Emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Şubat 2020

Hayat bağlarımız



İnsanoğlunun hayata tutunmak için, uğrunda birtakım fedakarlıklar yaparak, kendini mutlu hissettiği, yaşamaktan haz duyduğu ve hadi öyle söyleyeyim, “hayatına anlam kattığı” duygu bağları, his dünyası, aidiyet arzuları vardır.

Mesela biz Müslümanlar için, temeli imanımıza dayanan birçok örnek vermek mümkün. Rasulullah(sas)’e duyduğumuz muhabbetten başlayıp, seçkin insan toplulukları olarak ashabına duyduğumuz bağlılık, onların izlerinden gitmeleri ve dünyaya hayırlı bir nam, güzel bir hatıra ve yüksek bir şan bırakan ecdadımıza duyduğumuz aidiyet duyguları bizi hayata bağlayan, yaşadıklarımıza anlam katan ve gelecek tasavvurumuzu şekillendiren iç dinamiklerimizdir.

Kendimizi ait hissettiğimiz milletten, neslimizin geldiği aileye, bir nimet ve imtihan olarak lütfedilen evlatlarımızdan, bir şekilde bağımız olan ve değer verdiğimiz insanlara, arkadaşlarımıza ve dostlarımıza; ortak duygularımız, ortak hayallerimiz, ortak acılarımız ve ortak sevinçlerimiz olan her bir varlığın ve duygunun bizi biz yapan, insanlık damarımıza can veren, hayatımıza değer katan bir yanı, bir etkisi ve bir katkısı vardır.

Bu dünya hayatında hiçbir şey mükemmel değildir ve olmayacaktır. Bu bahsettiğim duygular ve bağlar da hatasız, eksiksiz ya da sonsuz değildir. Biri azalıp diğeri çoğalarak, biri ağırlaşıp bir diğeri hafifleyerek, biri bitip diğeri başlayarak bizi bir yerlerimizden tutup hayata ve hayatın getirdiklerine bağlar, dayanmamızı sağlar ve nesiller gelip geçer, sonuçta dünya burası, burada işler böyle yürüyor.

Bir de kızdıklarımız vardır, nefret ettiklerimiz hatta, insanı hayata bağlayan önemli bir duygudur bu; irili ufaklı pek çok kişi ya da mesele kafamızı bozar, içimize daraltır, öfkemizi celp eder, mümkündür.
 
Üzerinde normal her insanın ittifak ettiği bir konuda, hemen herkes aynı rahatsızlığı duyar, o da zulümdür. Zulmü, hak sahibinin hakkını vermemek ya da hakkını elinden almak gibi temel bir tarifle anlayan hemen herkes, bu durumdan en azından hazzetmez, hoşlanmaz. Bir ileri aşamada nefret eder.
Zalimin ya da mazlumun kimliği, kişiliği ya da birtakım mensubiyetleri kafaları karıştırsa da; vicdanının derinliklerinde, her normal insan zulümden rahatsızlık duyar.

Politik duruşları sebebiyle gözleri kör olanlar, desteklediklerinin zulmüne ya da karşı olduklarının maruz kaldıkları zulme maalesef sessiz kalabiliyor hatta alkış tutabiliyorlar. Buna da alıştık…

Batı hayranları bir başka bahane ile batının yaptıklarını hoş görmenin bir yolunu bulurken, doğulu emperyalistlerin hayranlarının bahaneleri hakkında bir fikrim henüz yok. Öyle ya, bir insan neden zulmü mazur görsün hele de kendisi için bir bahane yokken?

Batı hastaları için “müreffeh ve demokrat” dünyanın devam etmesi için, geri kalanlara olanlar önemli değildir. Ülkelerin yıkılması, insanların yok edilmesi gerekiyorsa edilir, sorun değildir. Yeter ki, batının rahatı bozulmasın ve hayranlık duyacakları, tapınacakları bir ilahları olsun batı ve kimse onlara dokunamasın, dokunmak ne kelime, rahatsız edemesin. Belki yılda birkaç kez ya da başları sıkıştığında tamamen kaçıp sığınacakları bir güvenli liman olarak, orada öyle dursun istiyorlar ve ben emin olun bunu anlıyorum. Neticede insan budur; rahatını arzular, güvenlik ister, keyfine göre dünyanın safasını sürmek ister.

Anlamadığım, doğu hayranları dediğim, Avrasya bloğunun sorgusuz sualsiz köleleri. Bunların ne Çin’den ne Maçin’den bir beklentilerini görmedim. Ne Rusya’ya ne de İran’a göç etmek ve orada yaşamak gibi bir hayalleri olduğunu da duymadım. Birkaç günlüğüne gidip geldikleri ve aslında gittiklerine gideceklerine pişman olup döndükleri halde, ne hikmetse ve ne gibi bir motivasyonları varsa, onlara asla ve kata laf söylemiyor ve söyletmiyorlar.

Öyle ilginç bir doğu emperyalizmi hayranlığı ki bu; kendi yaşadıkları, ekmeğini yedikleri, nesillerini yetiştirdikleri, gelecek hayallerini kurdukları, aslında yalandan şikayet etseler de mutlu ve mesut yaşadıkları, kendi yurtlarına ve topraklarına, yani kendi ülkelerine sahip çıkmadıkları ve savunmadıkları kadar, İran veya Rusya’yı savunuyor, Çin’e laf gelmesin diye çırpınıyorlar.

Siyasi ya da dini kimliklerinin bir önemi yoktur, ırklarının ya da kan bağlarının da bir ederi yoktur onların gözlerinde. Her konuda nasıl oluyorsa, içlerinden geldiği her halinden belli bir samimiyet ve bağlılıkla, efsunlanmış gibi bu ülkeleri ve politikalarını dillendirip, itiraz edenlerle tartışmaktan geri durmuyorlar.

Dinlerine küfredilse tepki vermeyen Müslümanlar, bu ülkelere laf gelmesin diye çırpınıyor!

İçkisine zehir katılsa ses etmeyen sekülerler, bu devletler başarılı olsun diye yerinde duramıyor!

Nasıl oluyorsa, aynı anda hem İrancı, hem Rusçu, hem de Çİnci oluyorlar! Biri Müslüman, biri Hristiyan, biri komünist ama aynı kalpte hepsinin sevgisini mis gibi taşıyorlar. Hem de öyle böyle değil, candan ve uğrunda can verecek kadar.

Bu duruma bir izahat bulamadım bu bana dert oldu ama bu ülkeyi ve İslam dünyasını onlara bırakmadık şükür, bu da onlara dert olsun!

Suriye’nin firavunu Esed’e ve destekçilerine lanet olsun!

13 Kasım 2019

Bizim ve onların normali


Dünya hayatı, sebepler üzerine inşa edilmiştir. Yağmurlara bulutlar sebep olur ama biz rahmet için Allah(cc)’a hamd ederiz. Toprakta yetişen muhteşem lezzetlerle beslenir ama yine Allah(cc)’a hamd ederiz. Hayvanların topraktan beslenerek semirdiği etlerinden, kanlarından süzülen sütlerinden ve onlardan üretilen nice çeşit nimetten faydalanır ama koyunlara ya da ineklere değil sadece Allah(cc)’a hamd ederiz.

İnsanlığın Allah(cc)’ın kulları olduğuna inanır ve tamamının bu anlamda eşit olduğuna ve üstünlük olarak, dünyalık nimetlerin değil ahiretlik mertebelerin geçerli olduğunu düşünürüz.

Kimsenin neslinin aslına, sahip olduğu imkan ya da zenginliklere bakmayız, rengine ya da yüzünün şekline göre davranmayız. Normal insanlar olmak ve öyle kalmak için gayret ederiz.

Dünya düzeninin de normal olmasını; adalet ve zulmün karışmamasını, güçlünün haklı olan zayıf karşısında boynunun bükük, zayıfın haklı olduğunda dünyanın en dik duruşlu insanı olabilmesini isteriz.

Her insanın, bir şekilde yoldan çıkabileceğini, insanlar gibi toplumların da hata ve sapkınlıkları benimseyebileceğini biliriz.

Bu yüzden, bir hesap sorma sisteminin varlığına ve bu sistemin mutlak adalet sahibi Allah(cc)’in sınırları içinde olması gerektiğine inanır, bunun dışında aranacak çözümlerin zulme kapı açacağını söyleriz.

Onlar, kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar. İşlerin sonu Allah’ındır. (Hacc 41)

İyiliği emretmenin ve kötülüğü yasaklamanın temel vazifemiz olduğunu öğrenir ve öğretiriz. İyilikleri yaymanın ve çoğaltmanın yeryüzünde iyiliğin hakimiyetine; kötülükleri yaymanın ve çoğaltmanın da kötülüğün hakimiyetine kapı veya yol açacağını düşünürüz.

Dünyada selametin, ancak iyilerin kötülere galebe çalması ile mümkün olduğunu ve kötülerin iyiler tarafından hesaba çekilmesi gerektiğini, cezalandırılması gerektiğini biliriz.

Bütün bunların normal insanlar için geçerli olduğunu ve halen dünyada egemen olan batılı emperyalistlerin bu normalin dışında kaldıklarına inandıklarını ve bunu normal gördüklerini görüyoruz.

Dünyanın egemen güçleri olarak; batılıların normal insanlar, ülkelerinin normal ülkeler, askerlerini normal askerler zannetmek bizim için büyük bir yanılgı olacaktır, çünkü onlar öyle düşünmüyor.

Batılı bir emperyalist kafaya göre; onlar için normal kanun ve kurallar geçerli olmaz, hesap sorulamaz ve hatta kınanamazlar, işgal ve sömürgecilik en tabi haklarıdır. Dünyanın herhangi bir yerini işgal edebilir, katliam ya da soykırım uygulayabilirler. İstedikleri ülkenin yeraltı ve yer üstünde bulunan tüm zenginliklerine el koyabilirler.

Sadece diğer insanlar için değil, bu sisteme karşı çıkan kendi insanları için de gayet acımasız davranabilir, gerektiğinde bir şekilde sistem muhaliflerini yok edebilirler.

Mesele; bizim, normal kural ve kanunlara onların da tabi olduğuna ve dünyaya böylece nizam verileceğine ve batının bir medeniyet olduğuna inanacak kadar “salak” olup olmadığımızla ilgilidir.

Bu sebeple, sosyoloji veya uluslararası ilişkiler gibi bilimlerle meşgul olmadan önce veya onların yerine, vahşi yaşam belgeseli izlememiz gerekiyor. Orman kanunlarını ve vahşi hayatın düzenini kavradığımızda, batılı emperyalistlerin dünyasında karşılaşacağımız olaylar, biraz daha kolay anlaşılır olacaktır.

Gerçi hayvanlar arasında bulunan normal denge ve düzen bile, bugün dünyamızda yok, çünkü dünyayı “belhum adal/onlardan aşağı” olanlar yönetiyor.

Batılı bir milyonerin kanı ile doğulu bir garip köylünün kanı eşitleninceye kadar bu böyle…

İnsanlık, doğunun herhangi bir köşesinde bombalarla yıkılan evlerinin enkazından, kanlar içinde çıkartılan ve yaşama hakkı için, paramparça olan çocukların hakkı için, başlarına geçirilen tüm değerlerin hakkı için, ses çıkarmadığı garip insanların hayatlarının hesabını verinceye kadar bu böyle…

Bu denge belki de kıyamete kadar sağlanamayacak ama biz, insanlık onurunu ayakta tutan fikrin ve duruşun bu olduğuna inanmaya ve bunu temin için nefes alıp vermeye nesiller boyu devam edeceğiz. Çünkü bu dünyaya, her gelen gidecek, her yaşayan ölecek, marifet; iyi olmanın ve iyiliğin tarafından olmanın huzuruyla yaşayıp, ömrünü bu hal üzereyken bitirmektedir.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...