Kardeşlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kardeşlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Mayıs 2020

Kardeşlik hukukuna dair



Herhalde en çok başımıza gelen; düşündüklerimizle söylediklerimizin, söylediklerimizle yaptıklarımızın, yaptıklarımızla aslında yapmak istediklerimizin pek birbiriyle aynı olmamasıdır. Her birimiz ve her bir olay için farklı sebeplerle olsa bile, bu çıkmaz sokağa daldığımız olur.

Kendimizle ilgili yani ikinci bir şahsı ya da toplumu ilgilendirmeyen ve onlara bir zararı da olmayan aksamalarımızın hesabını soracak olan merhameti pek büyük Rabbimiz olduğu için bir nebze umutla bakabildiğimiz bir alan oluyor. Allah(cc)’in rahmetinden emin olup kendimizi kaybetmek riski gibi bir tehlikeli yönü de var bu işin tabii ki.

Konu diğer kişi ve toplumların hukuku olunca; akan suların durması, yürüyen ayakların çakılması, konuşan dillerin lal olması gerekiyor. Çünkü dünyada ve ahirette muhatabımız, bizim gibi bir insan olacak ve kazanacak ya da kaybedecek çok değerli şeylerin olması muhtemel bir konuda bizim hesaplaşmamız herhalde hiç kolay olmayacaktır.

Sonuçta herkesin nefsini düşüneceği ve annenin evladından kaçacağı bir hesaplaşmadan bahsediyoruz. Kim kimi tanır, kim kime iltimas geçer?

Biz Müslümanlar için, yakınlık ve hukuk olarak en önde gelenler; aile ve akrabalarımız olduğu gibi, dinde kardeşlerimiz ve komşularımız da büyük hak sahibidirler. Diğer insanlardan uzak durmak gibi bir imkanla hukuklarını çiğnemekten kurtulma ihtimalimiz olsa da, bu yakınlarımız için uzak durma veya terk etme gibi bir durum başlı başına bir hak ihlali olur.

Akrabaları gözetmek ve komşulara iyiliğin yanında, hayatın değişik alanlarında karşımıza çıkan, bir sebeple münasebet kurduğumuz Müslümanların kardeşlik hukukuna da riayet etmek zorundayız.
Özellikle Ramazan ikliminde olduğumuz şu günlerde ve özellikle iletişimin daha çok telefon ya da internet üzerinden sağlandığı izolasyon şartlarında, çok kolay dilimize doladığımız kişi ve olayların amel defterimizin hangi yanına yazıldığına kafa yormamız gerekiyor.

Salih amellerimizi çoğaltmaya çalıştığımız, günahlardan uzaklaşmak için gayret ettiğimiz şu zamanda, bize ve muhataplarımıza hiçbir faydası olmayacak dedikodu ve gıybetlerle altına girdiğimiz vebalin ağırlığını hissetmiyor oluşumuz da ayrı bir dert.

Hakkında kulaktan dolma birkaç cümleyi geçmeyecek bilgi sahibi olduğumuz insanların, görünüşünden başlayarak davranışlarına, fikirlerinden başlayarak dindarlığına kadar, hemen her alanda, alay etmemizin, kafa bulmamızın, sosyal medyada bunu yaymamızın nasıl bir amel olduğunu azıcık düşünmemiz herhalde Müslümanlığımızın güzelliğine yapabileceğimiz en önemli katkılardan biri olacaktır.

Falanın sakalının şekli, filancanın örtüsünün durumu, diğerinin ağzı, ötekinin burnu, birinin sözü, diğerinin susması, bir başkasının yürüyüşü, daha başkasının gülüşü; bütün bunları eğlence meselesi yapmamızın, daha da ileri giderek hakaret ve aşağılama için kullanmamızın bir hesabı olmayacağını nasıl düşünebiliriz?

Düşünüyorsak, bunların helal olduğunu mu sanıyoruz? Ya da helalleşmenin gizli ve özel bir yolunu mu keşfettik?

Hz. Ali(r.a.)’a atfedilen bir darbı meseldir: İnsanlar bizim için iki sınıftır; ya insanlıkta eşitimiz ya da dinde kardeşimizdir.

İnsanlıkta eşimiz olanlar aynı zamanda dinde davetimize muhatap olanlardır. Muhatap olduğumuzda bu açıdan bir sorumluluğumuz olduğunu ve ona karşı her davranış ve duruşumuzun bir şekilde dinimize/davetimize mal edileceğini de hesap etmek zorundayız.

Kendisine hakaretler ve aşağılamalarla söze başladığımız birinin, bizi ve davetimizi can kulağıyla dinlemeyeceği kesindir.

Kardeşimiz olanlara karşı ise belli bir hukukumuz zaten vardır. Yani İslam bize bir mecburiyet koymuştur. Zulme bulaşmadıkça ve düşmanlık etmedikçe her Müslüman bizim için kardeştir. İşlediği günahlar bunu ortadan kaldırmaz. Hoşumuza gitmese de, itikadına zarar vermeyen fikirlere sahip olması bunu değiştirmez.

Hiçbir gerekçe, bir Müslümanla alay etmeyi, onun İslam’ını reddetmeyi, amelleri ya da fikirleriyle eğlenmeyi, sözleri ve fiilleriyle gıybetini yapmayı bize vazife olarak yüklemez. Ancak diğer Müslümanlara ya da insanlara zarar vermesi beklenen bir ameli hakkında ve sadece bu zarardan insanları korumak maksadıyla günahının ifşa edilmesi ve anlatılması mümkün olabilir.

Müslümanlık dille ortaya konan bir haldir ve ancak dille ya da amellerle aksi yapıldığında ortadan kalkar. Yani kişiyi İslam’a getiren bir tek söz olduğu gibi, yine bir tek söz İslam’dan çıkarabilir. Yine kişinin Müslümanlığına delil ve işaret kabul edilen namaz gibi bir tek amel bile yeterli iken, reddine de İslam’ın herhangi bir emrini -mesela zekatı- inkar etmek sebep olabilir.

Bunların dışında diliyle Müslümanlığını ikrar eden herkes bizim için dinde kardeşimizdir. Aleyhine bir delil bulunmadıkça, aksini iddia eden kendini sözü ile mahkum etmiş olur. Ayrıca herhangi bir kardeşimizin aleyhine delil aramak gibi bir vazifemiz olmadığı gibi, böyle bir durumda hüsnü zan ile lehine yorumlamaya çalışmamız emredilmiştir.

Ülke, ırk, kabile, mezhep, meşrep, cemaat, şehir, mahalle, köy, sokak veya soyadı gibi hiçbir ayrım İslam’ın hükümlerini ve kardeşliğin hukukunu ortadan kaldıramaz!

Dünyamızın eğlencesi yaptığımız insanların, ahiretimizin azabı olma ihtimali ne korkunç!

24 Ekim 2019

Duygusal sömürgeciler



Emperyalist batılılar kendi topraklarında sahip olduklarıyla yetinemediklerinde, dünyayı en yakınlardan en uzaklara kadar sömürmeye başladılar. Bu işi öyle bazılarımızın sandığı gibi, kibar tüccar pozlarıyla değil; bizzat silahları ve katilleriyle, gerektiğinde soykırımlar yaparak ve ülkeleri yakarak, yıkarak gerçekleştirdiler.

Zenginliğin tadını alan ve hesap sorulamayan suçlar işlemenin vahşi hazzını tadan batılılar, bir daha bu yoldan vazgeçmediler. Halen de vazgeçmiş değiller. Gerektiğinde fiziksel olarak işgal ederek, gerekmediğinde ise kontrol ettikleri yerli kuklalar eliyle, sömürmeye ve semirmeye devam ettiler.

Sömürü düzenlerinin devamı için her şeyi ve herkesi kullandılar. Toplumsal ayrılıkları, yaraları ve ızdırapları sömürmekten kaçınmadılar. Zaafları ve açıkları çok iyi kullandılar. İhtilaflardan kendileri lehine avantajlar ürettiler.

Yakaladıkları sineklerin kanatlarından yağ çıkartıp, ellerine ve yüzlerine sürdüler!

Sömürecekleri toplumların zayıf kalmasının direnci en aza indireceğini gördüler ve zayıflık için en kestirme yolun, en sağlam bünyelerin bile, belini büken iç hastalıklar olduğunu keşfettiler. Mikrop gibi adamlarını saldılar içlerini ülkelerin, bakteri gibi çoğaldı onlara hizmet etmekten onur(!) duyan ve onlara yaltaklanmayı şeref(!) zanneden tek hücreli, tek beyinli ve tek kalpli canlı türleri.

Sonra bir gün iç hastalıkların da bir yerden sonra bizi yıkmaya yetmediğini görünce, karşımıza kendi türümüzden toplumlar çıkartmayı düşündüler. Bize benzeyen, bizimle aynı şeyleri yiyip içen ve hatta bizimle aynı dine mensup olduğunu söyleyen devasa toplumlar türettiler ya da zaten hazırda türemiş olarak bulunan ama yol yordam bilmeyen sürüleri kontrolleri altına aldılar ve istikamet belirleyip sürdüler üstümüze.

Üstümüze her gelen bizden bir şeyler aldı, yensek de yenilsek de kurduğumuz temasla bize de bulaşanlar bulaştı ve kaptık batının iğrenç sömürge bakterisini. Çünkü artık aşıya dirençli, bizden birilerinin kanında gelmişti mikrop ve savunmasız yanlarımızdan yakaladılar bizi…

Yaralarımızı biliyorlar, acılarımızı da biliyorlar. Neremizden tutacaklarını çok iyi biliyorlar.
Biz ise onları ancak buradan tanıyabiliriz.

Karşılaştığımızda ilk akıllarına gelen şey yaralarımız ve eksik kalan, ezilen yanlarımız oluyor. Bize hitap ederken önce, en zayıf yanımıza bir dokunuyorlar. Fakirliğimizi, sahip olamadığımızı makamları ve sosyal durumumuzu çok iyi kullanıyorlar. Hele ırkımızdan dolayı oluşturulan bir mağduriyet girdabı varsa, onun içine çekmek için en çok onlar seviyor görünüyorlar bizi. En çok onlar düşünüyorlar bizi.

Böylelikle bizden birilerini veya bizden bazı toplumların yularlarını ellerine geçirmeleri pek kolay oluyor. Sonra vuruyorlar kamçıyı ve istedikleri yöne koşturuyorlar. Karşılarına çıkanların dinine, kimliğine ve kişiliğine bakmadan ve en ufak bir saygı da duymadan ezdiriyorlar.

Soyut bir masal anlatmıyorum aslında ama meramımın anlaşılması için sadece iki kelime eklemem yeterli olacak sanırım: Yemen ve Suriye.

Aramızda pek çok gönüllü elemanları dolaşıyor. Bizden elemanlar bunlar, en az bizim kadar bizdenler. Ama sözleri ve duyguları onlardan yana akıyor. Hatta onlara küfrederken bile onlardan yanalar. Sorsan en çok onlar düşman ve en çok onlar bağırıyor “Büyük Şeytan” diye, en çok onlar, hep en çok onlar…

Oysa önce yaramı gören bir bakış masum olmalıydı, en çok teselliye ihtiyaç duyduğumuz yeri sıvazlayan el dürüst olmalıydı. Bize hep böyle geldiği için yanıldık ve yanılmaya devam ediyoruz.
Biriyle karşılaştığımızda ilk olarak aklına; makamımız, malımız, sosyal statümüz ya da ırkımız geliyorsa o bizim dostumuz değildir. İlk aklına gelen şey, dinimiz ve ahlakımız değilse dinde kardeşimiz de değildir.

Muhatabımız elini elimize uzatırken dilini yaramıza uzatıyorsa büyük ihtimalle bir vampirdir ve açık yaramızdan kan içmek derdindedir. Dilini gönlümüze uzatırken elini yaramıza uzatıyorsa doktor olma ihtimali daha yüksektir.

Ne ki, iki yüzlü bir çağa denk geldik! İki yüzlü devletlere, iki yüzlü toplumlara ve insanlara her devirde rastlanıyordu da, bize denk gelen baya ağır geldi.

Allah sonumuzu hayreylesin.

26 Haziran 2019

Suçu adında saklı olanlar



Derin bir nefes alıp yutkundu yaşlı muhacir ve iç çekerek konuştu:

-          Bizim atlarımız, camızlarımız vardı. Arı kovanlarımız, geniş otlaklarımızda sürülerimiz vardı. Yoğurdumuzun da balımızın da tadını gayri müslim komşularımız da bilirdi. Kalabalık ailemiz, akraba gibi komşularımız ve uzak ya da yakın ama hepsi birbirinden candan akrabalarımız vardı.

Bu derin hüzünler ve yaşlı bağırlarda kabuk tutmuş yaralar gibi, dokunulduğunda kan akan hatıralar aslında ne ona özel ne de bu çağa.

Mekke’yi terk eden Nebi(sas)’in iç geçirerek:

-          “Beni çıkartmasaydılar, ben seni terk etmezdim” deyişi.

Yıllar sonra, yine çıktığı gibi boynu bükük bir geri dönüşle, hakim ve fatih olarak girdiği şehrinde, nereye konaklayacağını, evine mi gitmek istediğini soranlara:

-          “Bize evden, barktan bir şey bıraktılar mı ki” derken, kelimelere yüklenebilecek en ağır hüznün, sıcak kumları üşüttüğünü hatırlayalım…

Mekkelilerle Medinelileri, aynı kandan gelen kardeşler kadar birbirine yakınlaştıran kardeşliği ihdas eden sebep; muhacirliğin kimsesizliğini ve hüznünü tamir edecek, yetim başı okşar gibi merhametle kucaklayacak tek yol olmasıydı.

Uzaktan ensar ya da muhacir kelimelerini kullanmak ile, bizzat yaşayarak ensar ya da muhacir olmak arasındaki fark; bir elma fotoğrafını kemirmekle taze bir elmadan koca bir ısırık almak kadar büyüktür.

Bir ülkede yabancı konumunda olmak, kutuplardaki bedevi ya da çöldeki eskimo olmak gibi bir şeydir. Bastığın yere ait olmama hissi, tuttuğun ellerin, ya senden tiksindiğini hissetmek ya da bir menfaati için sana uzandığını bilmek iğrençliği, aldığın nefesi bile düşünerek almak, sesini yükseltmekten çekinmek, başını dik tutmaktan utanmak…

Çocukların, her yerde hayata 1-0 geriden başlamak zorunda olmasına rağmen, ezikliğin tekmesiyle en hızlı koşan atlarla yarışıp, yerlilerden daha başarılı olması da yeterli olmaz. Kafası karadır bir kere…

Ağzıyla kuş tutsa, suda yürüse, sırattan geçse de bazıları için kafası karadır bu çocukların.

Suriyeli çocuk Türkiye’de, Türkiyeli çocuk Hollanda’da sınavdan en başarılılar arasına girerek çıkabilir ama bu onu makbul vatandaş yapmadığı gibi, makbul insan da yapmaya yetmez bazılarının gözünde.

Suçu adında saklıdır onun.

Şartlara bakılmaz, kişiliğine önem verilmez, becerisine ve başarısına göre değerlendirilmez; adına bakılır.

Genellemeler mutlaka kötülere göre yapılır.

Hollanda’da 3 Türk ya da Faslı genç serkeşlik yaptıysa, bütün Türkler ya da Faslılar kötüdür ve ülkeden gitmelilerdir!

Türkiye’de bazı Suriyeliler sınırları aşmış ve bizi kızdıracak işler yapmışlarsa, bütün Suriyeliler kötüdür ve ülkeden gönderilmelidirler.

Hollanda’da bu fikri savunanlara faşist, ırkçı ve hatta islamofobi hastası gözüyle bakarız. Türkiye’de bunu savunanlarımızın çok mantıklı gerekçeleri vardır ve kesinlikle ırkçı değillerdir.

Bu tuhaf dünyanın, bu garip hallerinin bir çaresi var mıdır, bilmiyorum.

Her şeye rağmen, devam eden bir tahammül sürecinin varlığı aşikar ve gerek Türkiye’deki Suriyeliler ve gerekse Hollanda’daki Türkler, onlardan nefret edenleri haklı çıkaracak çok işler yapıyorlar.

Tek farkları belki de; Avrupa’daki Türklerin başları sıkıştığında geri dönecekleri bir yurtları varken; Suriyelilerin geri dönecek bir yurdu bırakın, bir hane konduracak toprak parçaları bile yok halihazırda.

Eminim ki; şartlar değiştiğinde, kendi yurdunda insan gibi yaşama imkanı ortaya çıktığında, bu insanların çoğu yurduna dönecektir, dönmek isteyecektir.

Bunu, 50 yıldır Hollanda’da ve her türlü sosyal imkan içinde, sorunsuz yaşayabildiği halde, hala içinde bir ukde gibi duran Türkiye’ye dönme arzusunu her fırsatta dile getiren bizim muhacirlerden biliyorum.

25 Mayıs 2019

Vaktin kadrini bilmek



Gözlerini kapatarak hiçbir şeyi görmemek mümkündür, amalar gibi; yalnız gözü açıkken hiçbir şeyi görmemek denilen bir hal var ki, ona da ahmaklık diyoruz.

Kapalı gözlerimizle göremediğimizden dolayı hiçbir gerçek yalan olmayacak, hiçbir varlık yok sayılamayacaktır. Gözlerimiz açıkken görmezden geldiklerimiz de var olmaya devam ediyor.
Biz açık gözlerimizle görmesek bile, dünyanın kanunu işlemeye devam ediyor. Zaman geçiyor ve tüm yeniler eskiyor.

Dünyanın kanunu diyorum zira dünyayı terk edince hükmü olmayacak zamanın. Ölen için dünyanın saatlerinin tıkırtılarının ne değeri olabilir? Sonsuz ve sınırsız bir hayata geçiş yapmış birinin dakikalarla hatta yıllarla ne hesabı olur?

Bundandır ki; vakit dünya sermayesidir. Harcandığında geri dönüşü ancak iyilik ya da kötülük olarak kayıtlara geçen bir sermaye. Artması ya da eksilmesi ancak nasıl kullanıldığıyla ilgili; hayır ve iyilik için ise bir gecesi bin ay gibi, şer ve kötülük için harcanır ise bin ayı bir gece kadar.

Ramazan ayında devam ettiğimiz mektebimizin mezuniyet günleri/bayramı yaklaşırken, kaçırdığımız derslerin telafisi ve hatta eksik not aldığımız sınavların tekrarı hala mümkün. Nefes aldığımız sürece her şeyi değiştirme imkan ve ihtimalimiz devam ediyor. Sağ ve salim olarak bu mübarek ayı geçirip, yine selametle bayrama eriştiğimizde; yüklerimizden, veballerimizden, günahlarımızdan bir nebze de olsa kurtulmuş olabilmeyi başarabilmek adına bir şeyler yapabiliriz, yapmalıyız.

Vakit geçecek, geçiyor, biz kalamayız.

Ramazan ayı bayrama ulaşacak, biz de ulaşmalıyız.

Çok fazla takılıp kalmaya gerek yok şu dünyaya, bitecek illa ki…

Çok büyük adamlar sanmaya gerek yok kendimizi, ölüp gideceğiz elbet…

Tarihin akışına yön verecek halimiz yok; değil tarihin akışına, kendi hayatlarımızın akışlarına yön vermekten bile aciz kalıyorken, daha bu neyin havasıdır anlamak mümkün değil.

Bir gün aç kalınca zıvanadan çıkabilirken, halden anlama tafralarımıza kendimiz bile inanmıyoruz artık.

Galiba devrimizin en büyük ve en yaygın hastalığı, emin Müslümanlar olmayı becerememek. Kendimize biz bile güvenemiyoruz. Gerçi neyse ki, kendimizden çok güvendiğimiz kardeşlerimiz var.

Nasihat ve halleriyle bizi düzelten, yolda tutan, dikkat çeken ve hatta kulak çeken Müslümanlar, iyi ki varsınız.

Öyle ya, büyük kelimelerle kendimizi izafe ettiğimiz Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat olmayı tercüme etsem, en kısa haliyle, sünneti birlikte yaşamak derdim. Sünnet üzere yaşamak ama mutlaka birlikte yaşamak. Yalnızlık değil birlik, birliktelik dinindeniz hamdolsun.

Bizi Ramazan ayına ulaştıran Allah(cc)’e hamd ile niyaz edelim ki, bayrama affedilmiş olarak ulaşanlardan olalım. Ben, sen ya da o değil; hepimiz, biz Müslümanlar temizlenmişlerden olalım. Bir kaçımızın, ya da bir zümremizin güzelliği yetmiyor bugünün pisliğini etkisiz hale getirmeye. Çok daha büyük bir güçle temizliğe ihtiyaç var.

Meşhur Mute seferi öncesi, soruldu Nebiyyi Muhterem(sas)’e:

-          - Allah(cc)’e az kulluk edilen bir yere gidiyoruz, ne tavsiye edersin?
-          - Secde ve namazları çoğaltın ve Allah(cc)’i çokça zikredin, buyurdu…

19 Mart 2019

'Batı'nın dostluğu


İbn-i Haldun’un meşhur tespitidir, coğrafyanın kader olduğu; kaderin tecelli ve cilvelerinin coğrafyadan bağımsız olmadığı ve dahası coğrafyada bulunmanın da kaderden olduğu, yaşananların da yaşanacakların da coğrafyadan bağımsız olmadığı…

İşte öylesine bir coğrafyadayız; iki arada bir derede, bir derin vadide, sarp yamaçlar kenarında, derin uçurumlar dibinde. Kervanların yolları üstünde, kısa süreli konaklamaların ve uzun süreli ikametlerin uğrak noktasında. Eşkiyaların pusu için en uygun olarak seçtiği, geçilmeden olmayan ama geçilemeyen yarların yurdunda, konulmadan geçilemeyen güzellikler coğrafyasındayız.

Tarihin ana sahnesinde, perdenin tam ortasında, senaryonun baş rolünde, seyretmenin en zor yerinde, müdahil olmanın ağır yükünde ve tam da bir kadim kader tiyatrosunun tozlarının uçuştuğu seansta, rolü olanların oynamamak, seyircilerin oynamak istediği bir bölümde, perdenin hiç kapanmadığı bir coğrafyadayız.

Doğu ile batı arasında bir yerde, serçe ile karga yürüyüşünün en zor ayırt edildiği engebeli yollarda, uçmayı bilenlerle kaçmayı bilenlerin kapıştığı bir hengamede, dost ile düşmanın karıştığı bir muammada, yolların ve kaderlerin kesiştiği ama kederlerin kesişmediği bir devirde, sınırların elle çizildiği ama gönüllerin sınır tanımadığı gerçeğinde, asılların yittiği ama nesillerin aslını bulamadığı zamanlarda, yerin ayaklar altından kaydığı bir coğrafyadayız.

Batının dost olmadığı ama doğunun da dostluğundan emin olunamadığı, dostların uzak tutulup düşmanların yakınlaştırıldığı, dostun dost kalmayıp düşmanların da dost olmadığı, kafaların karışıp gönüllerin buruştuğu bir demde, şehit kabirlerinin üstlerinde kıyamet alameti türünden şehirlerin kurulduğu bir coğrafyadayız.

Geliştirmemiz, sinemize yerleştirmemiz ve nesillerimize aktarmamız gereken bilinç; batının devlet aklının ve yetiştirdiği nesillerin kültürel kodlarının bize “dost” olmadığı, hayatı ve dünyayı bu gerçekle okuma zorunluluğu, buna göre ve buna rağmen yaşama mecburiyetidir.

Batı dediğimiz şeyin, kendini İslam’a ve ona mensup olanlara düşmanlıkla var eden ve varlığını bizim topraklarımızı sömürerek, nesillerimizin kanlarını içerek devam ettiren, sömürgeci ve zalim ama çoğunlukla batıl bir Hristiyanlık anlayışı formatında ortaya çıkan ve çalışan, bazen de bizzat ‘haçlı’ ruhu ile hareket eden bir batılı vicdansız ve ruhsuz, vahşi fikri ve eylemi kast ettiğimi özellikle belirtmem gerekiyor.

Merak etmeyin, ‘haçlı’ dediğimizde kimi ve neyi kast ettiğimizi, “mü’minlere sevgi ile bakan Hristiyanlar” da anlayacaklardır. Tarihin hiçte unutulmayan bir yerinde ‘haçlı’ sürülerinin talanına uğrayan Hristiyan az değildir.

Doğunun bizden olduğundan emin olamadığımızı, sırtımızı dayadıklarımızdan gözümüzü alamadığımızı, elimizde kalan sonsuz ve sınırsız cephane olarak iyilik ve adalet erdemini asla bırakamayacağımızı benliğimize, senliğimize, bizliğimize kazımamız gerektiği gerçeğini, gün ışığı gibi yanımızdan ayırmama, gece karanlığında gözlerimizle değil gönüllerimizle görme yetisi kazanma mahkumiyetimizi unutmama zaruretidir.

Dostluğun ve düşmanlığın, vefanın ve hıyanetin, insanlığın ve hayvanlığın, adaletin ve zulmün neresinde ve hangi formunda olursa olsun fıtrattan nasibi olanın ibadetlerin, ibadethanelerin ve ezanın mukaddesiyetine hürmet etmekten başka bir seçeneği olmadığını unutturmamak mecburiyetindeyiz.

Dünya kurulalı beri, fıtratı bozulmamış tüm insanlar ve fıtrat dini İslam’a mensup olan her mü’min için; mabetler yani havralar, kiliseler ve camiler masundur, korunmuştur, dokunulmazdır.

Bizim kendimiz ve bütün insanlığa va’dimiz çok net ve kısadır:

İnsanların canı, malı, nesli, aklı ve dini emin olmalıdır.

Sınırlarımız bunlardır ve bunların aşılmasına izin vermeyiz, veremeyiz. Verirsek biteriz. Biz kalmayız, biz olamayız…

08 Şubat 2019

Çünkü biz de insanız



Hayat her birimize farklı sıfatlar ve konumlar tayin ediyor, dünyanın kanunu bu; herkes ve her şey birbirine bağlı gibi ama bir o kadar da bağımsız.

Zenginlik ya da fakirlik, güçlülük ya da zayıflık gibi en sıradan tarifler bile karşılığı olmaksızın anlamsız ve değersiz kalıyor. Yani demem o ki; birileri fakir olmasa zenginliğin ne değeri olabilir, ya da birileri zayıf olmasa gücün ne anlamı kalır?

Dostluk ya da ıstılahi anlamda kardeşliğin de değeri ancak yabancıların, nankörlerin ve hainlerin varlığıyla mı anlam kazanır? Yoksa her açıdan zaten değerli ve eşsiz olan bu erdemli münasebetlerin yokluğuna mı üzülüyoruz?

İnsanız, kim ve ne olduğumuzdan çok ama çok önce insan…

İnsanlığın bu saf ve sade, bu dürüst ve samimi, bu hesapsız ve açık, bu rahat ve kolaylıkla ortaya konmasını da yine insanlığın baş tacı Abdullah’ın oğlu Muhammed(sas)’den öğreniyoruz.

Önce, 1,5 yaşında toprağa verdiği oğlu İbrahim’in ardından döktüğü gözyaşlarında görüyoruz. Mezarındaki sivri bir taşı temizletmesinde görüyoruz. Cansız beden bundan etkilenmez hatırlatmasına “ama yaşayanların canını acıtır” demesinde görüyoruz.

Sonra, çok sevdiği amcasının katilini görmek istememesinde görüyoruz. Bütün insanlara, bütün sıkıntılara, insanların türlü incitmelerine katlanışında ama amcasının katilini görmeye dayanamayışında görüyoruz.

İnsanız ve bir gönül kırgınlığı bütün bir ömür yakamızda diken gibi takılı kalabilir.

İnsanız ve bir acı yüreğimizi yakıp, ciğerimizi eritebilir.

İnsanız ve kardeş ya da dost bildiklerimizden gelen darbenin yarası iyileşse de izi geçmeyebilir.

İnsanız ve bize Allah(cc), hakkımızı alma hakkı vermiştir. Hakkımızdan vazgeçmeme yani helal etmeme hakkımız da vardır. İnsan hakları diye evrensel beyannameler dizen insanlığın yerine koyamayacağı bir takım haklar için Allah(cc)’ın karışmadığı bir hesaplaşma vardır.

İnsanız yani yaratılıştan saygı duyulmayı hak ediyoruz. Kullanılmamayı, kandırılmamayı, dolandırılmamayı becermek zorunda değiliz. Aksine bunlardan korunmak zorunda olmadan yaşama hakkına sahibiz.

Kısacası; hırsızın hiç mi suçu yok diye soran Hoca’nın aradığı cevap şu: Hırsız suçludur!

Haklarına riayet etmediklerimiz değil biz suçluyuz.

Dünya hayatı öyle çok uzun bir zaman değil, göz açıp kapayıncaya kadar geçen yıllardan biliyoruz. Ölüm öyle çok uzak değil, her gün çevremizden eksilenlerden biliyoruz.

Hepimiz iyi değiliz, öyle olsaydık toplumumuz da iyi olurdu. İyi olmayan yanlarımızı görmeliyiz. İyiliği yok eden işlerimizi bulmalıyız. Herkes kötü de yalnız ben iyi değilimdir. Her birimiz parça parça iyilikler ve parça parça kötülükler koyarak bu toplumu oluşturuyoruz.

Kendimizden ve dolayısıyla toplumdan kaldıracağımız her kötülük parçası iyilik yolunda atılmış bir adım olacaktır. Kötülüklerin boşluğunu iyiliklerle doldurmak zorundayız. İyilik dünyanın en hızlı çoğalan nesnesidir hem, tüketildikçe çoğalan bir şey iyilik…

İnsanız ve birbirimize insan gibi davranmak yapabileceğimiz en güzel ve en kolay iştir.

23 Kasım 2018

Hürmetsiz/saygısız olmuyor


Okuduğumuz, dinlediğimiz, sevdiğimiz ve beğendiğimiz ne kadar güzel insan varsa, istisnasız hepsinde bir şahsiyet kalitesi ve göstergesi olarak, insanlara saygı ve değer yani hürmet görürüz.

İster arka planına İslam’ın haramlarını ekleyerek güçlendirilmiş bir hürmet deyin, ister kuru batılı insan hakları bağlamında saygı deyin, hangi kelimeyle söylendiğinden bağımsız olan gerçek; muhataplarımıza asgari de olsa değer vermeden herhangi bir muamele yaptığımızda karşılığının dostluk ya da yakınlık olmayacağıdır.

Biz vahiy temelli düşünen Müslümanlar için ise, davranış ve değer yargılarımızı tayin eden temel mihenk elbette Allah(cc)’in tayin ettiği kural ve kanunlar bütünü olarak dindir. Din bize, diğer insanlar, hatta canlılar ve daha da ötesinde tüm varlıklar için bakış açısı, davranış biçimi tayin eder.

Yeryüzü ve gökyüzü bize bir emanet olarak verilen, kullanımı bize ait lakin, sahibi bizim ve her varlığın Rabbi Allah(cc) olan, geçici kullanım haklarını elde edebileceğimiz varlıklardır. İnsan temelli kullanımlarda bile başkalarının hukukunu çiğnememek olarak, mutlaka göz önünde bulunduracağımız bir kural vardır.

Hiç kimse, yalnız kendi menfaat ya da kazancını düşünerek, başkalarının zarar görmesine sebep olma hakkına sahip olamaz. Kişisel haklarımız yani helallerimiz başkalarının kişisel hakları ile sınırlıdır yani haram kılınmıştır.

Tarlasının sınırını komşusunun tarlası içine kaydırmak, kaldırımda yürüyenlerin yoluna engel koymak, trafikte hakkı olan yolu birinden gasp etmek, kasten birini korkutmak hatta bir hayvanı ürkütmek gibi günlük karşılaşabileceğimiz ve bize basit gibi görünen hak ihlalleri hesap gününde karşımıza çıktığında çok şaşıracağımız kesin gibi…

Düşünsenize, mahşer meydanında bin bir cefa ile geçmiş, tam hesaplar başlamışken, ben de kendime baya güveniyorum zaten, hayırlısıyla cennete gideceğim umuduyla ilerlerken, aniden biri çıksa karşımıza; ‘sen falan gün falan yolda ilerlerken arabanı üstüme sürüp beni korkutmuştun, ver hakkımı yoksa gidemezsin’ dese!

Bu sadece bir değil, beş değil, neredeyse her gün defalarca tekrar etmiş ve kitaplar küçük ya da büyük ne varsa kaydetmiş, her bir adımın, kelimenin ve hatta nefesin hesabı soruluyor!

Kitap (amel defteri) konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden dolayı korkuya kapıldıklarını görürsün. ‘Yazık bize! Bu kitaba da ne oluyor ki, küçük büyük hiçbir şey bırakmayıp saymış’ derler. Yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez. (Kehf 49)

Biz dünyada sorulacak hesaplardan çok ahirette verilecek hesabın endişesini taşıdığımız için farklıyız.

Biz işte tam da bu yüzden; insanlara, hayvanlara ve tüm kainata karşı herkesten daha hürmetkar ve herkesten daha sadık ve herkesten daha saygılıyız.

Biz işte tam da, kul hakkı dediğimiz ve ancak ilgili kula hakkı ödenmesi karşılığında ya da helal edilmesi şartıyla hesabından kurtulacağımız bir değere, bir kurala ve hatta bir kanuna sahip olduğumuz için; yerin ve göklerin, insanların ve hayvanların hukukunu koruyan medeniyetler inşa ederiz.

Kurdun kuzu ile yoldaşlık edişinin bir efsane olmaktan çıkması, ancak bizim bu anlayışımızla kuracağımız bir toplumla mümkün olabilecektir.

Ahiretin hesabını hesaptan çıkardığımızda, geriye bizden pek özel bir şey kalmaz! Kendileriyle yarışma azminde olduğumuz çağdaş emperyal sistemlere karşı dünyalık hesaplarla başarılı olma ihtimalimiz de pek yoktur.

Emiru’l Mu’minin Ömer(ra)’in savaşa giden orduya yazdığı mektupta dediği gibi; ‘onlara ancak haramlardan sakınmamız, farzlara sarılmamız ile üstün gelebiliriz.’ Takva yalnız ahirette değil dünyada da üstünlüğün tek yoludur, ölçüsüdür.

23 Ekim 2018

Mensubiyet ve Asabiyet


Belki biz anlatamıyoruz, belki onlar anlamak istemiyorlar bilemiyorum ama İslam’ın insanlara, ırklara, kabilelere bakışı hakkında hala söz söylemeye gerek olması, hele de bu dijital bilgi çağında biraz vakit israfı görünse de maalesef ihtiyaç olduğunu reddedemeyeceğimiz bir vakıa olarak karşımızda duruyor.

Allah(cc), insanları neden farklı ırklar ve kabileler olarak yarattığını izaha muhtaç olmayacak kadar net bir ayet ile bildirmişti:

Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz en çok takva sahibi olanınızdır. Allah bilendir, haberdar olandır. (Hucurat 13)

Bu ayrımın dünya tarihinde ne büyük imtihanlara vesile olduğunu da düşününce Rahmani hikmetin boyutlarını görüp, ‘subhanellah’ diyerek başımızı eğmekten başka bir yolumuz yoktur!

İnsanlar, kabilelerinin ve ırklarının davası uğruna cehenneme koşabilecek kadar taassup taşıyabiliyor. Aynı insanlar, kendi yaptıkları asabiyet iddiasını bir başkası yaptığında ise ceberrut bir öfkeyle reddetmeyi marifet zannediyorlar.

Aslının ve neslinin ne olduğundan ve kimlerden olduğundan bağımsız olarak; Allah(cc)’in koyduğu nizama göre, O’nun yanından en değerli olan takva sahipleridir. Madem O’nun yanında değerlidirler, bizim yanımızda da değerli olmaları imanımız gereğidir. Biz imanı Allah için sevmek, Allah için buğzetmek ve Allah’ın koyduğu ölçülerle değerlendirmek olarak anlıyoruz.

İlahi kanunun ilk kuralı hepimizin bir ırka mensup olduğumuz gerçeğidir. Irkçılık kadar reddedilmesi gereken bir yanlışta; aslını, neslini yani ırkını inkâr etmektir. Bu da ayetin hükmünü yok saymanın bir başka şeklidir. Hepimiz bir ırka yahut kavme mensubuz. Bu gerçek fıtratımızın yani yaratılışımızın tartışılmaz neticesidir.

Bu ırkların birbirlerine karşı herhangi bir üstünlüğü söz konusu bile değildir.

Hepiniz Adem'in oğullarısınız, Adem ise topraktan yaratılmıştır. İnsanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar, Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler. (Tirmizi)

Sorun insanların birbirlerine karşı ataları ile övünmeye başlamaları olarak karşımıza çıkmıştı ve kıyamete kadar da öyle olacak gibi görünüyor. Cahiliye Araplarında görüp kınadığımız asabiyet hırsı halen yeryüzünün güya gelişmiş toplumlarında bile yaşatılmaya devam ediliyor.

Ecdadının iyilikleri ile iftihar etmek, onları örnek alınması gereken güzellikler olarak hatırlamak ve onları gıpta ile yad etmek elbette ırkçılık değildir.

Bir insanın kendini şu ırktanım diye takdim etmesi elbette ırkçılık değildir.

Bir müslümanın atalarının Allah’ın dinine destekleri ve yeryüzü mazlumlarına yardımları gibi güzel hasletlerini sevmesi ırkçılık değildir.

Sahabe komutanı Rasulullah(sas) olan orduya kabilelerinin bayrakları altında katıldılar ve savaştılar. Zor zamanlarda herkes kendi akrabasını O’na yardıma koşmak için çağırırken, ‘Ey Filan oğulları… Allah’ın Rasulü’(sas)in çevresine koşun, O’nu müdafaa edin’ diye feryat ederek, akrabalarını teşvik ettiler.

Onlardan sonra gelenler arasından Allah’(cc)in dinini insanlara ulaştırmayı ve dünyaya adaletle nizam vermeyi murad eden her nesil ve her idareci, hangi ırka mensup olduğundan bağımsız olarak, yalnız Allah için, ahiret hayatında kazananlardan olabilmek için gayret ettiler.

Selçuklu ya da Osmanlı gibi aslı ve nesli Türk olan devasa devletler, hedef ve gayelerine Allah rızasını koydukları gibi; bu uğurda savaştılar, can verip can aldılar. Onlardan herhangi bir idareci yahut ordu ırkçılık kavgası gütmedi, asabiyet davasına çağırmadı.

Ölçü sabit:

‘Irkçılığa çağıran bizden değildir, ırkçılık için savaşan bizden değildir, ırkçılık uğruna ölen bizden değildir.’ (Müslim, İbniMace, Nesei, Tirmizi, Ebu Davud)

Vasile(ra)’den rivayet edildi: Ey Allah’ın Rasulü, dedim, ‘asabiyet nedir?’ O(sas) da‘Asabiyet zulümde kavmine yardım etmendir’ buyurdu. (Ebu Davud)

Osmanlı Devleti’nin Avrupa içlerinde yüzyıllar boyu İslam’ı muhafaza ve müdafaa etmiş olması ve sürede birçok kez onların ordularını mağlup edip, devletlerini tarumar etmesi sebebiyledir ki; Avrupalılar, Müslüman olarak tanıdıkları ve nefret ettikleri bu topluluğu -kahir ekseriyeti Türk olduğundan olsa gerek- Türk olarak isimlendirdiler. Onlar için her Müslüman artık Türk idi. Özellikle Sırp milliyetçileri bu takıntıyı o kadar uzun süre taşıdılar ki, 90’ların başlarında Bosna’da Boşnak Müslümanları katlederken ‘Türklere ölüm’ diye bağırıyorlardı.

Bu durum, onlar açısından anlaşılabilir olsa da; bazı fikir ve kanaat sahiplerinin ulusçuluk akımına kapılarak bu Türk tanımını Müslümanlıkla eşdeğer görmeleri hatta Müslüman olmayan Türkleri, Türk kabul etmemeleri tuhaf bir yaklaşımdır.

Bu konu her açıldığında Medine’yi müdafaa etmekle vazifeli Osmanlı ordusunun komutanı Fahreddin Paşa’nın ihtiyat subaylarından İdris Sabih Bey’in, Medine’de kaleme aldığı şu şiirini okur geçerim:

Dünya ve Ahiret Efendimizsin
Bir Ulü’l-emr idin emrine girdik
Ezelden bey’atli hakanımızsın
Az idik sayende murada erdik
Dünya ve ahiret sultanımızsın.

Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey şefi’ kusurumuzu
Bin küsür senelik emeğimize.

Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur
Şımardık müjde-i sahabetinle
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur
Doyarız bir lokma şefaatinle.

Nedense kimseler dinlemez eyvah
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmi isen de ya Rasulallah
Ancak sen okursun yüreğimizi.

Suları tükendi gülaptanların
Dinmedi gözümüz yaşı merhamet
Külleri soğudu buhurdanların
Aşkınla bağrını yakmada millet.

Ne kanlar akıttık hep senin için
O Ulu Kitab’ın hakkı çün aziz
Gücümüz erişsin ve erişmesin
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.

Yapamaz Ertuğrul Evladı sensiz
Can verir cananı veremez Türkler
Ebedi hadimü’l-Harameyniniz
Ölsek de Ravzanı ruhumuz bekler.

Ey iman edenler! Allah'tan gereği gibi sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün. (Ali İmran 102)

25 Eylül 2018

Düşman Dışarıda Değil


İnsanoğlu yaratılışından gelen bir hasletle hemen her zaman ve her konuda kendini savunma hissi veya bilinciyle hareket eder. Bedenine yönelik herhangi bir tehlike endişesini en seri ve güçlü reflekslerle savuşturmaya çalışır. Söz konusu benliği, nefsi veya ruhu olunca da aynı şekilde tepkiler verir. Bundan istisnalar ancak çok özel eğitimler almış ve kendi kontrolünü sağlayan nadir insanlardır.

Hakaret, aşağılama, tehdit gibi sözlü saldırılara karşı kontrollü de olsa savunmaya geçmemiz normaldir. Aynı şekilde sahip olduğumuz değerlerimize, mukaddesatımıza veya taşıdığımız fikirlere, savunduğumuz gerçeklere de bir saldırı olunca savunmaya geçeriz. Biz buyuz ve böyle yaratılmışız.

Kendimizi savunurken ya da temize çıkartırken, birilerini kendimizi çıkarttığımız aşağılanma ve suçluluk çukuruna iterek boşluğa doldurma çabamız bu fıtri savunma refleksini aşan ve daha çok bilinçli ve öğrenilmiş bir defans saplantısıdır.

Bizim herhangi bir konuda iyi ve güzel olmamız için birilerinin o alanda kötü ve çirkin olmasına hiç gerek yoktur.

Yine herhangi birimizin işlediği bir hata veya suçtan temize çıkması, affedilmesi ve gönüllerde yer bulabilmesi için o hatayı bir başkasının işlemiş olmasına veya günahın başkalarında da bulunmasına ihtiyacımız yoktur.

Ne Allah’ın dininin uhrevi tevbe metodunda ne de dünyevi af usulünde, günah ve vebal kefesine bir başka ağırlık ya da kişiyi koyma mecburiyeti yoktur.

Aynı şekilde; insanların gönüllerinde de özür ve af taleplerinin yer bulabilmesi için pişmanlık duyduğumuz bir hatanın başkasına yamanmasına, dayanmasına, izafe edilmesine gerek yoktur.

Gönüllerin kapısının anahtarı samimiyettir, tıpkı göklerin kapılarının anahtarı olduğu gibi…

İslam’ın insandan beklentisi; hislerini yok etmesi değil değil, onları helal ve haram sınırları içinde tutabilen Müslüman bir fert olmasıdır.

Başkalarının kusurlarını araştırmak Kur’an ve sünnette mutlak olarak çirkin ve haram görülen bir davranıştır. Bunları insanlar arasında yaymakta öyle…

Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Şüphesiz zannın birçoğu günahtır Gizli halleri araştırmayın! Gıybet etmeyin! Sizden biriniz, ölen kardeşinin etini yemek ister mi? Ondan tiksinirsiniz. Allah'tan korkun! Şüphesiz ki Allah, tevbeleri çokça kabul edendir, merhametlidir.(Hucurat 12)

Bu konudaki en çarpıcı uyarılardan biri de şu hadistir:

Bir müslümanın ayıbını görüp onu örten kimse, diri diri gömülmüş bir kız çocuğunu kabrinden çıkartıp yaşatmış gibi olur. (Buhari, Ebu Davud, Nesai)

Günümüzde haber ajansları hemen her olayı bulup, insanların gözlerinin önüne zaten getiriyorlar. Bunların bir çoğu, haramlar ve çirkin işlerden oluşuyor. Her yerde televizyonlar, radyolar, gazeteler üzerinden duyulan ve internet yoluyla da her cebe giren bu haberlerin temsil ettikleri çirkinlik ve bulaştıkları haramların çokça yayılması, duyulması hem gönülleri karartan bir etkiyi hem de sıradanlaşmalarını ve normalleştirilmelerini temin ediyor.

En akıl almaz günahlar dillendirilip anlatılıyor. En ağır cürümler haberleştirilip gösteriliyor. İnsan fıtratını harap eden felaketler gibi olan veballer adeta gözlerimizin önünde işleniyor.

Bırakınız bu işleri medya yapmakla kalsın. Bırakınız biz sosyal medya hesaplarımızda çirkinliklerin yayılmasına destek olmayalım, günahların duyulmasına sebep olmayalım, gözlerin ve gönüllerin kirlenmesine izin vermeyelim.

Paylaştığımız her çirkinlik, temiz ve saf nesillerimizin karşısına çıkıyor, kalplerini köreltip, vicdanlarını törpülüyor.

En basit gördüğümüz ve hatta tel’in etmek için paylaştığımız pek çok hata ya da günah bir müddet sonra toplumsal bir hezeyana dönerek yayılıyor.

Kötü bir söz söyleyen kimse ile onu yayan kimsenin günahı eşittir. Ali (r.a.)

Batıdan örnek vermekten haz etmediğimi bilirsiniz ancak bu noktada gerekiyor. Bir gün oturup batı medyasını taradığınızda ne intihar ne de kadın cinayeti haberleri görürsünüz. Tecavüz haberi hiç yoktur. Çocuk tacizcisi papazların haberleri bile mağdurların sayıları binlerle ifade edilecek noktaya gelince ve çoğu zaman yıllar sonra ortaya çıkar.

Peki bu haberlerin olmayışı, o toplumlarda bu suçların olmadığına mı işaret ediyor? Tabii ki hayır!

Mesela Hollanda’da yıl sonu yayınlanan istatistiklere konu olur bunlar; günde ortalama 1,5 kişi sadece trenlerin önüne atlayarak intihar eder, yıllık yakınları tarafından öldürülen kadınların sayıları da her geçen yıl artmaktadır. Diğer ülkeler de oradan aşağı kalmazlar. Ama bunu yaymanın, günlük haber olarak her eve sokmanın, zihinlerde bunları normalleştirdiğini bilir ve yapmazlar.

İnsanların hayat gayeleri dünyevileştikçe intihar ve cinayetler artar, çaresi ahirete imandır.

12 Eylül 2018

Şuurumuz köreldi!


Keskin bir bıçak gibiyiz, genç bir delikanlı gibi; hızlı, dengesiz, deli ve kanlı cümleler kurmaya bayılıyoruz!

Mangalda kül, bahçede gül, kafeste bülbül bırakmıyoruz…

Her konuda sözümüz, her fikre eleştirimiz, her teze bir antitezimiz var.

Hep haklıyız, hep üstün, hep en masum, hep en fiyakalı, hep bir başkayız biz!

Kimseler bizim kadar anlayamadı şu hayatı; şu dini ve şu dünyayı.

Eşimiz, dengimiz gelmedi aleme, boy ölçüşmek kimin haddine kibrimizle.

Dünyanın bütün sorunlarının tek çözümü var; bütün insanlar bizim klonlarımız kadar bize benzemeli, yoksa düzelmez bu devran…

İnandığımız ahirette de kesinlikle; biz en salih, en takva ve en cennetlik olanlarız.Biz girmezsek başka kim girebilir ki zaten cennete? İnandığımızdan çok eminiz, dahası cennet zaten bizim için yaratılmıştır.

Her şeyden çok eminiz, çünkü mü’miniz biz!

Alem de zaten bize teslim olmalı, zira Müslümanız biz!

Ters giden konuların bizle alakası olmasa gerek, bu kadar mükemmel ve kusursuz bir toplumda leke ne arar? Varsa da o biz değilizdir, aramıza karışmış birtakım soysuz, huysuz ve hırsızlardır işte.

Bütün mesele şu ki; kendimizi bile kandırabiliriz ama Allah’ı asla!

Akıbetimizden endişe etmek ve aslında sonumuzun korkusuyla titremek durumundayız.

Allahsız bir adamın rahatlığıyla dünyada saltanat sürebilmek bizim felaketimizdir.

Ahiretsiz bir neslin keyfinde bir nesil yetiştirmek bizim sonumuz demektir.

Hayatın tüm alanlarında peygambersiz insanlarla yarışıyor olmak, bizim yenildiğimizin delilidir.

Bu kadar sözü uzatmanın ve lafı gevelemenin anlamı da yok, neticede anlatmak istediğimiz her şey sözleri de kendi gibi güzel ve büyük, Allah’ınRasulü’nün dilinden gelmiş bize:

‘Bir kavme benzeyen onlardandır.’ (Ebu Davud)

Allah sonumuzu hayır eylesin…

06 Eylül 2018

Menüde İdlib Var!


Yıllardır Suriye ile ilgili haberler ve gelişmeler neredeyse iç işlerimiz kadar bizi meşgul ediyor, etmek zorunda da. Suriye krizi başladığından bu yana eksiklerimizle birlikte ülke ve halk olarak önemli sınavlardan ve dönemlerden geçtik. Geldiğimiz noktada ise artık Türkiye’nin himayesindeki İdlib ile Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarıyla kontrol altına alınan alanlar masaya getirildi.

İdlib, şu an ana başlık gibi görünse de herkes devamında Afrin ve Azez-Cerablus hattının gündeme gelmesine kesin gözüyle bakıyor. Rusya’nın nihai amacının tümüyle Suriye topraklarını kendi kontrolünde Baas rejimine teslim etmek olduğunu resmi ağızlardan açıklaması, İran’ın artık -kaba tabirle- parsayı toplama zamanının geldiğini düşünerek yeniden inşa planlarında yer almak için adımlar atması boşuna değil.

Suriye meselesinin başa dönmesini ve krizin başındaki siyasi durumun yeniden ve daha zalimce hakim olmasını istiyorlar. Geçtiğimiz ağustos ayında rejim tarafından sadece hapishanelerde işkence altında ölenlerin sayısının 198 olduğunu düşünürsek yaşanacakları tahmin etmek daha da kolaylaşır.

Evet 31 günde 198 kişiyi işkence ile öldüren bir rejimden bahsediyoruz! İran ve Rusya işte bu rejimin Suriye’nin bir bakıma kurtarılmış tek bölgesi olan İdlib’e de hakim olmasını istiyorlar. Abd ve güdümündeki batı ise kimyasal silahla yapılmadıkça rahatsız olmayacağını açık açık ilan ediyor.

Aynı Abd, Fırat’ın doğusunda bulunan Suriye’nin üçte birine tekabül eden bölgenin sahadaki paravan gücü Pyd tarafından kontrol edilmesinden başka bir şey istemiyor görünüyor. Rusya ve İran ise şimdilik İdlib’ten başka hedefle ilgilenmiyor gibiler. Kuzey Suriye’deki fiili durumdan rahatsız değiller.

Peki bu küçük vilayette ne var?

Aslında İdlib’te ne uğrunda savaşılacak yeraltı zenginliği, ne de yerüstünde uğrunda kan dökülecek bir yatırım var.

İdlib’te son yılların katliamlarından kaçan, tehcire ve sürgüne tabi tutulan gariban bir halk kitlesi ve onları savunmaktan başka suçları olmayan yiğit adamlar topluluğu bulunuyor. Astana süreci sonrası çatışmasızlık alanı olarak ilan edilen diğer bölgeler Rusya destekli İran ve rejim milislerince ele geçirildikten sonra geriye kalan tek yer İdlib…

Türkiye’nin himayesine koşanların son sığınağı İdlib, oradan öte gidilecek başka bir yer olmayan yer İdlib!

Halep’ten, Hama’dan, Deraa’dan ve Duma’dan otobüslerle sürgün edilen sünni halkın toplandığı son nokta İdlib…

Şimdi orayı da ezmek istiyorlar.

Ezmek ve yıkmak; insanların onurlarını, şehirlerin duvarlarını yıkmak istiyorlar. Kadınları ve çocukları öldürmek istiyorlar.

Kaçmak isteyenlerin gidebileceği tek istikamet olan Türkiye’yi yeni bir mülteci kriziyle boğmak istiyorlar.

Abd ile arası bozulan Türkiye’nin dünyada pek az destekçisi olduğunun farkında olan Rusya ve İran üstüne üstüne geliyorlar.

Türkiye’nin elinde çok fazla koz yok.

Muhalif direnişçilerin de çok güçlü silahları yok.

Havadan yağan bombalara kimse engel olamıyor.

Kadın ve çocukları, yaşlıları korumaya sığınak yok.

Rusya ve rejim uçakları hedef gözetmeksizin ateş ediyor!

Saldırgan zalimler hiçbir kural ya da kanun tanımıyorlar…

Gelecek günler zor geçecek ama alnı ak olarak çıkacak olan yine biz olacağız inşallah.

Türkiye belki her şeyi beklediğimiz gibi yapamayacak, belki çok ağır bir savaş göreceğiz, belki büyük bir mülteci akını ile karşı karşıya kalacağız hem de bu ekonomik kriz döneminde…

Ama gelecek insanlık onurunu ayakta tutan adil ve mert Müslümanların olacak, bundan adımız kadar eminiz.

Bunlar da geçecek!

15 Ağustos 2018

Suriyeliler Bayram Tatiline mi Gidiyor?

Son yıllarda ülkemizde yaşayan Suriyeli kardeşlerimize saldırmak ve aleyhlerinde bir kamuoyu oluşturmak isteyenlerin her bayram yaptığı bir dezenformasyon var. ‘Suriyeliler bayram tatili için ülkelerine gidebiliyorlarsa geri dönmesinler orada kalsınlar’ şeklinde özetlenebilecek bu anlamsız tavır ilk anda pek çok samimi insanın da kafasını bulandıran altyapısı tabii ki çürük faşist bir söylemdir.

Suriye gerçeklerinden haberi olmayan halkın buna inanması çok kolaydır. Ancak etkili ve yetkili hatta gazeteci veya aydın gibi çağdaş sıfatlara haiz bazı gönüllü Türkiye aleyhtarları ve Esed taraftarları bu propagandayı yayarak toplumda Suriyelilere karşı bir nebze var olan rahatsız kesimi tahrik etmek ve çıkabilecek olaylardan nemalanmak istiyorlar.

Bir toplumda ne sebeple olursa olsun çıkacak herhangi bir kavga yahut daha ileri seviyedeki bir karışıklıktan medet uman, hoşlanan veya memnun olan o toplumun dostu değildir, kardeşi de olamaz!

Bize düşen her platformda gerçekleri aktararak insanları doğru bilgilendirmek ve bilgiye dayalı birer kanaat sahibi olmalarına yardımcı olmaktır. Bu bağlamda şahitliğimizi yerine getirmek İslami bir vecibedir.

Lütfen şu maddeleri dikkatlice okuyunuz:

Suriyeliler bayramda Suriye’ye değil, Türkiye’nin kontrolünde olan bölgelere yahut Türkiye himayesindeki muhaliflerin kontrolündeki bölgelere gidip geliyorlar. Bu da Suriye’nin halen çok küçük bir parçasına tekabül ediyor. Fırat Kalkanı bölgesi ile İdlib şehri…
Bu gidişlerin amacı tatil değil zira Suriye’nin bu bölgesinde tatil yapılabilecek imkan ve ihtimal bulunmuyor. Ancak akraba ziyareti, mezar ziyareti, halen mümkün olan bazı resmi işlemler, yıkık evlerinin durumuna bakmak, şartları görerek geri dönüş imkanı araştırmak gibi amaçlarla gidiyorlar ve imkan bulan geri dönmüyor. Örneğin geçen Ramazan bayramı için ülkesine gidenlerin yaklaşık 3000 kişisi geri dönmedi.
Suriyelilerin gittikleri bölgelere bizim yardım kuruluşlarımız, askerlerimiz hatta gerekli izinlerle sivil vatandaşlarımız da giriş yapabiliyorlar. Gerek yardım götürmek gerekse durumu yerinde incelemek isteyen gazeteci yahut değil herkes o bölgeleri ziyaret edebiliyor. Resmi görevlilerimiz, eğitim kurumları ve posta hizmetleri veren kurum çalışanları gibi bir çok insan güvenle oralarda dolaşabiliyor.
Astan süreciyle ‘Gerilimi Azaltma Bölgesi’ olarak ilan edilen yerlerden halen Türkiye himayesinde bir çok Suriyelinin tehcir edilerek sığındığı tek bölge olan İdlib kırsalı nüfus yoğunluğu ve sosyal şartlar bakımından buradan gidebileceklerin kalmasına imkan sağlamaktan çok uzaktır. Aksine sınırlar açılacak olsa oradan ülkemize gelmek isteyen milyonların varlığı bir gerçektir.
Bu bölgeler Türkiye’nin himayesiyle kısmen güvenli oldukları için insani dolaşımlar mümkün olmakla birlikte rejim ve Rusya tarafından teröristler bahane edilerek sık sık bombardımanlar yapılabilmektedir. Ancak fiili bir savaş durumu olmadığı için ziyaretler devam edebiliyor.
Bu bölgelerde iş imkanları yok denecek kadar azdır. Misafirlerimiz hayatlarını normal şekilde devam ettirebilmek için iş ve barınma ihtiyaçlarını, çocuklarını büyütme ve yetiştirme imkanlarını ancak ülkemizde bulabilmektedirler. Ziyaret sonrası geri dönmelerinin en büyük sebebi iş ve barınma imkanlarıdır. Suriye’de yaşanacak bir normalleşme ve yeniden yapılanma durumunda ülkemizde bulunan Suriyelilerin büyük çoğunluğunun geri döneceğinden kimsenin şüphesi yoktur.
Bütün bunların yanında Kuzey Suriye’de son dönemde yapılan kamuoyu yoklamalarında ve kanaat önderlerinin açıklamalarında beyan edilen halkın yaklaşık olarak yüzde sekseninin Türkiye’ye ilhak edilmek istedikleri de yaşanan sürecin ülkemiz ve halkımız adına onur verici yönü olarak kayıtlara geçmelidir.
Kızılay verilerine göre; Suriye’de her bir saatte 50 civarında aile evlerini terketmek zorunda kalıyor ve Suriye’nin içinde 6.500.000 sürgün edilmiş insan derme çatma çadırlarda ve barakalarda, Türkiye sınırına yakın yerlerde yaşıyor.
Türkiye’de bulunan 3.5 Milyon Suriyeli misafirin neredeyse tamamının akrabaları, kiminin anne-babası, kiminin Suriye’de topraklarını savunan kocası-oğlu, kiminin kardeşi bu derme çatma çadırlarda barakalarda hayata tutunmaya çalışıyor.
Suriye’ye bayrama gidenleri Bodrum’a tatile gidenlere benzetip halkın kafasında yanlış algı oluşturanlara, o bayram ziyaretinde öldürülmüş babasının, anasının, yavrusunun, yavuklusunun mezarına sarılıp gözyaşı döken insanları göstermek mümkün değil ama merhamet ve akıl sahibi herkes biraz düşündüğünde daha normal bir anlayışla olaylara bakabilecektir.
Afad verilerine göre; Türkiye’ye sığınan 3.567.130 Suriyelinin 1.631.630’u (%46) Çocuktur. Kadın, çocuk ve 65 yaş üzeri yaşlı nüfus oranı da %71’dir.Bu korunmaya muhtaç kırılgan kesime destek veren erkek nüfus oranı da %29’dur. Erkekler gitsin ülkesine ifadesi de bu anlamda gerçekçi/insani değildir.

Evleri başına yıkılmış ailelerin, işkence merkezlerinde sistematik tecavüze uğramış kadınların, gözleri önünde babası infaz edilmiş çocukların korumasız bir şekilde o cehenneme gönderilmesini istemek Suriye gerçeklerini bilmemek ya da insan onurunu hiçe saymak anlamına gelir.

Suriye krizini Türkiye çıkarmadı, ama krizin dindirilmesi için 2011’den bu yana çok yüksek bedeller ödeyip insani bir duruş sergiledi. Bunu onurla devam ettirmek ve sonuna kadar mazlumların yanında olmak tarihimize altın harflerle yazılacak bir duruş olacaktır.

Son olarak herkesi anlarım da Müslümanlıktan, kardeşlikten dem vuran ve İslam tarihini, coğrafyayı biraz bilen, son bin yıllık hikayemizi okumuş birinin Suriyelilerden rahatsız olmasını ve bu şenliklere katılmasını anlayamıyorum.

Bu topraklar; mülteci yurdudur, gariban toprağıdır, mazlumların vatanıdır, imparatorluk özetidir…

17 Mayıs 2018

Kudüs kimin olacak?


Mitingler büyük hadiseler karşısında halkın galeyana gelmesiyle ortaya çıkarlarsa devlet gücünü tetikleme görevi icra edebilirler. Ancak devletin gücü halkın iteklemesiyle artmaz. Devletten gücünden fazlasını beklemek hayalcilik olur.

Dün olduğu gibi bugünlerde de müstekbir devlet ve uluslar bizim zayıflık ve korkaklığımızdan faydalanarak kendi hükümlerini icra ediyorlar. Karşılarında durabilecek bir güç ya da devletimiz yok. Bu gerçeği kabullenmek ve ona göre beklentilerimizi dengelemek zorundayız.

Türkiye kalibresinde bir devlet, bu gibi olaylarda en yüksek perdeden kınama ve elçi çekmek gibi diplomatik adımların ötesine geçemez. Ki bu satırları yazdığım saatlerde sadece Türkiye ve Güney Afrika devletleri istişare için elçi çekme adımı atmıştı. Dünyadan hele de İslam dünyasından bu cesareti gösteren  başkası da yok zaten...

Tarihe şöyle bir not düşüldü: Giritli Ortodokslar 16 Ağustos 1866 gecesi Selino kazasındaki bütün Müslümanları (beşiktekiler dahil) katlettiler. Bu katliam karşısında Batı (Bosna ve Kosova’da olduğu gibi) kılını bile kıpırdatmadı. Hıristiyanların meclisi 2 Eylül 1866’da Enosis ilan ederek Yunanistan’ın Girit’i ilhak ettiğini bildirdi.

Böyle başlamıştı malum son ve yıllar sonra Yunanistan adayı tamamen ele geçirdiğinde ve son Osmanlı askerleri de adayı terkettiğinde İstanbul’da dev bir miting düzenlenmişti. ‘Girit bizim canımız, feda olsun kanımız’ sloganı en çok duyulanlardan biri idi. Sonra halk evine döndü. Girit kaybedildi ve bir kaç ay sonra da Sultan 2. Abdulhamid tahttan ilga edildi.

Ramazan’a kavuştuğumuz şu mübarek günlerde mukaddes beldemiz Kudüs’te yaşananlar ve buna karşı seslerini yükseltmeye çalışan Gazzeli müslümanların kurşunlarla biçilmeleri kalplerimizi titretmekte ve Allah’ın gazabından rahmetine koşacağımız bu ayda bizi nelerin beklediğinden korkmamıza sebep olmaktadır.

Rahmet ve bereket ayı Ramazan, ruhlarımıza ve şuurlarımıza Filistin, Kudüs ve şehidlerin mübarek yolunun gölgesini düşürmüş oldu ki; şüphesiz bunlar, rahmetlerin en büyüğü, dünyamızın ve ahiretimizin kurtuluşuna vesile olacak nimetlerdir.

Allah, Abd ve İsrail yahudileri eliyle bize Ramazan’da Kudüs ve şehadet şuuru vermeyi murad etmiştir.

Filistinliler kendilerinden beklenenden fazlasını yapmakta ve silahsız olarak kurşunların üstüne yürüyüp can vermeye devam etmekteler. Onlar için şehadeti dilemek ve dünyada huzur ve rahat yüzü görmeyen bu asil halkın ahiretlerinin mamur olmasını ve şehidlerinin derecelerinin yüksek olmasını dilemekten daha güzel bir temennimiz yoktur.

Kendi adıma yaşarken Mescidi Aksa’nın yıkılışını canlı yayında izlememekten daha güzel bir temennim olmadığını belirtmek istiyorum. Bu gidişin sonunda belki yakın bir gelecekte bunun da yaşanabileceğini ve yine yükselecek cılız bir kaç sesten başka tüm dünyanın gönüllü ya da zorla boyun eğeceğini düşünüyorum.

Gerek Filistin halkının ve kuruluşlarının gerekse umum müslümanların işgali sindirdikleri ve mevcut şartları muhafaza ederek hayatlarını devam ettirmeye razı oldukları ortadadır.

Geçmişte Filistin ziyaretim sırasında yaptığımız muhabbetlerden anladığım kadarıyla Filistinliler o topraklarda varlıklarını devam ettirebilmeyi ana hedef olarak benimsemişler ve daha ötesini hayal bile edemez hale gelmişlerdi. İsrail teröristleri ise onları tamamen silinceye kadar zulüm ve katliamlara devam edecek plan ve hazırlıklar içinde görünüyorlar.

Allah’ın murad ettiği bir zamanda, O’nun mukadddes beldelere varis kılacağı salihler topluluğu gelip oraları kurtarıncaya kadar işgalin devam etmesi mukadderdir.

Andolsun biz Zikir'den(Tevrat’tan) sonra Zebur'da da: 'Şüphesiz yeryüzüne(Kudüs’e) salih kullarım varis olacaklardır' diye yazmıştık. (Enbiya 105)

O salihlerden olamadığımız içindir ki Kudüs’e varis olamıyoruz. Allah’ın va’di haktır ve mutlaka gerçekleşecektir. Müslümanlar salih kullar olduklarında Kudüs yolları açılacaktır.

Rasulullah(sas) buyurdu ki: "Yakında milletler, yemek yiyenlerin çanaklarına davet ettikleri gibi, size karşı biribirlerini davet edecekler."

Birisi: "Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” dedi.

Rasulullah (sas), "Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çörçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak." buyurdu.

Yine bir adam: "Vehn nedir ya Rasûlullah?" diye sorunca:

"Vehn, dünyayı sevmek ve ölümü kötü görmektir." buyurdu. (Ebu Davud)

06 Nisan 2018

Derede boğulmak

Nuh(a)’ın gemisinden ilham alınarak tasarlanmış devasa bir gemideydik, uzun yıllar süren, tarihin şahit olmadığı fırtınalarla boğuştuk. Bir yandan deniz ve rüzgar, diğer yandan zalim düşman saldırıları altında dönülemez yolumuza devam ettik. Devran aleyhimize döndü ve kaptanımızı kaybettik, hakimiyet ve üstünlüğümüz yıkıldı.

Kaybettiğimiz sadece bir kaptan olsaydı yerine yenisini mutlaka bulurduk, ki geçmişimizde bunun benzeri devirlerde, olmadık çareler üretip, bir kaptanın etrafına toplanıp gemimizi selamet sahiline ulaştırmıştık. Yine aynısını yapabilirdik ama düşman da bunu biliyordu.

Kaptanlığımızı yıktılar! Gemimizde artık öyle bir makam yok...

Karaya vurmak kaçınılmazdı. Kaptansız ve mağlup bir gemi için yolculardan sağ kalanların karaya ayak basmaları bir tür kurtuluştu, ya da en azından biz öyle sandık.

Karada işler bizim sandığımız gibi yürümüyordu. Rüzgarda yelken açmak ilerlemeye yetmiyor, bir de topuklarını vura vura yürümek gerekiyordu. Denizde hiç rastlamadığımız kadar toz, toprak ve çöp, karanın sıradan nesneleriydi, temiz kalmak neredeyse imkansızdı.

Dahası çoğumuz pisliğe bulaşmaya da alıştık.

Kurtuluş sandığımız kara, bizi düşmanlarımıza benzetiyor ve her geçen nesille biz de buna uyum sağlamayı marifet sayıyorduk. Önce görünüşümüz sonra içimiz onlara benzedi! Onlardan olmayı lanetlik bir durum görsekte, kendimize yakıştıramadığımız ne varsa aslında boynumuza asıldı kaldı.

Bu gidişin sonunu hızla bulanlara şaşmayı da ihmal etmeden hep birlikte bu kara deliğin içine çekilmeye devam ettik.

Şimdi gırtlağına kadar batanlarımız, tepelerine kadar batanları kınıyor. Beline kadar çamura saplananlarımız zor nefes alacak kadar batanları... En temiz kalanlarımızın da ayakları çamura bulanıyor, zira karada temiz yol yok, karada ferahlık yok, huzur yok, kurtuluş yok!

Selamet yani kurtuluş yeniden bir gemi inşa etmekten geçiyor, başına kendi kaptanımızı geçireceğimiz, yolunu vahyin çizdiği bir gemi.

Tam da bu noktada başarısızlığımızın sebebi yine biziz!

Bazılarımız gemi inşası için kalasları yontarak, kalaslar olmadan gemi olamaz diyor ve doğru da diyor! Diğerlerinden bir grup, kürekleri ve yelkenleri yapmaya çalışırken en önemli işin kendilerinde olduğunu ve herkesin onlara tabi olması gerektiğini, aksi halde başarısız olmanın kaçınılmaz olduğunu iddia ediyorlar, tıpkı diğer her bir grup gibi!

Bir zümre inşa edilmemiş gemi için yiyecek depolarken, bir başka topluluk ise gemimizin duvarları ve tavanları için süsler tasarlıyor.

Ortada gemi yok, henüz!

Bu kargaşa ve itişmeler sırasında bir çok işçi ve yolcu geminin inşa edildiği derede boğulup gidiyor...

Her olaydan sonra yeni bir çaba ve yeni bir bakış çıkıyor ortaya; ne hikmetse her grubun sebebi, metodu ve gayesi en doğru oluyor.Bu kadar çok doğrunun olmasından büyük bir yanlışlık düşünülemezdi, düşünülemedi de zaten; bu da doğru kabul edildi!

Son tabloda; küçük bir derede çırpınan, can veren, ter döken ama bir adım ileri gidemeyen bir ümmetiz... Her birimiz ayrı ayrı en haklı ve en doğruyuz. Biraraya gelmemize gerek yok! Böyle kendi çamurumuzda helak olup gitmekten zevk alıyoruz!

Okyanusları aşıp gelen geçmiş nesillerimizin başarıları ile iftihar ederken derelerde boğulup gidiyoruz...

Bu anlamsız kargaşada gemi inşa etmekten vazgeçenlerimiz kadar, gemi inşa etmek gerekliliğine inananlarımız da hızla azalıyor. Boğulanlardan daha çok meydanı terkedenler var ama biz didişmeyi gayemizden daha çok önemsiyor ve seviyoruz.

Çamuru sevdik biz, kirlenmeyi güzel gördük; artık temizlenmek ve gemi inşa edip açık denizlere yelken açmak istemiyoruz. Bir de bunu kendimize itiraf edebilirsek belki bir şey ya da bir şeyler değişecek.

12 Ocak 2018

Ümmet, Kardeşlik ve Vahdet

Doğu halkları olarak bir konuda anlaşabiliriz; kardeşlerimizle pek iyi geçinemeyiz ama ağabeylerimize saygı duyar, hoşlanmasakta sözlerini dinleriz. Neticede nasıl olsa kafamıza göre hareket edeceğimiz için pekte zor olmaz bu efendi kardeş duruşu!

Yeni zamanlarda tabi her şey gibi bu akrabalık ilişkileri de sarsıntılar ve değişimler geçirdi. Ağabeylik edebilmenin, büyüklüğün kabulünün bazı gerekçeleri ortaya çıktı. Biraz güç mesela, ya da biraz para gibi yan etkenler saygı görmenin, makbul akraba olmanın neredeyse şartları haline geldi.

İşin bu kısmı sosyologların işi elbette, onlar düşünsün; neden bu hale geldi dünya ve insanlık, nasıl kurtulur da normal aileler ve toplumlara oluruz?

Bizi ilgilendiren kısmına gelince, kardeşlik mefhumunu aile kavramı olmaktan çıkaran bir dine mensubuz. Dahası anneliği de ekleyerek ümmet yapan bir dinimiz var. Buraya kadar genel bir kabulümüz ister istemez var tabii ki, zira bunlar tartışılmaz kaynaklarımızda yani Kur’an ve Sünnette sabit olarak bulunan gerçekler.

Hepimiz kardeşiz ve bir tek ümmete mensubuz.

Aramızda paylaşılacak bir menfaat yahut dünyalık ortaya çıkıncaya kadar geçerli bir kardeşlik hemen hiç birimizi rahatsız etmiyor. Nasıl olsa bir sıkıntı olunca rafa kaldırılabilecek bir kardeşlikten bahsetmek çok kolay! Canımızı sıkanı, lafımıza ters düşeni hatta yolu başka bir kaldırıma düşeni elimizin tersiyle kardeşlik sınırlarından atabiliyoruz.

Aleyhinde konuştuğumuz yahut iş yaptığımız adamlar genelde kardeşimiz olmuyor, olsaydı yapamazdık zaten... Sorulduğunda dilimizin ucuyla tabii ki kardeşiz deyip geçiştirdiğimiz ama aramızda kardeşlik hukukunun esamesi okunmayan bir çok ‘sözde’ kardeşimiz var.

Kardeşler arasına ‘sui zan’ düşünce, aynı annenin evlatları olmayı gerektiren ümmet olma ihtimalimiz da azalıyor. Oysa bu dinin paylaşıldıkça çoğalan ve  büyüyen bir mirası var. Kardeşlerimize verdikçe bizim hanemizdekinin arttığı bir miras bu, verdikçe çoğalıyor!

İster mana olsun ister madde, farketmiyor!

Yeter ki kardeşine ver, çoğalıyor!

Vermek yerine yermek ve saldırmak, sevmek yerine dövmek ve uzaklaştırmak kardeşçe olamıyor oysa...

Peki bu kardeşliğin bir sınırı yok mu, elbette var. Kardeş bildiklerimiz sınırı aşmadıkça, çiğnemedikçe bizim dokunamadığımız bir hudud var. İlk hamleyi, ilk saldırıyı yapan kaybediyor! Dünyada kazansa da kaybediyor, hem de ta Kabil’den bu yana kaybediyor.

Kardeşine kıymak için elini uzatanları teneşir değil cehennem paklıyor!

Sulha yanaşmaksızın, ısrarla kan içmeye meyleden, zulmeden ve sınırları tanımayan kardeş olamıyor, olmuyor da zaten. Ordularla değil insanlarla savaşan, galibiyet değil katliam hatta bir tür soykırım peşinde koşan bir kardeş, kardeş olamıyor, olmuyor!

Ümmetin zayıf zamanında fitne ve tuzaklarla insanları katleden, yurtlarımızı karıştıran ve menfaatleri İslam olmayan, diliyle öyle söylese bile pratikte müslümanların menfaatini gözetmeyen bir kardeşle vahdet olamıyor, olmuyor.

Kadın ve çocuklara zulmeden, dillendirmekten nefret ettiğimiz işkenceleri zevkle uygulayan, çocuk katilleriyle kardeş olunamıyor, vahdette kuralamıyor, kurulmuyor.

Aynı anne-babanın çocukları da kavga eder ve döner barışırlar belki ama damarlarında katlettikleri garibanların kanı dolaşanlarla kardeş olunamıyor, vahdet kurulamıyor, kurulmuyor.

‘Onlarda bu kuyruk acısı, bizde de bu evlat acısı’ varken kardeş olunamıyor, vahdet kurulamıyor, kurulmuyor!

Evlat acısı olmayan, kan görmeye dayanamadığı için değil dökülen kanları kendinden bilip hissedemediği için vampirlerle kolkola olmakta bir sakınca görmeyen, hatta eleştirilmelerine bile dayanamayan, rahat koltuklarına yaslanmış ellerindekilerle yetinmenin yolunu dilleriyle zalimleri savunmakta ve mazlumların etini çiğnemekte gören, mustaz’afların kardeşliğini bilemeyen, idrak edemeyen, ümmet olmak veya vahdet kurmak hayaline haysiyet ve kardeşliğini heba edenlere yazıklar olsun...

‘Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur; sonra yardım da göremezsiniz.’ (Hud 113)

15 Aralık 2017

Dokunulmazlarımız!

İnsanlar arasında bizim için değerli ve saygın bir çok kişi vardır. Özellikle kendilerinden dünyamız ve ahiretimiz için faydalı bilgiler edindiğimiz, nasihatlerinden faydalandığımız ilim ve fikir sahiplerine hürmet ve muhabbet beslemek fıtratımıza gayet uygun bir davranış biçimidir.

Bir çok meselede olduğu gibi bu konuda da aşırılıklara düşenlerimiz hepimizin malumudur. Kendi hoca, şeyh yahut liderlerini hatasız görmek adeta normal bir davranışa dönüşmüştür. Bir hareket, sevdiğimiz veya peşinden gittiğimiz birinden sadır olunca bir şekilde tevil ederek normalleştirip geçiştirirken, alakamız olmayan biri yapınca tuhaf bir şekilde saldırmaya ve eleştirmeye hatta reddedip dışlamaya hazırızdır.

Oysa İslam'da ruhbanlık, dokunulmazlık veya masumiyet yoktur, her müslüman hayatı boyunca imtihandadır ve o anki hali üzere makbul yahut merduttur; ilim ve siyaset önderlerine hürmet etmekle onları ruhbanlaştırmak arasında büyük fark vardır. Peygamberler mustesna ki onların durumları vahiyle sabittir. Onlar dışındaki herkesin günah işleme ihtimali olduğunu kabul etmek Ehli Sünnet’in alametlerindendir. Bazı bid’atçi mezhepler, imamlarının masum olduğuna inanırlar, Ehli Sünnet arasında bu itikadı normalleştirenler de onlar gibidir.

Bir diğer husus; birinin bir dönem İslam'a ve müslümanlara faydalı işler yapması onu ömür boyu dokunulmaz, seçkin ve üstün biri yapmaz, kimsenin Allah'ı ve dinini yahut müslümanları minnet altında bırakma hakkı yoktur. Felanca iyi bildiğimiz bir kardeşimizdir, abimizdir, hocamızdır, liderimizdir gibi hüsnü zan İslam ahlakının temellerindendir. Ancak kimsenin ayrıcalığı olmayan bir imtihan dünyasında olduğumuzu ve herkesin nefsi ile şeytana kapılma ihtimali olduğunu aklımızdan çıkarmamak durumundayız.

Bir hataya yahut günaha veya sapkınlığa düşen salih bildiğimiz biri ise ona insafla nasihat eder ve kendisini düzeltinceye kadar onu örnek ve önder görmeyiz, kardeşlik hukuku gereğince davranır, bir ayrıcalık tanımayız. Üzerimizde emeği olanların hatalarını hoşgörmek bizi felakete sürekleyecektir.

Bugün herkesin eleştirmekte birbiriyle yarıştığı bazı cemaatlerin ve hocalarının hallerinden ibret almak gerekir. Bakınız, açıkça yalan söylediğini gördükleri halde hocalarının peşinden tereddütsüz gitmeleri onları nasıl helak etti.

Bir şeyi de unutmayalım; İslam azizdir, müslümanlar onurlu ve edepli insanlardır, herhangi bir konuda sünnet ve edebe muğayir davranmak ve müslümanların karşısında edepsiz sözler etmek en hafif tabiriyle ahlaksızlıktır.

Hocalar, üstadlar veya vaizler eğer insanlara Allah'ın dinini/davasını anlatıyorlarsa şaklabanlık, küfür, hakaret ve edebsiz sözlerden uzak durmak zorundadırlar, biz de böylelerinden yüz çevirmek durumundayız; en güzel ahlakı tamamlamak için gelen bir din edepsizlikle temsil edilemez.

Bizden önceki müslümanlar ve onların liderleri hakkında ileri-geri ağza alınmayacak küfür ve hakaretleri eden birilerini kendimize ve neslimize üstad edinirsek, gelecek nesillerin bizim ardımızdan edecekleri küfür ve hakaretlerin hesabı tutulamayacaktır.

Tarihimize müstesna notlar düşen yiğit ve cefakar nesilleri ancak hayırla yad etmeli ve onların hatalarından ibret almaktan başka bir maksatla bahsetmemeliyiz. Kendilerini savunma imkanları olmayanların ardından konuşup ahiretteki hesabımızı zorlaştırmanın akıllıca ve müslümanca bir iş olmadığı aşikardır.

Sürekli birilerini eleştiren ve başkalarının hatalarıyla meşgul olan kürsü sahiplerinin yolu sünnete uygun değildir. Varlığını başkalarının hataları üzerine bina eden, sandalyesini nehirde yüzen çöplerin üstüne yerleştiren gibidir; batması ve boğulmasa da en azından tepeden tırnağa ıslanması işten bile değildir.

‘Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz!’

17 Kasım 2017

Rüzgarımız gitti

Bizi diğer insanlardan ayıran herhangi bir olağanüstü gücümüz yoktur,olması da muhtemel değildir zaten. Allah’ın(cc) bütün insanlık için tayin ve tespit ettiği kanuna ister istemez uyarak yaşar ve yine o düzene göre dünyamızı değiştiririz. ‘Her şeye kadir olan’ bir Allah’a(cc) iman ediyor oluşumuz bize hayatın ve ölümün gerçekliğini öğretir, hikmetini kavratır, ruhumuzu rahatlatır ve dünyamızı da ahiretimizi de kolaylaştırır.

Tarihimizin derinliklerinde az ya da çok biraz dolaşmış olanlarımız bilirler ki; çok büyük ve örnek medeniyetler kurmuş, insanlığa eşine az rastlanır hizmetler sunmuş, ilim ve teknolojide tüm dünyaya ışık olmuşuzdur.

Doğudan batıya adım attığımız topraklar yeşermiş, çiçekler açmış ve payidar olmuşlardır.

Yine aynı tarihimizde çoklukla kendimizle yaptığımız kavgalardan dolayı yenilmiş, yıkılmış ve medeniyetlerimiz yeryüzünden silinmiştir. Bu yenilgi ve yıkımların temel nedeni bizim toplumsal bozulmalarımız ve düşmanlarımıza benzemelerimiz olmuştur. Biz onlara benzeyince Allah’ın dünya için koyduğu kanun gereği mahvedilmişiz, yok edilmişiz, tarumar olmuşuz...

Allah ve Resul'üne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da rüzgarınız/kuvvetiniz/devletiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. (Enfal 46)

İtaat etmemiz gereken makama isyan edince birbirimize düşüyor, birbirimize düşünce korkuya kapılıyormuşuz ve netice de rüzgarımız/devletimiz/kuvvetimiz gidiyormuş! Bir de sabretmeyi bilmiyor ya da terk ediyormuşuz.

Hastalıklarımız belli, neticesi belli.

Tersinden okunursa; devletimizin/kuvvetimizin/rüzgarımızın gitmemesi için Allah’a(cc) ve Rasul’üne(sas) itaat edecek, birbirimize düşmeyip kardeş olacağız ve sabredeceğiz. Formül kısa gibi görünse de basit değil asla!

Özellikle Allah(cc) ve Rasul’üne(sas) itaat temelini kurmakta gereğinden fazla zorlandığımız aşikar. Zaten nefislerimizin ve şeytanın meyil ve vesveseleri ile savaş halinde iken bir de şeytanın gönüllü ordusu olarak hizmet veren ve sağ cenahtan yaklaşan bir güruh var. Bunların farklı türleri olsa da ortak saldırı noktası Rasul’e(sas) itaat direğimizi yıkmak, bağımızı/halkamızı koparmak!

Şeytan ve avanesi de gönüllü ordusu da çok iyi biliyorlar ki sünnet/hadis üzerinden saldırarak Rasul’e(sas) itaat halkasını kopardıklarında geriye bizden bir şey kalmayacak.

Bunlara dinde sünnetin yerini anlatmak fayda etmiyor, hadisin ilmi altyapısını ve değerini ispatlamak yetmiyor. Israrla ve illa varmak istedikleri noktaya vuruyorlar. Bütün istedikleri Rasulullah’ın(sas) sıradan bir insan hatta sıradan bir postacı konumuna düşürülmesi!

Haşa ve kella!

Kur’an ve din hakkında bunların konuşması gerekiyor ama Allah’ın(cc) Rasulü(sas) konuşmuşsa acabalar ve saldırılarla susturulmalı!

Haşa ve kella!

Bunların her biri ciltler sahifeler dolusu kitaplar yazarak dini ve Kur’an’ı anlatmalı ve herkes onların dediğine uymalı aksi halde dinsizlik en hafif hakaret olmalı ama Allah’ın(cc) seçtiği(Bakara 252), örnek alın diye emrettiği(Ahzab 21), itaat edin ki sizi seveyim dediği(Ali İmran 31), itaat etmezseniz yok olursunuz diye uyardığı(Enfal 46), en güzel örnek, en müstesna insan, peygamberlerin mührü Muhammed(sas) konuşursa reddedilmeli!

De ki: Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah kafirleri sevmez. (Ali İmran 32)

Haşa ve kella!

Bütün mesele kesin ve yakin bir iman aslında... Gerisi kitaplarımızda kayıtlıdır; bu gibi insanlara ne muamelesi yapılması gerektiği, sözlerine ve kitaplarına nasıl mesafe koyacağımız, neslimizi ve ehlimizi bunların şerrinden nasıl muhafaza edeceğimiz. Bizim meselemiz bu olmalıdır. Zira rüzgarımız gitmiştir ve bunlarla mücadele edecek alimlerimiz azdır, cemaatlerimizin ve vakıflarımızın daha önemli işleri(!) vardır. Allah(cc) nasılsa kitabını koruyacaktır, biz keyfimize bakabiliriz!

Allah(cc) ve Rasul’üne(sas) itaat ve muhabbet elbette kalbi imanlı dolu insanların vasfıdır. Bunlardan birini diğerinden ayırmaya kalkmak, dindeki yerlerini sorgulamak, kalplerdeki muhabbetine saldırmak, -bizzat veya cemaat olarak- Allah’a(cc), Rasul’üne ve dini mubini İslam’a savaş açmaktır.

‘Ya ama hadisler de bazen sahih olmuyor’, ‘Ebu Hanife de adam ben de adamım’ gibi şeytanın sağ sinyalini gördüğünüzde kalbinizi, kulaklarınızı ve ehlinizi uzak tutun; ey Allah’ın(cc) kulları kurtuluş ve esenlik Allah’ın(cc)Kitabı ve Rasul’ünün sünnetindedir. Bunlara sarılmak dünyada hayata, ahirette cennete tutunmaktır.

Hayır. Rabb'ine yemin olsun, onlar aralarında çıkan meselelerde seni hakem tayin etmedikleri, senin verdiğin hüküm konusunda içlerinde bir sıkıntı duymayacak derecede tam bir teslimiyetle teslim olmadıkları sürece iman etmiş sayılamazlar. (Nisa 65)

02 Kasım 2017

İman umuttur

Bizi diğer varlıklardan ayıran özelliklerimizi sayarken konuşmamız, düşünmemiz derken nihai noktada iman etmemiz akla gelir. İman belki de diğer canlılardan ayrışmamıza ve yaratılmışların en şereflisi olmamıza -velev ki iman etmesek bile- bizi taşıyan bir meziyettir. İman etmek ise kelime ve ıstılah anlamlarının bir adım ötesinde aslında duyularımızla tespit ve kontrol edemediğimiz şeyleri bizzat şahit olduklarımız gibi kabullenme olarak anlaşılmalıdır.

İman ettiğimiz şeylere bizzat duyularla şahit olmak cazip gibi görünse de beraberinde tehlikeli imtihanları da getiren ve pekte kolay olmayan bir durumdur. Bunun ilk örneğini mel’un İblis’ten önce Adem(a) ve Havva annemizde görüyoruz. Allah(cc)’in zatının ve cennet nimetleriyle diğer mahlukatın ğayb olmadığı ve şahit oldukları halde verilen emre muhalif davranmaları direkt rahmetten kovulmalarına ve cenneten tard edilmelerine sebep olmuştur. Aynı şekilde İblis ise bizzat Rabbi zu’l-Celal’in huzurunda ve zatından verilen emre sadece muhalefetle kalmamış, emrin yanlış olduğunu güya kendince bir sebebe dayandırarak itaati reddetmiştir.

Bu noktada Adem(a) ile İblis arasındaki ilk fark; Adem(a) için emrin doğruluğuna teslim olarak günahı kabullenmek, İblis içinse yanlışlığını iddia ederek günahını kabullenmemektir. İkinci fark ise Adem(a) için pişman olarak tevbe etmek iken İblis’te ise tam aksine isyan ederek, itaat edenleri de saptırmak için gayret etmeye karar vermektir.

Geçmişin ve geleceğin ğayb bilgisine sahip olmak ve bu bilgilere hakikat olarak iman etmek yani gerçekliklerinden emin olmak ahiret hayatımız için olduğu kadar dünyamız için de en değerli hazinemizdir.

Geçmiş dediğimiz de aslında sadece bizim için geçmiştir, tıpkı geleceğin bize gelecek olması gibi; tarihi yaşayanlara an idi, ati de onu yaşayanlara an olacaktır. Ezeli ve ebedi ilmin mutlak sahibi Rabb Teala içinse tüm zamanlar ve tüm mekanlar aynıdır, O’nun ilim ve kudretinin dışında kalabilecek herhangi bir varlık yahut yokluk yoktur.

Gelecekte olacakların tamamı da tarihin şahitliğiyle, Allah(cc)’in ‘bugünleri insanlar arasında döndürme’ sünnetinin dışında olmayacaktır.

Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehidler edinmesi için bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez. (Ali İmran 140)

Bütün meselemiz sahip olduğumuz iman ve idraki her şart ve ortamda diri tutmak ve asla bundan gafil olmamaktır. Umut dediğimiz şey inanmaktan ibarettir.

Bizim neslin fetret döneminde yaşamış olması ne geçmişin parlak zamanlarını unutturmalı ne de gelecekte bunun tekrarlanacağı gerçeğini zihinlerimizden silmeli!

Devran dönecek ve sünnetullah tecelli ederek hak ve adaletin hakim olduğu yani Nebevi müjde olarak ‘Sana’dan Hadramevt’e yalnız bir kadının Allah’tan başkasından korkmadan yolculuk edeceği’ günler geri gelecektir.

Tuna kıyılarında dolaşan akıncıların geri döneceğinden asla umudumuzu kesmeyelim. Endülüs’te parlayan güneşimiz dünyanın en doğusundan yeniden doğacaktır ve en batısına kadar yeniden aydınlatacaktır.

Taşıdığımız hasret; geçmişin büyük medeniyetlerine değil, geleceğin muhteşem geri dönüşlerine şahit olma arzusundan ibarettir. O günleri bir görmüşte biz olmak arzusu...

27 Ekim 2017

Irk ile İslam’ı ‘Özel’leştirmek

Temel bilgileri sıralayarak başlayalım:

Irk, insanların hakkında seçme hakları olmayan Allah’ın takdir ve tayini ile dahil olduğu ve değiştirilemeyen bir özelliktir. Bu sebeple diğer seçemediğimiz özelliklerimiz gibi onunla da başkalarına üstünlük taslamamız mantık dışı bir davranış şeklidir.

Adem(a)’in çocukları farklı renkleri ve dilleri ile yeryüzüne yayılarak yerleştiler ve karışıklıklar ile değişen diller yahut renklere rağmen genel olarak belirli ırklara ait olarak yaşayarak bugünlere geldiler. Bu karışıklıklar olayını basit algılamamak gerekiyor zira bir teste göre deneklerden bir çoğu nefret ettiği yahut düşman gördüğü ırka genetik olarak daha yakın çıkabiliyor.

Tarih boyu yaşanan olayların büyüklüğüne göre toplumların yapıları değişmiş ve gerek ırklar gerekse diller bizim sandığımız ve istediğimiz anlamda ‘saf’ olarak kalamamıştır. Bu durum hemen her ırk için geçerlidir.

Irklar ve diller Allah’ın kudret nişaneleri ayetlerdirler ve kendileriyle Rabb Teala’nın azameti idrak edilir, ibret alınır ve teslimiyetle imanlar güçlendirilir.

Bir nesle mensubiyetten memnun ve mutlu olmak aklen mümkündür ve dinen caizdir. İnsanın kendi atalarının yaptıkları ile iftihar etmesi de ırkçılık değildir eğer atalarının yaptıkları işler hayırlı ve doğru işler ise... Değilse, zulüm ve rezaletlerle övünmek ahmaklıktır ki bunu yapan ırkçı olsa ne olur olmasa ne olur?

İslam, insanlar arasında değer yargısı olarak, ırkları yahut başka meziyet veya özellikleri değil ancak Allah’a olan takvayı tayin etmiştir.

‘Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberdar olandır.’ Hucurat 13

Ecdadımız olmalarıyla iftihar ettiğimiz Osmanlılar ‘cihadu fillah’ niyeti ile Avrupa içlerine seferler düzenlerken muhatapları onların neslen Türk olmaları sebebiyle düşmanlarını böyle isimlendirmiş, yüzyıllar boyu devam edegelen ve halen de unutulmayan bir İslam düşmanlığını Türk düşmanlığı olarak ifade etmiş ve benimsemişlerdir. Osmanlı ordusunda İslam’ın her ırkından insanlar olduğu gerçeği tartışılamaz ancak hakim idarecilerin Türk olması Avrupalıları bu kanıya itmiştir.

Hatırlamak istemeyeceğimiz ama unutulmaması gereken Bosna soykırımında Sırplar, Boşnakları ‘Türk’ oldukları için öldürüyorlardı. Bu bir ırkın değil İslam’ın temsiliyetinin adı idi. Ancak dikkat edelim ki bunu böyle bilen ve bu şekilde kullananlar İslam’ın düşmanları idi. Onlara göre İslam’ı kabul eden herkes Türk oluyordu. Halbuki Boşnaklar müslüman olduktan sonra da Boşnak olarak kalmış, dilleri ve gelenekleriyle yaşamaya devam eden bir ırkın temsilcileri olmuşlardı.

Bu örnekten yola çıkarak günümüzde meşhur bir şairin önderlik ettiği ‘Türklük müslümanlıktır, müslüman olmayan Türk olamaz’ temelinde kurgulanan bir fikri değerlendirelim.

İlk akla gelen sorun olarak ise; ‘eğer Türklük bir ırk değil dava/din mensubiyeti adı ise kendini Türk olarak bilen milyonlarca insanın ırkı nedir?’ sorusunu ortaya koyalım.

Neticede Türklük bir ırktır ve tarihi bilgi olarak halen devam eden farklı bölgelerde yaşayan hatta farklı diller konuşan bir ırktır. Zaman içinde dil, din ve kültürler sebebiyle birbirinden uzaklaşan ve kendilerini farklı ırk isimleriyle ifade edenlerin olması bu gerçeği değiştirmez.

İslam’a mensup olanların dil ve dültürlerini muhafaza etmeleri İslam’ın her müslümana sağladığı temel haklardan dolayıdır. Yoksa bazılarının sandığı gibi, İslam’dan uzaklaşan Türklüğünü kaybetmez. İnsanlar Allah’ın dininin adalet ve özgürlüğünden mahrum kalınca uğradıkları baskılar sonucu dillerini ve kültürlerini unutabilir yahut terkedebilirler.

Aynı şekilde yüzyıllar boyu Osmanlı hakimiyeti altında yaşayan onlarca ırk, ne dillerini ne de kültürlerini kaybetmemişlerse bunun temel nedeni İslam’ın Osmanlıların devlet düzeninde temel esas olması sebebiyledir.

Dedemle iftihar ediyorum; bir Osmanlı Türkü olarak mukaddes toprakları muhafaza etmek için Yemen'e Mezar’ul Etrak (Türk Mezarlığı) ismini verdiren ordunun neferiydi... Ancak dedemi ben seçmedim; tam aksine 1921’de Antep’i kuşatan ve 11 ay boyunca karadan ve havadan bombalayan Fransızlara müslümanların evlerini gösteren bir hain de olabilirdi!

Salih bir nesil de Allah’ın nimetlerindendir.

13 Ekim 2017

Savaş ve umut

İnsanoğlu daha dünyaya gelmeden bilgisi gelmiş ve kan döküp fesat çıkaracağı bilinmişti. Kabil’den bu yana kan dökmeye devam ediyoruz ve bunun kıyamete kadar son bulmayacağı da malum. Savaşsız bir dünya romantik bir hayalden ibarettir ve çoğunlukla sömürge ülkelerinde halkların tesellisi olarak gündeme gelir. Müstekbir zalimler için zaten savaşların bitmesi onların da sonu olacağından düşünmek bile istemezler, zira kanla beslenen bu vampirler için savaş besin kaynağıdır.

Müslümanlar içinse savaşın hoşumuza gitmeyen bi şey olduğunu (bakara 216) bildiren ayetten de anladığımız üzere savaş pek insanoğlunun seveceği bir şey değildir ancak fıtratı tahrif olanlar müstesna! Hayır ve şerrin keyiflere tabi olmadığını da buraya ekleyerek devam edelim.

Hulasa biz savaşı sevmeyiz, istemeyiz ancak başımıza gelirse de sabreder ve mücadeleye devam ederiz. Büyük günahların birinin de savaştan kaçmak olduğunu biliriz.

Savaş özellikle günümüzde kitle imha silahları sebebiyle adaletini kaybetmiştir. Masumların korunmadığı ve herhangi bir hukukun geçerli olmadığı savaş dönemlerinde halklar büyük acılara muhatap oldular ve halen olmaya devam ediyorlar. Sahipsiz Müslüman yurtlarının tarumar edilmesiyle Müslüman halkların katliam ve sürgünlerle sistematik soykırımlarıyla karşı karşıya olduğu bir devirde herhalde kimse savaşın iyi bir şey olduğunu savunmayacaktır. Elbette savunma ve varlığını muhafaza için saldırma gibi temel savaş gereklerini istisna tutuyorum.

Güncel haberlerin peşpeşe görüntülerini gözlerimize soktuğu bu adaletsiz ve hukuksuz savaşların insanları ne büyük ızdıraplarla boğduğunu görüyoruz. Can verenlerin kurtuldu kabul edileceği bir zillet ve meskenet devrindeyiz.

Temel insani refleks olarak hepimiz yaşamak isteriz. Daha da ilerisi aile ve yakın çevremizden başlayarak yurtlarımızın halklarının yok edilmesini göze alamayız.Sukunet içindekulluğunu ikame etmek arzusu hiçte garipsenmeyecek bir temennidir.

Yakınımızda olması ve bizleri de direkt etkilemesi sebebiyle Suriye örneği karşımızda ders gibi duruyor. Sürgünler ve ölümlerle yıllarını geçiren bu halkın sığındıkları ülkelerde muhatap oldukları zillet ayrı bir musibet iken, yurtlarında kalmayı tercih edenlerin bombalardan korunmak ve belki de normal bir hayat sürebilmek için ne kadar küçük olsa da bir umut ışığına ihtiyaçları elle tutulur derecede coğrafyayı kaplıyor.

Savaştan önceki hayatlarını hayıfla arayanlar hiçte az değilken bizim bunları kınamak gibi bir lüksümüz yoktur. Bedel ödeyenlerin ve kan dökenlerin seyredenlerden daha çok konuşma hakkının olduğunu tartışmaya bile gerek yok. Uzaktan hoş gelen yalnız davulun sesi değil, aynı zamanda bombaların ve mermilerin de sesi uzaktan hoş geliyor olabilir.

Fakat gerçek hayatta savaş film setlerinden oldukça farklıdır…

Umuda gelince özellikle çaresiz bir girdaba tutulmuş gibi savaşın pençesindeki ülkelerde hayatta kalmak ve geleceğe dair hayaller kurabilmek için her türlü umut geçer akçedir. Herşeyini kaybetse de umudunu yitirmediği sürece insanoğlu bir gün bir yerde ayağa kalkar ve kendine ait olanı yeniden ister ve alır. Bunun ömürlerle ve nesillerle de alakası pek azdır. Bazen geri dönüşler kısa sürerken, büyük yıkımlardan sonraki dönüşler nesiller boyu sürebilmektedir. Devirlerden devirlere aktarılagelenve nesilden nesle devredilen davalar için bu pek zor bir iş değildir. Dünya kurulalı beri bu günler insanlar arasında dönüp durmaktadır. (Ali İmran 140)

Filistin’de en çok şaşırdığım şeylerden biri, çocukların ve gençlerin bir dizi oyuncusu hayranlığı idi. Öyle ya hayatın işgal altında, her gün öldürülüyorsun, hanen başına yıkılıyor, mescidlerine izinsiz giremiyorsun, temel insani hayat standartlarından neredeyse tamamen mahrumsun ama bir dizi oyuncusunun hele de tamamını hiç izlemediğin bir hikayenin hayali kahramanının hayranısın. Yeterince garip evet ama onlar bunu düşünmüyorlardı, bütün mesele senaryo gereği de olsa onların işgalci düşmanına dışarda bir el kurşun atmıştı. Tanıdık ve sevilen bir el…

İşte umudun insanı nasıl ve nerelere bağlayabileceğine dair şahit olduğum en ilginç örneklerden biri bu idi.

Evet savaş iyi bir yol değil, işgaller ve katliamlar yaşamayanlar için masal gibi, sürgünler ve vatansızlık bir roman adına benziyor olabilir ama hayata tutunmak ve sevilecek şeyleri sevmek, kayıplara kederlenmek, sahip olduklarını özlemek çok insani ve masum duygular. Anlamaya çalışmak en iyisi…

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...