Tevekkül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tevekkül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2020

Takdiri ilahiden kurtuluş yoktur



Gelmiş ve geçmiş bütün aklı selim sahibi insanların şahitliği ve bilgelerin bildirmesi ile sabit olan, Adem(a)’dan Muhammed(sas)’e kadar indirilen vahiyle bize anlatılan, hayat ve dünyaya dair değişmez ve değiştirilemez en meşhur kanunu ilahi; her doğanın öleceği, her yeninin eskiyeceği ve topraktan gelen her nesnenin tekrar toprağa döneceğidir.

Bu kaçınılmaz gerçekle yüzleşme noktasında; mümin ile kafirin, zalimi ile mazlumun, zengin ile fakirin bir farkı, bir ayrıcalığı, bir iltiması yoktur.

Ölüm meleği illaki kapıları çalacak ve bazen tek tek, bazen de topluca, canları alıp Rabb’ine iade edecektir. Yeryüzünde izin isteyerek kapısını çaldığı tek insan Muhammed(sas)’dır, bir daha başkasından izin istemeyecek, haber vermeyecektir.

Yine dünyanın sabit kanunlarından biri olarak; her ölüme bir sebep bulunacak, olmayana uydurulacak ve bir şekilde insanlık avunup gidecek, ta kendi kapısına gelinceye kadar bu gerçekle yüzleşmeyi hep erteleyecek, yüzleştiğinde de zaten her şey için çok geç kalınmış olacak…

Sebepler hastalıklar olabildiği gibi, depremler ve sair felaketler de olabilecektir. Salgın hastalıklar bu ölüm vesilelerinden sadece biridir.

Meşhur sözdür; “ölümü ecelden başka durdurabilecek yoktur” denilir. Eceli geleni kurtaracak, gelmeyeni de öldürebilecek bir güç yoktur. Her şeye kadir olan Allah(cc)’in takdiri böyledir.

Bütün bu kaçınılmaz hakikatlerin yanında, sıhhatini muhafaza etmek için gayret etmekte ilahi bir mecburiyet ve insani bir sorumluluktur. Hele salgın hastalıklar zamanında, gerek ferdi gerekse umumi, her türlü tedbiri almak ve uygulamak, konulan yasak ve sınırlamalara uymak insani bir sorumluluk olduğu kadar İslami bir vecibedir.

Bu gibi sebeplerin herhangi bir zümrenin günahlarının cezası olması elbette muhtemeldir ancak biz bu ilahi fermanın kesin hikmetini bilmesi düşünülemeyenler sınıfındanız. Hikmetini mutlak olarak Allah(cc)’in bildiği bu gibi konularda, şundan dolayı oldu, bunların cezası demek büyük bir cürettir.

Bir şekilde düşmanlık duyduğumuz ve nefret ettiğimiz insanlara dokunduğunda sevindiğimiz salgın hastalıklar, tıpkı zamanında bazı sahabenin de arasında bulunduğu salih Müslümanların ölümüne sebep olduğu gibi, masum ve salih insanların da ölüm sebebi olabilir.

Allah(cc) umumi bir bela verdiğinde, bundan müstağni olacak kişi ya da toplumların olması muhaldir. Zira dünyaya takdir edilen sünnetullah dediğimiz Allah(cc)’in kevni kanunları, tüm mahlukat için geçerlidir.

Elbette hepimiz bir çok eksik ve hatalarla yaşıyoruz. Allah(cc) hiçbir fert ya da topluma zulmetmez! Başımıza gelenler kendi ellerimizle yaptıklarımız yüzündendir. Ancak hangi vebal ya da günahın hangi ceza ile, ne zaman ve ne şekilde cezalandırılacağını tayin ve takdir eden ancak Allah(cc)’dir.

Neden bu başımıza gelenler diye bir sorumuz varsa, cevabı yine Kur’an’da:

“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” (Rum – 41)

Bu tattırılan bir kısmıdır ve eğer Allah(cc) dilerse daha fazlasını da verir. O’na ait olan mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, bizden beklenen sadece tevekkül ile boyun eğmek ve kulluğumuzu güzelleştirmek için gayret etmekten ibarettir.

İtiraz etmeyi düşünen, inkar etmeyi düşünen varsa; ya O’nun mülkünü terk edecek ya da O’nun mülkü için takdir ettiği kanunlardan birini -mesela ölüm kanununu- değiştirmeyi başaracak, eğer bunlardan herhangi birini yapmaya gücü yetmiyorsa, boyun eğecek ve kul olmaya karar verecek.

Kainatın düzeni ve dengesi kontrolünde olan Allah(cc)’in şanı çok yücedir ve Allah(cc) mutlak olarak her şeye kadir olandır, gücüne karşı durulamayan, kaderinden kaçılamayan, mülkünden çıkılamayan tek ve yegane ilahtır!

28 Eylül 2019

Deprem, ecel ve tedbir



Hemen her konuda az çok bilgimiz var ama hayatta kalmak için en gerekli bilgileri çoğu zaman önemsemiyoruz bile. Bir felaket anında, kendimizin ve çevremizdekilerin hayatlarının bir pamuk ipliğine bağlı olacağı anlar olacaktır ve o sırada yapılacak bir müdahale, atılacak bir adım çok şeyi değiştirebilecektir.

Deprem zamanı, yeri ve şiddeti tahmin edilebilir bir afet değil; işe bu “basit” gerçekten başlamak gerekiyor. Rasathaneler bilimsel verilerle ne yapacaklarını kendileri bilir ama bir deprem yaşamış olanların tecrübeleri, bizim için en değerli bilgiler olabilir.

Gerek bir deprem yaşayanların tecrübeleri ve gerekse bu işin uzmanlarının biriktirdiği verilerle oluşan gerçek bilgilerin halka en net ve en anlaşılır şekilde ulaştırılması gerekiyor.

Deprem olduğunda evler yıkılıp, yer alt üst olurken şiddetini kimse merak etmez, o depreme maruz kalmayanların ya da kurtulanların işidir. Bize hayatta kalanların enkazdan kurtarılmaları ve hayatlarını devam ettirmelerini sağlayacak bilgiler lazım, organize lazım.

Devlet aklı ve organizesi en çok bu gibi felaket zamanlarında lazımdır. Oluşacak kaosa rağmen; kurtarma çalışması yapılacak, sağlık hizmeti verilecek, yaşamak için gerekli su ve erzak dağıtımı yapılacak ve güvenliği sağlayacak olan ancak devlet kurumlarıdır.

Sivil toplum kuruluşlarının organize ettiği ekipler de mutlaka çok önemli roller üstlenecektir. Kargaşa ve başıboşluk depremle sarsılan toplumu daha da yıkabilir. Bu anlamda, resmi görevi olmayan ama bu gibi zamanlarda yardıma koşmak ve bir şeyler yapmak isteyenlerin STK’ların ekiplerine katılmaları gerekir.

Bir afet durumunda, kimin nasıl tepkiler vereceğini önceden tahmin etmek çok zordur; dağ gibi adamlar çaresiz bir çocuğa dönüşebilirken, cılız biri kahramanlık gösterebilir. Büyük konuşmaya gerek yok, metanetini korumak eğitimle sağlanabilecek bir şey mi bilemiyorum.

Deprem sonrasıyla ilgili hatıralarını okuduğum pek çok kişi, gayri ihtiyari olarak gördüğünüz herkese yardım etmek isteğinin oluştuğunu söylüyorlar. Kendisini kurtaran ve gücü yerinde olanların ellerinden geldiği kadar yardıma koştukları bir ortamda, yağmacıların ve hırsızların da ortaya çıkıp, akbabalar gibi dolaştıklarını anlatıyorlar.

Hayatın ve insanlığın her türden gerçeğiyle aynı anda yüzleşmek zorunda kalmak ve her şeye rağmen, sağlam ve temiz kalabilmek büyük bir erdemdir. Fıtratı bozulmamış hiçbir insan, herhalde öylesi bir anda, gayri ahlaki bir hali aklından bile geçirmeyecektir. Ne yazık ki, “aşağıların aşağısına” düşen mahluklar da vardır ve olacaktır.

Devletin en önemli görevi, ülkedeki herkesi ve her şeyi denetlemesi ve olası senaryolara göre önlem alması ve aldırmasıdır. Bu yüzden Fırat’ın kıyısında kurda yem olan kuzunun hesabı idareciden sorulur. Devleti bu gibi zamanlara hazırlamakla görevli olanların sorumluluklarını yerine getirmeleri hem halka hem de hesap verecekleri Hakk’a karşı en önemli görevleridir.

Bize düşen, kendi durum ve şartlarımızda, en iyi tedbirleri alarak yaşamaya devam etmek ve bir felaket anında neler yapacağımıza dair, öncelikle kendimiz ve aile fertlerimiz için bir planımızın olmasıdır.

Bütün hazırlık, tedbir ve eğitimlerin dışında, kalbinde iman ve tevekkül bulunması her insan için ideal bir güç ve sığınaktır. İman, başa gelene sabrı, devam etmek için gereken iradeyi ve çevresi için gerekli her vesileyle yardıma koşma gücünü verir.

İman; adaletin ve emniyetin kaynağıdır, iradenin ve kuvvetin tohumudur, sabrın ve metanetin temelidir, korkunun ve ümidin sebebidir, duanın ve tevekkülün özüdür…

Tedbirin kaderin önüne geçebileceğini zannetmek büyük gaflet, tedbirsizlik ise büyük ahmaklık olur; bir felakete engel olmak için sebeplere sarılmak farz iken, ecele mani olunabileceğini zannetmek Muhammed(sas)’e indirileni inkar etmek olur.

Hiçbir kimse Allah’ın yazılıp bir süreye bağlanmış izni olmadan ölmez. Kim dünya nimetini isterse ondan kendisine veririz, kim ahiret nimetini isterse ona da ondan veririz ve şükredenleri ödüllendireceğiz. (Ali İmran 145)

01 Nisan 2019

Kendini temize çıkarmak



İnsanoğlunun herhalde ‘hayatta kalmak için mücadele’ hissi kadar, sabit ve fıtrattan olan bir özelliği de, ‘kendini temize çıkarmak’ olarak isimlendirdiğimiz bir savunma sistemine sahip olmasıdır.

Başımıza, gözümüze gelen bir cisme engel olmak için gösterdiğimiz hızlı ve hayati reflekslerin bir benzerlerini, benliğimize yapıldığını hissettiğimiz saldırılar ya da suçlamalar karşısında sergiliyoruz.

Bu hal, ani olsa da çabuk savuşturulabilir olmayabileceğinden olsa gerek, bu davranışı bir karakter olarak yerleştirip, artık hemen her konuda aynı savunma refleksiyle konuşmaya ve davranmaya başlıyoruz.

Ayağımız kayıp düştüğümüzde, ilk baktığımız bizi kaydıranın ne olduğudur. Bir suçlu bulmak çok rahatlatıcıdır zira…

Evde, yolda, işte veya trafikte aksayan, yanlış giden ne varsa bizim dışımızda bir sebebi vardır mutlaka. Hatta din işlerimizde eksiklerimizin ve günahlarımızın da suçlusu sadece biz değilizdir. Vardır illa ki bir suçlu, bir düşman…

Pek haksız da sayılmayız; dünyayı ekseninde tutan bizim yaptıklarımız olmadığı gibi, kaderin cilveleri sadece bizim için tecelli etmemektedir.

Hayat; birbirine bağlı milyonlarca zincirin ucunda asılı bir narin fanus içinde parıldayan ışık gibidir. Biri kopmakla düşülmez hatta birkaçının kesilmesi ile de. Ne ki, eksilen her bir halka, kopan her bir bağ, birlikte bir şeyleri de alır götürür boşluğa ve salınır kalır öylece bir şeyler…

Bütün mesele; doğru duran ya da aksayan her noktayı tevekkül ve metanetle karşılamak, adalet ve merhametle muamele etmek, dirayet ve rifkatle yürümeye devam edebilmektir.

Kusurun ne tamamen kendimizde olması, ne de tamamen başkasında bulunması söz konusu değildir.
Milyonlarca zincir aynı anda kopmuş ve fanusumuz dünyanın soğuk mermerlerinin üstünde darmadağın olmuşsa; bizden ve başkalarından kaynaklanan bir çok sebep bir araya gelmiş demektir.

Ortaya çıkan zorluğa karşı ilk geliştirmemiz gereken kalbi direniş, tevekküldür. Ancak orada bırakıp kenara çekilmek değil metanetle üzerine yürümek ve o hali değiştirmek için hamle yapmak gerekir. Aslında tevekkülün doğru pratiği de budur.

Suçlu ya da günahkar durumdayken, insanın devreye en hızlı giren hissi olarak karşımıza çıkan ‘kendini temize çıkarma’ arzusu, kesinlikle adaletle çözülmelidir. Adaleti sağlamak için, kendimizden başkalarına biraz da olsa merhametimizin olması gerekir.

Adalet ve merhameti ayakta tutmak için çok güçlü bir dirayete sahip olmak şarttır. Dirayeti dengeleyerek adaleti ayakta tutmamızı temin eden bir başka destek ise rifkattir, yumuşaklıktır, acıma hissidir.

Biz yoldan çıktıysak, elimizden bazı nimetler alındıysa; bunun bütün suçlusu şeytan değildir. Nefsimizin payını unutmamak gerekir. Zira nankörlük, şeytanın bir iğvası değil; insanın sapmasıdır, yanılmasıdır, isyanıdır, nisyanıdır, insanlığıdır…

Şeytana bile adil olmak bizim menfaatimizedir. Ona adaletle yaklaşmamız kendimize olan merhametimizin ölçüsüdür. Dengeyi kaçırırsak, kendimizi kendi katımızda temize çıkarabiliriz ancak başkalarının; hele de kalplerde olanı da bilen, Aziz ve Celil olan Allah(cc)’in katında kirli kalmamız mukadder olur.

Bu noktayı idrak ettiğimizde, dünyalık olarak başımıza gelen işlerde, elbette hem kendimize hem de muhataplarımıza daha doğru davranmamız kolaylaşacaktır.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...