Anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2019

Herhangi biri ile her şeyi



Olaylara ve insanlara biraz fazla bencil bakıyoruz. Değerlendirmelerimiz ve davranışlarımız da bu bencilliğe göre şekilleniyor. Kendi bakış açımız ve görüş kapasitemizi esas kabul edince, bizden başkasının ne dediğinin de ve aslında ne düşündüğünün de bir değeri kalmıyor.

Bizim için ciğer paresi, gözümüzün içi, gönlümüzün sultanı, başımızın tacı olan birinin ya da bir şeyin; bir başkası için sıradan ve herhangi biri olabileceği gibi, dikkate değer bir olay bile olmaması mümkün oluyor.

Kalabalık bir şehrin, günde binlerce hastanın ve yakınlarının gelip geçtiği büyük bir hastanesinde, birkaç dakikada bir hasta muayene etmek zorunda olan bir doktor için; her gelen hasta herhangi biridir. Rutin işini yapar, biraz enerjisi varsa birkaç espri ya da gülümseme ile gönül bile alır ama neticede kapıyı gösterir.

Halbuki o hasta erkek ise, kim bilir kimlerin sırtını dayadığı yıkılmaz kaledir de onun sarsılması kimlerin ciğerlerini titretir bilinmez. Kadınsa, kimlerin annesidir, ablasıdır, belki teyzesidir annesiz birilerinin; onun hastalığı kaç hayatı alt üst eder tahmin edilemez.

Çocuksa, annesiyle babasının yürek sızısıdır, ailenin diğer büyükleri için üzerine titrenilen bir taze çiçek gibidir. Kim bilir, kaç evin, kaç bahçenin, kaç akşamın ve kaç sabahın neşesi ve umududur bilinmez.

O hasta, o doktor için herhangi bir hasta iken; başkaları için hayatın anlamı, ciğerin parçası ve umudun canlı timsalidir; başına bir iş gelmesi  kaç ocağı viran eder, kim bilir…

Binlerce öğrencinin koridorlarında dolaştığı, ortalığın ana-baba gününe döndüğü, gürültünün ve hengamenin katlanılmaz boyutlara ulaştığı bir okulda; bir yönetici ya da öğretmen için, kızılıp susturulan ya da kulağı çekilen, kızılan veya aşağılanan, okumaya ve belki de insanlara küstürülen herhangi bir öğrenci vardır ve o öğrenci kim bilir kimlerin yolunu gözlediği mukayese edilmez bir değer, üzerine titrediği bir pırlantadır, bilinmez.

Öğretmenleri için yüzlerin veya binlerin arasında herhangi biridir o öğrenci ama birileri için her şeydir, kim bilir…

Pek hazzetmediğimiz mülteciler dolaşır ortalıkta, çoğunun üstü başı da kirli paslıdır. Yüzleri gülmez, gözleri yerdedir çoğu zaman ve gücü yetenlerimiz iter-kakar hatta döverler. Detaylandırmaktan utanacağımız muameleler yapılır kadınlara ve çocuklara. İşte bunların her biri de bizim için herhangi bir Suriyeli olduğu gibi birilerinin her şeyidir.

Biz kızıp nefret edebiliriz. Varlıklarından rahatsız olabiliriz. Ne ki; bunca insan, bunca acı, bunca yetim ve bunca yıkımın altından çıkıp gelen bu insanların her biri birilerinin her şeyidir.

Bu bakışımız kolay kolay değişmiyor maalesef. Bir haber bülteninde çatışmada şehit ya da kazada ölü diye birkaç cümleye sığdırılan her insan evladının birilerinin her şeyi olduğu gerçeğini unutuyoruz.

İnsanların sayılaştırılması modern hayatın acımasızlığının en bariz ifade şeklidir. Varlığın en değerlisi olan insan, istatistiklere konu sayılar haline getirildiğinde; geriye çiğnenemeyecek onur, unutulamayacak varlık, harcanamayacak değer kalmayıveriyor.

Kapitalizmin insanlığı getirdiği ve alıştırdığı bu nokta, birkaç yüzyıllık batı hakimiyetinin de devamının sigortasıdır adeta. Düşünsenize; batılı bir azgın devlet, ‘yanlışlıkla’ onlarca insanı vurabilir, kasıtlı olarak ülkeleri işgal edebilir ve milyonlarcasını öldürebilir ve bunlar kayıtlara sayılar olarak geçer. Aslında dünyanın yıkılması gereken katliam ve yıkımlar sadece istatistiki bilgilerdir artık!

Her bir sayının etkilediği sayısız insan vardır oysa ve göz ardı edilirler! Fakat insandır bu, unutmaz. Unutsa da bilinç altında bir yerlerde farkında olmadan kin ve nefret büyütür.

Dünyanın geldiği yer, insanların kin ve nefretle dolu olduğu ve en ufak bir ateşlemede büyük öfke patlamalarının yaşandığı bir felaketin kapısıdır.

İnsanlık için bu kapıdan dönüş ve yaratılış gerçeğine yani fıtratının hakikatine ulaşmak yegane kurtuluştur. Ne ki, bunun seslendirenler sesleri cılız, bilekleri zayıftır. Sesimizi çoğaltmak ve bileklerimizi kuvvetlendirmek zorundayız, belki de tarihin hiçbir devrinde olmadığımız kadar mecburuz buna.

Bencillikten vazgeçmek ve “dünya bensiz de dünya” demek gerekiyor…

19 Ağustos 2019

Unuttuğumuz işgal ve dahası



Bundan çok değil 100 yıl kadar önce bu topraklar büyük bir işgal yaşadı. İşgalin nasıl bir şey olduğunu yaşayan nesil aramızdan çekileli çok oldu. Bizim gibi birinci ağızlardan dinleyenler de yavaş yavaş azalıyor.

Dedemin İngiliz esareti sonrası Yemen’den Antep’e yürüyerek dönüş hikayesini dinlemek çocukluğumun en efsane akşamlarını süslerdi. Sonra ninemin küçük bir kız iken Fransız ablukası altındaki Antep’e giriş-çıkış hatıralarını, köylünün erzaklarını düşmandan korumak için mağaralara saklamasını dinledim hep.

Ninem şöyle anlatırmış anneme:
“Açtık, yokluk vardı, kıtlık vardı. Antep’e alışverişe giderken Fransız kontrol noktasında aranıp geçerdik. Bir seferinde nöbetçi komutan bize jest yapıp, ekmek arasında haşlanmış et dağıtmıştı. Ne yapacağımızı bilmeden elimizde beyaz un ekmeği ve arasında mis kokulu sıcak et haşlama ile ilerledik. Onların bizi görmediği bir noktaya gelince annem; ‘etleri yol kenarına dökün ama ekmekleri yiyebilirsiniz’ demiş. Zira etlerin helal olmadığını düşünüyorduk. Ekmekleri de yemezdik ama çok açtık ve arpa ekmeğinden sonra beyaz un ekmeği çok güzel gelmişti hepimize…”

Adım adım işgal edilmişti şehir ve her köşede, her evin mağarasında örgütlenen bir direniş vardı.

Meşhur Şehit Kamil hadisesi sırasında Fransız askerlerine müdahale eden ve ele geçirdiği tüfek kendisine ganimet olarak hediye edilen Yılankırkan Mustafa’nın oğlu Abdulkadir’in şehit oluncaya kadar kullandığı silahı, henüz direniş başlamadan ele geçirdiği halde, götürüp direniş organizesini de yapan heyete teslim etmesi bunun işaretlerinden biridir.

Sadece Kamil değildir Antep savunmasının çocuk kahramanları; bir çok fedakar ve cefakar çocuk, o günlerde büyük vazifeler icra etmiş ve çoğu da bu yolda canlarını feda etmişlerdi.

İşgalin olduğu bir yerde, sadece erlerin değil eli silah tutan herkesin yapabileceği bir şeyler mutlaka olur. Eli silah tutmayanlar da, elleri neye yeter, güçleri neyi kaldırırsa o kadar direnişe destek verirler.
Cephe gerisinde sağlık hizmetlerinden tutun, silah ve cephane temini ve ulaştırılması gibi, savaşın can damarlarına kan veren büyük ve önemli görevleri, isimleri tarihe geçmeyen ‘küçük’ kahramanlar yerine getirir.

Antep savunması sırasında, cepheye erzak ve cephane taşırken bir değirmende silahsız olarak mahsur kalan ve Fransız birlikleri tarafından kurşuna dizilen 14 çocuğun adları bir kenarda kayıtlı durur. Şüphesiz onlar büyük kahramanların ardındaki küçük dev adamlardır. Onların cephane taşıdığı Şahinbey ve çetesi de zaten son ferdine kadar can verinceye kadar düşmana yol vermemiş yiğitlerdi.

Çocuklar ve yeni yetme gençler için işgal altında yaşamak, başlı başına bir travmadır. Bizim gibi uzun zamandır savaş ve yokluk görmemiş toplumlar için bunu anlamak pek kolay olmaz. Fakat geçmişimizde yaşananları biraz hatırlayınca bugün gerek Filistin gerekse Suriye gibi, acımasız ve dengesiz bir savaşın ve işgalin sürdüğü topraklarda, karşımıza çıkan akıl almaz eylemleri anlamak değil belki ama anlamlandırmak mümkün olabilir.

Bütün değerlerini kaybetmiş, ailesini ve en sevdiklerini kurban vermiş, mukaddes bildiği pek çok şeyi çiğnenirken görmüş bir çocuğun nasıl tepki verebileceğini varsın ruh bilimciler düşünsün. Fakat dünya bu çocuklara ettiklerini çekeceğinden emin olmalıdır. Bunlar sıradan ve uysal vatandaşlar olamayacaklar. En özel eğitimlerden ve terapilerden de geçirilseler, bir yanları hep eksik ve yıkık kalacak.

Bir gün, bir Filistinli çocuğu, elince basit bir bıçakla, tam tesisatlı ve eli tetikte asker grubuna saldırırken gördüğünüzde bunları hatırlayın. Bunlar normal çocuklar değiller ve olamayacaklar. Tıpkı dün bu topraklarda Fransız askerlerinin üstüne taşlarla saldıran bizim dedelerimiz gibi, bunlar da sonunu düşünmüyorlar. Bir hesap ya da planla yapılacak işler değil bunlar, tıpkı Kamil’in annesini müdafaa için süngülerin üstüne atılışı gibi…

Kimsenin bu çocuklar üzerinde bir hesabı olduğunu sanmıyorum, zaten o kadar düşük bir direniş profili direnmeyi de başaramaz. Bir halkın kurtuluş mücadelesi, çocukların omuzlarına, kadınların sırtlarına yüklenemez; yükleniyorsa düşer, yıkılır, kaybedilir.

Uzaktan davulun sesi değildir sadece hoş gelen; bir bombanın, bir savaş uçağının sesi, bir babayı kaybetmenin, annesizliğin acısı, kardeşini kurtarmak için toprağı tırnaklarıyla kazmak zorunda kalmanın çaresizliği ve en sevdiklerinin etlerini taşların arasından toplamanın şoku!

“Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var,
Akıl için son karar; saçlarını yolmak var.” (Necip Fazıl)

31 Temmuz 2018

Çocukları öldürmeyin!

Dünya kurulalı beri herhalde en kadim çağrılardan biridir bu; çocukları öldürmeyin efendiler! Size düşman olan bir halkın çocukları da olsalar, sizin nefret ettiğiniz bir milletin evlatları da olsalar, yurdunuza ihanet edenlerin çocukları da olsalar, akil-baliğ olmamış çocukları öldürmeyin…

Yeryüzü şehirlerinin anası Mekke’de, şirkin ve zulmün kol gezdiği devirlerde, insanlara İslam’ın ilk çağrılarından biri de bu idi; çocuklarınızı geçim korkusu yahut kız oldukları utancıyla öldürmeyin!

Devirler değişti, nesiller değişti ancak bu basit vahşet değişmedi. Bütün zalimler çocuklara el uzattılar, bütün hainler çocukların dirilerini de ölülerini de kullandılar.

Yakın geçmişte Suriyeli göçmen çocukların cesetlerinin kıyılara vurmaya başlaması ile yeniden çocuklar insanlığın gündemine girmeyi başardı. Kendi ülkelerinde, sokaklarında güven içinde koşuştururken tepelerine bombalar yağdıran müstekbir zalimlerden bahsedilmeden, anne-babalarını yok eden katil sürülerinden hesap sorulmadan, kuru bir duygusallıkla ölen çocuklara ağıtlar yakıldı.

Suçlu arandı hep ve herkes sevmediklerini katil ilan ederek bu çocukların faili meçhuller zümresine katılmalarını sağladı.

Şimdilerde Ege sularında can veren bazı masum çocuklar sebebiyle yine duyar gösteren zümreler ortaya çıktılar ve kimseye bırakmadan tüm acıları onlar çekmeye daha doğrusu acıların da ekmeğini yemeye çalışıyorlar.

Ege’de boğularak can veren tüm masum çocuklar gibi fetö sebebiyle kaçan ailelerin çocuklarının ölümü de yürek sızlatan bir hüzün sebebidir. Ancak bu ve benzeri tüm ölümlerin bir numaralı müsebbibi daha iyi bir hayat hayali kuran ebeveynlerdir, kızılması gereken ilk sorumlular onlardır.

Allah, hiçbir anne-babaya çocuklarını tehlikeye atarak müreffeh bir hayat kurma vazifesi vermedi. Sabır ve tevekkülle mevcut şartlarda en güzel hayatı sunmak ebeveynlere de çocuklara da yeterli olmalıydı.

Ayrıca bu hazin ölümler üzerinden duyarlılık gösterenlerin hiçbiri açık bir çözüm önerisi sunmuyor. Bekledikleri nedir bilmiyoruz. Çocuk sahibi zanlılara özel muamele ya da af mı istiyorlar? Sahillere de duvar örülmesini mi istiyorlar?

Gerek farklı bir ülkeden mülteci olarak, gerekse bu ülkeden bir soruşturma sebebiyle kaçan biri, hem kendi canının hem de çocuklarının sorumluluğunu kamu vicdanına terk ederek ölüme koşuyorsa kimsenin yapabileceği bir şey kalmıyor maalesef…

Masum bir çocuğun, herhangi bir sebeple, herhangi bir yerde can vermesi, anne-babasından ve suçlarından bağımsız olarak hüzünlü bir trajedidir.

Allah, bu zavallı çocukların ebeveynlerine akıl-fikir versin ve nesillerini muhafaza eylesin, ıslah etsin.

‘Bir de geçim korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, onlara da size de rızkı biz veririz. Şüphesiz onları öldürmek çok büyük bir suçtur.’ (İsra 31)

20 Kasım 2017

Neden her şeyin ‘ana’sı var?

Herhalde hepimizin çocukluğundan kalan biir sorudur bu; anayol var ama babayol neden yok? Anavatan da var ama babavatan yok, anadil var ama babadil de yok... Üstelik bu sadece bir dile ya da kültüre ait değil, hemen her yerde aynı, her dilde aynı.

Neden?

Eşref-i mahlukat olarak yaratıldı insan ve ona Allah(cc), kendinden bir ruh üfledi(Secde 9) ve sıfatlarından yani O’nun eşsiz ve sonsuz, ebedi sıfatlarından cüzler verdi; konuşmayı, duymayı, görmeyi verdi, sevmeyi ve düşman olmayı da, yani tüm duyguları da verdi. Hepsine her ırk ve cinse eşit olarak verdi ancak bir tek sıfatı insanlar arasında sadece annelerde tecelli etti; Allah(cc), Halik’ul Azim olan Allah(cc), yaratmayı onların içinde, kendi esmasından bir ad verdiğe ‘rahim’lerinde murad etti.

Annelerin bu hususiyetini aklımızın bir kenarına not ederek devam edelim.

Üzerinde pek düşünmediğimiz bir konu da yetimler meselesi, tabii hadisenin duygusal boyutunu ve toplumsal dramları dışarda tutarak bakış açımızı bir gözden geçirelim.  Yetimler hakkında Kur’an ve sünnetin gösterdiği titizlik, fıkhımızda yer alan hükümler ve toplumumuzda yerleşen sahip çıkma irfanı malumunuzdur. Ancak ilginç olan şu ki; öksüzler yani annelerini kaybedenler hakkında böylesi bir vurgu göremiyoruz. Anneliğin değeri ve annesizliğin sonuçları düşünüldüğünde bu garip gelebilir.

Bu noktada karşımıza ‘ana’ların yokluğunun telafi edilemez olduğu gerçeği çıkıyor. Babasızlığı yetimlerin başlarını okşayarak, ihtiyaçlarını gidererek, oynayıp severek bir nebze olsa unutturmak ya da teselli etmek mümkünken annesizliğin yerini doldurmak, unutturmak ya da acısını geçiştirmek mümkün görünmüyor.

‘Ana’ yeri doldurulamayan, boşluğu kapatılamayan ve alternatifi olmayan bir şey!

‘Ana’ olmadığında hayat tıkanıyor, dünya daralıyor, insan dağılıyor.

İşte galiba bu yüzden insanlar hayatlarında olmazsa olmaz, olmadığında alternatifi bulunmaz, bulunsa da yerini tutmaz gördükleri şeylere ‘ana’ diyorlar.

Anayol tıkandığında şehir tıkanır, hayat durur ve tali yollar yetmez hedefe varmaya!

Anavatan düştüğünde insan dünyaya sığmaz olur, gittiği her toprak parçası ona gurbettir ve sılası yıkılmıştır. Bu yüzdendir ‘normal’ her insan mültecilere tıpkı öksüzler gibi bakar, garip ve çaresiz görür.

Anadil unutulduğunda insan sessiz kalır, rüyasız kalır, dilsiz kalır. On ayrı yabancı dil bilse de anadili kaybeden kalbinden, yüreğinden yani gönlünden konuşamaz. Mesela türkü söyleyemez hiç kimse başka bir dilde!

Mesela anavatan dediğimde, konuyu anlatmak için kullandığım bir örnek olsa da içimden vatanımın sınırları geçer. Çünkü Mekke, Ummu’l Kura’dır, yani şehirlerin anasıdır. O olmadan şehirler dağılır, vatan eksik kalır. Veya Kudüs, Bağdat hatta, hatta Halep... Kırım olmadan gönlümdeki vatan haritası eksiktir, Saraybosna’sız vatan düşünemem. Kerkük veya Kahire, Deliorman yahut Gırnata... Şam ve Buhara mesela İstanbul’la üçlenmese ayakta duramaz gibi gelir bana.

Hepsi şehirlerin anasından beslenir, süt gibi iman ve medeniyet emerler çölün ortasından ve Mekke düşerse vatan öksüzdür!

Ve öksüzler için yapılabilecek bir şey yoktur; onlar kimsesiz ve çaresizdirler...

‘Ana’sından helallik almadan ölen cennet yüzü göremediği gibi anayoldan ayrılan kaybolmaya, anavatanını kaybeden mülteci olmaya, anadilini unutan esarete, şehirlerin anasını mamur etmeyenler diğer şehirlerinde huzursuzluğa mahkum olurlar.

‘Ana’ yeri doldurulamayanın adıdır ve o yüzden hayatımızdaki her vazgeçilmezin adı ‘ana’dır.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...