Devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Temmuz 2020

Filistin hamasetini bıraksak mı?



Filistin meselesi, herhalde halihazırda kendini Müslümanlardan sayan herkesin bir kenarından tuttuğu ve hakkında bir şeyler bildiği, bir şeyler söylediği ve bir şeyler yaptığı tek meseledir. Bunların üstüne bir de insani duygular ya da politik gerekçelerle işgale karşı olan toplum ya da devletleri de eklediğimizde, baya bir yekunumuz var demektir.

Ancak, kalabalık ve çok ses çıkaran bu büyük kitlenin gerçek hayatta karşılığı, ancak su üstünde yüzen bir saman balyası kadardır, maalesef.

Filistin’deki işgalin üzerinden geçen şu kadar zaman ve yaşanan onca olaydan sonra geriye kalan, bir hayıflanmadan, derin bir iç geçirmeden ve sonra uzaklara bakıp of çekmekten ibarettir.

Ne Arapların milliyetçi duyguları ne de Müslümanların İslami hassasiyetleri, işgalcilere geri adım attırmayı bırakın, yeni hamleler yapmaktan korkutacak kadar bile etkin olamamıştır.

Elde ettiğimiz en büyük kazanım; Filistinli çiftçilerin, yakılmayan ürünlerinin pazara çıkarılmasını sağlamakla veya dışarıdan gönderilen yardımların Filistin halkına ulaştırılması için izin almakla sınırlandırılmış durumda.

Tabi Filistinli yöneticilerin neler yaptığından pek haberimiz olmasa da; vefat ettiğinde karısına 2 milyar dolar gibi bir servet bırakın birinin peşinden yıllarca sürüklenen Filistin halkının, kim bilir kimler tarafından daha ne kadar kullanıldığını ancak Allah(cc) biliyor.

Dışarıdan kullanılmaya oldukça müsait bir konu olduğu ve hariçten gazel okumanın genelde bir sorun oluşturmadığı düşünülünce; bedel ödenmeksizin bağırıp çağırarak yapılan hamasi reklamlar, parlak nutuklar ve gerçekleşmesi için değil duyulması için atılan sloganlarla, Filistinlilerden daha çok Filistinli gibi hareket eden bir kitlemiz olduğu gerçeği oldukça düşündürücü geliyor bana.

Bir yanda 40 yıldır işgalcilerle bir tek kere karşılaşamayan ancak Suriye’de sivil katliamlarına imza atan bir Kudüs ordusu masalı, diğer yanda 2 ileri 1 geri mehter marşı ritmiyle yürütülen Filistin politikaları, bir başka açıdan kültürel ve sanatsal faaliyetlere gayet uygun bir konu başlığı olarak Filistin hikayeleri, fotoğraflanmak için çok güzel bir manzarası olan Mescidi Aksa, fakru zaruret içinde yaşadıkları için her kareleri en az on saniye “vicdan” yaptıran Filistin’in çocukları, ölümleri normalleşen ve nasıl hayatta kaldıkları daha çok merak uyandıran insanların efsaneleri ile Filistin çok verimli bir saha gerçekten!

Böylesi bir hazine dururken, neden insanlarımız Doğu Türkistan’la kafa yorsunlar? Neden Keşmir’i kafaya taksınlar? Neden Suriye’yle ilgilensinler? Arakan gibi uzak bir diyarda neler olduğunun ne önemi olabilir, Filistin’in yanında?

Evet biliyorum; ana cephemiz Filistin! Kudüs’e sahip olan dünyayı yönetir, ya da dünyayı yöneten Kudüs’e sahip olur. Evet biliyorum, kanımız aksa da zafer İslam’ın ve biliyorum Filistin davası namıyla özel bir davamız var bizim…

İşgalin genişletilmesinden endişe mi duyuyorsunuz? Her sabah kontrol noktasında bekleyen ve kurşunlanmadan işgal altındaki topraklara girip bir işte çalışma umuduyla ve tabi akşam evine ekmekle dönebilme niyetiyle yaşayan Filistinlilere sormak lazım belki de.

İşgal altında yaşamakla ilgili hiçbir fikri olmayanların, hariçten gazel okumasının kime ne faydası olduğunu tartışmaya bile gerek yok. Nasılsa kimse üzerine vazife olmayan işlere kafa yormaktan vazgeçmeyecek.

Sahi, yarın işgal genişlediğinde kim ne yapabilir?

Cümle Arap alemi birleşip, tıpkı 1967’deki 6 gün savaşlarında olduğu gibi sonu hezimetle sonuçlanacak bir savaşa daha cesaret edebilirler mi?

Kocaman bir hayır!

Belki çoğu kınamaya bile cesaret edemez, bırakın fiili müdahaleyi.

Türkiye ne yapabilir?

Diplomatik ilişkileri indirebileceği bir seviye daha varsa, oraya indirir ve sert bir kınama yayınlar. Daha fazlasını beklemek hayalcilikten başka bir şey değildir.

Bırakın işgalin genişletilmesini; yarın sabah uyandığımızda Mescidi Aksa’nın yer ile yeksan edildiğini duysak, ekranlarımızda yıkıntıları seyretmekten ve kendini kurşunların üstüne atan birkaç babayiğitten başka kimsenin meydanlara bile çıkamadığına şahit olmaktan başka ne yapabiliriz?

Heyecanlı söylemler ve hamasi sloganlar bir işe yaramıyor. Bunu uzun zamandır deneyerek öğrenmiş olmamız gerekiyordu.

Dünyanın kanunu, bizimle onlar arasında bir ayrım yapmıyor. Onlar nasıl aldıysa ancak o yolla geri alabileceğimizi bilmemiz ve hiç unutmamız gerekiyor.

Baksanıza; İslam dünyasının herhangi bir yerinde, fethedildiğinde Kudüs’e gönderilmek üzere bir minber inşa eden marangoz haberi duydunuz mu? Ben duymadım.

04 Nisan 2020

Dinde aykırılık marifet değil fitnedir



Onaylanmak, takdir edilmek, sevilmek, tasdik edilmek gibi birçok insani duygumuz var. Zayıf yanımız gibi görünse de bunlar bizi toplum olarak yaşama hususunda destekleyen ve aramızdaki bağları koruyan duygular. Herkesten ve her şeyden müstağni bir kibir, ne kişiyi ne de toplumu iflah etmeyen kötü bir huydur.

Yakınlıkların, akrabalıkların ve sair insani münasebetlerin dengeli ve seviyeli olması ideal toplumlar ve huzur içinde yaşayan fertler için temel kaidelerden biridir. Bu toplum hayatının bütün yönlerinde lazımdır. Devlet aygıtının işlemesinde de, komşuluklarda da, dini hayatın ikamesinde de olmazsa olmaz kuralımız, dengeli ve düzgün bir ilişki ağının kurulmuş olmasındadır.

Devletin temsilci ve kanunlarına uymak, komşunun ya da akrabanın hukukunu gözetmek, dini temsil makamında bulunan şahıslara ve dini mukaddesata hürmet etmek, herkesin istediği huzur toplumunun oluşmasını sağlayacak temel kaidelerdir.

Devletin hukuku çiğnenirse anarşi doğar, dinin hürmeti çiğnenirse huzur ve sükûnet kaybolur, insani yakınlıkların gerekleri çiğnenirse toplum bozulur.

Halkın adetleri ile kavga eden toplumda kabul görmez. Dinin gelenekleriyle çelişen gönüllerde yer bulamaz. Bu adetlerin sorgusuz sualsiz kabulü ya da reddi ile alakalı değildir. Yine aynı şekilde dini yaygın geleneklerden ibaret görmek de değildir.

Din; asırlardır yerleştiği toplum hayatında, karşı çıkmadığı ve aykırı görmediği gelenekleri, dini hayatın içine kabul etmiş ve bunlarla insanların dünya hayatını süslemesine izin vermiştir. Bidat gibi kesinlikle reddedilen konular; dine olmayan bir hususu eklemek ya da var olan bir konuyu yok etmek gibi tehlikeli bir içeriğin adıdır. İnsani adet ve gelenekler bununla ilgili değildir.

Bu geniş ve belki de çoğumuz için teknik olarak karmaşık konunun detaylarında boğulan bazıları, insanları dini geleneklere karşı savaşa ve kendilerince bir indirilen din tarifi yapmaya kalkıyorlar. Onların tarif ettiği din, indirilen olunca diğerlerinin yani bizim dinimiz uydurulan din olarak isimlendiriliyor.

Yeni neslin aykırı söz ve duruşlara olan zaafını da kullanarak, insanın tabii olarak farklı ve değişik olana duyduğu ilgiyi tetikliyorlar. Yeni bir şey söylüyor imajıyla, kimsenin düşünemediğini düşünen özel adamlar, bize ve inancımıza ait her şeye eleştiriyle yaklaşıyorlar. Onlara göre bütün rivayetler tartışmalı, bütün geleneğimiz ve dev mirasımız uydurma, ne biliyor ve yaşıyorsak hepsi boş!

Bu propagandanın en büyük yıkım ve neticesi, insanların inanç ve kültürlerinden şüphe duymaları ve kendilerini boşlukta hissedip, her yöne çekilmeye ve kullanılmaya müsait hale gelmeleri oluyor. Saygı duyduğu ve değer verdiği tüm insanların, fikir ve inanışlarını bir anda silip atan birinin bunların yerine ne koymasını bekleyebiliriz ki?

Kısa bir süre bu yeni yetme, sahte ve sahtekar hoca ya da kanaat önderlerinin, efsunlu ve buğulu fikirlerine hayranlıkla baksalar bile, bir yerde; hayır bu doğru değil diye içlerinden gelen sesi bastıramıyor ve sonsuz bir boşluğa düşüp yok olup gidiyorlar.

Din, kimsenin fikir cambazlığının sahnesi değildir.

Din, yeni roller ya da replikler uydurulacak bir tiyatro sahnesi hiç değildir.

Din, 1400 yıldır yaşanan, temelleri üzerine bir dünya bina edilen, medeniyetler inşa edilen ve tüm insani eksik ve hatalara rağmen, derde derman bir hayat şekli, dünya düzeni ve toplum kanunudur.

Aykırılık, batının karanlık arka sokaklarında kaybettiği nesillerin, ışıklı ve kalabalık caddelerde makbul vatandaş olmak, görünmek ve kabul edilmek, ilgi çekmek ve duyulmak için üstüne geçirdiği bir palyaço kıyafetinden başka bir şey değildir.

Dini Mubin-i İslam’ın karanlık arka sokakları yoktur! İlgi çekmek ve kabul görmek için kimsenin yeni bir şeyler uydurmasına gerek yoktur. Duyulmak ve görülmek için şaklabanlığa ihtiyaç duyulmaz.

Bu din, bütün şehirlere ve bütün sokaklarına bir medeniyet ışığı yayar ve bu aydınlıkta her bir fert görülür, duyulur ve ilgilenilir. Herkes olduğu gibi kabullenilir ve hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş suya dalmaya zorlanmaz!

Kimsenin kanatlarını yolmaz bu din, kimsenin sırtına zorla kanatta diktirmez! Dileyen ağzından nefes alır, dileyen burnundan; kimseyi solungaç takınmaya mecbur etmez bu din…

Kimseyi göklere çıkmaya zorlamaz ama göklere çıkanı da eteğinden çekmez ve çektirmez.

Her insan, olduğu gibi ve olduğu halde değerlidir ve ondan beklenen, sahip olduğu her ne ise onunla iyi ve güzel bir kul olmasından ibarettir.

İslam, bir devasa nehir gibidir; taşıdığı taşları yontar ve etrafı incitmelerini engeller, kuru toprakları sular ve etrafına rahmet olur, ahiret deryasına tertemiz ulaşmak isteyen herkesi yıkar ve paklar, sonra da hedefine taşır.

İnsanların bir kısmı sandallarla sarsıla sarsıla yolculuk eder, bir kısmı kocaman gemilerde rahat ve emniyetle gider. Bir kısmı yüzerek, bir kısmı yüzme de bilmediğinden sürüklenerek taşınır hedefe. Bazıları sahillerde gezinerek yolculuk ettiğini zanneder, bazıları da karşıdan karşıya geçip durur ve böylece hedefe gittiğini iddia eder.

Neticede boğulmakta mümkün bu nehirde, selametle ahiret deryasına varmakta. Tercih ve metot bize kaldı.

Akıntıya karşı kürek çekenler mağlup olmaya mahkum, onların sesinin gür çıkması can havliyle İslam’ın gür akıntısıyla boğuşmalarındandır, aldırmayın!

Su akar yolunu bulur…


25 Mart 2020

Görev dağılımı



Hayat düzenimiz dünyaya ilk insanın gelişinden bu yana oldukça değişti. Kalabalık nüfuslar, büyük şehirler, irili ufaklı yüzlerce devlet ve devletler arası kuruluşlarımızla, yeryüzünün her yanında ayak basmadığımız yer bırakmamacasına sürdürdüğümüz koşturmaca, gayret ve bir açıdan delice ama insanca bir süreç yaşıyoruz.

Dünyanın bir ucunda yetişen meyve diğer ucunda yenilebiliyor evet ama aynı şekilde, bir ucunda ortaya çıkan hastalıkta aynı hızda dünyanın diğer ucuna ulaşabiliyor. Bu gibi olağandışı gelişmelerde devletlerin ve diğer uluslararası kurumların bir nevi rüştü sorgulanıyor.

Otoriter devlet anlayışına hemen hepimiz karşı iken, yaşadığımız günlerde devletler hayal bile edemeyecekleri otoriter kararlar almaya ve yasaklar uygulamaya başladılar. Halklar hiçte itiraz etmeyi aklından geçirmeden bu yasaklara uymaya, uymayanları kınamaya başladılar. En özgürlükçü çevreler sokağa çıkma yasağını savunuyor ve sertleşmesini istiyorlar.

Bugünden sonra yaşayacağımız dünyanın, alıştığımız eski dünyadan farklı olacağı konusunda neredeyse herkes hemfikir.

Bir virüs, bütün düzenimizi alt üst etti. Mikroskopla görülecek kadar küçük bir canlı, bütün insanlığı dize getirdi. Demek ki, öyle sandığımız kadar güçlü ve yenilmez değilmişiz. Demek ki, dünyanın saltanatı bizim değilmiş.

Virüs ya da felaketler bir bakımdan da insanların ve toplumların gerçek tıynetlerini ortaya çıkartan mihenk taşı görevi görürler. Zor zamanlarda kişilerin gerçek karakteri kolayca ortaya çıkar. Kim cesur kim korkak savaşta belli olur. Kim ahmak kim akıllı, sosyal kaoslarda ortaya çıkar.

Kimin ak kimin kara olduğu, ortamın en dumanlı olduğu zamanlarda anlaşılır.

Kimin samimi ve temiz Müslüman olduğu, bela ve imtihanlarda ortaya çıkar.

Kimin münafık olduğu da yine ortalık karıştığında anlaşılır.

İslam’la bitmez bir kavgası ve Müslümanlara karşı aşağılık bir kini olan bir zümrenin, bu salgın sebebiyle, her fırsatta yaptıkları gibi, ahmakça ve rezil ifadelerle; İslam’a ve Müslümanlara saldırmalarını bir yere kadar anlıyoruz.

Çünkü biz onların görmek istemedikleri gerçeği temsil ediyoruz. Onların kaçtığı kulluğu ve kalplerinin derinlerinde aradıkları ama bulamadıkları huzuru temsil ediyoruz. Çok dillerine doladıkları, ama ne elde edebildikleri ne de başkalarıyla paylaşabildikleri, insanlık onurunu temsil ediyoruz.

Çok lafını ettikleri ama aslında hiç yaşamadıkları ve yaşayamayacakları, yalnız Allah(cc)’e kul olanların hissedebildiği, özgür bir ruhun ve temiz bir hayatın temsilcileri biziz. Bize bakınca kendi pişmanlıklarını ve içlerindeki derin acıyı hissedip öfkeleniyorlar.

Bu konuda yalnız onlar değil acıyla kıvranan elbette. Aynı şekilde kalbinde nifaktan bir parça taşıyan ya da kalbi nifakla dolu olduğu halde kendini Müslüman olarak takdim eden bir sürü insan da benzer elemlerle kıvranıyor.

Bunu her fırsatta İslam’ı ve mukaddesatını dillerine dolamalarından anlıyoruz. Biri çıkıp içindeki başörtüsü acısını ortaya atarken, bir başkası imamlarla doktorları mukayese ederek saldırmayı seçiyor. Birileri bu süreçten dinleri sorumlu tutarken, bir diğeri dua ile alay etmeye kalkıyor.

Oysa dua; yalnızca dille söylemekten ibaret bir eylem değildir, bir iş için çaba sarf etmek, hastalık için doktora gitmek, ilaç kullanmakta duadan bir parçadır. Dille yapılan dua harcadığımız çabaların neticesini Kadiri Mutlak olan Allah(cc)’tan istemekten ibarettir.

Yine, kesin ve net bilinmesi gereken ve normal insanların farkında olduğu ancak ahmaklara anlatılması gereken bir gerçek olarak:

Doktorlar hasta ve hastalıkla, askerler savaş ve silahlarla, öğretmenler öğrenciler ve eğitimle ilgilenir, haklarında konuşurlar ve en tabiisi olarak; hocalar/imamlar da din ve ibadetlerle, dualarla ilgili konuşurlar, ibadetleri ikame ederler, dua ederler ve insanlara dua ve ibadet etmeyi tavsiye ederler.
Bu normal akıl sahibi herkesin fark ettiği bir görev dağılımıdır. Ve dünyanın her yerinde normal işleyen toplum düzenlerinde uygulanır.

Tam da bu minvalde, içimizden beklenmedik ama aslında olağan birileri de çıkıp, İslam’a direkt saldıramadığı ve içindeki öfkeyi kusamadığı için, kahrından kurduğu cümlelerde, dinler tabirini kullanarak, İslam’ı diğer batıl dinlerle aynı kategoriye dahil ederek aşağılama yolunu seçiyorlar.
Bunlara, İslam’ın bu gibi hadiseler karşısında ne gibi tedbirleri emrettiğini anlatmak gereksiz olduğu halde ister istemez, bazı cevaplar vermek durumunda kalıyoruz.

İslam her olayda olduğu gibi, insan maslahatını ön plana çıkartan ve temel konusu insanın dünya ve ahiret iyiliği olan bir dindir. Bu yüzdendir ki; en değerli ibadeti olan namazı, Cuma namazını ve hatta diğer farzları, insanlığın maslahatı gerektirdiğinde erteler, tatil eder. Bu ilk devirden beri böyle oldu ve yarınlarda da böyle olacaktır.

Bazı sapkın ve kendilerini İslam’a izafe edenlerin düştükleri hatalardan beri olan Allah(cc)’in dini, her türlü dünyevi işi ve alınması gereken tedbiri, en mükemmel şekilde uygular ve uygulanmasını ister.

Aksini iddia edenlerin ve yapanların, söylediklerinin ve yaptıklarını temel İslami anlayışla alakası yoktur!

İslam; ortaya koyduğu hayat düzeni, yaşam tarzı ve toplum anlayışı, insana bakışı, ibadet ve insan ilişkisi, din ve toplum pratiği, kişi ve din kurgusu, sağlık ve hastalık kuralları, savaş ve barış durumu, aile ve devlet anlayışı ile mükemmel bir dindir ve bu kıyamete kadar devam edecektir.

Hiçbir kişi ya da kurum, topluluk ya da devlet; İslam’dan daha iyisini, daha güzelini ve daha mükemmelini ortaya koyamayacaktır. Bir eşini ya da benzerini bulamayacaktır.

Gönlünüz ferah olsun; bu toprakların hakimi minarelerden yükselen sestir, öyle ya da böyle o seda ile kavgası olan kaybetmeye hazırlansın, o sedaya teslim olanlar dünyada ve ahirette mahzun olmayacaklardır, biiznillah!

10 Şubat 2020

Sivil toplum tepkisi ve etkisi



Devletler insanların sadece kendi iç meselelerini çözmek için oluşturdukları yapılar değildirler. Aynı zamanda uluslararası sorunlarda, komşu devletlerle olan münasebetlerde ve dünyanın geri kalanıyla gerek ticari gerekse siyasi işbirlikleri veya düşmanlıklarda; halkların caydırıcı gücünü göstermek, hissiyat ve fikirlerini dillendirmek ve hemen her alanda etkilerini ortaya koymak için kullandıkları en geçerli aygıt devlettir.

Devletin soyut varlığını oluşturan temellerden en önemlisi de halktır ve halkın yapısı ve duruşu -normal şartlar altında- devlette temsil bulur.

Sivillerin yani konumları ve yetkileri bakımından devletin işleyişine direk etki etme imkan ve ihtimalleri bulunmayan, idari ya da askeri karar alma mekanizmalarında yer almayan, ancak bir şekilde değişen şartlar ve yeni durumlarda, devleti temsil eden insanların ve kurumların, söylem ve eylemlerine etki etmek, yönlendirmek veya hiç değilse meramını haykırıp içini rahatlatmak gibi bir ihtiyaçları olduğu da bir vakıadır.

Hukuki ve meşru sivil toplum örgütlenmeleri, resmi ya da gayri resmi kanallardan görüşlerini ifade etmek, mümkünse bunu daha geniş kitlelere duyurmak ve desteklerini almak ve bu yolla idareciler ya da karar vericiler nezdinde görüşlerinin dikkate alınmasını sağlamak isterler.

Sivillerin bu amaçla oluşturdukları genellikle de resmi kurumsal bir kimliği olan sivil toplum kuruluşları (STK) günümüzün en yaygın organizasyonlarıdırlar. Gerek toplumsal olaylarda tavır ortaya koyma, gerekse herhangi bir felaket ya da başka bir ihtiyaç durumunda yardım toplama ve dağıtma gibi faaliyetleri STK’ların yapmasına oldukça alışkınız ve kendilerini daha çok bu alanlardan tanıyoruz.

Bunların yanında, devletin ulusal ya da uluslararası bir konuda halkının fikrini bilmesi hatta bunu arkasına alarak söylem ve eylem gerçekleştirmesi için de sivil toplumun kendini ifade etmesine ihtiyaç vardır.

Ülkemizde yaygın olarak kullanılan miting yani açık hava toplantıları, daha çok kendini ifade etmeye ve aynı fikirde olanların bir araya gelerek, daha yüksek bir ses çıkarmayı ve karar alma mekanizmalarını etkilemeyi amaçladıkları ortamlardır. Bu mitingler seçim zamanlarında oyların rengini etkilemeye çalışırken, diğer zamanlarda daha çok ya toplumun bir isteğini ifade etmesine ya da ülke dışından algılanan bir etkiye tepki verilmesini amaçlar.

Özellikle uluslararası meselelerde, halkın fikir ve isteklerinin, devletin gücünü ve imkanlarını aşması durumunda, yapılan mitingler sadece halkın kendini teselli etmesine hizmet eder. Bu sebeple, miting ya da toplantı yapmak herhangi bir şeyi çözmeyebilir.

Ülkemizde uzun zamandır yapılan Kudüs mitingleri bunun güzel örneklerinden biridir. Siyasi ya da askeri olarak mevcut durumu değiştirmesi beklenmeyecek olan Türkiye halkının bir kesiminin, Kudüs konusunda duyarlılık göstermesi ve sokaklarda bunu haykırması, devlet politikalarını etkilemeyen ancak içinde bir rahatsızlık barındıran insanların bir nebze içlerini dökme ihtiyacını karşılayan etkinliklerdir.

Yakın tarihimizde, Osmanlı devrinde düzenlenen en büyük mitingin, Yunanların Girit adasını ilhakı üzerine 1866’da gerçekleştiğini ve neticede, ne adanın durumunda ne de devletin politikalarında bir değişime sebep olamadığını hatırlamak yeterli olacaktır.

Muhatap devletler, bizim kalabalıklarımızdan herhangi bir şekilde etkilenmiyorlar. Yukarıda bahsettiğim gibi, belki kendi devletimizin etkilenmesi mümkünse de, bunun da gidişatı değiştirmediği maalesef bir gerçekliktir. Devlet denen soyut varlık, hislerle ve kalabalıkların heyecanlarıyla yön değiştirmez, değiştirirse raydan çıkması muhtemeldir. En azından günümüz organize devletlerinde durum böyledir.

Mitingler ve gösteri yürüyüşleri elbette yapılabilir ama bunlardan dolayı birtakım beklentiler içine girmek, çoğu zaman yeni hayal kırıklıklarından başka bir sonuç getirmez. Bağırıp, çağırarak hatta birilerini övüp birilerine söverek, sadece heyecanlı ya da öfkeli kalabalıklar deşarj olur ve hayatlarına daha sakin devam ederler.

Elbette devletlerin, uluslararası arenada halklarının desteğinin arkalarında olduğu imajını vermek ve bunu bir koz olarak kullanmak gibi bir politikaları da olabilir. Bunun sağlamak için yarı sivil toplum kuruluşlarının organize edeceği miting veya toplantılar düzenleyebilirler. Neticede, algı az şey değildir.

Özelde Kudüs ve Mescidi Aksa’nın, genelde Filistin’in, mitinglerle özgürleşme ihtimalini, bildiğim kadarıyla o mitingleri düzenleyenler de beklemiyor. Maksatlarının bu konuda bir hassasiyet oluşmasını sağlamak olduğunu zannediyorum. Bu sebeple, sakin olmaya ve miting yapıldı diye sorunun çözüldüğünü zannetmeye ya da üzerimize düşeni yaptık havasına girmeye gerek olmadığını unutmayalım.

Aynı şekilde; bir başka İslam beldesi olan Suriye’de, Rusya ile birlikte katliamlar işleyen hatta cinayetleri Yahudi işgalinden çok daha fazla olan İran’ın ve çetelerinin, Kudüs davası iddialarının altında takiyeden başka bir şey olmadığını bilmek zorundayız. İnançlarında Kudüs’ün ve Mescidi Aksa’nın hiçbir kudsiyeti olmayanların, buraları dava edindiğine inanmak için gerçekten saflıktan daha ötesi gerekiyor.

Dolayısıyla, miting düzenlemek iyidir ama kimlerle yan yana ve omuz omuza olduğumuza da dikkat ederek düzenlemek gerekiyor. Sırtlanlar ve çakallarla sarmaş dolaş yol yürüyerek, kimsesiz bir ceylanın istiklal ve istikbalini kuramaz ve koruyamayız. Ki yapamadık da…

Neticede, niyetin ve gayenin doğru ve iyi olması yetmiyor; gidilen yolun, yanındaki yoldaşın, yoldaki yürüyüşün, yolun sonundaki hedefin, yolda atılan her bir sloganın ve yolun sonunda duruşun da doğru ve iyi olması gerekiyor.

25 Eylül 2019

Doğu ile batı eşitliği



Güneş doğudan doğar ve öncesinde ufukta bir kızıllık belirir, batıdan batar ve sonrasında ufukta bir kızıllık görülür. Üzerinde tefekkür etmek isteyenler için, Allah’ın kainata koyduğu düzenin her biri ayrı ayrı ayetlerdir. Tıpkı Kur’an ayetleri gibi, herkesin gönlüne ve aklına hitap eden ayetler.

Bir kere bu düzenin insanoğlu var olduğundan beri, aksamadan ve değişmeden devam ediyor olması, akıl sahipleri için büyük bir ayettir ve ancak iman ve acziyetini fark etmeye vesile olur.

Baksanıza dünya, kendi etrafında dönüyor, diğer gezegenlerle birlikte güneş etrafında dönüyor, güneşle birlikte galaksi içinde dönüyor, galaksimizle birlikte samanyolu içinde yol alıyor ve biz her akşam aynı yıldızları, aynı noktada bize göz kırparken buluyoruz, yerleri insanoğlu gökyüzünü takip etmeye başladığından beri milim değişmiyor.

Ve hiç bir güç, Allah’ın koyduğu düzene müdahale edemiyor, değiştiremiyor, durduramıyor!

Güneş, hayatımızı yönlendirdiğimiz zamanın ayetidir ve zaman dediğimiz hayatımızın en değerli varlığı onu hiç ilgilendirmiyor. Yaratılış maksadına uygun olarak duruyor öylece…

Doğuş ve batış bize göredir, güneşin bunlardan haberi bile yok!

Ufuklardaki kızıllık bizim gözlerimize göredir; ne güneşin, ne ufukların, ne de kızıllığın bundan haberi bile yok!

Zamanı saydığımız günler, saatler ve dakikalar, dahası haftalar ve aylar, yıllar ve yüzyıllar bize göre geçiyor; güneşin ve gökyüzünün bunlardan haberi bile yok!

Biz, bize göre yaşıyoruz; dünyanın bundan haberi bile yok!

Öldüğümüzde de bize göre ölmüş olacağız; yaşayanların bundan haberi bile yok!

Başkasının ölümü yaşanabilir bir duygu değildir çünkü, çünkü başkasının acısı hissedilemez, başkasının sevinci hissedilemez. Güneşin bizim yanan tenimizi hissetmediği gibi, karanlığın bizim göremeyen gözlerimizden haberinin olmayışı gibi…

Batının müreffeh ve özgür, zengin ve şımarık bireylerinin; doğunun garip ve şaşkın, fakir ve ezik halklarının acılarını ya da sevinçlerinin hissetmeleri de mümkün olmaz, olmadı da.

Doğu ile batının eşit olduğu zaman, sadece güneşin doğduğu ve battığı zamanlarda görülen kızıllıkların benzerliği kadardır.

İnsan olmak bakımından eşit gibiyizdir, lakin batılılar daha bir eşittir sanki. Canlarımız olması bakımından da eşit yaratılmışızdır, fakat bir batılının canının kaç doğulunun canına eşit olduğunu hesaplayamaz makinalar ve bombalar.

Seslerimizin çıkması bakımından da eşitizdir, ama bir batılının sesi kadar uzağa ulaşamaz bizim seslerimiz, hiçbir zaman!

Onlar; dünyayı ve yaşayanlarını sömürür ve iliklerini kurutur sonra da karşımıza geçip yaşanabilir bir dünya için neler yapmamız ve yapmamamız gerektiğini bize dikte ederler.

Onlar; canlarının ve çocuklarının derdinde olan doğuluların acısını hissedemezler ama bizim de onlar kadar gamsız olup, buzulları ve balinaları dert edinmemizi isterler.

Onlar; dünyayı kendileri için yaşanır, başkaları için cehenneme çevirip, yaktıkları ateşte pişirdikleri yemeklerinin lezzetli olması için insanları atarlar ocaklarına, sonra da çıkan dumandan genizleri yanınca bize kızarlar, neden dumansız ve sessiz yanıp kül olmuyoruz diye…

Her şeye rağmen, güneş doğup batmaya devam ediyor ve günler yani zaman hem onlar hem bizim için geçiyor. Devirler değişiyor. Tarihin ibresinin bizden yana dönme zamanı yaklaşıyor, sabahın yaklaştığı gibi.

Doğu ile batı yeniden eşitlenecek ve güneş doğudan doğmaya devam edecek. Biz doğuşun kızıllığının sevincini yaşayacağız, onlar batışın kızıllığının hüznünü. Engellemez bir kudret devranı değiştiriyor!

Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehitler edinmesi için, bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez. (Ali İmran 140)

07 Kasım 2018

Hadim, Hakim ve Zalim



Yeryüzünde Allah(cc)’in şeairi vardır. Bunlar nişaneler, işaretler, özel ve mukaddes mekan yahut noktalar olarak bilinirler. Bunlar genellikle ibadetlerle, özelde hac ibadeti ile alakalıdır. Farzlar, vacipler ve benzeri İslami geleneklere de şiar denilir.

Ey iman edenler! Allah'ın işaretlerine, haram aya, kurbanlık hayvanlara, gerdanlıklara, Rabbinin lütfundan bir şeyler kazanmak ve rızasına kavuşmak için Haram Ev'i ziyarete gelenlere saygısızlık etmeyin. … (Maide 2)

Safa ile Merve, Allah'ın işaretlerindendir. … (Bakara 158)

Kurbanlık develeri de sizin için Allah'ın işaretlerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. … (Hac 36)

Aynı şekilde Allah(cc)’in yeryüzünde harem kıldığı Mekke, Rasulü(sas)’in harem kıldığı Medine ve yine hakkında mukaddes bir mekan olduğu ve özel muamele edilmesi gerektiği ayet(İsra 1) ve hadislerle bildirilen Kudüs’te İslam’ın yeryüzündeki nişanelerindendirler.

Bu beldeler, herhangi bir ırkın, neslin yahut devletin mülkü olmazlar. Buralar İslam ümmetinin ortak mekanları olmaları sebebiyle fert ya da devlet bazında herkes bu nişaneleri korur, kollar ve her türlü desteği sağlar.

Tarihimiz boyunca genel anlayış böyle olmuş olsa da, bazı zalim ve ceberrut iktidar sahipleri kendilerini o beldelere hakim bilmiş ve gerek Allah’ın nişanelerine gerekse ziyaretçilerine edepsizlik etmişlerdir. Haccac’ın Abdullah bin Zubeyr(ra)’i oradan çıkarmak için mancınıklarla Kabe’yi yıkacak kadar büyük saldırılar düzenlediği hatırlanırsa çok sonraki devirlerde yani bugünlerde o mübarek beldelere hakim olduğunu düşünen zalimlerin yaptıkları da biraz daha kolay anlaşılır.

Rahmetli ve kudretli Sultan Selim Han hazretlerinin o beldelerin idaresini ele geçirdiğinde, hutbede namının Hakim’ul Harameyn olarak zikredilmesi üzerine, bu ifadeyi Hadim’ul Harameyn olarak değiştirmesi, iman ve Allah(cc)’in nişanelerine karşı edebin boyutunu göstermektedir.

Allah(cc)’den başka birtakım devletlerden ve onların kontrol ettiği şer odaklarından Allah(cc)’den korkar gibi hatta daha çok korkan, bugünün o beldelerdeki siyasi kontrolü elinde bulunduran idarecilerinin, kendilerini Hakim’ul Harameyn olarak isimlendirmeleri tam bir fecaattir.

Şahsi hürriyetine bile malik olmayan, kendisi ya da devleti ile ilgili kararlarını bile ancak emperyalist batılıların onayıyla alabilen bu zavallı idarecilerin kendilerini o beldelerde hakim olarak lanse etmeleri büyük bir yanılgı ve kötü bir şandır.

Ne yazık ki; kaderin bir imtihanı olarak mukaddes beldelerimiz ehil olmayan idareciler tarafından yönetilmekte ve ziyaretçilerine saygısızlık edilmektedir.

Zalim ve hayasız bu idarecilerin, efendilerine yaranmak ve batının gözünde değer kazanmak için, Müslümanların namazda onlara doğru yöneldiğini düşünecek ve dillendirecek kadar korkunç bir kibir ve aptallığın içinde olmaları ise bizim gönüllerimizin derdidir.

Bu hamakat ve cehalete ancak malum ve meşhur ‘Cahiliye Dönemi’ Mekke idarecilerinde rastlanmış olması da bir ibret vesikası olarak kayıtlarda duruyor.

Ehli Kıble olan Müslümanlar, Allah(cc)’in haremi Mekke’de bulunan Beytullah’a yönelerek namaz kılarlar. İbadetleri kapsamında, asla ve kat’a oraların idarecilerine ya da devletlerine tabi olmaları söz konusu değildir.

Bugünkü durumu dert edinen tüm Müslümanların Harameyn’in ehil idareciler eline geçmesi için diliyle ve eliyle dua etmesi bir vecibedir. Kudüs’ün fiilen Yahudi işgalinde olması gözümüzden Mekke ve Medine’deki durumunun vehametini kaçırmamalı ve Allah(cc)’in nişanelerine saygısızlık yapılması bizi rahatsız etmeli, imkanlarımız nispetinde kurtulmaları için vesileler aramalıyız.

Allah(cc)’den temennim, bizi ve neslimizi bu hayra vesile kılmasıdır.

02 Kasım 2018

Çağdaş Hariciler ve Politik Tekfir



Eski ile yeninin uyumu çoğu zaman insanın hoşuna gidecek bir yumuşak geçişe işarettir. İyilik ve merhamette, maslahat ve hayırda bir uyum, elbette gönül cezbeden nostaljik güzellemeleri haklı da kılar.


Ne yazık ki; insan evladı dediğimiz canlı, nefsinin ya da egosunun, menfaatinin ya da cebinin yılmaz bir kavgacısı ve yanlışlarının pes etmez bir savunucusudur.

Söz konusu olan ‘kendi’ olunca, önüne ya da sonuna kendisine ait olduğunu ekleyebildiği her şeyi muhteşem sahiplenebilir ve anlamsız bir inatla kavgasını verir.

Benim fikrim, benim ailem, benim şehrim, benim ırkım, benim ülkem, benim cemaatim, benim tarikatım, benim, benim, benim…

Hatta benim dinim! Yani dinden benim anladığım.

O aşamaya ulaşıldığında, artık aksini iddia eden ya da bir başka fikri savunanlar doğal olarak aforoz edilmelidir.

İslam’da aforoz yok mu dediniz? Haklısınız. Bu dinde aforoz yoktur ama tekfir vardır. Ve biz bu metodu olur olmaz her yerde, kendi keyfimize göre kullanmaktan zerre çekinmeyiz.

Öyle ya, din bizim, kime ne?

Bir başkasının bizim hocadan daha doğru anlama ihtimali yoktur.

Bir başkasının bizim cemaatten daha sahih, daha sağlam yolu yoktur.

Bir başkasının bizim şeyhten daha salih, daha takva, daha Allah’a yakın bir şeyhi yoktur.

Hadi bütün bunları anladık bir yere kadar. Hadi bütün bunların ardında, doğru ya da yanlış en azından bir destek, bir temel vardır diyelim. Politik görüş ve partileri nasıl oluyor da bu tekfir mekanizmasına sığdırıyoruz?

Kendimizin hak yolda olduğumuzdan o kadar eminiz ki, bir başka yolu seçenlerin batıl olmaktan gayrı gidebilecekleri yön kalmamıştır!

Laik, demokrat ve sosyal bir hukuk devletinde politika yapmak amacıyla, belli tüzük kurallarına bağlı kalınarak kurulan siyasi partilere mensup olmanın bir Müslümana nasıl bir başka partiden olanları tekfir etme hakkı verdiğini henüz anlayamadım.

Aynı kurallara tabi, aynı kanunlarla seçilen ve aynı görevleri icra eden ve tek farkları başka isimde bir partiye mensup olmak olan vekillerin birbirlerini tekfir etme hakkını nasıl ve kimden aldıklarını da anlayamadım.

Tabii ki biliyorum; sizin parti aslında bir dava partisi ve sizin parti olmasa ne din kalır ne devlet, siz olmasanız zaten dünyanın ayakta durmasına da şaşar kalırdık, siz olmadan hayatın devam etmesi ne mümkün!

Başlıktaki çağdaşlıkla haricilerin ve politikayla İslami bir terim olan tekfirin mantıksız uyumunu izah etmeye hiç gerek yok.

Ve fakat arkadaşlar, hangi cüretle Allah’ın dinini kendi cemaat ya da partinize ram ettiğinizi çok merak ediyorum.

Ne büyükmüş kibriniz farkında mısınız?

Sizden olmayanı dinden atacak kadar büyükmüş evet!

Şimdi ne tarihin haricilerini ne de bu çağdaki benzerlerini kınamayı bırakın ve kendinize bir bakın.

Tevillerle dini bir gömleğe dönüştürdünüz ve siz çıkardığınızda cansız bir giyecek gibi aciz kalacak havası verdiniz, başkası çıkardığında da dinsizliğine hükmettiniz. Oysa, altı üstü sizin tasarladığınız bir gömlekti bu, ne din ne devletti…

Yapmayın, dini politikanıza alet etmeyin. Hatta dini politikalarınıza malzeme de etmeyin.

Dilediğiniz kavgayı yapın, dilediğiniz menfaati temin edin, dilediğiniz makama yükselin ama ellerinizi ve dillerinizi Allah’ın dininden uzak tutun yeterli. Politikanızı yapın, geçip gidin.

Bir büyük sahilde kumdan kuleler yapan çocukların gibisiniz, İslam’ın muhkem kalelerini dillerinize dolamanız size fayda etmez! Rüzgarda yükselen dalgalar kulelerinizi alıp gitti, geriye bir cılız iz kaldı…

Allah, bizi selamet yollarına hidayet eylesin, ki kurtuluş ancak budur.

10 Temmuz 2018

Suriyelilerin Türkiyeli Olma Zamanı

Yılların ardından artık ülkemizdeki Suriyeli gerçeğiyle halk olarak yüzleşmemiz gerekiyor. Sokaklarda karşılaştığımız bir vakıadan daha ilerisine, kardeş bir halk olarak iç içe yaşamaya hazırlanmamız gerekiyor.

Suriyelilerin artık Türkiyeli olma zamanı geldi!

Bu insanların büyük bir çoğunluğu artık bu ülkede yaşayacak. Suriye normale dönse bile burada doğan, yetişen bir nesil var ve bunlar Suriyeli olmaktan çok Türkiyeli hissedecekler.

Tıpkı Avrupa devletlerinin orada bulunan Türkiyeliler hakkında geç kaldığı gibi, uyum politikalarında geç kalınması sadece sorunu büyütüyor. Durumumuz tamamen onlar gibi değil ve olamaz da. Zira bu insanlar keyfi değil zaruri bir sebeple buradalar ve biz onları insanlıkta eşimiz, dinde kardeşimiz biliyor, mazlum olmaları hasebiyle de gönülden sahip çıkıyoruz.

Devletimiz, tarihin ve coğrafyanın yüklediği, insanlık onurunu ayakta tutan bir dış politika gereği olarak Suriyeli kardeşlerimize kapılarını açtı. Sayılardan ve paralardan bağımsız olarak, dünya durdukça bu onur ülkemizin ve halkımızın boynunda bir övünç madalyası olarak duracaktır.

Ancak gerek Suriyelilere yönelik uyum programları, gerekse halkımızın gerçeklere dayalı bilgilerle desteklenen; bu insanların neden burada oldukları, nasıl yaşadıkları, devletimizin ne kadar aylık verdiği, yurtdışından gelen destek yardımların miktarları, velhasıl sosyal medyada yayılan ve özellikle sokaklarda dedikodu olarak dolaşan ve hemen herkesin inandığı yalanların artık birinci elden düzeltilmesi gerekiyor.

Hiç ama hiç vakit kaybedilmeden dil kurslarının düzenlenmesi ve bu insanların artık kendilerini ifade edecek kadar Türkçe öğrenmelerinin sağlanması gerekiyor. Televizyonlarda kamu spotlarıyla yalanlarla mücadele edilmesi gerekiyor.

Gerekirse Avrupa Birliği’nin tecrübelerinden faydalanılması gerekiyor. Asimilasyon politikalarından uzak durulması namına, kötü tecrübelerin bilinmesi çok faydalı olacaktır. Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımız için istediğimiz her şeyin yurt içinde yaşayan diğer milletlere sağlanması durumunda toplumsal barış çok daha hızlı temin edilecektir.

Çoğunlukla yanlış bilgilerle dolaşan bir antipati oluşumunu ancak doğru bilgi akışı, doğru entegrasyon politikalarıyla çözebiliriz.

Fertlerin ve sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerinin yeterli olmadığı ortada. Hatta sivil toplum kuruluşları çoğunlukla sadece yardım toplama ve dağıtma faaliyetlerine odaklanmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Oysa artık bu insanların sadece doymaya ve giyinmeye değil, onurlu birer toplum üyesi olarak saygı görerek yaşamaya hakları var.

Suriyelilerin vatandaş olmaları gerekmiyor ancak vatandaş olmadan da kullanabilecekleri hakları ve ödevleri net bir şekilde ortaya konmalı ve hepimiz bunları bilmeliyiz, kabullenmeliyiz.

Kendi halkının dertlerine çözüm bulmakta son devirde oldukça başarılı sosyal politikalar uygulayan ve yeni dönemde bu konuda daha etkin politikalar izleyeceğini beklediğimiz devlet başkanının ve hükümetinin mültecilerle ilgili politikalarıyla hem onların hem de bizim beklentilerimize cevap vermesini bekliyoruz.

İş yerlerinde ve kiraladıkları evlerde bir çok haksızlık ve istismara maruz kalan bu vatansız insanların, ikinci sınıf vatandaş görülmelerini sonlandıracak adımlar artık atılmalı, sokaklarda hor görülen hatta aşağılanan garibanların ellerinden tutulması yukarıda bahsettiğim insani dış politikanın içeride taçlandırılması olacaktır.

İnsanlık onuruna sahip, vicdan sahibi herkesin içine sinecek adımların atılması için artık yeterince geç kalınmıştır. Sayın etkililer ve yetkililer lütfen ellerinizi kaldırın ve buradayız deyin!

Suriyeliler aleyhine yapılan onca olumsuz propagandaya rağmen sesi çıkmayan İslami yapılar neyi bekliyorlar? Ensar olmanın büyük şerefine sahip çıkmak namına adımlarınızın seslerini duymak istiyoruz. Meydanlarda Suriyeliler kardeşimizdir diye yürümek için kaç cinayet işlenmesi gerekiyor? Nefret pompası gibi çalışan bazı odakların seslerini bastırmak için daha neyi bekliyorsunuz?

Sivil toplum kuruluşları atacakları adımlarla, gerek devletin elini güçlendirebilir gerekse halkı bilinçlendirerek yalanların yayılmalarını ve etkilerini azaltabilirler.

Hepimizin yapması gereken bir şey mutlaka vardır.

Hepimizin yapabileceği bir şey mutlaka vardır.

En yakınımızda Suriyelinin elini tutup gözlerinin içine bakarak kardeşim demeyi hepimiz becerebiliriz.

Gülümsemenin sadaka olduğunu bilecek kadar hepimiz bu dini biliyoruz.

Kardeşlerinize gülümseyin ey Müslümanlar!

17 Mayıs 2018

Kudüs kimin olacak?


Mitingler büyük hadiseler karşısında halkın galeyana gelmesiyle ortaya çıkarlarsa devlet gücünü tetikleme görevi icra edebilirler. Ancak devletin gücü halkın iteklemesiyle artmaz. Devletten gücünden fazlasını beklemek hayalcilik olur.

Dün olduğu gibi bugünlerde de müstekbir devlet ve uluslar bizim zayıflık ve korkaklığımızdan faydalanarak kendi hükümlerini icra ediyorlar. Karşılarında durabilecek bir güç ya da devletimiz yok. Bu gerçeği kabullenmek ve ona göre beklentilerimizi dengelemek zorundayız.

Türkiye kalibresinde bir devlet, bu gibi olaylarda en yüksek perdeden kınama ve elçi çekmek gibi diplomatik adımların ötesine geçemez. Ki bu satırları yazdığım saatlerde sadece Türkiye ve Güney Afrika devletleri istişare için elçi çekme adımı atmıştı. Dünyadan hele de İslam dünyasından bu cesareti gösteren  başkası da yok zaten...

Tarihe şöyle bir not düşüldü: Giritli Ortodokslar 16 Ağustos 1866 gecesi Selino kazasındaki bütün Müslümanları (beşiktekiler dahil) katlettiler. Bu katliam karşısında Batı (Bosna ve Kosova’da olduğu gibi) kılını bile kıpırdatmadı. Hıristiyanların meclisi 2 Eylül 1866’da Enosis ilan ederek Yunanistan’ın Girit’i ilhak ettiğini bildirdi.

Böyle başlamıştı malum son ve yıllar sonra Yunanistan adayı tamamen ele geçirdiğinde ve son Osmanlı askerleri de adayı terkettiğinde İstanbul’da dev bir miting düzenlenmişti. ‘Girit bizim canımız, feda olsun kanımız’ sloganı en çok duyulanlardan biri idi. Sonra halk evine döndü. Girit kaybedildi ve bir kaç ay sonra da Sultan 2. Abdulhamid tahttan ilga edildi.

Ramazan’a kavuştuğumuz şu mübarek günlerde mukaddes beldemiz Kudüs’te yaşananlar ve buna karşı seslerini yükseltmeye çalışan Gazzeli müslümanların kurşunlarla biçilmeleri kalplerimizi titretmekte ve Allah’ın gazabından rahmetine koşacağımız bu ayda bizi nelerin beklediğinden korkmamıza sebep olmaktadır.

Rahmet ve bereket ayı Ramazan, ruhlarımıza ve şuurlarımıza Filistin, Kudüs ve şehidlerin mübarek yolunun gölgesini düşürmüş oldu ki; şüphesiz bunlar, rahmetlerin en büyüğü, dünyamızın ve ahiretimizin kurtuluşuna vesile olacak nimetlerdir.

Allah, Abd ve İsrail yahudileri eliyle bize Ramazan’da Kudüs ve şehadet şuuru vermeyi murad etmiştir.

Filistinliler kendilerinden beklenenden fazlasını yapmakta ve silahsız olarak kurşunların üstüne yürüyüp can vermeye devam etmekteler. Onlar için şehadeti dilemek ve dünyada huzur ve rahat yüzü görmeyen bu asil halkın ahiretlerinin mamur olmasını ve şehidlerinin derecelerinin yüksek olmasını dilemekten daha güzel bir temennimiz yoktur.

Kendi adıma yaşarken Mescidi Aksa’nın yıkılışını canlı yayında izlememekten daha güzel bir temennim olmadığını belirtmek istiyorum. Bu gidişin sonunda belki yakın bir gelecekte bunun da yaşanabileceğini ve yine yükselecek cılız bir kaç sesten başka tüm dünyanın gönüllü ya da zorla boyun eğeceğini düşünüyorum.

Gerek Filistin halkının ve kuruluşlarının gerekse umum müslümanların işgali sindirdikleri ve mevcut şartları muhafaza ederek hayatlarını devam ettirmeye razı oldukları ortadadır.

Geçmişte Filistin ziyaretim sırasında yaptığımız muhabbetlerden anladığım kadarıyla Filistinliler o topraklarda varlıklarını devam ettirebilmeyi ana hedef olarak benimsemişler ve daha ötesini hayal bile edemez hale gelmişlerdi. İsrail teröristleri ise onları tamamen silinceye kadar zulüm ve katliamlara devam edecek plan ve hazırlıklar içinde görünüyorlar.

Allah’ın murad ettiği bir zamanda, O’nun mukadddes beldelere varis kılacağı salihler topluluğu gelip oraları kurtarıncaya kadar işgalin devam etmesi mukadderdir.

Andolsun biz Zikir'den(Tevrat’tan) sonra Zebur'da da: 'Şüphesiz yeryüzüne(Kudüs’e) salih kullarım varis olacaklardır' diye yazmıştık. (Enbiya 105)

O salihlerden olamadığımız içindir ki Kudüs’e varis olamıyoruz. Allah’ın va’di haktır ve mutlaka gerçekleşecektir. Müslümanlar salih kullar olduklarında Kudüs yolları açılacaktır.

Rasulullah(sas) buyurdu ki: "Yakında milletler, yemek yiyenlerin çanaklarına davet ettikleri gibi, size karşı biribirlerini davet edecekler."

Birisi: "Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” dedi.

Rasulullah (sas), "Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çörçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak." buyurdu.

Yine bir adam: "Vehn nedir ya Rasûlullah?" diye sorunca:

"Vehn, dünyayı sevmek ve ölümü kötü görmektir." buyurdu. (Ebu Davud)

07 Aralık 2017

Filistin ve Bazı Acı Gerçekler

Hemen her dönemde, hem bizim hem de tüm İslam dünyasının kamuoyunu galeyana getiren en önemli olayların başında şüphesiz Filistin’de yaşananlar geliyor. İşgal altındaki bir çok İslam toprağı gibi orada da müslümanlar en temel haklarından mahrumiyetler yaşıyor, sık sık katlediliyor ve hapis cezalarıyla, sürgünlerle karşılaşıyorlar.

İşgalin cana ve mala verdiği zararların yanısıra, işgalcinin siyonist israil olması ibadet ve ibadethanlerin de fazlasıyla zarar görmesine sebep oluyor. Nihai hedefleri Mescidi Aksa’yı yıkarak yerine bir Siyon mabedi inşa etmek olan işgalciler her adımlarını planladıkları bir program dahilinde hem işgali derinleştiriyor hem de Mescidi Aksa’yı ablukada tutuyorlar. Dünyadan aldıkları desteğin yanısıra İslam dünyasının ‘suyun üstündeki saman çöpü’ kadar ağırlığının olduğu gerçeği de ellerini güçlendiren bir başka acı gerçek olarak heyula gibi ufkumuzda duruyor.

Bazı gerçekleri yeniden hatırlayalım:

Filistin’de bir yahudi idevleti kurulması projesinin önündeki en büyük engel Sultan 2. Abdulhamid Han tahttan indirildikten sonra çıkartılan 1. Dünya Savaşı ile Osmanlı, Kudüs’ten çıkartılmıştır. Savaşın en önemli ana cephelerinden biri olan bu savaşı kaybetmemizin sonucu olarak o topraklar işgal edilmiş ve kontrolümüzden çıkmıştır. Cephe henüz kapanmamıştır ve savaş adalet hakim oluncaya kadar sürecektir.

!. Dünya Savaşı sonrası oluşturulan uygun coğrafyaya yahudilerin göçü beklenen düzeyde gerçekleşmeyince tetiklenen ‘Hitler mezalimi’ eliyle Avrupa’da zenginlik ve huzur içinde yaşayan yahudiler, birtakım vaadler ve yahudi devleti hayaliyle Filistin’e göç ettirilmiştir. 2. Dünya Savaşı sonrası oluşturulan uluslararası ittifak eliyle hemencecik ilan edilen ve kabul gören bağımsız İsrail devleti, müslümanların topraklarında devam eden işgalin el değiştirmesinden başka bir şey değildi.

Mescidi Aksa işgal altındadır! İşgal yani düşman kuvvetlerin kontrolüne geçmiştir. Kudüs yine öyle... Bizim için ne kadar mukaddes olduklarıyla ilgilenmeyen ve bize saygı duymayan bir işgalcinin elindedir. İstediklerinde Aksa’yı bile ibadete kapatabilen bir işgalci için Kudüs’ü başkent yapması durumunda sorun yaşamak çok tuhaf değil mi?

İslam dünyasını oluşturan devletler ve devletçikler arasında daha önce İsrail’le savaşıp yenilen arap devletlerinin, bugün artık bırakın savaşmayı, onları destekler konumda oldukları da bir başka acı gerçektir.

İran gibi sloganlarla politikalarını örtmeyi başaran bir mezhep devletinden de Filistin ve Kudüs’e hayır beklemek büyük gaflet olur. Zira şia itikadına göre Mescidi Aksa, Kudüs’te bile değildir ve ordaki mescidin bir özelliği yoktur. Yıllardır müslümanların hassasiyetlerini devlet politikalarına alet ederek Kudüs edebiyatı yapan bu devlet, herhangi bir şekilde İsrail’le savaşmayacaktır ki bugüne kadar tek kurşun da atmamıştır.

Türkiye ise kendi sorunlarıyla uğraşan ve gücü sınırlı, anlaşmalarla bağlanmış bir devlettir. Kınama veya bazı diplomatik tepkilerden fazlasını beklemek hayalcilik olur.

Kudüs'e ve Mescidi Aksa'ya Allah mukaddes kıldığı için değer veriyorsak bunu bir dava ve ufuk olarak kendimize ve nesillerimize belirleriz; Mekke, Medine ve Kudüs haremdir ve çiğnenmektedir, üçünün de özgürlüğü dünyada güdeceğimiz en değerli "Kızıl Elma"dır.

17 Kasım 2017

Rüzgarımız gitti

Bizi diğer insanlardan ayıran herhangi bir olağanüstü gücümüz yoktur,olması da muhtemel değildir zaten. Allah’ın(cc) bütün insanlık için tayin ve tespit ettiği kanuna ister istemez uyarak yaşar ve yine o düzene göre dünyamızı değiştiririz. ‘Her şeye kadir olan’ bir Allah’a(cc) iman ediyor oluşumuz bize hayatın ve ölümün gerçekliğini öğretir, hikmetini kavratır, ruhumuzu rahatlatır ve dünyamızı da ahiretimizi de kolaylaştırır.

Tarihimizin derinliklerinde az ya da çok biraz dolaşmış olanlarımız bilirler ki; çok büyük ve örnek medeniyetler kurmuş, insanlığa eşine az rastlanır hizmetler sunmuş, ilim ve teknolojide tüm dünyaya ışık olmuşuzdur.

Doğudan batıya adım attığımız topraklar yeşermiş, çiçekler açmış ve payidar olmuşlardır.

Yine aynı tarihimizde çoklukla kendimizle yaptığımız kavgalardan dolayı yenilmiş, yıkılmış ve medeniyetlerimiz yeryüzünden silinmiştir. Bu yenilgi ve yıkımların temel nedeni bizim toplumsal bozulmalarımız ve düşmanlarımıza benzemelerimiz olmuştur. Biz onlara benzeyince Allah’ın dünya için koyduğu kanun gereği mahvedilmişiz, yok edilmişiz, tarumar olmuşuz...

Allah ve Resul'üne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da rüzgarınız/kuvvetiniz/devletiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. (Enfal 46)

İtaat etmemiz gereken makama isyan edince birbirimize düşüyor, birbirimize düşünce korkuya kapılıyormuşuz ve netice de rüzgarımız/devletimiz/kuvvetimiz gidiyormuş! Bir de sabretmeyi bilmiyor ya da terk ediyormuşuz.

Hastalıklarımız belli, neticesi belli.

Tersinden okunursa; devletimizin/kuvvetimizin/rüzgarımızın gitmemesi için Allah’a(cc) ve Rasul’üne(sas) itaat edecek, birbirimize düşmeyip kardeş olacağız ve sabredeceğiz. Formül kısa gibi görünse de basit değil asla!

Özellikle Allah(cc) ve Rasul’üne(sas) itaat temelini kurmakta gereğinden fazla zorlandığımız aşikar. Zaten nefislerimizin ve şeytanın meyil ve vesveseleri ile savaş halinde iken bir de şeytanın gönüllü ordusu olarak hizmet veren ve sağ cenahtan yaklaşan bir güruh var. Bunların farklı türleri olsa da ortak saldırı noktası Rasul’e(sas) itaat direğimizi yıkmak, bağımızı/halkamızı koparmak!

Şeytan ve avanesi de gönüllü ordusu da çok iyi biliyorlar ki sünnet/hadis üzerinden saldırarak Rasul’e(sas) itaat halkasını kopardıklarında geriye bizden bir şey kalmayacak.

Bunlara dinde sünnetin yerini anlatmak fayda etmiyor, hadisin ilmi altyapısını ve değerini ispatlamak yetmiyor. Israrla ve illa varmak istedikleri noktaya vuruyorlar. Bütün istedikleri Rasulullah’ın(sas) sıradan bir insan hatta sıradan bir postacı konumuna düşürülmesi!

Haşa ve kella!

Kur’an ve din hakkında bunların konuşması gerekiyor ama Allah’ın(cc) Rasulü(sas) konuşmuşsa acabalar ve saldırılarla susturulmalı!

Haşa ve kella!

Bunların her biri ciltler sahifeler dolusu kitaplar yazarak dini ve Kur’an’ı anlatmalı ve herkes onların dediğine uymalı aksi halde dinsizlik en hafif hakaret olmalı ama Allah’ın(cc) seçtiği(Bakara 252), örnek alın diye emrettiği(Ahzab 21), itaat edin ki sizi seveyim dediği(Ali İmran 31), itaat etmezseniz yok olursunuz diye uyardığı(Enfal 46), en güzel örnek, en müstesna insan, peygamberlerin mührü Muhammed(sas) konuşursa reddedilmeli!

De ki: Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah kafirleri sevmez. (Ali İmran 32)

Haşa ve kella!

Bütün mesele kesin ve yakin bir iman aslında... Gerisi kitaplarımızda kayıtlıdır; bu gibi insanlara ne muamelesi yapılması gerektiği, sözlerine ve kitaplarına nasıl mesafe koyacağımız, neslimizi ve ehlimizi bunların şerrinden nasıl muhafaza edeceğimiz. Bizim meselemiz bu olmalıdır. Zira rüzgarımız gitmiştir ve bunlarla mücadele edecek alimlerimiz azdır, cemaatlerimizin ve vakıflarımızın daha önemli işleri(!) vardır. Allah(cc) nasılsa kitabını koruyacaktır, biz keyfimize bakabiliriz!

Allah(cc) ve Rasul’üne(sas) itaat ve muhabbet elbette kalbi imanlı dolu insanların vasfıdır. Bunlardan birini diğerinden ayırmaya kalkmak, dindeki yerlerini sorgulamak, kalplerdeki muhabbetine saldırmak, -bizzat veya cemaat olarak- Allah’a(cc), Rasul’üne ve dini mubini İslam’a savaş açmaktır.

‘Ya ama hadisler de bazen sahih olmuyor’, ‘Ebu Hanife de adam ben de adamım’ gibi şeytanın sağ sinyalini gördüğünüzde kalbinizi, kulaklarınızı ve ehlinizi uzak tutun; ey Allah’ın(cc) kulları kurtuluş ve esenlik Allah’ın(cc)Kitabı ve Rasul’ünün sünnetindedir. Bunlara sarılmak dünyada hayata, ahirette cennete tutunmaktır.

Hayır. Rabb'ine yemin olsun, onlar aralarında çıkan meselelerde seni hakem tayin etmedikleri, senin verdiğin hüküm konusunda içlerinde bir sıkıntı duymayacak derecede tam bir teslimiyetle teslim olmadıkları sürece iman etmiş sayılamazlar. (Nisa 65)

17 Temmuz 2017

Selamız okuna...

Neredeyse her mevzuda müslümanlara ve yaptıkları doğru ya da yanlış her işe bir kulp bulmak ve sataşmak gibi bir vazifesi bulunan bazı kesimlerin varlığından haberdarsınızdır. Bunlara göre her olayın direk zanlısı hatta yargısız suçlusu müslümanlardır. Dünyada işlenen bütün cürümlerin faturasını bize kesip, esip yağan bu zatlar müslümanlıkta da en iyi makamı kimseye bırakmazlar. Sorulsa en iyi, doğru müslüman da onlardır.

Her nasıl oluyorsa, bunların eleştirdikleri birçok konu gayri müslimlerin ve ateistlerin İslama ve müslümanlara saldırmakta kullandıkları argümanlarla neredeyse birebir aynı...

Örneğin yurdumun hazımsız ve darbenin başarısız olmasından dolayı çok kederli bazı kesimleri o gece ve yıldönümünde yeniden okunan selalardan oldukça rahatsız oldular ve hatta malumunuz müezzinlere fiili saldırıya kadar ileri gittiler. Hemen ardından sahneye çıkan bir grup antici müslüman ise selanın aslında dinde olmadığını iddia ederek onlara bir bakıma içeriden destek sundular.

Konunun ıstılahımızdaki yerini kaynaklarımızdan aktaralım:

Selanın tarihçesi oldukça eskilere dayanır. İlk olarak 781 yılı Rebiulahir ayının Pazartesi gecesi yatsı namazında okunmaya başlanılmışsa da daha sonra Cuma günleri okunması adet edinilmiştir. Hatta sonraki yıllarda bazı bölgelerde tüm vakitlerde okunduğu naklediliyor.(*) O dönemlerde akşam namazı sonrası okunması daha yaygın olmuş zira akşam ezanı ile kameti arasında cemaate vakit kazandırmak kasdıyla sela okunmuştur. Daha sonraki dönemlerde Pazartesi ve Cuma geceleri okunması çok rastlanılan bir uygulamadır. Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde Cuma geceleri ve Cuma namazı öncesi okunması adeti bulunduğumuz topraklarda yaygınlaşarak bugünlere de bu şekilde gelinmiştir.

Rasulullah(sas)’in 5 vakit namaz dışında ezan ile müslümanların davet edilmesine izin vermemesinden yola çıkan alimlerimiz olağandışı durumlarda halkı mescide davet için de selaları kullanmış ve bunu en doğru yol olarak tayin etmişlerdir.(*) Böylelikle sünnete muhalefet edilmesinden korunulmuştur. Savaş gibi saldırı durumlarında olduğu kadar diğer felaketlerde de halkı uyandırmak ve haberdar etmek maksadıyla selalar okunmuştur. Özellikle işgal ihtimaliyle saldırıya uğrayan islam beldelerinde halk selalarla direnişe davet edilegelmiştir.

Değişik ibarelerle yaygınlaşan selalarda, hamdele salvele ve davet kısmı bulunmuştur ki günümüzde davet kısmı özellikle ülkemizde türkçe olarak ilan şeklinde dillendiriliyor.

Çok yakın geçmişte Kurtuluş Savaşı yıllarında da selalarla halkın direnişe davet edildiği bir vakıadır. Aynı şekilde geçtiğimiz yıl 15 temmuzda geçirdiğimiz işgal tehlikesi karşısında minarelerden selalarla halkın direnişe davet edilmesi 1250 yıllık bir İslami geleneğin devamından ibarettir. İslam ıstılahı ve adeti üzere gayet yerinde ve doğru bir davranış olmuştur. Gelecekte de –Allah muhafaza- benzer bir durumla karşı karşıya kaldığımızda aynı şekilde selalarla davet edileceğimizi de uygulamalı olarak öğrenmiş olduk.

Ayrıca selalarla davet edilen bir halkın temel dinamiğinin İslam olduğu da apaçık bir husustur. Başka dinlerin sembolleri olan boru ya da çan sesiyle davet edilecek değildik. Ki gösterilen icabet ve sağlam direniş vesilesiyledir ki tarihimizin bir dönüm noktasından daha selametle geçmiş olduk. Korkunç bir darbe ve işgal girişimini biiznillah selaların sedaları eşliğinde atlattık. Hamdu senalar olsun.

İyi günümüzde de kötü günümüzde de Allah’a hamd etmeyi ve Rasulü’ne salat eylemeyi adet haline getirmiş olmamızdan daha güzel ne olabilir? Yalnız ölümlerimizi değil dirilişlerimizi de selalarla ilan etmekten daha uygun ne düşünülebilir?

Aslında selalara muhalefet edenlerin içlerinde o selalarla bastırılan darbe ve işgal girişiminin başarısız olmasından kaynaklanan bir hasret kalmış olsa gerek ki bu derece bir garezle selalara saldırıyorlar.
Neticede selalarla dünyamızı değiştirdiğimiz gibi selalarla ülkemizin gidişatını da değiştiririz. Sahip olduğumuz İslami gelenek bizim en değerli mirasımızdır. Bu mirasın mesajı ile yürür ve dururuz. Bu topraklardaki varlığımız ve dirliğimiz de o kodlarla işlenmiştir. Aramızdaki her türlü ihtilafı ortadan kaldıran ve bizi bir anda omuz omuza direnmeye ve hatta gerekirse ölmeye götüren güç işte bu tarihi arka planımızdır. 
Damarlarmızdaki kandan ve taşıdığımız genden çok daha geçerli ve önemli olan ve bizi birleştiren bu bağdır.


(*) İbni Abidin, Reddu’l Muhtar, C. 2, S. 77 vd.

29 Ocak 2017

İslam’da Devlet Başkanlığı

İslam, hayata hükmeden bir nizam ve her yönüyle insan ihtiyaç ve sorunlarına çare olması itibariyle; hem kişisel hem de sosyal anlamda devlet yöneten bir dindir. Rasulullah(sas) hayatta iken Medine’de hicretin hemen akabinde kurulan bir şehir devleti olarak tarih sahnesinde yerini almış ve daha sonrasında eksiklik ve hatalara rağmen insanlığa vahiy kaynaklı ideal hayat sistemini devlet nizamı olarak uygulayarak dünyaya adalet ve intizam vermiştir.

Bugün pratikte İslam devlet sisteminin temellerine uygun kurulmuş ve sürdürülen bir örnek olmadığından olsa gerek, insanlar İslam’ın devlet yönetme yeterliliğini ve hatta ideal devlet nizamı olduğunu unutuyorlar. Bu vahiy temelli sistem aslında daha sonra insanlar tarafından parçaları alınarak taklit edilerek kullanılmaya çalışılmaktadır. İnsanların uydurdukları ideoloji ve devlet yönetme sistemlerinin tamamının temel çıkış noktası da yine vahiy temelli yönetim sistemidir.

Bunlara net örnekler verecek olursak; İslam’ın şura prensibinden şari’ yani kanun koyucu olarak Allah’ı ve Rasulü’nü çıkardığınızda elinizde kabaca bir demokrasi kalır. Ya da İslam’ın sosyal adalet sistemini tek başına alır diğer yönlerini bırakırsanız sosyalizme ulaabilirsiniz, keza İslam’ın mülk edinme ve ticaret sistemini diğer düzenlemelerinden koparırsanız kapitalizme bir yol bulursunuz. İnsanlar, İslam’ın devlet başkanına verdiği mutlak yetkiyi denetim mekanizmalarından vahyi çıkartarak ya da hiç bir denetime tabi tutulmaksızın bir kişiye vererek mutlakiyet idaresine ulaşabilirler.

Bu şekilde elde ettikleriniz elbette ideal ve insanlığa en uygun sistem olamazlar zira eksik birer parçanın zorlanarak bütüne dönüştürülme çabası başarısızlığa mahkumdur. Yeryüzünde bu sistemleri eklemeler ve çıkarmalarla uygulayarak yönetilen toplumlarda sorunların bitmemesi ve insanların bir türlü nihai huzura ulaşamaması bundandır.

Keza bugün dünyada müreffeh ülkeler olarak gösterilenlere baktığımızda uygulanan sistemlerin İslam’ın devlet nizamına yakınlaşmasıyla bu başarının elde edildiğini görmek çok kolay olur. Bazı eksiklerine rağmen kullandıkları sistem İslam’a oldukça yakındır.

Geçmişte ve günümüzde önde gelen mamur ve müreffeh ülkelerin yönetim biçimlerini incelediğimizde hemen hepsinde son otorite sahibi bir kişiye ve onu denetleyen, gerektiğinde yerine yenisini seçen, gerekli düzenlemeleri kanunlaştıran bir meclise rastlıyoruz.

Bu girişten sonra islam devlet sisteminde en önemli kişi olan ve İmamet-i Kübra makamında bulunan Halife veya Emiru’l Mü’minin olarak isimlendirilen İslam devlet başkanı hakkındaki hükümleri hatırlatmak istiyorum. Böylelikle saldıranların da savunanların da bir bilgi ve delile dayanmasını teminde bir katkı olmasını arzuluyorum. Ülke gündeminde bir sistem tartışması varken İslam’ın sistemini bu vesileyle bilmenin ve ona göre karşımıza çıkan örnekleri değerlendirmenin hayra vesile olacağını umuyorum. Yazının devamında özellikle İmam, Emir, İmamet-i Kübra, Halifelik ve Devlet Başkanlığı isim ve tamlamalarını karışık olarak kullanacağım, bundan maksadım bu kelimelerin zihinlerimizde aynı yere yerleşmesinden ibarettir.

Halifelik

Halifelik lugatte, ‘birinin yerini alma ve ona vekillik etme’ manalarına gelir. İslam ıstılahında ise, ‘Hz. Muhammed(sas)’e vekil olarak müslümanları ve İslam’ı koruma görevini yerine getirmektir’. Bu vazifeyi üstlenen kişiye Halife denir. Halifelere aynı zamanda İmam veya Emir de denilir. (Nesefi)

İmamet-i Kübra olarak isimlendirilmesi konunun kitaplarda anlatılırken namazdaki imamlıkla karıştırılmaması içindir ve gürev olarakta Emir’in müslümanların en büyük imamı olması hasebiyledir. Konu daha çok akaid kitaplarında işlense de hemen her geniş fıkıh kitabında da mutlaka hakkındaki hükümler sıralanmıştır. Zira o makamın getirdiği sorumluluklar olduğu gibi bazı ayrıcalıklar da vardır. Bunları konunun devamında işleyeceğiz.

Hilefat veya İmamet-i Kübra’nın niteliği alimlerimizce yapılan tariflerden de anlaşılabilmektedir. Bunlardan bazılarını buraya naklederek anlamaya çalışalım:

‘Muhammed(sas)’e vekil olarak umuma riyaset edip din ve dünya siyasetini korumaktır.’ (Maverdi, Teftazani) Bunlardan Teftazani’ye göre İmamet-i Kübra itikadi değil ameli hükümlerdendir.
‘İmamet-i Kübra, kullar üzerinde umumi tasarrufa hak kazanmaktır.’ (Timurtaşi, Haskefi)

İmamet-i Kübra’ya birini tayin etmek müslümanların en mühim vazifelerindendir. Çünkü şer’i vaciplerin bir çoğu buna bağlıdır. Onun için Akaid-i Nesefi’de şöyle denilmiştir: ‘Müslümanların hükümlerini tenfiz edecek, şer’i cezaların tatbik ve sınırlarını muhafaza ile ordularını hazırlayacak, zekatlarını alacak, yol kesici zorba ve hırsızları kahredecek, cuma ve bayram namazlarını kıldıracak, hukuki isbat eden şahitleri kabul edecek, velileri olmayan kızları ve erkekleri evlendirecek ve ganimetleri taksim edecek bir halifeleri bulunması mutlaka lazımdır.’

Sahabenin (radiyellahu anhum) Rasulullah(sas)’in defninden önce bir halife seçmesini delil alan alimlerimiz bir halife vefat edince yerine yenisi seçilmeden defnedilmemesine hükmetmişlerdir. (Tahtavi)

Bu ifadeler bir Emir’in seçilmesinin ne kadar önemli olduğunu anlatmaya yeterli olsa da konunun Kitap ve Sünnet’ten delillerini zikretmek gerekiyor.

Kur’an’dan: ‘Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasulü’ne itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin...’ (Nisa 59)

Bu ayetin tefsirinde Razi, Hz. Ali(ra)’in, ‘İmamın, Allah’ın indirdiği ile hükmetmesi ve emanetleri yerine getirmesi vaciptir. O, bunu yaptı mı halkın da ona itaat etmesi vacip olur’ dediğini nakleder. (Razi, Tefsiri Kebir, C 8, s 103)

Sünnet’ten: ‘Bir kimse biat etmeden ölürse cahiliyye ölümüyle ölmüş demektir.’ (Müslim)

Bu ağır tehdit, zamanın imamına biat etmenin dinen vacip olduğunu beyan etmektedir.

İcma’dan: Mütevatir olarak sabittir ki imamsız bir vaktin geçmemesi hususunda bütün sahabe ittifak etmişlerdir. Sahabenin ittifakı ise dört asli delilden icma olur. Rasulullah(sas)’in vefatı üzerine Ebu Bekir(ra) meşhur hutbesinde şöyle demiştir:

‘Dikkat edin ey mü’minler, şüphesiz ki Muhammed(sas) öldü, bu dini ayakta tutacak bir kimse mutlaka lazımdır.’ (Buhari, Müsned, Tabakat İbn-i Sa’d, Siret İbn-i Hişam)

Kıyas’tan: Yerine getirilmesi gereken bir çok dini ve dünyevi iş imamın mevcudiyetine bağlıdır.  İslam’ın muamelat, mucazat, munakehat, cihad ve ahiret menfaatleri içindir. Bunların yerine getirilmeleri vaciptir. İslam fıkhındaki umumi kaideye göre, ‘vacipleri vesile olan şey de vaciptir’. Bu sebeple müslümanların bir imam seçmeleri kendi selametleri ve dinin devamı için şarttır.

Halife’de bulunması gereken şartlar

Ömer Nesefi Halife’de bulunması gereken şartları şöyle sıralamıştır:

1.       İmamet-i Kübra makamındaki Halife’nin hür bir müslüman olması şarttır. Zira kafirin müslümanlar üzerinde velayet hakkı yoktur yani kafirlerin müslümanları idare etmeleri kabullenilemez. Köleden yahut esirden de halife olmaz, onların kendileri haklarında bir yetkileri yokken başkalarına nasıl olur? Çocuk ve deli de köle gibidir.

Kadından da emir olmaz çünkü kadınlar evlerinde oturmakla memurdurlar, onların hali tesettüre mebnidir. Rasulullah(sas) buna işaretle; ‘hükümdarları kadın olan bir kavim nasıl felah bulur’ buyurmuşlardır. (İbn Abidin)

2.       İmam’ın açıkça bilinmesi gerekir, korku sebebiyle de olsa imam gizli olamaz.

3.       Muntazar(gelmesi beklenen) bir imam kabul edilemez.

4.       İmam, Kureyş’ten olmalıdır, ancak Haşim ve Ali oğullarına mahsus değildir.

Halife’nin Kureyş kabilesinden olması, Nebi(sas); ‘İmamlar Kureyş’ten olur’ buyurdukları içindir. Bu hadis sebebiyle Ensar, hilafeti Kureyşlilere teslim etmişlerdir. (Halebi, Umdetu’n Nesefi Şerhi) Şiiler Ebu Bekir, Ömer (r.anhum)’un hilafetlerini reddebilmek için halifenin Alevi(Hz. Ali neslinden) ve masum olması şartını öne sürerler. Halifenin masum olması şartını koşan fırkalar İsmailiye ve İmamiye’dir.  Ehli Sünnet itikadında böyle bir şart hiç kimse için ve hiç bir makam için mümkün değildir.

5.       İmam’ın zamanının en faziletlisi olması şart değildir.

6.       İmam kamil ve tam bir idareci olmalıdır.

7.       İmam İslam nizamının yürürlükte kalmasını temine, İslam ülkelerinin sınırlarını korumaya ve mazlumun hakkını zalimden almaya muktedir olmalıdır.

İslam alimleri Halife’de bulunması gereken şartlar hususunda 8 konuda ittifak etmiş ancak 4 konuda ihtilaf etmişlerdir.

İttifak edilen şartlar şunlardır:

1.       Müctehid olmak. (Herhangi bir mevzuda hüküm verebilecek ilme sahip olmak.)

İbn Abidin, müctehidlik ve cesaret şartlarını kabul etmez ve bunların her zaman bir kişide bulunmasının çok zor olduğunu ifade eder. İctihad gerektiren hususlarda alimlerden, cesaret gerektiren konularda da komutanlarından destek almak suretiyle makamını yürütmesini mümkün görür.

2.       Savaş ve diğer askeri meselelerde basiret sahibi olmak.

3.       Cezaları tatbike ve mazlumun hakkını zalimden almaya güç yetiirebilmek.

4.       Adil olmak.

Hanefi alimleri adaleti hilafetin sıhhatinin şartı olarak kabul etmezler, mekruh olmakla birlikte fasığın hilafeti de sahihtir derler. Bir kimse adil iken halife seçilmiş ancak sonradan fıska düşmüşse azledilmiş sayılmaz ama fitneye sebep olmayacaksa azledilmesi evladır. Böylesi bir halifeye dua etmek vaciptir, isyan etmek caiz değildir. Buna Umeyye oğullarının zalim sultanları ardında sahabenin namaz kılmaları delil getirilmiş olsa da zaruretler umumi kaide tayin etmeye kafi olmazlar. İmam Ebu Hanife(ra), ‘Zorbalardan sadır olan işler zaruretten dolayı sahih olur’ buyurmuştur.

5.       Mükellef (akil ve baliğ) olmak.

6.       Erkek olmak.

7.       Hür olmak.

8.       Hükmünü sürdürmeye ve emrinden çıkanı yenmeye gücü yetmek.

İhtilaf edilen şartlar ise şunlardır:

1.       Kureyş’ten olmak.
2.       Haşimi olmak.
3.       Masum olmak (fasık olmamak).
4.       Zamanın en faziletlisi olmak.

İmam’ın Kureyş’ten olması meselesi üzerinde İslam alimleri ayrıca durmuşlardır. Zamanla şartların değişmesi bu imkanı ortadan kaldırınca alimlerimiz şöyle ictihadda bulunmuşlardır:

‘Münasip olan İmam’ın Kureyş’ten olmasıdır fakat bulunmazsa adil, emin ve hakimliğin şartlarını bilen bir kimseyi seçmek evladır.’ (Fetavay-ı Hindiyye)

‘Eğer Kureyş’ten muteber şartları üzerinde toplayan bir kimse bulunmazsa, Kenani’lerden biri imam olur. Bu da olmazsa İsmail oğullarından biri tayin edilir. Bu da mümkün olmazsa şartlara haiz başka ırktan birisi imamete tayin edilir.’ (Teftazani)

Hilafette aslolan tayindir, birazdan bu tayin yollarını ayrıca inceleyeceğiz. Ancak zorbalıkla hilafeti ele geçiren kişinin halifeliği meğer ki yukarıdaki tüm şartları taşısa da ancak zaruretten dolayı sahihtir.

Çocuğun halifeliği de ancak zaruretten dolayı sahih olur ancak bu görünüşte böyledir, hakikatte değildir. Eğer halk vefat eden bir sultanın çocuğunu halife tayin etmek isterlerse işleri bir valiye havale etmeleri gerekir. Böylelikle resmen sultan çocuktur hakikatte ise validir. (Eşbah, İbn Abidin)

İmam’ın seçilme metodları

Ehli Sünnet’e göre bir kişinin imametin bütün şartlarına haiz olması onun imam olması için yeterli değildir, aynı zamanda bu vezifeye seçilmesi veya tayin edilmesi gerekir. Bu tayin veya seçilme üç şekilde olur:

1.       Bizzat Rasulullah(sas) tarafından seçilmekle, Ebu Bekir(ra)’ın hilafeti böyle olmuştur. Nebi(sas) onu hayatında veziri gibi yanından ayırmamış ve namazlara imam olarak tayin etmiştir. Din işinde öne geçirilenin dünya işlerinde de öne geçirilmesine işaret sayılmıştır zira O’nun için namazdan değerli birşey yoktu.

2.       Bir önceki imamın tayin etmesiyle. Ömer(ra)’ın hilafeti böyle olmuştur ve bu şekilde halife tayininin sahih ve caiz olduğunda icma vardır. Ömer(ra) da kendisinden sonraki imamı seçmeleri için bir şura oluşturmuş ve bunu müslümanlar itirazsız kabul etmişlerdir ki bu da icmadır.

3.       Müslümanların tasvip ve güvenini kazanmış (Ehl-i hal ve’l akd) ve imam seçmeye ehil olan kimselerin seçmesiyle.

İmam seçmeye herkesin iştirak etmesi doğru değildir. İslam alimleri imamı seçecek olan müslümanlarda bulunması gereken vasıfları üç grupta toplamışlardır:

1.       Adaletin bütün şartlarına sahip olmak. Bunlar şöyle sıralanabilir:
a.       Büyük günahlardan sakınmak
b.      Küçük günahlarda ısrardan sakınmak
c.       Hırsızlık gibi insanı küçük düşüren fiillerden sakınmak
d.      İnsan vakarına uygun olmayan şeylerden kaçınmak

2.       İmamete ehil olmanın şartlarını ve kimin bu işe daha müstehak olduğunu ayırt edebilecek kadar bilgi sahibi olmak.

3.       Millet ve din işlerini düzenleyip idare etmede kimin daha salahiyetli olduğu hakkında görüş ve bilgiye sahip olmak.

İmamı seçecek kişilerin sayısı hakkında da ihtilaf edilmiştir. Bazı alimler imamı seçecek olanların her beldede çoğunluğu bulmasının şart olduğunu ileri sürerler. Bazıları da en az dört ya da beş kişinin rızası ile bir kişinin seçimi yapması yeterlidir demişlerdir. Bunlar Hulefa-i Raşidin’in seçilmelerinden yola çıkarak ortaya konulan şartlardır. Zamanların ve toplumların değişmesiyle imam seçimi için bu temel metodlardan yola çıkarak ümmetin maslahatına en uygun yolu bulmak gerekir.

İmam seçme ehliyetine sahip olanlardan oluşan şura meclisi bir imam seçmek için toplandıkları zaman, imam olabilecek vasıflardaki insanların hallerini ve özelliklerini araştırırlar ve bunlardan en faziletlisi ve vasıfları en mükemmel olan hangisi ise onu seçerek biat ederler.

Şartlara göre seçimler ve kriterler değişebilir. Buna örnek olarak alimlerimizi şunu verirler: İmamete ehil olanlardan birisi daha alim diğeri ise daha cesur olsa zamanın icaplarına bakılır: eğer fitneyi, asileri ve düşmanları önlemeye ihtiyaç olunacak bir devirdeyse cesur olan seçilir. İslam ülkelerinde huzur ve sukunetin devam ettiği bir devirde ise alim olanı seçmek daha uygundur.

İmamı seçen meclisin imama biatleri açık olmalıdır ki, başka biri kendisine biat edildiğini iddia edemesin, çünkü bu hal fitne sebebidir. İmamı seçenlerin seçimi ve biatleri ilan edilip bu haber tüm İslam yurduna ulaştıktan sonra imamlık iddia eden asi olur ve kendisiyle Allah(cc)’in emrine dönünceye ve imama itaati kabullenip biat edinceye kadar savaşılır.

Devlet Başkanının Vazifeleri

1.       Ahkamı tenfiz yani adaleti temin ve tesis için İslam nizamının emirlerini tatbik etmek.
2.       Hadleri ikame yani Allah(cc)’in hududunu (irtidat, zina, içki içme, zina isnadı, ğasp, katl ve yaralama suçlaarının cezaları) ve İslam hükümetinin emirlerini çiğneyenleri cezalandırmak.
3.       Askeri techiz yani topyekun müdafa hizmetlerini yerine getirmek.
4.       Sadakaları toplamak, mü’minlerden ve gayri müslim tebaadan alınan vergileri toplamak.
5.       Teröristleri, hırsızları ve eşkiyaları kahretmek.
6.       Cuma ve bayram namazlarını kıldırmak ve/veya kıldıracak olanları tayin etmek.
7.       İnsanlar arasında vuku bulan ihtilafları çözmek.
8.       Hakların isbatına vesile olan şahitlikleri ve sair ispat vasıtalarını kabul etmek.
9.       Velisi olmayan gençleri evlendirmek.
10.   Ganimetleri taksim etmek.
11.   Ve bunlara benzer coğrafyalara ve toplumlara göre değişen diğer tüm devlet vazifelerini yerine getirmek.

İmam’ın Azledilmesi

Devlet başkanlığına seçilen kişi şartları taşıdığı müddetçe ölünceye kadar bu vazifede kalır ancak bazı sebeplerle azledilmesi gerekebilir. Bunlardan ilki fasıklıktır ki bu sebeple azledilmesi şart değildir ancak evladır yani daha uygundur. Fitneye sebep olmayacaksa azledilir.

İmamın bedeninde herhangi bir sebeple bir noksanlık ortaya çıkarsa azledilir. Bunlar; hislerin, uzuvların eksikliği ve tasarrufta noksanlık olarak sayılır. Hislerin noksanlığından maksat akli melekelerini kaybetmesidir ki böyle bir durumda imam derhal azledilir. Gözlerinin görme duyusunu kaybetmesi de azledilme sebebidir zira bu vazifelerini yerine getirmesine manidir. Ancak koku ya da tat almaması azl sebebi olmazlar. Sağırlık ya da dilsizlikte imametten azledilme sebepleridir.

Organlarında ortaya çıkacak noksanlıklar da görevini icrasına engel olup olmadığına göre değerlendirilir. İmamın görünüşünde insanların ikrahına sebep olacak bir bozukluk meydana gelmişse bu da azl sebebi olabilir.

İmamın şehvete düşmesi ve fıska dalması azledilme sebebidir. Ancak en önemlisi imamın itikadında şüphelerin doğmasıdır. Bu durumda imam derhal azledilir. Yine imamın şehvete kapılması hali haramlara ve kötü arzularına esir olması durumuna ulaşırsa onun da derhal azledilmesi gerekir.

İmamın işleri adil ve salih bir vezire havale etmesi ve sadece onun yaptıklarını tasdik makamında kalması imamlıktan azledilmesine sebep değildir ancak o vezirin icraatlerine bakılır; bu vezir dinin hükümlerini terkeder ve adaleti bırakırsa imamın onu azletmeye güç yetirmesi gerekir aksi halde imametin devamına manidir. Buna fıkhımızda ‘hicr’ denilir.

İmam’ın esir düşmesi imamlığını düşürmez ancak bakılır; kısa sürede kurtulma ümidi varsa imameti devam ettirilir değilse azledilir ve yerine yenisi seçilir. Yeni imam seçildikten sonra eski imam esaretten kurtulsa bile göreve dönemez.

İmam’a İtaat ve İsyan

Devlet başkanı elbette kendisine itaat edilmek üzere görev yapar ve isyan herhalde tüm insanlık tarihi boyunca suç sayılmıştır. Ancak İslam her hususta olduğu gibi itaat ve isyanı da bir kurallar silsilesine bağlamış ve tabiidir ki ne devlet başkanına mutlak itaati ne de toplumu ifsad eden bir isyanı tavsiye ve emretmemiştir.
Emir sahiplerine itaati emreden Nisa 59. ayetin nüzul sebebi olarak aktarılan hadis bu konuda gayet net ve çarpıcı bir örnektir.

İmam Ahmed, Hz. Ali(ra)’dan şöyle nakleder: Allah’ın Rasulü(sas), bir askeri birlik gönderdi, başlarına da ensardan birini komutan tayin etti. Yola çıktıktan sonra komutan onlara kızınca, odun toplamalarını ve ateş yakmalarını emretti. Sonra da ateşe girmelerini istedi. Aralarından bir genç, ‘siz ateşten kaçarak Rasulullah(sas)’e geldiniz, O’nun yanına varmadan acele edip ateşe girmeyin, O girmenizi emrederse o zaman girin’ dedi. Bunun üzerine dönüp Nebi(sas)’e haber verdiler, O da onlara, ‘eğer ateşe girseydiniz sonsuza kadar çıkamayacaktınız (yani cehennemlik olarak ölecek ve ebedi cehennemde kalacaktınız), itaat ancak meşru işlerdedir’ buyurdu. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai, Ahmed bin Hanbel, İbn Hibban)

Bir başka rivayette ise Ubade bin Samit(ra) şöyle dedi: Neşeli ve kederli anlarımızda, zor ve kolay hallerde dinleyip itaat edeceğimize, amirlerimiz haklarımızı vermese bile onlara itaat etmek, onlarla iktidar ve yönetim konusunda çekişmemek üzere biat ettik. Rasulullah(sas) şöyle buyurdu: ‘Ancak idarecinin bir küfrünü, yanınızda kuvvetli bir delil bulunacak derecede açık bir şekilde görmeniz müstesnadır’. (Buhari, Müslim)

Bu ve benzeri bir çok kesin ifadeli rivayetleri delil alan İslam alimleri yöneticilere itaatin şart olduğuna ve emirlerine isyanın caiz olmadığına hükmetmişlerdir. Ancak bazı meselelerde tereddütler hasıl olması durumunda fıkhımızda detaylı yollar ve çözümler sunulmuştur. Öyle ki mübahlar ve mekruhlar hakkındaki emirlere itaatin hükümleri neredeyse mesele mesele kitaplarımızda yer almıştır.

İslam toplumunun salah ve menfaatine olan işlerde bozgunculuk yapmak şiddetli bir şekilde reddedilmiş ve yine müslümanların birliklerini bozacak ve onları cihaddan alıkoyacak işler de yasaklanmıştır.

Bütün bu hükümler devlet başkanının müslüman olması ve ülkesinde İslam ahkamı ile hükmetmeye devam etmesi durumunda itaatin şart olduğunu aksi hallerde yani şirke, küfre veya haramlara düşmesi ve zulmetmesi hallerinde ise itaatsizliği ve isyanı emreder. İsyandan maksat silahlı ayaklanma değil emirlerine itaat edilmemesidir. Bazı hallerde ise eğer güç yetirilebileceği kanaati varsa ayaklanmaya da cevaz verilmiştir. Aksi halde müslüman halkın helakına sebep olmayacak şekilde hazırlık yapmak ve mümkünse ‘ehli hal ve’l akd’ şura vasıtasıyla görevden almak değilse güç kullanarak indirmek gerekir.

Herhangi bir İslam beldesinin idarecilerinin haram ve zulümlerle halkı helaka sürüklemeleri halinde ise topyekun isyan gerekir. Müslümanların canlarına ve mallarına kasdeden hatta namuslarına el uzatan bir idarenin kabullenilmesi ve itaat edilmesi sözkonusu değildir. Ancak bu umum müslümanların buna güçleri olacağına kanaat edilmesi durumundadır. Bu durumda Allah’a tevekkül edilerek yola çıkılır ve müslüman toplumun ıslahı için cihad ilan edilir.

Benzer bir durumda İmam-ı Azam Ebu Hanife(ra), zalim hükümdara karşı ayaklananlara destek vermenin nafile hacdan 40 kat daha büyük ecre sebep olacağı fetvasını vermiştir. Dahası İmam, daha sonra göreve gelen zalim idareci tarafından işkence ve eziyetlere muhatap olmuş ve bu şekilde zindanda vefat etmiştir. Ondan istenilen zalim bir idarecinin Kadıyyu’l Kudat (Kadılar Kadısı) makamında  olmak ve alacağı ücretle rahat bir hayat sürmek yerine zindanda işkencelere rağmen ona destek olmayı reddetmiş ve şehadeti tercih etmiştir. (İbn-i Abidin)

Benzer şekilde tabiinin en büyük alimlerinden Said bin Cübeyr(ra) da bir tek cümleyi söylemeyi reddettiği için zindanda işkenceyle katledilmiştir. Onunla beraber zindana atılan alimlerin, insanların onun ilmine ve fıkhına ihtiyaçları olduğu sebebiyle kendilerinden istenilen ‘Kur’an mahluktur’ sözünü kerhen de olsa söylemesini ve canını kurtarmasını istemeleri üzerine Said(ra); ‘insanların onlara fıkıh öğretecek birine ihtiyaçları olduğu kadar bu dinin hakikatleri uğrunda can vermeyi öğretecek olanlara da ihtiyaçları vardır’ diyerek tekliflerini reddetmiş ve hakikati ikrar ve batılı reddederek zalim hükümdara isyanı seçmiş, canını Alemlerin Rabb’ine şehid olarak teslim etmiştir. Kitaplarımızda benzer durumda kalan halktan birisinin canını kurtarmak için zorlandığı küfür sözünü söyleyip canını kurtarmasının caiz olduğu ama alimlerin bunu yapamayacağı zikredilir zira onlar halka örnektirler ve azimeti tercih etmek zorundadırlar, ruhsatlar halk içindir.

Selef-i Salihin’den benzer bir çok hatıra aktırılabilir, onlar bu dini en saf ve aslına en uygun şekilde anlamış, yaşamış ve o haliyle bize aktarmak uğruna herşeyi göze almışlardı. Allah hepsinden razı olsun ve ecirlerini artırsın. Onlar devirlerindeki idarecilerden zalim olanlara ve fasık olanlara hak ettikleri şekilde karşılık vermiş ve müslümanların itikadını muhafaza edebilmişlerdir.

15. yüzyılında bulunduğumuz tarihimiz boyunca adil, salih ve mücahid idarecilerimiz olduğu gibi zalim, fasık ve korkak idarecilerimiz de olmuştur. Bütün bu devirleri, bugüne kadar yaşananları mümkün olsa tek bir resimde toplasaydık, kahir ve kesin netice müslümanların salah ve menfaatlerinin temel hedef olduğu ve buna ulaşmak için nesiller boyu süren bir mücadele yapıldığı görülecektir. İşte bunu alimlerimiz siyaset olarak tarif ediyorlar. İslam’ın idarecilerinden istediği temel siyaset budur; halkın dünya ve ahirette kurtuluş ve menfaatlerini temin etmek için çalışmak.

İslam’da devlet başkanı ömür boyu görev yapmak üzere seçilir ve bir şura tarafından denetlenir. Fert olarak Allah’ın kullarından bir kuldur ve tüm müslümanların tabi olduğu hükümlere tabidir. Neslimizden bu büyük görevin hakkını vermiş olduğunu düşündüğümüz Sultan 2. Abdulhamid Han’ın kendisini ‘halkının tüm yükünü omuzlarına almış, onların en altındaki ferdi’ olarak takdim etmesi idarecilerin kendii konumlarına bakışlarına en muhteşem örneklerden biridir. Halka düşen ise bu büyük yükü taşıyanlara hele de hakkıyla taşıyanlara hürmette ve itaatte kusur etmemeleridir.

Ülkemizde yaşanan politik gündem sebebiyle insanların İslam’ın hükümleri hakkında ileri-geri konuşmaktan çekinmiyor olması maalesef yine biz müslümanların kafalarını karıştırıyor. Oysa burada özetlemeye çalıştığım, İslam’ın devlet idaresi yöntemlerinden sadece devlet başkanıyla ilgili hükümler idi. Bu alanda ihtiyaç duyulan çalışmaların yapılmasına ya da üzerinde düşünülmesine vesile olmasını umut ediyorum.

Allah, bu halkın dünyalık ve ahiretlik dertlerini omuzlarında taşıyan ve onların salah ve menfaatleri uğrunda hayatlarını feda eden geçmiş ve halen yaşayan tüm idarecilerimizin ecirlerini artırsın ve onları mahşerde makamların ve taltiflerin en büyüğü olan ‘cennetlik’ nişanı ile diriltsin.

Kaynakça:
1.       Ömer Nesefi, Akaid, Bayrak Yayınları, 1993
2.       İbn-i Abidin, Reddu’l Muhtar, Şamil Yayınları, 1982
3.       Fahruddin Razi, Tefsiri Kebir, Huzur Yayınları, 2013
4.       İbn-i Kesir, Tefsiru’l Kur’anu’l Azim, Karınca Polen Yayınları, 2015
5.       İbn-i Sa’d, Kitabu’ut Tabakati’l Kebir, Siyer Yayınları, 2015
6.       Aliyyu’l Kari, Fıkhı Ekber Şerhi, Hisar Yayınevi, 2014
7.       İmam Serahsi, Mebsut, Gümüşev Yayıncılık, 2015
8.       Muhammed Hamidullah, İslam’da Devlet İdaresi, Beyan Yayınları, 2012


Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...