdeğer bir ağırlığa dönüşür. Bunu en iyi herhalde astım gibi rahatsızlıkları olanlar bilir. Ya da Kanuni gibi, cihanın en büyük imparatoru iken bile insana; ‘olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’ babından şiirler yazabilenler anlar.
İnsan, zahmetlere en az maruz kalabilmek için neredeyse bütün gücünü harcayan bir yapıya sahiptir. Elindeki bütün imkanları daha az zahmetle yaşamak için kullanmaktan çekinmez. Meşhur hikayedir:
Tembellere mahsus bir evi şehir halkı ateşe verir ki bir umut canlanırlar diye… Bütün tembeller kaçışmaya başlar. İçeride en son iki kişi kalır. İçlerinden biri binbir zahmetle cebinden sigarasını çıkartır ancak çakmak çıkarma zahmetine katlanamadığından yanındaki arkadaşından ister. Arkadaşının cevabı tam da tembellerin şanına layıktır: ‘Acele etme yahu, nasılsa birazdan ateş yanına kadar gelecek…’
Dünya ile insan ilişkisinde tembel tavrın pek çok konuda söylediği söz buna baya benzer aslında… Ve insan bazan ateşin ona yaklaşmasına bir basit menfaat için izin verir…
Elbette ki bardağın tamamı boş değildir. Dünya, insana hizmet için yaratılmış olmasının hakkını da yerine getirir bir şekilde. Yine de temelde insan dünyadan memnun olmamak üzerine kurar hayatını. Sahip olduklarıyla yetinmemek ve hep daha fazlasını istemek… Ya da Yavuz Selim gibi, dünyayı iki hükümdara az; bir hükümdara biraz çok görür.
Herşeye rağmen dünyayı yaşanılası kılan birtakım değerler vardır ki bunların başında elbette muhabbet gelir. Sevgi kelimesini özellikle kullanmıyorum! Çünkü bazı sevgiler hayatı çekilmez de kılabilmekte… Muhabbet bana daha çok her türlü sevginin içinde bulunduğu kanlı, canlı ve hayat dolu bir kavram gibi geliyor. Ve dünyayı cekilebilir kılan muhabbetlerin en büyük özelliği aslında sadece dünyaya ait olmamalarından kaynaklanıyor sanki. Yani ahirete de intikal edecek muhabbetler dünyaya da hayat veriyor.
Böylesi insanların gözlerinde görülebilen ve adeta güneşin dünyayı ısıtması gibi; sevdiklerini ısıtan mukaddes bir güçtür muhabbet! Bu muhabbetin merkezi biraz da annelerin yüreğidir ki; oradan yavrularına akar. Sonra çocuklarının gözleriyle haneleri ısıtır. Dünyanın en paha biçilmez değeri; muhabbetle parıldayan bir çift gözden ibarettir aslında… Herhangi bir karşılık beklemeksizin ve yalnızca sevdiklerinin gözlerindeki bir tatlı bakışa ayarlı bu müstesna muhabbetin ne güzelliklere sebep olabildiğini anlatmak için bütün bir hayatı anlatmak gerekir.
Bebeler annelerinin gözlerinden yayılan o muhabbetle büyür, kuru kuru odunlar bile o muhabbetle çiçek açarlar. Gönlünde bir muhabbet tohumu kök salmış olan herhangi bir insan, artık sıradanlıktan kurtulur ve özel bir insan halini alır. Sayıları ne kadar artarsa artsın, hep büyüyen bir muhabbetin ışıkları yayılır durur etrafa… Ve her insan taşıdığı ya da muhatap olduğu muhabbet kadar özelleşir. Bir tanedir o artık! Kimbilir kaç insan kaç kişinin biriciği ve birtanesi olur…
İnsan gönlü geniştir zaten; çocuklarını sever dolmaz, anne-babalar sevilir dolmaz, eşler sevilir dolmaz, dostlar sevilir dolmaz, kardeşler sevilir, akrabalar sevilir, dedeler ve torunlar sevilir, amcalar, yeğenler, kızlar, kızanlar, uzak ve yakın ama yüreğinde muhabbet tohumu taşıyan herkes sevilir dolmaz da dolmaz gönül… Muhabbet harcandıkça artar, arttıkça daha çok harcanır.
Bir muhabbet için yaratılan dünya işte böyle yaşanılası bir yer olur… Muhabbetle tutulan bir el, birbirine muhabbetle bakan iki çift göz herşeyi siler yokeder sanki; geriye yalnızca adına mutluluk ta denilen saadet kalır. Yine belirtmeden geçemeceğim; mutluluk kuru bir kelime, saadet tıpkı muhabbet gibi iki cihanda devam edecek bir kavram.
Kargaya yavrusunun şahin göründüğünü biz uydurmuşuzdur. Karga nasıl göründüğüne bakmaz halbuki yavrusunun… Ama yine de biz otu çeker köküne illa ki bakarız! Sebepler aleminin mahkumlarıyız ne de olsa. Bu meşgalede unutmamamız gereken en mühim gerçek ise; bu sebeplerle bizi mesud kılan Rabb’e sonsuz hamdler olmalıdır.
Hiçbirimiz bu dünyaya insan olarak gelebilmek için bir gayret sarfetmedik. Dahası çevremizde Allah’ın bize saadet versinler için muhabbetle donatıp yerleştirdiği insanları hakedecek herhangi bir geçmişimiz de yok bu dünyadan önce. Geldiğimiz günden bu yana hep birileri bizi sevdi, muhabbetle bağrına bastı. Biz de o muhabbetten güç alarak hayata tutunduk…
Öyleyse bize düşen biraz da hayatı farkında olarak yaşamak, nefes almaktan daha kolay olan tek şey belki de muhabbetle bir bakış ya da küçük bir gülümseme… Dünya ne kadar deni ya da alçak olursa olsun; gönlünüze kanat olarak takacak bir muhabbet bulabildeyseniz hiç tasalanmayın, hiç bir alçaklık size dokunamaz ve siz muhabbet kanatlarıyla hep yücelerde dolaşırsınız…
İbrahim (as) gibi bir peygamber iken bile insan ardından bir ‘güzel hatıra’ bırakmak ister! Gönlü çöle dönenlerin ardından konuşulacak tek hatırası, kum fırtınası ya da kuraklık ve susuzluk olacaktır. Gönül semtine bir tek bülbül bile uğramayanlar, dönüp kendi bahçelerine baksınlar; bir tek gül fidanı bile yetiştirmediklerini göreceklerdir.
Ve Allah, yeryüzünde gül yetiştiren adamların etrafında meleklerden bir halka oluştursa layık değil midir? Ki zaten, böylelerinin adımlarını bastıkları yerler gülistan olur da; kokuları bir koca aleme yeter…
Muhabbet hayattır, yokluğu ise ölüm… Hem de öyle bir ölüm ki; dirilişten mahrum, yokluğa mahkum! Öylesi insan bin yaşasa ne olur, bir gün yaşasa ne değişir? Muhabbet dolu bir gece bir ömre bedel, öyle olmasa Kadr Gecesi bin ay eder miydi?
Bu defa şiirle bitirmiyorum, zira şiir zaten muhabbet demek; muhabbet ise şiir.
Sevdiklerimizin ve sevenlerimizin bize hava ve su kadar lazım olduğunu unutmamamız dileklerimle; gönülleriniz muhabbetle dolsun, dünyanız ve ahiretiniz saadetle…
Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Ekim 2008)
[youtube http://www.youtube.com/watch?v=tECwF2o_gE8]
21 Mart 2009
Bir deli gençliği toprağa verdik…
Fırtına dindi ve gitti Sait
Dünyanın en deli zamanlarında, memleketin en kaypak yıllarında gelmiştik hayata. Biz gözlerimizi açtığımızda ilk önce tanklarla burun buruna geldik. Sokaklarımızın kuytu köşelerine siperler kazmak en muhteşem oyunumuz idi. Çok sonradan sıradan insanlar olduklarını öğreneceğimiz askerler dalardı evlere o zamanlar. Dilediklerini devirir, dilediklerini karıştırırlardı. Nesilden nesile devam eden bir ders silsilesi gibi gelir ve geçermiş meğerse! Gün oldu büyüdük ve imanımıza isyan katıp sokakları adımladık.
Marşlar söyledik, hançerelerimizi yırtarcasına bağırarak... Kalbimiz savaşa girmişti bi kere, binbir yara da alsa. Öyle çıktık alanlara ve yürüdük, yürüdük... Ne görebildi kimse; ne de anladı bizi. Katili meçhul hocalarımız oldu ve katili meçhul hayatlarımız...
Bir devir geçti ruhlarımızın üstünden, bir devir taşıdık sırtımızda. Ve yaşadıklarımız, ve okuduklarımız, ve kocaman bir dava yıkıldı omuzlarımıza. Titredi dizlerimiz zaman zaman, ama yıkılmadık, vazgeçmedik, vazgeçemezdik te.
Aramızdan çok deliler geldi ve geçti. Kimisini Hindikuşlar’a uçurduk, kimileri ise ‘Kara Kuğu’lardan oldular. Kavganın kralını biz yapardık, derginin hasını çıkarır, düşenin yasını tutardık, şiirin ve yazının alasını biz döktürürdük...
Gençtik! Deli ve kanlı idi kafamız. Demoklesin kılıcı körleşip, boyunları kesmez olduğunda demokrasi girdi gündemimize. Kanımızı buzdolaplarına kaldırıp, yüreklerimize prangalar vurduk.
Her çeşidimiz vardı ya; asıl gönlümüze tercüman olanlarımız olmalıydı bu yeni devirde. Propagandanın ve karşı propagandanın ciğerini bilen ve kalemleri ile metinler üzerinde cambazlık edebilenlere ihtiyacımız vardı. Yalın kılınç ya da yalın kalem dalacak adam gibi dostlarımız vardı elbette...
Onlar yazacak biz okuyacak ve okutacaktık.
İşte onlardan birisi idi Sait Yakut... Hayatın her yönüyle olduğu gibi kelimeleri ile de dalga geçen büyük adam. Her şeyiyle küçümsediği ‘alçak’ dünyaya bulutların üstünden bakan, mütevazi mütefekkir. Üstadı olacağı herkese ‘üstadım’ diyebilen ve sıradan olmak için büyük gayretler sarf eden, ‘sıra dışı’ kahraman.
Yazan ve okutan, bir dev birikimin küçük aynasından bize gülümseyen, güleç yüzlü, yeşil gözlü, sıcak dost. Yaşarken hayatla geçtiği dalgayı, ölümüyle de bizimle geçen; ve bize yine şaşırtan zeki adam.
Hz. Ömer'in Hz. Peygamberin ölümü üzerine 'Kim Muhammed(sav) öldü derse, bende onun kafasını uçururum' demesini anlaşılır kılan şey; bir dostun ölüm haberi olsa gerek! Böylesine inanılmaz, böylesine sarsıcı...
Ardından söylenecek çok söz olacak elbette. Bunca kısa hayata bunca büyük lafı sığdıran bir adamın ardından neler denmez ki? Seni ve eserlerini unutmayacağız. Unutmayanlardan bir kaçının örnek sözleri bunlar:
İnsan bir dostunun yürek burkan haberini aldığı zaman dünya dönüyor sanıyor. Hâlbuki dönen kendisi, yüreğin nasıl ezildiğini öğrenmenin acı faturası bu… Anlamsızlığa karışan duyguların bir an kendisini kaybediyor.
Dostların bir şövalye kaybetti… Sen ise gerçek hayata merhaba dedin…
Dik duruşun ve soyluluk üreten bakışınla ele aldığını ezen, sevdiğini göklere çıkaran kaleminle yoksun artık…
Bir mümin olarak elbette ki seninle ahrette de buluşacağız… Ama bu topraklardaki kahramanların ve kader değiştiren bilgiye sahip kişilerin ortak kaderine sende mahkum oldun!..
Rızkının peşinde koşmaktan geri durmayarak bir yol kavşağında birlerce canın yenik düştüğü trafik canavarına sende yenik düştün! Sen utanma! Bu yenilgi değil! Varlığını harama borçlu olanlar utansın!
Kim o keskin diliyle savunacak mahrumları ve mustaz'afları, kim savunacak kimsesiz çocukların o kahır dolu yaşamların muhataplarını…
Kim direnecek, zenginlik ve şatafat içinde hayatını sürdürerek yeryüzü tanrıları gibi davrananlara…
Mülkte benim, mal da benim diyenlere hakkı hatırlatacak, zulmü suratlarına haykıracak zalimlerin, kim?
Kendini ve hayallerimizi alıp gittin ey devasa adam! Alacağın olsun! Bunu şaka olarak kabul ediyorum. Nereye gitsen eninde sonunda seni bulup yakana yapışacağım.
Hiç yakışmadı sana ölüm Sait. Hayallerimin mimarı olacaktın, sen yazacaktın, biz okutacaktık seni. Bana, Necip Fazıl Kısakürek’in ölüm dörtlüğünü söylemiştin defalarca, üstad haykırmış ölümü diyordun. Ve gür sesinle “ÖLÜYORUZ ÖLÜYORUZ MÜJDELER OLSUN, ÖLÜMÜ DE ÖLDÜREN ALLAH’A SECDELER OLSUN” diyordun..
Ben ve arkadaşların sana ve ölüme kavuşmayı hasretle bekleyeceğiz, elbet buluşacağız. Bekle bizi kéké delal..
Yalnız seni değil; bir deli gençliği verdik toprağa…
Oxirbe braye delal
ser cavu ser dıla
ser seru ser gula
ser destu ser mıla
Oxirbe braye heval
Ufuk Gazetesi (Mart-2009)
Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin
Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...
-
İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz. İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğr...
-
İslam; Kur'an ve sünnet ile va'zolunan, selefimizin icması ve kıyasları ile fıkholunan dinin adıdır. Bunlarda bulunmayan dinden deği...
-
İmam Buhari olarak meşhur olan hadis alimimizin eseridir. İslam akaidinin müdafası da denilebilecek olan eser Yusuf Özbek tarafından İlahi ...


