Selçuklu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Selçuklu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2021

Emperyalist olmadan imparatorluk olmak

 


Tarihin farklı dönemlerinde, İslam dinine mensup insanların yani Müslümanların kurdukları, çok sayıda devlet geldi ve geçti. Bunlardan bazıları kısa sürelerde ve küçük alanlarda etkili olduklarından genel hafızada pek yerleri olmadı. Bir kısmı ise, imparatorluk seviyesinde bir büyüklüğe ulaştıkları için, dünyanın tamamını etkileyen varlıklarına kimse bigane kalamadı.

Bu tarihi sürecin içinde bir şekilde yer alan farklı ırk ve nesiller, ister istemez dil ve kültür etkileşimlerine maruz kaldılar. Yönetilenler kadar hakimiyeti elinde bulunduranlar da doğal bir etkiden uzak kalamadılar. Bu bakımdan, fethedenlerin içlerine aldıkları sebebiyle bir tür iç fetih yaşadıkları tezi çoğu tarih analizcilerinin kabullendiği bir gelişmedir.

İslam’ın bu devlet ve imparatorluklar üzerindeki etkisi, ortak bir kültürün gelişmesine yol açtı. Neticede, temel toplumsal kurallar üzerinde bir tartışmaya gerek kalmadan düzen devam edebiliyordu. Emirler ve yasaklar, fıkıh temelli bir hukuk sistemine dayandığından, itiraz ve isyanların Müslümanlar nezdinde karşılık bulması çok zor oldu.

Evet idarecilere karşı isyan edenler oldu, ancak kimse mesela namazı ya da camileri tartışmaya açmadı. İçki gibi temel haramlar konusunda bir sıkıntı yaşanmadı. Aile kurmaktan komşuluk münasebetlerine, alışverişten devletler arası ilişkilere varıncaya dek elde hazır ve sağlam bir sistem vardı.

Aksaklık ve eksikliklere rağmen, toplum hayatının İslam’a göre şekillenmesinin en önemli getirilerinden biri de; Müslüman olmadığı halde bu devletler içinde yaşayanların, kendi dil ve kültürlerini muhafaza etmelerine sağlanan imkandı.

Osmanlı örneğinde görülen, Müslüman olmadığı halde kıyafet olarak onlara benzemeye çalışmanın yasaklanma gerekçelerinden olarak sayılan; “taklit sonucu kendi kültürlerini kaybetme” endişesi gerçek bir medeniyet göstergesidir.

Dil konusunda Müslümanların ortak bir yerde buluşması, Kur’an’ın Arapça olması nedeniyle zor olmadı. Arapça artık bir ırkın değil bir inancın diline dönüştü ve herkes bu dili Kur’an ve Sünneti anlamak için öğrendi. Öyle ki; yine Osmanlı örneğinde gördüğümüz gibi, Türk asıllı bir Osmanlı aliminin Arapça yazdığı tefsiri anlamak için Araplar yardıma ihtiyaç duyar oldular.

Özellikle İslam’ın son asırdan önceki son bin yılında, hamilik ve tebliğinde büyük rol oynayan Türk devletlerinin ürettikleri, devlet ve toplum tecrübesi, bugün bile hala ulaşılamayan bir zirveyi temsil ediyor.

İslam’ın hiçbir ırk ya da dile özel bir anlam yüklemeden herkese açık olan kapısından giren Türkler, elde ettikleri erdem ve gelecek tasavvurunun yanında, sahih ve sağlam inançları ile, Arapların en son Endülüs’te maalesef kaybettikleri, yalnız Allah(cc) kelimesinin yüceltilmesi davasını sırtlayarak cihana bir duruş ve bir medeniyet sergilediler.

Tarihin kaderinin bir neticesi olarak, İslam coğrafyasının merkezinde hakimiyet elde eden Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin, gerek devlet gerekse edebiyat dili konusunda herhangi bir çekinceleri olmadan, Arapça ve Farsça gibi kendilerine yabancı ama içine dahil oldukları İslam kültürüne yakın dillere meyletmeleri, bunların yanında hem kendi halkları hem de idareleri altında yaşayan diğer halkların dil ve kültürlerini korumaları konusunda gösterdikleri alicenaplık ve neticesinde elde ettikleri başarı, tarih ve toplum gelişmeleri hakkında birazcık bilgisi ve fikri olanlar için gerçekten müstesna örnekler oldu.

Yüzyıllar boyu Arap ya da Acem bütün hutbelerde Türk sultanların adını herkes dualarla yad ederken, hakimiyeti elinde bulunduran Türkler, Arap ya da Acem diye düşünmeden, sadece İslam oldukları için bu ırkların isimlerini aldılar, adetlerine katıldılar, saraylarında en yüksek mertebeleri verdiler, sırtlarını dayadılar ve yollarına devam ettiler.

Kaliteli insanların yetenek ve hizmetlerini, hayırla kendi istikametlerinde kullanma konusunda, İslam’ın getirdiği temel prensiplere sadık kalındığında, imkan verilen her ırk ya da kültürden insanın, bu büyük medeniyet yürüyüşüne güzel katkılar yapabileceğini gösterdiler.

Bugün de hala samimi ve temiz bir inanca sahip Müslüman halkların arasında dil ya da kültürler sorun değil ancak sempatik birer tanışma nişanesidir. Aslında Arapça olan selam, bütün Müslümanların bir nevi parolası; yine aslında Arapça olan ezan, bütün Müslümanların hürriyet meşalesidir.

Alparslan Türkçe bir unvandır ve tarihe İslam’ın şerefli komutanı Muhammed Han’ın adı olarak geçmiştir. Doğuda ve batıda herkes, Alparslan denilince cihangir bir İslam kahramanından bahsedildiğini bilir.

Yine tarihin garip bir cilvesi olarak Arapça Ebu’l Feth (Fethin babası) lakabı, ikisinin de adı Muhammed olan ve bizim birine Sultan Alparslan diğerine Fatih Sultan Mehmet dediğimiz iki efsane imparatora layık görülmüştür.

Selim ya da Süleyman Arapça isimlerdir ancak bugün dünyanın her yerinde iki Türk hükümdarın, şeref ve hasretle yad edilmesini temsil ederler.

Selahaddin, Arapça bir isimdir ama ismi taşıyan Kürt komutan, tarihe İslam’ın yüz akı olarak geçmiş bir adamdır ve kimse ırkını ya da dilini düşünmeden sever onu. Çünkü Selahaddin bu dinin zaferinin ve kurtuluşunun adıdır.

İşte, kuru emperyalist hedefler peşinde koşmak yerine, insanlık ve İslamlık için, onurlu bir yürüyüşün, bizdeki karşılığı budur. En çok sevenlerin de, en çok nefret edenlerin de, sunduğu medeniyetten yüz çeviremediği bir yücelikten bahsediyorum.

Taş duvarların, süslü çinilerin, ahşap sanat eserlerinin fısıldadığı; bir zamanlar buralarda, sadece dönemlerinin değil, tarihin en güzel medeniyet örneklerinden birinin yaşandığının hikayesidir.

Kervansarayların, medreselerin, tekkelerin, camilerin, çeşmelerin ve kemerlerin anlattığı; adalet ve ilmin, emniyet ve dirliğin, iyilik ve güzelliğin bu topraklardaki hatırasıdır.

Ve yine aynı cümle ile bitiriyorum:

Tarih; Doğu Türkistan'dan Endülüs'e, Kırım'dan Afrika’ya kadar, bizim yaptıklarımızla onların yıktıklarının hikayesidir ve yaşananların özeti de budur!..

 

19 Şubat 2020

Siyasal İslam, İslam siyaseti



Biz dünyalılar, onca eğitime ve bilişim imkanlarına rağmen bir türlü kavramlar üzerinde anlaşamadık. Hala birimizin dam dediğine diğeri direk demeye devam ediyor. Bunca gürültünün ve anlamsız tartışmanın temel çıkış noktası da bu.

Tamam inşaat sektörünün kavramlarda belli bir dengeyi yakaladığı bir vakıa, en azından hiçbiri dam ile direği tartışmıyor, gayet iyi anlaşıyorlar ama misal bu ya; konu İslam olunca sıradan bir mesleki hassasiyet bile tanımayan ve daha da acısı kendi menfaat ve hedefleri doğrultusunda bu dini çarpıtarak kullanmaktan vazgeçmeyen bir kesim hep vardı, hala da var.

İslam’ı cüzlere ayırdığımızda, bunların her birinin tek başına tam anlamıyla İslam olmadığını herhalde biliyoruzdur. Bu temel mantık daha çocukken öğrendiğimiz bir gerçektir; bir dilim kek, bir dilim kektir, kek tepsisinin tamamı değildir!

Bu kadar ciddi bir meseleyi, böylesine basit misallerle anlatmam aslında konunun verdiği rahatsızlığı ifade edeceğim ağır kelimeleri bastırmak için. Bu girizgahtan sonra asıl mevzuya gelelim.

Siyasal İslam tanımını siz uydurdunuz bayım! İşinize geldiği gibi kullandınız, şimdi de işinize öyle geldiği için bitirmek istiyorsunuz. Size göre siyasallık, yaşadığımız ülkenin kanunlarına uygun bir yapı ile siyasi otoritede güç elde etmekti. Bunu gerçekleştirmek için de İslam gibi bu toprakların her zerresine işlemiş ve tarih boyunca ana omurgamızı dik tutmuş bir desteği kullandınız.

Meydanlarda temel bazı haklarından mahrum bırakılmış ve hayatlarını bu dinin hakikatine göre düzenlemek isteyen halkı, onlara istediklerini vereceğinizi vadederek, sizi desteklemeye ikna ettiniz. Bu yolla makamlar ve imkanlar elde ettiniz. Hayatınız boyunca yemekle bitmeyecek mallar ve neslinizi payidar edecek mülkler edindiniz.

Şimdi bitti demenizle biteceğinizi sandığınız şey, bu halkın en azından bir kısmının hayat bildiği İslam dininin yaşam tarzının korunması gayesidir. Siz dün ona siyasal İslam adını verdiniz diye bu gaye ve arzu var olmadı, bugün de bitti demenizle bitmeyecek.

Kıyamete kadar var olacak bir dinin, kıyamete kadar ona tabi olacak mensuplarının hayattan ve dünyadan beklentilerinin temelinde, bu dine uygun bir toplumda yaşama ve en azından inancına göre yaşadığında saldırıya uğramadan ve saygı görerek, kendini ve neslini ikame etme gibi bir niyeti, bir kararlılığı ve ilanı vardır.

Ezanlar değiştirildiğinde de bu vardı, camiler ahır yapıldığında da vardı, sizden önce de vardı, sizden sonra da olmaya devam edecek. İsterseniz hatırlatayım; Sultan Alparslan Muhammed Han, Malazgirt muharebesinde Bizans’ı yenmeden hemen önce Halep’teydi ve oraya şiiler tarafından değiştirilen ezanı düzeltmek için gitmişti.

Tarih şöyle not düşmüştü:

Mekke'li müşriklerin, Allah(cc)'ın Rasulü(sas)’e ve onun ashabına ettiği bin bir türlü işkence ve zulümden dolayı, Rasulullah(sas) ve ashabının dinlerini rahatça yaşamak için Medine'ye hicretlerinden 463 sene sonra, Türklerin Sultanı, Sultan Muhammed, Halep'e vardı.

Halep'in karşısına otağını kurarken, askerlerinden ve beylerinden gür sesle Ezan-ı Muhammedi’yi  okumalarını istedi. Bunu yapmasındaki maksat, şehrin Şii yöneticilerine gelme sebebinin ezanı doğru şekline çevirmek olduğunu göstermekti.

Halep’te düzeltilen ezan Malazgirt’te elde edilecek zaferin teminatı oldu. Allah(cc), Sultan Alparslan Muhammed Han ve askerlerini muzaffer kıldı ve neslini bu topraklara yerleştirdi.

İşte bizim gözümüzde İslam’ın siyasiliği budur. Halkın dünya ve ahiret menfaatlerini sağlamak için gereken yolu takip ederek, Allah(cc)’in dininin önündeki engelleri kaldırmak ve bu dini ifsat etmek isteyenlere mani olmak; sizin anlayacağınız tanımlamayla siyasal İslam’dır.

Tuğrul Bey’in inşa ettiği Selçuklu da, Ertuğrul evladının bina ettiği Osmanlı da, bu cihana İslam’ın bayraktarları olarak nam saldılar ve öylece gittiler. Arkalarından havlayanların yüreğine kahır olsun, gam olsun, acı olsun.

Bunu dün ikame edenler gibi, bugün de savunanlar var ve yarın da tekrar ayağa kaldırılacak hakikat şudur ki; İslam kıyamete kadar devam edecek ve mensupları da onun gereğini yaparak yaşayacak ve gerektiğinde de gereğini yaparak ölecekler.

Politikacılar ve iktidarlar gelecek ve geçecek, hatta devletler ve şehirler kurulup yıkılacak ama tarih hükmünü icra etmeye devam edecek!

Topraklar ve savaşlar kazanılacak ya da kaybedilecek, kaybedilen geri alınacak, alınan tekrar kaybedilecek; tarih böyle işliyor, devran böyle dönüyor ama umutlarımız ve yüreklerimiz yıkılırsa bu akışın dışında kalırız, dönüşümüz hayal bile olmaz, bunu gerçekleştirmek için bizden başka bir nesil beklenir.

Yüreklerinizde imanlarınızı kavi tutun, umutlarınızı büyütün; “İslam üstündür ve ona asla üstünlük kurulamaz!”

10 Haziran 2019

Platonik batı sevdası


İnsanlar, dünyanın farklı yerlerinde ve tarihin farklı devirlerinde, Allah(cc)’in zamanın akışı içinde tayin ettiği dönemlerde, farklı medeniyetler inşa ederler ve yıkarlar. Bu günler insanlar arasında dolaşır durur. (Ali İmran 140) Bir devrin muhteşem güçleri bir sonraki devirde yer ile yeksan olurlar. Bir bakarsınız adı sanı duyulmamış bir başkası öne geçer, üstün gelir ve bir medeniyet inşa eder.

Medeniyet kavramını, güç ve otorite ile kurulan zenginlik ve gelişmişlik olarak kullanıyorum. Aslında bizim açımızdan medeniyet; Medine menşeli bir hayat tarzının insanlığa sunduğu hayat tarzı ve neticesinde ortaya çıkan toplumun meyvesidir.

Bu deverana örnek olarak, Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı gibi hemen hepimizin bildiği medeniyetleri gösterebiliriz. Diğer yandan, batının da kurduğu ve yaydığı medeniyetleri olmuş ve onlar da gelmiş ve geçmiştir.

Bugün ise dünyanın geldiği noktada, güç ve gelişmişliği temsil eden batı medeniyetidir. Onunla rekabet etme ihtimali bulunan doğunun Rusya veya Çin gibi güçlerinin, henüz bir denge sağlayabildiklerini söylemek zor olur. İslam medeniyetinin ise bir fetret devri yaşadığı malumunuzdur.

Son iki dünya savaşının ortaya çıkardığı bu durumun doğal sonucu olarak; zenginlik ve gelişmişlik batıya kaymış ve dünyanın geri kalanı, -tıpkı daha önceki devirlerde farklı coğrafya ve medeniyetlerden aldıkları gibi- batıdan bir çok şeyi alır ve onlara imrenir hale gelmişlerdir.

Bu doğal gidişat sonucunda, maalesef mağlup olan ve geri kalan milletlerin nesilleri, tarihe Allah(cc)’in çizdiği bu hali, çoğunlukla yanlış yorumlayarak, batıya platonik bir aşkla ve hayranlıkla bakıyorlar. Tarihi ve hayatı, sadece bugün gördükleriyle ve sadece maddi açıdan değerlendirince, onlara oldukça mantıklı gelen bir hal, son 100 yıldır iyice yer ettiği doğulu benliklerin eziklik psikolojisini kamçılıyor.

Bilim ve gelişmişliği batının gökten zembille indirdiğini zannedecek kadar gerçeklikten kopuk, çoğu da batı dillerine vakıf ve hatta batı üniversitelerinde tahsil görmüş, bizim ülkelerimizi ve halklarımızı küçümseyen, bir tür aşk sarhoşu “Jön-Türk” kafasıyla batıya melül melül bakan, her fırsatta bizi aşağılayıp batıyı yücelten bir “sürü” insan yetiştirdik.

İyilik ve güzellik anlayışları da batıya endeksli bu mecnun kafaların, hayata ve insanlığa bakışına tipik bir örnek olarak, kısa bir tartışma yaşadığım batı hayranı bir tarihçinin halini aktarayım.
Kendisi bir deniz savaşında, Osmanlı gemilerinden İtalyan gemilerine portakal atıldığını yazmıştı. Ancak portakal, Osmanlı’ya bahsettiği savaştan yaklaşık 100 yıl sonra gelmişti. Bunu kendisine söylediğimde cevabı bilimsel ya da akılcı değil tamamen batıya gönlünü, aklını, kalbini ve vicdanını kaptırmış bir adamın masumane itirafı idi:

“Bunu bir İtalyan gemici hatıralarında yazmıştı.”

İtalyan gemicinin hatıraları, tarihin ve hayatın gerçeklerinden daha doğru olabilir miydi? Bana sorarsanız hayır ama bir batı aşığı akademisyen bunu kabullenmekte hiç zorlanmıyor ve batılı bir karalamayı kendi atalarını aşağılamak için kullanıyordu.

Ne yazık ki; kendi medeniyet ve tarihine yabancı bir eğitim sistemi içinde yetiştirilen nesillerimiz,  platonik kara sevdaya kapılıp, atalarına küfretmeyi gelişmişlik olarak görecek kadar ezik bir ruh ile yetişiyorlar.

Elbette istisnalar var ve olacak. Aksi düşünülemez bile. Umudumuzu ayakta tutacak kadar güzel bir nesil de geliyor ve hep gelecek. Biz kökü en sağlam ağacın dallarına tutunuyoruz. Kurumayacak ve meyve vermeye devam edeceğiz.

Gün gelip tekrar ormanı kaplayacağımız güne kadar yaşayacak ve sürgünler vereceğiz. Hep yeşil kalacak yapraklarımız ve rastgele dökülen her meyvemiz, düştüğü yere kök salıp bir fidan olarak boy verecek.

Kaç nesil sürecek bilemeyiz, bilmemiz de gerekmiyor. Kaç yıl, kaç asır önemli değil. Mutlaka devran dönecek ve insanlık tekrar bizim medeniyetimizle buluşacak.

23 Ekim 2018

Mensubiyet ve Asabiyet


Belki biz anlatamıyoruz, belki onlar anlamak istemiyorlar bilemiyorum ama İslam’ın insanlara, ırklara, kabilelere bakışı hakkında hala söz söylemeye gerek olması, hele de bu dijital bilgi çağında biraz vakit israfı görünse de maalesef ihtiyaç olduğunu reddedemeyeceğimiz bir vakıa olarak karşımızda duruyor.

Allah(cc), insanları neden farklı ırklar ve kabileler olarak yarattığını izaha muhtaç olmayacak kadar net bir ayet ile bildirmişti:

Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz en çok takva sahibi olanınızdır. Allah bilendir, haberdar olandır. (Hucurat 13)

Bu ayrımın dünya tarihinde ne büyük imtihanlara vesile olduğunu da düşününce Rahmani hikmetin boyutlarını görüp, ‘subhanellah’ diyerek başımızı eğmekten başka bir yolumuz yoktur!

İnsanlar, kabilelerinin ve ırklarının davası uğruna cehenneme koşabilecek kadar taassup taşıyabiliyor. Aynı insanlar, kendi yaptıkları asabiyet iddiasını bir başkası yaptığında ise ceberrut bir öfkeyle reddetmeyi marifet zannediyorlar.

Aslının ve neslinin ne olduğundan ve kimlerden olduğundan bağımsız olarak; Allah(cc)’in koyduğu nizama göre, O’nun yanından en değerli olan takva sahipleridir. Madem O’nun yanında değerlidirler, bizim yanımızda da değerli olmaları imanımız gereğidir. Biz imanı Allah için sevmek, Allah için buğzetmek ve Allah’ın koyduğu ölçülerle değerlendirmek olarak anlıyoruz.

İlahi kanunun ilk kuralı hepimizin bir ırka mensup olduğumuz gerçeğidir. Irkçılık kadar reddedilmesi gereken bir yanlışta; aslını, neslini yani ırkını inkâr etmektir. Bu da ayetin hükmünü yok saymanın bir başka şeklidir. Hepimiz bir ırka yahut kavme mensubuz. Bu gerçek fıtratımızın yani yaratılışımızın tartışılmaz neticesidir.

Bu ırkların birbirlerine karşı herhangi bir üstünlüğü söz konusu bile değildir.

Hepiniz Adem'in oğullarısınız, Adem ise topraktan yaratılmıştır. İnsanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar, Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler. (Tirmizi)

Sorun insanların birbirlerine karşı ataları ile övünmeye başlamaları olarak karşımıza çıkmıştı ve kıyamete kadar da öyle olacak gibi görünüyor. Cahiliye Araplarında görüp kınadığımız asabiyet hırsı halen yeryüzünün güya gelişmiş toplumlarında bile yaşatılmaya devam ediliyor.

Ecdadının iyilikleri ile iftihar etmek, onları örnek alınması gereken güzellikler olarak hatırlamak ve onları gıpta ile yad etmek elbette ırkçılık değildir.

Bir insanın kendini şu ırktanım diye takdim etmesi elbette ırkçılık değildir.

Bir müslümanın atalarının Allah’ın dinine destekleri ve yeryüzü mazlumlarına yardımları gibi güzel hasletlerini sevmesi ırkçılık değildir.

Sahabe komutanı Rasulullah(sas) olan orduya kabilelerinin bayrakları altında katıldılar ve savaştılar. Zor zamanlarda herkes kendi akrabasını O’na yardıma koşmak için çağırırken, ‘Ey Filan oğulları… Allah’ın Rasulü’(sas)in çevresine koşun, O’nu müdafaa edin’ diye feryat ederek, akrabalarını teşvik ettiler.

Onlardan sonra gelenler arasından Allah’(cc)in dinini insanlara ulaştırmayı ve dünyaya adaletle nizam vermeyi murad eden her nesil ve her idareci, hangi ırka mensup olduğundan bağımsız olarak, yalnız Allah için, ahiret hayatında kazananlardan olabilmek için gayret ettiler.

Selçuklu ya da Osmanlı gibi aslı ve nesli Türk olan devasa devletler, hedef ve gayelerine Allah rızasını koydukları gibi; bu uğurda savaştılar, can verip can aldılar. Onlardan herhangi bir idareci yahut ordu ırkçılık kavgası gütmedi, asabiyet davasına çağırmadı.

Ölçü sabit:

‘Irkçılığa çağıran bizden değildir, ırkçılık için savaşan bizden değildir, ırkçılık uğruna ölen bizden değildir.’ (Müslim, İbniMace, Nesei, Tirmizi, Ebu Davud)

Vasile(ra)’den rivayet edildi: Ey Allah’ın Rasulü, dedim, ‘asabiyet nedir?’ O(sas) da‘Asabiyet zulümde kavmine yardım etmendir’ buyurdu. (Ebu Davud)

Osmanlı Devleti’nin Avrupa içlerinde yüzyıllar boyu İslam’ı muhafaza ve müdafaa etmiş olması ve sürede birçok kez onların ordularını mağlup edip, devletlerini tarumar etmesi sebebiyledir ki; Avrupalılar, Müslüman olarak tanıdıkları ve nefret ettikleri bu topluluğu -kahir ekseriyeti Türk olduğundan olsa gerek- Türk olarak isimlendirdiler. Onlar için her Müslüman artık Türk idi. Özellikle Sırp milliyetçileri bu takıntıyı o kadar uzun süre taşıdılar ki, 90’ların başlarında Bosna’da Boşnak Müslümanları katlederken ‘Türklere ölüm’ diye bağırıyorlardı.

Bu durum, onlar açısından anlaşılabilir olsa da; bazı fikir ve kanaat sahiplerinin ulusçuluk akımına kapılarak bu Türk tanımını Müslümanlıkla eşdeğer görmeleri hatta Müslüman olmayan Türkleri, Türk kabul etmemeleri tuhaf bir yaklaşımdır.

Bu konu her açıldığında Medine’yi müdafaa etmekle vazifeli Osmanlı ordusunun komutanı Fahreddin Paşa’nın ihtiyat subaylarından İdris Sabih Bey’in, Medine’de kaleme aldığı şu şiirini okur geçerim:

Dünya ve Ahiret Efendimizsin
Bir Ulü’l-emr idin emrine girdik
Ezelden bey’atli hakanımızsın
Az idik sayende murada erdik
Dünya ve ahiret sultanımızsın.

Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey şefi’ kusurumuzu
Bin küsür senelik emeğimize.

Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur
Şımardık müjde-i sahabetinle
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur
Doyarız bir lokma şefaatinle.

Nedense kimseler dinlemez eyvah
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmi isen de ya Rasulallah
Ancak sen okursun yüreğimizi.

Suları tükendi gülaptanların
Dinmedi gözümüz yaşı merhamet
Külleri soğudu buhurdanların
Aşkınla bağrını yakmada millet.

Ne kanlar akıttık hep senin için
O Ulu Kitab’ın hakkı çün aziz
Gücümüz erişsin ve erişmesin
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.

Yapamaz Ertuğrul Evladı sensiz
Can verir cananı veremez Türkler
Ebedi hadimü’l-Harameyniniz
Ölsek de Ravzanı ruhumuz bekler.

Ey iman edenler! Allah'tan gereği gibi sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün. (Ali İmran 102)

17 Temmuz 2017

Selamız okuna...

Neredeyse her mevzuda müslümanlara ve yaptıkları doğru ya da yanlış her işe bir kulp bulmak ve sataşmak gibi bir vazifesi bulunan bazı kesimlerin varlığından haberdarsınızdır. Bunlara göre her olayın direk zanlısı hatta yargısız suçlusu müslümanlardır. Dünyada işlenen bütün cürümlerin faturasını bize kesip, esip yağan bu zatlar müslümanlıkta da en iyi makamı kimseye bırakmazlar. Sorulsa en iyi, doğru müslüman da onlardır.

Her nasıl oluyorsa, bunların eleştirdikleri birçok konu gayri müslimlerin ve ateistlerin İslama ve müslümanlara saldırmakta kullandıkları argümanlarla neredeyse birebir aynı...

Örneğin yurdumun hazımsız ve darbenin başarısız olmasından dolayı çok kederli bazı kesimleri o gece ve yıldönümünde yeniden okunan selalardan oldukça rahatsız oldular ve hatta malumunuz müezzinlere fiili saldırıya kadar ileri gittiler. Hemen ardından sahneye çıkan bir grup antici müslüman ise selanın aslında dinde olmadığını iddia ederek onlara bir bakıma içeriden destek sundular.

Konunun ıstılahımızdaki yerini kaynaklarımızdan aktaralım:

Selanın tarihçesi oldukça eskilere dayanır. İlk olarak 781 yılı Rebiulahir ayının Pazartesi gecesi yatsı namazında okunmaya başlanılmışsa da daha sonra Cuma günleri okunması adet edinilmiştir. Hatta sonraki yıllarda bazı bölgelerde tüm vakitlerde okunduğu naklediliyor.(*) O dönemlerde akşam namazı sonrası okunması daha yaygın olmuş zira akşam ezanı ile kameti arasında cemaate vakit kazandırmak kasdıyla sela okunmuştur. Daha sonraki dönemlerde Pazartesi ve Cuma geceleri okunması çok rastlanılan bir uygulamadır. Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde Cuma geceleri ve Cuma namazı öncesi okunması adeti bulunduğumuz topraklarda yaygınlaşarak bugünlere de bu şekilde gelinmiştir.

Rasulullah(sas)’in 5 vakit namaz dışında ezan ile müslümanların davet edilmesine izin vermemesinden yola çıkan alimlerimiz olağandışı durumlarda halkı mescide davet için de selaları kullanmış ve bunu en doğru yol olarak tayin etmişlerdir.(*) Böylelikle sünnete muhalefet edilmesinden korunulmuştur. Savaş gibi saldırı durumlarında olduğu kadar diğer felaketlerde de halkı uyandırmak ve haberdar etmek maksadıyla selalar okunmuştur. Özellikle işgal ihtimaliyle saldırıya uğrayan islam beldelerinde halk selalarla direnişe davet edilegelmiştir.

Değişik ibarelerle yaygınlaşan selalarda, hamdele salvele ve davet kısmı bulunmuştur ki günümüzde davet kısmı özellikle ülkemizde türkçe olarak ilan şeklinde dillendiriliyor.

Çok yakın geçmişte Kurtuluş Savaşı yıllarında da selalarla halkın direnişe davet edildiği bir vakıadır. Aynı şekilde geçtiğimiz yıl 15 temmuzda geçirdiğimiz işgal tehlikesi karşısında minarelerden selalarla halkın direnişe davet edilmesi 1250 yıllık bir İslami geleneğin devamından ibarettir. İslam ıstılahı ve adeti üzere gayet yerinde ve doğru bir davranış olmuştur. Gelecekte de –Allah muhafaza- benzer bir durumla karşı karşıya kaldığımızda aynı şekilde selalarla davet edileceğimizi de uygulamalı olarak öğrenmiş olduk.

Ayrıca selalarla davet edilen bir halkın temel dinamiğinin İslam olduğu da apaçık bir husustur. Başka dinlerin sembolleri olan boru ya da çan sesiyle davet edilecek değildik. Ki gösterilen icabet ve sağlam direniş vesilesiyledir ki tarihimizin bir dönüm noktasından daha selametle geçmiş olduk. Korkunç bir darbe ve işgal girişimini biiznillah selaların sedaları eşliğinde atlattık. Hamdu senalar olsun.

İyi günümüzde de kötü günümüzde de Allah’a hamd etmeyi ve Rasulü’ne salat eylemeyi adet haline getirmiş olmamızdan daha güzel ne olabilir? Yalnız ölümlerimizi değil dirilişlerimizi de selalarla ilan etmekten daha uygun ne düşünülebilir?

Aslında selalara muhalefet edenlerin içlerinde o selalarla bastırılan darbe ve işgal girişiminin başarısız olmasından kaynaklanan bir hasret kalmış olsa gerek ki bu derece bir garezle selalara saldırıyorlar.
Neticede selalarla dünyamızı değiştirdiğimiz gibi selalarla ülkemizin gidişatını da değiştiririz. Sahip olduğumuz İslami gelenek bizim en değerli mirasımızdır. Bu mirasın mesajı ile yürür ve dururuz. Bu topraklardaki varlığımız ve dirliğimiz de o kodlarla işlenmiştir. Aramızdaki her türlü ihtilafı ortadan kaldıran ve bizi bir anda omuz omuza direnmeye ve hatta gerekirse ölmeye götüren güç işte bu tarihi arka planımızdır. 
Damarlarmızdaki kandan ve taşıdığımız genden çok daha geçerli ve önemli olan ve bizi birleştiren bu bağdır.


(*) İbni Abidin, Reddu’l Muhtar, C. 2, S. 77 vd.

26 Nisan 2017

Patron hoca, şirket cemaat

Müslümanlar, geçen yüzyıl boyunca pek çok şeyini kaybetti ama herhalde en ağır kaybımız "hikmetli siyaset" idi ve hala arıyoruz onu...

Kayıplarımız ya da bozulmalarımız elbette ‘baş’tan başladı ki bu da şu meşhur hadisin bir bakıma tevilidir: ‘Bu din ilik ilik sökülecektir; sökülecek ilk ilik idare, son ilik ise namazdır.’

‘Ehli Sünnet ve Cemaat’ olmanın ilk şartı ve sıfatı olan ‘sünnet’ kadar vazgeçilmez tamamlayıcısı olan ‘cemaat olmak’ bu dinin ilk vahyedildiği günden beri en değerli bağımız olmuştur. İslam toplumlarında devlet başkanından başlayan ve halka halka tüm kesimleri içine alan bir cemaatleşme sözkonusudur.

İdareciler, alimler, tüccarlar ve sair meslek erbabı bile kendi aralarında cemaatler oluştururlar. Aynı şekilde mahalle halkı da muhteşem bir cemaattir. Mahalle mescidleri bu cemaatin toplantı mekanıdır ve hatta mescidde ücretle görev yapan bir imam yoktur. Onu yerine mesela mahallenin ayakkabıcısı namazları kıldırır, o yoksa fırıncı geçer mihraba ve cemaat olur mahalle sakinleri...

Değişik beldelerde ilmi ve ifranı ile öne çıkan, kendini hayra davete ve iyiliği emredip kötülüğü nehyetmeye vakfetmiş bir çok faziletli insan sürekli toplumun dünya ve ahiret işlerine faydası olacak nasihatler ve örnekliklerle cemaat hayatını diri ve sağlıklı tutmaya vesile olurlar.

Sözün başında bahsettiğimiz İslami idari boşluk sonucu ise özetlediğimiz bu kurumsal ve toplumsal bağlar ya yok oldu ya da çürüdü gitti. Yeni bir sosyal doku oluşturulurken geçmişten gelen ve İslam ahlakıyla bezenmiş örnekler ve önderler hayattan çıkarıldı. Cami cemaati bile İslam’ın emrettiği gibi kardeşliklerden oluşan bir yapı olamadı. Mahalleler ve komşuluklar zamanın getirdiği zorluklar ve mücadelelerin gölgesinde kaldı.

Legal sahadan silinen, İslam toplumunun dinamik yapısının temel taşları cemaatlerin ortadan kalkması büyük bir boşluk oluşturdu ve dünyanın genel kanunu icabı boşluk birileri tarafından doldurulmaya çalışıldı. Hiçbir kontrol ve denetleme mekanizması olmayan yeraltı yapılanmaları gibi bir sürece girildi ve İslami cemaatler ortaya çıktı. Gerek menfaat temini gibi dünyalık maksatlar gerekse zaten zor durumda olan İslam halkının dini ve ahlaki durumunu daha da bozmaya yönelik maksatlı yapılanmalar hızla çoğaldı ve üzerinde belki ileride dev çalışmalar yapılmasını gerektiren merhaleler yaşanarak bugünlere gelindi.

Geldiğimiz noktada, bir İslami cemaatin, İsrail ya da Abd ile işbirliği yaparak kendi halkının dünya ve ahiret menfaatlerini peşkeş çekebileceğini örneğiyle yaşayarak öğrendik.

Yine örneğiyle, bir cemaat liderinin peygamberlik iddiasında bulunmasını ve bunu canlı yayınlarda inen vahiylerle(!) ispatlanmaya çalışmasını gördük.

Halifelik ilan edenler oldu; kimisi kraldı kimisi terörist, ama hiçbiri bırakın sadra şifa olmayı kendilerine bile faydaları olmadı.

Mehdilik iddia edenlerin sayısını belki internet arama motorlaarı biliyordur ama en meşhurlarına hepimiz güldük geçtik.

Hemen hepsi mutlaka itikadi sapmalarla taraftar toplayan bu cemaatler yaşadığımız son cahiliye yüzyılının meyveleri olarak kalplerimizi yakmaya devam ediyorlar.

Tüm bu kaymalar, sapmalar var olan cemaatlerin daha da içe kapanmasına ve itaat gibi İslami gerekliliklerin kendine uygun yorumlamalarıyla kullanılmasına sebep oldu. Her bir cemaat tek hak grubun kendileri olduğunu ve onların hocasına tabi olununca herşeyin düzeleceğini ya da en azından maksadın hasıl olacağını iddia ettiler. Tabii ki diğer cemaatlerin büyük çoğunluğu sapıktı! Hadi bazı iyileri varsa da onların da mutlaka çok ağır hataları ve eksikleri vardı, mazaallah uzak durmak gerekirdi yoksa helak olurduk.

Cemaat mensupları, şirket yöneticisi olan hocanın sermayesi idiler; öyle herkese verilemezlerdi. Hangi akıllı işadamı sermayesini rakibine kaptırırdı ki?

Kimin tv’si varsa o büyüktü, kimin kitapları daha kaliteli basılıyorsa ve daha çok satılıyorsa o makbuldu, öyleyse tüm şirket elemanları pardon cemaat mensupları kendi yayınlarını sürekli satın almalı ve satılması için de reklam yapmalıydı. Kör olası dünyada para olmadan islami hizmet yapılamıyordu ne de olsa.

Cemaat liderini eleştirmek mi? Aklına getiren kendini kapıda bulur, selam kesilir, alışverişten bile dışlanır; ardından gelsin tekfirler, gitsin nifaklar...

Hocalar hata edebilirdi ama bizimki etmezdi, peygamberlerden başka herkes günah işleyebilirdi ama bizimkinin bir günahını görebilemezdik; hatta en fıtri, en insani bazı haller bile bizim hocadan uzaktı. Melek mi idi bilemezdik tabi ama Hızır değilse de en azından evliya idi, istisnasız her cemaatin hocası hem de.

Bu kadar büyük adamın önderlik ettiği bu muhteşem cemaatler için başarısızlık düşünülemezdi, sünnetullah ve gayretullah hocaların iki dudağı arasındaydı, haşa!

Fakat Allah, herkese layığını veriyordu, şikayet etme hakkımız yoktu...

Hocamız patron, cemaati şirket elemanları; ne kadar büyürsek o kadar başarı, ne çok kazanırsak o kadar büyümek. Kapitalist değiliz tabii ki, biz Allah için kazanıyor ve Allah’ın kullarından saklıyoruz! Allah’ın dinine davet ediyor ama Allah’ın kullarının hocalara kul olmasını istiyoruz!

Patron hocalar bozuk para gibi ümmetin gençlerini harcıyor, nesillerimizi tüketiyorlar. Kendi hevalarıyla kurdukları hayali dünyada verdikleri İslami mücadelede hep bizim evlatlarımız ve bizim hayatlarımız tüketiliyor.


Allah hepimizi ıslah etsin, ilk önce de hocalarımızı...

06 Mayıs 2016

Kudüs Fedaisi Sultan

Süleyman Şah oğlu Kılıçarslan, doğum tarihi bilinmemekle birlikte öyle bir ömür sürdüki ölümüyle bir fetret devri başladı, yokluğunun felaketi ile varlığının nimeti anlaşilır oldu.

1093 yılında İznik'te tahta çiktiginda herkes onun için en değerli şeyin saltanat ve taht olduğunu sanıyordu. Babasının ölümünden 7 yıl sonra tahta kavuşmuş olması ve gençliği onun ilk önceliginin tahtı olacağı zannına sebep oluyordu. Tahta çıktığı ilk yıllarda devletinin birliğini kurmaya ve Bizans ile ilişkilerini iyi tutmaya çalistiysa da tarihin en iğrenç sayfalarının yazılmasına sebep olan Haçlı Seferleri'nin başlaması ve ilk haçlı çapulcularinin Anadolu'ya yani Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına girmesiyle herşey bir daha geri dönmemek üzere değişti.

Tarih, bir kez daha kan ile akan bir nehir olmuş ve ancak bu nehirde yüzmeyi başaranların var olabildiği korkunç dönemler başlamıştı. Bizans'ın başindan defetmek için Anadolu'ya geçirdiği haçlı çapulcular köyleri yağmalamaya, canlara kıymaya ve bir çekirge sürüsü gibi geçtikleri yeri kurutmaya başladılar. Hatta Kılıçarslan'ın başkenti İznik yakınlarına kadar ilerleyip köyleri talan ettiler.

1096 yılı sonbaharında ilk ciddi karşilaşmalarında Kılıçarslan, haçlı ordusunu aşağılayıcı bir mağlubiyetle yendi ve karargahlarını ele geçirdi. Daha sonra Malatya bölgesindeki keşişlerin hakimiyetine son vermek için sefere çikan Kılıçarslan yeni bir haçlı sürüsünün Anadolu'ya geçtiği haberi üzerine kuşatmayı kaldırıp İznik'e dönmek zorunda kalmıştı ve bir daha da doğuya sefere çıkamadı zaten. Zira haçlı sürülerinin ardı-arkası kesilmek bilmedi.

Malatya-İznik arasındaki mesafeyi ordusuyla bir ayda aşan Kılıçarslan başkente geldiğinde şehir sayısı belirsiz bir sürü tarafından muhasaraya alınmıştı. Sultan'ın yorgun ordusu ile denediği yarma harekatları başarısız olunca çaresiz şehir teslim edildi, hatta ailesi esir düştü.

Sultan Kılıçarslan bir kez daha Eskişehir ovasında elinde kalan süvari birlikleri ile haçlılara saldırdıysa da başarılı olamadı ve ordusunu yıpratmamak için geri çekildi.

Bundan sonra tarihi bir kararla düzenli ordusunu dağıttı ve küçük parçalara ayırdı. Her grubun başina güvendiği komutanlarını tayin etti ve bir vur-kaç savaşi başlattı. Bazı gruplar haçlı sürülerinin önüne geçtiler ve daha onlar ulaşmadan geçecekleri güzergahtaki insan ve hayvan gıdalarını yok ettiler. O bölgelerde yaşayan halkı uzaklaştırdılar.

Sultan Kılıçarslan'ın da başlarında bulunduğu diğer bir çok grup ise haçlı sürülerini yol boyunca gölge gibi takip ettiler ve mümkün her yolda, vadide, dağlarda ve ovalarda ani baskınlar ve saldırılarla verebilecekleri en çok zararı verdiler.

Haçlı çapulculari bu baskıya pek fazla dayanamadı, ne uykuları ne yiyecekleri düzenli değildi. Her an bir yerlerden bir Selçuklu müfrezesi çikabiliyor ve onlara yemeği, suyu ve hayatı zehir ediyorlardı.

Yıllar birbirini kovaladı ve Anadolu Selçuklu Sultanı 1. Kılıçarslan ne saltanat sürdü ne taht yüzü gördü ama haçlı sürülerine de Anadolu'yu zindan etmeyi başardı.

Avrupa topladığı haçı sürülerini Anadolu'ya sürüyordu ama Anadolu'da Kılıçarslan'ın yaktığı ateş onları tereyağı gibi eritiyordu. Bunlar arasında en meşhurlarından biri de bizzat Danimarka kralının oğlunun komutasındaki bir ordunun Akşehir civarında tamamen telef edilmesidir.

Haçlılar bu durum karşisında daha da kudurarak aynı anda değişik güzergahlardan sürüler yolladılarsa da Sultan, Kudüs yolunu onlara kapatmaya kararlı idi ve tarihi şaşirtan adımlar attı.

1101'de İtalyan, Fransız ve Almanların oluşturduğu ve diğer Avrupa milletlerinin de katkı sağladığı 3 farklı ordu Anadolu'ya yöneldi. Kılıçarslan bu defa onlardan bir adım öndeydi ve geçmeleri muhtemel güzergahta adeta taş üstünde taş bırakmadı. Ekinleri yaktı, kuyuları kapattı ve kapatamadıklarını da zehirledi. Otlakları dahi imha ederek haçlı sürülerini bitap düşürdü.

Sultan Kılıçarslan'ı yok etmeden Kudüs'e ulaşamayacaklarını çok iyi anlayan haçlı sürüleri farklı istikametlerden Sultan'a doğru ilerledilerse de yol boyu baskınlarla da iyice yıprandılar. Sonunda Merzifon'da karşilaşilan ilk haçlı sürüsü yok edildi. Ardından diğerleri ile Ereğli civarında savaşan Kılıçarslan ayrı ayrı bu iki orduyu da telef etti.

Haçlı sürülerini bertaraf eden Sultan Kılıçarslan, yeniden doğuya yöneldi ve Musul'a kadar bölgenin idaresini ele geçirdi ve hatta adına hutbe okuttu.

Bu durumu kabullenmeyen Selçuklu beyleri ordularıyla üzerine geldiler ve Habur Çayı kenarında karşılaştılar. Ona destek olan beylerin ordularıyla savaş alanını terketmeleri üzerine Sultan çayı geçerek savaş alanından uzaklaşmaya çalışırken sulara gömüldü. (13 temmuz 1107)

Bir efsane böylece son bulmuş oldu. Birkaç gün sonra kıyıya vuran cesedi bugün Silvan olarak bilinen Meyyafarikin'e götürüldü ve vali tarafından yaptırılan Kubbetu's-Sultan adı verilen türbeye defnedildi ise de bugün bu türbe yok olmuştur.

Tarihçiler olayları yazdılar, savaşları ve sonuçlarını yazdılar ama insanların hele de sultanların iç dünyalarını kimse bilemedi. Yazdıkları mektuplar ve şiirlerle duygularını yakalamaya çalıştığımız bu kahramanların gerçekte neler hissetmiş olabileceklerini ancak tahmin edebiliyoruz.

Zamanın ve olayların bir anda tarihin merkezine aldığı bu kudretli ve merhametli insanların da zaafları ve hataları olmuştu ki bunları da yazanlar hatta abartanlar elbette olmuştur ve olacaktır.

Ancak tarihe silinmeyecek izler bırakan ve adlarını unutulmazların arasına yazdıran bu kahraman sultanların bizler tarafından anlaşilmaları için yaşadıkları dönemi de iyi bilmek zorundayız. Dünyaya nasıl yön verdiklerini ve nasıl etkilediklerini görmek zorundayız.

Tüm Avrupa ordularının karşisında aciz kaldığı bir sultandan bahsediyoruz!

Tahtının dağlara kuran ve vadilerden kutlu seller gibi haçlı sürülerinin üstüne akıp onları boğan ve tarihin çöplügüne atan fedakar ve cefakar bir büyük kumandandan bahsediyoruz.

Yumuşak minderlerde değil taşlarda oturan ve kuştüyü yataklarda değil toprağa serili kilimlerde yatan ama Kudüs yolunu haçlı sürülerine kapatan bir mücahidden bahsediyoruz.

Genç bir sultandan bahsediyoruz, genç... Dünyaya ait istekleri, beklentileri olan ve sadece bir kerecik baş eğmesi ya da görmezden gelmesi karşilığında istediği saltanatı sürmesine izin verilecek olmasına rağmen boyun eğmek bilmeyen ve bir gerilla gibi direnen, direnişi fert fert askerlerinin ruhlarına işleyen ve onları birer Kudüs fedaisine dönüştüren ruh ve dirayete sahip bir liderden bahsediyoruz.

Biz geçmişten bugüne yollarımızı yaptıklarıyla açan bu muhterem insanlardan ancak güzellikleriyle bahsediyoruz. Zira sahip olduğumuz şuur bu yiğitlerin tırnaklarıyla kazdıkları topraklarda ve tarihten kopardıkları yapraklardadır.


Allah taksiratını affeylesin ve rahmetiyle muamele eylesin.

11 Şubat 2016

1. Kılıçarslan, Kudüs Fedaisi Sultan

Süleyman Şah oğlu Kılıçarslan, doğum tarihi bilinmemekle birlikte öyle bir ömür sürdüki ölümüyle bir fetret devri başladı, yokluğunun felaketi ile varlığının nimeti anlaşilır oldu.

1093 yılında İznik'te tahta çiktiginda herkes onun için en değerli şeyin saltanat ve taht olduğunu sanıyordu. Babasının ölümünden 7 yıl sonra tahta kavuşmuş olması ve gençliği onun ilk önceliginin tahtı olacağı zannına sebep oluyordu. Tahta çiktigi ilk yıllarda devletinin birliğini kurmaya ve Bizans ile ilişkilerini iyi tutmaya çalistiysa da tarihin en iğrenç sayfalarının yazılmasına sebep olan Haçlı Seferleri'nin başlaması ve ilk haçlı çapulcularinin Anadolu'ya yani Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına girmesiyle herşey bir daha geri dönmemek üzere değişti.

Tarih, bir kez daha kan ile akan bir nehir olmuş ve ancak bu nehirde yüzmeyi başaranların var olabildiği korkunç dönemler başlamıştı. Bizans'ın başindan defetmek için Anadolu'ya geçirdiği haçlı çapulcular köyleri yağmalamaya, canlara kıymaya ve bir çekirge sürüsü gibi geçtükleri yeri kurutmaya başladılar. Hatta Kılıçarslan'ın başkentii İznik yakınlarına kadar ilerleyip köyleri talan ettiler.

1096 yılı sonbaharında ilk ciddi karşilaşmalarında Kılıçarslan, haçlı ordusunu aşağılayıcı bir mağlubiyetle yendi ve karargahlarını ele geçirdi. Daha sonra Malatya bölgesindeki keşişlerin hakimiyetine son vermek için sefere çikan Kılıçarslan yeni bir haçlı sürüsünün Anadolu'ya geçtiği haberi üzerine kuşatmayı kaldırıp İznik'e dönmek zorunda kalmıştı ve bir daha da doğuya sefere çikamadi zaten. Zira haçlı sürülerinin ardı-arkası kesilmek bilmedi.

Malatya-İznik arasındaki mesafeyi ordusuyla bir ayda aşan Kılıçarslan başkente geldiğinde şehir sayısı belirsiz bir sürü tarafından muhasaraya alınmıştı. Sultan'ın yorgun ordusu ile denediği yarma harekatları başarısız olunca çaresiz şehir teslim edildi, hatta ailesi esir düştü.

Sultan Kılıçarslan bir kez daha Eskişehir ovasında elinde kalan süvari birlikleri ile haçlılara saldırdıysa da başarılı olamadı ve ordusunu yıpratmamak için geri çekildi.

Bundan sonra tarihi bir kararla düzenli ordusunu dağıttı ve küçük parçalara ayırdı. Her grubun başina güvendiği komutanlarını tayin etti ve bir vur-kaç savaşi başlattı. Bazı gruplar haçlı sürülerinin önüne geçtiler ve daha onlar ulaşmadan geçecekleri güzergahtaki insan ve hayvan gıdalarını yok ettiler. O bölgelerde yaşayan halkı uzaklaştırdılar.

Sultan Kılıçarslan'ın da başlarında bulunduğu diğer bir çok grup ise haçlı sürülerini yol boyunca gölge gibi takip ettiler ve mümkün her yolda, vadide, dağlarda ve ovalarda ani baskınlar ve saldırılarla verebilecekleri en çok zararı verdiler.

Haçlı çapulculari bu baskıya pek fazla dayanamadı, ne uykuları ne yiyecekleri düzenli değildi. Her an bir yerlerden bir Selçuklu müfrezesi çikabiliyor ve onlara yemeği, suyu ve hayatı zehir ediyorlardı.

Yıllar birbirini kovaladı ve Anadolu Selçuklu Sultanı 1. Kılıçarslan ne saltanat sürdü ne taht yüzü gördü ama haçlı sürülerine de Anadolu'yu zindan etmeyi başardı.

Avrupa topladığı haçı sürülerini Anadolu'ya sürüyordu ama Anadolu'da Kılıçarslan'ın yaktığı ateş onları tereyağı gibi eritiyordu. Bunlar arasında en meşhurlarından biri de bizzat Danimarka kralının oğlunun komutasındaki bir ordunun Akşehir civarında tamamen telef edilmesidir.

Haçlılar bu durum karşisında daha da kudurarak aynı anda değişik güzergahlardan sürüler yolladılarsa da Sultan, Kudüs yolunu onlara kapatmaya kararlı idi ve tarihi şaşirtan adımlar attı.

1101'de İtalyan, Fransız ve Almanların oluşturduğu ve diğer Avrupa milletlerinin de katkı sağladığı 3 farklı ordu Anadolu'ya yöneldi. Kılıçarslan bu defa onlardan bir adım öndeydi ve geçmeleri muhtemel güzergahta adeta taş üstünde taş bırakmadı. Ekinleri yaktı, kuyuları kapattı ve kapatamadıklarını da zehirledi. Otlakları dahi imha ederek haçlı sürülerini bitap düşürdü.

Sultan Kılıçarslan'ı yok etmeden Kudüs'e ulaşamayacaklarını çok iyi anlayan haçlı sürüleri farklı istikametlerden Sultan'a doğru ilerledilerse de yol boyu baskınlarla da iyice yıprandılar. Sonunda Merzifon'da karşilaşilan ilk haçlı sürüsü yok edildi. Ardından diğerleri ile Ereğli civarında savaşan Kılıçarslan ayrı ayrı bu iki orduyu da telef etti.

Haçlı sürülerini bertaraf eden Sultan Kılıçarslan, yeniden doğuya yöneldi ve Musul'a kadar bölgenin idaresini ele geçirdi ve hatta adına hutbe okuttu.

Bu durumu kabullenmeyen Selçuklu beyleri ordularıyla üzerine geldiler ve Habur Çayi kenarında karşilaştılar. Ona destek olan beylerin ordularıyla savaş alanını terketmeleri üzerine Sultan çayi geçerek savaş alanından uzaklaşmaya çalisirken sulara gömüldü. (13 temmuz 1107)

Bir efsane böylece son bulmuş oldu. Birkaç gün sonra kıyıya vuran cesedi bugün Silvan olarak bilinen Meyyafarikin'e götürüldü ve vali tarafından yaptırılan Kubbetu's-Sultan adı verilen türbeye defnedildi ise de bugün bu türbe yok olmuştur.

Tarihçiler olayları yazdılar, savaşları ve sonuçlarını yazdılar ama insanların hele de sultanların iç dünyalarını kimse bilemedi. Yazdıkları mektuplar ve şiirlerle duygularını yakalamaya çalistigimiz bu kahramanların gerçekte neler hissetmiş olabileceklerini ancak tahmin edebiliyoruz.

Zamanın ve olayların bir anda tarihin merkezine aldığı bu kudretli ve merhametli insanların da zaafları ve hataları olmuştu ki bunları da yazanlar hatta abartanlar elbette olmuştur ve olacaktır.

Ancak tarihe silinmeyecek izler bırakan ve adlarını unutulmazların arasına yazdıran bu kahraman sultanların bizler tarafından anlaşilmaları için yaşadıkları dönemi de iyi bilmek zorundayız. Dünyaya nasıl yön verdiklerini ve nasıl etkilediklerini görmek zorundayız.
Tüm Avrupa ordularının karşisında aciz kaldığı bir sultandan bahsediyoruz!

Tahtının dağlara kuran ve vadilerden kutlu seller gibi haçlı sürülerinin üstüne akıp onları boğan ve tarihin çöplügüne atan fedakar ve cefakar bir büyük kumandandan bahsediyoruz.

Yumuşak minderlerde değil taşlarda oturan ve kuştüyü yataklarda değil toprağa serili kilimlerde yatan ama Kudüs yolunu haçlı sürülerine kapatan bir mücahidden bahsediyoruz.

Genç bir sultandan bahsediyoruz, genç... Dünyaya ait istekleri, beklentileri olan ve sadece bir kerecik baş eğmesi ya da görmezden gelmesi karşilığında istediği saltanatı sürmesine izin verilecek olmasına rağmen boyun eğmek bilmeyen ve bir gerilla gibi direnen, direnişi fert fert askerlerinin ruhlarına işleyen ve onları birer Kudüs fedaisine dönüştüren ruh ve dirayete sahip bir liderden bahsediyoruz.

Biz geçmişten bugüne yollarımızı yaptıklarıyla açan bu muhterem insanlardan ancak güzellikleriyle bahsediyoruz. Zira sahip olduğumuz şuur bu yiğitlerin tırnaklarıyla kazdıkları topraklarda ve tarihten kopardıkları yapraklardadır.


Allah taksiratını affeylesin ve rahmetiyle muamele eylesin.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...