03 Kasım 2013
Ahiretini feda etmek mi?
Varlığın varedilme maksadı 'ibadet' ve ibadetten maksadda ahiret saadeti olunca bu kasta ulaşmak varlıklar içinden akıl nimeti lütfedilen insan için akla ve fıtrata en uygun hedef olur. Yani yaratılış maksadımız kulluk ve bu kulluğun hedefi de nihayetinde ahirette mutluluktur.
Allah'a ve ahiret gününe iman bir çok ayette yanyana zikredilmekle esasen maksadın ne olduğu da net bir şekilde ortaya konmaktadır. Akledebilene...
İslam'ın hayat için va'zettiği bütün kanun ve ahkamın nihai hedefi dünyayı ahiretin kazanılmasına yönelik olarak yaşamaktan ibarettir. Elbette ki ahirete matuf yaşanılan dünya hayatı insan fıtratı için de en uygun hayat şeklidir.
Dünyayı imar veya dünya için çalışmak olarak tarif edilebilecek bir yaklaşımın da yine maksadı uhrevi olmak zorundadır. Yani imar ve abad edilen dünyalıklar, ya kişinin ya ehlinin veyahutta çevresiyle diğer insanların ahiretlerine faideli, en azından şer'an mubah olarak nitelendirilen işlerden olması gerekmektedir.
İman etmeyenlerin ahirete yönelik bir iş yapmaları yahut bunu dert edinmeleri beklenemez. Eğer iman etmediği ahirete muteallik işler yapan varsa bu da herhalde bir tür ahmaklık olur.
Ahirete inandığı halde bunu unutan, erteleyen veya ihmal eden bizlerin ise bu imanı takviye etmek ve sıhhatini muhafaza ederek bize dünyada bir 'mihenk' olmasını temin etmek durumundayız. Mihenk olmasından kastım yapacağımız işlerin sonuçlarını ahiret açısından değerlendirmek olarak özetlenebilir. Misalen, bu satırları yazıyorum acaba bunlar ahirette karşıma nasıl çıkacaklar, hesabını verebilecek miyim ya da en azından herhangi bir sorumluluğu yerine getirmiş oldum mu, gibi birtakım kişisel bilgi ve veritabanıma uygun sorulara vereceğim cevaplar bu konuyu benim ahiret mihengi ile ölçerek yaptığımı gösterir.
İman edenler açısından mutlak gaye olan ahiret saadetinin değiştirilebileceği yahut yerine konulabilecek ikinci bir seçenek yoktur. Ahireti umursamamak imansızlıktır zaten. Ondan vazgeçmekte aynı şekilde iman iddiasının sonu demektir.
İslam ıstılahında cennet arzusu veya cehennem korkusu olmaksızın kulluk etmek olarak tarif olunan bir duruş vardır ki burada anlatılan ahiretten vazgeçmek değil tam aksine asıl maksadının rızay-ı ilahiyi kazanarak ahireti elde etmek olduğudur. Hatta bazıları bunu tarif ederken, 'meğer ki cennet gibi bir ödül yahut cehennem gibi bir ceza olmasa idi yine de ben Allah'a halis bir kalb ile kulluk ederdim' şeklinde izah ederler.
Bu ve benzeri sözlerin Kur'an ve sünnette tarif edilen dinde bulunmaması sebebiyle ne derece gerekli ve sahih oldukları tartışılır. Yani Allah, kitab ve sünnet ile bize kanun olarak koyduğu din ile bizden ne murad ettiğini açıkça izhar etmiştir. Kulların dünyada nasıl bir hayat yaşarlarsa ahirette ne tür bir karşılık alacakları gayet mutlak bir şekilde ayet ayet ve hadis hadis ilan edilmiştir. Artık bunlardan sonra cennet ve cehennem olmasaydı demek edebiyattan başka birşey değildir. Zira bunlar vardırlar ve öyle kolaylıkla vazgeçilecek ya da cezasına katlanılacak basit işler değillerdir.
Bir insanın hele de bir alimin cehennemde yanmaya razı olduğunu söyleyebilmesi maksad-ı dine terstir. Hele de bunu avamın önünde dile getirmesi, kayıtlara geçirmesi ondan sonra ortaya çıkacak herhangi bir sapkınlığa malzeme edilmesi tehlikesini de beraberinde getirir.
Ne Allah'ın kitabı ne Rasul'ünün hadislerinde olmayan ve hatta benzeri bile bulunmayan ifadelerle cennete veya cehenneme meydan okumak hangi cüret ve cesaretin sonucudur anlamak mümkün değil..
Nihayetinde alimleri taklitten başka bir yol tanımayan avam için ulemanın sözleri yanlış anlaşılmaya, yanlış tevile çok müsait olmamalıdır. Hele de sonuç bakımından bu derece büyük bir tehlike barındıran sözlerin şiar edinilmesi sapmanın ve saptırmanın başlangıç noktası olabilir.
Ahiretini feda eden karşılığında ne almaktadır? Yahut ne elde edebilir? Bu sorunun tek cevabı vardır, ahiretini feda eden karşılığında ancak dünyayı alabilir. Yok eğer dünyayı da almıyorsa karşılıksız hem ahiretini hem dünyasını kaybeden bir insan ne ile meşguldür?
Ahiretini feda ederek dünyalık elde edenlerin hele de müslümanlar arasından birileri iseler geriye bir ihtimal namları kalır. Kahraman yahut fedakaar bir insan olarak anılırlar, o kadar. Ahirette ise feda ettiği şey herhalde kendisine iade edilmeyecektir, Allahu a'lem...
Bu sözü literatürümüze sokan Said Nursi'nin maksadının büyüklüğünü anlatmak için bir tür edebi teşbih yaptığı söylenilmekte olup bunu hangi delil ve gerekçelerle yaptığını bilemiyoruz. Kendisi için umarız ki Allah, ondan bu sözü ve sebeplerini kabul eder. Aksi halde de muaheze edecektir. Diğer insanların ona olan muhabbetleriyle bu ve benzeri sözlerini kendilerine delil edinmeleri hele de kendisinin delillerini bilmeksizin buna sahip çıkmaları ve savunmaları ise tamamen cahilliktendir. Zira Hz. Ali'nin tarifi ile; 'cahil o kimsedir ki, delilini bilmediği şeyi iddia eder ve yine delilini bilmediği şeyi reddeder'.
Biz ulemanın söz ve hükümlerini Kur'an ve sünnete uyumluluk ile test etmek ve mutlaka bu süzgeçten geçirdikten sonra kabul etmek durumundayız. Aksi halde ahirette onlara karşı da bir savunmamız olmayacak ve bu alimler bize yardım edemeyeceklerdir.
Çok sevdiğimiz alimlerimizin ve önderlerimizin de hata edebileceğini kabul etmek ve bunun onları alçaltmayacağını bilmek zorundayız. Selef-i Salihin'in en üstün özelliği kılı kırk yararak ortaya koydukları bir hüküm yahut söz hakkında bile insanları uyararak onların hüküm ve sözünün değil Kur'an ve sünnetin asıl olduğunu hatırlatmalarıdır. Onların izinden yürüyen ulemanın da üslubu aynen onlar gibidir. Sözlerinin Kur'an ve sünnet ile tetkik edilmesini ve uygunsa alınıp değilse bırakılmasını tavsiye ederler. Bu onların imanının, ilminin, ahiret endişelerinin ve cehennem korkularının bir sonucudur.
Herhangi bir hususta sonradan yanlış olduğu, Kur'an ve sünnete uygun olmadığı ortaya çıkan bir hükmü yahut sözü bulunan alimlerimizin ve önderlerimizin bundan dolayı tekfir edilmeleri yahut ilim ve cihadlarının silinmeleri maksadımıza uygun değildir. Meğer ki hatalı ise yahut biz öyle zannetmiş isek o hatalı sözü bırakır vebalinden kurtuluruz. Hesabını ise ahirete bırakırız. Zira onların ilim ve fehimleri bizden daha üstündür. Bir alimin söz yahut hükmünü terkettiğimiz için bir vebalimiz olmayacaktır ancak delilsiz taklid ettiğimizde hesabını vermek zorunda kalacağız. Eğer hatalı değiller ve biz ilim ve fehmimizin eksikliğinden dolayı öyle zannetmişsek, aleyhlerinde olmayışımız ve sözlerini terkedişimizin maksadının rızay-i ilahi olması inşaallah bize mazeret olarak yetecektir.
Ahiret endişemiz ve cehennem korkumuz bizi dünyada din işleri hususunda korkak kılmalıdır. Bir hususta söz söylerken veya amel ederken sakınmalıyız ki takvaya erebilelim..
Nihayetinde mutlak doğru ancak Allah ve Rasul'ünden sadır olanlardır. Unutmak ve yanılmak insanlığın gereğidir. Belki de bu yazılanların tamamı yanlıştır, bu durumda vay halime ki hesabından korkarım... Kasten sapmadığım ve saptırmadığım için ise Allah'ın mağfiretini umarım...
13 Ekim 2013
105 - Fil
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحَابِ الْفِيلِ
1. Rabbinin Fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?
أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ
2. Onların planlarını boşa çıkarmadı mı?
وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا أَبَابِيلَ
3. Onların üzerine ebabil kuşlarını gönderdi.
تَرْمِيهِم بِحِجَارَةٍ مِّن سِجِّيلٍ
4. Onlar onların üzerine pişirilmiş balçıktan taşlar atıyorlardı.
فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَّأْكُولٍ
5. Sonuçta onları yenik ekin yaprağı gibi yaptı.
106 - Kureyş
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
لِإِيلَافِ قُرَيْشٍ
1. Kureyş'in uzlaşıp anlaşması için,
إِيلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَاء وَالصَّيْفِ
2. Yaz ve kış yolculuklarında uzlaşıp anlaşması için.
فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ
3. Şu evin Rabbine ibadet etsinler,
الَّذِي أَطْعَمَهُم مِّن جُوعٍ وَآمَنَهُم مِّنْ خَوْفٍ
4. Ki o kendilerini açlıktan doyurmuş ve onları korkudan güvene kavuşturmuştur.
30 Eylül 2013
Lanet mi? Rahmet mi?
Örneğin 'başörtüsünü deve hörgücü yapana lanet' eden rivayette olduğu gibi. Her ne kadar bu konudaki ibarelerin kaynaklarda birebir karşılığını bulamasakta ve hatta konu ile ilgili verilen kaynaklarda o sahife ve numarada alakasız bir başka hadis varsa da kardeşlerimiz hoşlarına gitmeyen bir hali eleştirmede bu ibareleri delil olarak kullanmakta bir beis görmeyip, habire lanetler okumaktadırlar.
Oysa Sahih-i Muslim'den şu hadis başka bir şey anlatıyor:
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبَّادٍ، وَابْنُ أَبِي عُمَرَ، قَالاَ حَدَّثَنَا مَرْوَانُ، - يَعْنِيَانِ الْفَزَارِيَّ - عَنْ يَزِيدَ، - وَهُوَ ابْنُ كَيْسَانَ - عَنْ أَبِي حَازِمٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ ادْعُ عَلَى الْمُشْرِكِينَ قَالَ "إِنِّي لَمْ أُبْعَثْ لَعَّانًا وَإِنَّمَا بُعِثْتُ رَحْمَةً "'
Bize Muhammed bin Abbad ile İbni Ebî Ömer rivayet ettiler: Bize Mervân (yâni El-Fezârî) Yezid'den (ki bu zat İbnü Keysan'dır), o da Ebû Hâzim'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş :
Yâ Resûlallah! Müşriklerin aleyhine dua et! denildi. O(sav); 'Ben lânetçi olarak gönderilmedim, ancak ve ancak rahmet olarak gönderildim!' buyurdular. (Muslim, Birr 87(2599))
"Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya, 107)
Bu hadis kafirler için lanet hususunda Peygamber(sav)'in tavrını gösteren ilginç bir örnektir. Kaldı ki eğer birileri laneti haketmişse bunun müşrikler olması hem akla hem kalbe en uygun gelen durum iken bunu bile yapmak istemeyen bir Peygamber(sav)'in küçük günahlar için bir mü'mine lanet ettiğini ne nakil ne de Kur'an ve sünnetin genel çizgisi kabul etmez.
Kur'an-daki lanet ayetleri incelendiğinde bunların kafirleri ihata ettiği kolaylıkla anlaşılabilir. Kur'an ve sünnet mü'minlere lanet etmez. Peygamber(sav) lanetçi değil 'korkutucu ve uyarıcı'dır. Evet çok şiddetli korkutmuştur ümmetini, evet çok şiddetli bir şekilde farzların ikamesi ve haramların terki için uğraşmıştır. Ancak başörtüsünün şekli için bir mü'mineye lanet etmemiştir.
Bu örnekten yola çıkarak, Allah için, 'lanet' ibareli hadis diye görsellerde yahut sosyal medyada paylaşılan herşeye rağbet etmeyiniz. Eğer imkanınız varsa kendiniz araştırın yoksa da bir ehline sorun. Zira Allah ve Rasulü adına yalan uydurmak veya bunu yaymak cehennemdeki yer için hazırlık mesabesindedir.
23 Eylül 2013
107 - Maun
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
أَرَأَيْتَ الَّذِي يُكَذِّبُ بِالدِّينِ
1. Dini yalanlayanı gördün mü?
فَذَلِكَ الَّذِي يَدُعُّ الْيَتِيمَ
2. İşte o yetimi iter kakar.
وَلَا يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ
3. Yoksulu doyurmaya teşvik etmez.
فَوَيْلٌ لِّلْمُصَلِّينَ
4. Yazıklar olsun o namaz kılanlara,
الَّذِينَ هُمْ عَن صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ
5. Ki onlar namazlarından habersizdirler,
الَّذِينَ هُمْ يُرَاؤُونَ
6. Onlar gösteriş yaparlar,
وَيَمْنَعُونَ الْمَاعُونَ
7. Ve yardımı da engellerler.
108 - Kevser
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ
1. Muhakkak ki Biz, sana Kevser'i verdik.
Kevser, çok hayırlar manasında tefsir edilmiş ve cennetteki bir ırmak olduğu da rivayet edilmiştir. Ancak surenin neslin devamı ile ilgili son ayetinden mülhem olarak Kevser'in Hz. Fatıma(ra) olduğu da ortaya çıkar. Zira onun nesli Peygamber(sav)'in soyunun kesilmemesi ile devam eden bir nehir gibi süregelmiştir.
Allah(cc) hikmetini mutlak olarak onun bildiği bir sebeple Adem(as)'dan beri devam eden peygamber neslinin erkeklerini onunla bitirmiş ve kızından soyunu devam ettirmiştir ki halen genel-geçer bir adet olarak neslin erkekten devam ettiği kabul edilir ve hatta en çağdaş toplumlarda bile çocuklar babaların soyadını alırlar. Halbuki insanların en değerlisinin nesli kızından devam etmekte ve halen tanınıp bilinmektedir. İşte bu Kevser'dir.
Ümmeti için ise Kevser elbette farklı nimetler ve şekillerle lutfedilecektir. Marifet odur ki, herkes kendi Kevser'ini bilip şükrünü eda edebilsin.
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
2. O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.
إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ
3. Doğrusu asıl sonu kesik olan, sana kin besleyendir.
Mal ve çocukların çokluğuyla övünmeyi bir şiar olarak ortaya cahili müşrik kültüre bu kısacık surede toplam 4 kelimeyle indirilmiş en büyük darbe bu ayettir. Kevser'i elde eden ve Rabb'i için namaz kılıp kurban kesenlerin nesli tükenmeyecektir. İman edenlerin gönüllerine ferahlık, kafirlere öfke olacak bu ayetler kıyamete kadar sürecek bir davanın da ilanıdır.
109 - Kafirun
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ
1. De ki: Ey kafirler,
لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ
2. Ben sizin kulluk ettiğinize kulluk etmem.
وَلَا أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ
3. Siz de benim kulluk ettiğime kulluk etmezsiniz.
وَلَا أَنَا عَابِدٌ مَّا عَبَدتُّمْ
4. Ve ben sizin kulluk ettiğinize kulluk edecek değilim.
وَلَا أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ
5. Siz de benim kulluk ettiğime kulluk etmezsiniz.
لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ
6. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.
16 Eylül 2013
Aleviliği Alevilere Bırakalım mı?
Selefimiz ise başta sahabe olmak üzere onlardan bu dini öğrenen ve yaşayan tabiin ve tebeuttabiin diye isimlendirilen nesillerin ortak adıdır. Bazı alimlerimiz selefi, hicri 483 yılında vefat eden Şemsuleimme İmam Serahsi'ye kadar geçenler olarak kabul ederler.
İslam'ın daha ilk dönemlerinden itibaren ortaya çıkan ve bugünlere kadar devam edegelen gerek itikadi, gerek siyasi gerekse ameli mezheplerin varlığı bir vakıadır. İtikadi sapmalar karşısında selefimizin tavır ve duruşları net olarak kayıtlara geçmiş olup bu konularda artık tartışmanın bir anlamı bile kalmamıştır. Ancak günümüzde eski sapmaları yeni cümleler ve isimlerle pazarlamaya çalışan ve yeni bir şey söylediği zannedilen bir kısım hoca ve lider ya da grupların varlığı zaruri olarak bu konuları gündemde tutmaktadır.
İtikadi sapmalara karşı örnek duruş deyince akla ilk gelen isimlerden olan tabiinin yıldızı Said bin Cubeyr'in kendisine ilmi ve fıkhi değerini hatırlatarak, Haccac'ın 'Kur'an mahluktur' sözünü kerhen tasdik ederek ruhsat kullanmasını tavsiye eden zindan arkadaşlarına 'İnsanların onlara ilim ve fıkıh öğretecek birine ihtiyacı olduğu kadar; gerektiğinde iman uğrunda başını vermekten çekinmemeyi öğretecek olanlara da ihtiyacı vardır' diyerek azimeti tercihidir. O ve arkadaşları tereddütsüz olarak iman etmiş ve mutlak bir teslimiyetle teslim oldukları Rabb'lerine yürümüşlerdir.
Yine garip memleketimizin büyük çoğunluğunun kendini fıkıhta ona izafe ettiği Ebu Hanife de benzer bir yolla dünyaya veda etmiştir. Zalimlerin kadılık teklifini, 'Eğer vali Vasıt Mescidi’nin kapılarını saymamı istesin, yine kabul etmem' diyerek reddeden ve kırbaçlanarak işkence ile katledilen İmam, selefimizin zirve isimlerinden biridir.
Alevilik'e gelince, siyasi bir mezhep olarak ortaya çıktığından bugüne tıpkı diğer islam kaynaklı siyasi ve itikadi oluşumlar gibi büyük sapmalar ve değişimlerle bugüne gelmiştir.
Bugün hemen her coğrafyada değişik inanış ve uygulamaları bulunan ve kendini Alevi olarak takdim eden topluluklar bulunuyor. Bunlardan bir kısmı kendini İslam'a izafe ederken, bir diğer grup ise kesinlikle bunu kabul etmiyor ve müslüman değil Alevi olduğunu ısrarla ifade ederek farklı bir inanç grubu olduklarını deklare ediyorlar.
Kendilerini İslam'a izafe edenlerin bizim açımızdan durumları en başta beyan ettiğimiz ölçüler üzerinden tayin edileceğinden herhalde bu konuda bir tartışma olmayacaktır. Yani herhangi bir İslam mezhebi olduğunu ifade eden bir Alevi için din ve şeriat aynen bizim muhatap olduğumuz şeyler olacaktır. Hem müslüman olduğunu ifade edip hem de Kur'an'ın herhangi bir hükmünü reddeden 'sünni' için fetva ne ise Alevi için de fetva odur.
Müslüman olmadığını ve ayrı bir inanca sahip olduğunu söyleyen Alevi içinse yine İslam'ın hükmü diğer din mensuplarıyla aynıdır. Herhangi bir özel durum sözkonusu değildir, gayri müslim hukukuna tabii olurlar.
Özellikle birinci grup için yani kendilerinin müslüman olduğunu iddia edenler için 'Din'de zorlama vardır'. Zorlama müslüman olmayanlara yoktur. Bu zorlamadan maksat onları ibadete zorlamak değil, emir ve yasakları kabul etmeleri ve dinin mutlak hükümlerine teslim olmaları şeklindedir. İtikaden bunu yapmayan müslüman olduğunu iddia edemez zaten.
Müslüman değil de Alevi olduğunu ilan edenlerin inançları sebebiyle talep ettikleri haklarının hele de 'laik' bir devlette istenmesi ve verilmesi tabiidir. Tabii olmayan laik devletin 'sünni' müslümanların camileri başta olmak üzere tüm dini hayatlarına müdahele etmesidir aslında. Türkiye, ne tam bir laik olup, iddia edildiği gibi her dine eşit mesafede durabilmiş ne de 'sünni' bir devlet olabilmiştir.
Kanada ve İngiltere gibi devletlerin şer'i hukukla muhakeme ve muamele edilmek istenen müslümanların faydalandığı 'Şeriat Mahkemeleri'ne verdiği gibi izinlerin Türkiye için henüz hayal bile edilememesi de ayrı bir göstergedir. Yani iç hukuk olarak Türkiye, bir çoğumuzun 'İslam düşmanı' ve 'Haçlı' olarak gördüğü batılı ülkelere göre İslam ve müslümanlara çok daha uzak bir duruşa ve düzene sahiptir. Buna rağmen Alevilerin devleti bir 'sünni' devlet zannetmeleri ise herhalde son devrin garabetlerinden birisidir.
Sonuçta Aleviler ne olduklarına kendileri karar verebilirler bizim zorla onları İslam dairesine sokmaya çalışmamızın bir anlamı ve değeri ne 'sünni' müslümanlar ne de Aleviler katında yoktur. Bu tarz 'şirinlik' denemelerinin faydasızlığı tarih boyunca ortaya çıkmışsa da illa yeniden ve yeniden denemek isteyenlerin yolları açık olsun.
İman etmeyen insan ya da toplumları zorla İslamlaştırmanın sonucu en fazla daha çok münafık üretmek olur.
Bu konuya girince ister-istemez İran ve Suriye gündeme gelecektir zira Alevilik gündeme en çok bu iki devletin politikalarına angaje olan siyasi duruşların adı olarak da gelmektedir. İran'ın şiiliği pek yerli Alevilerce makbul kabul edilmiyor olsa da Suriye'nin Nusayri'liği rağbet görebilmektedir. Geçmişte yaşananlarla beslenen bir kin ile büyütülen nesillerin ellerine fırsat geçtiğinde intikam arzusuyla her türlü vahşeti işleyebildiği Suriye'de yaşananların bir Sünni-Alevi savaşına dönüşmesi rejimin Nusayri kimliği ve özel çabaları sebebiyle kaçınılmaz olmuştur. Savaşa müdahil olan İran ve Lübnan Hizbullah'ının şii karakterleri de olayı bir şii-sünni savaşına dönüştürmüştür. Kabul etmesekte durum budur.
Aleviliğin Suriye versiyonu olarak Nusayrilik karşımızda bir katliam makinası olarak el'an işlevini görmeye devam ediyor. Türkiye Alevilerini bu savaşta 'sünni' devlet ve politikası karşısında meydana çıkarmak isteyenler için adeta gün doğmuştur. Mümkün olsa bu savaşı yaymaktan çekinmeyecekleri çok açıktır.
Bu fitne döneminde birtakım çıkışlarla Alevileri İslam dairesine zorla sokmaya veya onlar kabul etmediği halde öyle göstermeye çalışmanın bir alemi yoktur. Suriye'deki savaşı buralara taşımak ne kadar anlamsız ise karşıt iş olsun diye olmayan bir 'din kardeşlik'i üretmenin de anlamı yoktur.
Bırakalım herkes istediği yerde dursun. Kendi tercih ve kararı ile bir yerde duran herkes, duruşunun getirdiği sonuçlara katlansın.
Ve de kimse, Suriye'de 'Beşşar Ekber' demediği veya resmine secde etmediği için katledilen bir müslümanın 'kardeş kavgası'nda can verdiğini iddia etmesin!
31 Ağustos 2013
Abd’ye sığınmaktan Allah’a sığınırım!
En nakle ve akla yatkın çözüm olarak dillendirilen ‘ittihad-ı İslam’ fikrinin bir ütopyaya döndüğü bir çağdayız. İslam’ın ‘ümmet’ olarak vasfını yitirmesinin üzerinden 1 asırdan fazla zamanın geçtiği ve fakat küçük zümrelerin dışında ‘ümmet’ olma derdinin olmadığı, kalmadığı; ‘kardeşlik’ temelinde oluşması gereken bu güzide toplumu oluşturması beklenilenlerin ‘kardeş’ ol(a)madığı demlerde...
Kardeş olamayanların ırklarının yüreklerinde imanlarından daha büyük bir yer tuttuğu, coğrafyaların ve siyasi sınırların imanla değil güncel ‘cahili’ değerlerle belirlendiği ve bunların devletleri değil yürekleri böldüğü bir dünyadayız. Acıların ve zulümlerin, dünyanın kadim kavgası ‘tevhid ve şirk mücadelesi’nin tevhid ehli tarafından bile gözardı edilir olduğu ‘modern’ bir cahiliyede...
Suriye ve Mısır’da yaşananların Filistin’i unutturduğu hatta yahudilerin zulümlerinin mumla arandığı haberleri almaktan kalplerin karardığı, artık ölümlerin ve zulümlerin ancak kadın ve çocuklara uzandığında insanları etkileyebildiği ‘kalbi sökülmüş bir çağda’...
Bu hengamede herkesin hemen her konuda herşeyi bildiği ve her konuda herşeyi söylebildiği ortamlarda neredeyse mazlumların mazlumiyetleriyle suçlandığı ve hatta zulme, katliama destek olmaktan öteye geçerek bizzat katılanların(İran-Hizbullah) savunulmaktan utanılmadığı, hatta eleştirilerin ‘kurşunların önüne neden çıktılar ki’ noktasına hızla ilerlediği mide kaldırmaz zilletlerin gözümüze sokulduğu...
Rusya’nın pilotları ve silahları ile hergün müslüman katlettiği Suriye’de buna ses çıkaramayanların olası bir Abd saldırısının ‘emperyal dış müdahele’ olduğunu söyleyebilecek kadar alçaldığı...
‘Beşşar Ekber’ diye böğüren Baas Şebbihaları ile ‘Allahu Ekber’ diyen mücahidlerin savaşında Lübnan Hizbullah militanlarının Beşşar’ın ekber kalması uğruna müslümanlara saldırdığı...
Kudüs ve Mescidi Aksa’yı yıllardır politik malzeme yapan ancak bugüne kadar ne Abd’yle ne de İsrail’le hiçbir çatışmaya girmeyen İran’ın uydurduğu İran-Suriye-Lübnan direniş hilalinin neye ve kime direndiğini Suriyeli bebeklerin canlarıyla gösterdiği...
67’den beri İsrail işgalindeki Golan Tepeleri sebebiyle bir çatışmaya girmeyen katil Baas rejiminin sözkonusu müslümanlar olduğunda nasıl tüm gücü ve vahşetiyle ortaya çıktığı...
Bütün bunlara rağmen ne bizim ne de Suriye’de kendini bilen hiçbir müslümanın asla ve kat’a bir Abd işgalini onaylamadığı ve onaylayamayacağı gerçeğinin unutularak bu ‘zillî’ zümre tarafından ‘batıcı’ olmakla suçlandığı...
Dünyanın birçok noktasında halen ve geçmişte Abd ve batılı her türlü batıl ve istilacı zalimle canları ve mallarıyla cihad eden müslümanların ‘batıcı’, ‘natocu’ vs. gibi yaftalarla vasıflandırılarak zulüm ve katliamların savunulduğu...
‘Kim bir mü'mini kasıtlı olarak öldürürse onun cezası içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. Allah ona ğadab etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır.’ (Nisa 93)
Müslümanların Abd’ye sığınmak gibi bir felakete düşmesi ‘imani’ bir sorundur. Zira İslam, temel akide olarak ‘yalnız Allah’a sığınmayı’ esas olarak tayin etmiştir. Esasen ‘Allahu Ekber’ diyen bir mü’minin Allah’tan başkasını ‘süper güç’ olarak tanıması da mümkün değildir. Bu hususta bir tereddüdü olanın önce yeniden iman etmesi gerekmektedir. Putperestlik yahut Allah’tan başkasını ilah edinmek; bir taşa, tahtaya ya da betona tapınmaktan ibaret değildir.
Ancak kanatimce Abd’nin gerçekten Suriye’deki Baas zulmüne engel olmak ve onları sarsmak gibi bir niyeti olmadığı bizzat kendileri tarafından tartışmasız olarak ortaya konmuştur. Zaten bunlardan müslümanların menfaatine bir hareket beklemek ahmaklıktan başka birşey de olmaz.
Daha önce Bosna’da yıllarca katliamları seyreden ancak olay kendi dengelerine dokunur hale gelip müslümanların baskın çıkma ihtimali belirince müdahele ettikleri gibi, Suriye’de de menfaat ve gelecek planlarına ters işlerin olmaya başladığını görmeleri sonucu güya müdahele edecekler. Onların hesaplarını bozan tek şey ise İslam coğrafyasının herhangi bir parçasında Allah’ın dininin tehakküm ve üstünlüğüne dayanan bir idare ya da toplumun oluşmasıdır. Bu sebepledir ki Mısır’da gidişat hesaplarına aykırı ilerlemeye başladığında katliamlara seyirci kalırlarken, Suriye’de gidişat hesaplarına uymadığı için katliamlara müdahele etmeyi düşünüyorlar.
Her halukarda müslümanların kanlarının ve canlarının onların gözünde bir değeri olmadığını geçmişte ve günümüzde yaşanan hadiselerle hepimiz çok iyi biliyoruz. Kimse Abd’nin 1500 ya da 1,5 milyon müslüman canı için fazladan 2 füze masrafına girecek kadar bile insani olduğunu zannetmemeli...
Bütün bunlardan sonra; eğer bunca ön uyarıya ve hazırlık yapması için süreye rağmen Abd olur da Esad’a bir saldırı düzenler ve onun canını yakarsa yahut mazlumlara yönelmesi gereken bazı silahları yok ederse bundan neden rahatsız olacağım?
Bir ceylana saldıran çakala, ormanın eşkiyası olan sırtlan tırnak attığında ceylanın bundan üzülmesi mi gerekir?
Benim evime, yakınlarıma ve yaşadığım her yere bir çakal sürüsü saldırsaydı; onlara saldıran sırtlanlar hakkında ne düşünürsem Abd-Esad savaşında da aynı şeyi düşünürüm.
Suriye’de cephelerde yahut hanelerde kurşunlar, bombalar, füzeler ve zehirlerle katledilen her can için yüreğimin ‘kardeş’ adındaki büyük parçasına bir çuvaldız daha saplanırken kimse benden başka bir tavır beklememeli.
Kardeşimden bahsediyorum zira... Bunu anlayamayanlara Allah’ın ya bu kardeşliği nasip etmesini yahutta aynı imtihanı yaşatmasını temenni ederim.
Anlamak isteyenler için bir kez daha izah edeyim:
Kardeşim diyorum yani tıpkı anne-baba kan bağı olan kardeşim gibi... Kardeşimi boğazlıyor adam, bacıma tecavüz ediyor, çoluk-çocuğumu boğuyor, hanelerini başlarına yıkıyor!..
Kardeş diyorum yani, kardeş...
Allah'tan korkun ve şehidlerden utanın...
13 Ağustos 2013
Kanunname
Madem ki yay gibidir.
Eğilip bükülecekse basanda
Kırılsın daha iyidir.
Keskin kılıç gibi olmalı kanun
Kimse el vurmamalı
İster şaha, ister paşaya olsun
Kalktı mı durmamalı
Bir kanun ki bütün başlar önünde
Saygı ile eğilir
Mazlumun da, zalimin de gözünde
Bilinir ki adildir
İşte o zaman güçlü olur devlet
Adı hukuk devleti
Haksızlık gitmez ilelebet elbet
Tutar yıkar milleti
Yakup KİRAZ
27 Haziran 2013
110 - Nasr
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ
1. Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman,
وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا
2. İnsanların gruplar halinde Allah'ın dinine girdiklerini görürsün.
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا
3. Rabb'ini hamd ile tesbih et ve ona istiğfar et; O tevbeleri kabul edendir.
111 - Mesed
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ
1. Ebu Leheb'in elleri kurusun, kurudu da.
مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ
2. Malı ve yaptıkları ona fayda sağlamadı.
سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ
3. Alevli bir ateşe atılacak
وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ
4. Ve odun taşıyan karısı da
فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِّن مَّسَدٍ
5. Liflerden örülmüş ipi boynunda
26 Haziran 2013
112 - İhlas
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ
1. De ki, O Allah Ahad'dır.
Varlığı, birliği, sıfatları ve fiilleri ile tektir.
اللَّهُ الصَّمَدُ
2. Allah, Samed'dir.
Samed, herşeyin ve herkesin kendisine muhtaç olduğu ve O'nun kimseye ve hiç birşeye muhtaç olmadığı manasındadır.
لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
3. Doğurmadı ve doğurullmadı.
وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ
4. O'nun hiçbir dengi yoktur.
113 - Felak
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ
1. De ki, felakın Rabb'ine sağınırım,
Felak, karanlığı yokeden nur, sabah aydınlığı..
مِن شَرِّ مَا خَلَقَ
2. Yarattıklarının şerrinden,
وَمِن شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ
3. Çöktüğü zaman karanlığın şerrinden,
وَمِن شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ
4. Düğümlere üfleyenlerin şerrinden,
وَمِن شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ
5. Kıskandığı zaman hasedçinin şerrinden..
114 - Nas
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ
1. De ki, insanların Rabb'ine sığınırım,
مَلِكِ النَّاسِ
2. İnsanların Melik'ine,
إِلَهِ النَّاسِ
3. İnsanların İlah'ına,
مِن شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ
4. Sinsi vesvesenin şerrinden,
الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ
5. O, insanların gönüllerindeki vesvesedir,
مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ
6. Cinlerden ve insanlardan...
25 Haziran 2013
Kudüs Davası ve Hamas
Bu mukaddes mekanların işgal altında olması her müslüman için bir hakaret ve ızdırap sebebidir. Mekke veya Medine'nin işgal edilmiş olması ile Kuds-ü Şerif'in işgal edilmiş olması arasında bir fark yoktur. Bu noktada halen Mekke ve Medine'de hakimiyeti elinde bulunduran Suud krallığının ideal islami bir idare olmadıklarını, belki bazı müslümanların da onları işgalci olarak görmeleri bilinen bir vakıadır. Ancak her ne kadar zalim bir sulta ile idare ediliyor olsalarda Mekke ve Medine'de nihayetinde bir İslam hakimiyeti ve üstünlüğü sözkonusudur. Aradaki farkı anlayabilmek için belki de her müslümanın bu toprakları ayrı ayrı ziyaret etmesi en ikna edici yoldur.
Kudüs ve çevresindeki siyonist işgali hiç değilse bir kaç gün görmeyen ve yaşamayan bazı müslümanların Mekke ve Medine de işgal altındadır demeleri boştur.
Direnişe gelince; Filistin halkı 65 yıldır işgale hem de yeryüzünün gördüğü en acımasız yöntemlerle maruz kaldığı saldırılara rağmen varlığını ve direncinin devam ettiriyor. Halen hemen her cuma Mescidi Aksa'da hutbelerde direnişin son kadın ve son çocuk ölünceye kadar devam edeceği vurgulanıyor ve sabah namazlarında hala Fetih suresi okunuyor.. Hatta sabah kunutlarında dualarının başına Suriye gibi savaşların devam ettiği islam topraklarını ekleyerek nasıl bir yüreğe sahip olduklarını gösteriyorlar.
Çocuklar ve gençler işgale doğmalarına rağmen çekirdekten direnişçi olarak ve 'şehid' olarak can vermeye kurgulanmış bir hayatı yaşıyorlar. Ki zaten de olacak olan bu oluyor. Ya esir düşüp onyıllarını işgal zindanlarında geçirmek yahut bir siyonist kurşunu ile can vermek. Filistin'de hayat bu.
Gerek Gazze'de gerekse Batı Yaka'da halkın direniş ekseninde en önemli organizasyonu Hamas'tır. Varolan diğer örgüt ve yapılanmalar Hamas kadar genel kabul görmediği gibi siyasetleri de gerek halkın gerekse mukaddes toprakların muhafazasına uygun görülmemektedir. Örneğin el-Fetih'in halk desteğini tamamen kaybettiği sokaklarda herkesin bildiği bir gerçek ancak aldığı para yardımlarıyla maaşlarını ödediği memur ve silahlı birliklerin varlığıyla ayakta durabilen anlamsız ve değersiz bir yapıdır.
Bu noktada unutulmaması gereken en basit gerçeklik; direnişçi de olsa insanların yemek ve içmek zorunda olduğudur. Ve hele hergün öldürülen bir halkın yok olmamak için yetiştirdiği nesillerinin ve çocuklarının 'geçim derdi' gibi gayet insani bir ihtiyaçları olduğudur.
Özellikle Filistin dışından bakıp, sokaklarda taş atan ve can veren yiğit insanları gören ve sadece bunlara imrenen, ertesi gün de unutan müslümanların hesabı Allah'ındır. Dilerim bir mazeretimiz vardır...
Bunların ötesinde onlardan hep daha fazlasını bekleyen ve neredeyse neden durduklarını sorgulayan, para ve silah veriyoruz hadi saldırın İsrail'e diye koltuklarından ahkam kesen bir garip tipler türedi. Bunların Filistin halkını kendi politik reklamları için malzeme ya da İsraille kavgalarında bir tür maşa olarak gördüklerini düşünüyorum. Ki bu dışarıdan destek veren eller hiç ateşe dokunmuyorlar....
Gerek Gazze'de gerekse Batı Yaka'da müslümanların fiziken işgalci siyonistlerle savaşacak gücü yoktur, kabul etmesekte maalesef böyledir. İsrail ordusu silah ve teçhizat bakımından da politik destek bakımından da üstündür. Bu durum Filistinli direnişçilerin umudunu kırmamakta, iman ve teslimiyetle Allah'ın onlara tevdi ettiği Kuds-ü Şerif'in murabıtlığı vazifesini kararlılıkla yerine getirmektedirler. Bu iman ve ihlasları sebebiyledir ki Allah, onlara yardım etmekte ve bunca olumsuzluğa rağmen, bütün bir dünyaya karşı durabilmekte ve direnmeye devam edebilmektedirler.
Yani İslami Cihad ya da Hamas'ın füzelerle siyonistlerden elde edebileceği bir 'zafer' yoktur. Hayal kurmanın alemi de yoktur. Dün 4 füze atıldı diye gece hava saldırısı ve bugün 2 sınır kapısı kapatıldı, kime ne fayda sağladı bu durumda saldırı? Bir kurtuluş savaşı vermekle vur-kaç taktiği ile düşmanın moralini bozmak arasında farklar vardır. Burada zaferden kastım İsrail'in yok edilmesidir. Yoksa tüm gruplarıyla direnişçilerin siyonistlere yıllardır kök söktürdüğü dilinen bir gerçektir.
Böyle kaç bin km uzaktan 'direniş' hayalleri dolu konuşmalar yapmak, siyonistlere kafa tutmak çok kolay, oysa orada başka bir dünya var. Bir bakıyoruz bir Abd'li yahut İtalyan gelip orada, Filistin halkının kurtuluş savaşı ve varolma hakkı uğrunda can veriyor ama bizim kadar bu işin edebiyatını yapmıyorlar. Uzaktan davulun sesi değil direnişin sesi de hoş geliyor olsa gerek..
Bu konudaki bir diğer örnek Mavi Marmara olayıdır ki, bu kadar çok ses getirmesinin ana sebebi ilk kez Filistin dışından müslüman bir halkın evlatları canlarını bu dava uğrunda feda etmişlerdir. Oysa 65 yıl boyunda onlarca yüzlerce Mavi Marmara vakası yaşanmalı değil miydi?
Direnişçi örgütlere silah ve para yardımı yapılması bir gurur sebebi olamaz! Zira bu Allah'ın her müslümanın boynuna astığı ve imanın gereği minimum vazifedir. Bizim verdiğimiz para ve silahlarla siyonistlere zarar verildi diye gururlanmak ise herhalde iman düşkünlüğünün alametidir.
Bunların üstüne tekrar: Abd ve Rusya, Suriye'de; Türkiye ve İran, Gazze'de kapışırsa olan mazlum halklara olur, oluyor da... Tıpkı yıllar önce Afganistan'da yaşandığı gibi Suriye, sözümona 'süper güç'lerin bilek güreş alanı haline getirildi. Bu arada benzer bir pozisyona Filistinli müslümanlar da sürükleniyor ki bu defa küresel güçlerin değil islam dünyasının iç çekişmelerinin ayak oyunlarının sahası haline getiriliyor Filistin... Bu da fitne ve felaket demek ki maalesef yaşananlar bunu ortaya koyuyor.
Suriye merkezli ve ya bendensin ya da Natocu merkezli bir tür mahalle baskısına maruz kalan Hamas'ın bizzat kendilerinin deyimiyle 'zor seçimi' zalimlerden yana değil mazlumlardan yana yapması dengeleri sarsınca bu defa sarsılan dengeleri kendi lehlerine yerine oturtmak isteyen İran, Filistin gerçekliğinden uzak bir yaklaşımla ve kendi politikalarına uymayan herkesi ve herşeyi silerek yoluna devam ediyor.
Hamas'ın Gazze'de oluşturduğu yönetim ve direniş merkezinin sarsılması hatta yok edilmesi için kendileri bizzat müdahele etmeye cesaret edemeyenleri siyonistlere saldırtarak onların Hamas'ı yok etmesine adeta zemin hazırlıyorlar. Hamas'ı uzlaşmacı yahut 2 devletli çözümü kabul ediyor göstererek kendilerince 'düşük' direnişçi profiline mahkum ederek boğmak isteyen bu tuhaf bakışın temel hedefinin Filistin halkının menfaatleri yahut mukaddes mekanların izzeti olmadığı açıktır.
İsrail F-16'ları canları istediğinde yine Gazze semalarında uçacak, canları istediği gibi bombalayacaklar ve kahraman direniş destekçileri seyredecek olacakları..
Kabul edelim şu an yeryüzünde İsrail'e kafa tutacak bir devlet ya da yapı yok, bunun bütün acısını Filistinliler ödüyor, biz konuşuyoruz. Ne 34 yıllık İran İslam Devrimi ne 11 yıllık Ak Parti itidarı ne de parababası şeyhlerin cılız sesleri İsrail'i durduramıyor, kabul edelim.. Mısır'ın ise adım atmasını beklemek için çok erken.
Hiçbir aklı başında müslüman İsrail'i meşru devlet olarak görmez, varsa aklını kaçırmıştır ya da imanını.. Bırakın müslümanları normal her insan için işgalci bir idare asla meşru olamaz. Hamas bunu hem müslümanlara hem de tüm insanlığa öğretmiş bir teşkilattır.
Her açıdan nidai hedefleri Kudüs'ü özgürleştirmek olmayan bir yapı zaten orada da dünyanın her yerinde de müslümanların gönüllerinde yer bulamaz. Ki Hamas yahut bir başkası bu hedeften vazgeçtiği gün yenilmiştir, bitmiştir.
Sürekli olarak savaşa hazır olmak ve sadece savunmakla yetinmeyip karşı saldırı ile Kudüs'ü özgürleştirmek maksadıyla hazırlıkla meşgul olduklarını biliyoruz. Bugüne kadar uğradıkları saldırıları herşeye rağmen bertaraf etmeyi Allah'ın yardımıyla başaran Filistin halkı bundan sonra da inşaallah daha büyük başarılarla bizi şaşırtacaklardır.
Müslümanların bir direniş örgütü ile bir halkın sorumluluğunu almış yönetimlerin aynı şekilde hareket etmesini beklemelerini anlayamıyorum. Gazze idaresini yürüten ve her türlü sosyal devlet hizmetini de vermekle sorumlu olan Hamas ile İran malı olduğu söylenen füzelerle siyonistleri vurmaya çalışan İslami Cihad yahut diğer selefi grupların pratikte farklılıklar taşımaları gayet normaldir. Düşmanla bir barış anlaşması yapılmışsa bunu uymanın islami bir sorumluluk olduğu aşikardır ve bunu tartışmanın alemi yoktur. Bu ne düşmanı onaylamak ne de direnişten vazgeçmek manasına gelir...
Bu arada direnişçilerin her halukarda vurma hakkına sahip olduklarını ve bundan dolayı kınanamayacaklarını not olarak düşelim. Kurtuluş savaşı veren bir halkın işgalcisine karşı durma hakkını reddedenin bırakın müslümanlığı insanlığı şüphelidir.
Bunu anlamak için şu basit soruyu sormuştum: İran, neden İsrail'i vurmuyor? Direniş neden vurmalı da İran neden vurmamalı? Cevabı kanaatimce şu; İran bir devlet ve İsrail'le savaşa girmek istemiyor, sebebini bilemiyorum. Kendilerince mutlaka haklı sebepleri vardır, tüm halkını neden Filistin çin tehlikeye atsın değil mi? Aynı şekilde Lübnan savaşlarında İsrail'i durduran Hizbullah, Kudüs'e doğru savaşı devam ettirmedi.. İsraili yoketmek değil mi maksat? Bu nasıl olacak? Gazze'den atılan füzelerle mi yıkılacak siyonist rejim?
Bu noktada İran ve Hizbullah'ı özellikle zikretmemin sebebi her iki yapının da devlet ve örgüt olarak bir Kudüs davaları olduğunu ve herşeyi Kudüs için yaptıkları gibi bir iddiaları olmasındandır. Yoksa aynı şekilde gemisine saldırılıp vatandaşları katledilen Türkiye'nin de İsrail ile fiilen değilse de politik olarak savaş durumunda olduğu ortadadır. Aynı şekilde neden Türkiye İsrail'e saldıramamışsa İran da benzer sebeplerle saldıramamıştır.
Kabul etmemiz gereken tek şey devletlerin 'dava' değil menfaat gözettikleri aslında ama zor geliyor işte.. Devletler 'dava' devleti olamazlar, İran da bir Filistin Davası güdemez ki normaldir.. Aksini iddia etmeye çalışanlar kraldan çok kralcıdır.
Tarih Kudüs davasına baş koymuş çok insanlar yazdı; Sultan Selahaddin ve Abdulhamid Han bunlardan en çok bilinen ve halen Filistinde de halkın dilinde olan iki örnektirler ki, onlardan Selahaddin davasında zafere ulaşmış, Abdulhamid ise bu davaya karşılık olarak tahtından edilmesine rağmen en ufak bir taviz vermemesiyle gönüllerde yer etmişlerdir.
Ve halen hem Filistin halkı hem de dünya müslümanları yeni Selahaddin'ler ve Abdulhamid'ler beklemektedir..
20 Haziran 2013
Kerbela; ifrat ve tefrit
Ömer(ra)'in minberden şehadet dilediği ve buna mihrabta ulaştığı, Osman(ra)'ın kanının mushafa döküldüğü, Ali(ra)'nin bir zamanlar kendi şiasından olanlarca katlediği zamanlar...
Osman(ra) döneminde başlayıp Ali(ra) döneminde devam eden fitne ateşi Hasan bin Ali(ra) ve Abdullah bin Zubeyr(ra) gibi Medine'nin güzide evlatlarını da yakmıştı.
Ehli Beyt, ümmetin tüm muhabbetine ve hürmetine rağmen katledildi. Kerbela vakası sırasında tarihçilerin kaydettiği ibretamiz durumlar yaşandı. Namaz vakti gelince Hüseyin(ra)'e karşı savaşanlar onun ardında -faziletini umarak- cemaat olabilmek için birbiri ile yarışıyorlardı. Kufe ehli hem davet hem de ihanet ile yetinmeyip bizzat ona karşı savaşarak insan türünün ne kadar alçalabileceğine dair parmakla gösterilecek bir örnek koydu ortaya..
Gerek Abdullah bin Zubeyr(ra)'in gerekse Hüseyin(ra)'in kıyamları neticeleri itibari ile şehadetleri ile sonuçlanması bakımından kendileri için bir nimet olmuştur. Biz ne kadar hüzünlenirsek hüzünlenelim Hüseyin(ra) kazanmıştır.. Allah(cc), onun cennet gençlerinin efendilerinden olmasını murad etmişken üzülmek olsa olsa bu zulme katılan, sebep olan, yardım eden, destekleyen ve memnun olanlar içindir. Zira onların dünyaları mamur olduysa da ahirleri harap oldu.
İnsani olarak Peygamber(sav)'in çokça hüzünlendiği amcası Hamza(ra)'nın şehadetinde dillendirdiği şu hakikat herşeye kafidir:
'Şehidlerin efendisi Hamza(ra)'dır, sonra zalim bir melike karşı kıyam eden, ona iyiliği emir ve kötülüğü nehyetmesi sebebiyle katledilendir!' (İbni Mace)
13 Haziran 2013
Ehli Kitap Müslümanlar
'Sizden öncekilerin yoluna adım adım uyacaksınız hatta onlar bir kertenkele deliğine girse siz de gireceksiniz' soruldu; 'yahudi ve hristiyanların mı ey Allah'ın Rasulü?' Cevap: ' Ya kim olacaktı!' (Buhari)
Yukarıdaki hadisin net bir şekilde ifade ettiği 'adım adım onların yoluna uymak' kelimenin tam anlamıyla 'yahudileşmek'tir. Ancak bunu yapanların kendilerini İslam'a izafe etmeleri sebebiyle bunlara yahudi denilemiyor. O halde adım adım yahudi yahut hristiyanların yolundan yürüyenlere ne ad verilebilir?
Bu minvalde İslam ıstılahını incelediğimizde karşımıza iki ihtimal çıkıyor. Birincisi; sahte peygamber ve sahte müslümanlar içn hadisten öğrenilen bir tabirdir: Müseyleme yani müslümancık... İkincisi ise yine ıstılahımızda aslen İslam oldukları halde bunu bozmaları sebebiyle Ehli Kitap olarak isimlendirilen yahudi ve hristiyanlar gibi Ehli Kitap olarak isimlendirmektir.
Yahudileşmek kısaca, kitabın hükümlerinden işine geleni alıp işine gelmeyeni te'ville değiştirmenin adıdır. Bunu yapan herkes yahudidir. Emir ve yasaklarda yaptıkları hileler ve peygamberlerini katletmeleri ve onların yollarını bozmaları, hahamlarını peygamberlerin getirdiği şeriatın üstünde görmeleri sebebiyledir ki Kur'an-da onları rab edindikleri ibaresine bu sebeple muhatap olmuşlardır. Hristiyanlaşmak ise peygamberini ve din adamlarını ilahlaştırarak onlardan yeni din üretmektir ki bunu yapan herkes hristiyanlaşmıştır.
Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i kendilerine rab edindiler. Oysa tek bir ilah olan Allah'a kulluk etmekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı. O, onların ortak koştuklarından yücedir. (Tevbe 31)
İslam'dan önce hristiyan olan Adiy bin Hatem, Peygamberimiz(s.a.v.)'e gelmiş, O'nun "Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh'i rab edindiler.." ayetini okuduğunu işitince: "Ya Rasulallah! Onlar bunlara ibadet etmediler" demiş, Rasul-i Ekrem(sav) de şu cevabı vermiştir: "Evet, dediğin doğrudur; ancak bunlar onlara helali haram kılmış, haramı da helal kılmışlar, onlar da bunları uygulamışlardır; işte onların bunlara ibadeti bundan ibarettir." (Tırmizi)
İşte bu davranışı bizim aramızdan aynen taklid edenler var ve olacakları da önceden haber verilmiş bir vakıa zaten.
Sorun şu ki; Ehli Kitap denildiğinde sadece yahudi ve hristiyanları anlayıp bu ümmetin Ehli Kitap kısmını göremiyoruz. Hoşumuza gitmese de bu ümmetin Ehli Kitap bir kesimi var; müslümanım dedikleri halde bir yahudi kadar müslüman olabilenler yani..
Ehli Kitap ile nasıl muamele edileceği ayet ve hadislerle gayet açık anlatılmıştır, bütün sorun bizim ısrarla bunları kardeş sanmamızdır. Halbuki kimin ne olduğunu tam olarak tespit ettiğimizde hem islami hayatımız kolaylaşacak hem de olası bir çok vebalden kurtulabileceğiz. Kitabullah'a ve Sünneti Rasulullah'a göre muamele ederek hem dünyamız hem de uhramız için en hayırlı olanı yapmış olacağız.
Bütün mesele yahudileşmeden ve hristiyanlaşmadan müslüman kalabilmekte, aksi halde halimiz 'müseyleme'likten öteye geçmeyecektir.
Şimdi yapmamız gereken Kur'an-ı Hakim'deki Ehl-i Kitap ile ilgili ayetleri bir kere daha kendimiz için okumak olmalıdır. Zira o kıssaların 'eskilerin masalları' olmadığına iman edenler olarak bize anlattıkları çok önemli hakikatler olduğu mutlaktır.
12 Haziran 2013
Mazlum mu malzeme mi?
Ümmetin dağınıklığı ve zillete düşen devletler eliyle sevk ve idare ediliyor olması sonucunda gerek küresel bazda gerekse yerel olaylarda 'saf'ını seçme hususu 'saf' müslümanların en önemli sorunlarından olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada bazı meseleleri istisna ederek devam edeceğim.
İsrail konusunda Filistin halkının ve dünya müslümanlarının taleplerini ve davalarını bilmeyen yahut desteklemeyenleri 'irabta mahalli olmayanlar' zaviyesinden sayarak mevzunun dışında tutuyorum. Yine aynı şekilde islam dünyasının değişik noktalarındaki işgalleri kavrayamayan veya bir şekilde normal görenleri de haklarında yazılmaya değer görmeyerek geçiyorum.
Bu girişlerden geriye kaldığı halde hala birçok mevzuda 'saf' seçmekte zorlanan müslümanlara söylenecek bir çift sözüm var.
Mazlumlara destek bazında birtakım adımlar atarken mazlum tayinimizde sorun olduğunu düşünüyorum. Mazlum zannettiklerimizin aslında bir başka açıdan 'malzeme' olma ihtimalleri ne kadar 'masumane' niyetlerle ortaya çıkmış olurlarsa olsunlar hep vardır. Ki biz günümüzde mazlumları geçtik, mücahidlerin bile bir plana kurban edilebildiği bir dünyada yaşıyoruz.
İslam'ın insanlara emrettiği toplum ve düzenin sağlanması noktasında temel koruma hedefleri arasında yer alan akıl, nesil, can, mal ve din emniyetine saldırı zulümdür ve bu saldırılara boyun eğmek zillettir. Bunların sağlandığı bir toplumda müslümanlar sorunsuz yaşayabilirken, adı islami de olsa bu emniyet noktalarının olmadığı coğrafya ve şartlarda müslümanlar mutlaka bunları sağlamaya yönelik bir 'amel' yani eylem içinde olmak durumundadırlar.
Toplumsal düzenleri gayri islami olan ülkelerde ise müslümanlar zarureten ikamet ederler ve bu toplumla yaptıkları anlaşmalara uyarlar. İtikatlerine ve haram-helal sınırlarına ters düşmeyen işlere muhalefet ederek harcayacak enerji ve vakitleri de yoktur. Asıl tehlike onların can, mal, nesil, akıl ve din'lerine yönelecek olan tehdittir.
Bu sadece kendimiz için değil birlikte yaşamak zorunda kaldığımız herkes için de bakış açımızdır. Bizim anlayışımızda mazlum can, mal, nesil, akıl veya din'ine saldırılan kişidir. Bu mazlumlarla olmak bir vecibe ve sorumluluktur. Meğer ki bu mazlumlar 'müslüman' dahi olmasalar onlara bu noktalarda sahip çıkmak, destek olmak ve haklarını alıncaya kadar birlikte yürümek islami bir tavır ve duruş olur. İşgal altında müstemleke olarak yaşanan topraklarda zaten doğal bir 'direniş' içinde yaşayan müslümanların zulme maruz kalan ve direnen mazlumları desteklememesi düşünülemez bile.
Buna en net örnek olarak, Filistin topraklarında el'an yaşayan hristiyan halkın bir çok hakkının bizzat müslümanlar tarafından savunulması ve birlikte işgalciye karşı yürütülen çalışmalar gösterilebilir.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin hiç bir şekilde bir islam devleti olmadığı mutlaktır ve hatta aksini iddia etmek bu devletin kanunları nazarında suç teşkil eder. Yine aynı şekilde bu devletin değişik dönemlerde ve şekillerde müslümanlara uyguladığı zulümler de zaten 'adil' bir devlet olmadığı sonucunu doğurur. Ancak devletin bugün olduğu yahut getirildiği noktada halkın genelini temsil eden müslüman tabaka için hiç değilse Necaşi'nin devleti kadar 'adil' olabilme ihtimali vardır.
Taksim ve Gezi Parkı çevresinde oluşan tartışmalara bu açılarla bakınca gördüğüm, kendi deyimleriyle polis zulmüne maruz kalan insanların can, mal, nesil, akıl ve din'lerine yönelik bir saldırı olmadığı ve onların da böyle bir maksatla orada bulunmadığıdır. Toplumun hangi tabakasından kimler vardır sorusuyla ilgilenmiyorum. Oraya bazı 'müslüman' grupların destek veriyor olması da hiçbir şeyin delili değildir.
Ayrıca bir çatışmaya giren insanların bunu trajedi olarak ve zulüm diye ortaya koymaları da anlamsızdır. Bir kavgaya giren ve hatta bunu kendi çapında bir devrim olarak görenlerin muhataplarından çiçek beklemelerinin mümkün olmadığı kesindir. Bu noktada polis haklıdır demek mümkün değilse de eylemcilere mazlum diye destek vermekte ne dinen ne de aklen mümkün değildir.
Benim itikadımda 'ağaç kesildi diye eylem yapıp dayak yiyen mazlumlar' diye bir tanımlama yoktur! İslami literatürde olsa olsa 'ağaçtan putlar edinen ahmaklar' tabirine rastlayabiliyorum. Bu sebeple de 'zalim' devlet ve polisi karşısında onlarla birlikte olmak için hiçbir sebep görmüyorum.
Bütün bunların yanında, birçok vesileyle yaşanan tesettürlü hanımlara yönelik saldırıların artık 'münferid' boyutta olmadığını ve aslında bu ulusalcı-kemalist tiplerin tıynetlerinin bu olaylardan alınan cesaretle günyüzüne çıktığını da hep birlikte yaşıyoruz. Hem medya üzerinden yayılan hem de bizzat ailelerimizle bizim yaşadıklarımız artık bu olaylara 'safiyane' bakmamızı tamamen engelliyor.
Yani artık olay 'mazlum eylemci' ile 'zalim polis' arasında yaşananlardan ibaret değildir. Sırtlanlarla çakalların kavgasından zararlı çıkan hep ceylanlar olmuştur zaten...
Suriye ve Filistin'in mazlum halklarının umutlarına vurulan bir darbe olarak bu olaylarla ilgili gündeme gelen komplo teorilerinin hepsini 'uydurma' saysam da; yalnız ve sadece İsrail işgal devleti yetkililerinin bu olaylar karşısında zevk almaları bile bana 'çok şey' anlatır. Yahudiyi sevindiren bir olayda taraf olmama gerek bile yoktur, o olayı tüm taraflarıyla reddediyorum!..
19 Mayıs 2013
Bir Ümmetin Kurtuluş Savaşı
Daha da açalım; Afganistan, Irak ve benzeri ülkeler işgal edilebilir, sadece işgal edilmekle kalınmaz yeraltı ve yerüstü zenginlikleri isteyerek yahut istemeyerek uzun vadeli, olası itirazları da yok edecek güya anlaşmalarla ele geçirilebilir. Bunlar müstekbir işgalciler pencerelerinden dünyaya bakanlar için gayet sıradan ve kabule mazhar durumlar olabilir.
Hiç yokken, ön hazırlıkları onyıllar süren bir yerleşme sonucu bir anda Filistin toprakları üzerindeki işgalci ingilizlerin gerekli ortamı sağlamaları ile bir yahudi devleti olarak İsrail ilan edilebilir ve bu ‘güya’ devlet her türlü katliam ve işgallerle kendine toprak üretip yayılarak bir anda dünyanın müteğallibe zalimleri gözünde gayet makbul bir devlete dönüşebilir.
İslam coğrafyasında geçen yüzyılda oluşturulan birtakım sınırlarla ilan edilen ve yönetilen devletlerin idarecileri halklarından mutlaka uzak ve batılılara yakın olmuşlar ve hatta çoğunlukla zorla ve baskıyla ülkelerinde batılı birtakım yaşam tarzlarının kurulup korunmasını sağlamışlardır. Bir bakıma onları görevlendiren batılı efendilerine sadakatle hizmet etmişlerdir.
Birinci Dünya Savaşı sonrası işgal edilen islam coğrafyası, yerel kurtuluş hareketlerini de işgal eden batı işgalinden henüz kurtulmaya başaramamıştır. Ancak bir şekilde silahlı mücadele yolu ile işgalin askeri kısmını sonlandırabilen bazı ülkeler olmuştur. Bunların ilk örneği Türkiye olabilir. Daha sonra nasıl oluştuğuna dair bu topraklarda yaşayanların hiçbir fikrinin olmadığı sınırlar çizilmiş ve devletler bir anda yerden ot biter gibi oluşmuşlardır.
Bütün bu anlamsız sınırlarla paylaştırılan coğrafyanın İkinci Dünya Savaşı sonrası bir anda ilan edilen yahudi İsrail devletine karşı girişeceği askeri müdahelenin başarısızlıkla sonuçlanması ise mukaddes mekanların işgaliyle ve katliamların başlamasıyla sonuçlanmıştır.
Kendi iç sorunları ve ‘kardeş’ ve komşu ülkelerle olan problemleri sebebiyle islam dünyası hiçbir zaman bu son işgale direnememiş ve ancak kınamalar ve birtakım politik cılız tepkilerden ibaret yaklaşımlar sergilemiştir.
Aslında gayet ne ve açık bir ‘Kurtuluş Savaşı’ olan bu mücadele zamanla İsrail yanlısı batı ve onların güdümündeki medya eliyle adeta ‘meşru’ bir devlete karşı ayaklanan bazı kendini bilmezlerin mücadelssi olarak empoze edilmiştir.
Oysa aynı durum birebir Anadolu topraklarında yaşanırken herkes ittifakla bunun bir ‘Kurtuluş Savaşı’ olduğunu kabul etmiştir ve halen en ateşli İsrail destekçisi Türkiyeli tarafından da öyle kabul ve ilan edilir. Halbuki Anadolu Kurtuluş Savaşı ile bugün Filistin Kurtuluş Savaşı arasında coğrafi farklılıktan başka en ufak bir fark yoktur. Hatta Kudüs ve çevresinin Kur’an-la sabit olan mukaddes belde olması sebebiyle önemi ve kurtulması daha bir anlamlıdır.
Asgari insan hakları vesair hususlardan bahseden herkesin mutlak olarak kabul etmesi gereken gerçek şudur ki; işgalcinin başarılı olması ve yenilememesi asla ve kat’a onun işgalinin haklılığı gibi bir sonuç doğurmaz, doğurmamalıdır.
Aynı durum Afganistan ve Irak işgalleri için de sözkonusudur. Her ne kadar yalan oldukları aşikar olsa da buldukları bütün bahanelere rağmen batılı müstekbir ve zorbaların bu işgallerini hiç kimse hiçbir sebeple mazur ve makbul göremez ve gösteremez. Nihayetinde sebebi ne olursa olsun bunlar işgaldirler ve bunu yapanlar da işgalcidirler. Onların bu işgal ettikleri ülkelerdeki uyguladıkları zulüm ve baskıların tamamı ise onları hem insanlık önünde hem de tarihte aşağılanmaya mahkum edecektir.
Suriye meselesine gelince; bu ülke de yine Birinci Dünya Savaşı sonrasında 1946’ya kadar sürecek olan Fransız hakimiyetine geçecek ancak diğer avrupalı işgalciler gibi Fransa buradan da çekilerek bağımsızlık ‘hediye’ edilecektir. 1963 yılından beri hep iktidarda olan Baas Partisi ve 1970^de iktidara gelen onun doğal lideri Hafız Esed, ülkenin azınlıklarından olan Nusayriliği esas alan yaklaşımları sebebiyle ülkede bulunan ve nüfusun çoğunluğunu oluşturan ‘sünni’ kesim üzerindeki baskılarla ve göstermelik birtakım seçimlerle saltanatlarını devam ettirmişlerdir. Hafız Esed iktidarda bulunduğu 1970-2000 yılları arasında değişik zamanlarda uyguladığı özel yöntemlerle olası bir muhalefeti daha doğmadan yok etmiştir.
Yok etmek tabiri lafın gelişi değil vakıanın kendisidir. Bunun en bariz örneği ise 1982 yılı şubat ayında yaşanan Hama katliamı olmuştur. Ülkedeki yegane muhalefet olarak teşkilatlanabilen Müslüman Kardeşler’in Hama merkezli ayaklanmaları bu katliamla bastırılmıştı. Şubat ayı boyunca şehri bombardımana tabi tutan Hafız Esed halen sayısını kimsenin bilmediği ama ortalama 40 bin olarak tahmin edilen can kayıplarına sebep olmuştu.
Bundan sonrası Suriye müslümanları için korku ve baskı dolu yıllardır. Gözaltında ölümler ve kayıplar sıradan vakalar olmuş ve ülkenin her yanına, her köşesine Esed’in ajanları yayılarak en ufak bir işaret sebebiyle olası ‘terörist’ ilan edilen insanlar yok edilmişlerdir.
2011 yılına gelindiğinde 2000 yılında ölen babasının yerine geçen oğul Esed, Arap Baharı’nın ülkesinde esen rüzgarlarını olabilecek en katı yöntemlerle bastırmaktan çekinmemiştir. O günden bugüne kadar ise sayıları yine net olarak bilinmese de en iyimser tahminlerle 94 bin insan hayatını kaybetmiş ve geçmişte yaşanan tecrübeler sebebiyle katliam korkusu yaşayan halk çevre ülkelere iltica ederek hayatta kalma mücadelesi veren mülteciler olmuşlardır.
Halen hemen her gün yüzlerce insanın can verdiği ve Baas militanlarının fırsat bulduklarında toplu katliamlar yaptıkları haberleri gelmeye devam etmektedir. Suriye halkı Baas ve onun başlarına bela ettiği Esed zulmüne karşı bir kurtuluş savaşı vermektedirler.
Ama muhalifler şunu yaptılar ama muhalifler de bunu yapmasaydılar gibi sığ ve vicdani bakıştan mahrum yaklaşımlar sebebiyle ve dünya müstekbirlerinin de desteği ile Baas canavarı Esed ve avanesi katliamlarına devam ediyorlar. Doğal müttefikleri Rusya ve İran bu savaşta da Esed’in yine en büyük destekçileri olarak yer alıyorlar.
Batılı zalimlerle onların yerli ortağı İsrail’in gitmesini istemediği Esed yönetimi kendi halkına uyguladığı baskı ve zulümlerle batılı efendilerini hiç aratmazken, yaşanan işkence ve katliamlarda onları geçebilecek kabiliyette olduğunu da göstermiştir.
Son söz; toprakları işgal edilen, onur ve haysiyetleri sokak ortasında kirletilen, bebeklerine varıncaya kadar katledilen, boyun eğmekle ölmek yahut hicret etmek gibi her biri kendi çapınca ayrı bir zillet olan hallerden bir hale razı olmayıp ayaklanan, direnen ve ölen bir halk her türlü destek ve yardımı hak etmektedir!
İnsanlık onuruna sahip herkesin bu halkların hiç değilse aleyhinde olmamak gibi bir ödevi vardır.
25 Nisan 2013
49 - Hucurat
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
1. Ey iman edenler, Allah'ın ve Peygamber'inin önüne geçmeyin ve Allah'tan takva edin. Şüphesiz Allah semi'dir, alimdir.
Takva için en güzel tarif muhakkak ki Allah'ın Rasulü (sav) tarafından yapılan tariftir. 'Dikenli bir yolda yürümek'tir. Çıplak ayakları dikenlerden sakınır gibi haramlardan korunmaya çalışmak ve bunu Allah'ın rıza ve muhabbetini kaybetme korkusuyla yapmaktır.
Semi' yani işitmek sıfatı olan, herşeyi mutlaka işitendir. Alim ise bilginin kaynaklığı ve mutlak bilginin sahibi manasındadır ki 'i' harfinin uzatmasıyla söylenmelidir. 'A' harfi uzatılarak söylenmesi insanlar için uygundur. Zira o halde ilmini başkasından almış olan, ya da öğrenilmiş olanları bilen demek olur ki Zat-ı Zu'l Celal için 'öğrenmek' tabirini kullanmak imana muhaliftir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ
2. Ey iman edenler, seslerinizi Peygamber'in sesinin üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi ona da bağırmayın. Yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider.
Bu O'nun devrinde yaşayanlar için fi'li bir durumu ifade ederse de O'nun hükmüne/sözüne muhalif olmamak manasında da anlaşılmalıdır. Birbirinizin sözleri hakkında konuştuğunuz gibi O'nun sözleri hakkında konuşmayın. Sadece bir sosyal adab öğretisi değil bir akidevi duruştur bu. Amelleri boşa götürecek kadar tehlikeli bir hal!
إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ
3. Muhakkak ki, Allah'ın Rasul'ünün yanında seslerini kısanlar var ya; Allah onların kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlar için bağışlama ve büyük ecir vardır.
Yani Allah'ın Rasul'ünün hükmü karşısında boyun eğerek teslim olanlar, itirazı kalblerinden bile geçirmeyenler takva için güçlendirilmiştir, yahut kalbleri takva imtihanını kazanmıştır.
إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِن وَرَاء الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
4. Şüphesiz seni odaların arkasından çağıranların çoğu akıl etmeyenlerdir.
Odaların arkalarından, ya da çağların ötelerinden.. Tüm zamanlarda ve tüm mekanlarda geçerli yegane hikmetin Rasulü'nün hükmüne muhalefet edenler ahmaklardır.
وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
5. Eğer onlar sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Allah ğafurdur, rahimdir.
Senin onlar için çıkardığın hükme sabırla teslim olsaydılar bu onlar için daha hayırlı olurdu. Allah mağfiret yani günahları ecre dönüştüren ve rahim olan yani ahirette rahmeti yalnız mü'minler için olandır.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن جَاءكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَن تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ
6. Ey iman edenler, eğer bir fasık size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.
Fasık, itikat yahut amelde Allah'ın sınırlarını çiğnemiş olanlar için kullanılan Kur'an kavramıdır. Istılahımızda daha çok amellerinde bir farzı terketmeyi yahut bir haramı işlemeyi adet haline getiren kişilere fasık denilmiştir.
Bu tariften yola çıkarak Allah'a verdiği iman ve salih amel ahdini bozmayı adet haline getiren birisinin bize doğru veya sahih bir haberle geleceğine güvenemeyiz ki ayet bunu emretmekle zaten akli gerekçeye ihtiyaç olmaksızın fasıkların haberlerine itimat edilmemesi gerektiğini tenbih etmektedir.
وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِّنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُوْلَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ
7. Ve bilin ki Allah'ın Rasulü içinizdedir. Eğer o birçok işte size uysaydı muhakkak sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsledi ve inkarı, fıskı ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte onlar doğru yolda olanlardır.
Allah'ın Rasulü içinizdedir, yani gönlünüzde bulunan iman ile yüreklerinizdedir. Kitap ve hikmeti yani Kur'an ve sünneti ile aranızdadır. Kardeşlik hukukunu tayin eden risaletiyle aranızdadır. Bir bakıma aranızdaki bağdır. Aranızda yürüyen, konuşan velhasıl yaşayan Kur'an'dır.
Allah'ın Rasulü'nün tebliğ ve hükümlerinin çoğu sizin hoşunuza gitmeyebilir, nefsinize ağır gelebilir. Bunları sizin hoşlanacağınız şekle büründürmek gibi bir durum sözkonusu olmayacaktır. Ancak Allah, size iman sevdirerek kalblerinize onu güzel gösterecek şeylerle süsledi ve inkar, fısk ve isyanı ise çirkin göstererek uzaklaştırdı. İmanı seven ve buna kalbini açan için Allah'ın Rasulü'nün tebliğ ve hükümleri de sevimli olacak ve onları değiştirme yahut terketme gibi bir gaflete düşmeyecektir.
فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
8. Allah'tan bir fazl ve nimettir. Allah alimdir, hakimdir.
وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِن بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِن فَاءتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ
9. Eğer mü'minlerden iki grup savaşırlarsa aralarını düzeltin. Biri diğerine karşı sınırları aşarsa, sınırı aşanlarla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve hükmünüzde adil olun. Muhakkak Allah adaletele hükmedenleri sever.
Adalet, iki kişi ya da topluluk arasında Allah'ın hükümleri ile hükmetmektir. Bu hükmü çiğneyenler 'tuğyan' ile ifade edilmiştir ki; sınırları aşan, taşan manasında olup, bu durumda kendileriyle savaşılması emredilmiştir.
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
10. Muhakkak ki mü'minler kardeştirler, o halde kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan takva edin. Umulur ki merhamet olunursunuz.
İhtilaflarda bu kardeşliğin hatırlatılması hem hüküm verecek yahut arayı bulacak kişinin adaletinin ölçüsünü tayin eder hem de ihtilaf sahiplerine nihayetinde tıpkı kan bağı gibi ortadan kaldırılamaz bir kardeşlik bağı ile kardeş olduklarını hatırlatır.
Eğer haklarında hüküm verdiğiniz iki tarafın her biri sizin kan kardeşiniz olsaydı nasıl birinden birini tercih edemez idiyseniz imanda kardeşiniz olanlar için de aynı tavrı sergilemek zorundasınız. Yine aynı şekilde aranızda bir anlaşmazlık bulunan kan kardeşiniz olsaydı nasıl ki o ihtilaf kardeşliğinizi ortadan kaldırmaz ve çözme zorunluluğu getirirse iman kardeşliği de aynı şekilde bir sorumluluktur.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَومٌ مِّن قَوْمٍ عَسَى أَن يَكُونُوا خَيْرًا مِّنْهُمْ وَلَا نِسَاء مِّن نِّسَاء عَسَى أَن يَكُنَّ خَيْرًا مِّنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الاِسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَن لَّمْ يَتُبْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
11. Ey iman edenler, bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da kadınları. Belki o kadınlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Birbirinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü addır! Kim tevbe etmezse işte onlar zalimlerdendir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ
13. Ey insanlar, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz en çok takva sahibi olanınızdır. Allah alimdir, habirdir.
Irk ve kabileler ile üstünlük kurma yahut bunları mukaddes değer zannetme gibi cahili fikirleri reddeden bu ayet ile aslında bu değişikliklerin tanınma ve bilinme için olduğu öğretilmiştir. Irkçılık her halukarda reddedilmiş bir cahiliye adetidir. Zaten insanın kendi tercihi yahut gayreti olmaksızın verilen bir hal ile başkalarına üstünlük iddiası komiktir. Hiçbirimiz ırklarımızı yahut renklerimizi kendimiz seçmedik... Meğer ki seçmiş olsa idik bile bununla gururlanmanın caiz olmayacağı ve bizim için asıl ölçünün takva olduğu kesindir. Takvanın ölçüsünü ise bilecek olan yalnız Allah'tır ve o sebeple kimin daha muttaki olduğu da muhaldir. Yani kimsenin kimseye karşı övünme vesilesi edebileceği bir üstünlüğü yoktur.
قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِن تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُم مِّنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
14. Araplar, 'İman ettik' dediler. De ki: 'Siz iman etmediniz, ancak 'teslim olduk' deyin ve iman henüz kalplerinize girmemiştir. Eğer Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederseniz O sizin amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz Allah ğafurdur, rahimdir.'
İslam olduğu halde iman kalplerine yerleşmemiş olan bir zümreden bahseden bu ayet aslında günümüzde de sıkça rastlanılan bir durumdur. Yani iman ettik dedikleri halde iman hakikatlerine veya Kur'an hükümlerine itiraz edebilen, Rasul'ün sünnetine sırt çeviren, hatta şeriatten Allah'a sığınan insanların varlığı bir vakıadır.
Ancak yine de bunlar kalblerine yer etmeyen imanlarıyla bir salih amel işlediklerinde bunun boşa gitmeyeceği de bu ayetin bir müjdesidir. Bir çoğumuzun bu halde olma ihtimalini tefekkür etmek ise halimizin vehametini ortaya koymaktadır. Ya biz de bu zümreden isek?
Amellerimizdeki huşu ve huzur eksikliğinin yanında muamelelerimizde Allah'ın hükümleri ile amel edemiyor oluşumuza alışmış olmamız korkarım ki bu zümreden olduğumuza işaret ediyor.
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ
15. Muhakkak mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Rasulü'ne iman etmiş sonra şüphe etmemiş ve mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmişlerdir. İşte onlar sadıklardır.
Ve işte mü'min tarifi! Sadıklardan olmakla muttasıf mü'minler... Olmakla emrolunduğumuz şey budur.
قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
16. De ki: 'Allah'a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde ve yerde ne varsa bilir. Allah her şeyi bilendir.'
Hala 'hık-mık' edenlere bu ayet bir 'sus' emri...
يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُل لَّا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلَامَكُم بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
17. Müslüman oldular diye sana minnet ediyorlar. De ki: 'Müslüman olmanızı bana minnet etmeyin, bilakis Allah, sizi imana yöneltmesi dolayısıyla size minnet eder, eğer sadıklar iseniz.
Zannettiğimiz gibi cennetlik müslümanlar olmadığımızı farkettiğimizde, kendi halimizden memnun olmadığımızda, başvurduğumuz bu 'minnet' yolu tıkalıdır, kapalıdır.
إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
18. Muhakkak Allah göklerin ve yerin ğaybını bilir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.
İhsan (Allah'ın her an bizi gördüğünü unutmadan) üzere yaşamayı gerektiren, emreden işte bu bilgidir. O her halimizi görmektedir! Gizli yahut açık her şeyimizi... Göklerin ve yerin ğaybını bilen bizi mi bilmeyecektir!
18 Nisan 2013
62 - Cum'a
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
1. Göklerde ve yerde ne varsa; melik, kuddüs, aziz ve hakim olan Allah'ı tesbih eder.
Melik; mutlak iktidar sahibi.
Kuddüs; eksikliklerden münezzeh olan.
Aziz; işlerde mutlak ğalib olan.
Hakim; hikmet ve hüküm sahibi.
هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوا مِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
2. O, ümmiler içinde kendilerinden, onlara ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.
Ümmi, üç ayrı anlamda kullanılır:
1. Annesinden doğduğu gibi kalan; hem safiyet hem de okur-yazar olmamak olarak anlaşılır.
2. Mekkeli demektir ki, Mekke'nin Ümmü'l Kura olmasına atfen kullanılır.
3. Arapların geneline verilen isim olarak kullanılır ki, genel olarak okur-yazarlık ve sair ilimlerden mahrum olmaları sebebiyle onlara bu isim verilmiştir.
وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
3. Henüz onlara katılmamış olan diğerlerine de. O azizdir, hakimdir.
ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ
4. Bu Allah'ın dilediğine verdiği fazlıdır, Allah büyük fazıl sahibidir.
Fazıl ya da fazl, Allâh'ın lütuf, ihsan ve keremi demektir. Kur'ân'da fazlın Allah'ın elinde bulunduğu, onu dilediğine verdiği (Âl-i İmrân, 73; Hadid, 29) ifade edilmekte, O'nun fazlına engel olabilecek kimsenin olmadığı belirtilmektedir (Yunus, 107). Çeşitli ayetlerde dünya ve ahiret mutluluğu, cennet ve cennet nimetleri, Allah'ın bazı günahkarları cezalandırmada acele etmemesi, günahlarını bağışlaması ya da azaplarını hafifletmesi, hüsrandan koruması, hidayete erdirmesi, bilmediğini öğretmesi, iyiliklere fazlasıyla sevap vermesi, İslam, iman, vahiy, şefaat ve peygamberlik gibi Allah'ın insanlığa büyük lütuf ve ihsanları, çeşitli varlık ve imkanlar fazl kavramı içerisinde gösterilmiştir (Nisa, 69, 70, 83, 95; Neml, 15-16; Hucurât,7-8).
مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
5. Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların durumu kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlayan topluluğun durumu ne kötüdür! Allah zalimler topluluğunu doğru yola eriştirmez.
قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِن زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاء لِلَّهِ مِن دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
6. De ki: 'Ey yahudiler! Siz insanlardan ayrı olarak kendinizin Allah'ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, eğer doğru sözlüler iseniz ölümü dileyin.'
Ölümü istemenin dostluk iddiasında bir delil olarak sunulması; Evliyaullah'ın ölümden korkmaması ve hatta 'şehid' olarak can vermeyi arzulaması olarak anlarız. Bu tıpkı 'münafıklık alametleri' gibi 'Eyliyalık' alametlerinden biridir.
وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ
7. Onlar daha önce yaptıkları sebebiyle bunu asla dilemezler, Allah zalimleri bilir.
قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
8. De ki: 'Kendisinden kaçtığınız o ölüm, mutlaka sizi bulacaktır. Sonra gizli olanı da açık olanı da bilene döndürülürsünüz; O size yaptıklarınızı bildirir'.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
9. Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağrıldığınızda Allah'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın, bu bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللَّهِ وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيرًا لَّعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
10. Namaz kılındığında artık yeryüzüne dağılın Allah'ın fazlından isteyin ve Allah'ı çokça zikredin, umulur ki kurtulursunuz.
وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
11. Bir ticaret veya eğlence gördüklerinde hemen oraya yönelip dağıldılar ve seni ayakta bıraktılar. De ki: 'Allah katında olan eğlenceden de ticaretten de hayırlıdır, Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.'
17 Nisan 2013
61 - Saff
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
1. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa Allah'ı tesbih etmektedir. O, azizdir, hakimdir.
Tesbih, Allah'ın tüm üstün sıfatlarla muttasıf ve tüm eksikliklerden de münezzeh olduğunu ifade eder.
Aziz, yani 'her şeyde mutlak ğalibtir' ve hakimdir yani bu ğalebe ve tüm fiillerinde hikmet sahibidir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ
2. Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?
كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ
3. Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında gazab bakımından çok büyüktür.
إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُم بُنيَانٌ مَّرْصُوصٌ
4. Muhakkak ki Allah, O'nun yolunda kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.
Peygamber(sav) bunu tarif ederken iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek ashabına gösterdi.
Bu ayet aynı orduda savaşırken dahi vahdetin ve birbirine kenetlenmenin ne kadar ehemmiyetli olduğunu, bu durumun Allah'ın muhabbetini hak eden hareket olarak ilan etmesiyle anlatır ki, zaten bundan başka bir maksat yahut daha güzel bir sonuç yoktur.
وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنِي وَقَد تَّعْلَمُونَ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
5. Hani Musa kavmine demişti ki: 'Ey kavmim, beni niçin incitiyorsunuz? Halbuki benim Allah'ın size gönderilmiş bir peygamberi olduğumu biliyorsunuz.' Onlar eğrilince Allah da kalplerini eğriltti. Allah fasıklar topluluğunu doğru yola eriştirmez.
Önceki ayetlerde anlatılan ve zemmedilen hallerin bu ayetle Musa(as)'ın kavminde olduğunu da anlıyoruz. Bunlara örnek olarak bahsedilen ikinci bir toplulukta yine İsrail oğullarından İsa(as)'ın ümmetidir ki onlar da bir sonraki ayetle hatırlatılırlar.
Yani, iman edenlerin sözylediklerini yapmamaları ve cihad için birbirine kenetlenerek savaşmamaları peygamberlerini inciten bir haldir.
وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُم مُّصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِن بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءهُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ
6. Meryem oğlu İsa, 'Ey İsrailoğulları, ben Allah'ın size, benden önce gelmiş olan Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek adı da Ahmed olan bir peygamberi müjdeleyici olarak gönderilmiş bir peygamberiyim' demişti. Ancak kendilerine apaçık delillerle gelince: 'Bu apaçık sihirdir' dediler.
Bu ayet, hristiyanların kendilerine kitaplarında haber verildiği halde yanında değil de karşısında oldukları Muhammed(as)'ın risaletinin kendi ellerindeki kitapla delillendirilmesidir. Yine bir sonraki ayet onların bu peygambere iman ve tabiiyetten başka bir seçenekleri olmadığını ve bunun aksi halin ne olduğunu da anlatır:
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعَى إِلَى الْإِسْلَامِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
7. İslam'a çağrıldığı halde, Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Allah zalimler topluluğunu doğru yola eriştirmez.
يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
8. Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Ama kafirler hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayacaktır.
هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ
9. O, Peygamber'ini hidayetle ve hak dinle, bütün dinlerden üstün kılmak için gönderendir, müşriklerin hoşuna gitmese de!
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنجِيكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ
10. Ey iman edenler, sizi acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size bildireyim mi?
تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
11. Allah'a ve Peygamber'ine iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
12. Günahlarınızı bağışlar, sizi altından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerinde hoş konutlara sokar, işte büyük kurtuluş budur.
وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ
13. Seveceğiniz bir şey daha; Allah'tan yardım ve yakın bir fetih, mü'minleri müjdele.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُونوا أَنصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللَّهِ فَآَمَنَت طَّائِفَةٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَت طَّائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آَمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ
14. Ey iman edenler, Allah'ın yardımcıları olun. Tıpkı, Meryem oğlu İsa havarilere: 'Allah'a (çağrı hususunda) benim yardımcılarım kimlerdir?' demiş, havariler de; 'Allah'ın yardımcıları biziz' demişlerdi. Bunun üzerine İsrail oğullarından bir grup iman etmiş, bir grup da inkar etmişti. Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, böylece onlar üstün geldiler.
Ensarullah, Allah'ın yardımcıları olarak tercüme edilse de bu tabir, Allah'ın dininin ve peygamberlerinin yardımcıları olarak anlaşılır. Zira Allah, her türlü yardımdan zaten mustağnidir. O, peygamberlerine yardım edenleri bu isimle ifade ederek izzet ikram etmiştir.
İsa(as)'ın Allah'a davette ve risaletini ifa ederken yardımcılarım kimlerdir sorusunda 'Allah'a' ibaresinde herhangi bir ekleme olmaması da zaten davanın 'Allah' olmasının doğal sonucudur.
10 Nisan 2013
85 - Burûc
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
وَالسَّمَاء ذَاتِ الْبُرُوجِ
1. Burçlar sahibi göğe yemin olsun.
وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ
2. Va'd olunan güne yemin olsun.
وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍ
3. Şahitlik edene ve şahit olunana yemin olsun.
قُتِلَ أَصْحَابُ الْأُخْدُودِ
4. Hendek ashabı kahrolsun!
النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ
5. Şiddetle yanan ateş,
إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ
6. Onlar da çevresine oturmuşlardı.
وَهُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ
7. Mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.
وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلَّا أَن يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ
8. Onlardan sadece Aziz ve Hamid olan Allah'a iman etmelerinden dolayı öç alıyorlardı.
Aziz, İbn-i Mes'ud-a göre 'ğalibun ala emrih' yani her işte galip olan manasında olup, Hamid ise övülmek sıfatı olan ve mutlak övgüye layık olan olarak Esmau'l Husna'dandırlar.
الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
9. O ki, göklerin ve yerin hükümdarlığı O'nundur. ve Allah her şeye şahittir.
إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ
10. Muhakkak ki, mü'min erkeklerle mü'min kadınlara işkence edip de sonra tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı ateş azabı vardır.
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ
11. Muhakkak ki, iman edip salih ameller işleyenler için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur.
إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ
12. Muhakkak ki Rabb'inin yakalaması çok şiddetlidir.
إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ
13. Muhakkak ki O, ilk yaratan ve sonra döndürecek olandır.
وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ
14. Ve O, çokça bağışlayan ve çok sevendir.
ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ
15. Arşın sahibidir ve çok yücedir.
فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ
16. Dilediğini yapandır.
هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْجُنُودِ
17. O orduların haberi sana geldi mi?
فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ
18. Firavun'un ve Semud'un.
بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي تَكْذِيبٍ
19. Bilakis kafirler bir yalanlama içindedirler.
وَاللَّهُ مِن وَرَائِهِم مُّحِيطٌ
20. Allah onları arkalarından kuşatmıştır.
بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَّجِيدٌ
21. Bilakis o yüce bir Kur'an-dır.
فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ
22. Levh-i Mahfuz'dadır.
Ashab-ı Uhdud hadisesi
Ashab-ı Uhdûd'un kimler olduğu ve ne zaman nerede yaşadığı hakkında çok değişik rivayetler ve her bir rivayetin uzunca birer hikâyesi vardır.
Bu rivayetlerden herhangi birinin doğruluğu kesin değildir. Zaten Kur'an da bu olayı; yer, zaman ve faillerin isimlerini belirtmeden zikretmektedir.
Kafir bir beldenin kralı, iman eden halkını dinlerinden çevirmek, tekrar kendi sapık dinine döndürmek için müminlere eziyet eder, derin hendekler kazdırır. Bu hendeklerin içine büyük ateşler yakılır. Mü'minler hendeğin başına getirilir, Allah'a imanda ısrar edenler ateşe atılacak, küfre dönenler ateşten kurtarılacaktır. Bu dehşetli ateşe rağmen mü'minler imanlarından dönmez ve ateşe atılır. Müminleri ateşe atan bu zalimler, hendeğin etrafına oturmuş olarak yaptıkları bu zulmü zevkle seyrederler. Allah o kafirleri, aynı ateşle veya başka bir yolla helak etmiştir.
Bu hadisenin zamanı kesin olarak bilinmemekle beraber, Peygamber(sav)'e yakın bir zamanda, büyük bir ihtimalle de Hz. İsa'dan sonra olmuş ve halen yaşayanların birbirlerine anlatarak naklettikleri meşhur bir olay olduğudur.
Bu ayetlerle mü'minler desteklenmiş kafirler ise işkence ile insanları imandan vazgeçirme umutlarını yitirmişlerdi. Bu hadise tarih boyunca değişik versiyonlarıyla hep yaşanagelmiş ve halen de yaşanan taze bir gerçekliktir.
Kıyamete kadar devam edecek olan tevhid ve şirk kavgasında; adalet yahut vicdan duygusundan mahrum kafirler, iman edenlere fikir ve amellerle ğalebe çalamayacaklarından dolayıdır ki, işkence ve zulme yöneleceklerdir. Mü'minler ise bu muameleleri dünyaya ait acılar olarak bilecek ve bir bakıma cennetin ve Allah rızasının sebebi olarak görüp sabırla ve gülümseyerek ahirete yürüyeceklerdir.
09 Nisan 2013
87 - A'la
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى
1. En yüce olan Rabb'inin ismini tesbih et!
الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى
2. Ki O, yarattı ve düzgün bir şekle soktu.
وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدَى
3. Takdir etti ve yol gösterdi.
وَالَّذِي أَخْرَجَ الْمَرْعَى
4. Otlağı çıkardı.
فَجَعَلَهُ غُثَاء أَحْوَى
5. Ardından onu siyah, kuru çöpe çevirdi.
سَنُقْرِؤُكَ فَلَا تَنسَى
6. Sana okutacağız ve artık unutmayacaksın.
إِلَّا مَا شَاء اللَّهُ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَى
7. Allah'ın dilediği hariç. Muhakkak O açıkta olanı da bilir, gizli duranı da.
وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرَى
8. Seni en kolay olana muvaffak edeceğiz.
فَذَكِّرْ إِن نَّفَعَتِ الذِّكْرَى
9. Eğer öğüt fayda verecekse öğüt ver.
سَيَذَّكَّرُ مَن يَخْشَى
10. Korkan öğüt alacaktır.
وَيَتَجَنَّبُهَا الْأَشْقَى
11. En bedbaht olansa ondan kaçınır.
الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَى
12. Ki o en büyük ateşe girecektir.
ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَى
13. Sonra onun içinde ne ölür, ne de yaşar.
قَدْ أَفْلَحَ مَن تَزَكَّى
14. Doğrusu, arınan kurtulmuştur.
وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى
15. Ve Rabbinin adını anıp namaz kılan.
بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا
16. Bilakis, siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
وَالْآخِرَةُ خَيْرٌ وَأَبْقَى
17. Ahiret ise daha hayırlı ve sonsuzdur.
إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولَى
18. Muhakkak bu, önceki sahifelerde vardır;
صُحُفِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى
19. İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde.
03 Nisan 2013
91 - Şems
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا
1. Andolsun güneşe ve onun ışığına,
وَالْقَمَرِ إِذَا تَلَاهَا
2. Onu izlediği zaman aya,
وَالنَّهَارِ إِذَا جَلَّاهَا
3. Aydınlandığında gündüze,
وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَاهَا
4. Çöktiği zaman geceye,
وَالسَّمَاء وَمَا بَنَاهَا
5. Göğe ve onu bina edene,
وَالْأَرْضِ وَمَا طَحَاهَا
6. Yere ve onu yayana,
وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا
7. Nefse ve ona şekil verene,
فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا
8. Sonra ona kötülüğünü ve takvasını ilham edene,
قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّاهَا
9. Onu arındıran kurtuluşa ermiştir.
وَقَدْ خَابَ مَن دَسَّاهَا
10. Onu gömense kaybetmiştir.
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوَاهَا
11. Semud, azgınlıkla yalanladı.
إِذِ انبَعَثَ أَشْقَاهَا
12. En şakileri ortaya çıktığında,
فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ نَاقَةَ اللَّهِ وَسُقْيَاهَا
13. Allah'ın Rasulü onlara dedi ki: 'Allah'ın devesi ve onun su içme hakkı'.
فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُم بِذَنبِهِمْ فَسَوَّاهَا
14. Ancak onu yalanladılar, onu kestiler. Rableri de günâhları dolayısıyla üzerlerine şiddetli azap indirdi ve dümdüz etti.
وَلَا يَخَافُ عُقْبَاهَا
15. Bunun sonundan da korkmamaktadır.
10 Mart 2013
Oraya gidin ve namaz kılın!
Batı Şeria'nın en önemli şehri el-Halil'de hemen her köşede yahudi askerleri bekliyor, mescid girişleri de extra kontrol ediliyor. El-Halil'deki İbrahim(as) camisinde yaşanan katliam sonrası güya korumak için konulan kontrol noktaları sadece müslümanları taciz ediyor. Oysa bu katliamda Yahudiler sabah namazı kılan Müslümanları katletmişlerdi.
Mescid-i Aksa girişlerinde düzenli olarak Filistinlileri taciz eden yahudi askerleri Türkiyelileri görmekten rahatsız oluyorlar. Sırf onları rahatsız etmiş olmak bile ayrı bir mutluluk ve giriş çıkışlarda yüzlerine bakmadan geçiyoruz kapılardan.. Durdurup nereden geliyorsunuz diye soruyorlar. Kapı içinde bekleyen Filistinli bekçi hemen atlıyor araya giriyor ve ‘bunlar bizim kardeşlerimiz, Türkiyeliler’ diyerek girişimizde sorun çıkmasını engelliyor.
Kudüs girişindeki kontrol noktasındaki yahudi sivil görevli şaşkınlığını alenen ifade etmişti: Noldu neden bu kadar 'türk' geliyor artık. Gerek sivil gerek asker yahudiler bizi orada görmekten çok rahatsızdılar, gözlerindeki kin ve istihza yerleri kirletiyordu..
Filistinliler ise rehberimizin açıkça söylediği üzre; bizi görmekten mutlu oluyor ve emanete ortak olmamız gerektiğini söylüyorlar.
Filistin devleti olarak lanse edilen Abbas yönetimi tamamen hayali bir avuntudan ibaret. Batı Şeria'nın her santiminde iğrenç bir işgal var. Ürünlerin toplanmasına izin verilmediği zamanlarda dallarda çürüdüğünü anlatıyor rehberimiz. Herşeyin izne tabi olduğu işgal altındaki topraklarda sukunet mümkün değil artık! Yurdu işgal edilmiş ve her türlü haksızlığa, hakaret ve aşağılamaya tabi tutulan Filistin halkında kimse boyun eğmesini isteme hakkına da sahip değildir. Şeyh Ahmed Yasin’in dediği gibi; ‘hiç değilse aleyhimizde olmayın’…
Mescidi Aksa çıkışında kimlik kontrolüne tabi tutulan pırlanta gibi delikanlının gözlerinde bir kaç saniyede gördüklerim anlatılmaz. Gençler her yerdeler. Kanuni surlarında oynayan küçükler görüyoruz. Fakirlik kelimenin tam anlamıyla diz boyu. Herşeyi işgal edilmiş bu insanların Eriha’da bize anlattıkları ve adeta bayramı bekler gibi bekledikleri ve belki de çok az insanın bildiği ticaret ve sanayi alanı inşası bittiğinde hiç değilse Eriha bir nefes alabilecek ve dünyanın en kaliteli hurma ve üzümlerini Türkiye üzerinden satma imkanı bulabilecekler. Bu projenin üzerinde Erdoğan damgası var ve tıpkı herhangi bir devlet işi gibi buradaki projeleri takip ediyor. Gerek bu gibi ekonomik projeler ve gerekse İslam eserlerinin restorasyon işlerinde hep aynı eli görüyoruz.
Mescid-i Aksa’da devam eden ve Kubbetu’s-Sahra’yı kubbesini yıkılmaktan muhafaza eden resrotasyon hızla devam ediyor. Proje mühendisi İstanbul’da eğitim almış ve gayet düzgün Türkçe konuşabilen Filistinli mühendis her şeyin Erdoğan’ın himayesinde devam ettiğini anlatıyor. İznik’ten gönderilen çinilerin tam 4 ay kapıda nasıl bekletildiğini ve ancak Türkiye’nin müdahelesi ile içeri alınabildiğini aktarıyor. ‘Türkiye büyük devlet’ derken koltuğunda geriye yaslanıp adeta bunun keyfini çıkartıyor.
Filistinli çocuklar tartışmasız Polat hayranları. Büyükler ise Türkiye'nin bir umut olup olamayacağını tartışıyorlar. Sokakta Türkiyeli olduğumuzu fark eden gençler ‘Polat’ diye sesleniyor ve el sallıyorlar. Bu kesinlikle bir dizinin fenomen olması gibi basit bir şey değil.
Kudüs'ten, etrafı mübarek kılınan Mescidi Aksa'dan, hüzünler prensesi Kubbet'us Sahra'dan ve onların mübarek murabıtlarından ayrılıyoruz. Yalnız Kudüs’ten ayrılmak üzerine bir destan yazabileceğimi biliyorum, ancak bunun yeri burası değil…
Kudüs'e, Mescidi Aksa'ya, Kubbet'us Sahra'ya ve cennetin kraliçesi Meryem'e veda! Filistin bizimle geliyor!
Tüm Osmanlı hayranlarını Yafa'ya davet ediyorum, gelin ve hanların, camilerin nasıl talan edildiğini görün diye. Bir zamanlar Ecyad Kalesi yıkılıyor diye Suud’a ateş püsküren yiğitlerin hemen her hafta yeni bir Osmanlı eserini yok ettiği gerçeğini nedense görmezden geliyorlar!
Yafalı bir genç bizimle 5 dakika konuştuktan ve neler yaşandığını anlattıktan sonra adeta bir suçlu gibi karanlığın içinde kaybolduğunda sorular rehberimizin ‘bu genci bize bir şeyler anlatırken kaydettiyseniz lütfen kayıtları siler misiniz’ cümlesiyle boğazımıza tıkanıyor. Genç durumu anlattıktan sonra, ‘kayıtları silmemizi aksi halde havaalanında yapılacak bir kontrolde bu durum fark edilirse başına gelebilecekleri tahmin edemediğini’ söylemişti.
Her dakika her köşede Filistin gerçeğine en ağır tonlarıyla şahid oluyoruz…
Ben Gurion havaalanı gidiş için de bize gelişimizden daha büyük sürprizler sunuyor. Önce sorgu-sual, sonra: Bir x-ray, iki elle arama, üç tekrar x-ray vs vs ve nihayet 3,5 saatte bir havaalanına girebildik. Burası Tel Aviv.
Ben Gurion havaalanında bize yapılan muamele ile eksik kalan tüm öfke kaplarımızı doldurdular. Aşağılanarak aranan 'soft' müslümanlar gözleri ateş saçarak uçağa bindiler. Bize bunu yapanlar kimbilir, diye başlayan cümleler kuruldu. Soyularak arananlar, hurmaların içine kadar bakılan ve hatta çamaşırların kıvrımları kontrol edilerek yapılan tuhaf işlemler.
Herşey bittikten sonra uçağa geçiyoruz ve yaklaşık bir saat araması devam eden 4 kişiyi bekliyoruz. Bu muamelenin temel hedefi bir daha gelinmesin için diyedir tahminleri ile ayrılıyoruz mübarekliği ayetle sabit topraklardan…
Filistinliler ve orayı görenlerin ortak kanaati; artık içeriden bir ayaklanma vs ile işgalin son bulma ihtimalinin olmadığı oluyor. Filistinliler kadın-erkek her vakit koştukları Mescidi Aksa'nın murabıtları olarak secdelerde, kunutlarda gözyaşlarıyla duaya sarılmışlar. Vaazlar, dualar hep son Filistinli nefes aldığı sürece Aksa'ya sahip çıkılacağı sözleriyle bitiriliyor.
Siyonist işgal öylesine yayılmış ve her yerde kendini silahla ortaya koymuş ki, Filistin halkının umudu ve gözleri artık dışarıya bakıyor.
Filistin sokaklarında serseri gençler var, namazlarda camiye bile girmeyen bu gençler cami kapılarında her çatışmada en ön saftalar ve canlarını yani sahip oldukları tek sermayelerini ortaya koyuyorlar.
En son 12 yaşında plastik silahla oynayan bir çocuğun 6 kurşunla vurulduğu el-Halil'in çocukları ve gözleri unutulmayacak gerçekler. Filistinli çocukların gözleri çok güzel kesinlikle…
Velhasıl-ı kelam Filistin adım adım bitiyor, hem toprak hem halk olarak hem de zihinlerde. Bir 'mucize' bekliyor herkes! Kimileri için bu 'mucize' Türkiye ya da Tayyip Erdoğan.. O şartlarda tutunacak bir 'dal' çok önemli ve bunu çok iyi görerek ve duyarak anlıyoruz.
Filistinli esnaf her fırsatta 'one minute' kullanıyor.. Mavi Marmara bir çok sohbetin değişmez başlıklarından biri. Osmanlı, Filistin'de eserleriyle yaşayan ve büyük bir hasretle yad edilen, efsanevi bir 'umut tohumu'. Kubbetu’s-Sahra’da muallak kayanın altında tüm mescid alanlarını kaplayan seccade modeli halının üstüne serili dokuma halı ayrı bir değerli diyor rehberimiz, onu Erdoğan’ın halısı olarak takdim ediyor.
Bu alanda anlatılabileceklerin kısa bir özeti idi bunlar. Bu ziyaretin hatıralarını bir ömür saklayacak ve her sözüme ve her yazıma mutlaka bulaştıracağım.
Resulullah (s.a.s)'a soruldu: "Ey Allah’ın Rasulü, bize Mescid-i Aksa hakkındaki hükmün ne olduğunu bildir". Resulullah (s.a.s.) da şöyle buyurdu: "Oraya (Mescid-i Aksa'ya) gidin ve içinde namaz kılın." Resulullah (s.a.s) sözlerine daha sonra şöyle devam etti): "Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin." (Ebu Davud, Kitâbu's-Salât, 14)
Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin
Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...
-
İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz. İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğr...
-
İmam Buhari olarak meşhur olan hadis alimimizin eseridir. İslam akaidinin müdafası da denilebilecek olan eser Yusuf Özbek tarafından İlahi ...
-
Hemen her konuda az çok bilgimiz var ama hayatta kalmak için en gerekli bilgileri çoğu zaman önemsemiyoruz bile. Bir felaket anında, k...