Sünnet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sünnet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Aralık 2020

Münafıklık özgürlüğü!

 


Hayatın her alanında, hemen hepimizin sıkıntısını çektiği, bütün iyi ve güzel şeylerin tadını kaçıran samimiyetsizliğin, artık kişisel bir ahlaksızlık olmayı aşıp, kurumsallaştığı zamanlardayız.

Devletler arası ilişkilerden tutun, devlet ve vatandaş meselelerine, hatta aileler içindeki en müstesna münasebetlere varıncaya kadar, her yanımızı sarıp sarmalayan bir çirkef gibi, her yere bulaşan bir samimiyetsizlik almış başını gidiyor.

Bütün bunların sonunda, mesele din ve ilahiyata geldiğinde, samimiyetsizliğin en korkunç neticelerinin alınacağı alan açılmış oluyor. Ahlakında samimi olmayanların en azından ahlaksızlıklarında samimi olmalarını bekleyecek kadar düşük bir düzlemde sürünüyoruz.

Münafıklık, kişinin kalbinde olandan başka bir söyleme ve eyleme sahip olmasının adıdır. Müminlik ise, kalbinde olanı dili ile ikrar etme halidir. Dili ile kalbi arasında uyumsuzluk, bir insanın düşebileceği en aşağı halin habercisidir. Ki, ıstılahımızda “esfeli safilin” derecesinin yani “aşağıların en aşağısına” düşmenin sebebidir.

İslam, temel dayanağı olan Kur’an ve Sünnet ile ilk dönemlerin aksine, herkesin ulaşabileceği ve kendi amacına uygun şekilde inceleyip, kullanabileceği bir açıklıkla ortadadır. Bu dinin, gizli saklı ya da sır bir başka altyapısı, kaynağı yoktur. Bunun sonucu, müsteşrik dediğimiz batılıların, kaynaklarımızı bazen bizden daha fazla inceleyerek kendilerince aleyhimize kullanabilecekleri bazı “açıklar” ya da daha doğru tabirle, istismar edebilecekleri konular bulmalarına yol açmıştır.

Uzun yıllar süren bu bir tür saldırı tarzına, bizim salih alimlerimiz de kendi devirlerine ve halklarına göre savunmalar geliştirmişler ve gerek bu dini gerekse mensuplarını koruma uğruna mesai harcamışlardır. Hala da bu saldırılarla ömür tüketenler az değildir, zira İslam’ın yenilemez ve aşılamaz mükemmel hayat düzenine olan imanları sarsmanın tek yolu, onun hakikatleri hakkında şüphe oluşturmaktır.

İmana karışan şüphe, ihlasa bulaşan nifak, teslimiyete karışan isyan; bu dinin tahtı olan gönüllerin bulandırılması sonucunu doğurmuş ve zaten ilmin azaldığı, alimlerin aciz kaldığı ve biz sıradan Müslümanların cehalete teslim olduğu devrimizde, bir de elimizde kalan son su kaynaklarının bulandırılması; ruhumuzun kurutulmasına, dinimizin unutulmasına zemin hazırlama mücadelesinin savunmalarımızı yıkan ağır hamlelerinden biri olarak karşımıza çıkmıştır.

Kur’an ve Sünnete yapılan her saldırının açık düşmanlardan gelmediğine sık şahit olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Kendini Müslüman olarak takdim eden, Müslümanlardan hocalığı sebebiyle saygı bekleyen hatta tefsir ya da hadis çalışmaları nedeniyle maaş alan birilerinin, sahip olduğu sıfat ve makamların tamamını elde ettiği vesileler olan Kitap ve Sünneti, insanların gönüllerinde sorgulanır hale düşürmeye gayret etmesinin, nifaktan başka bir izahını bulamıyorum.

Kur’an ve Sünnete, fizik ya da matematik kurallarından daha gevşek yaklaşabilme cüreti gösterip sonra da, kendini yeni çağın İslam önderi olarak pazarlama gayretine girmenin, aslında tıbbın en temel kurallarını reddedip doktorluk iddiası olduğu kadar, yerçekimini reddederek fizikçi olmak kadar saçma olduğunu söylediğimizde; zatı şahanelerini eleştirmiş hatta linç ediyor sayılmamızın, özgürlükle, fikir hürriyeti ile alakalandırılan ama aslında müsteşrik bir bakış açısı ile Kur’an ve Sünnetin, en aşağı akademik kaliteden bile mahrum bir muameleye tabi tutulması karşısında sessiz kalmanın iman sorunu olacağından korkuyorum.

Sevgili hoşgörülü ve özgürlükçü Müslümanlar, önce bu dine yeniden iman etmemizi teklif ediyorum. Esasen bunu da yine Kur’an’dan aldığım cüret ve cesaretle söylüyorum.

“Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirmiş olduğu Kitap'a ve daha önce indirmiş olduğu Kitap'a iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse derin bir sapıklığın içine düşmüştür.” (Nisa 136)

Kur’an ve Sünnet hakkında ileri geri konuşma edepsizliğinde bulunanların namının ve forsunun ne olduğuna bakmaksızın, eleştirilmesine ve reddedilmesine de en az onlara sahip çıktığınız kadar katlanmanızı bekliyorum. Herhalde, öncelik sıralamanızda Kitap ve Sünnetten önce hocalarınızın sözleri ve fiilleri yer almıyordur değil mi?

Bu dine iman eden hiç ama hiçbir kimse; Allah(cc)’un ayetleri, Rasulü(sas)’in hadisleri hakkında, edebe aykırı, şüpheye yol açan ve hafife alan bir söz ya da tavır sergileyemez. Aksi bir durumda hakkında söyleneceklere katlanmak zorunda kalır.

Kimse bu dine zorla inandırılamaz ve zorla İslam olması istenemez. İman; gönülden gelen ve isteyerek, bilerek, idrak ederek, içine sindirerek kabullenmek demektir. Bu dinin Kitap ve Sünnetten oluşan temellerini kabul etmeyenlerin, bu binada yaşama hakkı olamaz. Kimsenin içinde yaşamaya zorlanmadığı bu binada, temellerine dinamit koymak isteyenlerin saltanat sürmesine razı olmamak, bu din halkının, bu bina sakinlerinin en doğal hakkıdır.

İsteyen ateist olur, isteyen agnostik ama önce ne olduğuna karar verir ve o sıfat ve lakapla karşımızda durur, konuşur. Biz de ona göre muamele eder, tebliğimizi yapar, çekiliriz. Gerisi onunla Rabbi arasındadır.

03 Eylül 2020

Dinde kimsenin ayrıcalığı yoktur

 

Hayatın standartlarından bazıları vardır; aksadıklarında insanı bırakın bir yerlere gitmeyi, olduğu yerde tepetaklak çevrilmeye ve devrilmeye mahkum ederler.

Bize pek basit gibi gelen dünya kanunudurlar ama ilahi fermanın değişmez hükümleri olduklarından, uymayanı uydurur, çiğnemeye kalkanı ezer geçerler.

İşte mesela; yüksekten düşen incinir, nefes alamayan boğulur, yol bilmeyen kaybolur, kalbi duran genellikle ölür, gibi sabitlerden bahsediyorum.

Bunların, yaratılışın ayetleri olduklarını ve insanların bunlara hükmedemeyeceğini, değiştiremeyeceğini not edip devam edelim. Ölüme çare bulamamak gibidir neticede bunlar. Boyun eğmek zorundayızdır.

Bu sebeplerden zarar görmemek için birtakım tedbirler bulunur ve onlarla bazıları bir süreliğine tatil edilebilir. Yüksekten düşene paraşüt takmak, nefes alamayanı entübe etmek, yol bilmeyene tarif etmek ve kalbi durana kalp masajı yapmak gibi bazı yollar ve yordamlar bulunur.

Tabi en güzeli ve garantili olanı o hallere girmemek için gayret etmektir.

İnsanın fikri ve kalbi de böyledir; yüksekten düşerse çok incinir, nefes alamazsa boğulur, yolunu bulamazsa kaybolur, düşüncesi durursa ölür.

İşte İslam, fıtri bir hayat düzeni olarak sadece yürüyüşümüzü değil, fikrimizi de terbiye ederek, gereksiz maceralara kapılmamızı engeller ki, nimetimiz felaketimiz olmasın.

Öyle kendimizi bir şey sanıp, uçmamızı istemez İslam; sonra o yüksekten düşünce incinmeyelim diye.

Aklımızı zorlayıp nefesini tıkamamızı istemez İslam; sonra fikrimizin sığ sularında boğulup gitmeyelim diye.

Kendi başımıza bir yol tutup gitmemizi istemez İslam; sonra o yolun çıkmazında kaybolmayalım diye.

Hissiz ve ruhsuz olmamızı istemez İslam; sonra kalbi ölüler kervanına kapılıp cehenneme gitmeyelim diye.

İşte bütün bu kişisel sıkıntılarımızın çaresi olarak; fikir ve eylemlerimizi, Kur’an ve Sünnet çerçevesi içine oturtan bir tablo olarak çizip elimize verir. Allah(cc)’in boyasıyla boyanmış bir tablodur bu, üstüne rastgele malzemelerle çizik atılsa hemen görülür, bir yeri zedelense orijinalliği bozulur.

Aklımız ve fikrimiz durmaz elbette; kurcalamak ister, oynamak ister. İçimizde bir çocuk yaramazlık peşindedir hep. Hem dünya oyun ve eğlence yeridir zaten, diye kıpırdar bir yanımız.

Hele bir de, bu fikrin ve aklın sahibi, peşinden birilerinin yürüdüğü hatta birilerinin seyrettiği biri ise; o oyunlar ve o eğlenceler, karanlık bir korku tiyatrosuna döner. Ne kendisi kalır, ne adını taşıdığı İslam.

Bu kaygan zemine basmamak ve doğru bir yol takip ediyor zannıyla, kendi felaketine zemin hazırlamamak için, bazı kıstaslara dikkat etmemiz gerekiyor.

Her birimiz, hakkı ve batılı, doğruyu ve yanlışı ancak kendi bildiklerimizle ölçeriz ve aslında imanlı bir kalp için biraz bilgi ve biraz his çok şeyi ayırt etmeye yarayacak kadar büyük imkanlar sunar. Fakat her nasılsa tevil etmek gibi bir tuzağa düşüveririz çoğu zaman.

Oysa İslam; aramızdan hiçbirine ve hiçbirimize, herhangi bir ayrıcalık tanımaz!

Haramlar ve helaller, içimizdeki en az bilenimiz ve en az amel edenimizle, en çok bilenimiz ve en çok amel edenimiz arasında hiçbir fark göstermez.

Daha açık ifade edecek olursak; halka haram olan müftüye de haramdır, müride yasak olan şeyhe de yasaktır, ferdin uzak durması gereken şeyden liderin de uzak durması gerekir. Farzlar ve sünnetler de hakeza öyle.

Bir yerde veya bir şahısta, din hususunda ve dinin aslına muhalif olarak, kendine özel helaller ve haramlar tayin ve tespit etmek gibi bir hal gördüğümüzde oradan şeytandan kaçar gibi kaçmamız icap eder.

Hayatta olduğu sürece, Rasulullah(sas)’den kalkmayan kalem, bir başka faniden asla kalkmaz.

Hiçbir şeyh ya da hoca, Rasulullah(sas)’den farklı veya sahabeden iyi bir İslami yaşam şekli ortaya koyamaz.

Aldanmamanın ilk yolu, saygı ve sevgi ile bu bahsettiğimiz ayrıcalık hakkını karıştırmamaktır. Bir alimi sevmek ve ona hürmet etmek ile ona dinde özel bir yer tayin edip, helal ve haramlarda ayrıcalık tanımak asla bir olmaz.

Ha bir de aldanmamak için, kocaman reklam tabelalarında yazan bir hakikat vardır: Ben mehdiyim diyen yalancıdır, kaçın ondan, uzak durun. Aslında ben bir şeyim diyen, hiçbir şeydir.

Kendisine tabi olunacak, ilminden ve takvasından faydalanılacak, hayatımıza rehber edinilecek yaşayan birini arıyorsanız, onun Rasulullah(sas)’e ve sahabesine ne kadar benzediğine bakın.

Ve bir yerde bir yamuk gördüğünüzde onu tevil etmeyin. Yanlışın yanlış olduğunu söyleyin. Eğer dinler ve düzeltirlerse umut var demektir.

Samimi her mü’min, İslam ile dünya ve ahiret saadetini elde etmeyi hedefler. Bu, uğruna hayatlarımızı, keyiflerimizi ve bütün varımızı yoğumuzu feda etmeye hazır olduğumuz hedefi, birilerinin ifsat etmesine, gayretlerimizi boşa çıkarmasına, razı olamayız. Olmamalıyız…

20 Mayıs 2020

Kur'an ve sünnetle duygusal bağ kurmak



Evet hepimiz kesin olarak iman edip biliyoruz ki; Allah(cc)’in indirdiği vahiy ve kelamı olan Kur’an ile Rasulü(sas)’in din hususunda bize nakledilen bütün uygulamalarının genel adı olarak sünnet, bu dinin temel iki esasıdır. Bunlar olmadan ne din olur ne dini hayat, ne dünya kurtulur ne ahiret.

İman dediğimiz, Kur’an ve sünnet ile bize bildirilen hakikatlerin doğruluğundan emin olmak, tamamını tasdik etmek ve aksine bir iş ya da söylemde bulunmamak demektir. Ortalama bilgi sahibi her Müslüman, nelere inanması, nelerden yüz çevirmesi gerektiğini bilir, bilmek zorundadır. Hayatının en değerli bilgisi budur. Olmazsa olmazımız, inanılması gerekenleri bilmek ve tasdik etmek, imanımıza aykırı olanları da bilmek ve reddetmektir.

Ancak Kur’an ve sünnet, sadece teknik ve teorik bilgiler olmayıp aynı zamanda gönülden bağlı olduğumuz hayat kaynaklarımızdır. Ayetlerden bir ayeti duyduğumuzda, kör ya da sağır numarası yapma lüksümüz olmadığı gibi, anladıklarımızı tatbik etmeme seçeneğimiz de bulunmuyor.

Gönül bağı dediğim ise; ayetlerin anlattıklarını hissetmek, hadislerin vurgularını yüreğinde duymak, mutlak doğruyu duyan birinin hassasiyetiyle ve samimi olarak -elimizle ya da dilimizin yanında- kalbimizle de tepki vermektir.

Bunun nasılını yine Rasulullah(sas)’in sünnetinden ve sahabenin davranışlarından görebiliyoruz. O(sas), Kur’an okur ya da dinlerken, ayetlerde anlatılanlara göre doğal insani tepkiler verirdi. Sorumluluk yükleyen ayetlerde bunu hisseden bir peygamber olarak, hem tebliğini yapar hem de o sorumluluğun ağırlığı ile yaşlandığını ifade ederdi. Azap ayetleri okunurken haşyetle ürperir, içi titreyerek, hem kendisi hem ümmeti için ıstırap duyar ve gözyaşı dökerdi. Müjdeli ayetlerde sevinci yüzüne yansır, neşe ile mukabele ederdi.

O(sas), başkalarından Kur’an dinlemeyi sever, ancak dinledikleri onu hüzünlendirirdi. Ağlar ya da ağlar gibi olurdu. Detayları merak edenler bu konuda birazcık araştırma yapabilirler.
Bu bizim açımızdan; mutlak bir hakikate kesin bir imanla bağlanan bir insanın hissiyatını da imanına ram etmesi halidir. Yani iman ettiklerimizi gönlümüzün derinlerine kök salmış hakikatler olarak düşünürsek, ayetler karşısında vereceğimiz insani tepkiler onun meyveleridir. Köksüz ağacın meyvesi olmaz, daha çiçekken dökülür belki çiçek bile açamaz…

Aynı şekilde hadis ve sünnet karşısında, hissiyata dayalı bir bağ kurmakta Rasulullah(sas)’in dostlarının, sahabelerinin yoludur. Onlardan biri Allah’ın Rasulü ile ilgili bir şey anlatırken, anlattığı olayı adeta o an yeniden yaşardı. Söz ya da hadise hüzünlü ise ağlar, sevinçli ise gülerdi.
Müslümanların sevinçleriyle sevinip, hüzünleriyle üzülmeyi imanın alameti sayarak bunu anlamak bir derece mümkün ama söz konusu Rasulullah(sas) olunca sahabenin muhabbetinin sair insanlara nazaran çok daha büyük olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Onlardan sonra gelen Salihler de böyle idiler. Bir hadis ya da bir hatıra naklederken, olayın ruh haline bürünür, hüzün ya da sevinci yaşarlardı.

Ayetler ve hadisler, kuru birer akademik bilgi kaynağı değillerdir. Hem de yeryüzünün gördüğü göreceği en ala hayat düzeninin ve en muhteşem hukuk sisteminin temelleri oldukları halde, aynı zamanda kalplerde yer eden bir muhabbetin, bağlılığın ve samimiyetin sembolleridirler.

Sünnet, peygamberlerden bir peygamber olan Muhammed bin Abdullah(sas)’in vasıtasıyla Allah(cc)’in bize din kıldığı bir kurallar manzumesi olduğu kadar, O’nun hayatının, mücadele ve tebliğinin, insan ve kul hallerinin en sade ve en doğru aktarılmış halidir.

Ayakları şişene kadar namaz kılan Peygamber(sas)’in şişen ayaklarının acıdığı bir hakikattir. Bunu taklit etmek ve tabi olmak için naklederken, şişen ayağın acısını hissetmemek mümkün olabilir mi?

Başına işkembe, yoluna dikenler dökülen bir Peygamber(sas)’den bahsederken, bunu sadece sabır ve sebatla davasını tebliğe devam eden örnek ve önder bir risalet görevi olarak aktarıp, o işkembenin pisliğinin dünyanın en pak omuzlarına dökülmesinin öfkesini, o dikenlerin yeryüzüne basan en şerefli ayağa batmasının acısını hissetmeden anlatıp geçebilir miyiz?

Cihad meydanında savaşan bir Peygamber(sas)’den bahsederken, kırılan dişinin, kanayan yanağının acısını hissetmemek mümkün olabilir mi? Yalnız korkusuz bir savaşçı örnekliğinden bahsedip geçebilir miyiz bu bahsi?

Cafer(ra), Habeşistan’dan yıllar sonra dönünce, onu boynuna sarılarak karşılayan bir Peygamber(sas)’den sadece sarılmanın fıkhına cevaziyet delili çıkarıpl, aynı zamanda hasretle sevdiği akrabasına, arkadaşına sarılan, özlem çekmiş bir yüreği hissetmeden geçebilir miyiz?

Ayetler ve hadisler; bizim hem boynumuzu büker, hem gönlümüzü. Hükümlerine karşı boynumuz kıldan ince, hatıralarına karşı gönlümüz ipekten hassastır.

15 Nisan 2020

Sünnet mihenktir




Hep söylenir; “insanların sadece akıllarına nazar değmez” diye. Boşuna değildir tabi, başkasının aklını nazar edecek kadar beğenmek pek yaptığımız hatta hiç yapmadığımız bir şeydir zira. Yok desek de, neticede durumumuz budur: En akıllı benimdir, en doğruyu ben düşünürüm tabii ki, başka kim olacak?

Bu en yaygın bencillik türüdür ya da hadi hafifleterek söyleyelim, bu hemen hepimizde bulunan kendini beğenme halidir. Yine de pek hafif olmadı sanki. Ama akıllarımıza bunun böyle olduğuna ikna edecek pek makbul bir yol yok gibi.

Hayatın dengesinde devam etmesi ve özellikle insani ilişkilerin ve sosyal düzenin, adil bir düzende devam etmesi için bu kendi aklını beğenme, kendi doğrusuna inanma, kendi keyfine göre davranma gibi insani heveslerin kırılmasına, kırılamayanların da kontrol altında tutulmasına ihtiyaç vardır.

İşte bu ihtiyacı gideren görev dağılımındaki en temel ayrışma olan; yöneten ve yönetilen olma halidir. İnsanoğlunun bir zümresi idareci olurken, diğerleri de idare edilen olmak zorundadır. Ortak kuralların uygulanması ve kuralların çiğnendiği durumların denetlenip, gerekli düzenleme ve cezaların tatbiki için de buna kesinlikle mecburuz.

Peygamberlerin görevlendirilmesi, vahyin inmesi ve insan hayatını düzenleyen ilahi fermanların varlığı ve halen devam ediyor olması, kıyamete kadar da devam edecek olması; bu düz ve temel insani sorunun çözümüne dünyevi bir çözüm olmaları bakımından en doğru ve ilk çözümün de adresidir. İdeal yolun temel kurallarını belirleyen dinin sosyal hayata sunduğu düzen ve kuralların insan aklından değil ilahi vahiyden kaynaklanıyor olması büyük bir denge sebebidir.

İnsan uymak zorunda olduğu kural ya da kanunun, kendisi gibi bir insanın değil de mutlak kudret ve otorite sahibi Allah(cc)’in hükmü olduğunu bilmesi, temel itiraz ve benlik noktası olan, aklını beğenme veya aklına uydurma, işine gelmediğinde reddetme gibi, zaaf ve isyanlarını bastırma noktasında oldukça etkilidir.

Bu noktada karşımıza çıkan bir itiraz noktası, vahyin devam etmemesi ve insanlığın sürekli yeni dert ve sorularla hayatlarını ikame etmelerine karşın, dinin çözüm üretme sisteminin nasıl devam edeceğidir.

Din usulü ya da fıkıh usulü gibi teknik bakımdan yeryüzünün en sağlam hukuk sisteminin varlık ve işleyiş inceliklerine, bugün itibariyle haberdar olanların azlığı ve insanların “müftünün fetvasının yettiği” devirleri geride bırakmış olması, meydana birtakım hokkabazların çıkmasına ve bu alanda bir boşluk varmış intibaı vererek, kendi akıllarınca uydurdukları güya gerçekleri din diye insanlar sunma cüreti, maalesef yayılmaya devam ediyor.

Bunlar insanlığın en akıllılarıdırlar, onlardan önce çok az insan bunların ulaştığı muhteşem ve ulaşılmaz seviyeye gelmiş ve çok az zat bu incelikleri kavrama gibi üstün özelliklere sahip olabilmiştir.

Biraz cesaretlerini topladıklarında; sahabeden başlayarak bizden önce bu dini gönüllerinde tutan ve dünyanın hemen her yerine davetini ulaştıran, ihlas ve gayretle Allah(cc)’in adının yüceltilmesi için, gerektiğinde malları, gerektiğinde canları ile mücadele eden, dünyaya ilim ve irfan nedir öğreten geçmişin örnek şahsiyet ve toplumlarını, önce reddetmeye, sonra kötülemeye ve en sonunda aşağılayıp hakaret etmeye varan, azgın bir cüretle saldırıyorlar.

Biraz dikkatle takip edildiklerinde aslında kendi akıllarına tapındıkları ama kurdukları tezgahın dağılmaması için Allah(cc)’e ibadet ettiklerini söyledikleri görülebiliyor.

Kendi hevesini ya da arzusunu ilah edinmenin, İslam kılıfıyla sunuluyor olması, bir müddet kabul görmelerini sağlasa da, bu kontrolsüz zeka sahiplerinin ayaklarının sık sık kayması kaçınılmaz bir son oluyor. Bütün mesele, samimi Müslümanların bu adamların ne yapmaya çalıştıklarını idrak etmelerine bağlı.

1400 yıllık bir mirası bir cümleyle kenara itebilen, Allah(cc) ve Rasulü(sas) için tazim ve salavat okunmasından rahatsız olan, kendi aklından başka fetva makamı tanımayan ve şimdilik Müslümanım diyen ama pek yakında deist olma ihtimali bulunan bu zevatın, samimi bir şekilde insanların dinlerinde ıslah ve hayatlarında maslahat elde etmelerine yardımcı olmak gibi bir dertleri olmadığını, en ufak bir itiraz ya da reddiyede, düşmanca saldırmalarından anlayabiliyoruz.

Peygamberlerin davet yolundan nasipleri olmadığı gibi, sahabe ya da onların izindeki imamların gayret ve tevazularından da payları yoktur ki; fitne ve fesattan başka bir faydaları dokunmuyor.
Bazılarının emperyal devletlerle münasebetleri ve hatta onların beslemeleri olmaları da normal ve samimi bir çalışma yürütmediklerinin en net delillerinden biri. İçinde yaşadığı toplumu şu ya da bu sebeple, başka bir devlete köle etmek gibi bir niyetin sahih bir anlayış olma ihtimali yoktur.

Bu din, ilk günlerinden itibaren yazılı kayıtlara alınmış, yüzyıllardır en doğru bir şekilde nesilden nesle aktarılmış, yaşanmış ve toplumların dertlerine derman olmuştur. Tarihin fikir ırmağında ana damarlar bu dinin mensuplarının arasından çıkmıştır. Çözümsüz bir soru, çaresiz bir dert bırakmadan bugünlere kadar gelinmiştir.

Şimdi birilerinin kendi hevalarını bize dayatmaları kabul edilecek, hoş görülecek bir durum değildir. Bırakıldığında bu ifsat hareketlerinin ne gibi sonuçlar doğurabildiğini yakın tarihimizde yaşadık, tekrar denemeye gerek duymamalıyız.

Elimizdeki en sağlam mihenk, sünnettir! Ona uymakta savsaklama ya da gevşeklik bir yana, sünnet üzerinde fikir jimnastiği yapma cüretinde bulunanların, Müslümanlara örneklik ya da önderlik etme iddialarını kesin bir duruşla reddetmek mecburiyetindeyiz. Aksi halde dünyadan sonra din de elimizden gidecektir.

Sünnetsizlik gavurluk alametidir!

18 Aralık 2019

Coğrafya kanundur



Dünyanın mutlak hakimi ve düzenleyicisi Allah(cc) tarafından konulan bir hayat kuralı vardır. Bunun pek çok yönü ve aşaması olsa da, basit temel gerçeklerden birisi şudur; bitki ve hayvanların en güzel yetişecekleri ve yaşayacakları birer coğrafyaları vardır. Hatta bunlardan bazıları, yerleri değiştirildiğinde yaşayamazlar, çürürler, ölürler.

Kutup ayısını ülkemizde barındırabilir ve ortam doğal şartlara uydurulursa yaşaması temin edilebilir ama asla kendi vatanında olduğu gibi sağlıklı olamaz. Suni şartlar hayatta tutar evet ama sadece hayatta tutar.

Hurma ağacını çöllerin sıcaklarından uzaklarda yetiştirmek için sarf etmeniz gereken gayret ve masraf, elde edeceğiniz ürünün karşılayamayacağı kadar büyüktür.

Bir diğer yol ise, şeytanın fısıldadığı (Nisa 119) fıtratını bozma, değiştirme ya da genleriyle oynayarak uyum sağlar hale getirmedir. Bugünün dünyasının en büyük tehlike ve tehditlerinden birisi olarak karşımıza çıkan genleriyle oynanmış veya hormonlu dediğimiz, tatsız ve faydasız birçok ürün var maalesef.

Söz konusu insan olunca; coğrafyanın yani yaşanan toprakların, şartların, adetlerin, geleneklerin, her açıdan kültürlerin hatta genetik yetenek veya eksiklerin hiçbir etkisi olmadan, herkese her şartta geçerli bir kurallar veya kanunlar manzumesi çıkartmak, uygulamak ve başarılı olmak mümkün olabilir mi?

Allah(cc)’in dini, temel delillere bağlı kalınarak ama coğrafyalara, halklara ve içinde bulunulan şartlara göre şekillenen fetvalarla yaşanır. Bu değişimin temelleri bizzat Kur’an ve Sünnet ile atılmıştır.

Namaz gibi temel ve olmazsa olmaz bir ibadet, savaşta ya da yolculuk gibi zor şartlarda değişime uğrar. Oruç gibi sembolleşen bir ibadet, kişisel sağlık durumuna ya da yolculuk gibi özel durumlarda değişime uğrar yani mecburiyeti kalkar o kişiden.

Sünnette gördüğümüz pek çok uygulamanın yanı sıra, ilk asırlardan itibaren genişleyen ve farklı toplulukların içine dahil olduğu, devasa İslam ümmetinin dinlerini yaşamaları için gerekli olan ortamların oluşmasında, alimlerimizin bu değişim ve esneklikten faydalanarak fetvalar üretmesi, bir vakıadır.

İmamlarımızın bir şehirde verdikleri fetvanın bir başka şehirde değişmesi gibi durumlar, gayet olağan bir süreçlerdir. Birkaç yüz yıl önce, başka bir toplumda verilen fetvaların günümüzde değişmesi kaçınılmazdır. Mesele sadece, bu işi yapabilecek kabiliyette alimlerimizin olup olmadığı sorusunda kilitlenir.

Biz Allah(cc)’in dininde bile böylesi bir alana sahipken, birilerinin batılıların kendi toplumları ya da menfaatleri çerçevesinde düzenlediği yasalar ve kurallarla; bizi, coğrafyamızdaki bin bir çeşit insan toplumunu, adetlerini, yaşam şartlarını, gelenek ve kültürlerini dikkate almadan, bunlara tabi olmaya mecbur etmesinin başarısızlıkla sonuçlanması normaldir.

Biz ve benzerimiz onlarca ülke, batıdan devşirilen düzenlemelerle, sadece son 100 yılda şu an olduğumuz noktaya geldik, daha da beter olma yolunda ilerliyoruz.

Kumaş kaliteli ve terzi marifetli görünse de, bu elbiseler bize uymuyor, ya sıkıyor ya sarkıyor. Zorlamak çare olmuyor, çözüm üretilemiyor.

Israrla ve bir tür inatla, insanların ürettiği bir kural ya da kanunlar silsilesinin, sonuçları kötü olduğu ortaya çıktığı halde, uygulanması için çaba sarf etmek kadar abes bir iş olmasa gerek.

Hiçbir aslanı bir tutam otla çağıramaz, bir keçiyi de omlet yemeğe davet edemezsiniz. Aslan ota geliyorsa, size saldırıp parçalamaması için, ya karnı tok ya da genleriyle oynanmış olması gerekir. Keçi omlet ikramını kabul ediyorsa, yanında sunulan bir dal yeşillik içindir.

Ve fakat biz insanız, dahası ve ötesi Müslümanız! Ne bir lokma et için gavurun sofrasına oturabilir ne de bir tutam ot için, namerdin semtinden geçebiliriz.

Başkalarının iyi dediği ve öyle kabul ettiği kural ve kanunların bizim toplumumuz için de iyi ve güzel olduğunu söylemek, basit ve aşağılayıcı bir taklitçilik olur. Her toplumun ve halkın kendi dinamikleri, kültürleri ve yetenekleri çerçevesinde, nesiller boyu oluşan ve sürekli değişimler geçirerek güncellenen bir adet ve gelenekler manzumesi vardır.

Güncel bir örnek olarak; 18 yaşından küçük bir kızla evlendi diye bir adama tecavüzcülerle aynı cezayı verir ve aynı koğuşa atarsanız, kanunlara göre doğru bir şey yapmış olsanız da, bu apaçık bir zulüm olur. Üstelik, aynı yaşta başka bir kızın, evlilik dışı beraberliğini överek haberleştiren bir medya düzeniniz varsa, toplumu kanunlarla ifsat ediyorsunuz demektir.

Kanunlar, coğrafyalara göre değişmek zorundadır. Kanunlar, halkın inancını ve kültürünü dikkate almak zorundadır.

Kanunlar adalete hizmet etmek zorundadır..

23 Kasım 2019

Okuryazarlık ve medeniyet



Bazı konularda zamanında ve zemininde konuşmak daha değerlidir. Hele günümüz insanları için gündemlerin hava durumundan daha hızlı değiştiğini göz önüne alırsak, günü geçen sözlerin dinlenmediğini söylemek mümkündür.

Neredeyse herkesin, her şeyi okuyabildiği ve dolayısıyla her bilgiye çok hızlı ulaşabildiği düşünülünce, hızlı gelenin hızlı gittiği gibi bir gerçek ortaya çıkıyor. Saygı duyulmadan ve özenilmeden elde edilen her şey gibi, bilgi de ucuzluyor.

Hakkında fikir beyan ettiğimiz herhangi bir konuda, toplum tarafından hemen sınıflandırılmak ve hasbelkader fikrimizin yakın olduklarıyla aynı safta görülmek gibi bir de riski var. Bunun bizim için bir sorun teşkil etmesi bir yana; insanların fikir ve sözlerinizi bu kategorize yaklaşımla dinlemesi ve anlamlandırması, gerçekten konuşmaktan ve yazmaktan uzak durduracak kadar ağır bir mana kirliliğine yol açması, asıl derdimiz.

Okumak ve yazmak, insan için çok özel bir nimettir. Bunun temelini, Allah(cc)’in insan oğluna dünya hayatında tabi olacağı kuralları bildirmek için yazılı metinleri kullanmış olması oluşturur. Adem(a)’dan Muhammed(sas)’e kadar gelen bütün sahifeler ve kitaplar bunu gösterir.

Öyleyse; kıyamete kadar dünyada vazgeçilemeyecek olan bir şey de, okumak ve yazmaktır. Değişen veya değişebilecek hiçbir şey bu gerçeği ortadan kaldıramaz. Sünnetullah tam da böyle bir şeydir; bütün insanlık bir araya gelse, O(cc)’nun kanununu iptal edemez, yerine daha iyisini koyamaz.

Günümüz insanı, okuma yazma bilmeyi medenilik ya da gelişmişlik sayıyor. Oysa İslam medeniyeti, marifeti yani Allah’ı ve mahlukatı doğru şekilde tanımayı medeniyetinin temeli olarak görür. Bugün yaşadığımız toplumlarda, okur-yazar cahillerin çokluğu da, tek başına okumanın ya da yazmanın yetmediğini anlatır.

Kendini ve Rabb’ini bilmeyen cahildir; isterse yeryüzünde bulunan bütün kitapları okumuş olsun, isterse bir o kadarını kendisi yazmış olsun…

İslam’ın oku emriyle istenilen şeyin yazılı bir metni okumak zannedenler fena halde yanılıyorlar. Zira bu emre ilk muhatap olan Muhammed(sas) okuma ve yazma bilmiyordu. Bu anlamda okumak; Allah(cc)’in bütün yarattıklarını, bütün öğrettiklerini ve bütün yazdırdıklarını anlamak yani idrak etmektir.

Sebepsiz ve herhangi bir fayda beklentisi olmadan, bir yeşil yaprağı koparan veya zararsız bir böceği öldüren kişi, okuryazar olsa da okumayı bilmiyordur. Kainatı okuyamayanın kitap okumakla medeniyete ulaştığını, dünyaya geldiğimizden beri yaşayan kimse görmedi.

Gelişmişlik ya da medeniyetle, okur-yazar oranı arasında bir bağ kurmak kadar anlamsız ve altı boş bir değerlendirme bilmiyorum.

Çocuklara ve gençlere, hayattaki varlık sebebi olarak okula gitmek ve mutlaka en yüksek derecelerle başarılı olmak ve asla başka bir ihtimalin olmaması gibi lanse edilince, başarısızlık durumunda bozulan kişisel ve ailevi dengeler, topluma yansıyan bozulmalar ve neticede kaybolan hayatlar ortaya çıkıyor.

Hayatın bir başka alanında belki de çok başarılı ve huzurlu bir yol tutması mümkün olan fertler, bu bakış açısı ve toplum baskısı sebebiyle heba olup gidiyorlar.

Bu yüzdendir ki geçmişte, okuma yazma bilmese de, hayatın ve eşyanın hakikatini idrak eden ve bu idrakle yaşayan bir toplum inşa ederek; dünyaya adalet, iyilik, gelişmişlik ve güzellik hediye eden medeniyetler inşa etmişiz. Bugün, çok okuyan ve çok yazan ama bir medeniyet inşa edemeyen toplumlara dönüşmüş olmamız da, bakışımızın hatasının delilidir.

Bugün okuryazar oranı mukayeseleri ile batılı ülkelerle doğulular arasında bir medeniyet yarışması düzenleyen az gelişmiş ama okuryazar kesimler, ne batının vahşet üzerine inşa ettiği zenginliğinin kaynaklarını, ne de halihazırda bir çok batılı ülkede yüksek oranlarda okuryazar olmayan insan yaşadığı gerçeğini duymak bile istemezler.

Örneğin, kuzey batı Avrupa ülkesi ve dünyanın en iyi organize olan devletlerinden biri olan Hollanda’da, 17 milyon nüfusun 1 milyondan fazlasının, ya hiç ya da çok az okuma yazma bildiğini görmek istemezler.

Müslümanlar için okuma yazmanın temel motivasyonu, Kur’an ve Sünnet başta olmak üzere İslami ilimleri okuyabilmektir. Bunları okumaya başlayınca da, teknik ya da teknolojik gelişme kaçınılmaz olur. Temelinde Kur’an ve Sünnet olmayan okumaların sonunda ulaşılan yerin insanlığa hayır ve huzur getirmediğini, gerek tarihten gerekse bugün yaşadıklarımızdan görebiliyoruz.

02 Kasım 2019

Hikmeti doğru yerde aramak



Hayat boyunca iyilik ve güzelliklerin peşinde koşmak, imrenilesi bir erdem ve aslında büyük ve eşsiz bir ilahi lütuftur. Temelde yaratılışımız gereği her birimiz bu kalibrede olsak ta, yetiştirilmemiz ve neticesinde seçtiğimiz yol her zaman iyi ve güzel olmuyor.

Bundandır ki, Allah(cc) insanlardan bazılarını seçerek, diğerlerine iyiliğin ve güzelliğin yolunun elçileri yaptı. Yaşadıkları çağlar kadar, sonrakilere de ibret ve örnek olacak hayatlar yaşayıp, artlarında hikmetlerle dolu sözler ve misaller bıraktılar.

Hikmeti geniş tarif ve detaylarıyla anlatmak için uygun yer burası değil elbette ama kısaca; ince anlayışla idrak edilen bir hakikatin güzel ve kavranması kolay bir ifadeyle sunulması olarak anlıyorum. Bu kadarı bile, bir ömür peşinde koşmak için değerli kılmaya yetecek bir hazinenin haritası gibidir.

Hakikatlerin en temelinde yaratılışımız ve maksatlarının yer aldığı düşünülürse, bunun hikmetini kavramanın ya da kavrayamamanın insan için ne kadar yüksek ya da ne kadar alçak bir hali belirlediğini kolaylıkla çözebiliriz.

Yaratılış hikmetini bilen ve buna uygun yaşayan insan modelinin gerçekleşmesi bütün risalet yani peygamberlik çizgisinin hedefidir. Zira böyle bir insan, Allah(cc)’e kulluğu benimsemiş ve gereklerini yerine getirmek için hayatını feda etmiş demektir. Bunun da akıbetinin hayırlı olması ve ahiretinin güzelliklerle dolması beklenir, umut edilir.

Aksi halde, hayat sebebini bulamayan hatta arama ihtiyacı bile hissetmeyen insan modeli; hayvanlardan farklı olarak sadece konuşmakta ve onlardan biraz daha gelişmiş aletlerle hayatını ihtiyacından fazla kolaylaştırmaktan başka bir başarı ve becerisi olmayan, esas yerini bulamadığından ve kendisine ikram edilen hikmetlerden mahrum kaldığından dolayı da hayvanlardan aşağı düşmüş bir zavallı yaratık olacaktır.

Bu iki hal dışında bir orta yol yoktur ve olmayacaktır. Üçüncü bir yol muhaldir.

Hayat; bir renk çemberi değildir; bugün yeşil yarın sarı, ertesi gün kırmızı bir insan olarak yaşamak mümkün değildir. Dün mü’min, bugün kafir, yarın münafık olmak; teoride mümkün ise de, tercih edilmesi insanlık onuruna ters bir karmaşadır. Aklı başında hiçbir insan, bugün komünist, yarın kapitalist, ertesi gün Müslüman olmak gibi bir ahmaklığı normal görmez.

Hakikatin hikmetini aramak gibi bir derdi olan herkesin, bu uğurda biraz çaba sarf etmesi de kaçınılmaz bir gerekliliktir. Aksi bir hal için tembellik ve cahillik yeterli iken; hikmeti elde etmek arzusu, bir gayreti ve mücadeleyi mecbur kılar.

Allah(cc), hikmeti öncelikle ve özellikle peygamberlerine vermiş ve onlardan da insanlığa yayılmasını murat etmiştir. Tebliğ; varlığın ve hayatın, kainatın ve insanın, dünyanın ve ahiretin hikmetini anlatmaktır.

Onlardan sonra da devam eden bu süreçte, ilim ehlinin peygamberlerin mirasçıları olmalarından maksatta budur. Nihayetinde son peygamberin de vazifesini tamamlayıp dünyayı terk etmesi, ardından gelen ve kıyamete kadar gelecek olan, Kitap ve Hikmet’i kavramış alimlerin onun davet ve tebliğini devam ettirmesi, hikmetin nerede olduğunun ve nerede aranması gerektiğinin de işaretidir.
Bu minvalde sünnet, hikmettir. Sünneti kavrayamayan hikmeti kaybeder. Sünnetten mahrum kalan hikmetten mahrum kalır. Sünnetsizlik hikmetsizliktir.

Kur’an ve Sünnet ilmine sahip olmayan, hikmetin risalet boyutundan uzaktır. Çok akıllı ve bunların dışında herşeyi bilen birilerinin hayatın herhangi bir aşama ya da detayları hakkında bazı hikmetleri keşfetmeleri mümkün olsa da; umumi bir hayat nizamı ve mükemmel bir insanlık modeli için, kamil manada peygamberlerin ve özellikle de son Rasul Muhammed(sas)’in sünnetine ihtiyaç kaçınılmazdır.

Bu gerçek kıyamete kadar geçerli olmaya devam edecek, hayatın en temel hikmetidir. Bunu kavramak için temel insani yetenekler yeterli olmaz ancak onlarla gayret edilmesi sonucu verilecek bir iman nimeti gerekir.

İman ve hikmetten yoksun ama çok bilgili insan diye bir şey yoktur. Bu dünyada yaşayıp, çok şey bilip ama nihayetinde Rabb’ini bulamayan biri cahildir. Rabb’ini bulduğu halde, O’nun peygamberler vasıtasıyla ilettiği mesajın hikmetini kavrayamayan biri de cahildir. Kendisinden alınacak hikmet eksiktir, yarımdır hatta insanı aklından ya da imanından edebilecek kadar tehlikelidir.

Bu sebeple, kimleri dinlediğimiz, okuduğumuz, takip ettiğimiz çok önemlidir. Kimlerde hikmeti aradığımız çok önemlidir. Aklı, kalbi, fikri, sözü ve hayatı sünnetten mahrum ve uzak birinden alınacak hikmet olsa olsa bu halin ne kadar ibretlik bir zavallılık olduğu olur.

Kendisinde ilimden bir paye olduğunu gördüğünüz insanlar konuştuğunda dikkatle dinleyin; belki hayatınızın dünyasını ya da ahiretini belki de her ikisini güzelleştirecek bir hikmeti onun diliyle Allah(cc) size duyuracaktır.

Hikmete ulaşmak büyük bir nimettir.

09 Ağustos 2019

Bayramlaşmak: Neden ve Nasıl?


İslam’ın bize vahiyle bildirilip tamamlanmasının üzerinden çok uzun bir zaman geçti. Rasulullah(sas)’in ahirete irtihali ile kesilen vahiy ve sünnet süreci, sahabenin uygulamaları ve onlardan neşet eden fetvalarla gelişerek günümüze kadar geldi.

Bu konu elbette bir yazıyla özetlenebilecek kadar basit veya küçük bir hadise değil. Bu yüzdendir ki, yüzyıllardır devam eden bir ilim aktarımı ve İslam eğitimi gerçeğimiz var. Bu süreçte ortaya çıkan ve her biri başlı başına bir deryaya dönüşen birikimlerin sadece isimlerini saymak bile bir marifet sayılabilir.

Bütün bu devasa ilmin temelinde yatan ve aslında hedefinde de bulunan tek ve büyük maksadımız ise, Allah(cc)’in rızasını kazanmaktan ibarettir. İslam tarihi boyunca gerek kendimize gerekse diğer milletlere yaptığımız bütün iyi işlerin maksadı budur. Korkumuz ve gelecek nesiller için endişemiz de bu maksadı kaybetmelerinden ibarettir.

Bayramlarımız da bu maksadın içerisinde yer alan ve hicretin 2. yılından bu yana idrak etmekle sevindiğimiz Ramazan ve Kurban bayramlarıdır.

Ramazan bayramı diğer ve asıl adıyla Fıtre bayramı; oruçların tutulması, mağfiretin celb edilmesi, fitrelerin ve zekatların verilmesi neticesinde elde etmekle iftihar ettiğimiz ecrin kutlamasıdır.

Kurban bayramı ise; haccın eda edilmesi, vakfelerin icrası ile edilen duaların kabul olunmasının müjdesi, kurbanların kesilmesiyle günahlardan kurtulmanın müjdesi ile sevincin kutlamasıdır.

Her iki bayramımızda da sevincimizin ana sebebi, Allah(cc) için yapılan amellerimizin kabul olunup, günahlarımızın affedilmesidir. Bayram, Allah(cc) rızasını elde etme umudunun adıdır.

Şeker veya tatlı yemekle, et yemenin de elbette sevinilecek, lezzet alınacak bir yanı vardır. Ancak bunlar için bayram etmek, üstün insan fıtratına da İslam’ın üstün itikadına da uygun değildir. Tatlı ve et için hamd eder, şükrederiz. Bayram etmemiz çok daha büyük bir sevinçten dolayıdır. Olsa olsa akıl ve idraki büyümemiş çocuklar şeker ve et için bayram ederler.

Rasulullah(sas)’in, Ramazan bayram günü evinden çıkmadan hurma yediğini ve bundan kaynaklanan bir tatlı adetinin sünnete uygun olduğunu belirtmekte fayda var. Aynı şekilde Kurban bayram günü ilk yediğinin kurban eti olması da mümkünse taklit edilmesi faziletli bir sünnet olarak kaynaklarımızda kayıtlıdır. Bu sünnetin günümüzde zor olsa da yakın geçmişte uygulandığını yaşı yetenler hatırlayacaktır.

Salih bir amel işlemiş olmanın ve gerek Ramazan’da gerekse Kurban’da bu ameller sebebiyle affedilmiş ve rahmete muhatap olmuş olmanın sevinciyle, “Allah, bizden ve sizden kabul buyursun” şeklinde tercüme edilebilecek, sünnette yer alan ve sahabenin de uyguladığı bir bayramlaşma ifadesi bize bayramın ana sebebini de anlatır.

Bundan sonrası artık adetlere ve bölgelere göre değişen, farklı ancak helal eğlence şekilleriyle bayramların geçirilmesi de yine sünnete uygundur yani dinen caizdir. Özellikle çocukların bugünlerde eğlenmesi, zihinlerinde İslam kültürünün yer etmesi bakımından çok önemlidir.
Zamanına gelince; arefe günü ile başlayan bir bayram havasını teşrik tekbirleri ile idrak ederiz. Bu bazılarımıza göre bayramlaşma için de bir işaret olsa da asıl ve sünnete uygun olan, bayram namazının kılınmasından sonra bayramlaşmaktır.

Özellikle, kendileri bir an önce tatillerine çıkacaklarından dolayı, bayramlaşmayı bayramdan önce icra edip, dostlar bayramlaşmada görsün hesabı yapanların bayramla münasebetleri o kadardır. Bunu yapan kurum ve şahısların merasimlerine katılmamak bugün için değerli bir duruştur. Madem Müslümanların bayramlarına o kadar değer veriyorlar, bir zahmet hiç değilse bir günlerini bu işe ayırma zahmetinde bulunsunlar.

İslami bayramların resmi tatile dönüşmesi maalesef bir yozlaşmanın da önünü açmış bulunuyor. Elbette günümüz şartlarında, bayramlaşmak ve hele de akraba ziyaretleri gibi önemli vazifelerin icra edilebilmesi için bir tatil ihtiyacı aşikardır. Ancak bayramın bir tatil sebebinden ibaret görülür hale gelmesi bir kayıptır, hem de büyük bir kayıp.

Bayram namazından sonra bayramlaşma umuduyla…

22 Aralık 2018

Dinde fikir hürriyeti yoktur


İnsanlar her konuda akıllarına geleni söylemeyi fikir hürriyeti olarak algılamaya başladı. Çayın kalitesinden bahsetmeye benzer bir rahatlıkla Kur’an ve sünnet hakkında ileri-geri konuşmaktan çekinmeyen bir kitle var.

Diledikleri gibi saçmaladıkları bir sırada kendilerine yönelen eleştiri ve kınamaları hemen bir fikir özgürlüğü maskesi ile karşılamaya çalışıyorlar.

Din hususunda kimsenin aklına geleni söyleme, aklına geleni hakikat diye ortaya atmaya, kendi fikirlerini dinin temellerine yerleştirmeye hakkı, yetkisi ve izni yoktur.

Din tamamlanmış ve esasları ile kayıtlara geçmiştir. Bu esaslar üzerinde ümmetin salih alimleri ittifak etmiş ve ümmetin tamamı da bu esaslar üzerinde birleşmişlerdir.

Kimse, bu dinin Rasulü(sas)’nden, O’nun sahabesinden ve onların yetiştirdikleri tabiinden daha iyi bu dini bilemez, anlayamaz veya onların anladığından farklı bir anlayış getiremez.

Kur’an ve sünnet konusunda sapkınlardan başkasının şüphesi ve tartışması olmaz. Bu iki temele itiraz edenin veya kendince yorumlarla bunları iptal etmeye çalışanın da bu din içinde yeri kalmaz.

Kendilerine devrimizin akademik kariyer planlaması içinde önemli bir yer edinen bazı isimler, otorite oldukları zehabına kapılarak, din hususunda kuralları yeniden koymaya kalkıyorlar. Dinin temelleri olan Kur’an ve sünnetin anlaşılması konusunda bir ihtilafı değil, bizzat bu kaynakların kendilerini sorgulamaktan çekinmiyorlar.

Kur’an; Allah(cc)’in sözüdür, bunun aksini iddia eden, din sınırlarını aşmış olur. Lafzı da manası da Allah(cc)’dendir. Herhangi bir kelimesi değiştirilmeden vahyedilmiş, değiştirilmeden kaydedilmiş ve değiştirilmeden nakledilmiştir.

Kur’an’ın “yedi harf” yani 7 kıraat üzere olması arapça dil kuralları içinde oluşan değişik söyleyiş şekillerinden olup, bunlar da yine Rasulullah(sas)’e vahyedildikleri gibi bize nakledilmişlerdir.


Bu ortaya konulan iddialar tabi ki yeni değildir. Said bin Cubeyr(ra) gibi büyük tabiin alimlerinin uğruna canlarını vermekten çekinmedikleri Kur’an’ın Allah(cc) kelamı olduğu hakikatinin iptali için ortaya ilk nesilden hemen sonra atılmışlar ve dönem dönem, değişik coğrafyalarda yeniden farklı söylemlerle görülmüşlerdir.

Günümüzde ise batılı bir müsteşrik edasıyla bunları tazeleyip dillendirenler, kendilerine yönelen itirazları fikir özgürlüğü maskesiyle savuşturmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki; Müslümanlar arasında dinleri hakkında insanların fikir özgürlüğü olduğunu sanarak, bunları savunan kişiler de görülüyor.
Hayır, Allah(cc)’in dininde fikir özgürlüğü yoktur. Esasen din kavramı, akılla elde edilen veya tasarlanan bir konu değildir. Din, imana ve kabule dayalı bir sistemdir.

Akılla meleklerin varlığına iman edemezsiniz! Akılla göklerden bir meleğin Allah(cc)’in sözünü getirip bir insana aktarmasını açıklayamazsınız!

Akılla ancak Allah(cc)’i idrak eder ve iman edersiniz. Sonra da gelen vahye boyun eğer, hakikat olduğuna iman eder ve tabi olursunuz. Ya da iman etmez ve tabi olmazsınız. Fakat dini akla uydurmaya, fikre tabi tutmaya çalışırsanız sapıtır ve kendinize bir din türetmiş olursunuz. Ve bu artık Allah(cc)’in dini olmaktan çıkar…

Dinin sınırları içinde fikir ve yaşantı olarak dolaşmak elbette serbesttir. Sınırları tayin eden esasları yerinden sökmek hürriyet değil isyandır!

01 Eylül 2018

Şaka mı Yapıyorsunuz?


Abdullah ibni Ömer(ra) şöyle rivayet etti:

Münafıklardan birisi Tebuk seferi hazırlıkları sırasında mescidde, Rasulullah(sas) ve mü’minleri kastederek: ‘Bunlardan daha korkak, bunlardan daha yalancı, bunlardan daha ödlek birini görmedim’ dedi. Bunu duyan sahabelerden birisi, ‘yalan söylüyorsun, sen bir münafıksın’ dedi ve olayı haber vermek üzere Rasulullah(sas)’ın yanına geldi. O henüz Peygamber(sas)’in yanına ulaşmadan nazil olan ayetler şunlardı:

Soracak olursan: 'Biz lafa dalmış şakalaşıyorduk' derler. De ki: 'Allah ile, O'nun ayetleriyle ve Peygamberiyle mi alay ediyordunuz?' Hiç özür dilemeyin. Siz imanınızdan sonra inkar ettiniz. Sizden bir topluluğu bağışlasak bile suçlu olmalarından dolayı bir topluluğu da azaplandıracağız. (Tevbe 65-66)

Bunu duyan münafık devesine binmiş olarak Rasulullah(sas)’e yetişti ve; ‘Ey Allah’ın Rasulü, biz şaka yapıyorduk, yol kolay geçsin diye kervancılar gibi abuk-subuk konuşuyorduk’ diyordu. Rasulullah(sas) ise sadece ayeti okuyor veonun sözlerine aldırış etmiyor, başka bir şey de söylemiyordu. Bir diğer rivayette münafık devesinden inmiş ayakları taşlara takılıp kanayarak Rasulullah(sas)’ın devesinin yanında koşturuyordu ancak O, münafığın yüzüne bile bakmıyordu. (Tefsiri Kebir, c 12, s 71 – İbni Kesir, c 5, s 209)

Tebuk seferi, İslam tarihinin en zorlu seferlerinden biri olarak meşhurdur. Öyle ki bazı sahabe bile bu sefere katılmaktan geri kalmış ve haklarından ayetler nazil olarak tevbelerinin kabul edildiği bildirilmiştir. (Tevbe 102)

Müslümanların madden ve manen ağır bir imtihandan geçtiği o dönemde, yola çıkan orduya katılmanın fazileti de böylece anlaşılmış olur. Onlarla alay edenlerin nifakları açıkça ilan edilmiş ve geri kalanlar ancak haklarında ayet inince tekrar İslam toplumunca kabullenilmişlerdir.

Alay etmek için kurdukları cümlelere dikkat ettiyseniz benzerlerini bugünlerde de söyleyen pek çok münafık olduğunu düşünmeniz işten bile değildir. Hatta öyle ilginç zümreler türedi ki; bırakınız bu gibi korkaklık ithamını, Rasulullah(sas)’in sünnetini şaka konusu yapmaktan bile çekinmeyecek kadar hadlerini aşıyorlar.

Şüphesiz Rasulullah(sas), kendisine tabi olunmak, bütün fanilerden çok sevilmek ve saygı duyulmak üzere Allah(cc)’in seçtiği peygamberidir. O’nunla alay etmeye cüret etmek bir yana hakkında yersiz bir ithamda bulunmak bile imanı yok eden ve sahibini nifaka sürükleyen bir felakettir.

İman dairesine girebilmek için söylenmesi gereken tevhid cümlesinin ikinci ve ayrılmaz parçası, O’nun risaletini ikrar ve ilandır. Bunun bölünmesi, ayrılması düşünülemez zira tevhid cümlesini bize öğreten, tebliğ eden, anlatan Muhammed(sas)’dir. O’na imanda ve teslimiyette en ufak bir şüphe O’nun öğrettiği tevhid cümlesinin ilk parçasından da şüphe etmek olur. Öyle ya, Rasulullah olarak Muhammed(sas)’i kabul etmeyen biri için Allah’ı tek ilah kabul edip ilan etmenin ne anlamı olabilir?

Tevhidi bölme fikrini bu topraklarda ilk ortaya atan ve savunanların daha sonra İslam’a ve bu toprakların tüm değerlerine ihanet edenler oldukları ortaya çıkmadı mı?

Biraz daha basit bir formülle anlatacak olursak; tevhid cümlesinin ilk bölümü olan La ilahe illallah, Kur’an olarak anlaşılırsa, ikinci bölüm olan Muhammedur rasulullah da sünnet olarak görülebilir. Kur’an ve sünnet üzerine bina edilen, büyük bir geçmişin ve muhteşem bir hukuk sisteminin varlığı ise yeryüzünün en değerli hakikati olarak karşımızda duruyor.

İslam, Kur’an ve sünnet temeli üzerine inşa edilen bir dindir. Temellerden sapan duvarlar ne kadar süslü ve sağlam olsalar da çökmeye mahkumdurlar. Temellerin bir kısmını ya da yarısını yok sayarak yapılacak işler ise binadan başka bir şeye benzeyecektir.

Kıyamete kadar devam edecek son ilahi nizamın tüm devirlere ve toplumlara, bütün sorunlar için çözüm üretmesinin yolu sağlam temellere dayanan bir sisteminin olmasıdır. İnsan aklını çalıştıran ancak sınırlandıran, sorgulatan ancak inandıran; asıl sistemi ilahi ancak çıkış yolları bulmayı insani bırakan, adalet ve refahın en fıtri ve güzel yolu İslam nizamıdır.

Bütün teorik anlatımların üstünde bir iman ile, Abdullah’ın oğlu Muhammed(sas)’i herkesten çok sevmeye ve O’nun yaptıklarını taklit etmeye, edemediklerimize üzülmeye ve O’na uymaya gayret göstermeye devam edeceğiz!

De ki, ‘eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.’ (Ali İmran 31)

21 Haziran 2018

Ütopya yalandır

Allah’ın insanlar için tayin ve tesis ettiği hayat düzenini çiğneyen ve bununla kendilerine dünyalık saltanat ve mal edinen müstekbir ve zalimlerin halkların hayallerine bile yön vererek hükümdarlıklarını korumaya çalışmaları bir vakıadır.
Bunu farklı yollarla yaparlar. Günümüzde en yaygın araçları görsel yayınlar yoluyla umutları ve gelecek tehayyüllerini yönetmektir. Elbette toplumun tüm kesimleri ekranlara bakarak kendine bir hayal dünyası kurmayacağından, bunun bir de fikri ya da felsefi boyutunu hazırlarlar ki; kafası biraz çalışan ve gidişatın adil olmadığını fark edenler için meşgul olunacak bir mecra bulunsun.
Adil bir dünya düzeni kurma beklentilerini, ilk adımda adalet yerine eşitlik kavramını zihinlere yerleştirerek saptırırlar.
En kolay istismar edilecek olan mal dağılımıdır. Zenginlerle fakirlerin ceplerinde ve ellerinde olanların eşit olmadığı da reddedilemeyecek bir durumdur. Buradan zihinlere yerleştirilecek olan zehir, herkesin eşit olmamasının adalet olmadığıdır. Oysa ceplerde olanların farklılığı dünya durdukça değişmeyecek ve asla eşitlenemeyecek bir kaderdir. Uğrunda gayret edilmesi gereken insanların mal ve mülk bakımından eşitlenmesi değil, eşitsizliğe rağmen adil bir paylaşım düzeninin kurulmasıdır.
İslam bunu zekat, sadaka gibi sosyal yolların yanısıra devlet nizamına yerleştirdiği ve beytulmal’in yani hazinenin müdahaleleriyle aksayan noktalarda fertlerin ve toplumların hayatlarını adaletle düzenleyerek yapar. Bunu yapmak için kullanacağı yollar ve izleyeceği metotlar ise Kur’an ve sünnet ile sınırları çizilmiş, dönemin ulemasının fetvalarıyla şekillenen, ihtiyaçları gideren, dertlere çare olan ve sürekli gelişip değişen, canlı ve hayatın tamamına hakim bir ilim ve fıkıhtır.
Adaleti tesis etmek için gerektiğinde katilin canını alabildiği gibi, zenginin malına da el koyabilir.
Bir tek kadının ırzını korumak için yahut zekatta eksik verilen bir tek oğlak için savaş ilan edebilir.
Cizyesini ödeyen bir Yahudi yahut Hristiyan tebaasını müdafaa için Müslüman askerler canların verirler.
Kurtların ve kuşların aç kalmamasını dert edinir, yük taşıyan hayvanların kaldıramayacağı yükleri taşımamaları için sahiplerini takip eder.
Toplumun tüm kesimlerinin ve hakimiyeti altında yaşayan tüm canlıların hatta cansızların varlık ve devamlılıklarını güvence altına alır, korur ve destekler.
Otların ve ağaçların korunması kadar, böceklerin ve sair insanlar nazarında değersiz görünen tüm varlıkların sahibidir, hamisidir.
Uygulamalarda bugünün insanına hitap eden ve fikir dünyasını sarsacak şeyler vardır. Dünyanın halihazırdaki normalleşen gayri İslami düzenine alışan çağımız insanı olarak bizlerin kavramak için yardıma ihtiyacımız olan uygulamalar.
Bir örnek olarak, Osmanlı’da gayri Müslimlere Müslüman kıyafeti giyme yasağını gösterebiliriz. İlk bakışta çağdaş liberallerimizin ‘hani nerede özgürlük’ feryadını duymak mümkündür. Oysa hükmün sebep ve hedefinin o devirlerde nasıl ortaya konulduğunu bilmek her şeyi değiştirebilir.
Bir gayri Müslim, Müslüman kıyafeti giyerse sair halkı kendisinin Müslüman olduğu izlenimiyle aldatabileceği ilk sebeptir. Zira Müslüman demek kendisinden emin olunan ve her bakımdan güvenilen insan demektir. Tabii ki olmayanlar olacaktır ancak olması gereken budur.
Diğer sebep ise, gayri Müslimlerin Müslüman kıyafeti giymeleri halinde kendi kültürlerinin tahrip olması ve zamanla asimile olarak kaybolması gösterilir. Bu fetvada da zikredilen çok değerli bir sosyal uygulamanın delilidir.
Geçmişteki adil İslam yönetimlerinin pratiğinden yoksun günümüz insanının, nüfus olarak çok az oldukları halde büyük toplumları gayet başarılı bir şekilde yöneten atalarınıanlamaları da kolay olmayacaktır.
Öyle ya; Osmanlı 2000, evet yazı ile iki bin alp ile dev bir imparatorluğa meydan okuyabilmiş ve dahası ele geçirdiği kale veya şehirlere birkaç yüz Müslüman bırakarak yönetmeyi başarmıştır.
Bu insanların ellerinde sihirli değnek yoktu ama Allah’ın kurduğu bir adalet sistemi vardı ve buna fıtratı bozulmamış her insan teslim olmakta bir beis görmüyordu.
Çağdaş insanın en büyük sıkıntısı fıtratın kaybetmesi olsa gerek, bundan sonra batıl ve kötü olanı sevmek ve kabullenmek kolay olduğu gibi; hak ve adil olanı aramak, bulmak ve uygulamak zor gelir.
Evet, çağdaş ütopyalar yalandır ve tek gerçek İslam’ın adaletidir.

28 Mayıs 2018

Oruç bir yazgıdır

Ramazan’ın ve orucun değerini idrak etmenin yolu onlara nasıl baktığımızla ilgilidir. Ramazan, kameri aylardan bir ay olmakla herhangi bir özelliğe sahip olmadı. Ancak kendisinde Kur’an’ın indirilmesi sebebiyle diğer tüm kameri aylardan farklı bir hüviyet kazandı. Sonra bu ayın oruçlu geçirilmesi emrinin Müslümanlara yazılması ile tüm aylara faziletler ve ibadetler bakımından üstünlük sağladı.

Aylar arasında herhangi bir yarış yok; Ramazan’ın üstünlük ve faziletleri biz insanlar için var. Zaten yaratılan ve insana tahsis edilen tüm varlıklar gibi zaman ve zaman dilimleri de insana hizmet içindirler. Ramazan da nihayetinde Müslümanın dünyadan elde edeceği en hayırlı amellerin zamanı olmasıyla bahşedilmiş bir lütuf ayıdır.

Ramazan ayı, içerisinde insanlar için hidayet rehberi, doğruyu gösteren açık belgeleri kapsayan ve hak ile batılı birbirinden ayıran kitap olarak Kur'an'ın indirilmiş olduğu aydır. Sizden kim bu aya erişirse onda oruç tutsun. Kim de hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günlerin sayısınca başka günlerde tutar. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bu, belirlenen sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola eriştirdiği için Allah'ı yüceltmeniz için ve olur ki şükredersiniz diyedir. (Bakara 185)

Oruç tutmanın bir yazgı oluşu da Kur’an’ın ifadesidir:

Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız. (Bakara 183)

Oruç tutmak, fakirlerin halini anlamak, açların derdiyle dertlenmek, susuzların acısını yaşamak için yerine getirilen bir amel değildir.

Oruç tutmak, bir hak yahut özgürlük olmadığı gibi; sağlık bulmak için de yerine getirilen bir amel değildir.

Oruç tutmak, her Müslüman için yazılmış bir farzdır ve her bir ferdin sadece kendisinin yerine getirmesiyle vebalinden kurtulabileceği türden bir farzdır yani ‘farz-ı ayn’dır.

Bunların yanında oruç tutan birisinin sıhhat bulması, fukaranın, açların ve susuzların halini yaşayarak anlaması mümkün olduğu gibi, bir ibadet hakkı ve özgürlüğü olarak görülebilir. Zira geçmişte ve günümüzde Müslümanların oruç tutmalarını yasaklayanlar da olmuştur, namaz kılmalarını engelleyenler de ve olacaktır. Halen Çin, Doğu Türkistan’da esaret altında yaşayan Uygur Müslümanlarının oruç tutmalarını yasaklamakta hatta zorla su içererek zulmetmektedir.

Oruç tutabilmenin bir nimet, bir lütuf ve bir rahmet olduğunu en iyi anlayanlar, oruç tutmak istediği halde herhangi bir meşru sebeple tutamayanlardır.

Oruç bir yazgıdır; yani kaderdir oruç! Behemahal yerine gelecek ve getirilecek bir yazgıdır. Ondan yüz çevirmenin mümkün olmadığı bir mübarek zaman, yaşanmasına kimsenin engel olamayacağı bir rahmettir.

Baksanıza sokaklarında oruçtan nasipsiz bir sürü insanın dolaştığı şehirlere bile damgasını vurmakta; tıpkı ezan gibi herkesin duyduğu ama ancak kısmet sahiplerinin erişebildiği ibadetlerden bir ibadettir.

Ramazan ayının gündemi Kur’an ve oruçtur. Bunu başkalarına heba etmemek ve değerli bir hazine gibi sahip çıkmak gerekir.

İnsanların başka dertleri, davaları, kavgaları olabilir. Hayatın getirdiği pek çok yük, karmaşa ve telaş belleri bükebilir. Netice asla değişmeyecek ve Ramazan bizim rahmet ve bereket zamanımız olarak kalacaktır; Kur’an ile rahmet, oruç ile bereket…

Günün akşamında bir ezan sesiyle Allah için tutulan orucun, Allah’ın nimetleriyle bozulması anında hissedilen iman ve kazanılan ecrin sevincini ancak yaşayanlar hisseder.

28 Mart 2018

Hakikate eziyet

Çağımızın en kolay elde edilen şeyinin bilgi olduğu hepimizin malumu. Bilgi dediysem tetkik ve tahkikten mahrum, herhangi bir müderris yahut alimin kontrolünden azade, öylesine herkesin kolayca ulaşabildiği online ortamlarda elde edilen bilgileri kasdediyorum. Zaten diğer türlüsünün online elde edilme imkan ve ihtimali yok denecek kadar az. Tamamen yok diyemememizin sebebii de yine ehil ulemanın sesli ya da görüntülü derslerinin de online ortamlarda bulunabilmesinden kaynaklanıyor.

Bilginin kolay elde edilmesinin ilk ve büyük zararı bizzat bilgiye ve bilgi ile ulaşılabilen hakikate zulme sebebiyet verebiliyor. İnsanlar, değerlerini fiyatlarıyla ölçtükleri diğer ürünlerle mukayese ettiklerinde en ucuz şeyin bilgi olması bunun en önemli sonuçlarından biri. Ayrıca asıl ve ehil ilim ehlinin hürmet ve muhabbetine vurulan darbe de büyük zararlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

İlmin ve alimlerin değerini kaybettiği bir toplumda cehaletin itibar görmesi ve bilgin rolleri yapan ancak ehil olmayan zevatın ihtiram görmesine sebep oluyor. Bu gidişatın nihai noktası ise ‘cahiliye toplumu’ olmaktan başka bir şey değildir.

Ehil ulemanın çırpınışları ve büyük gayretleriyle yayılan ilmin hakikat üstünlüğü olmasa bu devirden sağ çıkmak kimsenin beceremeyeceği kadar ağır bir iş olacaktı. Sağ çıkmaktan maksat elbette bedenlerin ölmemesi değil; ruh ve taşıdığı imanın sağ kalmasıdır.

İmanı hayatta tutan ilimdir, ilmin elde edildiği makam alimdir. Bu işin sadece kitaplarla sağlanamayacağı da tecrübi olarak sabittir.

Gelelim bizim asıl derdimize; herkesin kolayca elde ettiği hakikatleri yine kolayca harcayabildikleri bir çağdayız. Ehli olmadığı halde ilmi elde edenin hali, altınla tenekenin farkında bilmeden kuyumculuk yapmaya cüret eden tüccarın hali gibidir, iflası kaçınılmazdır.

Bu gibilerin elinde ve dilinde dolaşan hakikatın uğradığı eziyet ise belki de toplumları ifsad etmesi bakımından herhangi bir katliam ya da zulümden daha büyük ve daha fecidir. Hakikate yapılan zulüm, ehlini de sarar ve dünyayı onlara zindan eder. Zira hakikatin sahipleri için hayatın manası ona uygun yaşayabilmekten ibarettir. Elinden cevheri alınmış bir müslüman için can taşımaya devam etmenin pek büyük bir değeri yoktur, olmamalıdır da...

Bütün bunların üstüne şunu ekleme zaruridir: Yalnız gerçeği, hakkı ve hakikatı almak tek başına doğru bir değildir, illa da ehlinden ve sahih, sadık ağızlardan almak gerekir. Aksi halde hakkın uğrayacağı bozukluk farkedilmeden yayılacak ve ancak helak ve ifsada yol açacaktır.

Bin sözünden bir yanlışı olandan uzak durmak evladır, zira ikinci yanlışı farketmeme ihtimalimiz dinimizin bozulmasına yol açabilir. Hatasız ve günahsız alim aramıyoruz; ihanet ve ifsad ehlinden korunmaktan bahsediyoruz!

İlmin büyüklüğü hiç bir ihaneti mazur gösteremez.

İhanetin aşağıladığı bir insanı, hiç bir şeref yüceltemez.

Fetret devirlerinde müslümanların dertlerinden uzak olanı, hiç bir bağ bize yaklaştıramaz.

Düğünlerimizde sevinmeyen ve cenazelerimizde üzülmeyenlerle aramızda kardeşlik olduğundan bahsedilemez.

30 Aralık 2017

Ezik bir taklit: Yılbaşı

Dünya kurulalı beri bir çok medeniyetler ve yıkımlar gördü. Kalkınmış ülkeler, ekonomik ve siyasi olarak güçlü olmanın avantajlarını kültürlerini yaymakta da kullandılar. Güçlünün ve zenginin taklitçisi hep çok oldu. Yalnız kedinin aslan taklidi yapması canına, fakirin zengin taklidi yapması da yurduna mal oldu da sömürgeler ve sömürülmelerle doldu tarih...

Günümüz dünyasının hakimleri batılılardır, bu tartışılması anlamsız ve bir o kadar da tatsız acı gerçeği hepimiz tiksinerekte olsa yaşıyoruz. Doların hükümferma olduğu ekonomi, ingilizcenin dünya dili olduğu iletişim, uçak gemilerinin ve uzun menzilli füzelerin sağladığı askeri güç onlarda! Modanın hükmettiği dış görünüşler, filmlerin ve medyanın avuttuğu ve yetiştirdiği bilinçler ve altları, saçların ve tırnakların şekli, pantolonların paçası, gömleklerin yakası, ceketlerin düğmesi onların dudaklarına bakıyor.

Herhangi bir dini/davası olmayanlar için kolayca kapılınacak rüzgar onlardan yana esiyor!

Zamanın çamurlu seli önüne kattığı yığınları onların deltasına taşıyor!

Fırtınalar ve hortumlar emdikleri eti vekanı, taşı ve toprağı onların bahçesine kusuyor!

Akar suyun üstündeki çer-çöp direnemiyor!

Tarihin ve medeniyetin ana yurdunda yaşayan, toprağı şehadetle yoğrulu, dağları sancaktar, ovaları seccade, ağaçları rükuda, çicekleri secdede bir yurdun, müslüman coğrafyasının aklı başında fertlerinin,  doğudan batıya derdinin yaklaşan miladi yılbaşı kutlaması olmasından daha kötü bir gündem düşünemiyorum.

Taklitçiliğin iğrenç pratiği yahut bir ileri aşamasıyla celladına aşık olmaklığın çirkefinden üstümüze sıçrayan bu pis çamur, dilimizi meşgul etmekle kalmayıp halkın gönüllerinde sıradanlaştığından, telin etmek ve reddetmek mecburiyeti hasıl oluyor.

Bu adetin kaynağı olan batının artık bir dini yoktur; değişik mezheplerle temsil edilen ve zorla öne çıkarılan kiliseler, skandallar ve gönülleri tatmin etmeyen söylemleri sebebiyle hızla toplum hayatından çıkmakta, ateistlik ve deistlik akımları hakim olmaktadır.

Öyle sanıldığı gibi bir haçlı ruhu tıpkı bizde sanıldığı gibi bir Osmanlı ruhunun yok olmuş olması gibi teoriden ve pratikten çekilmiştir.

Batıda bugün hakim olan kültür, eski inançlarından ve güncel buluşlarından harmanladıkları, değerleri olmayan bir varlık manzumesi olarak; kapitalizmin zaferi, komünizmin bilinci ve neticede hümanizmin vardığı son nokta kendine tapınmaktan ibarettir.

Yılbaşı takvim değişiminden ibarettir ama ona yüklenilen mana, batılıların eksik kalan ruhi rahatlama ve ayin yapma arzusunu bastırma gayretiyle süsledikleri bir yarı dini, yarı dünyevi ama daha çok nefisleri okşayan, eksikliği hissedilen insani duygu ve birliktelikleri desteklemeye yarayan, eğlence ve savurganlık, doyumsuzluk ve merhametsizlik, egoistlik ve menfaatçilik, tüm bunların özeti olarak ise kişisel tatmin ve tapınma yani ‘hevasını ilah edinme’ olarak tarifini Kur’an’da bulduğumuz sapmaların zirvelerinden biridir.

Bu batılı ve batıl adetin bizim coğrafyamızda yani sadece ülkemizde değil diğer islam topraklarında da taklit edilmesinin sebebi, güç karşısında hissedilen eziklik ve buna sebep olan imani ve insani kalitesizlik olabilir. Cehaletin ve umursamazlığın, araştırmaz, sorgulamaz, aptal ve kör taklidin herhalde en güzel ama aslında en kötü örneğidir.

Avrupa toplumu yılbaşına bizim Ramazan bayramına hazırlanmamıza benzer bir huşu ve huzurla hazırlanır. Yaklaşık bir ay öncesinden hediye piyasası ve kutlamalarda kullanılacak havai fişeklerin reklamları başlar. Ulusal ve yerel yönetimler halklarının huzur içinde biir kutlama geçirmesi için idari ve siyasi tedbirlerin yanısıra kaçınılmaz olarak yaşanan el ve göz kaybetmeye varan kazalar için acil müdahale ve tıbbi destek gibi hazırlıkları yaparlar. Bu yönüyle de Kurban bayramında yaşadıklarımıza benzer şeyler yaşanır. Caddeler ve çarşılar süslenir, ışıklandırılır. Çam piyasası ile hindi satışları revaçtadır.

Dini hassasiyetlerini kaybeden batı toplumlarının en yüksek katılımlı ve toplumun her kesimini kapsayan kutlama adeti yılbaşılardır. Bu manada batının ve batılın zirvesidir.

Bize gelince, bu ve benzeri batılı ve batıl adetler için bir tek hadis yeterlidir:

‘Kim bir kavme benzerse onlardandır.’ (Müsned)

30 Kasım 2017

İnsanı yola getirmek

Hiç bir devletin gücü tüm düşmanlarıyla aynı anda savaşmaya yetmez aslında ama düşmanlar birleşip saldıramadıkları için düzen devam eder, Abd örneğinde olduğu gibi. Yine hiç bir devletin gücü tüm vatandaşlarının aynı anda suç işlemesi durumunda tamamını ıslah etmeye ya da engel olmaya yetmez ancak kanun ve kurallara uyan vatandaşlarının çokluğuyla devletler toplumsal düzeni muhafaza edebilirler.

Öyle ya milyonlarca insanın aynı anda hırsızlık yahut cinayet işlemeye başladığı bir ortamda kamu düzenini sağlamak için gerekli emniyet gücünün hiç bir devlette olmadığı düşünülürse, kimsenin altından kalkamayacağı bir sorun olur.

Yukarıda kısaca geçtiğimiz hakikati unutmayalım; kanun ve kurallara uyan vatandaşlar bir devletin sosyal düzenini ayakta tutanlardır. Bu sayı arttıkça, suçlular ve sahtekarlar azaldıkça, toplum huzuru da aynı oranda artar ve diğer paylaşımlardaki adalette tesis edilir.

Zenginlerin vergi kaçırmadığı, üstüne bir de sadakalarla ihtiyaç sahiplerini koruyup kolladığı bir toplumda, hem mal ve mülk sahipleri, hem de mahrumlar yanyana sorunsuzca yaşayabilirler. Adalet ve emniyetin tam olarak tesis edildiği bir toplumda, halk ile güvenlik güçleri arasında ahbaplıktan öte bir ilişki anormal olur.

Zulme meyyal yahut karar vermiş bir insanı durdurabilecek şey, eğer iman ediyorsa ahirette vereceği hesap ve yine aynı şekilde Allah’tan duyacağı utanma duygusudur; iman etmiyorsa kendinden ve insanlardan duyacağı utanç veya alacağı dünyalık ceza insanı engelleyebilir.

Bu cümlelerin altında negatif örnekler de bulunur. Mesela iman eden ve Allah’tan günah hususunda utanan biri nefsine veya şeytana mağlup olup zulmedebilir ve yine insanlardan utandığı için suç işlemeyen biri kimsenin görmediği yerlerde bunu yapabilir.

Bu noktada karşımıza insanları caydıran en önemli etken olarak ceza müessesi çıkıyor. Zira ‘insan acelecidir’ (İsra 11), hızla elde edeceği bir ceza onu geç gelecek sandığı bir hesaptan daha çok korkutabilir. Oysa ahiretin hesabı dünyadan da hızlıdır da insan zamana yenilmiştir, zaman ise kaderdir ve mutlaka varacağı yere götürür de adına ecel denir.

Cezaların en önemli sebebi elde edilmek istenen sonuçtur. Birini suçundan dolayı cezalandırmakla ya toplumun menfaat ve ıslahı yahut o ferdin ıslah veya imhası kasdedilebilir. Mesela suçsuz bir insana kıymış katil için ceza kısas olmalıdır ancak maktulün ailesi affederse müstesna. Seri katil yahut eşkiya gibi katletmeyi kendine hayat tarzı edinmiş hastalıklı ruhlar için ise af sözkonusu olmaz aksine ibreti alem olacak bir şekilde öldürülürler.

Verilen cezaların caydırıcı olması gerektiği hemen herkesin üzerinde ittifak ettiği bir husus olduğu halde, insanlar bir türlü Allah’ın tayin ettiği cezalardan başkasının insanları yola getirmeye yetmeyeceğini idrak edemezler. Oysa fıtratları yaratan Allah, onların ne ile gemlenebileceğini de şüphesiz en iyi bilendir.

Bütün mesele ferdi ve ictimai hayatımızda ortadan kaldırdığımız temel islami düzenin olmadığı bir yerde cezaları gündeme getirmiş olmamız; suç ve günahı engelleyici islami tedbirlerin alınmadığı hatta yasaklandığı bir toplumsal yapıda islamın cezalarının sopa gibi insanların tepesinde dolaştırılması ancak onların Allah’ın düzenine karşı kalplerinde bir korkunun hatta nefretin oluşmasına yol açacaktır.

Medyada arada karşımıza çıkan ‘şunu yapanların cezası budur, haydi uygulayın da görelim, ülkenin yarısını öldüreceksiniz’ gibi hezeyanların sahipleri de çok iyi bilirler ki İslam hukukunun cari olmadığı bir beldede sadece cezaların islama göre uygulanması adalet değildir ve müslümanlardan aklı selim sahibi kimse de bunu istemez.

Allah’ın cezaları yine insanların can, mal, akıl, nesil ve din emniyetlerini sağlamaya yönelliktir. Bunun mefhumu muhalifi de geçerlidir; bu beş konuda kendini emniyette hissetmeyen birinin işlediklerine ceza yoktur ve yine bu hususları güven altına almadan insanlara ceza uygulamakta uygun ve adil değildir.

Canı tehlikede olan kendini savunma hakkına sahip olur, malı tehdit altında olan malını, aklı saldırıya uğrayan aklını, nesli/namusu veya dini hakkında saldırı sözkonusu olan da bunları korumak için elinden geleni yapacaktır. Bu hakkı insanlardan kimse alamaz. Sosyal düzen bunlar güvence altındayken sağlanabilir. Cezalar da ancak sağlanan tüm adalet ve emniyete rağmen işlenen suçlarla ilgilidir.

İslam hukukunu temelleri ve dalları ile yaşandığı toplumsal bir düzen olmadan günümüz toplumlarından örneklerle eleştiren ya da anlamaya çalışan büyük hata eder. Eğer bunu kasten yapıyorsa zaten o Allah’ın dininin düşmanlarından biridir. Uzak durmak evladır...

31 Ağustos 2017

Kurbanların bayramı mübarek olsun

Binlerce yıldır kimler geldi, kimler geçti... 
Tarih sayfaları, gelip-geçenlerin hikayeleriyle doludur. Ardından söylenenlerden ve söyleneceklerden hiçbirinin haberi olmadı. İçlerinden kimileri bunu da dert edindi ve ardında bir güzel hatıra (yad-ı cemil) bırakabilmek için gayret sarfetti.
"Bana, sonra gelecekler içinde iyilikle anılmayı nasip eyle!" (Şuara 84)
İşte peygamberler bu noktada da hep bütün insanlığa örnek oldular. İnsanlık bütün güzellikleri onlardan öğrendi! Geldiler, ama bir daha hiç gitmediler.
Adem, Nuh, İbrahim, Musa ya da İsa denildiğinde kim oldukları hemen bilindi. Hep güzel hatıralarla anıldılar. Muhammed(sas) denilince baharın bütün goncaları patladı!
İbrahim(as) onlardan biri, hanımı Hacer ve oğlu İsmail(as) ile öyle hatıralar bıraktılar ki; Allah onların hatıralarını insanlara 'din' kıldı!
İbrahim(as), dost bir peygamber, güzel bir eş, fedakar bir baba idi. Bir emirle getirip Hacer ve minik İsmail'i kuru ve kara taşlarla dolu bir ıssız vadiye bırakıp gitti. Sonra bir emirle eline bıçağı alıp ciğerparesini yatırdı yere.
Sonra bir emirle geldi, Kabe'yi İsmail(as) ile birlikte inşa etti yeniden.
Haccı ilan etti bütün dünyaya! Vakfeyi ve tavafı hatıra bıraktı.
Ateşin bile yakamadığı bir büyük hatıra oldu!
Hacer, ne büyük bir kadındı! Hacer, siyah tenli idi. Hacer, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, kurtuluşu, umudu, peygamberlerin duası, meleklerin sevdası Muhammed(sav)'in soyuna anne oldu.
Öyle bir kadın idi ki; Allah onun evladı için koşuşturmasını bize ibadet kıldı. O gün bugündür insanlık Hacer gibi koşar durur Safa ile Merve arasında.
Neslinin felahı için dualarla! Zemzem, Hacer o suya 'zemzem' dediği için hala zemzem! Allah onun duasına öyle bir icabet etti ki; cennet pınarlarından dünyaya su gönderdi. İçilmekle eksilmez ama hiç te taşmaz bir pınar oldu!
İsmail(as), kurban oldu, kurban olmayı öğretti! Başını, Alemlerin Rabb'inin emrine öyle bir eğdi ki; semada melekler bile gıbta ettiler. Kurban olmanın adı oldu İsmail! İki kurbanlığın çocuğu Muhammed(sas)'e atalık etme şanına ulaştı.
Mekke gibi bir şehir kurdu. Peygamber oldu, haccı öğretti insanlığa.
Bir baba, bir anne ve bir kurban çocuk, tarihe yön verdiler.
Geldiler, ama hiç gitmediler ve asla gitmeyecekler! Öyle büyük hatıraları var ki; hem anlatılır, hem yaşanır, ama her nesille yeniden canlanır, yeniden büyür!
Kurban ve Hacc onların hatırası olarak kıyamete kadar devam edecek.
Haccetmek için ihramına her giyen onların geçtiği yollardan geçip günahlarından arınacak; şeytana ve avanesine düşman, Allah ve kullarına dost olacak.
Kurban kesmeye her niyetlenen bir İbrahim olup, kendi İsmail'ini alacak bıçak altına!
Atamız İbrahim(as)'e selam olsun!
O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin ümmisi Muhammed(sas)'e selam olsun!
Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!
Kurbanların bayramı mübarek olsun…

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...