Kurban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kurban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2019

Cennetin kapısına doğru



Zor zamanların en zor günlerindeydi ülke ve Antep, I. Dünya Savaşı’ndan çıkmış bir ülkenin, adım adım işgal edilen topraklarının kıyısında bir şehirdi.

1919 kışı zorlu başlamıştı. Kasım ayında İngilizlerden bölgenin işgal hakkını alan Fransız birlikleri adım adım ilerliyordu. Halep’in Antep sancağı, savaşlardan çıkmış imparatorluğun yaralı bir şehri olarak düşmanı bekliyordu. Osmanlı ordusunun şerefli bir subayı olan Mehmet Sait Bey, köy köy dolaşıyor, sokak sokak şehri adımlıyor ve halkı direnişe hazırlanmaları için teşvik ediyordu.

Fransızların işgali kesinleştirmek amacıyla büyük bir birlikle Antep’e hareket ettiği haberleri üzerine; Mehmet Sait Bey kendisine verilen Şahin Bey lakabının hakkını veren bir gayretle 200 civarında gönüllü ile Fransız birliklerinin Antep’e geliş istikameti olan Kilis yolunda, Elmalı Köprüsü ve çevresinde düşmanı durdurmak için siper aldı.

Şubat soğuğunda devam eden direniş, Fransız birliklerinin bu kahraman müfrezenin siperleri önünde perişan olmasını sağladı. Fransız ordusunun iki büyük taarruzu geri püskürtülmüştü.

O günlerde Antep Müdafaa Heyeti’nden gelen durum hakkında bilgi isteyen notuna Şahin Bey’in cevabı kısa ve netti:

“Müsterih olunuz. Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep'e giremez!”

Yaşanan hezimetin öfkesiyle kuduran Fransız kuvvetleri, 25 Mart 1920'de daha büyük bir kuvvetle yeniden Şahin Bey ve çetelerinin üstüne yürüdüler. Fransızların 8 bin piyade ve 200  süvariden oluşan birliğinde, ayrıca; bir top bataryası, 16 Ağır makinalı tüfek, çok miktarda otomatik tüfek ve 4 tank mevcuttu. O günün şartlarında olabilecek en iyi donanımıyla bu ordu, Şahin Bey’in şehitlerden sonra 100 kişi civarında kalan, erzak ve cephane sıkıntısı çeken, gönüllüler müfrezesinin üstüne yürüdü.

Bütün öfke ve kinlerini mermi yapıp yağdırdılar. Köprüyü alamadılar ancak çatışmaların 4. gününde Şahin Bey’in yanında sadece 18 yiğit Antepli kalmıştı.

Şehir halkı yaklaşan Fransız ordusunu durdurmak için Kilis yolunda cansiperane savaşan Şahin Bey ve askerlerinin kahramanlık haberleriyle çalkalanıyor, şehit haberlerinin getirdiği hüzün, Fransızların durdurulmasının gururuyla içi içe giriyordu. Gençlerin her biri birer şahin olmak için diş biliyor, ihtiyarlar geçmişin kahramanlık hikayelerini anlatarak halkın ruhlarını bıçak gibi biliyorlardı. Her biri keskin birer bıçak olmuş delikanlılar, büyük bir azimle direnişe hazırlanıyordu.

Şahin Bey ve arkadaşlarından, Fransız ordusunun durdurulduğu haberi değil şehadet haberleri bekleniyordu aslında. Başka bir ihtimal yok gibiydi. Buna rağmen, sayısı ve silah gücü bilinmeyen ama az çok tahmin edilen Fransız ordusunun yoluna taş koymak için başlarını ortaya koyan bu yiğitlerin  gösterdiği kahramanlık herkesi etkilemişti ve direnmek için 7’den 70’e Antep hazırdı.

İşte o günlerde Şehreküstü semtinde konuşlanan heyete, Şahin Bey ve arkadaşlarının acil erzak  ihtiyacı olduğu haberi geldi. Heyet cehennemden farkı olmadığını bildikleri cephe hattına, yardım götürmenin ne tür riskler barındırdığını çok iyi biliyordu. Bu yüzden gönüllü aranmasına karar verdiler.

Karargah çevresinde her biri birer şahin gibi bekleşen ve ihtiyaç anında şehrin her yanına haber götüren, malzeme taşıyan delikanlılardan bir grup koşa koşa gönüllü oldu. İşte onlardan biri de babasını Çanakkale’ye yolcu ettiğini hayal meyal hatırlayan ama dönüşünü asla göremeyen Ahmet’ti.
Ahmet, dedesinin her akşam anlattığı Rus harbi hatıralarının yanı sıra babasının da şehit olduğu Çanakkale destanının hikayeleriyle büyümüş ve 14 yaşına gelmişti. Kendini bildi bileli evlerinde savaş ve şehadet konuşulurdu. Gerçi Antep halkından evinden şehit vermeyen var mı idi ki? Tüm Osmanlı yurdu gibi Antep’te 3 kıtada kan döken ve can veren bir devletin şehriydi.

Gözünü kırpmadan ateşe dalmaya hazır bu küçük şahinler, hazırlanan az miktarda erzakı yüklenip yola koyuldular. En küçükleri 11, en büyükleri 14 yaşındaydı. Ahmet bir bakıma grubun lideri gibi idi. Hem savaştaydılar, illa birinin komutanlık etmesi gerekiyordu. Heyet, sorumluluğu ona vermişti.

Anteplilerin “mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” diye anlattığı, sert bir Mart ayazında, sırtlarında tarihin en onurlu yüküyle yola revan oldular. En iyi tahminle 3-4 saat yürümeleri gerekiyordu. Şehrin giriş ve çıkışlarını tutan Fransız kuvvetlerine yakalanmadan Şahin Bey’e ulaşmaktan başka bir şey yoktu akıllarında.

Güzergahlarını ona göre ayarladılar. Düztepe’deki mezarlıkların içinden, atalarının mezar taşlarını siper edinerek hızla geçtiler. Karataş’a ulaştıklarında küçük bedenleri yorgunluktan bitmişti bile. Yükleri ağırdı. O yaşlarda çocuklar için çok ağırdı. Zayıf bacakları titreye titreye tırmanmışlardı Karataş yokuşunu. Karataş’ı kaplayan kara taşların arasındaki kırmızı çamurlara bata çıka yürümeye devam ettiler.

Saatler süren yolculuk onları bitap düşürdüğünde biraz duruyorlardı ve Ahmet konuşmaya başlıyordu:

-          - Arkadaşlar, canlarını din ve vatan uğruna ortaya koyan yiğitler bizi bekliyor. Dayanın, zaferden sonra çok dinleneceğiz. Fransızları durduralım, başka kimse dokunmaya cesaret edemeyecek bize!

Seyit devam ediyor benzer bir coşkuyla:

-          - Çanakkale’de Seyit Onbaşı’nın kaldırdığı mermi bizim yükümüzden ağırdı. Yükü hafifleten iman ve hamiyettir. Davranın arkadaşlar, yürüyün, vatan sizden hizmet bekler! Ben adımın hakkını vereceğim.

Öyle öyle geldiler. Beylerin Şahin’ine kavuştular. Şahin Bey cephe gerisine gelerek bu gençleri alınlarından öptü. Erzak sağ kalan çetelere dağıtıldı. Sayıları çok azalmıştı ama o kadar heybetliydiler ki, sanki bu 18 kişilik küçük müfreze dev bir ordu gibi görünüyordu çocukların gözüne. Her biri birer avcı şahin gibi, kavrayıp tüfeklerini yürüyorlardı siperlere.

Tam o sırada, Fransız ordusu ağır silahlarıyla yeni bir saldırı başlattı. Top atışları mevzileri hallaç pamuğu gibi atıyordu. Makinalı tüfek sesleri kesilmek bilmiyordu. Ön cepheden gelen sesler saldırının şiddetini haber veriyordu. Çocuklar silahsız olmanın verdiği çaresizlikle dişleriyle dudaklarını ısırarak sindiler birer köşeye.

Antep’in yiğit öncüleri birer birer düştüler toprağa. Cephaneleri biten kahramanlar, bir an bile teslim olmayı düşünmedi. Son mermiler atılırken, eller süngülere uzandı.

Şahin Bey bu büyük saldırı altında çocukların geri dönemeyeceğini görünce, çocuklara dere içinden sürünerek yolun birkaç yüz metre kadar doğusundaki Dokurcum değirmenine gitmelerini, orada saklanmalarını ve çatışmalar hafifleyince geri dönmelerini emretti.

Dokurcum değirmenine sığınan çocuklar yorgunluktan bitkin bir halde her biri bir köşeye adeta yığıldılar. Savaşın ve yiğit gazilerin büyüttüğü bu fedakar çocuklar korkmuyorlardı. Sadece Antep’e dönmek ve direnişe silahlarıyla katılmak için uygun zamanı bekliyorlardı.

O zaman hiç gelmedi.

Şahin Bey ve çetesi, son mermilerini atmış ve süngülerini takmışlardı artık ve ayakta kalan son yiğitleriyle Fransız ordusunun üstüne gittiler. 3-4 yiğit adam binlerce askerin üstüne tek kurşunları olmadan ve sadece tüfeklerin ucuna taktıkları süngüleriyle yürüdüler.

Fransız ordusu, günlerdir aşamadığı bu küçük ama dev müfrezenin cephanesiz üstlerine yürüyen kahramanlarından duyduğu korkuyla mermi yağdırdı üstlerine. En önce ve en ileride Şahin Bey düştü köprüye ve sözünü yerine getiren erlerden biri olarak, cesedini çiğnetmeden düşmana yol vermeyen adamlardan bir adam olarak tarihe geçti.

Ortalık sessizliğe büründüğünde çocuklar ne olduğunu anlamadan değirmenin kapısı tekmelerle arkaya yaslandı. Fransız gözcüleri onların saklandığı değirmeni tespit etmiş ve köprüdeki çatışma sonra erince ilk iş olarak değirmene yönelmişlerdi.

Bir anda içeriye doluşan Fransız askerlerini gördüler ve kahramanların sonlarını anladılar. Onlar şehit olmuştu. İçlerini düşmanla karşılaşan her Müslüman gibi bir yiğitlik, bir sekinet kapladı ve onurla ayağa kalktılar.

Hiçbirinde silah yoktu, bırakın silahı bir çakı bile yoktu üzerlerinde.

Fransız komutanın işaretiyle yan yana dizildiler. Fransızlar silahlarını olmadığını gördükleri halde yanlarına yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı. Arkalarını dönmelerini istediler ve sonra teker teker çocukların ellerini arkadan bağladılar. Sonra da birbirlerine bağlayıp bir kutlu kervan gibi yürüttüler.

Değirmenden dışarıya çıkartıp yakındaki bir kayalığın dibine götürdüler çocukları. Ahmet o sırada arkadaşlarına cesaret veriyor ve ölümden korkmamalarını, öldürülürlerse şehit olacaklarını fısıldıyordu. Dedelerinden, babalarından ve hocalarından dinledikleri destanların şimdi yaşanma zamanıydı. Akıbetlerini tahmin ediyorlardı ve metanetle yürüyorlardı, cennetin kapısına doğru…

Çocukların yüzleri çelikten birer levhaya dönmüştü. Korkudan eser yoktu hiçbirinde. Onurla ve gururla dizildiler yan yana. Alınları aktı. Avrupa’nın bir ucundan Osmanlı yurdunu işgale gelen Fransız gavuruna boyun eğmemişlerdi.

Ağlamadılar, boyun bükmediler, gözlerini kırpmadılar!

Fransız komutan, bir müfreze askeri dizdi karşılarına. Askerler nişan pozisyonu aldıklarında Ahmet, babasını düşündü. Babası Çanakkale’den yükselmişti göklere, Ahmet ise Antep’ten ama buluşacakları yer aynı idi. Cennette babasına sarılma hayaliyle uyuduğu her akşam gördüğü rüyayı şimdi yaşayacaktı.

Her birden “Lailaheillallah, Muhammedun Rasulullah” diye mırıldandılar. Ahmet ve Seyit yüksek sesle “Allahu Ekber” diye bağırdılar, diğerleri de onlara eşlik etti. Bu içten haykırışlar Fransızları daha da sinirlendirdi ve komutanları “tirez” diye böğürdü.

Bir anda ortalığı kaplayan tüfek sesleri uzun sürmedi ve 14 genç beden toprağa düştü. Bazıları hala çırpınıyordu, belli ki ölmemişlerdi. Fransız komutan bu defa “fiche a baionnette” diye böğürdü.
Süngülerini taktılar ve gencecik bedenleri çırpınmalarına aldırış etmeden bu defa süngüleriyle delik deşik ettiler. Ahmet üstüne gelen Fransız askerini fark ettiğinde sesinin çıktığı kadar, bütün gücüyle bir kere daha “Allahu Ekber” diye bağırdı ve sustu, sonra canını teslim etti.

Ölmemiş şehit olmuşlardı!

Değirmen, bu defa bereketli topraklarda yetişen buğdayları değil, şehitlerin bıraktığı onurlu toprakların büyüttüğü, ak alınlı gençleri öğütmüştü. Ekmek bereketti, şehit de bereketti; değirmen bereket öğütmüştü yine.

Yiğit düşmanlarına saygı duymayı bile beceremeyen Fransız kuvvetleri şehre doğru uzaklaşırken, olay yerine gelen halk, hem Şahin Bey ve arkadaşlarını hem de değirmen şehitleri 14 küçük kahramanın cesetlerini yüklendiler. Şehitler arasında Şahin Bey’in 11 yaşındaki oğlu Hayri de vardı.

Bundan sonra 11 ay sürecek direniş başladı ve Fransız ordusuna ya da uçakla yapılan bombardımanlara, tanklarla yıkılan şehre ve toprağa düşecek 6 binden fazla şehide rağmen, Antep halkı teslim olmadı.

Ne ki, açlık dizleri kırdı, ihtiyarlar ve çocuklar hastalıklardan ve bakımsızlıktan ölmeye başladı. Zehirlenmeyi göze alarak, 2-3 gün daha savaşabilmek için yenen acı badem çekirdekleri de tükendiğinde Antep düştü.

Tarih; 1 Nisan 1920’de başlayıp 8 Şubat 1921’de biten bu kahramanlık destanını, Şahin Bey’i, Karayılan Molla Mehmet’i, çocuk ve genç, kadın ve erkek binlerce şehidi yazdı bir kenara, okumak isteyenler için…

Dokurcum değirmeni şehitlerini yazdı tarih! 
Değirmen kapısının cennete açıldığını yazdı…

13 Ağustos 2019

Akıl ibadetlere müdahale edemez



Kurban meselesinde olduğu gibi, fetva olarak vacip veya sünnet hükmü verilen ibadetleri küçümsemek veya reddetmek -Allah muhafaza- dinden çıkartır. Bir ibadetin fıkıhtaki hükmü İslami teknik boyutunu gösterir ancak aynı konu İmani olarak mutlak bir kabul gerektirir.

Bu kesin ve keskin girişten sonra, anlamak isteyenler için genelde ibadetlerin hikmetleri üzerinden ama çoğunlukla akıllarına göre birtakım iptal ya da değiştirme girişimlerine kısa bir cevap vermeye çalışacağım.

İbadetlerin hikmetini anlamak değerli bir iştir, ancak şimdikiler ibadeti ortadan kaldırmak için bahane haline getiriyorlar. Kurban, ne et yemek ne yoksul doyurmak için kesilir. Ne İsmail bulmak zorundasın ne de başka bir şey; düz ve sadece Allah kurban kesin dediği için kesilir.

Aynı şekilde ibadetin sonucunda elde edilen dünyalık fayda da ibadetin sebebi ya da hikmeti değildir. Namaz kılan egzersiz yapmış, oruç tutan sağlıklı kalmış olabilir ama bunlar ibadetin sebebi ya da hikmeti değil faydasıdır. İbadetler Allah emrettiği için ifa edilir.

Dünya kurulalı beri Allah’ın dini ve emirleri hep birileri tarafından çarpıtıldı ya da istismar edildi. Ama bu da imtihan dünyasının bir gerçeğidir ve asla ibadetlerin sorgulanmasına bahane edilemez. Hiçbir ibadet; kaldırılamaz, değiştirilemez, sorgulanamaz, hafife alınamaz.

Din dediğimiz şey tam olarak budur. İsteyenin kafasına göre değiştirdiği, hoşuna gidenleri yapıp kafasına yatmayanları attığı, zevk ve yaşantısına dokunmayan, duygularını incitmeyen, etliye ve sütlüye karışmayan şey, iman edilen bir din değil oyuncak edilen bir efsane olur.

Kurban için yapılan “kendi İsmail’ini bul, onu kes” yorumu tuhaflıkta ilk sırayı alır herhalde. Safa ile Merve arasında say yaparken oğlumuza su mu arıyoruz, Mina’da şeytan taşlarken şeytanı mı görüyoruz? Sembolleşen imtihanlardan ibadet menasikine dönen şeyler bunlar.

Hep bu edebiyatçı tayfa yaktı insanların beynini ve akılcılara ibadetlerin hikmeti sandıkları konuları bir şekilde aşma ihtimali verdiler. Hayır efendiler, kıyamete kadar o koç kurban edilecek, siz beyin lüksünüzü alternatif üretmek için boşuna yoruyorsunuz.

Kafanıza yatmayan ibadetleri değiştirme ya da değiştirilmesini teklif etme hakkınız ve yetkiniz bulunmuyor. Bu dine iman ediyorsanız bu ibadetleri kabul edip, ifa edeceksiniz. İnanmıyorsanız da saygı duyacak ve sesinizi kısacaksınız. Hani o meşhur inanç hürriyetimize saygı kapsamında susacaksınız.

Dinimiz ya da ibadetlerimizle alay edenler, saygı duyulma haklarını kaybederler. Dinimizi ya da ibadetlerimizi değiştirme veya iptal etme gibi saçmalıklara tevessül edenler bu dinden olma sıfatlarını kaybedeler. Görecekleri muamele de buna göre olur.

Kurban şöyle de olur, oruç bu şekilde olabilir, namaz olmasa da olur diyenlere verilecek tek cevap vardır: Bu din inananlara hitap eder, kendinize başka oyalanacak bir şeyler bulun…

20 Ağustos 2018

Mesele Kurban Olmak

Dinin temel hedefi, nihayetinde Allah rızasını elde etmek ve O’na yakınlık temin etmektir. Bu herhalde en çok bilen alimden en az bilen Müslümana kadar hepimizin emin olduğu en net gerçektir. Aksi bir ihtimal en hafifinden riya en büyüğünden ise şirk olarak bilinir ve her bakımdan felakete sebep olacak bir sapkınlıktır.

Bütün mesele Allah rızası yani yakınlık derken kullandığım yakınlık kelimesinin karşılığı ise kurbandır. Kurban; Allah rızası için belirli şartlara haiz hayvanlardan birini kesmektir. Maksat ne kan dökmek ne de et yemektir. Ana gaye Allah’a bir yakınlık temin etmek için bu sünneti yerine getirmektir.

Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik.

Onların etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele. (Hacc 36-37)

Kurban ile ilgili bütün fıkhi meseleleri ve kafanıza takılanları mutlaka ehil alimlere danışarak cevaplandırın ki içinizde herhangi bir tereddüt kalmasın.

Hangi hayvanlar, hangi şartlarda kurban olur ya da olmaz?

Kimler kurban kesmelidir ya da kesmeyebilir?

Kurbanın derisi ya da etinden bir kısmı satılabilir mi? Kasaplara ücret olarak verilebilir mi?

Hepsinden önemlisi çoluk çocuk et yesin diye kesilen hayvan kurban olur mu? Herkes kesiyor biz de keselim diye kesilen kurbanın hükmü nedir?

Bu ve benzeri soruların cevaplarının bayram hutbesinde verilmesi en güzeli olurdu ama araştırmak her akıl sahibi Müslüman için vecibe olduğundan herkes üzerine düşeni yapmak ve yaptığı bir ameli en doğru ve en sahih şekilde icra etmek için bilgi sahibi olmak zorundadır.

Biz bu detaylarla uğraşırken ne hikmetse her sene olduğu gibi yine birileri de çıkıp kendilerince kurbana alternatif çözümler ve fetvalar üretmeye/uydurmaya başladılar.

Kurbanlık bir hayvanı kesmek yerine sadaka ya da bağış gibi isimlerle de bu ibadetin yerine gelebileceğini iddia eden her kim olursa olsun ondan şeytan kaçar gibi kaçın! Zira o Allah’ın dinini tahrip etmek için sağdan saldıran şeytanın bir elçisidir.

Bu din kemale erdirilmiş ve hükümleri sınırlar dahilinde konulmuştur. İbadetleri kesin olarak tayin edilmiş ve gerek şekli, gerekse niteliği Allah ve O’nun Rasulü tarafından konulmuştur. Onlardan sonra ne alim, ne fazıl, ne cahil, ne gafil, hiçbir insanın ibadetlerle oynama, şekillerini değiştirme, zamanıyla oynama, hatta dilini bile tercüme etme hakkı yetkisi yoktur ve olmayacaktır.

Özellikle Ehli Sünnet’in şiar ve alametlerine, toplumlara mal olan ve yüzyıllardan beri ümmetin icması ile uygulanan bir çok amel ve ibadete maksatlı bir savaş açıldığını görmekteyiz. Bu bizim Kur’an ve sünnet temelli şeriatımıza, icma ve kıyasla belirlenen fıkhımıza açılan gizli ve açık savaşın tellalları hemen her konuda Ekber Şah’ın bel’amları gibi muhalefet ile alternatifler üretmeye çalışıyorlar.

Ekber Şah, döneminde Hindistan’da bulunan dinleri birleştirerek kendisini herkesin ilahı ilan etmiş ve hoşuna giden konuları aldığı bu dine İslam’ın  uydurulması işini de bel’am olarak isimlendirilen alimler üstlenmişti. Örneğin bu alimler namaz kılmak yerine Ekber Şah’a secde etmek gerekir ve yeterlidir diye fetva vermişlerdi. Allah, onu İmam Rabbani önderliğindeki Ehli Sünnet eliyle dize getirdi ve saltanatını yer ile yeksan etti.

Tarih boyunca sünnete düşman olan her lideri ve toplumu helak eden Allah, bugün de yarın da bu dini tahrif etmek isteyenleri helak edecek; dünyalarını rezil ahiretlerini de berbat edecektir. Devrimizde bu ifsadı yayanların çoğunlukla safevi ve rafizi uzantıları olmaları da şayanı dikkattir ve onlar da nasiplerini alacaklardır…

Sünnete yapılan saldırıların esas amacının, dinin pratik hayatta uygulanmasına engel olmak ve bir tür teorik bilgi yumağına dönüştürülerek, ehli kitap tarzı bir anlayışla, arzu edenin istediği gibi yorumlayıp, işine gelen konularla amel edip işine gelmeyen meseleleri tevillerle terk ettiği bir oyuncağa çevirmek olduğunu düşünüyorum.

Sünnetsiz din ile kurban olunamayacağı gibi, sünnetsiz Müslüman da olunmaz!

31 Ağustos 2017

Kurbanların bayramı mübarek olsun

Binlerce yıldır kimler geldi, kimler geçti... 
Tarih sayfaları, gelip-geçenlerin hikayeleriyle doludur. Ardından söylenenlerden ve söyleneceklerden hiçbirinin haberi olmadı. İçlerinden kimileri bunu da dert edindi ve ardında bir güzel hatıra (yad-ı cemil) bırakabilmek için gayret sarfetti.
"Bana, sonra gelecekler içinde iyilikle anılmayı nasip eyle!" (Şuara 84)
İşte peygamberler bu noktada da hep bütün insanlığa örnek oldular. İnsanlık bütün güzellikleri onlardan öğrendi! Geldiler, ama bir daha hiç gitmediler.
Adem, Nuh, İbrahim, Musa ya da İsa denildiğinde kim oldukları hemen bilindi. Hep güzel hatıralarla anıldılar. Muhammed(sas) denilince baharın bütün goncaları patladı!
İbrahim(as) onlardan biri, hanımı Hacer ve oğlu İsmail(as) ile öyle hatıralar bıraktılar ki; Allah onların hatıralarını insanlara 'din' kıldı!
İbrahim(as), dost bir peygamber, güzel bir eş, fedakar bir baba idi. Bir emirle getirip Hacer ve minik İsmail'i kuru ve kara taşlarla dolu bir ıssız vadiye bırakıp gitti. Sonra bir emirle eline bıçağı alıp ciğerparesini yatırdı yere.
Sonra bir emirle geldi, Kabe'yi İsmail(as) ile birlikte inşa etti yeniden.
Haccı ilan etti bütün dünyaya! Vakfeyi ve tavafı hatıra bıraktı.
Ateşin bile yakamadığı bir büyük hatıra oldu!
Hacer, ne büyük bir kadındı! Hacer, siyah tenli idi. Hacer, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, kurtuluşu, umudu, peygamberlerin duası, meleklerin sevdası Muhammed(sav)'in soyuna anne oldu.
Öyle bir kadın idi ki; Allah onun evladı için koşuşturmasını bize ibadet kıldı. O gün bugündür insanlık Hacer gibi koşar durur Safa ile Merve arasında.
Neslinin felahı için dualarla! Zemzem, Hacer o suya 'zemzem' dediği için hala zemzem! Allah onun duasına öyle bir icabet etti ki; cennet pınarlarından dünyaya su gönderdi. İçilmekle eksilmez ama hiç te taşmaz bir pınar oldu!
İsmail(as), kurban oldu, kurban olmayı öğretti! Başını, Alemlerin Rabb'inin emrine öyle bir eğdi ki; semada melekler bile gıbta ettiler. Kurban olmanın adı oldu İsmail! İki kurbanlığın çocuğu Muhammed(sas)'e atalık etme şanına ulaştı.
Mekke gibi bir şehir kurdu. Peygamber oldu, haccı öğretti insanlığa.
Bir baba, bir anne ve bir kurban çocuk, tarihe yön verdiler.
Geldiler, ama hiç gitmediler ve asla gitmeyecekler! Öyle büyük hatıraları var ki; hem anlatılır, hem yaşanır, ama her nesille yeniden canlanır, yeniden büyür!
Kurban ve Hacc onların hatırası olarak kıyamete kadar devam edecek.
Haccetmek için ihramına her giyen onların geçtiği yollardan geçip günahlarından arınacak; şeytana ve avanesine düşman, Allah ve kullarına dost olacak.
Kurban kesmeye her niyetlenen bir İbrahim olup, kendi İsmail'ini alacak bıçak altına!
Atamız İbrahim(as)'e selam olsun!
O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin ümmisi Muhammed(sas)'e selam olsun!
Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!
Kurbanların bayramı mübarek olsun…

29 Şubat 2012

Bir yad-ı cemil: Kurban

Binlerce yıldır kimler geldi, kimler geçti... Tarih sayfaları, gelip-geçenlerin hikayeleriyle doludur. Ardından söylenenlerden ve söyleneceklerden hiçbirinin haberi olmadı. İçlerinden kimileri bunu da dert edindi ve ardında bir güzel hatıra(yad-ı cemil) bırakabilmek için gayret sarfetti.
İşte peygamberler bu noktada da hep bütün insanlığa örnek oldular. İnsanlık bütün güzellikleri onlardan öğrendi! Geldiler, ama bir daha hiç gitmediler... Adem, Nuh, İbrahim, Musa ya da İsa denildiğinde kim oldukları hemen bilindi. Hep güzel hatıralarla anıldılar. Muhammed(sav) denilince baharın bütün goncaları patladı!
İbrahim(as) onlardan biri, hanımı Hacer ve oğlu İsmail(as) ile öyle hatıralar bıraktılar ki; Allah onların hatıralarını insanlara 'din' kıldı!
İbrahim(as), dost bir peygamber, güzel bir eş, fedakar bir baba idi. Bir emirle getirip Hacer ve minik İsmail'i kuru ve kara taşlarla dolu bir ıssız vadiye bırakıp gitti. Sonra bir emirle eline bıçağı alıp ciğerparesini yatırdı yere... Sonra bir emirle geldi, Kabe'yi İsmail(as) ile birlikte inşa etti yeniden... Haccı ilan etti bütün dünyaya! Vakfeyi ve tavafı hatıra bıraktı... Ateşin bile yakamadığı bir büyük hatıra oldu!
Hacer, ne büyük bir kadındı! Hacer, siyah tenli idi... Hacer, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, kurtuluşu, umudu, peygamberlerin duası, meleklerin sevdası Muhammed(sav)'in soyuna anne oldu... Öyle bir kadın idi ki; Allah onun evladı için koşuşturmasını bize ibadet kıldı. O gün bugündür insanlık Hacer gibi koşar durur Safa ile Merve arasında... Neslinin felahı için dualarla! Zemzem, Hacer o suya 'zemzem' dediği için hala zemzem! Allah onun duasına öyle bir icabet etti ki; cennet pınarlarından dünyaya su gönderdi. Bununla da bitmedi, o suya Hacer 'zem(dur)' dedi diye durdu su... İçilmekle eksilmez ama hiç te taşmaz bir pınar oldu!
İsmail(as), kurban oldu, kurban olmayı öğretti! Başını, Alemlerin Rabb'inin emrine öyle bir eğdi ki; semada melekler bile gıbta ettiler. Kurban olmanın adı oldu İsmail! İki kurbanlığın çocuğu Muhammed(sav)'e atalık etme şanına ulaştı... Mekke gibi bir şehir kurdu. Peygamber oldu, haccı öğretti insanlığa.
Bir baba, bir anne ve bir kurban çocuk, tarihe yön verdiler... Geldiler, ama hiç gitmediler ve asla gitmeyecekler! Öyle büyük hatıraları var ki; hem anlatılır, hem yaşanır, ama her nesille yeniden canlanır, yeniden büyür!
Kurban ve Hacc onların hatırası olarak kıyamete kadar devam edecek... Kurban kesmeye her niyetlenen bir İbrahim olup, kendi İsmail'ini alacak bıçak altına!
Atamız İbrahim(as)'e selam olsun!
O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin öksüzü Muhammed(sav)'e selam olsun!
Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!
Kurbanların bayramı mübarek olsun…

Ufuk Gazetesi - Aralık 2006

26 Şubat 2012

Kurbanların bayramı mübarek olsun

Farkında olmadan türkçeleştirdiğimiz ve yine farkında olarak ya da olmayarak kendimize göre bir anlam yükleyip, sonra da bu anlamı asıl manayı bilmeden ve düşünmeden kullanma alışkanlığımıza kurban ettiğimiz 'kurban' kelimesinini klasik kullanım içinde düşünürsek; kameri takvimin (hicri takvimin) belli bir ayının belli bir gününde (zilhicce ayının 10. günü) zengin müslümanların gerekli şartları taşıyan bir hayvanı Allah(cc) rızası için kesmesini ya da vekaletle kestirmesini anlarız. Bu tarif kendi başına 'kurban' kavramının temel eylemi olan kurban işleminin gerçekleşmesini ifade eder.
Ve fakat bildiğimiz genel bir gerçek daha şudur ki; dinimizin bütün emir ve yasakları pratik ve ilk bakışta görülen yarar ve gereklerinin yanısıra daha geniş ve kapsamlı hatta çoğunlukla da toplumsal birtakım hikmetler içerirler. Hikmet ise en kısa anlamı ile ibadet ve fiillerin ruhunu oluşturur!
Şimdi 'kurban' kavramını bu bakış açısı ile irdelemeye başlayalım.
Bu kavramın ilk etapta herkesin bildiği genel-geçer hikmeti, kurban sebebi ile paylaşma, kendinde olandan olmayana verme ve zenginlerin Ramazan'da gönüllerini aldıkları fakirleri bu defa kurban ikramı sevindirmesidir. Bu hikmet hemen hemen herkes tarafından bilinir ve uygulanır. Takıldığımız tek nokta ise yaşadığı ülkelerde kurban eti ikram edecek fakir bulmakta zorlananlarımızın ne yapması gerektiğidir.
Bir kısmımız bunu kurbanını ihtiyaç sahiblerinin bolca bulunduğu gerek kendi memleketi ve gerekse diğer islam topraklarına göndererek halleder. Diğer bir kısmımız ise hem gönderir hem de kendi çocuklarının kurbanı bilmesi ve yaşaması için bulunduğu ülkede de ayrıca kurban keser. Her iki durumda da herhangi bir eksiklik ya da sakınca bulunmamaktadır. Yeter ki gönderilen kurbanlarda fıkhen (dinen) gerekli olan 'vekalet' sistemi doğru olarak uygulansın!
Bu noktada devreye bir diğer hikmet girer: Kurbanı kes(tir)en, bunun ücretini ödeyen şahıs belki de kurbanının etinden ya da diğer ürünlerinden hiç faydalanamamakta, hatta adını ilk defa duyduğu bir islam toprağında kesilen kurbanını hiç görememektedir. Öyleyse bu kurbanın o kişiye faydası nedir ki? Bu sorunun cevabı aslında çok ortada!
Bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermenin mutluluğu bir ömür tıkabasa et yeme ile bile asla elde edilemeyecek ruhi (manevi) bir haz verir ki bu ne anlatılır ne de tadılmadan anlaşılır...
Tabi hadisenin ecir (sevap) kısmına hiç girmiyorum. Zira 'kurban' bizzat yaklaştıran bir ibadetin adıdır. Kelime olarak da manası budur. Bu mana ile 'kurban' zaten Allah(cc)'a yaklaşma gayesi ile yerine getirilen bir ibadet olmakla birlikte devamında ortaya çıkan yukarda bahsettiğimiz paylaşma ruhunu yeniden hatırlatması ile bir başka yakınlaşmanın temelini atar. Bu yakınlık aslında bütün müslümanlar arasında zaten 'kardeşlik' gereği varolan ve kurbanla bir kez daha hatırlanan, perçinlenen, güçlenen ve dirilen birlik anlayışıdır.
'Kardeşi aç iken, tok yatan bizden değildir' ölçüsünü koyan bir Peygamber(sav)'in ümmetinden zaten kurban mevsimi olmasa da beklenen ve istenen bir haldir bu! Bu noktada ister istemez akla gelen yakın bir zamanda ağır felaketlerle sarsılan Filistin halkıdır. Yine yıllardır mülteci olarak kamplarda yaşamaya mahkum edilen Çeçen halkıdır. Saymaya devam ederek bütün sütunu garib beldelerin garib insanları ile doldurabilirim. Fakat bunun ne onlara ne bize bir faydası olmaz, zira bugün artık o beldelere ve daha adını bile duymadığımız birçok yere ulaşabilen, sahasında parmakla gösterilir faaliyetlere imza atan kurumlarımız var. İHH ve Deniz Feneri desem, üstüne Kimse Yok mu ve Cansuyu desem, sanırım meramımı anlatmaya yeterli olur.
Gelelim bize...
Öncelikle 'kurban' hadisesinin sadece kurban kesmekten ibaret olmadığını ve bayram denen mefhumun kendi kendine, dört duvar arasında ya da çevremizdekilerden soyutlanarak kutlanamayacağını hatırlayalım.
En yakın çevremizden yani aile halkımızdan başlayarak 'kurban' bayramında yeniden yakınlaşmak en önemli maksadımız olmalı ve bu noktada muhatab olduğumuz müslüman olan ya da olmayan herkese bunu hissettirmeliyiz. Öyle ki; 'kurban' bayramını hiç bilmeyen biri bile bizimle karşılaştığında, konuştuğunda bizde bir değişiklik olduğunu farketmeli ve daha biz söylemeden o sormalı:
-Bu mutluluğun sebebi nedir?
Bu sorunun cevabı bizimle muhatablarımız arasındaki 'kurban'ı belirleyecektir. Yaşadığımız sevinci çevremizle paylaşabildiğimiz sürece birbirimize 'kurban' olacağız! Zaten asıl marifet ayakları bağlı bir hayvanı keserek ya da kestirerek kurban etmek değil; farklılıklarımıza rağmen birbirimize 'kurban' olabilmek, yakın olabilmektir.

 

Binlerce yıldır kimler geldi, kimler geçti... Tarih sayfaları, gelip-geçenlerin hikayeleriyle doludur. Ardından söylenenlerden ve söyleneceklerden hiçbirinin haberi olmadı. İçlerinden kimileri bunu da dert edindi ve ardında bir güzel hatıra(yad-ı cemil) bırakabilmek için gayret sarfetti.

İşte peygamberler bu noktada da hep bütün insanlığa örnek oldular. İnsanlık bütün güzellikleri onlardan öğrendi! Geldiler, ama bir daha hiç gitmediler... Adem, Nuh, İbrahim, Musa ya da İsa denildiğinde kim oldukları hemen bilindi. Hep güzel hatıralarla anıldılar. Muhammed(sav) denilince baharın bütün goncaları patladı!

İbrahim(as) onlardan biri, hanımı Hacer ve oğlu İsmail(as) ile öyle hatıralar bıraktılar ki; Allah(cc) onların hatıralarını insanlara 'din' kıldı!

İbrahim(as), dost bir peygamber, güzel bir eş, fedakar bir baba idi. Bir emirle getirip Hacer ve minik İsmail'i kuru ve kara taşlarla dolu bir ıssız vadiye bırakıp gitti. Sonra bir emirle eline bıçağı alıp ciğerparesini yatırdı yere... Sonra bir emirle geldi, Kabe'yi İsmail(as) ile birlikte inşa etti yeniden... Haccı ilan etti bütün dünyaya! Vakfeyi ve tavafı hatıra bıraktı... Ateşin bile yakamadığı bir büyük hatıra oldu!

Hacer, ne büyük bir kadındı! Hacer, siyah tenli idi... Hacer, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, kurtuluşu, umudu, peygamberlerin duası, meleklerin sevdası Muhammed(sav)'in soyuna anne oldu... Öyle bir kadın idi ki; Allah(cc) onun evladı için koşuşturmasını bize ibadet kıldı. O gün bugündür insanlık Hacer gibi koşar durur Safa ile Merve arasında... Neslinin felahı için dualarla! Zemzem, Hacer o suya 'zemzem' dediği için hala zemzem! Allah(cc) onun duasına öyle bir icabet etti ki; cennet pınarlarından dünyaya su gönderdi. Bununla da bitmedi, o suya Hacer 'zem(dur)' dedi diye durdu su... İçilmekle eksilmez ama hiç te taşmaz bir pınar oldu!

İsmail(as), kurban oldu, kurban olmayı öğretti! Başını, Alemlerin Rabb'inin emrine öyle bir eğdi ki; semada melekler bile gıbta ettiler. Kurban olmanın adı oldu İsmail! İki kurbanlığın çocuğu Muhammed(sav)'e atalık etme şanına ulaştı... Mekke gibi bir şehir kurdu. Peygamber oldu, haccı öğretti insanlığa.

Bir baba, bir anne ve bir kurban çocuk, tarihe yön verdiler... Geldiler, ama hiç gitmediler ve asla gitmeyecekler! Öyle büyük hatıraları var ki; hem anlatılır, hem yaşanır, ama her nesille yeniden canlanır, yeniden büyür! Kurban ve Hacc onların hatırası olarak kıyamete kadar devam edecek... Kurban kesmeye her niyetlenen bir İbrahim olup, kendi İsmail'ini alacak bıçak altına!

Atamız İbrahim(as)'e selam olsun! O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin öksüzü Muhammed(sav)'e selam olsun! Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah(cc) için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!

Ufuk Gazetesi - Aralık 2008

22 Ekim 2011

Dünyanın kalbine, adım adım...

Hacc hatıraları da en az askerlik kadar anlatmakla bitmez, buna çok şahit olmuşsunuzdur. Her anlatan kendi gördüğü ve hissettiği kadarını aktarabildiğinden olay biraz körlerin fil tarifine dönse de siz aldırmayın. Değil mi ki bahis mevzu olan Allah'ın ve O'nun Rasulü'nün haremleridir, ne kadar anlatılırsa o kadar çok tanınır ve bir o kadar da kadri bilinir.

Bu girişten sonra seyahatimizin ayrıntılarına geçebilirim. Anlatacaklarım yukardaki değerlendirmenin dışında olmayacaktır. Ben de her 'kör' gibi elime ya da gönlüme dokunan kadarını aktaracağım. Siz eksik ya da yetersiz bulduğunuz noktaları bir başka hacının hatıraları ile doldurmayı ihmal etmeyin yine de...

Amsterdam'dan uğurlanırken içim bomboştu sanki, ta ki İstanbul'da ihram giyinceye kadar. O an diğer insanlardan bir farkınız olduğu ortaya çıkıyor. Çevrenizdekilerin ilginç bakışları özel bir davete, özel bir kıyafetle katılma hakkını elde etmiş özel biri olduğunuzu her defasında yeniden hatırlatıyor. Hiçbir rahatsızlık ya da gariplik yok! Aksine babasından çok özel bir bayram kıyafeti hediyesi almış çocuklar gibi sevinçli hatta biraz da gururluyum! Her yıl belli insanların katılabildiği bu özel toplantıya katılma çağrısı almışım, var mı bunun daha ötesi? Yol arkadaşlarımın hepsinin simasındaki benzer duygular çok kolay görülüyor, neşemiz yerinde!

Uçmak hep itici gelmişken, daha da açığı korkutucu gelmişken ihramdan sonraki uçuşta hiçbir gariplik hissetmiyorum. Mik'at sınırına gelinip niyetler yapıldıktan sonra o hep başkalarının söylediğini duyduğumda içimi titreten telbiyeyi bu defa ben ve yoldaşlarım birlikte seslendiriyoruz.

Sen çağırdın, biz icabet ettik! Zaten Sen'den başkasının davetine koşmayız biz! Sen gel dedin, geliyoruz! Bizi çağırdığın için bütün hamdler Sen'in, bütün nimetler Sen'den, kainatın tek hükümdarı Sen'sin, kimse ortak olamaz iktidarına...

Ve nihayetinde hedefe ulaşıyoruz, Allah'ın yeryüzünde kendine ev edindiği mekandayız! Hiçbir ihtişamı olmadığı halde yapıların en muhteşemi, dümdüz kara taşlardan yapılmış ama her karesinde milyonlarca hatıra yüklü, sadeliği ile bütün azametleri geride bırakan Kabe-i Muazzama karşımızda! Azameti kendinden ya da taşlarından değil, evin Sahibi'nden!

Bizi kendine çekiyor, tavafın girdabına katılıyoruz... Atamız İbrahim(aleyhisselam)'e selamlar gönderiyoruz, Hacc'ı bize öğreten, sade Hacc'ın değil hayatın öğretmeni Muhammed (aleyhisselam)'a salavatlarla bağlılığımızı ilan ediyoruz. Bu içi boş binanın azametinin Sidretu-l Munteha'dan kaynaklandığını biliyor olmamız tavafa ayrı bir lezzet katıyor. Biliyoruz ki meleklerle birlikte aynı yönde ilerliyoruz. Bütün varlıkların temel taşındaki elektronlarla birlikte dönüyoruz. Kainat dönüyor, biz nasıl duralım ki?

Öğretmenimizin öğrettiği gibi tavafı tamamlıyoruz, sırada Allah'ın alemlere örnek kıldığı siyah tenli kadın Hacer'in izlerini takip etmek var. Safa tepeciğinden Merve'ye koştura koştura gidip geleceğiz. Hacer gibi neslimizin felahı için koşuşturmanın eğitimindeyiz... Dualarımızda çocuklarımız var! Böyle başlamıştı ve her geçen gün tadına doyulmaz bir haz halini aldı tavaf.

Mekke'de hep aradığım toprak ve taş oldu... Beton medeniyeti dünyanın kalbini de sarmıştı. Çevredeki dağlardan başka tarihe şahitlik edecek bir hatıra görünmüyordu. Ayak bastığımız yerin sanki ağzı beton ve asfaltla tıkanmıştı ki bize konuşmuyorlardı... İşte tam da bu noktada Sevr gezisi imdada yetişti. Hicret'in hareket noktasına gidecektik. Yani Muhammed(aleyhisselam)'ın ayağına dokunmuş olma ihtimali bulunan taşlarla ve toprakla tanışacaktık! Daha da ötesi Sevr dağına tırmanacak O(aleyhisselam)'nu bağrında taşımış mağarayı görecektik.

İyi ki diyorum Suud yönetimi buralarla ilgilenmiyor, yoksa buraları da betonlar altında kaybolur giderdi... Bu düşünce her türlü bakımsızlığı ve terkedilmişliği anlamlandırıyor. Ve dünyaya bir de Sevr'in tepesinden bakıyorum... Çok yüksek değil bu dağ aslında ama bana yüce geliyor. Bir kerecik çıkarken bile bizi kan ter içinde bırakan bu tepeye hem de bizim kullandığımız patika yokken tırmanan kutlu şahsiyetleri sitayişle anıyorum... Hicret yolcularının çilesinin sadece bu kadarcık kısmını bile yaşamak; bir medeniyetin doğum sancılarının ne kadar ağır olduğunu ne güzel de anlatıyor!

Program sıralaması sebebiyle daha sonra Hira'ya uzanıyoruz. Kırık taşların kaydığı keçiyolu patikadan yükseldikçe yekpare bir kaya parçasından ibaret bu dağın da özel olduğunu farketmemek mümkün değil. Onca çabaya rağmen hala bir yanlış adımın uçurumdan yuvarlanmak için yeterli olduğu Hira kıyamete kadar gelecek insanlığa bir peygamber hediye etmiş olmanın gururuyla ve heybetiyle bizi de selamlıyor. Zamanımızın elverdiği kadar tefekkürden sonra dönüyoruz.

Günler çok hızlı geçiyor ve büyük gün geliyor! İzlerini takip etmeyi hayat diye isimlendirdiğimiz Muhammed(aleyhisselam)'ın geçtiği yollardan tıpkı O(aleyhisselam)'nun gibi geçmeye niyetlenip telbiye günü Mina'ya hareket ediyoruz. Sadece biz değiliz hareket eden tabi, seller gibi insan akıyor Mina'ya. Geceliyoruz, sabah büyük gün, arefe günü yani Arafat'a varılacak gün!

 

Yeni doğan bebelerin annelerinin karnına geri dönüş arzusu gibi yürüyoruz Arafat'a... Yaşlısı, genci; kadını ve erkeğiyle bir ümmetin Peygamber(aleyhisselam)'nin izinden yürüyüşüne bir kez daha tanık oluyor Meş'ari-l Haram. Yollar yetmiyor, tıkanıyor. Dağlar, tepeler insan dolu. Bir büyük sele kapıldık damla damla düşüyoruz Arafat'ın toprağına. Yorgun ve bitkiniz, hiç durmadan 16 km. yürümüşüz. Birçoğumuz olduğu yere yığılıp uykuya dalıyor. Ama hepimiz sevinç ve umut doluyuz. Bu rahimden günahsız doğabilmenin dehşet verici hazzını yakalama derdindeyiz.

Gözyaşlarımızı milyonlarla birlikte salıyoruz Arafat'a, Arafat hem kendimizi, hem birbirimizi, hem de Rabb'imizi yeniden tanıdığımız ve yenilikle, belki de ilk ve son defa yeniden bir daha iman ediyoruz.. Ve artık büyük bir kavgaya girebilir hatta savaşlara iştirak edebiliriz! Bu duyguyla geçiyoruz Müzdelife'ye, sular, seller gibi akıyoruz. Silahlanıyoruz! Mina'da biraz nefeslenip düşüyoruz yeniden yola! Hedef belli, düşman belli. Bölük bölük ilerliyoruz. Savaşta düzen önemli tabi.

Atalarımızın vurduğu yerlerde biz de vuruyoruz düşmanlarımızı! Tarih boyunca unutulmayacak bir savaşın erleri olmanın hazzıyla, kurbanlarımızı adıyoruz. Herbirimiz İsmail'ini sundu bıçağın altına! En sevdiklerimizden bile vazgeçmenin eğitimini de aldık, artık bayram edebiliriz! Sadece biz değil, savaşta bizim tarafımızda olan herkes dünyanın neresinde olursa olsun bu bayrama katılabilir! Eminim katıldılar da...

Bu enerji ile tavafa ve sa'ye koşuyoruz! Bu tavaf bütün tavaflardan daha farklı! Girdap büyüdükçe insanlar küçülüyor! Bu tavafta kendimizi tam da atom çekirdeğindeki elektron kadar hissediyoruz. Atamız İbrahim(aleyhisselam)'i şimdi daha iyi tanıyoruz. Sa'yde Hacer'den farkımız kalmıyor.. İsmail(aleyhisselam) bizi hicrden izliyor zaten! Muhammed(aleyhisselam)'ın öğrettiği gibi yaptık haccımızı ve umuyoruz ki her salavatımıza karşılık verdi... Bizim sözlerimiz O(aleyhisselam)'nun göklerdeki kıymetini artırmak için değildi ki; biz O(aleyhisselam)'nun adını sözlerimizin arasına ekleyerek kendimize menfaatler temin ettik!

Buralara geldiğimizden beri yitirdiğimiz takvim kapımızı çaldı ve bizi alıp vedaya götürdü bu defa.. Günlerdir siluetini beynimize nakşettiğimiz bu mekandan sadece bedenimiz ayrılacak, her kıbleye yönelişimizde yeniden geleceğiz buralara, biz kıble medeniyetindeniz.. Şehir planlarını bile kıbleye uyduran, evlerinin kıblesi hep düzgün, otururken dünyanın neresinde olursak olalım ayaklarımızı kıbleye uzatmayan, rüzgarlara isim olarak kıbleyi takan, hayatı boyunca yüzü ona dönük olduğu gibi hem zaten kabre de yüzü ona dönük giren bir neslin devamıyız!

Hicret yolundan deve sırtında değil, otobüs içinde geçiyoruz. Allah(celle celaluhu)'ın hareminden Rasulü(aleyhisselam)'nün haremine gidiyoruz. Yıllardır adını her anışımızda içimizin titrediği zatın makamına gidiyoruz, insanların ve cinlerin peygamberine, Fatıma(radyellahu anha)'nın babasına, Hasan ile Hüseyin(radiyellahu anhuma)'in dedesine, yetimlerin sahibine, gariplerin peygamberine, mustaz'afların umuduna, çaresizlerin dermanına gidiyoruz...

Geri döndüğümüzde bambaşka bir dünyada olduğumuzu henüz İstanbul'dayken anlıyoruz. Bir ay da olsa takvimlerin unutulduğu, günlerin adının ve saatlerin anlamını yitirdiği ve herşeyin ezanlarla kontrol edildiği bir hayatın tadına bakmış olmanın saadetindeyiz! Her müslümanın hayatında en az bir defa yaşaması gereken bu farzın kıymetini daha bir anlamış olarak dönüyoruz... Hepimiz elimizle ya da gönlümüzle dokunabildiğimiz kadarını getirdik geriye.

Çok hızlı geçtiğimin farkındayım, anlayışla karşılayacağınızı umuyorum. Anlatacak çok şeyim var, hepsini bir yazıya sığdırmam zaten mümkün değil ama ileride kısmet olursa konulara uygun hatıralarla devam ederiz.

Ufuk Gazetesi (Ocak - 2008)

30 Eylül 2011

Nasıl 'kurban' olunur?

Kavramlarımızı yeniden tanıma arayışlarımıza bu defa 'kurban' ile devam ediyoruz bir bakıma. Farkında olmadan türkçeleştirdiğimiz ve yine farkında olarak ya da olmayarak kendimize göre bir anlam yükleyip, sonra da bu anlamı asıl manayı bilmeden ve düşünmeden kullanma alışkanlığımıza kurban ettiğimiz 'kurban' kelimesinini klasik kullanım içinde düşünürsek; kameri takvimin (hicri takvimin) belli bir ayının belli bir gününde (zilhicce ayının 10. günü) zengin müslümanların gerekli şartlary taşıyan bir hayvanı Allah rızası için kesmesini ya da vekaletle kestirmesini anlarız. Bu tarif kendi başına 'kurban' kavramının temel eylemi olan zebh (kesme) işleminin gerçekleşmesini ifade eder.

Ve fakat bildiğimiz genel bir gerçek daha şudur ki; dinimizin bütün emir ve yasaklarş pratik ve ilk bakışta görülen yarar ve gereklerinin yanısıra daha geniş ve kapsamlı hatta çoğunlukla da toplumsal birtakım hikmetler içerirler. Hikmet ise en kısa anlamı ile ibadet ve fiillerin ruhunu oluşturur!

Şimdi 'kurban' kavramını bu bakış açısı ile irdelemeye başlayalım.

Bu kavramın ilk etapta herkesin bildiği genel-geçer hikmeti, kurban sebebi ile paylaşma, kendinde olandan olmayana verme ve zenginlerin Ramazan'da gönüllerini aldıkları fakirleri bu defa kurban ikramıyla sevindirmesidir. Bu hikmet hemen hemen herkes tarafından bilinir ve uygulanır. Takıldığımız tek nokta ise yaşadığı ülkelerde kurban eti ikram edecek fakir bulmakta zorlananlarımızın ne yapması gerektiğidir.

Bir kısmımız bunu kurbanını ihtiyaç sahiblerinin bolca bulunduğu gerek kendi memleketi ve gerekse diğer islam topraklarına göndererek halleder. Diğer bir kısmımız ise hem gönderir hem de kendi çocuklarının kurbanı bilmesi ve yaşaması için bulunduğu ülkede de ayrıca kurban keser. Her iki durumda da herhangi bir eksiklik ya da sakınca bulunmamaktadır. Yeter ki gönderilen kurbanlarda fıkhen gerekli olan 'vekalet' sistemi doğru olarak uygulansın!

Bu noktada devreye bir diğer hikmet girer: Kurbanı kes(tir)en, bunun ücretini ödeyen şahıs kurbanının etinden ya da diğer ürünlerinden hiç faydalanamamakta, hatta adını ilk defa duyduğu bir islam toprağında kesilen kurbanını hiç görememektedir. Öyleyse bu kurbanın o kişiye faydası nedir ki? Bu sorunun cevabı aslında çok ortada!

Bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermenin mutluluğu bir ömür tıkabasa et yeme ile bile asla elde edilemeyecek ruhi (manevi) bir haz verir ki bu ne anlatılır ne de tadılmadan anlaşılır...

Tabi hadisenin ecir (sevap) kısmına hiç girmiyorum. Zira 'kurban' bizzat yaklaştıran bir ibadetin adıdır. Kelime olarak da manası budur. Bu mana ile 'kurban' zaten Allah'a yaklaşma gayesi ile yerine getirilen bir ibadet olmakla birlikte devamında ortaya çıkan yukarda bahsettiğimiz paylaşma ruhunu yeniden hatırlatması ile bir başka yakınlaşmanyn temelini atar. Bu yakınlık aslında bütün müslümanlar arasında zaten 'kardeşlik' gereği varolan ve kurbanla bir kez daha hatırlanan, perçinlenen, güçlenen ve dirilen birlik (vahdet) anlayışıdır.

'Kardeşi aç iken, tok yatan bizden değildir' ölçüsünü koyan bir Peygamber(sav)'in ümmetinden zaten kurban mevsimi olmasa da beklenen ve istenen bir haldir bu! Bu noktada ister istemez akla gelen yakın bir zamanda ağır felaketlerle sarsılan ve yıkılan Keşmir halkıdır. Yine yıllardır mülteci olarak kamplarda yaşamaya mahkum edilen Çeçen halkıdır. Saymaya devam ederek bütün sütunu garib beldelerin garib insanları ile doldurabilirim. Fakat bunun ne onlara ne bize bir faydası olmaz, zira bugün artık o beldelere ve daha adını bile duymadığımız birçok yere ulaşabilen, sahasında parmakla gösterilir faaliyetlere imza atan kurumlarımız var.

Gelelim bize...

Öncelikle 'kurban' hadisesinin sadece kurban kesmekten ibaret olmadığını ve bayram denen mefhumun kendi kendine, dört duvar arasında ya da çevremizdekilerden soyutlanarak kutlanamayacağını hatırlayalım.

En yakın çevremizden yani aile halkımızdan başlayarak 'kurban' bayramında yeniden yakınlaşmak en önemli maksadımız olmalı ve bu noktada muhatab olduğumuz müslüman olan ya da olmayan herkese bunu hissettirmeliyiz. Öyle ki; 'kurban' bayramını hiç bilmeyen biri bile bizimle karşılaştığında, konuştuğunda bizde bir değişiklik olduğunu farketmeli ve daha biz söylemeden o sormalı:

-Bu mutluluğun sebebi nedir?

Bu sorunun cevabı bizimle muhatablarımız arasındaki 'kurban'ı belirleyecektir. Yaşadığımız sevinci çevremizle paylaşabildiğimiz sürece birbirimize 'kurban' olacağız! Zaten asıl marifet ayakları bağlı bir hayvanı keserek ya da kestirerek kurban etmek değil; farklılıklarımıza rağmen birbirimize 'kurban' olabilmek, yakın olabilmektir.

Evet, bu gelen 'kurban'dır!

Öyleyse her çocuk bir İsmail, her baba bir İbrahim!

Atamız İbrahim(as)'e selam olsun!

O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin öksüzü Muhammed(sav)'e selam olsun!

Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!

Ufuk Gazetesi (Ocak - 2006)

 

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...