insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ekim 2019

Duygusal sömürgeciler



Emperyalist batılılar kendi topraklarında sahip olduklarıyla yetinemediklerinde, dünyayı en yakınlardan en uzaklara kadar sömürmeye başladılar. Bu işi öyle bazılarımızın sandığı gibi, kibar tüccar pozlarıyla değil; bizzat silahları ve katilleriyle, gerektiğinde soykırımlar yaparak ve ülkeleri yakarak, yıkarak gerçekleştirdiler.

Zenginliğin tadını alan ve hesap sorulamayan suçlar işlemenin vahşi hazzını tadan batılılar, bir daha bu yoldan vazgeçmediler. Halen de vazgeçmiş değiller. Gerektiğinde fiziksel olarak işgal ederek, gerekmediğinde ise kontrol ettikleri yerli kuklalar eliyle, sömürmeye ve semirmeye devam ettiler.

Sömürü düzenlerinin devamı için her şeyi ve herkesi kullandılar. Toplumsal ayrılıkları, yaraları ve ızdırapları sömürmekten kaçınmadılar. Zaafları ve açıkları çok iyi kullandılar. İhtilaflardan kendileri lehine avantajlar ürettiler.

Yakaladıkları sineklerin kanatlarından yağ çıkartıp, ellerine ve yüzlerine sürdüler!

Sömürecekleri toplumların zayıf kalmasının direnci en aza indireceğini gördüler ve zayıflık için en kestirme yolun, en sağlam bünyelerin bile, belini büken iç hastalıklar olduğunu keşfettiler. Mikrop gibi adamlarını saldılar içlerini ülkelerin, bakteri gibi çoğaldı onlara hizmet etmekten onur(!) duyan ve onlara yaltaklanmayı şeref(!) zanneden tek hücreli, tek beyinli ve tek kalpli canlı türleri.

Sonra bir gün iç hastalıkların da bir yerden sonra bizi yıkmaya yetmediğini görünce, karşımıza kendi türümüzden toplumlar çıkartmayı düşündüler. Bize benzeyen, bizimle aynı şeyleri yiyip içen ve hatta bizimle aynı dine mensup olduğunu söyleyen devasa toplumlar türettiler ya da zaten hazırda türemiş olarak bulunan ama yol yordam bilmeyen sürüleri kontrolleri altına aldılar ve istikamet belirleyip sürdüler üstümüze.

Üstümüze her gelen bizden bir şeyler aldı, yensek de yenilsek de kurduğumuz temasla bize de bulaşanlar bulaştı ve kaptık batının iğrenç sömürge bakterisini. Çünkü artık aşıya dirençli, bizden birilerinin kanında gelmişti mikrop ve savunmasız yanlarımızdan yakaladılar bizi…

Yaralarımızı biliyorlar, acılarımızı da biliyorlar. Neremizden tutacaklarını çok iyi biliyorlar.
Biz ise onları ancak buradan tanıyabiliriz.

Karşılaştığımızda ilk akıllarına gelen şey yaralarımız ve eksik kalan, ezilen yanlarımız oluyor. Bize hitap ederken önce, en zayıf yanımıza bir dokunuyorlar. Fakirliğimizi, sahip olamadığımızı makamları ve sosyal durumumuzu çok iyi kullanıyorlar. Hele ırkımızdan dolayı oluşturulan bir mağduriyet girdabı varsa, onun içine çekmek için en çok onlar seviyor görünüyorlar bizi. En çok onlar düşünüyorlar bizi.

Böylelikle bizden birilerini veya bizden bazı toplumların yularlarını ellerine geçirmeleri pek kolay oluyor. Sonra vuruyorlar kamçıyı ve istedikleri yöne koşturuyorlar. Karşılarına çıkanların dinine, kimliğine ve kişiliğine bakmadan ve en ufak bir saygı da duymadan ezdiriyorlar.

Soyut bir masal anlatmıyorum aslında ama meramımın anlaşılması için sadece iki kelime eklemem yeterli olacak sanırım: Yemen ve Suriye.

Aramızda pek çok gönüllü elemanları dolaşıyor. Bizden elemanlar bunlar, en az bizim kadar bizdenler. Ama sözleri ve duyguları onlardan yana akıyor. Hatta onlara küfrederken bile onlardan yanalar. Sorsan en çok onlar düşman ve en çok onlar bağırıyor “Büyük Şeytan” diye, en çok onlar, hep en çok onlar…

Oysa önce yaramı gören bir bakış masum olmalıydı, en çok teselliye ihtiyaç duyduğumuz yeri sıvazlayan el dürüst olmalıydı. Bize hep böyle geldiği için yanıldık ve yanılmaya devam ediyoruz.
Biriyle karşılaştığımızda ilk olarak aklına; makamımız, malımız, sosyal statümüz ya da ırkımız geliyorsa o bizim dostumuz değildir. İlk aklına gelen şey, dinimiz ve ahlakımız değilse dinde kardeşimiz de değildir.

Muhatabımız elini elimize uzatırken dilini yaramıza uzatıyorsa büyük ihtimalle bir vampirdir ve açık yaramızdan kan içmek derdindedir. Dilini gönlümüze uzatırken elini yaramıza uzatıyorsa doktor olma ihtimali daha yüksektir.

Ne ki, iki yüzlü bir çağa denk geldik! İki yüzlü devletlere, iki yüzlü toplumlara ve insanlara her devirde rastlanıyordu da, bize denk gelen baya ağır geldi.

Allah sonumuzu hayreylesin.

12 Ekim 2019

Ünlü uyumsuzluğu



Kelimelerimiz ünlü ve ünsüz harflerden oluşur ve biz uyumlusunu ya da uyumsuzunu düşünmeden kullanırız. Uyum da uyumsuzlukta dil bilimcilerin konusudur, bir de geçer not almak zorunda olan öğrencinin.

Toplumumuz da ünlü ya da ünsüz insanlardan oluşur ve biz yine uyumlusunu ya da uyumsuzunu düşünmeden, hayatımızın bir yerlerine dahil olmalarına izin veririz. Bir bakıma yine kullanırız onları, ya da kullanılırız onlar tarafından. Uyumları ya da uyumsuzlukları kimsenin konusu değildir; ne bilim ehli ne de öğrenci sınıfı ünlülerin bize ne kadar uyumlu olduğunu araştırmaz, düşünmez.

Biz onları şarkıcı artist falan zannediyoruz ama aslında onlar, emperyalistlerin bize ve köklerimize açtığı savaşın perde önündeki piyonlarıdırlar.

Elinde silah olan piyonlarla savaşıp, can verip can alırken; neslimizi, toplumsal ahlakımızı, kültürümüzü yok eden bu haşereleri alkışlayamayız.

Onların bize ve bize ait olan değerlere en ufak bir saygıları yoktur; dilleriyle edepsizlik, bedenleriyle hayasızlık yayıyorlar. Senaryoları, dizileri, filmleri, gösterileri, şarkıları sürekli mukaddesatımıza hakaret kusuyorlar.

Eğer bir büyük resim istiyorsak; şeytanın ve avanelerinin yeryüzünü ifsat etmek, nesli ve ekini yok etmek, adalet ve emniyeti çiğnemek için kullandıkları bütün piyonlara bakalım, göreceğimiz üç boyutlu, uzun metrajlı bir fitne ve fesat, merhametsiz şeytani bir düşmanlıktır.

Bu yüzden ünlüler bizim toplumumuza uyumsuz, küresel emperyalistlerin planlarına uyumludurlar.
Bu yüzden sahiplerinin bir başka alanda kullandıkları piyonlara laf edemezler, karşı çıkamazlar, ekmeğini yedikleri hatta kanını sömürdükleri, beynini çürüttükleri halklarının yanında duramazlar.

Onlar zaten bu sebeple ünlendirildiler, bu vazifeyi icra etmek için gülüyor, konuşuyor ve rol kesiyorlar. Sahi unuttuk mu; bu adamların yeteneği rol yapmak, sahte sözler ve sahte duygularla ekranlardan veya sahnelerden insanları kandırmak, aldatmak ve duygularını, paralarını, hayatlarını ve çocuklarını sömürmek.

Onlar medyanın yani medyumların insanların gözlerini boyamak için yaptıkları sihrin malzemeleridirler; insan olmaları, nefes alıp vermeleri, bir insan onuruna sahip oldukları anlamına gelmiyor maalesef.

Bu uyumsuzluğun bizim ellerimiz, gözlerimiz ve ceplerimizle besleniyor olması da bizim ayıbımız.

20 Eylül 2019

Göklere merdiven inşa etmek



Hayatın her alanında, söz ve duruşları eleştiren ama sürekli ve sadece eleştiren insan tipleri vardır. Nerede oldukları, konunun ne olduğu, kimin konuştuğu, konunun ehemmiyeti, konuşanın ehliyeti, ortamın havası, sözün hikmeti, hatırlatmanın fayda ya da zararı gibi söz ve duruş inceliklerinden ya da ıstılahi tabirimizle adabı muaşeretten yoksun birileri hep vardı ve olmaya devam edecekler.

Kendine ait bir fikri ve fikrini ifade edebilecek sözü ya da sözünü dillendirecek kadar kelime hazinesi olmayan ama illa ve mutlaka konuşmak ve itiraz etmek isteyenler için zorunlu bir çaresizlik durumu söz konusudur. Susmanın semtlerine uğramadığı ve her konuda bir diyeceği olan birinin yaşadığı gurur, içi ne kadar boş olursa olsun, bir nefsi tatmine ve rahatlamaya sebep olur.

Bazılarımız hep o, sesinin ilk çıktığı ya da ilk defa adam yerine konulma ihtiyacını hissettiği, delikanlılık çağında kalmayı seviyor da olabilir. Neticede insanız ve bir şekilde avunmaya, kendimizi temize çıkarmaya ve en güzel aklın ve sözün kendimize ait olduğuna inanmaya ihtiyacımız var.
Bir de hasta muhaliflik olarak isimlendirebileceğim, aykırı olma, reddetme ve itiraz etme gibi bir haleti ruhiye var. Sürekli her şeye düşman gözlerle bakmak, her an saldırıya uğrayan bir cengaver gibi pozisyon almak, söze ya da yazıya kendini ifade ya da muhatabına bir hakikati anlatma gayretiyle değil, vurmak ve yıkmak kastıyla başlamak.

Uçan kuşa kusur bulmak, esen yele kızmak, yağan yağmura itiraz etmek, açan güneşe ateş açmak, gördüğü her nesneye kırılacak kütük muamelesi yapmak; normal bir insan için oldukça yorucu ve yıpratıcı bir kavgadır aslında...

Mutsuz ve yorgun, asık suratlı ve umutsuz, bezgin ve bedbaht olmanın en kestirme yolu, kendini düşman ordusunun ortasında tek başına, az bir cephaneyle kalmış zannederek sağına ve soluna, önüne ve arkasına, kimdir ve necidir diye bakmaksızın sürekli sözleriyle mermi sıkmaktır.

Oysa, aykırılık ya da sınırları aşmak marifet değildir, neticede sen yine sen olarak kaldıktan sonra! Tamam koyun olma, sürüye uyma ama çitin diğer yanına geçince değişen tek şey, başkasının otuyla beslenmekse, sonun o başkalarına kurban olmak olur, en fazla.

Bugünün dünyasında, hele de batı dünyasında; kimse başkasının kuzusunu bedavaya beslemez. Verdiğinden fazlasını alamayacağı yere yatırım yapmaz.

Bırakalım batıyı da dünyasına da, bizim doğumuzda da; etinden ve sütünden, hatta derisinden ve tüyünden bile faydalanmayı hesap etmeden, yalnız ve sadece Allah için iyilik yapılması artık bir ütopyaya dönüşmüşse yavaştan, adımlarımızın bizi sahraya mı yaylaya mı götürdüğünü çok iyi bilmek zorundayız.

Kimsenin düşünemediğini düşünebilen, söylenmemiş sözleri olan ve daha da ilginci konusu din olan çok adam var şimdi ortalarda. Herkese ve her şeye muhalif bunlar. Ayetleri ve hadisleri de kimse onlar kadar ince ve orijinal anlayamıyor zaten. Ve asla bağlı oldukları bir merci yok! Ne hikmetse kendilerini adadıkları hakikatin yegane yolcusu oluyorlar.

Amerika kıtasını yeniden keşfetmeye gerek yok, yeniden keşfedenler sömürgeci oldular tarihte, bugün de onlardan aşağı kalmazlar.

Bal satıyorlar ama içine kendi şekerlerini karıştırmayı ihmal etmeden! 

Yürek yelpazesi sallıyorlar ama ardından kendi nefeslerini üflemeyi unutmadan!

Her konuda ortada sağlam bir ceviz bırakmayıncaya kadar bütün kabukları kırıyorlar ama kendi sinelerinde bir kozları var, ona asla dokundurtmuyorlar.

Takva ehlidirler ama takiyeden vaz geçmiyorlar!

Nefret ettiklerine gülümsüyorlar ama kinlerini büyütmeyi din sayıyorlar.

Bunca usta sahtekarlığa karşı aciz kaldığımız doğrudur. Biz bu kadar ayak oyunu bilmediğimizden mağlup olduk ve oluyoruz. Zalim olamadığımızdan başımızın beladan kurtulmadığı bir gerçektir.

Biz kuyu kazmıyoruz, göklere merdiven inşa edenleriz.

14 Eylül 2019

Herhangi biri ile her şeyi



Olaylara ve insanlara biraz fazla bencil bakıyoruz. Değerlendirmelerimiz ve davranışlarımız da bu bencilliğe göre şekilleniyor. Kendi bakış açımız ve görüş kapasitemizi esas kabul edince, bizden başkasının ne dediğinin de ve aslında ne düşündüğünün de bir değeri kalmıyor.

Bizim için ciğer paresi, gözümüzün içi, gönlümüzün sultanı, başımızın tacı olan birinin ya da bir şeyin; bir başkası için sıradan ve herhangi biri olabileceği gibi, dikkate değer bir olay bile olmaması mümkün oluyor.

Kalabalık bir şehrin, günde binlerce hastanın ve yakınlarının gelip geçtiği büyük bir hastanesinde, birkaç dakikada bir hasta muayene etmek zorunda olan bir doktor için; her gelen hasta herhangi biridir. Rutin işini yapar, biraz enerjisi varsa birkaç espri ya da gülümseme ile gönül bile alır ama neticede kapıyı gösterir.

Halbuki o hasta erkek ise, kim bilir kimlerin sırtını dayadığı yıkılmaz kaledir de onun sarsılması kimlerin ciğerlerini titretir bilinmez. Kadınsa, kimlerin annesidir, ablasıdır, belki teyzesidir annesiz birilerinin; onun hastalığı kaç hayatı alt üst eder tahmin edilemez.

Çocuksa, annesiyle babasının yürek sızısıdır, ailenin diğer büyükleri için üzerine titrenilen bir taze çiçek gibidir. Kim bilir, kaç evin, kaç bahçenin, kaç akşamın ve kaç sabahın neşesi ve umududur bilinmez.

O hasta, o doktor için herhangi bir hasta iken; başkaları için hayatın anlamı, ciğerin parçası ve umudun canlı timsalidir; başına bir iş gelmesi  kaç ocağı viran eder, kim bilir…

Binlerce öğrencinin koridorlarında dolaştığı, ortalığın ana-baba gününe döndüğü, gürültünün ve hengamenin katlanılmaz boyutlara ulaştığı bir okulda; bir yönetici ya da öğretmen için, kızılıp susturulan ya da kulağı çekilen, kızılan veya aşağılanan, okumaya ve belki de insanlara küstürülen herhangi bir öğrenci vardır ve o öğrenci kim bilir kimlerin yolunu gözlediği mukayese edilmez bir değer, üzerine titrediği bir pırlantadır, bilinmez.

Öğretmenleri için yüzlerin veya binlerin arasında herhangi biridir o öğrenci ama birileri için her şeydir, kim bilir…

Pek hazzetmediğimiz mülteciler dolaşır ortalıkta, çoğunun üstü başı da kirli paslıdır. Yüzleri gülmez, gözleri yerdedir çoğu zaman ve gücü yetenlerimiz iter-kakar hatta döverler. Detaylandırmaktan utanacağımız muameleler yapılır kadınlara ve çocuklara. İşte bunların her biri de bizim için herhangi bir Suriyeli olduğu gibi birilerinin her şeyidir.

Biz kızıp nefret edebiliriz. Varlıklarından rahatsız olabiliriz. Ne ki; bunca insan, bunca acı, bunca yetim ve bunca yıkımın altından çıkıp gelen bu insanların her biri birilerinin her şeyidir.

Bu bakışımız kolay kolay değişmiyor maalesef. Bir haber bülteninde çatışmada şehit ya da kazada ölü diye birkaç cümleye sığdırılan her insan evladının birilerinin her şeyi olduğu gerçeğini unutuyoruz.

İnsanların sayılaştırılması modern hayatın acımasızlığının en bariz ifade şeklidir. Varlığın en değerlisi olan insan, istatistiklere konu sayılar haline getirildiğinde; geriye çiğnenemeyecek onur, unutulamayacak varlık, harcanamayacak değer kalmayıveriyor.

Kapitalizmin insanlığı getirdiği ve alıştırdığı bu nokta, birkaç yüzyıllık batı hakimiyetinin de devamının sigortasıdır adeta. Düşünsenize; batılı bir azgın devlet, ‘yanlışlıkla’ onlarca insanı vurabilir, kasıtlı olarak ülkeleri işgal edebilir ve milyonlarcasını öldürebilir ve bunlar kayıtlara sayılar olarak geçer. Aslında dünyanın yıkılması gereken katliam ve yıkımlar sadece istatistiki bilgilerdir artık!

Her bir sayının etkilediği sayısız insan vardır oysa ve göz ardı edilirler! Fakat insandır bu, unutmaz. Unutsa da bilinç altında bir yerlerde farkında olmadan kin ve nefret büyütür.

Dünyanın geldiği yer, insanların kin ve nefretle dolu olduğu ve en ufak bir ateşlemede büyük öfke patlamalarının yaşandığı bir felaketin kapısıdır.

İnsanlık için bu kapıdan dönüş ve yaratılış gerçeğine yani fıtratının hakikatine ulaşmak yegane kurtuluştur. Ne ki, bunun seslendirenler sesleri cılız, bilekleri zayıftır. Sesimizi çoğaltmak ve bileklerimizi kuvvetlendirmek zorundayız, belki de tarihin hiçbir devrinde olmadığımız kadar mecburuz buna.

Bencillikten vazgeçmek ve “dünya bensiz de dünya” demek gerekiyor…

11 Eylül 2019

Bak!



Yazıdır yazılır, sen okuyanın ne anladığına bak.
Güneştir doğar, sen batarken ufuktaki kızıllığa bak.
Mevsimdir gelir, sen ne getirdiğine bak.
Eylüldür sevilir, sen ne götürdüğüne bak.
Teröristtir saldırır, sen kimin hesabına yazıldığına bak.
Binadır yıkılır, sen enkazında kimin kaldığına bak.
Emperyalisttir işgal eder, sen kimin direndiğine bak.
Kahramandır direnir, sen kimin ihanet ettiğine bak.

Bu formatla bütün bir hayatın hikayesini alt alta dizebilirim. Sözün gücünün kıyamete kadar devam edeceğinden eminim. Ancak insanların sözü dinleyeceğinin bir garantisi yok, hiçte olmadı zaten.
Gördüğüne inanmak, duyduğuna inanmaktan baskındır hep. Kulak yalan duyar da göz yalan görmez sandığımızdandır bunca aldanışımız oysa.

Baksanıza gözlerimizin önünde oynanan onca oyundan payımıza seyircilikten başka bir rol düşmüyor. Buna sevinsek mi üzülsek mi orası da ayrı bir konu. Oyun dışı kalmak olsaydı mesele sadece, sevinirdik ama biz tarih dışı kalıyoruz gibi.

Kimlerin kimin hesabına iş gördüğünü, hangi işin kimin planı olduğunu, komplo teorilerini ve gerçekleri, duyduklarımızı ve gördüklerimizi bilemez olduk.

Kim ne kadar gördüyse, gerçeği o kadar sanıyor. Belki de gerçek, gerçekten o kadardır da biz emin olamıyoruzdur. Eksik sandıklarımız tamdır. Olması gereken budur.

Kendimize ve tercihlerimize çok değer biçtik sanki, sanki dünyayı çeviren el bizimdir…

Kim ne için, ne yaparsa yapsın; biz gördüklerimizle mutlu olmayı seçtik. Yalan ya da illüzyon olma ihtimaline rağmen gözlerimize inanıyoruz.

Bir de, inandıkları için canlarını verenlere inanıyoruz, onlar kadar kesin inanmaktan daha büyük bir iman yoktur zira.

İnanmak huzur ve mutluluk sebebidir. Gördüğüne inanmak, duyduğuna inanabilmek rahatlıktır.
Kesin olarak biliyor ve inanıyoruz ki; Allah(cc), Amerika’dan büyüktür. Her işi yöneten ve yaratan, izinsiz hiçbir şeyin olamayacağı yegane güç Allah(cc)’dir. “Allahu Ekber” derken gerçekten O’nun büyüklüğünü tasdik ve ilan ediyoruz.

İnsanlar sayısınca söz var evet, bir gün söylenecek bir şey kalmayacak diye beklerken, aslında sözün hiç bitmeyeceğini idrak ediyoruz. Kıyamete kadar konuşacak insanoğlu, dinleyen olsa da olmasa da susmayacak.

Neyse ki melekler var ve her şeyi dinleyip, kayıt altına alıyorlar. Kıyamet günü merak ettiklerimizin kesin ve doğru cevaplarını alacağımızdan şüphe yok. Sırf bu sebeple bile kıyamet sevilecek bir hadise. Düşünsenize gizli-saklı kalmayacak, merak bitecek, yalan yok olacak! Fazla kafaya takmaya gerek yok.

Büyük hesabın hesabını yaparak dünyalık hesap yapanlara ne mutlu…



28 Ağustos 2019

Mü’min, emin ve emanet insandır



İnsan, yalnız başına da hayatta kalabilir ancak bir hayat sürdüğünü söylemek için başka insanlara muhtaçtır. Toplumlar kurmak ve birbirine destek, köstek ve sair muameleler vesilesi ile diğer insanlarla münasebet kurmak ve bunu hayatının sonuna kadar devam ettirmek; bir hayat sürmektir, sadece hayatta kalmak değil.

İslam’ın inşa etmemizi istediği ve geçmişimizde örneklerini yaşadığımız toplumun da temel esası, kendi aramızda iyilikler ve kötülükler konusunda yardımlaşmaktır. İyiliklerin yayılması ve çoğalması, kötülüklerin engellenmesi ve yok edilmesi, belki de İslam sosyal hayatının en kısa özetidir.

Mü'min erkeklerle mü'min kadınlar da birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar, namazı kılar, zekatı verir, Allah'a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Muhakkak Allah yücedir, hakimdir. (Tevbe, 71)

Müslüman erkek ve karınların, tıpkı imtihana muhatap yani mükellef olma hususunda aralarında herhangi bir fark bulunmaması gibi; iyiliği emir, kötülüğü yasaklama, namazı kılma, zekatı verme ve tümüyle Allah’a ve Rasulü’ne itaat konusunda herhangi bir farkları ya da ayrıcalıkları yoktur.
Yine bu konuda her birimiz diğerlerinin desteğine ihtiyaç duyarız ki, bu da insan olmanın sonucu ve hatta nimetidir.

İnanmanın temeli ise emin olmaktır. Hem kelime hem mana olarak mü’min ya da mü’mine, emin olunan ve emin olan kişidir.

Kadınlar hakkında farklı olarak, onların bedeni zayıflıkları ve hissi hassasiyetleri sebebiyle, erkekler tarafından bu emniyete muhalif olarak incitilmelerini, zulme uğramalarını ve onurlarının çiğnenmesini engelleyici bir çok tedbir alınmıştır.

“Ve kadınlar konusunda size hayrı tavsiye ederim. Onların canları üzerinde hiç bir hakkınız yoktur. Onları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve Allah’ın kelimesiyle helal kıldınız.” Veda Hutbesi’nde kadınlarla ilgili emanet kelimesinin geçtiği kısım kaynaklarımıza göre burasıdır ve her akıl sahibinin fark edeceği gibi burada bahsedilen eş olarak evlenilen kadındır.

Emanet kelimesini dilene dolayan bazı bahtsızların sandığı gibi burada kadını aşağılayan değil aksine, koruyucusu ve hesap sorucusu bizzat Allah olan ve bu sebeple ağır hassasiyet gerektiren bir emanetten bahsediliyor. Zira emanetin değeri sahibinin değeri kadardır.

Emanet ibaresinden hemen önce gelen “nefisleri/canları üzerinde bir hakkınız yoktur” kısmı özellikle cahiliye devrinde ve halen devam eden canı sıkıldığında kadınları öldürebilme cüretini engelleyen bir ifadedir. Cahiliye dün ne idiyse bugün de odur, şeytan ve hileleri geçen onca zamana rağmen ileri gidememiştir.

Neticede; kadınlar erkeklere karşı zayıflıkları sebebiyle, Allah’ın emaneti olarak korunmaya alınmış ve olası zulüm ve aşırılıklar kesin olarak yasaklanmıştır. Allah’ın emaneti olmak ilahi bir iltifattır ve kalbinde iman bulunanı memnun eder, erkeklerinse hassas davranmaları için dikkatlerini çeker.
Her vesileyle, bilmedikleri ve bilmemekle kalmayıp düşmanlık etmekten geri duramadıkları İslam; Allah’ın kadın ve erkek tüm kulları için mutlak adaletin, dünya ve ahiret saadetinin tek ve kesin yolu, sorunların yegane çözüm kaynağıdır.

Mükellef kılmakta bir fark koymayan İslam, suç ve cezalar konusunda da fark görmez. Zulüm ya da cinayetlerin, dini, dili ve ırkı olmadığı gibi, cinsiyeti de yoktur. Haramların da cinsiyeti yoktur; kadın yaptığında haram ve ayıp olan, erkek yaptığında da haram ve ayıptır.

Ne onların düşmanlığı, ne bizim cehaletimiz ve ne de alimlerimizin acziyeti; mübarek ve muhteşem fıtrat dini İslam’ın, dünya ve ahiret saadeti için vaz ettiği nizama gölge düşüremez. İslam nimeti için Allah’a hamd ederiz.

09 Ağustos 2019

Bayramlaşmak: Neden ve Nasıl?


İslam’ın bize vahiyle bildirilip tamamlanmasının üzerinden çok uzun bir zaman geçti. Rasulullah(sas)’in ahirete irtihali ile kesilen vahiy ve sünnet süreci, sahabenin uygulamaları ve onlardan neşet eden fetvalarla gelişerek günümüze kadar geldi.

Bu konu elbette bir yazıyla özetlenebilecek kadar basit veya küçük bir hadise değil. Bu yüzdendir ki, yüzyıllardır devam eden bir ilim aktarımı ve İslam eğitimi gerçeğimiz var. Bu süreçte ortaya çıkan ve her biri başlı başına bir deryaya dönüşen birikimlerin sadece isimlerini saymak bile bir marifet sayılabilir.

Bütün bu devasa ilmin temelinde yatan ve aslında hedefinde de bulunan tek ve büyük maksadımız ise, Allah(cc)’in rızasını kazanmaktan ibarettir. İslam tarihi boyunca gerek kendimize gerekse diğer milletlere yaptığımız bütün iyi işlerin maksadı budur. Korkumuz ve gelecek nesiller için endişemiz de bu maksadı kaybetmelerinden ibarettir.

Bayramlarımız da bu maksadın içerisinde yer alan ve hicretin 2. yılından bu yana idrak etmekle sevindiğimiz Ramazan ve Kurban bayramlarıdır.

Ramazan bayramı diğer ve asıl adıyla Fıtre bayramı; oruçların tutulması, mağfiretin celb edilmesi, fitrelerin ve zekatların verilmesi neticesinde elde etmekle iftihar ettiğimiz ecrin kutlamasıdır.

Kurban bayramı ise; haccın eda edilmesi, vakfelerin icrası ile edilen duaların kabul olunmasının müjdesi, kurbanların kesilmesiyle günahlardan kurtulmanın müjdesi ile sevincin kutlamasıdır.

Her iki bayramımızda da sevincimizin ana sebebi, Allah(cc) için yapılan amellerimizin kabul olunup, günahlarımızın affedilmesidir. Bayram, Allah(cc) rızasını elde etme umudunun adıdır.

Şeker veya tatlı yemekle, et yemenin de elbette sevinilecek, lezzet alınacak bir yanı vardır. Ancak bunlar için bayram etmek, üstün insan fıtratına da İslam’ın üstün itikadına da uygun değildir. Tatlı ve et için hamd eder, şükrederiz. Bayram etmemiz çok daha büyük bir sevinçten dolayıdır. Olsa olsa akıl ve idraki büyümemiş çocuklar şeker ve et için bayram ederler.

Rasulullah(sas)’in, Ramazan bayram günü evinden çıkmadan hurma yediğini ve bundan kaynaklanan bir tatlı adetinin sünnete uygun olduğunu belirtmekte fayda var. Aynı şekilde Kurban bayram günü ilk yediğinin kurban eti olması da mümkünse taklit edilmesi faziletli bir sünnet olarak kaynaklarımızda kayıtlıdır. Bu sünnetin günümüzde zor olsa da yakın geçmişte uygulandığını yaşı yetenler hatırlayacaktır.

Salih bir amel işlemiş olmanın ve gerek Ramazan’da gerekse Kurban’da bu ameller sebebiyle affedilmiş ve rahmete muhatap olmuş olmanın sevinciyle, “Allah, bizden ve sizden kabul buyursun” şeklinde tercüme edilebilecek, sünnette yer alan ve sahabenin de uyguladığı bir bayramlaşma ifadesi bize bayramın ana sebebini de anlatır.

Bundan sonrası artık adetlere ve bölgelere göre değişen, farklı ancak helal eğlence şekilleriyle bayramların geçirilmesi de yine sünnete uygundur yani dinen caizdir. Özellikle çocukların bugünlerde eğlenmesi, zihinlerinde İslam kültürünün yer etmesi bakımından çok önemlidir.
Zamanına gelince; arefe günü ile başlayan bir bayram havasını teşrik tekbirleri ile idrak ederiz. Bu bazılarımıza göre bayramlaşma için de bir işaret olsa da asıl ve sünnete uygun olan, bayram namazının kılınmasından sonra bayramlaşmaktır.

Özellikle, kendileri bir an önce tatillerine çıkacaklarından dolayı, bayramlaşmayı bayramdan önce icra edip, dostlar bayramlaşmada görsün hesabı yapanların bayramla münasebetleri o kadardır. Bunu yapan kurum ve şahısların merasimlerine katılmamak bugün için değerli bir duruştur. Madem Müslümanların bayramlarına o kadar değer veriyorlar, bir zahmet hiç değilse bir günlerini bu işe ayırma zahmetinde bulunsunlar.

İslami bayramların resmi tatile dönüşmesi maalesef bir yozlaşmanın da önünü açmış bulunuyor. Elbette günümüz şartlarında, bayramlaşmak ve hele de akraba ziyaretleri gibi önemli vazifelerin icra edilebilmesi için bir tatil ihtiyacı aşikardır. Ancak bayramın bir tatil sebebinden ibaret görülür hale gelmesi bir kayıptır, hem de büyük bir kayıp.

Bayram namazından sonra bayramlaşma umuduyla…

27 Temmuz 2019

Göç dünyanın kanunudur


Hayatın sahibi Allah(cc)’in kanunlarını koyduğu bir hayat sürüyoruz. Doğum ve ölüm arasında geçecek sürenin bazı noktalarında irademizle bazı detayları değiştirme hakkımız olsa da, geldik ve gidiyoruz bu dünyadan. Gelip kalan olmadı hiç, olmayacak, olamayacak.

Dünya, konanın göçtüğü, gelenin gittiği bir durak, bir konaklama yerinden ibaret. Bütün süsüne, nimetlerine ve aldatan lezzetlerine rağmen; geçici, bitici, yok olucu bir süreç. Sonunda asıl hayata, buradan sonrasına, ahirine hazırlanılan ve güç toplanılan bir kamp yeri.

Geldik, yedik, içtik, oynadık, eğlendik, ağladık, üzüldük derken; bitiverecek ve hiç yaşanmamış gibi ya da bir gün hatta daha az yaşanmış gibi olacağımız, aslında ahirete nispetle çok ama çok kısa bir devran dünya.

Dünyanın kanunlarındandır, kimse kalıcı olamaz burada; kuşlar göçer, geyikler de, kartallar bile göçer hatta aslanlar da. İnsanlar da göçer, sadece ölüm değildir göç, mekan mekan dolaşır dururuz. Birileri için ekmek kaygısı iken, birileri için ise davet ve tebliğ yoludur göç. Öyle ya; insanlığın yüzakı, alemlere rahmet Rasulullah(sas) de göç etmişti. Bütün peygamberler gibi…

Dünyaya çok alışılmaması bir terbiye metodudur bizim anlayışımızda. Çok bel bağlanmaz dünyaya, çok kalıcı imiş gibi yaşanmaz ama ardından gelecekler de hesap edilir. Nesillere temiz bir dünya bırakılmak istenir; şirkten ve her türlü pislikten arınmış bir dünya bırakmak bir nevi davasıdır erdemli insanların. Şirk, insanlığın fıtrat onurunu çiğneyen her türlü anlayışın en tepesi ve sembol adıdır.

Dünyadan nasibimize düşen mekanları vatan ediniriz, insanız ve buna ihtiyaç duyarız. Korunaklı ve emniyetli bir yerde yaşamak arzumuz, fıtratımızdandır. Ancak bazen işler istediğimiz, beklediğimiz gibi gitmez. Yaşadığımız topraklar bize zindan olur. Gerek coğrafi şartlar, gerekse siyasi sebeplerle ortaya çıkan savaş ve benzeri çekişmeler yaşadığımız yerlerden ayrılmayı, göç etmeyi ve yeni yerleri vatan ve yurt edinmeyi gerektirir.

Dünya tarihi hakkında ortalama bilgisi olan herkes bu gerçeği bilir. Kendi ırkımız bazında bildiğimiz çok daha fazladır. Türklerin Orta Asya steplerinden Anadolu topraklarına göç ettiklerini ilkokul seviyesinde öğrendik hepimiz.

Bu ve benzeri büyük göçler birkaç yılda ya da birkaç nesilde gerçekleşmeyecek kadar büyük ve kapsamlıdır. Yollar boyunca bazı bölgelerde kalanlar olsa da, dönüp dolaşıp büyük çoğunluğu Anadolu’da karar kılmış ya da şartlar bunu gerektirmiştir.

Yakın geçmiş diyebileceğimiz son 2 yüzyılda, devletimizin zayıflaması ve yurt edindiğimiz toprakların şirk ve zulüm ile dolması neticesinde ortaya çıkan zulümlerden kaçan milyonlarca insan, göç ederek Anadolu’ya sığındılar.

Dünya müstekbirlerinin aleme hükümdar olduğu ya da bir başka deyişle eşkıyanın dünyaya hükümdar olduğu bu devirde, insanlık acılardan ve zulümlerden sürekli kaçmaya çalıştı ve hala kaçıyor. Bu dünyayı saran ve sarsan gidişatın bizi etkilememesi düşünülemezdi.

Yakın ya da uzak coğrafyalardan hala pek çok insan göç ediyor. Zaman zaman dünyanın geçiş noktasında oluşumuz sebebiyle gururlanırken, işin bu yönü ile de yüzleşmek durumunda kaldık. Tam da bu göçle yüzleştiğimiz ve bunu bir sorun olarak gördüğümüz anda unutmamamız gereken değişmez gerçek, dünyanın kimseye yar olmadığıdır.

Yaşadığımız topraklar bugün bizim, dün değildiler, yarın kimlerin olacak bilemeyiz. Çok uzun ve meşakkatli bir seferin sonunda, nesiller boyu süren mücadeleler neticesinde konduğumuz, bu topraklar Allah(cc)’in mülküdür ve biz sadece O’nun kiracıları gibiyiz. Dilediği zaman bize kapıyı gösterir. Fert ve toplumların kaderi O’nun elindedir. Ecelin vaktini O bilir ve o vakit geldiğinde ertelenmez.

Endülüs, 800 yıldan fazla bizimdi, artık değil. Sırplar Niş’i istediklerinde; “bari İstanbul’u isteseydiniz” diyecek kadar Niş bizimdi, artık adını bile unuttu nesillerimiz. Örnekleri çoğaltmak tarih bilgimize kalmış ama bu gerçek ortada öylece duruyor.

Yaşadığımız ve vatan edindiğimiz toprakların hakkını vermek durumundayız. Bizden önceki nesiller bu hakkı ödedikleri için biz bugün buralardayız. Bizden sonrakilerin de buralarda yaşamaya devam edebilmesi için ödenmesi gereken bedel bizim vazifemizdir.

Biz her birimiz birer göçmeniz; annelerimizin rahimlerden dünyaya, dünyadan da ahirete devam eden göçümüzün dünya durağındayız. Kimse baki kalmayacak, oyalanıp gideceğiz. Geride kalacak bir güzel hatıradan değerli bir şey bırakmayacağız.

Velhasılı kelam; göç dünyanın kanunudur, göçmenlik insanın kaderi hatta varlığın kaderidir. Baki olan yalnız Allah(cc)’dir…

23 Temmuz 2019

Dünya huzurunun sırrı


Karga kendi yürüyüşünü beğenmez ve değiştirmek için bir örnek ararken serçeyi seçer. Serçe gibi zıplamak çok havalı gelir ona ve denemeye başlar.
Fıtratın zıddına hareket ederek elde edilecek bir güzellik olmadığını anladığında ise, iş işten geçmiştir. Karga kendi yürüyüşünü unuttuğu gibi serçe gibi yürümeyi de becerememiştir. Ortaya ne olduğu belirsiz bir yürüyüş çıkar.
O gün bugündür, hayvanların en çirkin yürüyeni kargadır derler, ne normal yürüyebilir ne de zıplamayı becerebilir.
Kendin kalabilmek insan için ve insanlık haysiyeti için, olmazsa olmaz bir meziyettir. Bu her alanda böyledir de, en çok sosyal yaşam biçiminde, davranışlarda ve insan ilişkilerinde kendin kalabilmek gerekir.
Tabi, kendin kalabilmek için önce bir kendin olabilmek gerekiyor. Kendi olamayan, başkalarının taklidiyle, özentisiyle kendini ifade edebilen, özünü ve sözünü kaybetmiş birinden en fazla taklitçi bir eşkıya olur.
Eşkıya olur; zira kendini bilmeyenin Rabb’ini bilmesi de muhaldir. Rabb’ine asi olanın, O’nu tanımayanın insan fıtratını değiştirme gayreti, insan onurunu çiğnemede rahatlığı ise ancak eşkıyalıktır.
Önce kendinin kim olduğunu tespit ve tayin etmek, sonra da o bildiğin, kabullendiğin ve olmak istediğin, kendin olmayı gerçekleştirmek için gayret sarf etmek gerekir.
Hayatta ki, en üstün başarı ve beceri kendini bulmak ve kendin olarak kalmaktan ibarettir.
Bugün bizim fert ve toplum planında en çok sıkıntı çektiğimiz nokta; olmak istediğimiz kendimiz ile olan arasındaki farkın açıklığıdır, maalesef…
Gönül huzuru yahut dünyada elde edilebilecek en büyük saadet; kişinin kendinden memnun olması, olduğu ve durduğu yerin içine sinmesi, olmak istediği kişi olması, yaşamak istediği hayatı yaşaması ve neticede ölmek istediği gibi ölebilme umududur.
Bazı şeyler vazgeçilemezdir. İnsanın yaratılışından sahip olmaya mecbur hissettiği ihtiyaçları bunların başında gelir. Canın, malın, aklın, neslin ve dinin korunması gibi mecburiyetler bunların temelidir. Bunlardan birisi tehlikedeyse insan asla kendi olmayacaktır. Kendi kalamayacaktır ve kendi olarak ölemeyecektir.
Gözü açık gitmek denilen şey, belki de tam olarak budur!
Birtakım sebeplerle pek çok insan bu temel ihtiyaçlardan veya mecburiyetlerden mahrum olur, engellenir ya da bunlar çiğnenir. Çaresizlik ve güçsüzlük işte bu anlarda insanı yıkan, dünyasını tarumar eden bir hal alır.
Canını, malını, neslini ve dinini korumayan insanın aklını yitirmesi işten değildir. Akılsızlık ya da meşhur adıyla cinnet, insandan bir vahşinin ortaya çıkışına sebep olur.
İnsanın gerçek kimlik ve kişiliğini tanımanın ya da en doğru anlamanın yeri ve zamanı, işte bu fıtri ihtiyaç ve zaruretlerinin yerine geldiği andır. Orada içindeki gerçek kendisi ortaya çıkar, ya asi bir canavar ya da muti bir efendi.

22 Mart 2019

Dengemizi kaybetmeyelim

Biz Müslümanlar nankör değilizdir, zira Rabbine nankörlük etmeyen bir milletiz. Hamd ve şükür bizim en unutulmaz vasfımızdır. Yalnız Rabb’imize değil insanlardan bize iyilik edenlere de teşekkür etmekle emrolunduk.

“İyiliklerinden dolayı insanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez.” (Tirmizi, Ebu Davud)
Batılılardan bize insan gibi yaklaşanları takdir eder hatta severiz. Onlar için hayır dua eder, hidayetlerini dileriz. İyiliklerinden dolayı teşekkür ederiz.

Hiç kimseye milliyeti, dili, dini ya da yaşadığı coğrafya sebebiyle düşmanlık etmeyiz, ölçümüz açık ve nettir:

"… Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur." (Bakara 193)

İnsanız biz; dostça uzatılan hiç bir eli geri çevirmeyiz ancak tokat atana diğer yanağımızı çevirmek yoktur bizde. Biz adaletle cevap vermenin, dengeli karşılığın doğruluğuna inanırız.

Topyekun iyi ya da topyekun kötü diye ayırmayız insanları, iyilerine iyi kötülerine kötü deriz. Sözün kısası, biz Müslümanlar "vasat" bir ümmetiz.

“Biz sizi böyle vasat bir ümmet yaptık ki, insanlara şahitler olasınız, Rasul(sas) de size şahit olsun” (Bakara 153)

Hayrın, adaletin ve dengeli duruşun merkezi olmak bizim vasfımızdır. Aşırılık ve zulüm bizden uzaktır.

Karşımıza çıkan naif örneklerden dolayı hayale veya rehavete de kapılamayız, tecrübeyle sabit gerçekleri unutmayız.

Batılıların bizimle münasebetlerini, tek bir kişi ya da kuruma göre değil; gerek tarihi tecrübelerle gerekse gelecek tasavvurları ile sabit olan verilere göre değerlendiririz.

Batılı idarecilerin ya da devletlerin halklarımıza ya da topraklarımıza saldırmaları sebebiyle, masum insanlara düşmanlık beslemeyiz. Aynı şekilde içlerinden bazıları insani yaklaşım gösterdi diye batının “iyi ve cici bir medeniyet” olduğunu da zannetmeyiz.

Mescitlerimizin basılıp Müslümanların kurşunlandığı bir beldede, mazlum şehitler hakkında, içinde zerre kadar iman olan her mü’minin gönlünde, nasıl büyük bir merhamet kabardıysa; içinde insanlık fıtratından bozulmamış bir cevher bulunan her insanın da yüreği yanmıştır.

Yeni Zelanda’nın gerek idarecileri gerekse halkının çoğu, bu hüzünlü zamanda, Müslümanların yanında durarak ve acılarını paylaşarak güzel bir insanlık örneği sergilemişlerdir.

Bu gibi güzel örnekler bize, İslam’ın adalet ve hakkaniyet çizgisinin, adil ve vasat ümmet olma emrinin, ne kadar büyük hikmetler barındırdığını da gösterir. Körü körüne herkese ve her şeye düşmanlık gibi bir ahmaklıktan uzak olmamız gerektiğini bir kere daha hatırlatır.

Aynı şekilde, bir güzel örneğe bakarak, yüzümüze gülen ama ardından dünyayı bize dar eden batılıların hepsi hakkında gevşek düşünmek ve zayıf durmak gibi bir gaflete düşmemek zorundayız.

Ütopik hayallere kapılmadan, iyilere iyi kötülere kötü demek, dengeli bir duruş sergilemek bizim için zor değildir. Hatta zor olsa da bir emirdir, mecburiyettir.

Biz, onlar gibi olamayız. Zalim ile mazlumu, suçlu ile suçsuzu, mücrim ile masumu ayırt etmek için temel ölçülerimiz sabittir. Kimliğine, kişiliğine bakmaksızın her adil ve doğru olana destek, her zalim ve yanlış olana köstek olmak vazifemizdir.

Allah(cc), yaşadıkları acılar sebebiyle Müslümanlara merhamet eden, acılarımızı paylaşan ve bizimle birlikte ağlayanlara da hidayet etsin.

13 Mart 2019

Kötülüğü yaymak


Aklı başında her insanın olduğu gibi normal her Müslüman için geçerli olan bir ahlak kuralı vardır: İyilik etmek ve iyilikleri yaymak, kötülük etmemek ve yayılmasını engellemek, olarak özetleyebileceğim bu kaidenin istisnası yoktur. Yani herhangi bir iyilik ya da kötülük için farklı tercihlerden bulunmak düşünülemez.

Buraya kadar olan kısımda hemen hepimiz hemfikiriz. Lafa gelince de zaten bunu beyan ederiz. İyilik kimden gelirse gelsin takdir eder, kötülüğü kim yaparsan yapsın reddederiz.

İyiliklerden iyilik seçmemiz gerektiğinde daha iyisini, kötülüklerden kötülük seçmek zorunda kaldığımızda da daha az kötüsünü seçeriz. Bu düz mantık, şartların etkilerinden arındırılmış sağlam fıtrat tercihidir.

İyilik ve kötülük anlayışının, kişilere ve toplumlara göre ayrışan yanlarından bahsetmiyorum. Konumuzu herkesin hakkında ortak bir fikri olan genel konular olarak kabul edelim. Örneğin, hırsızlık gibi ya da yalan söylemek gibi normal insanlar için kötülük olduğu tartışmasız konular düşünülebilir.

Aynı şekilde; haksız yere bir cana kıymak, kadın ya da çocukları savaş veya başka kavgaların parçası haline getirip, onlar üzerinden insanların canını yakmaya çalışmakta kötülük olduğu hakkında tartışma olmayacak bir konudur.

Bir şekilde savaşa bahane bulunur ama şehirleri yok edip, savaşla direk alakası olmayan insanların evlerini başlarını yıkmanın, çocukları -kimyasal ya da konvansiyonel fark etmeksizin- silahlarla helak etmenin, kadınların kadınlığını bir işkence malzemesi olarak görmenin normal insan fıtratını muhafaza etmiş bir kafa yapısında bahanesi olmaz, olamaz, olmamalıdır.

Bu aşağılık işleri Bosna’da görmüştük, Afrika’da görmüştük ve en son Suriye’de de görmek zorunda kaldık. Zaman ve mekan değişse de insanlıktan nasibi kalmayan bazı yaratıklar, bu yollarla insanların canını yakmaya ve yurtlarını yıkmaya devam ediyorlar.

Bir diğer kötülük şekli olan ve ahlaksızlık olduğu hususunda, bu cürümleri işleyenler de dahil, hemen herkesin ittifak ettiği bazı günahlar vardır. Bunlar da normal insan fıtratının kabullenemeyeceği işlerdir ve alenen işlenmeleri bir yana savunulmaları da aynı derecede ahlaksızlıktır.

Bazılarının bu cürümleri açıktan ve utanmadan işlemeleri ya da kendilerini ifşa etmeleri, en az bu günahlar kadar iğrenç ve aşağılıktır.

Garip bir şekilde, iyilik ve güzellik arzusundaki insanların bütün bu günahları eleştirmek ve lanetlemek için sayfalar dolusu yaymak ve yayınlamak konusunda gayretlerine şahitlik ediyoruz. Hiç duymak istemeyeceğimiz şeyleri duyup, asla şahitlik etmek istemeyeceğimiz günahları görüyoruz.

Onların niyetlerinin, elbette bu kötülükleri ifşa ederek, insanların kötülerden ve kötülüklerden nefret etmelerini sağlamak, en azından dualarıyla mazlumlara destek olmalarını arzu ettiklerini biliyorum. Hatta ‘kötülüğe engel olamıyorsan onu yay’ şeklinde veciz sözler dolaşıyor ortalıkta ve bunu gören ve kötülükleri karşı elinden bir şey gelmeyen çaresiz ama iyi niyetle insanlar, paylaş düğmesine basmakla bir derin nefes alıp hayatlarına devam ediyorlar.

Birçoğumuz için artık bombardımanla yıkılmış evlerin hatta şehirlerin fotoğrafları sıradan görüntülere dönüştü. Kan ve ceset görmekten rahatsız olanlarımız baya azaldı.

Birtakım ahlaksızların, kendi günahlarını afişlere yazıp taşıdıkları fotoğrafları yaymak ne kadar normal geliyor artık.

Oysa gözlerimizden gönüllerimize ulaşan bir yol var ve oradan nefretle de olsa geçen her günah görüntüsü bir yerlerimizi yıpratıyor. Gönül yollarımız aşınıyor. İçimizde bir takım setler erozyona uğruyor. Nesillerimizin fıtratı sarsılıyor. Hem de gönüllü olarak ve kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayı.

Zulüm ve cürümlerinden insanları emin kılmak niyetiyle ve olası tehlikeye dikkatlerini çekip uzak durmalarını tavsiye etmek maksadıyla; bir fasığın günahını ya da bir zalimin zulmünü anlatmakta ve göstermekte elbette bir mecburiyet vardır. Bahsettiğim, üzerinde yaymakla hiçbir etkimizin olmadığı ve olmasının da düşünülemediği olaylar.

Zulmü duyurmamız gereken zaman, gerçekten duyulmadığı zamandır. Oysa şimdi her şey tüm insanlığın gözleri önünde alenen işleniyor. Bizim duyurmamızla değişen bir şey olmuyor.

Günahı ifşa etmemiz gereken yer, başkalarının ondan uzak durmasını sağlamak amacıyla sınırlıdır.

Maksadı aşan miktarda kötülükten bahsetmek onun reklamına dönüşebiliyor, aman dikkat!

Tanıdığım son Osmanlılardan birinin şu hatırasını buraya ekleyeyim:

“Annelerimiz bize ‘medreseye giderken Bulgarların sokaklarından geçmeyin, kulaklarınıza gramofon sesi gelir de kalbiniz kararır ilim öğrenemezsiniz’ derdi.”

09 Mart 2019

Unutkan olduğumuzu da unutuyoruz



İnsan olarak isimlendirilmemize sebep olarak gösterilen açıklamalar arasında aklıma en çok yatanı unutmakla malul oluşumuz olduğundandır, kendim ya da başkaları için unutmayı makul mazeret sayarım.

Unutmanın ne büyük bir nimet olduğunu idrak edebilmek için; bizi darmadağın eden acıları, sevinçten delirten mutlulukları ve sürekli beynimize pompalanan bilgileri unutmama ihtimalinde delireceğimiz gerçeğini hatırlamak yeterli geliyor.

Sürekli bir şeyler öğreniyor, okuyor, konuşuyor ve dinliyoruz. Bütün bunlar beynimize ulaşıyor ve büyük bir kısmını unutuyoruz. Unutmasaydık patlardı herhalde kafamız. Tıpkı sindirim sistemimiz gibi beynimiz de, bilgileri işleyen ve işine yarayacağını umduklarını saklayıp gerisini atan ama pek biyolojik olarak görülmeyen bir usulle çalışıyor.

Kederin de sefanın da unutulması, ruh sağlığımız için gerekliliklerdendir ki; aklını kaybedenlerimiz ya hep güler ya da çok ağlarlar. Akılları başlarındayken, onu taşıran son damlanın keder veya hüzün olduğunu sanmışımdır hep.

Her birimizin kendine özel birer ‘veri tabanı’ var. Kendimizce biçtiğimiz değer sıralamasına göre, bildiklerimizi depoluyoruz. Bilinç altı ya da üstü, neticede bizi biz yapan ve değerlendirmelerimizi, dünyaya bakışımızı, insanlara ve olaylara karşı duruşumuzu belirleyen bu depoda sakladıklarımız.

Unutmak isteyip unutamadıklarımız kadar, unuttuğumuzu bile unuttuğumuz birçok bilgi ve değerlendirme imkanından sıklıkla mahrum kalıyoruz.

Hem dinimiz hem dünyamız için, işlerimizi kolaylaştıracak ve hayatın karmaşık münasebetler ağında çaresiz bir balık gibi hissetmemize engel olacak ve asla unutmamamız gereken gerçeğimiz; insan olduğumuzdur, yani unuttuğumuz…

Keskin yanlarımızı törpüleyecek, tahammül sınırlarımızı genişletecek ama bir o kadar değerli olarak; erdem ve ahlakımızı güzelleştirecek, dünyada ve ahirette değerimizi artıracak işleri/amelleri yapmamızı sağlayacak ‘selim bir kalp’ sahibi olmamız insan olduğumuzu unutmamamızdan besleniyor. Yalnız kendimizin değil tabi; bizi kızdıran, üzen, kıran, sevindiren ve destekleyenlerin de insan olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Unutkanlığın farkında olmadan en çok yaşadığımız şekli; bizim için değerli olan bir bütünün büyüklük ve değerini ondan küçük bir parçaya yükleyerek, kendimizi ve hayatımızı onunla ifade etmektir.

Unuttuğumuz büyük ve asıl bütün yerine, elimizdeki bir küçük parçayla avunmak bize kolay geliyor. Bu da insanlığımızdan elbette. Kolay ve acele elde edileni tercih eder, zor ve uzak olanı unutmayı isteriz; hatta bu zor ve uzak olan çok ama çok daha değerli olsa bile…

Oysa uzun arzu ve emellerimizin bu dünya sınırlarını aşmasından daha akıllıca bir şey yoktur. Sonsuzluğun büyüklüğünü aklında tutmak, kısa günlerin, ayların ve yılların hüzün ve saadetlerini basitleştirebilecek en güzel hatıradır.

Unutmaktan daha kötüsü ve ağırı unutulmak gelir insan oğluna; herhangi birinin değil, unutmasını istemediklerimizin unutmasıdır mesele. Oysa unutmak insanlıktandır. Biz gibi her insanın da unutma gibi bir nimeti vardır.

Tek farkla ki; bizim unutamadıklarımızla başkalarının unutamadıkları her zaman aynı düzlemde kesişmez. Hayat, bir matematik işlemi gibi sabit kuralları ve sonuçları olan bir problem değildir.

Neyse ki unutmak var…

23 Şubat 2019

Mukaddes devletler dünyası


İnsanlık tarihi boyunca tartışmaları, kavgaları ve savaşları tetikleyen en önemli sebep olarak kimin idare eden, kimlerin edilen olduğunu tayin etme meselesi olduğunu söyleyebiliriz. Dindar ya da seküler hemen herkesin, devletin gerekliliği ve önemi hakkında hemfikir olduğu da ayrı bir gerçek olarak tarihe yazılmıştır.

Kendi yaşam tarzını güvende tutmak ve dahası yaymak, hakim kılmak gibi hedeflere ulaşmak için de devlet gücü hep gerekli görülmüştür.

Geçmişin değişik dönemlerinde adalet ve merhametle idare edilen devletlerde, farklı hayat tarzlarının emniyet içinde yaşayabildikleri de olmuştur. Bunların İslami modelleri, yakın devirlere kadar uygulanmış ve hepimizin az-çok bildiği; çok uluslu, çok dinli ve çok kültürlü toplumlar kurulmuş, insanlar dilleri, dinleri ve nesilleri konusunda bir endişe taşımadan hayat sürmüş hatta milletler varlıklarını muhafaza edip bugünlere kadar gelebilmişlerdir.

Yüzyıllar boyu Osmanlı hakimiyeti altında kaldıkları halde, her yönüyle kültürlerini koruyabilen Balkan halkları bunun en kolay bilinen şahitleridir. Yunan ya da Sırp veya Bulgar gibi çok duyduğumuz ve gerek dinleri gerekse dilleri bakımından bizden farklı bu milletler, -ister kabul etsinler ister reddetsinler- İslam medeniyetinin sağladığı özgürlüklerin gölgesinde varlıklarını bugünlere taşımışlardır.

Bugünün medeni(!) batısının atalarının bizimle ilk mücadelelerinin, 11. Yüzyıl sonunda ele geçirdikleri Kudüs’te tek bir Müslüman ve Yahudi sağ kalmayıncaya kadar katliam yapmakla başlatabileceğimiz anlayışları, son birkaç yüz yıldır dünyanın hemen her yerinde devam eden soykırımlarla sürmüştür.

Çok fazla tarihe dalmaya gerek kalmaksızın, biz yaşarken yapılan nesillerin soykırımları ve kültürlerin imha hareketleri ile dünyaya nizam vermeye çalışan, bu vampir ve asalak batı canavarının insanlığa sunduğu en korkunç şey; devletlerin kutsiyeti ve insanların tanrılara kurban edilmesinin sıradanlaşması oldu.

İslam kültüründe devlet ya da güç, mukaddes olan ve insana ait değerler diyebileceğimiz her şeyi koruma altına almak olarak anlaşılır. Yani devlet değil korumakla yükümlü oldukları mukaddestir.
Batı, bugünlere gelinceye kadar kendi devletlerinin gücünü ve kutsallığını korumak uğruna; hem nesillerini feda etmekten çekinmemiş, hem de dünyanın neresine eli uzanabiliyorsa oraların tüm varlıklarını kendisi uğruna harcamaktan, tüketmekten çekinmemiştir.

Neticede gerek batıda gerekse doğuda bugün hakim olan anlayış; devletin kutsallığı üzerine bina edilmiştir. Bu kutsal tanrı devletleri, gerektiğinde kurban istemekte ve elbette istediğini almaktadır. Kurban; halkının canı, malı, nesli ya  da dini olabildiği gibi, aklını da gerektiğinde devletine kurban etmesi istenmektedir.

Dünyanın son 40 yılında, bizzat yaşayarak gördüğümüz olaylar bunu anlatıyor. Devletler özelinde örneklendirecek olursak; Türkiye’de 28 şubat mağdurları diyebileceğimiz insanların o dönemde devletin istediği kurbanlar oldukları ve adeta bu sebepten geri alınamadıklarını söyleyebiliriz. Tepeden halka, hemen herkesin eleştirdiği o günün yargısının uygulamalarının iptal edilememesinin başka bir izahını bilmiyorum.

İran’da bunu 1979 devriminden sonra yaşananlarda çok rahat görebiliyoruz. Devrim esnasında ve sonrasında halkının canları ve kanları ile kurulan düzeni muhafaza edebilmek uğruna, gerektiğinde savaşı, gerektiğinde dini kullanan bir rejim anlayışı halen Ortadoğu’nun bir çok bölgesinde kendine kurbanlar aramakta ve kolayca bulmaktadır. Mukaddes devlet uğruna can vermeye halkını ikna etmesi çokta zor olmadığından, fakru zaruret içindeki halkın en ufak kıpırdanışını kanla bastırmak ve idam sehpalarını meydanlara kurmak yoluyla da ikna metotlarını genişletebiliyorlar.

Suudilerin krallıkları uğruna, batıya yaranabilmek için halklarının zenginliklerini onlara peşkeş çekmekten gocunmayan devlet anlayışı, gerektiğinde halkının ve onları uyandırma ihtimali olanların canlarını almaktan çekinmemektedir. Son olaylarda görüldü ki; bu bir tür manda devleti, zenginlerini hapsedip mallarından bir bölümünü bağışlamaları karşılığında serbest bırakırken, gerektiğinde sözünü dinlemeyen vatandaşlarını vahşi metotlarla parçalamakta bir mahzur görmemektedir.

Kaddafi’nin Libya’sı ya da Saddam’ın Irak’ı da bunlardan pek farklı değildi elbette…

Mısır’ın firavunu ise devirler değişse de zulümle tahtında kalmaya devam ediyor. Firavun, bir şahsın adı değil bir düzenin temsilcinin adıdır, o düzen de kutsal devlet uğruna halkının kanını içerek beslenen bir krala dayanır. Dün adının Mübarek olmasıyla bugün Sisi olması arasında bir fark yoktur.

Tanrılarına insanlarını kurban eden ilkel kabilelerle bugünün modern devletleri arasında pek bir fark yoktur. Belki ifadeler, şekiller biraz değişti ama o kadar, dahası yok…

20 Şubat 2019

Rüzgara karşı duruş



Hayatımızın en kaçınılmaz gerçeği olarak, birbirimizle ve hele de güç ve otorite sahipleriyle münasebetlerimizi, bir düzene ve eksene oturtmak gibi erdemli ve ahlaklı davranış şekli olma zorunluluğu vardır.

Kendisinden bir şekilde sıyrılma, kurtulma ya da uzak durma ihtimalimiz olmayan hemen her canlı-cansız mahluk ya da etkene karşı, erdemli bir duruş geliştirmek mümkündür.

Rüzgara direnmek bir duruştur; yıkılmamak ya da kırılmamak için eğilmek bir duruştur, dik durup kırılmak ya da yerinden sökülmekte bir duruştur. Rüzgarı durdurmaya gücümüzün yetmediği ve sığınılacak bir emin mekan bulunmadığı zamanlarda bunlardan birini seçmek insanidir ve normaldir.

Yağmura direnmek bir duruştur; ıslanmamak ve üşütmemek için şemsiye açmak bir duruştur, başını göğe kaldırıp ciğerlerine kadar ıslanmayı göze almakta bir duruştur. Yağmuru durdurmaya gücümüzün yetmediği ve altına sığınılacak bir emin mekan bulunmadığı zamanlarda bunlardan birini seçmek yine insanidir ve normaldir.

Zamanın getirdiği akışın karşısınca kürek çekmek bir duruştur, çoğunluğun hoşuna gideni değil Allah’ın rızasını uyanı seçmek bir duruştur.

Güçlünün değil zalimin karşısında olmak bir duruştur. Zulme engel olmak için çırpınmak, kolunu-kanadını mazlumlara germek bir duruştur. Kenara çekilip sessiz kalmakta bir duruştur, dikilip seyretmekte…

Zalimi alkışlamak ise bir duruş değil bir boyun eğiştir!

Zalime yaltaklanmak bir duruş değil, insanlık izzetinin yerlerde sürünüşüdür.

Zalime karşı durmaya güç yetiremediği, zulümden korunmak için bir emniyet bulamadığı zamanlarda bunlardan birini seçmekte yine insani ve normal bir davranış şeklidir.

Herkes kahraman olamaz, olmak zorunda da değildir, olmamalıdır da. Yoksa kahramanlığın bir değeri kalmaz zaten.

Ancak kahraman olmadığı halde kahraman pozları vermek bir duruş değildir.

Şecaatten mahrum iken yiğitlik taslamak bir duruş değildir.

Rüzgardan korkan tohum filiz vermemelidir…

08 Şubat 2019

Çünkü biz de insanız



Hayat her birimize farklı sıfatlar ve konumlar tayin ediyor, dünyanın kanunu bu; herkes ve her şey birbirine bağlı gibi ama bir o kadar da bağımsız.

Zenginlik ya da fakirlik, güçlülük ya da zayıflık gibi en sıradan tarifler bile karşılığı olmaksızın anlamsız ve değersiz kalıyor. Yani demem o ki; birileri fakir olmasa zenginliğin ne değeri olabilir, ya da birileri zayıf olmasa gücün ne anlamı kalır?

Dostluk ya da ıstılahi anlamda kardeşliğin de değeri ancak yabancıların, nankörlerin ve hainlerin varlığıyla mı anlam kazanır? Yoksa her açıdan zaten değerli ve eşsiz olan bu erdemli münasebetlerin yokluğuna mı üzülüyoruz?

İnsanız, kim ve ne olduğumuzdan çok ama çok önce insan…

İnsanlığın bu saf ve sade, bu dürüst ve samimi, bu hesapsız ve açık, bu rahat ve kolaylıkla ortaya konmasını da yine insanlığın baş tacı Abdullah’ın oğlu Muhammed(sas)’den öğreniyoruz.

Önce, 1,5 yaşında toprağa verdiği oğlu İbrahim’in ardından döktüğü gözyaşlarında görüyoruz. Mezarındaki sivri bir taşı temizletmesinde görüyoruz. Cansız beden bundan etkilenmez hatırlatmasına “ama yaşayanların canını acıtır” demesinde görüyoruz.

Sonra, çok sevdiği amcasının katilini görmek istememesinde görüyoruz. Bütün insanlara, bütün sıkıntılara, insanların türlü incitmelerine katlanışında ama amcasının katilini görmeye dayanamayışında görüyoruz.

İnsanız ve bir gönül kırgınlığı bütün bir ömür yakamızda diken gibi takılı kalabilir.

İnsanız ve bir acı yüreğimizi yakıp, ciğerimizi eritebilir.

İnsanız ve kardeş ya da dost bildiklerimizden gelen darbenin yarası iyileşse de izi geçmeyebilir.

İnsanız ve bize Allah(cc), hakkımızı alma hakkı vermiştir. Hakkımızdan vazgeçmeme yani helal etmeme hakkımız da vardır. İnsan hakları diye evrensel beyannameler dizen insanlığın yerine koyamayacağı bir takım haklar için Allah(cc)’ın karışmadığı bir hesaplaşma vardır.

İnsanız yani yaratılıştan saygı duyulmayı hak ediyoruz. Kullanılmamayı, kandırılmamayı, dolandırılmamayı becermek zorunda değiliz. Aksine bunlardan korunmak zorunda olmadan yaşama hakkına sahibiz.

Kısacası; hırsızın hiç mi suçu yok diye soran Hoca’nın aradığı cevap şu: Hırsız suçludur!

Haklarına riayet etmediklerimiz değil biz suçluyuz.

Dünya hayatı öyle çok uzun bir zaman değil, göz açıp kapayıncaya kadar geçen yıllardan biliyoruz. Ölüm öyle çok uzak değil, her gün çevremizden eksilenlerden biliyoruz.

Hepimiz iyi değiliz, öyle olsaydık toplumumuz da iyi olurdu. İyi olmayan yanlarımızı görmeliyiz. İyiliği yok eden işlerimizi bulmalıyız. Herkes kötü de yalnız ben iyi değilimdir. Her birimiz parça parça iyilikler ve parça parça kötülükler koyarak bu toplumu oluşturuyoruz.

Kendimizden ve dolayısıyla toplumdan kaldıracağımız her kötülük parçası iyilik yolunda atılmış bir adım olacaktır. Kötülüklerin boşluğunu iyiliklerle doldurmak zorundayız. İyilik dünyanın en hızlı çoğalan nesnesidir hem, tüketildikçe çoğalan bir şey iyilik…

İnsanız ve birbirimize insan gibi davranmak yapabileceğimiz en güzel ve en kolay iştir.

02 Şubat 2019

Trafik aynadır


Meşhur bir söz vardır, ‘yol medeniyettir’ diye. Oysa yolun yapılışı, malzemeleri ya da şekli, ne kadar kaliteli ya da güzel olursa olsun, üzerinde akan trafik vahşi ise medeniyetten değil medeni bir vahşetten söz edebiliriz.

Yine benzer bir kelam-ı kibar vardır; ‘yol bir yere gitmez, o bir duruş şeklidir’ diye. Evet yol bir yere gitmez; durur ve onu kullananlar, yolun medeniyete katkısı olurlar.

Yol, bir şekilde bazı şeyleri gösterir bize. Bu anlamda asfaltın kalitesinden, kaldırımlara kadar; rögar kapaklarının düzgünlüğünden, şerit çizgilerine kadar uzanan bir göstergedir, aynadır.

Yollar medeniyetten çok şehrin idarecilerinin çalışma kalitelerinin ve ileri görüşlü planlamalarının göstergelerindendir. Hep söylerim; herhangi bir şehre ilk kez gittiğinizde yollara, kaldırımlara ve özellikle rögar kapaklarına bakın, o şehirde işlerin nasıl yürüdüğünün en masum şahitleri onlardır.

Çukurlarla dolu yolları, bazısı yüksek bazısı çökük rögarları, kırık-dökük kaldırımları, terkedilmiş orta refüjleri olan bir şehrin, yöneticileri hakkında insanlardan önce konuşan ve şikayet edenleri var demektir. Belki de o yüzdendir, bir yetkili gelmeden önce yolların düzenlenmesi.

Başka işlerin de nasıl yürüdüğünü yine buradan anlayabiliriz. Demek ki, düzeltilmesi gerekenler ancak daha etkili ve yetkili birisi orayı göreceği zaman yapılmaktadır.

Doğru ve net trafik şerit çizgileri olmayan belediyelerin işlerinin de doğru ve net olmadığını çıkarmak kesinlikle altı boş bir hayal değildir.

İdarecileri bize anlatan yollar kadar, insanları bize tarif eden bir önemli şahitte trafiktir.

Kurallara uymak için kamera ya da bir kontrole ihtiyaç duyan bir halk çok şaşırtıcı değildir. İnsan fıtratı gereği kontrol edilmediğinde yoldan çıkmaya meyyaldir zira. Kameraların görmediği noktalarda kural tanımayanları bir şekilde anlamak mümkünse de; diğer insanların haklarını gasp edenlerin izahı yoktur.

En çok rastladığımız örneklerdendir; sıradan bir trafik lambasında herkesin normal şeritlerinde durduğu bir anda, kendini uyanık zanneden biri, en sağda ambulans veya emniyet araçlarının acil geçişlerini kolaylaştırmak amacıyla bırakılan şerit boşluğuna girebilmektedir. Daha da vahimi o boşluğun olmadığı yollarda, şeride yandan burnunu sokarak birilerini rahatsız edip hatta korkutarak öne geçmeye, yol almaya çalışabilmektedir. Oysa bu;bir tür hırsızlık, gasp ya da en hafifinden diğer insanlara hakarettir.

İdarecilerin yolları kurallara uygun inşa etmek ve yine kurallara uyulması için gerekli şerit çizgileri, tabelalar ve ışıklandırma gibi eklemeleri yapmak gibi bir mecburiyetleri olduğu gibi; vatandaşların da bunlara uymak mecburiyetleri vardır.

Tam bu noktada, yol değil onu kullanma şeklimiz medeniyet seviyemizi gösterir demek doğru olacaktır. Öyle ya; en gelişmiş silahlarla en vahşi katliamları işleyenlerin medeni değil aşağılık katiller olduğunu hepimiz biliyoruz. En gelişmiş yollarda, trafik teröristleri pek çok insanın canına mal olan vahşilikler işleyebiliyorlar.

Her yerde ve her zaman, az ya da çok kural tanımayan, kendinin ve başkalarının haklarını bilmeyen insanlar vardır ve olacaktır. Ancak ekseriyetin tavrı, genel durumu hepimiz için daha güzel ve daha yaşanır hale getirebilir.

Hiç unutamadığım bir anımdır; 90’ların sonunda Gaziantep’te ilk kez araç kullanırken, kırmızı ışıkta durunca arkada kopan vaveyla beni çok şaşırtmıştı. Yanımdaki yeğenime, ‘ne oluyor’ diye sorduğumda, cevap oldukça ilginçti. Meğer kırmızı ışıkta durmama kızıyorlarmış.

Bugün gelinen noktada, gerek yol kalitesi, gerekse denetleme mekanizmalarının çalışması ile bazı şeyler normalleşti. En azından kırmızı ışıkta durana korna çalmıyor kimse. Demek ki öğrenebiliyoruz.

Şahsen umutluyum; önümüzdeki nesil daha güzel yollarda ve daha güzel bir trafikte araç kullanacak. Uyum sağlayamayanlar ayıplanacak ve kınanacak. Bizim kültürümüzde ayıp, para cezasından daha etkindir.

Trafikteki tavırlarımız, insan olarak kalitemizi ve şehrimizin medeniyet seviyesini gösteren bir aynadır; lütfen ayıp etmeyelim…

19 Ocak 2019

Ah şu eziklik!


Çılgın bir genç, hışımla başını kaldırıp haykırdı:

“İslam’ı hayatımızdan çıkarmakta geciktiğimiz için geri kaldık!”

Bir başkası, içinde biriken bütün kazuratı, bir böğürtüyle ağzından döktü ortalığa:

“Batı medeniyetini taklit etmekten başka yol yoktur, aydınlanma çağımızın gerçeğidir.”

Haberler ve bültenler, konuşanlar ve dinleyenler, hep aynı şeyleri seslendirdi ve dinledi:

“Onlar daha medeni, yolları da çok güzel, kaldırımlarında engelliler için hiç engel yok, yeşil alanları çok fazla, çok mutlu onlar, onlar çok gelişmiş, onlar örnek toplum, örnek insanlar, örnek devletler…”

Çok bilmiş ve bilgiç, çok aydın ve ilerici, çok akademik ve çağdaş, çok seküler ve demokrat bir profesör; bütün bilimsel yaklaşımını bir iğrenç boğaz sesiyle, balgam çıkarır gibi tükürdü:

“Batı, bizden birkaç yüzyıl ileride, sadece teknolojik olarak değil, sosyal toplum ve yönetim sistemleri açısından da çağımızın ufku batıdır.”

Bir başka sapık, batı kadınlarının ne kadar şanslı olduklarını anlatırken, ağzının kenarından akan salyaları silmeyi unuttu!

Eğitim onlardaydı, bilim onlarda; akademi dediğin onlarınki gibi olurdu.

Devlet dediğin öyle olurdu zaten, biz sırf bu yüzden başarısızlığa mahkumduk! Padişahı kovmakta geç kalmıştık!

İsmini değiştirmemiz yetmedi, düzeni değiştirmemiz yetmedi, alfabeyi değiştirmemiz yetmedi, ezanı değiştirdik yetmedi; Kur’an-ı yaktık bitmedi, hocaları astık bitmedi, kitapları yasakladık bitmedi.

Biz ne yapılması gerekiyorsa yaptık, ama bir türlü çağdaş ve ileri bir ülke olamadık!

Değiştirmediğimiz bir halk kalmıştı, onu da son 50 yılda medya eliyle bozduk. Bozduk derken yanlış anlaşılmasın, sadece batılı standartlarda bir halk olmaları için ne gerekiyorsa pompaladık ekranlardan ve gazete sayfalarından, hatta radyolardan…

En ahlaksız filmler bizde olmalıydı, oldu.

En aşağılık katillerin hikayelerini biz yazmalıydık, yazdık.

En iğrenç tecavüzcüyü biz çıkartmalıydık, çıkardık.

En zalim baba, en acımasız evlat; hasılı en kötü aile bizde olmalıydı, yaptık.

Her fırsatta temelden tavana bütün değerlerimizi aşağılayarak batıya kuyruk sallamalıydık, belki başımızı okşarlardı; okşadılar.

En ağır suçlar mutlaka günlerce ekranlardan anlatılmalı, gösterilmeli, konuşulmalı idi. En küçüğümüzden en büyüğümüze, hepimiz bütün pislikleri sıradan görünceye kadar gözümüze sokulmalıydı, sokuldu.

Güzellik namına neyimiz varsa; medeniyet, tarih, ilim, irfan, ahlak, aile ve topluma dair neyimiz varsa, aşağıladılar!

Yenildik ve daha da kötüsü ezildik!

Eziklik hissi, bazımızı kendi benliğine ve kendine ait ne kadar değer varsa hepsine düşman etti. Onlara göre yenilgi ve ezikliğimizin sebeplerine düşmanlık kurtuluşun yolu oldu.

Bazımız, göz ve kulaklarını hatta bütün benliklerini batıya çevirdiler. Onların yeşil dediği kadar yeşildi ormanlarımız ve onların dediği kadar medeni olabilirdik ancak!

Onların tayin ettiği kadar değerli idi paramız.

Onların verdiği puanlar kadardı devletimizin dünya piyasasında ederi.

Toplumumuzun karnesi onların çekmecesinde idi, onların verdiği notlar kadar geçebilirdik sınıfları.

Oysa ne bazılarımızın sandığı kadar iyiyiz ne de batılı dostlarımızın(!) söylediği kadar kötü; biz bir fetret devri ezikliği yaşıyoruz. Geçecek ve bitecek bir devir bu.

“Bu günleri insanlar arasından dolaştıran” Allah sonumuzu hayreylesin. Hayra varmak bize derman versin.

08 Ocak 2019

Yalan helak sebebidir


İnsanız, pek çok eksiğimiz hatamız var, olacaktır da. Mükemmel olan sadece yaratılışımız, ondan sonrası bize kaldığı için, pozitif ya da negatif gelişmeye açığız.

Melek değiliz, şeytan da olamayız. Ancak meleklerden ve şeytanlardan bazı hasletler alabilir, bunları temsil etmekle kalmaz, yayabiliriz.

Bunların neler olduğunu veya olabileceğini az-çok herkes bilir. Bilmek yetmez bazılarımıza, bir de çevremize aktarırız.

İyi ve hayırlı hasletler kadar sıradanlaşan ve neredeyse günümüz insanının artık kötülükten saymadığı, oysa belki de kötülüklerin temeli olan bir hastalıktır, yalan.

İnsan fıtratının kabulde yani normal görmekte en çok zorlanacağı ama zamanla benimsenip sıradanlaşan ve neredeyse onsuz işimiz kalmayan bir zehir. Bedene zehir verildiğinde kaybolan hisler gibi; yalan da ruhun fıtri, temiz ve güzel hasletlerini ortadan kaldıran bir beladır.

Herhangi bir yalanı “korkunç” bir rahatlıkla söyleyen ve savunabilen insanlar beni dehşete düşürüyor. Sebep olacakları felaketi onlar da tahmin edemiyorlardır; oysa yalan dinin ve dünyanın helak sebebidir.

Yolunda giden işleri bozan, iyi yürüyen beraberlikleri dağıtan, muhabbetleri boğan, dostlukları bitiren bir felakettir. Toplumları ifsad eden, halkları düşman eden, kardeşlikleri düşmanlığa dönüştüren, iyilikleri yok eden ve iyileri kötüleştiren, fitneleri büyüten bir ateştir.

Yandığı yere aydınlık değil helak getiren bir ateştir, yalan.

Dini bozan, amelleri iptal eden, takvayı eriten, imanı çürüten ve dünya ile yetinmeyip ahireti de berbat eden bir günahtır, yalan.

En küçüğünün, en küçüğümüze bile söylenmesi veballere ve devamında bozukluklara sebep olandır, yalan. Çocukların temiz ruhlarını kirleten en büyük pisliktir. Büyüklerin rahmete ve mağfirete muhtaç ruhlarını isyana ve günaha yönelten bir çirkeftir.

Kafir, gerçeği örten yalancının adıdır.

Mü’min doğru söylediğinden emin olunan insanın adı!

Bir gün Rasulullah (s.a.v)’e,

– Mümin korkak olabilir mi, diye sordular.

– Evet olabilir, diye cevap verdi.

– Mümin cimri olabilir mi, diye sordular.

– Evet olabilir, diye cevap verdi.

– Mümin yalancı olabilir mi, diye sordular. Bu defa;

– Hayır, mümin yalancı olamaz, buyurdu. (Muvatta)

05 Ocak 2019

Acı da olsa rahmet


İnsanlar ne vakit bir konuda ifrata ya da tefrite düşseler Allah(cc) “rahmetiyle” bir vesile, bir sebep halk edip şuur ve idrakimizi sarsıyor.

Bu rahmet,  bazılarımız için ağır bir ızdırap olsa da umum için bir işaret oluyor.

Bu konuda yani Allah(cc)’in yaptıklarının hikmetleri hakkında konuşma ehliyetini sahip olmadığımı biliyorum. Bu gerçekten büyük bir hikmet ve cürettir. Maksadım bazı tevafuklara dikkat çekmekten ibarettir.

Herhangi bir konuda haddi aştığımızda kişisel olarak ta sık sık başımıza gelen ve bize ‘şunu yapmasaydım’ dedirten bazı gelişmeler olur. Bir his veya bir farkındalık olarak bazı sebepleri görebiliriz.

Bazı örneklerle ne demek istediğimi anlatmak mümkün ancak netameli bir konu ve tehlikeli sular olduğu için seçeceğim örnek olaylar konusunda oldukça zorlanıyorum.

Geçtiğimiz yıl yaşanan ve nasılsa “piyasada” sahipleri olmadığı için kimsenin pek aldırmayacağı bir örnekle başlayayım.

Suriyeli mülteciler hakkında geçen dönemde korkunç bir propaganda ile aleyhlerinde kamuoyu oluşturma çabası vardı. O raddeye geldi ki, açıkça hakaretlere ve fiili saldırılara dönüşmesi işten bile değildi.

Beklenen de oldu ve bir anne, karnındaki bebeği ve yanındaki minik yavrusu ile vahşi bir cinayete kurban gitti.

Bir anda herkesin çenesi kapandı. Adeta Allah(cc) bize içimizdeki canavarları göstererek susmamızı işaret etti. Zira bu canavarlar sadece Suriyeli kimsesiz mültecilere değil bizim çocuk ve kadınlarımıza da saldırıyorlardı.

Acı ile susturulduk!

Sonra değişik meselelerde benzer uyarılar yaşandı.

Mesela, kadın beyanı esastır saçmalığının doğruluğunu tartışmak bile şiddetli tepkiler alırken; bir kadın kendine dayak atarken kameralara yakalandı. Kocası hakkında yaptığı şikayet o görüntülerle reddedilmeseydi adamın hayatının mahvolması işten bile değildi.

En son yaşanan acı olay ise 2 gencin sokak köpekleri tarafından saldırıya uğraması ve birinin olay yerinde can vermesi ile sonuçlandı. Hayvan hakları sevicileri son dönemde ilginç bir şekilde toplumun gözüne bazı işkence görüntülerini sokuyorlardı.

Ayağı kesilen yavru köpekler, öldürülen papağan gibi haberlerle günlerce çalkalandı ülke ve sonunda iş zıvanadan çıktı ve neredeyse hayvanlar insanlar üzerine galebe çalacak noktaya taşındı.

Ancak bu son olay aklımızı başımıza devşirmemiz ve aşırıya gitmememiz konusunda ilahi bir uyarı gibi idi.

Kendinize gelin ey insanlar!

Suriyeli mültecileri sevmiyor olabilirsiniz. Ülkede bulunmalarından rahatsız olabilirsiniz. Zaten onların da çoğu burada bulunmaktan rahatsızdır emin olun. Ancak işi şiddete, aleyhlerinde kamuoyu oluşturarak bazı kendini bilmezlerin yanlışlarına yol açmak büyük hata olur.

Her toplumda olduğu gibi onların arasında da iyiler ve kötüler vardır. Birkaç tanesinin yaptığı hatayı bütün bir Suriyeli toplumuna mal etmek ve suçlu ya da suçsuz olduğuna bakmadan dükkanları ve evleri talan etmek herhalde adalet değildir ve bize de yakışmaz.

Aynı şekilde, kadınlar Allah(cc)’in emanetleri olarak aramızda yaşarlar ve emanetin değeri sahibinden kaynaklanır. Hakları ve incitilmemeleri konusunda söylenecek ne varsa söylenmiş olmasına rağmen, dayak ve hatta işkence görmelerini ne din ne de dünya kabul etmez. İnsanlıktan nasibi olan hiçbir erkek zaten vicdanların almadığı bu işlere tevessül etmez.

Bu konuda da aşırıya gidilip yasalarla adaletsiz bir şekilde toplum gerilirse neticeleri daha da vahim oluyor. Biz bu insanları yasalarla ve polislerle değil, vicdanlarına dokunarak ve eğiterek adam edebiliriz. Ceza sistemi her şeye rağmen suç işleyenleri elbette yakalayacaktır.

Erkekleri erkekliğinden korkacak hale getiren bir yasal düzenleme adalet değildir, fıtrata aykırıdır ve sonucu vahim olur.

Aynı durum hayvanlar konusunda da gündeme geldi ve şiddetli bir örnekle sarsıldık. Konu insan hayatı ve güvenliği olduğunda hassas olmamız gerektiğini ve diğer canlıların hakları konusunda da sınırları aşmamamız gerektiğinin işaretini aldık.

Dengeli olmak ve ifrata ya da tefrite düşmeden herkese hakkını, hak ettiği kadar vermek adaletin ta kendisidir.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...